Makaleler "Serpil Özkaynak"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Duyun artık bu sesleri!
Türk tarımının ve çiftçisinin sorunlarını 15 gündür bu sayfadan sizlere duyurduk. Bugünkü son bölümümüzde de, dile getirilen sorunların hangi bölgelerde yaşandığını bilmenizi istedik. Aslında çoğunuz bunu biliyor çünkü bu bölgelerin çocuklarısınız. Ama ya yetkili koltuklara geçtiklerinde bu sorunları unutanlar? Onların da, sorunları bildiğinizi bilmelerini istedik!
* Serpil ÖZKAYNAK

Bölgeler ve sorunları
Bir yandan iklim koşulları ile mücadele eden üretici, diğer taraftan da tarımımızı baltalayan ABD ve AB destekli politikalarla topraktan uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bölge bazında incelediğimizde, birçok bölgenin aynı sorunlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz. İşte, ülkemizin yedi ayrı bölgesi ve çiftçilerimizin belli başlı sorunları!..

Marmara BölgesiBölgede bulunan iller, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya, Tekirdağ ve Yalova’dır. Ayrıca Bozcaada ve Gökçeada da Marmara Bölgesi içinde sayılır. Marmara Bölgesi, ayçiçeği ve pirinç üretiminde diğer bölgelere kıyasla önde olup, bölgede buğday, zeytin, şeker pancarı, tütün, üzüm ve mısır da üretilmektedir. Pek çok sebze ve meyvenin yetiştirildiği bu bölgede, ahır ve kümes hayvancılığı da gelişmiştir.

Sorunlarından bazıları:

* Bu yılki kuraklık özellikle buğday ve ayçiçeği ürecilerini çok zor durumda bırakmıştır.

* Bölgenin en büyük sorunu sanayileşme ve alınan göçlerle, eldeki tarım arazilerinin yapılanmaya açılması ve bu arada yaşanan çevre kirliliği ile doğanın yok edilmeye çalışılmasıdır. İstanbul ve Bursa’nın ardından şimdi de Çanakkale, çevre kirliliği tehdidi altındadır.

* Doğrudan Gelir Ödemeleri Sistemine geçildikten sonra tarımda üretim birçok üründe düşmüş, örneğin Bursa’da bu düşüş kuru soğanda yüzde 47; üzümde yüzde 20 ve domates üretiminde de yüzde 27 oranında yaşanmıştır.

Akdeniz Bölgesi
Bölgede bulunan iller, Adana, Antalya, Burdur, Hatay, Isparta, Kahramanmaraş, Mersin, ve Osmaniye’dir. Bölgeye, ılıman Akdeniz iklimi hakimdir.
Türkiye’de tarımdan elde edilen gelirin en yüksek olduğu bölgelerdendir. Antalya ve Mersin, Türkiye’nin en önemli seracılık merkezleridir. Öte yandan, narenciye bahçelerinden toplanan turunçgiller, ülke üretiminin yüzde 89’unu sağlarken, Akdeniz Bölgesi ülke bazında yer fıstığı üretiminin yüzde 90’ını, muz üretiminin tamamını, soya üretiminin yüzde 91’ini, karpuz üretiminin yüzde 29’unu, zeytin üretiminin yüzde 15’ini ve üzüm üretiminin yüzde 17’sini üstlenir. Kıyı kesiminin başlıca ürünleri pamuk, susam, yer fıstığı, turunçgiller, muz, zeytin, incir, üzümdür.

Sorunlarından bazıları:

* Pamuktan vazgeçen üretici, mısır ekimine ve seracılığa yönelmiştir. Ancak ucuz ithal mısır,  mısır üreticisini çok zor durumda bırakmıştır.

* Narenciyede  pazarlama sorunu yaşanmaktadır.

* Akdeniz Meyve Sineği kontrolü için acil önlemler alınmalıdır.

*  Ürün çeşidindeki değişimleri yönlendirecek bir kuruluşa acilen ihtiyaç vardır.

* Tarım arazileri imardan korunmalıdır.

* İlaç kalıntı sorunu bir an önce çözülmelidir.

* İklim kontrollü modern seraların kurulması teşvik edilmelidir.

* Muz üreticilerine yönelik bilimsel eğitim çalışmaları yapılmalı ve  hangi ölçüde hangi gübreyi kullanmaları gerektiği anlatılmalıdır.
Ege BölgesiBölgede bulunan iller, Afyon,  Aydın, Denizli, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla ve Uşak’tır. Bölgenin kıyıları Akdeniz ikliminin etkisindedir. İç Batı Anadolu’da ise iklim koşulları daha serttir. Üretim verimliliği çok yüksek olup, ülkemizdeki sebze üretiminin yaklaşık yüzde 20’sini karşılayan Ege bölgesi’nde, üzüm üretimi yüzde 43, zeytin ve zeytinyağı üretimi yüzde 80, kiraz üretimi ise yüzde 32 oranındadır. Türkiye’deki incir ağaçlarının yüzde 81’i de Ege Bölgesi’ndedir. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıkta ülke ortalamasına yakın olan bölge, yumurta tavukçuluğunda ise, ülke toplamının yüzde 23.4’ü ile ilk sırada gelmektedir. İç Batı Bölümü’nde  en fazla, buğday, şeker pancarı ve haşhaş yetiştirilirken, bölge genelinde üretilen sanayi bitkilerinin başında tütün, pamuk, susam, keten, şekerpancarı sıralanır.

Sorunlarından bazıları:

* “Kurak” konumdan, “çok kurak” konuma geçiş sürecinde olan Ege bölgesinde sulama yatırımlarının arttırılması gerekmektedir.

* Pamuk üretim alanlarının ABD ve AB’nin destekleme politikaları ve damping uygulamalarına bağlı olarak son üç yılda yüzde 37, son on yılda ise yüzde 46 azaldığı bilinmektedir.

* Pamuktan uzaklaşan üretici mısır üretimini yeğlemekte, ancak düşük mısır fiyatları ile ayrı bir sıkıntı içine düşmektedir.

* Narenciye, özellikle de satsuma mandarin üretiminde, dış ticaret teşvikinden yoksun ihracatçının, dış piyasa fiyatları ile rekabet avantajını yitirmesi sonucunda, alımları durdurması ile üretici büyük zarara uğramıştır.

* Çoğu tütün üreticisi de, çıkarılan Tütün Yasası yüzünden zeytinciliğe yönelmiştir.
İç Anadolu Bölgesi
Bölgede bulunan iller, Ankara, Aksaray, Çankırı, Eskişehir, Karaman,  Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Nevşehir, Niğde, Sivas ve Yozgat’tır. Türkiye’de tahıla ayrılan toprakların yaklaşık yarısı bu bölgededir. İç Anadolu’da daha çok sulanamayan kısımlarda buğday ekilirken sulanabilen yerlerde de daha çok şeker pancarı ve elma başta olmak üzere meyve yetiştiriciliği yapılır. Bu arada Türkiye patates üretiminin yüzde 23’ü ise, Niğde’de gerçekleştirilmektedir.

Sorunlarından bazıları:

* Bölgenin susuzluk sorunu,  “acilen” çözüm beklemektedir.

* Buğday ve şekerpancarında yaşanan sorunlar, diğer bölge üreticileri ile aynıdır.

*  Şehirlinin “banka kredisi ile yeni otomobil alma merakı” nın bir benzeri, son yıllarda tarım kesiminde de yaşanıyor. Çiftçinin “iş görür haldeki” eski traktörünü elden çıkarıp, “banka kredisi ile son model traktör alma merakı”,  birçok yuvayı şimdiden söndürdü. Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası Konya Şube Başkanı Hasan Hüseyin Motuk, Konya’da birçok çiftçinin, çoğu yabancı ortaklı bankaların verdiği kolay kredilerle “yeni traktör alma hevesine” kapılıp yüksek borç altına girdiklerini ve sonunda birçoğunun da borcunu ödeyemeyip, tarlasından olduğunu söyledi.

Karadeniz Bölgesi
Bölgede bulunan iller, Amasya, Artvin, Bartın, Bayburt, Bolu, Çorum, Düzce, Giresun, Gümüşhane, Karabük, Kastamonu, Ordu, Rize, Samsun, Sinop, Tokat, Trabzon ve Zonguldak’tır. Karadeniz Bölgesi’nin kıyı kesiminin tamamında balıkçılık yapılmakta, tarım ise bölgelere göre farklılık göstermektedir. Özellikle Batı ve Orta Karadeniz Bölümü’nde mısır, buğday, pirinç, şeker pancarı, tütün, kenevir, soya fasulyesi ziraatı yapılmaktadır. Orta Karadeniz Bölümü’nün en doğusunda bulunan Ordu ilinde de ülkemizin yarıya yakın fındık üretimi gerçekleştirilmektedir. Doğu Karadeniz bölgesinde ise en çok yetişen ürün, kuşkusuz çaydır. Bölgede ayrıca fındık ve mısır da yüksek miktarda üretilir. Dağların ardındaki iç bölgelerde ise buğday, tütün, şeker pancarı ve patates yetiştirilir. Hayvancılık, Batı Karadeniz ile Orta ve Doğu Karadeniz’in iç bölümlerinde yapılır. Kelkit yöresinde organik üretime de geçilmiştir.

Sorunlarından bazıları:

* Samsun’da tütün alanları büyük oranlarda azaldı ve kent merkezinde bulunan sigara fabrikası ile yaprak tütün işleme tesisleri ve depoların çoğunluğu kapatıldığı için işsizlik çığ gibi büyüdü.

* Girdi fiyatlarında yaşanan artışlar yüzünden, pek çok üretici çeltik, mısır, buğday, ayçiçeği, şeker pancarı ekmekten vazgeçti.

* Pazarlamada soğuk zincir yetersizliği ve yörede işleyebilecek tesislerin olmaması yüzünden sebze üretiminde ürünlerin çoğu çürüyor.

* Arka arkaya gelen doğal felaketler ve 2006’da yaşanan fiyat felaketi (bir önceki yıl kilosu 7-8 YTL’den satılan ürünün 2 YTL’ye satılması) fındık üreticisini perişan etti.

* Çaya maliyetin altında ödenen alım fiyatları ve uygulanan kotalar, üreticiyi zor durumda bıraktı.
Doğu Anadolu Bölgesi
Bölgede bulunan iller: Ağrı, Ardahan, Bingöl, Bitlis, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Hakkari, Iğdır, Kars, Malatya, Muş, Şırnak, Tunceli, Van

Bölge halkının en önemli geçim kaynağı tarımdır. Ovalarda en çok buğday, arpa, tütün, şeker pancarı ve baklagiller yetiştirilir. Doğu Anadolu bölgesi, küçükbaş ve büyükbaş hayvancılıkta Türkiye’nin önde gelen bölgesidir.

Sorunlarından bazıları:

* Ürünlerde çeşitlilik az, nadas alanları fazla, sulanan tarım alanları yetersizdir.

* Zirai ve hayvancılık sektörü, yetersiz girdi kullanımına bağlı olarak potansiyel üretim seviyesine ulaşamamaktadır.

* Soğuk hava depolarının olmayışı, depolanabilir ürünlerde erken satış zararı oluşturmaktadır.

*  Hayvancılık işletmeleri küçük, hayvanların çoğunluğu da düşük verimli yerli ırklardan oluşmaktadır. Mezbahalar ile et ve süt ürünleri işleme tesisleri yetersizdir.

* Süt toplama merkezlerinin olmaması nedeniyle süt üreticisi ve süt tesisleri arasında zincir kurulamamakta, bu nedenle üretici ürünü satamamaktadır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Bölgede bulunan iller: Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt ve Şanlıurfa’dır.  Bölgeyi “Orta Fırat” ve “Dicle” olarak sağlı sollu iki bölgeye ayırdığımızda, Atatürk Barajı’nın bulunduğu ve Şanlıurfa Gaziantep, Adıyaman ve Kilis illerinin yer aldığı Orta Fırat bölümünün çoğunda Akdeniz iklimi görülür. Bölgenin içlerine doğru iklim karasallaşır. Bölgede tahıl ekiminin yanısıra tütün, mercimek, antep fıstığı, pamuk ve çok olmasa da üzüm ve zeytin yetiştirilir. Öte yandan Dicle, Ilısu, Batman ve Devegeçidi Barajları’nın bulunduğu ve Diyarbakır, Batman, Siirt ve Mardin illerinin yer aldığı Dicle Bölümü’nde nüfus yoğunluğu daha fazla, iklim ise çok serttir. Halkın başlıca geçim kaynağı tarım olup, düz alanlarda en çok tahıl, mercimek, pamuk ve karpuz üretilir. Dağ yamaçlarında da genelde üzüm bağları ve meyve bahçeleri bulunur. Bölgede küçükbaş hayvan yetiştiriciliği çok önemlidir.

