Sayın Başbakan,
Size yazdığım ilk iki açık mektubumda (17.4.2009 ve 2.8.2010,
www.keskin.de) özetle, izlediğiniz politikaların toplumu endişe edilecek
düzeyde kutuplaştırdığını, Türkiye`de demokrasi, hukuk devleti ve insan
hakları gibi temel ilkelerden hızla uzaklaşıldığını, hükümetinizi
eleştirenlere karşı değişik yöntemlerle baskı, korku, yıldırma,
sindirme siyaseti güdüldüğünü ve çok sayıda aydın, gazeteci, bilim
adamı, öğrenci ve üst rütbeli subayın tutuklandığını belirtmiştim. Bu
durumun 21. Yüzyılın Türkiyesi‘ne yakışmadığına, sosyal ve siyasal
barışın yok edilmekte olduğuna, ve giderek Türkiye`nin bir çatışma
ortamına doğru sürüklendiğine vurgu yapmıştım.
Batı Avrupa ülke parlamentolarında siyaset yapan 13 arkadaşımla birlikte
11 Mart 2011‘de yaptığımız açıklamamızda, Türkiye`de basın ve ifade
özgürlüğünün ciddi bir tehdit altında olduğunu belirtmiştik. Grup
toplantınızda bu açıklamaya değinerek, “yurt dışındaki Türk kökenli
milletvekilleri dikkat etsinler, ezilirler“ diyerek, en sade
eleştirilere bile tahammül edemeyeceğinizi; eleştirileri baskı ve
tehditle sindirme tavrınızı, bize karşı da açıkça gözler önüne
sermiştiniz.
Bilmelisiniz ki, ben bu girişimlerimde konuya asla partisel anlayışla
yaklaşmıyorum. O kadar ki, sol dünya görüşüme karşın, iktidara
geldiğiniz 2002‘yi izleyen ilk yıllarda ekonomik ve sosyal alanda
yaptığınız bazı reformlara yazılarımla destek verdim. Bugün de,
özellikle ulaştırma ve sağlık bakanlığı tarafından yapılmakta olan
çalışmaları, olumlu değerlendirdiğimi söylemek isterim.
1968‘den bu yana Türkiye`de ve son elli yıldır yaşamakta olduğum
Almanya`da, her zaman kararlılıkla, gerçek demokrasi, hukuk devleti,
sosyal devlet, insan hakları, Almanya`daki Türk toplumunun eşitlik
hakları ve eşit yaşam koşulları için uğraş verdim, vermekteyim.
Anavatanım Türkiye ile bağlarımı sürdürerek, oradaki gelişmeleri
yakından izlemekteyim. İşte bu nedenle, basında yer alan yazılarımda ve
size yazdığım açık mektuplarımda, bir bilim adamı sorumluluğuyla çok
sevdiğim Türkiye`deki olumsuz gelişmelere ilişkin olarak duyduğum
kuşkuları hem bilginize sunmak hem de kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.
Türkiye’deki olumsuz gelişmeleri görebilen ve dile getirme cesareti
gösterebilenlerin çoktan bildikleri endişe verici gerçeklerden birini,
siz bir süre önce bizzat itiraf ederek, parlamenter demokrasinin
önkoşulu ve vazgeçilemez temel ilkesi olan „kuvvetler ayrılığına“ özünde
karşı olduğunuzu söylediniz. Parti kurultayınızda coşkuyla kucakladığınız, Mısır halkının çoğunluğu tarafından „Mısır`ın yeni
Firavunu“ olarak nitelenen Mursi`nin de yapmaya çalıştığı gibi, yasama,
yürütme ve yargıyı tek elde toplamak istiyorsunuz. İşte, kuvvetler
ayrılığının mevcut olmadığı ve bunun neticesi olarak, bağımsız yargı
tarafından denetlenemeyen yönetim biçiminin adı, açıkça diktatörlüktür.
Yargının ve muhalefetin, bazı kararlarınıza ve projelerinize
direndiklerinden yakınıyorsunuz. Açıkca diyorsunuz ki, mecliste
çoğunluğu elinde bulunduran partinin Başbakanı olarak ben, istediğim her
kararı engelsiz uygulamaya koyabilmeliyim.
- Türkiye Cumhuriyeti`nin büyük kazanımlarının simgesi olan ve
Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze değin coşkuyla kutlanan ulusal
bayramlarımız ve ulusal bağımsızlık savaşımızın büyük önderi, Çağdaş
Türkiye’nin ve Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk,
inanılmaz gerekçelerle ve yasaklarla unutturulmaya çalışılacak;
- Ülkenin kamu varlıklarına sahip çıkan yurtsever aydınlar,
Kemalistler ve hükümeti yanlış uygulamalarından ötürü eleştiren
gazeteciler, yazarlar, bilim adamları, hatta milletvekilleri, yüksek
rütbeli subaylar, öğrenciler „terör“ suçlusu iddiasıyla yıllardır
Silivri`de tutuklu kalacak;
- Devletin elindeki ve hatta kârla çalışan ve de ştratejik önemi olan
tüm kamu kuruluşları gerçek değerlerinin çok altında özelleştirilecek;
- Doğal ve tükenmez enerji kaynakları olan güneş ve rüzgar enerjisi
gereğince değerlendirilmezken, çoğu ülkelerin vazgeçtiği atom
santrallerinin hem de deprem bölgelerinde kurulması planlanacak ve
enerji bakımından Türkiye`nin risk düzeyinde bağımlı olduğu ve
teknolojisinin de geri olduğu Rusya ile atom santrali anlaşması
yapılacak;
- Karadeniz bölgesindeki köylerin ve ilçelerin doğal yaşam kaynağı
olan çayları, dereleri ve giderek Türkiye`nin nehirleri satılacak;
- Dünyanın ikinci en zengin oksijen kaynağı olan Kazdağları,
siyanürle madencilik yapan, bu nedenle de ormanları, çevreyi ve kaynak
sularını zehirleyen zihniyetin tekellerine açılacak;
- Belediyelere ait deniz taşımacılığı, İstanbul İDO örneğinde olduğu gibi, rakipsiz firmalara yok fiyatına devredilecek;
- Boğaz köprüleri ve otobanlar satılarak, vatandaşların yakında daha fazla ücret ödemelerine göz yumulacak;
- Son derece yaşamsal nedenlerden nehirlerine, çaylarına, derelerine,
toprağına, ormanına, doğasına, sendikal haklarına, çağdaş eğitimine
sahip çıkan aileler, köylüler, işçiler, öğrenciler cop, tazyikli su ve
biber gazı kullanılarak susturulmaya çalışılacak;
- Tüm uyarılara karşın gerekli önlemler alınmayarak, son 10 yılda 11.475 işçi iş kazalarında can verecek;
- Türkiye`de hükümetlerin yüzkarası olan Maraş ve Sivas katliamlarını anma yürüyüşleri, aşırı güç kullanılarak, engellenecek;
- Türkiye bakımından hiçbir haklı gerekçesi olmaksızın, ABD böyle
istediği için, kısa bir süre öncesine değin ailece birlikte tatil ve
ortak Bakanlar Krulu toplantısı yaptığınız Suriye Devlet Başkanı Esad`ın
düşürülmesinin öncü gücü olunacak ve Türkiye-Suriye sınırının PKK‘nın
yan kuruluşunun eline geçmesine neden olunacak.
Sayın Başbakan, siz dolaylı olarak diyorsunuzki, bana sadece partim
değil, partimin milletvekilleri değil, demokrasinin vazgeçilmezi olan
bağımsız yargı, özgür basın, muhalefet ve farklı düşünen herkes de biat
ve itaat etmelidir. Başbakan yardımcısı sayın Bülent Arinç`ın bu gerçeğı
açıkca belirttiği gibi.