Sorunlarından bazıları:* Yazın kuraklık, kışın don yüzünden çiftçi büyük sıkıntı yaşamakta ve bir an önce sulama projelerinin hayata geçirilmesini beklemektedir.

* Terör ve EBK’nın özelleştirme süreci, bölgedeki hayvan yetiştiriciliğine çok zarar vermiş, koyun sayısında ciddi azalmalar yaşanmıştır.

TARIMIN BİLİNÇLİ YOK EDİLİŞİ -15- SERPİL ÖZKAYNAK
Süt üreticisi de tüketicisi de MUTSUZ!

Üreticinin sütünü çok ucuza alan sanayici, onu tüketiciye çok yüksek fiyatlarla pazarlıyor. Sonuçta, süt içemediği için kemikleri gelişemeyen insanlar haline getiriliyoruz!

Yapılan araştırmalar, Türk milletinin batılılara oranla yaklaşık 10 kat daha az süt içtiğini ve peynir yediğini ortaya koydu. Bizden yarı yarıya ucuza süt içebilen Avrupalı vücuduna yeterli kalsiyum ve proteini depolarken, protein deposu ette de aynı şansa sahip oluyor. Türk insanı ise, et ve süt cenneti sayılan Anadolu topraklarında yanlış politikalar ve uygulamalar sonucunda “yoksunluk” içinde bırakılıyor.

Batıda sütü üretici kooperatifleri pazarlıyor
Süt alım fiyatlarının piyasanın insafına bırakılmış olması süt üreticilerini çok zor durumda bıraktı. Süt üretiminde girdi fiyatları her geçen gün artarken, sanayicinin üreticiye ödediği süt alım fiyatı ise yerinde sayıyor. Batılı ülkelerde süt üreticisi ürettiği bir litre süte karşılık iki kilo yem alabilirken, Türk süt üreticisi ise bir litre süte karşılık ancak 1 kilo yem alabiliyor. Bu da, sütün üretim maliyetini arttırıyor. Sütünü pazarlama şansına da sahip olamayan üretici, onu, kapısına gelen sanayiciye çok ucuza verirken, batılı meslektaşları ise kendi aralarında kurdukları kooperatifler aracılığı ile sütlerini pazarlıyorlar ve böylece tüketici ile aralarındaki aracıları yok etmiş oluyorlar. Bu durumda üreticinin cebine daha fazla para girerken, tüketici de taze ve ucuz süt içmiş oluyor.
Türkiye’de de üreticilerin kendi pazarlama ağlarını kurabilmeleri ve sütlerini tüketiciye “aracısız” ulaştırabilmeleri için destek görmeleri gerekiyor.
Ülkemizde halen süt üreticileri, ürettikleri sütün yüzde 35’ini kendileri tüketirken, geri kalanın yüzde 54’ünü sanayiye aktarmakta, yüzde 11’lik bir dilim ise, sokak sütçüleri tarafından açık olarak satılmaktadır. Sağlık açısından kontrol edilmemiş olan sokak sütünü satın alanlar, bunun nedenini genellikle “taze ve ucuz” olmasına bağlıyorlar. Ayrıca konsantre sütlerdeki katkı maddelerinin sütün kesilmesine bile imkan vermemesi, tüketicileri sanayileşmiş mallardan gittikçe uzaklaştırıyor. Ancak sokaktan alınan süt çok ciddi sağlık riskleri taşıyor ve mutlaka uzun süre kaynatıldıktan sonra içilmesi gerekiyor.


Haftada 1 bardaktan az süt içiyoruz!

Türkiye’de süt içenlerle yurtdışında süt içenleri karşılaştırırsak, halen sürdürülen sistemdeki hatalar daha belirgin olarak anlaşılabilir. Üç yıl önceki rakamlara göre Türk insanı yılda ortalama olarak 9 litre kadar süt içip, bütün yıl boyunca sadece bir buçuk kilo peynir tüketirken, bir Amerikalı’nın yılda 86 litre ve bir AB vatandaşının da yılda ortalama 81 litre civarında süt tükettiğini biliyoruz. Bir Türk’ün bir yıl boyunca içtiği 9 litre sütün 45 su bardağı ettiğini düşünürsek, sekiz günde bir bardak süt içtiğimiz ortaya çıkar.

Hayvan sayısı düştü, süt üretimi arttı

Bu arada ülkemizde 15 yılda sağılan hayvan sayısı azalmasına karşın, üretilen süt miktarı ise kültür ırkları ve melezlerin oranının artırılması dolayısıyla yükseldi. 1991 yılında yaklaşık 6 milyon baş sığır sağılırken, süt üretimi 8,6 milyon ton civarında gerçekleşti. 2005 yılında ise sağılan hayvan sayısı yaklaşık 4 milyon baş iken, süt üretimi 10 milyon tona yükseldi. Dolayısıyla 1991 yılında göre 2005 yılında sağılan sığır sayısı yaklaşık 2 milyon baş daha az olmasına karşın, üretim yaklaşık 1,5 milyon ton artmış oldu.

Manda sütünün tadını unuttuk!
Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin hazırladığı Hayvancılık Raporu’nda süt üretimimizin yüzde 90’ının ineklerden sağlandığı, geri kalan yüzde 10’luk kısmı da, koyun, keçi ve manda sütünün oluşturduğu belirtiliyor. Oysa bundan 16 yıl önce bu oran yüzde 17’ye varıyordu. Keçilerin ormanlara zarar verdiği düşüncesiyle Hükümetçe desteklenmemesi, manda üretimi konusunda da yardımcı olunmayıp, ülkenin tek mandacılık enstitüsünün bile yakın geçmişte kapatılması, Türkiye’de ciddi bir keçi ve manda kaybına neden oldu. Koyunların sayısı da, gerek terörden kaynaklanan sorunlar, gerekse sağlıkta “kolesterol” kaygısı yüzünden azaldı.

Etin kilosu maliyeti karşılamıyor!

Kesimlik hayvan yetiştiren besicilerin sorunları da, süt üreticileri ile paralellik gösteriyor. Besiciler, üretim maliyetleri içinde yüzde 60-65 düzeyinde yer tutan yem fiyatlarının yüksekliği karşısında isyan ediyorlar.
Ankara Ticaret Borsası Başkanı olan ve aynı zamanda TOBB Başkan Yardımcılığı görevini de üstlenen Faik Yavuz, 2006’da başlayan ve 2007 yılında en üst düzeye çıkan maliyet artışlarını şöyle değerlendirdi:
“ - 2006 hasat döneminde 0.26 YTL olan arpa, Şubat-Mayıs 2007 döneminde ortalama 0,40 YTL’dir.
- Saman, 2006 hasat döneminde 0,10- 0,13 YTL arası iken ocak ayından itibaren 0,20 - 0,23 YTL’ye çıkmış, yeni hasat döneminde kuraklığın da etkisiyle saman fiyatını 0.35 YTL ’ye kadar yükselmiştir.
- Kepek fiyatları 0,23 YTL den, 0,34 YTL ye
- Yonca fiyatları 0,22 YTL’den, 0,40 YTL’ye
- Kuru küspe 15 Ykr’den, 23 Ykr’ye
- Karma yem 50 kg çuval 17 YTL’den, 23 YTL’ye yükselmiştir.”

“Bir büyükbaşın günlük bakımı 5 YTL”
Yavuz, bir hayvanın günlük yem, ilaç ve bakım giderinin bir yılda 3,2 YTL’den 5 YTL’ye yükseldiğini belirterek, “Tüm bunları alt alta getirdiğinizde, 1 kg etin maliyet fiyatı 8,2 YTL’ye ulaşmaktadır. Buna karşın sektörde çalışanların tabiri ile Bıçak dediğimiz, derili ve sakatatlı kesim ücretinin kilosu 7,5 YTL’dir ve ne yazık ki bu fiyata da satacak yer bulmakta zorlanmaktadır” dedi.

Kilo başına 1 YTL’lik prim istiyor
Hayvancılık sektöründe seri halde iflasların kaçınılmaz hale geldiğini ileri süren Faik Yavuz, Ankara Ticaret Borsası’nın internet sayfasından AKP Hükümeti’ne şu öneride bulundu:
“Hiç olmazsa, sorunları çözmek için kilo başına verilecek 1 YTL’lik prim, sektöre can suyu olacaktır. Bununla ilgili kaynak da Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Hayvancılığa Destek Fonlarından sağlanabilir. İnanıyorum ki, sektör birkaç ay gibi çok kısa bir süre içinde hayata tekrar dönebilir. Çünkü 2004 yılında da buna benzer bir kriz yaşanmış ve yukarıda temas ettiğim yöntemle çok kısa süre içinde çözülmüştü. Yani Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yoktur.”

Kesimlik hayvan sayısı yarı yarıya azaldı.
Türkiye’de hayvancılığın yaşadığı çöküşün en büyük nedeni, Et ve Balık Kurumu ve Süt Endüstrisi Kurumu’nun “özelleştirilme” kılıfı altında yağmalanması oldu. Bir kısım güçler, bu kurumlara ait tesislerinin üzerinde bulunduğu arsalara gözlerini dikerken, et ve süt sektöründe faaliyet gösteren bazı firmalar da “büyük bir rakibi yok etmenin” keyfini yaşadılar. Olan, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolulu küçükbaş ve büyükbaş hayvan üreticilerine ve Türkiye’nin hayvancılık sektörüne oldu. İlk kombinasını 1953 yılında Erzurum’a kurmuş olup yıllar içinde birçok ilde faaliyet gösteren ve sektörün en büyük et entegre şirketi haline gelmiş olan Et ve Balık Kurumu’nun, bölge yetiştiricileri için anlamı çok büyüktü. Bölge karla kaplandığında onlara yem yardımı yapan, hayvanları büyüdüğünden onu üreticiden satın alan, kesimhanelerinde kesim olanağı sunan bu kurum 1992 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile özelleştirme kapsamına alındı. Bu karar, hayvancılık sektörü için sonun başlangıcı oldu.
1994 yılında apar topar satılan 12 kombina ve 2000 yılında da buna 6 kombinanın eklenmesiyle Türk ekonomisi 1990- 2005 yılları arasındaki 15 yıllık dönemde, et üretiminde yüzde 19,2’lik ve hayvan kesiminde de yüzde 53’lük bir gerileme yaşamış oldu. Şimdi devlet, yapılan “özelleştirme hatası” nın yarattığı yaraları sarabilmek için, EBK’ndan elinde kalan kısıtlı tesislerle, TAR-ET adı altında bir “sözleşmeli besicilik” projesi başlattı.

“Piyasadaki etlerin yarısı yasal değil”
Bu arada Ankara Ticaret Odası da Hayvancılık konusunda bir rapor yayınlayarak, sektörde son 20 yılda yüzde 33 oranında azalma olduğunu açıkladı. Ayrıca, yediğimiz 1 milyon ton etin yarısının da kaçak ya da kayıt dışı olduğu ileri sürülen raporda, “kaçak giren etin bilançosu yaklaşık 5 milyar YTL’dir” denildi. Türkiye’de koyun varlığının azalmasından dolayı ortaya çıkan kaybın da 3 Milyar doları bulduğu belirtilen raporda, 2010 yılına kadar protein ihtiyacının karşılanması için et üretiminin yüzde 300, süt üretiminin ise yüzde 50 arttırılması gerektiği ifade edildi.

Hayvancılıkta üreticilerin sorunları

○ Yem çok pahalıdır.
○ Kaliteli kaba yem açığı sorunu sürmektedir.
○ Islahta beklenen hedeflere bir türlü ulaşılamamıştır.
○ İşletme sayısı çok fazla, işletme başına düşen hayvan sayısı gelişmiş ülkelere göre çok düşüktür.
○ Hayvan başına verimler gelişmiş ülkelerinin gerisindedir.
○ Hem hayvan sayısı, hem de hayvansal üretim miktarı gün geçtikçe azalmaktadır. En hızlı kayıp manda ve manda ürünlerinde olmaktadır. Ayrıca keçi üretimi de çok düşmüştür.
○ Hayvan hastalıkları ile etkin bir mücadele programı oluşturulamamıştır.
○ Sınırlardan kaçak hayvan girişlerinin önlenmesinde etkinlik sağlanamamıştır.
○ Mevcut pazarlama yapısı üreticinin ürününü değer fiyatına satmasına katkı sağlamaktan uzaktır. Bunun sonucu olarak tüketici de ucuza gıda tüketememekte, aracı kesimin bozuk ve düzensiz pazarlama yapısından haksız kazanç sağlaması engellenememektedir.
○ Üretici etkin ve güçlü bir örgütlenme çatısı altında toplanamadığı için üretimden pazarlamaya kadar ki aşamalarda yaşadığı sorunlara çözüm bulmakta yetersiz kalmaktadır. Bu durum üreticinin güçlü sanayiciler karşısında pazarlık gücünü düşürmektedir.
○ Hayvansal ürünlerden ciddi bir ihracat potansiyeli de oluşturulamamıştır.
○ İşletmelerin kredi talepleri çeşitli nedenlerle karşılanamamaktadır.