Demokrasi ve hukuk devletinin temel ilkelerinden ne denli uzaklaşıldığına bir kaç somut örnek daha vereyim:
Demokrasilerde bağımsız olması gereken yargıyı, özel yetkili hakim ve
savcılarla ve istenen davalarda savcı ve hakimlerin görev yerleri keyfi
olarak değiştirilerek, yargı kararlarına müdahale edilmektedir.
- Tıpkı Deniz Feneri davasında olduğu gibi, suçluları tutuklatan
savcıları görevden alarak, haklarında kovuşturma açtırıldığı gibi.
- Bir toplantınızda „parasız eğitim istiyoruz“ yazılı bir pankart
açan öğrencilere, „yasal haklarını kullandıklarını“ belirterek ceza
verilemiyeceğini söyleyen savcıyı görevden alarak, bu öğrencilere „terör
suçlusu“ muamelesi yaptırılarak, 8.5 yıl hapis cezasi verildiği gibi.
- Tüm demokratik ülke üniversitelerinde en doğal hak olan protesto
göstrerilerine katıldıkları için, tutuklanan yüzlerce öğrenci ve binbir
güçlükle kaydolabildikleri üniversitelerden atılan binlerce öğrenciye
uygulanan cezalar gibi.
Demokrasilerin varolabilmesi ve yaşayabilmesi için özgür olması gereken
medyada, sizi ve hükümetinizi eleştirenler, doğrudan veya dolaylı
baskılar sonucu işlerinden atıldı, tutuklandı veya yönettikleri TV
programları yayından kaldırıldı.
- Partinizin Grup toplantılarında medya patronlarına çağrı yaparak,
sizi eleştiren gazetecileri çalıştırmamaları yönünde baskı yaptınız,
yapmayı sürdürüyorsunuz. Emin Çolaşan, Bekir Coşkun, Uğur Dündar, Oktay
Ekşi, Ruhat Mengi, Nuray Mert, Banu Güven, Cüneyt Ülsever, Can Dündar,
Ruşen Çakır ve daha birçoğu.
- Bazı Görsel ve yazılı medya kuruluşlarını da yakın çevrenize satın
aldırarak, medyayı büyük ölçüde kontrol altına aldınız. Yaptığınız her
konuşma, verdiğiniz her demeç, istediğiniz gibi günlerce tekrarlanarak
kamuoyuna sunulmaktadır.
Demokrasinin gereği özgür olması gereken bilimi, sanatı ve kültürü bile,
kendi beğeninize uymaya zorluyorsunuz. Kars`ta belediyenin demokratik
kararla yaptırdığı heykeli, „ucube“ diye niteleyerek yıktırttığınız
gibi. Böyle bir duruma, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde tanık
olunmamıştır. Halkımızın büyük beğeniyle izlediği Muhteşem Yüzyıl
dizisinin de yasaklanması yönünde baskılarınız gündemdedir. Sizin
beğenmediğiniz karikatürleri devlet memurlarının izlemesini bile
yasaklamaya kalkıyorsunuz. Demokrasilerin vazgeçilmezi olan parlamento
içi ve dışı muhalefet susturulmaya çalışılıyor. Yüzlerce gazeteci, bilim
adamı, üst rutbeli subay ve öğrenci, yıllardır tamamen siyasi
nedenlerden ve Kemalist, yurtsever olmaları nedeniyle „terör suçlusu“
iddiasıyla tutuklu bulunuyorlar. 1991 yılına değin hükümetleri
eleştirenlerin ve farklı görüşte olanların “kominizm propagandası“
yaptıkları iddiasıyla Türk Ceza kanununun 141./142. maddelerinden
tutuklandıkları gibi..
- Türkiye`nin tam üyelik için müzakereler yaptığı AB ülkelerinde,
tutukluluk süresi maksimal 16 ay olduğu halde, size ve hükümetinize
muhalif olanların birçoğu, kanıtlanmamış ve hatta çoğu kez gerçekliği
tartışma götüren iddialarla, 4 yıla yakın süredir tutuklu bulunuyorlar.
Avrupa Konseyi`nin 47 ülkesi arasında, toplam tutukluların sayi ve oranı
bakımından Türkiye en kötü durumdadır.
- ODTÜ öğrencilerinin, en doğal demokratik haklarını kullanarak
politikanızı ve üniversiteye 3500 polis, 20 zırhlı araçla gelmenizi
protesto etmek istemeleri, ölçüsüz güç kullanılarak engellendi. Bazı
göstericiler evlerinden alınarak terör suçlusu iddiasıyla tutuklandı. Ve
siz günlerdir basın yoluyla ODTÜ Rektörüne, „bu öğrencileri
üniversiteden neden atmıyorsunuz“ diye, talimat verici bir çağrıda
bulundunuz. Emir kulu konumuna sokulmuş olan çoğu üniversite
rektörlerini, ODTÜ` ne karşı protesto yapmaları yönünde girişimler
yapıldı.
- Oysa Üniversiteler, her türlü baskıdan arınmış bilim kurumları
olarak, ülke ve dünya sorunlarını araştırmak, tartışmak, çözümler aramak
ve demokratik yollardan iktidara ve kamuoyuna gerekli uyarılarda
bulunmak
görevi olan bilim merkezleridir. Onların, bugün olduğu gibi, bu
görevlerini yapmamaları en büyük sorumsuzluktur. Özgür ve bağımsız bir
yönetime sahip olması ve çalışması gereken üniversitelerin rektörleri,
üniversite senatolarının seçim sonuçlarının aksine, siyasi tercihlere
göre tayin edilmekte, emir ve talimatla çalıştırılmaktadır. Ortaçağ
zihniyetiyle „Şiiler ve Aleviler cennete gidemez“ diyecek kadar kuru
cahil kişiler, 18 Mart Üniversitesi Rektörü Laçiner örneğinde olduğu
gibi, bilimsel çalışma yerine, fetva vermektedirler. Bu nedenle özgür
bilim kurumları olması gereken üniversitelerin çok büyük bir kesimi, kış
uykusuna yatmışcasına, Türkiye`deki ve Dünya`daki oluşumlar karşısında
yıllardır seslerini çıkarmamaktadırlar.
Ve siz, sayın Başbakan, Meclisten istediğiniz her yasayı çıkarabilecek
çoğunluğunuza rağmen, tüm bu endişeverici, demokrasi ve hukuk devletiyle
bağdaşmayan yönetiminiz karşısında, muhalefet partilerinin, yargının,
tüm basının ve sivil toplum kuruluşlarının susmasını, ülkede olup
bitenlere seyirci kalmasını istediğinizden, kuvvetler ayrılığından
yakınmaktasınız. Çok zor koşullarda bile olsa, halkın gerçekleri
öğrenmesinden ve görmesinden büyük rahatsızlık duymaktasınız. İste bu
nedenle sayın Başbakan siz, özünde kuvvetler ayrılığı olmayan bir
yönetim biçimini istemektesiniz. Ve siz, böyle bir siyasi yönetime
demokrasi, hatta „ileri demokrasi“ demektesiniz.
Oysa çok iyi bilinmektedirki, yasama organının çıkardığı yasaların ve
yürütme organının uygulamalarının Anayasa’ya ve yasalara uygun olup
olmadığını denetleyecek bağımsız yargısı, etkin muhalefeti ve özgür
basını olmayan ülkelerde demokrasiden asla söz edilemez.
Almanya`da 30 yıl siyasal bilgiler dersi vermiş bir bilim adamı ve 8 yıl
milletvekilliği yapmış bir siyasetçi olarak söylemek zorundayım ki,
sizin istediğiniz böyle bir yönetim biçimine, gerçekte örtülü dikta rejimi denir.
Saygılarımla.
Prof. Dr. Hakkı Keskin
Siyasal Bilimci
2005-2009 Federal Almanya Parlamentosu Miletvekili
ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyesi
Yorum Gönder