Sebze ve meyvede sistem değişmiyor...
Köylü üretiyor aracı kazanıyor!
Sebze ve meyvede yaşanan haksız pazarlama sistemine kimsenin yıllardır “dur” demeye nedense gücü yetmiyor. Üretici ile tüketici arasına en az üç aracı giriyor!
Topraklarımızda meyve-sebze bereketi sürerken, bu bolluk ne yazık ki üreticinin yüzünü güldüremiyor. Çünkü o, ürettiği mahsulü aracılara çok ucuza kaptırıyor.
Yaş sebze-meyve alımlarında yıllardır var olan ve sadece aracıların yüzünü güldürebilen “3 aracılı” sistem, tüketiciye de “kaynağından satın alıp, ucuza yemek” şansını vermemekte. Ekonomik araştırmalar üretici düzeyinde yaygın olan pazarlama kanallarının “Üretici -Toptancı - Toptancı Hali - Perakendeci - Tüketici” şeklinde olduğunu ortaya koyuyor.

Üretim riski üreticinin omuzunda

Tarladan ya da bir ağacın dalından kilosu 50 YKr. olarak alınan bir ürünün fiyatı, tüketicinin filesine girene kadar en az 2 YTL’ye çıkıyor. Nakliye masrafı hariç, aracıların cebine üreticinin cebine girenin en az iki katı “tatlı para” girerken, üretim riskini de üretici tek başına kendi omuzluyor.
Dünyada üretilen incirin yaklaşık % 27’si, kayısının % 17’si, kavunun % 12’si, karpuzun % 11’i, yeşil fasulyenin % 14’ü, patlıcan ve domatesin % 9’u, turunçgillerin % 13’ü ülkemizde üretiliyor. Dünya sebze üretiminde de Türkiye’nin payının %3 dolayında olduğu biliniyor. Türkiye’de yaşanan bu yaş sebze-meyve üretim bolluğu, ihracata çok yansıyamamakta. Sebze-meyve üreticisi ülkeler arasında Türkiye ürününün sadece yüzde 5’ini ülke dışına pazarlayabilirken, bu oranlar İspanya için yüzde 45’e, İsrail için yüzde 31’e varabiliyor.
Türkiye’de üretilen yaş sebze ve meyvenin % 95’i ülke içinde kalırken, bu miktarın yaklaşık yüzde 30’u, ne yazık ki tüketileceği yerlere varamadan çürüyor.

İhracatı baltalayan sıhhi nedenler!

İhracatı vuran en önemli etkenlerin başında, “gıda güvenliği” konusunda yaşanan kötü tecrübeler geliyor. Örneğin, üreticinin hasada yakın bir dönemde ürününü kimyasal sentetik maddelerle ilaçlaması, zehrin, soğuk suyla yıkansa bile meyve-sebzeden sökülüp atılmasını engelliyor. Bu da, daha önce Türkiye’den bu tip ürün satın alıp geri yollamış olan birçok ülkeyi, topraklarımızda yetişen ürünlerden uzak tutmaktadır.
Gıda güvenliği konusunda henüz aşılamamış bir başka büyük sıkıntı da, özellikle bazı ürünlerde oluşan ve “karaciğer kanseri” dahil birçok hastalığa sebep olan “aflatoksin” dir. Bu çok tehlikeli toksin, toplanan ürünün hemen kurutulmadan nemli ortamda bekletilmesi sonucu oluşmaktadır.

Alfatoksinli ürünlere dikkat!

Yerfıstığı, antepfıstığı, fındık gibi kabuklu kuru meyveler; mısır gibi hububatlar, pamuk tohumu gibi yağlı tohumlar, incir, kayısı, üzüm gibi kurutulan meyveler ile kırmızıbiber, Aflatoksin oluşumuna çok hassastır. Çünkü bu ürünler nemli ve sıcak ortamlarda hasat edilmekte, ancak hemen kurutulamamaktadırlar. İşte bu yüzden üzerlerinde oluşan küf, sonunda Alfatoksin üretebilir. Yem olarak kullanılan mısır veya pamuk veya ayçiçeği küspesinden hayvanlara da bulaşabilen alfatoksin, o hayvanın sütü, eti veya yumurtası aracılığı ile yine insan sağlığına zarar verebilmektedir. Ülkemizde gıda maddelerinde bulunmasına izin verilen aflatoksin miktarı 5 mikrogram, Avrupa ülkelerinde ise bu miktar 2 mikrogramdır. Birçok ürünümüz AB kapısından “aflatoksinli” diye geri çevrilmektedir.
 Peki ya bu ürünler imha mı edilmektedir?.. Ne yazık ki bu sorunun yanıtı, sofralarımızı göstermektedir!

Yıllar içinde üretimi düşenler

Yaş sebze - meyve üretimi, yaşanan tüm bu sıkıntılara inat, her geçen gün katlanarak artıyor. Örneğin bu sayfada da yer verdiğimiz tabloda görebileceğiniz gibi, son 20 yılda meyvede 6 milyon 671 bin 362 ton üretim artışı gözlenirken, sebzede 20 yıllık artış 8 milyon 690 bin 411 tonu buluyor.
Peki ama bu uzun yıllar içerisinde hangi sebze veya meyvenin üretimi azalıp, hangilerinin üretimine ağırlık verildi?
Üretimi artmayıp aksine azalanlar arasında sebzelerde, “balkabağı, dolmalık biber, kara lahana, pazı ve bakla” yı sayabiliriz. Ancak yaşanan üretim düşüşlerinin bazı meyvelerde daha bariz olduğu görülüyor. Bunların başında kestane, muşmula, iğde, zerdali, kızılcık, turunç ve dut geliyor. Dutta düşme, kendiliğinden ipekçilikte de düşüşü getiriyor.

Üretimi katlanarak artanlar

Son yirmi yıldır üretimi ciddi anlamda artan sebze ve meyvelere gelince...

Üretimi iki kat artanlar:

Domates, hıyar, ıspanak,maydanoz, havuç, karnabahar; yeni dünya, fındık, erik, kayısı, kiraz, şeftali, nar, limon, portakal

Üç kat artanlar:
Enginar; Antep fıstığı,zeytin, mandalina

Dört kat artanlar:
Nane; Trabzon hurması

Beş kat artanlar:
Marul; çilek, muz

Altı kat artanlar:
Sivri biber, kırmızı turp, altıntop

Dokuz kat artanlar
: Dereotu

On beş kat artanlar:
Roka

Damak tadında yaşadığımız değişim!
Burada da gördüğümüz gibi, Türk insanının aradan geçen zaman zarfında öncelikle “salata kültürü”, “çoban salata” nın ötesine geçmiş ve salatasının içine marul, kırmızı turp ve roka koymaya alışmıştır. Bu damak tadı değişimi yemeklerde de kendini, dereotunun “9 kat daha fazla” kullanımıyla  göstermektedir. Ayrıca 20 yıl önce sofralarımızda bulunmayan “kültür mantarı, brokoli, kivi ve avakado” da, son birkaç yıldır buzdolabımızda eksik olmamaktadır.
Çayda da bitki-meyve dönemi yaşanıyor
Değişen beslenme alışkanlıklarımız, sıcak içeceklerde de kendini gösteriyor. Bitki-meyve çaylarında son 5 yılda yüzde 30’luk bir büyüme yaşandı. Önümüzdeki yıllarda bunun yüzde 15 daha artması bekleniyor. Pazarın büyümesine, tüketicilerin yaşam ve beslenme alışkanlıklarının son yıllardaki değişimi neden olurken, yapılan araştırmalar 2007 yılında Türkiye’deki hanelerin yüzde 9’una bitki-meyve çayı girdiğini gösteriyor.  Özellikle ıhlamur, adaçayı, kuşburnu gibi bitki ve meyvelerle hazırlanan çayları, soğuk kış günlerinde ve mevsim geçiş dönemlerinde baş gösteren üst solunum yolu enfeksiyonlarında rahatlamak için kullanan tüketiciler, böylece içtikleri çaydan hem keyif alıyorlar, hem de sağlık adına faydalanıyorlar.

Fındığın var, derdin var!
Fındıkta arz fazlası Ünye’nin doğusu ile batısındaki Karadeniz insanını birbirine düşürürken, yeni
üreticileri caydırmak için de yeni cezalar yolda
Dünya fındık üretiminin yaklaşık dörtte üçünü karşılayan Türkiye’nin Karadeniz sahilleri, artık daha fazla üreticiyi kaldıramaz hale geldi. Hükümet çıkaracağı yasada “fındık veya çayda izinsiz yeni bahçe açacaklara ciddi para cezaları getiriyor.

Çıkan yasaların hiçbiri  uygulanmadı

Yıllardır mevcut olan yasaların uygulanmadığını ve fındık bahçesi oluşturulmasına göz yumulduğunu iddia eden Trabzon Ticaret Borsası (TTB) Meclis Başkanı Mehmet Cirav, “Şimdiye kadar çıkarılan yasaklı ve teşvikli yasaların hiçbiri uygulanmadı. Şayet izinsiz fındıklık oluşturanlara verilecek para cezası yasası uygulanabilirse, bunun Ünye’nin doğusundaki ana üretim bölgesindeki üreticilerin yararına olacağı kanaatindeyim. Çünkü, başta Samsun’un Bafra ilçesi olmak üzere, Orta ve Batı Karadeniz’de yeni bahçeler tesisi hızla sürüyor. Doğu Karadeniz’de yeni bahçe yapımı yok denecek düzeydedir. Hatta belki de azalmaktadır” dedi.

“Ünye’nin batısındaki dikim alanları durdurulmalı”

Ordu’nun Ünye ilçesinin batısını kast ederek, “Batıda devlete ait arazilere ve yılda 23 ürün alınabilecek verimli topraklara fındık dikimi hızla devam ediyor” uyarısında bulunan  Cirav, yetkililerden şu isteklerde bulundu: “Devlet, önceden çıkardığı yasaların uygulanmasında şimdiye kadar neler yaptı? Önce bunu sorgulamalı. Gereğini yerine getirmeli. Sonra, gerekli tespitleri yaparak fındık envanteri çıkarılmalı. Ünye’nin batısındaki alanlarda yeni dikimler mutlaka bir şekilde durdurulmalı. Ama ceza ile ama geçmişte çıkarılan yasaların devreye sokulması ile. Gereken yapıldıktan sonra 700 YTL veya daha farklı ceza uygulanması doğru olabilir.”

TMO alımları sürüyor

Bu arada 2006 yılında fındık üreticisinin yaşadığı üretim arzı fazlası yüzünden düştüğü durum ve Ordu’da 100 bini aşkın üreticinin toplanıp TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar önderliğinde yolları kesmesi, hükümetin fındık konusunda acil önlemler almasına neden oldu. Geçen yıl üreticinin arz fazlası karşısında bazı AKP’li milletvekillerinin de devreye girip, Başbakan’ın danışmanı olan fındık ihracatçısı Cüneyd Zapsu’ya “çok ucuza” fındık satın aldırma çabaları ve bunun ortaya çıkması sonucunda yaşanan skandal, 2007 yılında AKP Hükümeti’ne ders oldu. Fındıkta yaşanan sorunlarda bir denge unsuru olmak amacıyla geçen yıl sektöre giriş yapan Tarım Mahsulleri Ofisi (TMO), Avrupa Birliği’nin tüm karşı çıkmasına rağmen üreticiden fındık alımlarını sürdürüyor. (Söz konusu piyasa müdahalesi, AB’nin 2007 İlerleme Raporu’nda yer aldı) Üreticiye fındığın kilosuna Ocak fiyatıyla Giresun kalitede 5,35 YTL ve Levant kalitede 5,20 YTL fiyat ödeyen ve ödemelerini de zamanında yapıp, önceki yıl yaşanan yaraları sarmaya çalışan TMO, Fiskobirlik’in elinde kalmış 2005 ve 2006 ürünü fındıkları da, “Bakanlar Kurulu” kararı ile satın almaya başladı. (Tüccarlar 2006’da üreticiden fındığı 2 YTL gibi rakamlara almaya çalışmışlardı.)

“Birkaç kişinin oyununa müsaade edilmeyecek”

Piyasada fındık alım fiyatlarını düşürmek için çıkarılan “TMO alımları kesecek” söylentileri karşısında da hemen bir basın açıklaması yapan TMO Genel Müdürü İsmail Kemaloğlu, bu söylentilerin yalan olduğunu belirtip, “Kademeli fiyat artışı uygulamasına Ocak-2008 ayında da devam edilecek olup, üreticilerden fındık alımları TMO’ya ürün gelişinin bitmesine kadar sürdürülecektir” dedi. Kemaloğlu’nun açıklamasındaki şu bölüm, sanki Zapsu gibiler için yazılmıştı: “Kurumumuz; stoklarda bulunan önceki yıl mahsullerini de yeni yıl maliyetleri ile analiz edecektir. Dolayısı ile piyasanın kurumumuzdan ürün talep etmesi halinde açıklanacak fındık satış fiyatı 2007 yılı ürün maliyetleri esas alınarak belirlenecektir.  Bu açıdan kurumumuzdan ucuz fındık alınabileceği yönündeki söylentilere itibar edilmemesi, önümüzdeki günlerde piyasa aktörlerinin mağdur olmaması açısından önem taşımaktadır. Hükümetimizin kararname ile verdiği geniş yetkiler de dahil her türlü yetki gerektiği zamanda kullanılarak, fındık ihracatından elde edilen ülke gelirinin düşmemesi yönünde gerekli hassasiyet gösterilecek, fındık piyasasının birkaç kişinin kısa vadeli oyunları ile şekillenmesine asla müsaade edilmeyecektir.”  TMO Genel Müdürü açıklamasında, kurumun bölgede modern depolama hamlesi başlattığını da duyurdu.
Bu arada, dünyadaki fındık ihracatının yaklaşık yüzde yetmişini elinde bulunduran ülkemizin 2006 yılındaki toplam ihracatı 247 bin tonun üzerinde oldu. 1 milyar 467 milyon dolar tutarındaki ihracatın 1 milyar 194 milyon dolarlık bölümü başta İtalya, Almanya ve Fransa olmak üzere,  AB ülkelerine gerçekleşiyor.

Zeytin dalında kurudu
Zeytin üretiminde büyük düşüş yaşanırken, zeytin ihracatını rekor düzeye çıkaran ihracatçılar da, “Bu yıl satacak ürün bulamazsak yaptığımız hamle büyük yara alacak” uyarısında bulundular
Zeytinin anavatanı olan ülkemizde bu yıl yaşanan kuraklık, dalındaki zeytini kuruttu. Türkiye İstatistik Kurumu, yaşanan kuraklık ve aşırı sıcaklardan dolayı zeytin üretiminde yüzde 34,8 oranında azalma yaşandığını açıkladı. Zeytinde yaşanan üretim düşüşü, ihracatçıları korkuttu.

Ağaçların yüzde 75’i sulanamıyor

Türkiye’de zeytin ve zeytinyağı sektörü, tarımdan sanayiye, sanayiden pazarlamaya kadar bir zincir içerisinde, önemli yan ürünleriyle birlikte 8-10 milyon kişinin geçimine katkıda bulunan bir istihdam alanıdır.
Son yıllarda yapılan dikimlerle yaklaşık yüz elli milyona yakın zeytin ağacının olduğu ülkemizde, mevcut ağaç varlığının yaklaşık yüzde 75’i, sulama imkânının olmadığı, çorak ve engebeli kır arazilerinde bulunmakta. Ege, Marmara, Doğu Karadeniz’de yetişen zeytinlerin dörtte üçü eğimli arazilerde yer almakta, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ise genellikle taban arazide zeytincilik yapılmaktadır. Toprak işlemesi de, taban arazide yapılan zeytincilikte mümkün olmaktadır.

İhracat artışı hem sevindirdi, hem korkuttu!

Siyah zeytin üretiminde dünyada birinci, genel zeytin üretiminde ise dördüncü olan Türkiye’nin ihracatı da her geçen yıl artmaktadır. En büyük sorun, sofralık zeytinin “çok tuzlu” bulunmasıdır. Bu yüzden siyah sofralık zeytini alan ülkelerin başında, Almanya gibi, Türk gurbetçilerinin yoğunlukta olduğu ülkeler gelmektedir.
Geçen sezona göre yüzde 18’lik bir artış göstererek, zeytin ihracatında 2006/07 sezonunu 92 milyon 366 bin 350 dolarlık rekor ihracatla kapatan Türkiye’de, 5 yılda 500 milyon dolarlık zeytin ihracatı hedefleniyor.
Kuraklık nedeniyle zeytin üretiminde yaşanan büyük düşüş ve hammadde fiyatlarının dünya fiyatlarının iki katına çıkması, rekor ihracat yapan ihracatçılarımızı kaygıya düşürdü.
Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Ece Zeytinleri Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Gökalp, “Fiyat tutturamadığımızda pazarı kaybetmemiz halinde aynı pazara tekrar girmemiz 10 yıl alır. Sektörün bu kayba tahammülü yok, ihracat için uygun iklim oluşturulmalı. Bu sağlandığı takdirde 5 yıl içinde 500 milyon dolarlık zeytin ihracatına ulaşmak hayal değil” dedi. İhracat sezonunu rekorla tamamlayan sofralık zeytin ihracatçıları yeni sezonda ürünün hem az, hem de fiyatının yüksek olması nedeniyle ihracat rekoruna sevinemeden yeni sezonda mevcut pazarları kaybetmemenin telaşına düştüler.

“Tek yıllık” destek istiyorlar

Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Gökalp, kazandıkları pazarları kaybetmek istemediklerini belirterek, “Uzun yıllardan beri mücadele ederek Romanya, Bulgaristan, Kanada, Avrupa ülkeleri, ABD gibi ülkelerde raflara girdik ve markalı ürün ihracatı gerçekleştiriyoruz. Girdiğimiz raflardan çıkmamamız için ihracat kaydıyla ithalat dahil tedbir alınmasını istiyoruz. İthalat olmayacaksa da sektörün ihracatta rekabet gücünü koruyacak bir yıllık bir destek sağlanmasını istiyoruz. Girdiğimiz raflardan çıkmamız halinde o pazarları tekrar kazanmamız en az 10 yıl alır, kimse bizi 1 yıl süreyle beklemez. Bu şartlarda rekabet etmemiz imkansız. Sofralık zeytin sektörünün elde ettiği pazarlardan çıkmaması için destek sağlanmalı” şeklinde konuştu.

Zeytinyağında “markalı” ihracat artıyor
Dünya zeytinyağı üretiminde 4. sırada yer alan Türkiye, ambalajlı ve markalı ihracatını giderek artırıyor. Ambalajlı ihracat, 2006-2007 sezonunda 15 bin tona ulaşırken, dökme zeytinyağındaki ihracat düşüşü, toplam zeytinyağı ihracatı rakamlarında da bir önceki yıla önemli düşüşler yarattı. Türkiye’nin 1 Kasım 2006’da başlayan ve 31 Ekim 2007’de sona eren sezonda toplam zeytinyağı ihracatı, bir önceki sezona göre miktar bazında yüzde 11 gerileyerek 42 bin 389 ton, değer bazında ise yüzde 28 gerileyerek 145 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ambalajlı ihracattan elde edilen katma değerin dökme ihracata göre çok daha fazla olduğuna dikkati çeken TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Başkanı Cahit Çetin, ihracatı yapılan ürünlerin üzerinde “Made in Turkey” damgasının bulunmasını da kendileri açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.
Bilindiği gibi başta İtalya olmak üzere birçok ülke Türkiye’den ithal ettikleri “dökme” zeytinyağını paketleyip ve markalayıp, ihraç ederek, kendi ülkelerine yıllardır katma değer kazandırıyorlar. Bu arada, zeytinyağı üretimi ihracatı, dünyanın en önemli zeytinyağı üreticisi olan Avrupa Birliği’nde ortak Tarım Politikası olarak desteklenmekte, zeytinyağı üreticisine ton başına 1300-1400 dolara varan yardımlarda bulunulmaktadır.

Tarih elbet hesabını soracaktır...


Türk tütününe kıyıyorlar

Uygulanan kotalar, TEKEL’i özelleştirme girişimleri ve Tütün Yasası ile Türk tütüncülüğü öldürülürken, özellikle Doğu ve Güneydoğulu tütün ekicisi “mevsimlik işçi” haline getirildi.


Yabancı sigara tekellerinin IMF eliyle uygulattıkları Türk tütününü yok etme çabaları “hız kesmeden” sürüyor. 2000 yılından beri uygulanan kota uygulaması Adıyaman, Bitlis, Malatya, Diyarbakır, Muş, Siirt ve Hatay gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerindeki “Şark tipi tütün” üretimini yarı yarıya düşürürken, Tekel’in özelleştirilmesi gerçekleşirse bu bölgelerde yetişen geri kalan tütünler de tarihe karışacak. Ancak yörede sulama projelerinin yaşama geçirilmemiş olması yüzünden alternatif ürüne geçemeyen çiftçiler, ya ürettikleri tütünü kaçak olarak satmak zorunda kalıyorlar, ya da çiftçilikten “mevsimlik işçiliğe” geçiş yapıyorlar.

Ege’de tütün yerine zeytin ağaçları
Ege’de yetişen Virginia tipi tütüne gelince... Egeli tütün üreticisini bir yıl önceden yapılan sözleşmelerle yabancı sigara şirketlerine bağlayan Tütün kanunu onları öyle yıldırdı ki, pek çok Egeli üretici tütünden vazgeçti. Ancak Egeliler’in verimli toprakları ve bölgenin kliması, onları alternatif ürün seçme konusunda şanslı kılıyordu. Örneğin, Ege’nin bir zamanlar en önemli tütün üretim merkezlerinin başında gelen Aydın’ın Karacasu ilçesinde uygulanan kota üzerine çiftçiler zeytinciliğe yöneldi. Son 8 yılda ilçe genelinde yaklaşık bir milyon zeytin fidanı dikildiğini ve bu fidanların birçoğunun meyve vermeye başladığını ifade eden Karacasu Ziraat Odası Başkanı İsa Sevinç, “Kota uygulaması başlayınca herkes isyan etti. Bir çok kişi ne üreteceğini bilemediği için aç kalacağından bile endişe etti. Ancak odamız ve diğer kurumların da öncülüğünde ilçe genelinde zeytin üretimine başladık. Gemlik türü olarak yetiştirdiğimiz zeytinlerde hem kalite hem de verim çok iyi oldu. Bunun yanında damlama sulama sistemine de geçerek dört dörtlük bir tarımsal faaliyet yapınca herkesin yüzü gülmeye başladı. Şu anda tütüncülükle geçen yıllarımızın boşa geçtiğini düşünmeye başladık” dedi.
Bu son cümle kuşkusuz, Türk tütününü yok etmek için uğraşanların, galibiyete ne kadar yaklaştıklarını göstermesi açısından ibretlik bir cümledir.

Karadeniz’de alternatif ürün sebze
Bu ibretlik cümleden de anlaşılacağı gibi Ege’de tütün üretimi son yıllarda yüzde 31, üretici sayısı ise yüzde 60 azalmıştır. Karadeniz Bölgesi’nde de değişen çok bir şey yoktur. Alternatif ürün bulan, toprağından tütünü uzaklaştırmaktadır. Örneğin bölgedeki üretimin yaklaşık yüzde 22’sini karşılayan Bafra’da son yıllarda tütün üreticisi sayısı 21 binden 10 bine düşmüştür. Bafra’da tütüne alternatif olarak sebze yetiştiriciliği yaygınlaşmıştır.
Anadolu’nun güneyinde Hatay’da ise tütünü “kota” zoruyla bırakan çiftçiler 30 hektarlık alanda Teksas Bademi yetiştirmeye başlayıp, 5 yılda 7 milyon adet zeytin fidanı diktiler. Hataylı çiftçi bundan böyle ekmeğini badem ve zeytinden çıkaracak.

Üreticinin yarısı tütünden koptu
Türkiye’de tütün üretimi, iç tüketim ve dış satım miktar ve imkanları dikkate alındığında toplam ihtiyacı karşılamaktan uzak seviyelere inmiştir. 2002 yılında 405.000 civarında olan üretici sayısı 2006 ürününde 210.000’e; 160 bin tonluk üretim ise 2006 ürününde 93 bin tona inmiştir.
Dış ticaret açısından baktığımızda da tütün ithalatında her yıl yaşanan artış, son bir yılda ülke ekonomisi açısından tehlikeli boyutlara varmıştır. Tekel’in satışını gerçekleştirerek Şark tütününü tarihe gömmeye çalışan yabancı sigara şirketleri, halen Maltepe, Samsun gibi Şark tipi tütünden yapılmış sigaralara alışık kişileri de Virginia tütünü içmeye zorlama peşindedirler. Bu da, daha fazla tütün ithalatı olacak anlamına geliyor.
2006 yılı sonu itibarıyla ithal edilen 66.551 ton tütün için toplam 252.807.883 ABD doları bedel ödenmiştir. Böylece, 1988 yılında 610 ton ile başlayan tütün ithalatının, bugün 70 bin ton seviyesine yaklaştığını görüyoruz. Tütün ihracattan elde edilen gelirin yarısından fazlası, Virginia ve Burley tipi tütünler ile homojenize ve şişirilmiş tütünlerin ithalatına gitmektedir.
Tütüncülerin sesini kamuoyuna duyurmaya çalışan Tütün Eksperleri Derneği, üreticiler ve TEKEL çalışanları adına hükümetten şu taleplerde bulundu:
■ TEKEL’in özelleştirilmesi kararından ve uygulamasından bir an önce vazgeçilsin ve politik etkilerden uzak, özerk bir kuruluş olarak yeniden yapılandırılsın;
■ TEKEL’deki işçi, memur tüm çalışanlara onurlu bir yaşam sürdürme imkanı tanınsın;
■ Tütün üreticisine destek olunsun ve üreticiler çokuluslu şirketlerin çıkarlarına teslim edilmesin
■ Çokuluslu sigara şirketlerinin yasaya aykırı reklam ve tanıtım faaliyetlerine dur denilsin;
■ 4733 sayılı Kanun, Türk tütüncülüğünü gözeten bir anlayışla yeniden ele alınsın;
■ Sektörde vergi düzenlemeleri, Türk tütüncülüğü lehine yapılsın

Çayın da tadını kaçırdılar

Maliyetin altında ödenen paralar ve uygulanan kotalarla perişan olan çay üreticisi, bazen para bile alamayıp, yaş çayına karşılık kuru çayla köyüne yollanıyor!
Türk insanının vazgeçemediği iki besin maddesi kuşkusuz ki bir somun ekmek, bir bardak çaydır. Hemen bir hatırlatma gelir ardından: “Cam bardakta olsun, mümkünse ince belli” ...
Bir arkadaşımızı “Gel çay demledim, içelim birlikte” diyerek yanımıza davet ederiz, sabah bir pot kırsak ya da söyleneni anlamasak, bahanemiz çoktan hazırdır: “Daha çayımı içmedim. Kusuruma bakma!”. Yaşamımıza adeta taç ettiğimiz bu içeceği üreten insanlara gelince...
Çoğu kadın olan bu üreticiler özellikle son yıllarda hiç de mutlu değiller... Nasıl olsunlar ki!.. Onca çabanın ardından verdikleri yaş çaya karşın aldıkları para, maliyetin bile altında. Tabi ki o parayı da alabilirlerse... Onların bu sıkıntılı hallerini bile bile keyifle o çayları yudumlamak mümkün olur mu acaba?

Herkes çayı içiyor derdini Karadeniz çekiyor
3-5 dekardan fazla olmayan çay bahçelerinde üretim yapan üreticiler, özellikle son yıllarda yaş çay fiyatlarının maliyetin bile altında kalması sonucunda çok zor günler yaşıyorlar. Dünya çay literatüründe Kamelya tipi çay üreten bir ülke olan Türkiye’de üretim Doğu Karadeniz’in yamaçlarında gerçekleşiyor. Üretimin yüzde 70’ini Rize üstlenirken, onu yüzde 17’lik payla Trabzon ve yüzde 7’lik payla da Artvin izliyor. Çay üreticisi olan diğer iki il ise, Giresun ve Ordu. Diğer çay üreticilerinin özellikle hava şartları nedeniyle daha uzun hasat dönemi yaşamaları, çaylarını daha ucuza dünya piyasalarına sürmelerine neden oluyor. Karadeniz köylüsünün durumu ise onlar gibi parlak değil. Çünkü Karadeniz iklimi çay yetiştirmeye uygun olmasına karşın, hasat mevsimi Mayıs ile Ekim arasında sürüyor. Geri kalan dönemde insanlar üretimde bulunamıyorlar.

Kaçak çayı önlemek yerine koy kotayı!
Çay üreticisinin sorunu bununla da bitmiyor. Çaykur tarafından uygulanan kota, çay üreticisinin zaten fiyatlarla bükülmüş belini daha da büyüyor. Piyasada bulunan ortalama 40 bin tonluk kaçak çay, iç piyasayı şişiriyor ve bunun cezası da Çaykur’un kotası ile çay üreticisine kesiliyor. Oysa ülkeye kaçak çay sokulması ile ciddi anlamda mücadele edilse, üretici en azından kota yüzünden elinde kalan çayı “yakmak” zorunda kalmaz.

Üreticiye para yerine kuru çay!
Çay alımlarının yaklaşık yüzde 60, bazen de yüzde 65’ini Çaykur yapıyor. Geri kalan ürünü ise özel şirketler satın alıyor. Eskiden sadece Çaykur’a çayını satan köylü, şimdi uygulanan kota yüzünden özel şirketlere de ürününü vermek zorunda kalıyor. Büyük şirketlerle çok fazla problem yaşamayan çay üreticisi, özellikle küçük şirketlerden çok çekiyor. Verdiği yaş çayın parasını uzun süre boyunca alamayan üretici, bazen de para yerine eline tutuşturulan kuru çayla köyüne geri yollanıyor. Üreticinin verdiği 5 kilo yaş çaydan fabrikalarda 1 kilo kuru çay elde ediliyor.

Umutlar organik çaya bağlandı

Geçen yılın rakamlarına göre 766 bin 136 dekar alanda 203 bin 701 çay üreticisi, bizlerin sofrasında çay eksik olmasın diye, yukarıda saydığımız tüm olumsuz şartlara rağmen çay üreticisi olmaya devam ediyorlar. Uzmanlar, yeri müsait olana, organik çay üretimi yapmasını öneriyorlar. Normal çayda dünya piyasalarının üzerinde seyreden fiyatlarla Türk çayının ihracat şansı pek bulunmazken, organik üretilmesi halinde yüksek fiyatlarla yurt dışında pazarlanmasının mümkün olduğu düşünülüyor. Ancak çoğu üreticinin toprakları organik çaya müsait değil. Yerleşim alanlarından çok uzaktaki dağ tepelerinde çay üretenler, organik tarıma “en uygun” bulunanlar...

Çaykur 2008’de organik çay fabrikası açacak
Yörede Filiz Çay, Of Çay ve Karalı Çay adlı özel firmalar birkaç yıldır “sembolik” miktarda organik çay üretimi yapıyorlar. Rize ve Trabzon yöresinde çok cüzi miktarda yapılan organik siyah çay üretimi, Çaykur’un da konuya el atmasıyla, çok yakın bir gelecekte bütün Doğu Karadeniz’e yayılacak. 2007 yılında gerek üreticilerle yapılacak sözleşmeler, gerekse alınacak sertifikalar konusunda ön çalışmalar yapan Çaykur, 2008’de Rize’nin Pazar-Hemşin ilçesinde kuracağı fabrika günlük 25 ton organik çay kapasitesinde olacak. Bu bölümden tamamen arınmış başka bir bölümde ise günlük 75 ton miktarında konvansiyonel üretim yapılacak.

Hemşinli ve Artvinliler organik üretecek
Çaykur’a verilecek organik çay ilk etapta, Hemşinliler ve Artvinliler tarafından üretilecek. Gerekli sertifikaların alınabilmesi için en önemli şart, çay bahçelerinin yerleşim alanlarından çok uzakta olması ve böylece zararlı çevre faktörlerinden etkilenmemesi. Bu iki bölge bu açıdan çok uygun. Organik çay üretimine geçecek üreticiyi öncelikle “rekolte düşüşünün” yaratacağı bir hayal kırıklığı bekliyor. Ancak organik çayın normal çaya kıyasla 4-5 kat daha pahalı satılıyor olması, Çaykur’un alım fiyatlarına da muhakkak ki yansıyacak. Ayrıca o köylülerin, geri kalan topraklarında yetiştireceği sebzeler bile organik kabul edilebilecek. Organik çay üreticisinin yüzü nihayet gülünce de, diğer çay üreticileri “organik çay ” ekmenin yollarını arayacak.

Buğdayı ‘kuraklık’ değil ‘vurdum duymazlık’ vurdu!
Tarımda sulama projelerini bugüne kadar yaşama geçirmeyenler, kuraklık karşısında çiftçiyi zarara sokup, Türkiye’yi de Rus buğdayına muhtaç ettiler
Yaşam, bir insanın ölene dek yaptığı “ekmek kavgası” dır. Bu deyim için “ekmek” sözcüğünün seçilmiş olması da tesadüfi değildir. Ekmek, dünyada yaşayan insanların çoğunun kullandığı “doyma” aracıdır. Ülkemiz insanının da sofrasının “baş köşesinde” ekmeği durur.  Ekmek, dolayısıyla buğday üretimi, hepimiz için bir “açlık-tokluk” meselesidir. Ancak son iki yılın büyük bölümünde yaşanan kuraklık sorunu, diğer birçok üründe olduğu gibi buğdayda da ciddi üretim düşüşleri yaşattı. Bu da hem çiftçiyi büyük zararlara soktu, hem de önemli miktarlarda buğday ithal etmemize neden oldu.

Yağmurdan medet uman zihniyet sınıfta kaldı!

Başta GAP olmak üzere, ülkenin dört bir yanındaki toprağı suyla buluşturmak adına hiçbir şey yapmayan ülke yöneticileri, yıllardır sulama işini doğaya yani yağmura havale etmişlerdi. Ancak son iki yıldır yaşanan kuraklık ve aşırı sıcaklar, birçok üründe olduğu gibi hububatta da ciddi üretim düşüşlerine neden oldu.
TÜİK’in 2007 Yılı Tarım Ürünleri İkinci Rekolte Tahminleri’ne göre buğday üretimi geçen yıla göre yüzde 13,3 oranında düşüşle “20 milyon ton” dan “17,3 milyon ton” a geriledi. Arpa üretimi de yüzde 22,4’lük bir düşüşle 7,4 milyon ton oldu.

“Su yasası çıkarılsın”

Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin, buğdaydaki bu düşüşün, “ihtiyacın ithalatla giderileceği” anlamına geldiğini belirtip, “Su ile ilgili bütün gerekli konuları içeren bir su yasası bir an önce çıkarılmalı ve GAP’taki sulama projeleri derhal tamamlanıp, yaşama geçirilmeli” dedi. Kuraklık nedeniyle büyük zarara giren çiftçinin bu zararlarının giderilmesi için, tarım sigortasına kuraklık maddesinin de eklenmesi gerektiğini söyleyen Yetkin, Kasım ve Aralık ayı sonunda yaptığı iki ayrı basın toplantısı ile çiftçinin sorunlarını AKP Hükümeti’ne duyurmaya çalıştı.

Tohumun sadece dörtte biri Türk malı

Türkiye’nin hemen her bölgesinde buğday üreten çiftçinin tek sorunu kuraklık değil kuşkusuz...  Ülkede çok ciddi bir tohum sıkıntısı yaşanıyor. Buğday ekimi için gerekli olan 800 bin ton sertifikalı tohumun ancak yüzde 25’i ülkemizde üretilebiliyor. Geri kalan yüzde 75’lik bölüm, yabancı büyük tekeller tarafından ülkemize getiriliyor. Bu arada gübre fiyatlarının da sürekli yükselmesi, diğer ürünlerde olduğu gibi buğdayda da üreticiyi çok zor durumda bırakıyor.

İthalatçıya destek, üreticiye köstek!

Tarımda yaşanan teslimiyetçi politikalar yüzünden Türk çiftçisi her geçen gün daha da yoksullaştırıldı ve ülke ekonomisi de IMF dayatmaları ile hep dış açık verir hale geldi. Buğday ve diğer hububat ürünlerinde de ciddi anlamda buna zorlandık. Bunun en bariz uygulamalarından birini 2007 yılında yaşadık. AKP Hükümeti, Bakanlar Kurulu kararıyla, hububat ithalatında uygulanan gümrük vergilerini adeta “kaldırırcasına” indirdi. Yani, ekmeklik buğday, kızıl buğday, mahlut ve çavdarda yüzde 130 olan gümrük vergisi oranı yüzde 8’e, beyaz ve maltlık arpalarda yüzde 100 olan oran  sıfıra, mısırda yüzde 130 olan gümrük vergisi oranı da yüzde 35’e düşürüldü. Gümrük vergisi oranı diğer hububat için de yüzde 10 olarak belirlendi.
İthal buğdaya Türkiye’nin kapılarını sonuna dek açan bu karar karşısında çiftçi örgütleri, “yüksek girdili üretim yapan Türk çiftçisi, bu kararın uygulanması halinde mağdur olacaktır” diyerek isyan ederken, Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Ayhan Barut da üzüntüsünü şu cümle ile dile getirdi: “Çiftçi, ürettiği ürünü giderek satamaz hale getiriliyor.”

Çiftçinin kuraklık zararı:5 milyar YTL
Türkiye Ziraat Odaları Birliği, tarımda yaşanan kuraklıkla ilgili bir rapor yayınladı. Bu raporda Türk çiftçisinin susuzluk yüzünden düştüğü durum, tüm açıklığı ile anlatıldı. Buğdaydaki kaybın yüzde 20 olduğu ileri sürülen raporda, şu ifadelere yer verildi: “Ülkemizde kuraklıktan kaynaklanan zararları tespit etmek üzere Birliğimizce bir çalışma yapılmıştır. Birliğimizce Ziraat Odalarımızdan alınan bilgilere göre yapılan çalışmanın sonucunda kuraklığın ülkemize maliyeti, çiftçilerimize zararı 5 milyar YTL olarak belirlenmiştir. Tarım Bölgeleri bazında gerçekleştirilen çalışmaya göre, 5 milyar YTL’lik toplam zararın yüzde 41,7’si İç Anadolu Bölgesi illerini kapsayan birinci, sekizinci ve dokuzuncu tarım bölgelerinde, yüzde 27.7’si Ege Bölgesi’nde, yüzde 15’i Marmara Bölgesi’nde, yüzde 14.3’ü ise Akdeniz Bölgesi’nde gerçekleşmiştir. Ürün bazında inceleme yapıldığında, üretim kaybının buğdayda yüzde 20, Karpuzda yüzde 24, çekirdeksiz kuru üzümde yüzde 20, domateste yüzde 25, ayçiçeğinde yüzde 17 olduğu görülmektedir. Yaşanan bu durum dikkate alınarak kuraklıktan zarar gören üreticilerimize yardım yapılması amacıyla 4 Temmuz 2007 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı yayımlanmıştır. Yayımlanan Kararnamenin kapsamı 4 ürün ve 40 ille sınırlı tutulmuştur.”
Türk pirinci ABD’ye teslim!
Amerikalılar, Türk pirincini korumaya kalkan hükümete “tek bir mektupla” geri adım attırdı, ardından da Dünya Ticaret Örgütü’nden karar çıkartıp, Türkleri kendi ucuz pirincine mahkum etti
Türkiye, 2004 yılında yerli üreticiyi korumak amacıyla “yerli ürün alana ithalat izni” uygulayınca, ABD tarafından Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet edildi. ABD’nin 2005 yılında açtığı dava geçtiğimiz ayın sonunda onu haklı bulan bir kararla sonuçlandı. Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Türkiye’nin “yerli ürün alana ithalat izni” uygulamasının, uluslararası ticaret yasalarıyla uyuşmadığına karar verdi. Bu kararıyla da, kendisi hakkındaki “Dünya Ticaret Örgütü, zengin ülkelerin sözcüsüdür” iddialarını bir kere daha doğrulamış oldu. Türkiye Ziraatçiler Derneği Başkanı İbrahim Yetkin, “Türkiye’nin bundan sonra yapması gereken şey, Dünya Ticaret Örgütü’ne itiraz hakkını kullanmaktır” dedi.

AKP zaten pes etmişti

Ancak AKP Hükümeti, DTÖ’nün aldığı bu karardan çok daha önceden geri adım atmış ve “yerli üreticiyi koruma” uygulamasından vazgeçmişti. Hükümeti kararından caydıran gelişmeler şöyle gelişti: ABD Ticari Temsilcisi Rob Portman 2006 yılının 27 Mart tarihinde Dış Ticaret’ten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’i ziyaret etti. Bu ziyarette Bakan Tüzmen’e, Beyaz Saray’dan gelen bir zarf verildi. Zarfın içindeki mektup, pirinç ithalatındaki engellerin kaldırılması hakkında idi.

5 gün sonra...

1 Nisan  2006 tarihinde Türkiye, pirinç ithalatında uyguladığı tarife kontenjanını kaldırdı.
17 Nisan 2006’da ABD Büyükelçisi Ross Wilson’u kabul eden Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehmet Mehdi Eker, pirinç ithalatı ile ilgili olarak “Kontenjan uygulamasını 1 Nisan’da kaldırdık. Şimdi Dünya Ticaret Örgütü kuralları çerçevesinde yerli üreticimizi mağdur etmeyecek bir uygulama üzerinde çalışıyoruz” dedi. Demek ki yapılan çalışmalar ABD’ye yine yeterli gelmedi ki, Dünya Ticaret Örgütü’na açtığı davayı geri çekmedi ve Türkiye aleyhine karar aldırtıncaya kadar bunun peşini bırakmadı. Kısacası ABD, Türkiye’ye karşı “ricacı” durumunda kalmak yerine “zorlayıcı” olma yolunu benimsedi.

Türk çeltik üreticisini batırdılar

İki yıl süren “yerli ürün alana ithalat izni” uygulaması sonucunda biraz yüzü gülen çeltik üreticisi, 2004 ve 2005 yıllarında üretimi arttırdı. Ancak sonradan bu uygulama kaldırılıp, piyasada çeltik alım fiyatı girdi fiyatlarının altına düşünce, gözler “kara gün dostu” TMO’ya çevrildi. Ne var ki artık karanın da karası günler gelmiş olsa ki, TMO üretim maliyetinin yüzde 19 gerisinde fiyat açıklayarak kredi borcu olan birçok çiftçinin icralık olmasına ve azımsanmayacak bir miktarının da tarlalarını kaybetmelerine neden oldu.

Girdiler artarken çeltik fiyatı azaldı!

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin hazırladığı çeltik raporunda, çeltik üreticisinin düşürüldüğü durum şöyle dile getiriliyor: “Üretime yönelen çiftçi çeltiğe verilen fiyatla adeta cezalandırılmaktadır. TMO tarafından açıklanan fiyat 3 sene önceki fiyatın gerisinde kalmıştır. Çeltik üretiminde yoğun olarak kullanılan girdilere bakıldığında son üç yılda motorin yüzde 60, sulama yüzde 75, gübre yüzde 52 artarken baldo çeşidi çeltik fiyatında yüzde 5 azalma gerçekleşmiş, diğer çeşitlerde fiyatlar yakın değerlerde kalmıştır.”

İthalat 200 bin tona ulaştı

Türkiye, yüksek girdi, düşük kur ve sulamaya gerekli önemin verilmemesi sonucunda yılda 200 bin ton pirinç ithal eden bir ülke haline getirilirken, ithalat yaptığı ülkelerin başında ABD, Mısır ve İtalya geliyor. Pirinç ithalatı artmaya devam ederken, çeltik üreticisinin derdine de  her geçen gün yeni bir dert ekleniyor. AB uyum yasaları gereği çiftçiyi “kayıt altına almaya” çalışan AKP Hükümeti, bunu sağlamak için onu farklı yollardan zorluyor.

’TMO alımlarında ÇKS şartı kaldırılsın’

Tarımda verilen destekleri (Doğrudan Gelir Desteği, gübre ve mazot desteği) alabilmesi için çiftçiye, kısa adı ÇKS olan Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı olma mecburiyeti getirilirken, TMO alımlarında da ancak ÇKS’ye kayıtlı olanların çeltikleri alınıyor. Yani Tarım Mahsulleri Ofisi çiftçiye hem maliyetin çok altında bir fiyat veriyor, hem de onun ÇKS’ye kayıt olmasını bekliyor. Bu sistemden kaçanlar, piyasada ürünlerini alacak tüccar arayıp, TMO’nun çok daha altında fiyat verenlere ürünlerini kaptırıyorlar. ÇKS’ye kayıtlı çiftçiler ise sonunda, kullanacakları tohumdan ekecekleri arazi miktarına kadar hemen her konuda IMF ve AB’in adeta oyuncağı haline getiriliyorlar. Üreticiler, TMO alımlarında ÇKS’ye üyelik şartının bir an önce kaldırılmasını istiyorlar.
Pirinç, üreticisini doyurmuyor
Karnımızı doyurmak için çoğumuz ya ekmek yeriz, ya da pirinçten yapılmış bir pilava kaşık sallarız. Bizi doyuran pirinç, artık üreticisini ne yazık ki doyuramıyor.
‘İthalatı bitirmenin yolu destektir’
Gıda ihtiyacının tümünü topraklarında üretebilecek kapasitedeki Türkiye, özellikle buğday, pamuk, pirinç, ayçiçeği, arpa ve mısırda her geçen yıl ithalat rakamlarını arttırıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) öngörülerine göre şu anda iç piyasanın talebi doğrultusunda pamukta 1 milyon ton, buğdayda 2 milyon ton ve ayçiçeğinde de 1.5 milyar doların üzerinde ithalat yapma zorunluluğu var.
Hububat, Bakliyat, Yağlı Tohumlar İhracatçıları ve Nebati Yağlar Komitesi Başkanı Muammer Şahin, ithalat tutarının yüzde 20’si ile üreticilerin desteklendiği takdirde ithalat zorunluluğunun kalmayacağını savunuyor. Ayçiçeğinin ülkemizin bütün tarım alanlarında üretilebileceğini belirten Şahin, “300 milyon dolarlık teşvik ve destekle 1.5 milyar dolarlık ayçiçeği ithalatını engelleyebiliriz” diyor.

Pamuk elimizden uçuyor

Pamuk üreticisinin ABD’den getirilen ucuz ithal pamuk karşısında gücü tükendi. Ege’de son yıllarda ekim alanları yarı yarıya azaldı.
D
ünyada sınırlı sayıda ülkenin ekolojisi pamuk tarımına elverişlidir. Dünya üretiminin yüzde 80’ini sadece 8 ülke gerçekleştirmekte. Ülkemiz de bu 8 ülkeden biridir. Tabii ki şimdilik... Pamuk, ülke ekonomisine sağladığı katma değerle yaklaşık 6 milyon kişinin geçimini sağlayan bir endüstri bitkisidir. Şimdi bu 6 milyon insanın ekmeği ile oynanmakta, Türkiye’nin en önemli ürünlerinden biri olan pamuğun üretimi, büyük bir riske atılmaktadır.

Üretici, kendi evindeki lokmasından oluyor!
Dünya piyasalarında pamuğun fiyatı çeşitli desteklemelerle düşürülmüştür. Bu yüzden pamuk kendi ülkesinde, diğer ülkelerin ucuz pamuğu ile rekabet etmekte zorlanmaktadır. Yani üreticimiz, artık kendi evindeki lokmasından edilmektedir.
Gümrük Birliği’nden dolayı pamukta herhangi bir koruma uygulaması yapamamamız, ABD’nin uyguladığı düşük faizli ucuz GSM kredileri ile ithal pamuğun daha cazip hale gelmesi, ülkemiz pamuk üretim alanlarının her geçen gün azalmasına sebep olmakta.

8 yılda girdi fiyatı 11 kat, pamuk fiyatı 4,7 kat arttı
Üreticisi pamuk yerine alternatif ürün aramakta, Ege, Çukurova ve Akdeniz bölgelerinde ekim alanları gittikçe daralmaktadır. Örneğin Ege’de sadece son 5 yılda yüzde 48, Çukurova’da ise yüzde 16’lık bir azalma gerçekleşirken, Antalya’da 1980’lerde 450.000 dekarda pamuk üretimi yapılırken bugün bu alan 55.000 dekara inmiştir. Pamuğa verilen primde bir önceki yıla kıyasla artış olmasına rağmen, pamuk üretiminden kaçışın devam ettiği görülmektedir. Alternatif ürün ekebilecek yörelerin üreticileri, birer birer pamuğu bırakmaktadır.
Herhangi bir çözüm yolu aranıp bulunmadığı takdirde, pamuk üretimi tarihe karışacaktır. Bunu anlamak için şu rakamlara bakmak yeterlidir:1998 yılından 2006 yılına kadar enflasyon 8 kat, girdi fiyatları yaklaşık 11 kat artarken, pamuk fiyatları sadece 4,7 kat artış göstermiştir.

Alınması gereken tedbirler
Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar, bu konuda hükümeti uyardı ve alınması gereken tedbirleri açıkladı:
“Tekstil sanayinin ham maddesi olan pamuğun üretimindeki girdi kalemlerinde maliyetlerin çok yüksek oluşu üretimin her yıl daha da azalmasına sebep olmaktadır. Tohumluk, ilaç, gübre, elektrik, mazot gibi girdi kalemlerinde ödenen ve üreticiye geri ödemesi yapılmayan KDV oranları düşürülmelidir.”

Tarım Satış Kooperatifleri mutlaka desteklenmeli
Pamuk pazarlamasında ve piyasa oluşumunda en önemli kurumlardan olan Tariş, Çukobirlik gibi Tarım Satış Kooperatiflerinin, yeniden yapılanma sürecinde maddi destek kaynaklarının kesilmiş olduğunu ifade eden Bayraktar, “Birlikler ürün fiyatlarını kendi imkanları ile açıklamaktadırlar. Ülkemizin en güçlü üretici birlikleri olan Tarım Satış Kooperatiflerinin düşük faizli kredi ile desteklenmesi gerekmektedir” dedi. Öncelikle bir ulusal pamuk politikasının belirlenmesi gerektiğini ve üreticilerin yeniden üretime dönmeleri için dünya piyasalarındaki pamuk fiyatları ile rekabet edebilir bir ortamın yaratılmasının şart olduğunu ifade eden Şemsi Bayraktar, oluşturulan pamuk ihtisas borsalarının da bu konuda faydalı olacağını söyledi.




Pamuğun stratejik önemi

Pamuk, tekstilden barut ve film malzemesi yapımına kadar 50 çeşit sanayi kolunun hammaddesini oluşturan çok önemli bir tarımsal üründür. Türk tekstil sanayi, ekonomiye sağladığı katma değer, döviz miktarı, istihdam hacmi ile ülkenin yüzünü güldüren vazgeçilemez bir sektördür. Bu sektörün stratejik ham maddesi ise pamuktur. Pamuk, tekstil sanayimizin olduğu kadar harp sanayinin de önemli bir hammaddesidir.

6 milyon kişi geçiniyor
Pamuk ayrıca bir yağ bitkisi olup tohumu, gıda sanayinde bitkisel yağ üretiminde kullanılmaktadır. Arta kalan küspesi ise, proteini yüksek bir hayvan yemi olarak büyük önem taşır. Pamuğun uluslararası ticarette de yeri büyüktür. Sentetik elyaf üretimi karşısında dahi öneminden bir şey kaybetmemiş olan pamuktan ülkemizde altı milyon kişi geçimini sağlamaktadır.


ŞEKER fabrikasını bize sat, ettiğin kârı hazineye bağışlayalım!

Şeker Yasası ile şekerpancarı üretimimiz 18 milyon tondan 11 milyon tona düşerken, sıra şeker fabrikalarının yok edilmesine yani özelleştirilmesine geldi. Erzurum Ziraat Mühendisleri Odası, Erzurum’daki fabrikaya, çok cazip bir teklifle şimdiden talip olduğunu açıkladı.

Kâr etmezse geri al!
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Erzurum Şubesi olarak Erzurum Şeker Fabrikası’na talip olduklarını belirten Şube Başkanı Okan Demir, TMSF’nin karşısına çok cazip bir teklifle çıkıyor: “Zarar ettiğini söylediğiniz bu fabrikayı bize parasız verin. Biz de buna karşılık bu fabrikayı kâra geçirip, her yıl net kârını Hazine’ye bağışlayalım. Bunu yapacağımıza dair aramızda bir de sözleşme imzalayalım. Şayet kâra geçiremezsek, elimizden alın. Biz kendimize güveniyoruz. Siz de gelin, yörenin ziraat mühendislerine güvenin ve yörenin halkını işinden, aşından etmeyin.”

Tek bir fabrikayı kapamanın bilânçosu bile 3 milyar dolar!
Öte yandan Şeker-İş Genel Başkanı İsa Gök ise, özelleşecek fabrikalardan belki bir iki tanesinin şeker üretmeye devam edeceğini, diğer hepsinin kapatılacağını söyleyip, herkesi şeker fabrikalarının özelleştirilmelerine “dur” demeye çağırdı. Bir fabrikanın kapanmasının mali bilânçosunun 3 milyar dolar olduğunu belirten İsa Gök, “Türkiye şeker üreten değil ithal eden bir ülke olacak. İthalattan yıllık 5-6 milyar dolar zarar edecek” dedi.

Yarım milyona yakın çiftçiyi ilgilendiriyor
Ülkemizde yaklaşık 450 bin çiftçi tarafından “yazılı sözleşme usulüyle” üretilen şeker pancarı, yirmi beşi devlete, altısı PANKOBİRLİĞE, biri PANKOBİRLİK özel sektör ortaklığına ve bir tanesi de özel sektöre ait toplam 33 şeker fabrikası tarafından alınarak işleniyor. Tarımda üretim yapan pek çok çiftçi gibi, şeker pancarı üreticisi de üzgün ve çaresiz. Nasıl olmasın ki!.. Son 10 yıldır şeker pancarındaki artışın, enflasyon ve girdi fiyatlarından çok gerilerde olduğundan yakınan üreticiler, devletin yaptığı gübre ve mazot desteğini de dertlerine çare olarak göremiyorlar. İhtiyaçları olan gübrenin sadece yüzde 7’sini devletin karşıladığını öğrenince, onlara hak vermemek zor doğrusu.
Ancak şeker pancarı üreticilerinin belini büken en önemli şey, ürettikleri ürüne konulan kota oluyor!

Kotaların düşmesi çiftçiyi kaçırıyor
Pancar kotasının her yıl biraz daha düşmesi, özellikle kamu fabrikalarının yüzde 62 kapasiteyle çalışmasını gerektiriyor. Bu kota düşüşlerinin, fabrikalarda stok oluşmasının ve artan nüfusa paralel tüketimin artmıyor gibi görünmesinin en önemli sebebi ise kaçak şeker.
Özellikle nişasta bazlı şeker üretiminde yaşanan kontrolsüzlüğü ve sınırlarımızdan “kamıştan üretilen” ucuz kaçak şekerin girmesini engelleyemeyerek, yasadışı şekerin boyutunun 1 milyon tona ulaşmasına neden oluyoruz.

Yasa geldi böyle oldu!
1998 yılından sonra kota sistemi uygulanmaya başlanan şeker pancarı üretiminde, 4634 sayılı Şeker Kanunu’nun çıkmasının ardından şu olumsuz gelişmeler yaşandı:
● Pancar üreticileri, yaklaşık olarak 2 milyon dekar arazide artık pancar ekemiyor.
● 175 bin çiftçi üretim dışına çıkarıldı, artık pancar üretemiyorlar.
● Pancar üreticileri aile başına 1,8 milyar gelir kaybına uğradı, yoksullaştırıldı.
● 200 bin büyükbaş hayvanın yaş küspe ihtiyacı karşılanamıyor.
● Şeker fabrikalarında çalışan işçiler işlerinden ve aşlarından oldular ve özelleştirmelerin ardından daha da olacaklar.
● 18 milyon ton olan şekerpancarı üretimimiz yarıya yakın azaldı ve 11 milyon tona geriledi.
● Ülkemizin çevresel/ekolojik dengesi, azalan şekerpancarı üretimi oranında bozuldu. Çünkü 1 dekar şekerpancarının sağladığı oksijen, 3 dekar çam ormanına eşittir.



İşte, topun ucundaki fabrikalar!

Özelleştirme kapsamına alınıp, önümüzdeki yıl satışa çıkarılacak şeker fabrikalarından acaba kaçı yine şeker üretebilecek? Hangileri, bize kendi şekerini ya da mısırını satmak isteyen “gizli eller” tarafından yok edilecek? Bu soruların yanıtı, bu sektörden geçimini sağlayan yaklaşık 2.5 milyon insanı çok yakından ilgilendiriyor.
Et-Balık Kurumu’nun özelleştirilmesinde bile bile yaşanan ve yaşatılan çirkinliklerin (satılan fabrikaların kapatılıp, arazilerinin satılması gibi), şeker fabrikalarının özelleştirilmesinde de yaşanmaması için gerekli tedbirler alınacak mı?
İşsizlik yaşanan pek çok ilde istihdam sağlayan ve satılıp kapanmaları halinde o illerde daha geniş çaplı işsizlik yaratacak fabrikaların, bulundukları il ve ilçelere göre listesi:
(Şeker üretim fabrikaları:) Afyon, Ağrı, Alpullu (Kırklareli), Ankara, Bor (Niğde), Burdur, Çarşamba (Samsun), Çorum, Elazığ, Elbistan (Kahramanmaraş), Erciş (Van), Ereğli (Konya), Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Ilgın (Konya), Kars, Kastamonu, Kırşehir, Malatya, Muş, Susurluk (Balıkesir), Turhal (Tokat), Uşak, Yozgat.
(Makine fabrikaları:) Afyon, Ankara, Erzincan, Eskişehir, Turhal (Tokat), Ankara Elektro Mekanik Aygıtlar Fabrikası

Tarımı önce hormonladılar sonra da organikleştirdiler!
İlk etapta “verimi artsın ve gösterişli olsun” denerek çiftçinin tarım ürünleri hormonlandı, şimdi de onların eski hormonsuz halleri “organik” adı altında “lüks mal” gibi üretiliyor!
Dünyanın ekonomisini elinde tutup, geleceğine yön veren büyük küresel güçler, köylünün aklına yıllar önce hormonlu gıdaları sokup, tarım üreticisini ve tüketiciyi günümüzde büyük bir mutsuzluğa sürüklediler. Şimdi de farklı küresel güçler bu mutsuzluktan nemalanıp, dünyanın çeşitli köşelerinde “organik tarım çiftlikleri” kuruyorlar.

Bozulduğunda kesilen yoğurdu, sütü arar olduk

Son yıllarda mis gibi kokan ve içi dışı aynı renkte bir domates yemeğe hasret kaldık... Oysa eskiden bütün domatesler öyleydi... Peki mutfağında kesilmiş süt veya yoğurt bulan kaldı mı aramızda? İçlerine “bozulmasın diye!” öyle kimyasallar konuyor ki, bunlar o sütte veya yoğurtta kesilecek hal bırakmıyor... Ne tesadüf ki bu gelişmelere paralel olarak da kanser vakalarında ve alerjilerde  çok büyük artışlar gözleniyor.
Artık insanlar birbirini, “Manavda o mevsim en ucuz ne varsa onu al. Ucuz olduğu için belki hormon vermeye gerek duymamışlardır” gibi tavsiyelere bulunurken, “Sakın açık süt almayın” mesajlı pahalı reklam kampanyalarına inat, eskisi gibi bozuldu mu kesilebilen açık süt aramaya koyuldular. Plastik ambalajlar yerine cam şişelerde ürün arayanların marketlerde yaşadıkları hayal kırıklıkları bir yana,  karton kutu denen ancak içi alüminyumla kaplı ambalajların ileride Alzheimer’e neden olup olmayacağı ise ayrı bir tartışma konusu. Malum, henüz nedeni kesinlik kazanmayan ve gittikçe artan bu hastalığın olması muhtemel nedenlerinden biri de, “beyinde alüminyum birikmesi” !...
Tüketici kendini böyle bir bilinmezliğin içinde bulup, kurtuluş yolları ararken, bir anda karşılarına “Organik Tarım” çıkıverdi...

Yatırımcılar “organik tarım”ı kimseye kaptırmadı!

“Organiktir” etiketi olan bu ürünler, “hormonsuz, kimyasallardan uzak, doğal şartlarda yetiştirilmiştir” mesajı verdikleri tüketiciler tarafından sevinçle karşılandılar. Fiyatları yüksek olmasına rağmen, “aklında kaygı, cebinde para” olan pek çok tüketici,  tarımda organik ürünlere rağbet ettikleri gibi, giysilerinin bile organik pamuktan yapılmış olmasını istediler. Dünyada son yıllarda organik tarım sektörünün büyük hız kazandığını gören Türk yatırımcılar da, devletin 2005’te başlattığı teşviklerle birlikte biyo-çiftçiliğe adım atıp, Türkiye’yi bu sektörde bir numaraya oturttular.
 “Daha fazla verim alacaksın”, “Ürünün öyle renkli ve büyük olacak ki, yarışmalarda birinci olacaksın” lafları ile yıllardır hormonlu tohumlara, gübrelere yöneltilip, sonra da “bu hormonlu ürünler pek sağlıklı olmayabilir” iddialarıyla köşeye sıkıştırılan köy kökenli çiftçiye gelince...

Köylüyü sertifikaya muhtaç ettiler

O, bu organik tarımı gözü kapalı bile yapabilir, zira yapacağı şey aslında kimyasalsız, hormonsuz, çoğu zirai ilaçsız “eski tip tarım” dan başka bir şey değil. Ancak üreteceği ürünü piyasada satması veya ihraç etmesi için, mutlaka “organik üründür” sertifikası alması gerekli. İşte bu prosedürler, köylüyü kendisine rakip olan holdingler karşısında güçsüz kuvvetsiz bırakıyor. Sertifika almak için o kadar farklı şart var ki...
AB için ayrı (Nr.2092/91), ABD için ayrı (USDA/NOP-Final rule), Japonya için bile ayrı (JASS) ihraç şartları var. Bizim 2004’te çıkarılan 5262 sayılı Organik Tarım Kanunu ve ona ilişkin olarak 2005 Haziran’ında çıkarılan Organik Tarım Yönetmeliği, Avrupa Birliği şartlarıyla uyumlu olarak hazırlanmış. Bunu organik tarım yapmak isteyenlere köy köy dolaşıp anlatacak insan lazım. Ama kimsenin, “köylü organik tarım yapsın” diye bir kaygısı da yok gibi!.

Her isteyen sertifika alamıyor

Bir çiftçinin organik tarım metoduyla üretim yapmaya karar vermesinin ardından, ekip biçme işiyle uğraşacaksa tarlasını, hayvancılık yapacaksa hayvanlarını ve çiftliğini gerekli standartlara kavuşturması gerekiyor. Tabi ki bu standartları uygulayabilmesi için çiftçinin ekonomik gücünün de iyi olması lazım. Çünkü ancak birkaç yıllık bir yatırımın ardından verim alınmaya başlanıyor. Örneğin sütünden yararlanacak bir ineğin en az bir yıl önceden doğru ahır koşullarında ve doğru yemlerle beslenmesi gerekiyor. Tüm şartları doğru şekilde gerçekleştireceğine emin olan bir çiftçi, sertifikasyon kuruluşuna başvuruyor. Bu kuruluşun yaptırdığı kontrol sonucu tüm kurallara uygun olduğu anlaşılırsa, üretici ile sözleşme imzalanıyor. Böylece sertifika süreci de başlamış oluyor.

Toprağın kimyasaldan arınması 3 yıl sürüyor
Süreç, ürünün alınmasıyla birlikte tamamlanıyor. Daha önce üzerinde tarım yapılmış bir tarlada bulunan kimyasalların tamamen yok olması için beklenen süre genelde 3 yılı buluyor. Daha önce hiç ekilmemiş bir tarla için beklemek gerekmiyor. Organik tarım yapabilmek için tarlada organik hayvan gübrelerinin kullanılması gerekiyor. Zirai mücadele de doğal yollarla yapılırken, tarlaya zararlı böceklerin gelmemesi, ya da hastalık bulaşmaması için, koruyucu tedbirlerin alınması mücadelede öncelik taşıyor. Üretim sürecini istediği an denetleyebilen sertifikasyon kuruluşu, gübreden kuşku duyarsa analiz de yaptırabiliyor.
Hayvancılıkla ilgili sertifika için başvurularda ise, ret edilen bir hayvan için yeniden bir başvuru mümkün olmuyor.
Yiyeceklerde organik farkı
Aşağıdaki liste 19 Aralık 2007 tarihi itibariyle Migros AŞ’nin Internet sitesindendeki normal ürünlerin ve Ambar Ekolojik Ürün firmasının “nuhunambarı.com” adlı Internet sitesinden teşhir edilen organik ürünlerin fiyatlardır:



Türkiye organik pamukta birinci

Dünyada organik pamuğun yüzde 41’i Türkiye’de, yüzde 25’i Hindistan’da, yüzde 8’i ABD’de, yüzde 7’si de Çin’de üretiliyor. Organik pamuk yetiştirirken, zararlılara karşı her hangi bir kimyasal madde kullanılmazken, çevre de kirletilmemiş oluyor. Ancak bu hiç de kolay bir şey değil. Zira zirai mücadele en çok pamuk üretiminde gerekiyor ve çevre ciddi zararlar alıyor. Ürünü, çevreye zarar veren zirai ilaçlar kullanmadan zararlılardan ve hastalıklardan korumak için organik tarım üreticisinin sarf ettiği gayret, bu ürünlerin doğal olarak fiyatına da yansıyor.
Organik pamuk üretimine geçmeye niyetlenen diğer pamuk üreticileri ise, 3 yıl boyunca tarlalarını ekmeyerek, topraktaki zirai ilaçların ve kimyasal gübrelerin etkisinin tamamen yok olmasını
bekliyorlar.
Normal pamuk hasatında hasat makineleri kullanılırken, organik tarımda elle çapalama yapılması gerekiyor. Türkiye’de el emeğinin ABD’dekine nazaran çok daha düşük oluşu, daha önce organik pamuk üretiminde bir numara olan ABD’nin 3 üncü duruma düşmesine, Türkiye’nin ise birinci sırayı almasına neden oldu.

Çevre dostu giysiler kazandıracak

Organik pamuk üretimi artarken, organik giyim ürünlerine de talep artıyor. Dünya genelinde organik tekstil ürünleri satışının 2008’de 2.5 milyar dolara, 2010 yılından sonra ise 15 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
Çok yakın bir gelecekte Türk tekstil sanayinin “çevre dostu” giysilerle yılda birkaç milyar dolar kazanmasına garanti gözüyle bakılıyor. Bu hedefe ulaşmak için ciddi anlamda yeni bir yatırım yapmaya da gerek yok. Zira mevcut teknoloji, organik ürünleri üretebilecek düzeyde.  Yapılması gereken tek şeyin, boyahanelere, bitkilerden elde edilmiş boyalara uygun yeni yıkama ünitelerinin kurulması olduğu söyleniyor.

Yöresel toprak ağaları yerine...
Küresel toprak holdingleri!
Devletin çok kıymetli tarım arazilerini yıllarca köylüye yâr etmeyip, şimdi de holding patronlarına altın tepside sunanlar, köylüyü köleleştirme dönemini başlattılar
Ulu önder Atatürk’ün “Memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır” sözüne yıllarca kulak tıkayıp, devletin arazisini ekip biçen köylüye o araziyi çok görenler, şimdi bu topraklara “ulus ötesi holdingler” talip olunca, onlara “kırsalın kapılarını” sonuna kadar açtılar. Üstelik bir de teşvikler vererek, Anadolu’daki “ağa” kavramını, “küresel toprak holding”i statüsüne çıkardılar. Peki ya yüzyıllardır o toprakları eken, biçen, işleyen çiftçiler... Köylü olan bu çiftçiler, yıllardır kendilerine uygulanan dış mahreçli yıldırma politikalarıyla “üretici” olmaktan soğutulup, şehre göç etmeye zorlanıyorlar... Ya köylerde kalacak olanlar?.. Atatürk’ün “efendilik” payesi verdiği bu insanlar, bu payelerini yitirip, “köleliğe” doğru adım adım yaklaşıyorlar...

Sanayici işadamlarımız çiftçi oluyor
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) birçok üyesi, son birkaç yıldır , “sanayici işadamı” payelerine ilaveten “çiftçi” payesini de katmaya karar verip, ciplerine atladılar ve Anadolu’daki topraklara “yatırım hamleleri” başlattılar. Devlet arazilerinin özelleştirilmesiyle hız kazanan ve AB tarım politikalarına uyumlu teşviklerle daha da artan bu yatırımlar, “Para parayı çeker. Parası olmayan çeker gider” sözünün tarımda da artık geçerli olduğunu ortaya koydu. Sanayi, finans, iletişim ve enerji özelleştirmelerinde ihalelere katılan ve artık “ulus ötesi” olarak nitelenen birçok holding, özellikle organik tarımın geleceğini aydınlık görünce, bu sektöre de el atmaya karar verdiler.

Tarım stratejisi de TÜSİAD’a emanet!
Hükümet de yıllardır bu toprakları işleyen gerçek çiftçiye “Ananı da al git” muamelesini sürdürürken, tarımın gelecek planlarını bu “küresel toprak holding” leri ile yapmaya başladı.
TÜSİAD’ın internet sitesinde “Sektörel ve Bölgesel Politikalar” başlığı altında “Tarım ve Gıda Politikaları” na ayırdığı sayfada aynen şunlar yazıyor: “TÜSİAD’ın Avrupa Birliği’ne üyelik perspektifi içerisinde önümüzdeki dönemde faaliyetlerinin en öncelikli konularından birisi Türkiye için bir ulusal tarım stratejisi oluşturulmasıdır. Bu çevrede, TÜSİAD Tarım ve Gıda çalışma grubu, Türkiye’nin uluslararası planda rekabet gücünü artırmak, AB’ye uyum sürecinde özel sektörü olumsuz etkileyebilecek sonuçların önüne geçebilmek ve resmi kuruluşların çalışmalarına katkıda bulunabilmek amacıyla, tarım sektöründe alınması gereken önlemler ve uygulanması gereken politikalar üzerinde çalışmakta ve bu konularda TÜSİAD görüşü oluşturmaktadır.”

Ders kitaplarındaki meslek tarifleri değişmeli!
Coğrafya derslerinden hatırlarsınız... Bir ülkenin ekonomisini öğrenirken tarım- hayvancılık, sanayi ve turizm diye gruplara ayırırdık. Tarım ve hayvancılık, stratejik olarak da hepsinden daha önemliydi. Bu derece önemli bir sektör, yıllardır göz göre göre baş aşağı edildi ve o coğrafya derslerinden “pekiyi” alanların bile bu yapılanlar karşısında  “gıkı” çıkmadı. Hatta, “Türkiye kendi kendine yeten bir tarım ülkesidir ve öyle kalmalıdır” diyenler, “küresel enteller” tarafından yıllarca alay konusu olup, hatta “çağdışı” olmakla itham edildiler!...  Öte yandan yine ilkokuldan hatırlarsınız... Meslekler öğretilirken işçi, memur, çiftçi, tüccar, sanayici, esnaf gibi ayrımlar yapılırdı. Bu bile artık değişiyor. Hem sanayici, hem tüccar olan insanlar, artık çiftçi de olup, bu kitapları yeniden yazılacak hale getiriyorlar.

Onlar Anadolu’nun Kunta Kinteleri olacak
Ekonomik zorluklar karşısında pes etme raddesine gelen köy kökenli çiftçiler, ödeyemedikleri kredilerle icralık olup, tarlalarını birer birer kaybediyorlar. Peki çocuklarının geleceği ne olacak?.. Onlar artık çiftçi değil, büyük küresel sermayenin işletmelerinde çağdaş köleler yani Kunta-Kinteler olarak, boğaz tokluğuna çalışacaklar. Onlara “istihdam” sağlayanlar da, o yörelerin “kurtarıcıları” gibi kucaklanacak. 
Alışıldık çiftçiden çok farklılar
Doğan Holding’in sahibi Aydın Doğan’ın kızı olan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Yalçındağ Doğan’ın AB Komisyonu’nun Gelişmeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’i Belçika’da ziyaret etmesi veya Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç’in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi onlar için sıradan birer iş görüşmesi olsa gerek... Oysa köy kökenli çiftçinin bu insanlarla görüşebilmesi mümkün mü?...  
İşte Türkiye’nin küresel biyo-çiftçileri
Daha önce ziraat ile hiç ilgisi olmayıp, son birkaç yıldır organik tarıma ve hayvancılığa el atan holdinglere, gruplara baktığımızda, karşımıza ilk etapta şu küresel toprak holdingleri çıkıyor:

Koç Grubu:
Bu konuda ilk yatırımı kuşkusuz Koç grubu yaptı. Koç, önce Ata grubu ve sonra onlara katılan Sancak grubu ile GAP’ın en büyük Tarım ve Besicilik işletmesini Urfa’da açtı. Bununla yetinmeyen grup, 2005’te de Denizli Acıpayan’da kiralama yoluyla özelleştirilen ve Tarım İşletme Müdürlüğü ismiyle geçen devlet üretme çiftliğini aldı. Koç, geçtiğimiz yıl, ortaklarının elindeki hisseleri satın alarak, Anadolu’daki besicilik zincirinin tek sahibi durumuna geldi.

Doğan Holding:

Koç, besicilik ve tarım konusuna ilk adımını atarken, Aydın Doğan da kendi doğduğu yörede aynı hamleyi yaptı. Doğan Holding Kelkit’te açtığı Doğu Anadolu’nun en büyük hayvan besi çiftliği ile AB tarafından ödüllendirildi. Böylece, IPARD Ajansı kurulur kurulmaz, AB’nin vereceği Kırsal Kalkınma İçin Katılım Öncesi Mali Yardım’dan ilk yararlanacakların başında olmaya ciddi anlamda hak kazandı. AB Genel Sekreterliği’nden aldığımız bilgiler de, bu tip yardımların öncelikle büyük süt-et üreticilerine verileceği yönünde... (Doğan Holding, TEKEL’e de talip olduğunu açıkladı. Yabancı Citi Group ile ihaleye girecek olan Doğan Holding, TEKEL’in Sigara İdaresi’ni satın alması halinde, Türk tütüncülüğünün de kaderini günahı-sevabıyla elinde bulunduracak) 

Cıngıllıoğlu Holding:

Cıngıllıoğlu Holding de, Niğde’nin Bor ilçesinde yaptığı 22 milyon dolarlık organik tarım yatırımı ile, hükümetten teşvik almaya hak kazanırken, AB hibelerine aday zengin çiftçiler arasında şimdiden yerini aldı.

Arıkanlı Holding:

Fizik öğretmeni olarak iş yaşamına MEF dersanelerini açarak atılan İbrahim Arıkan, yıllar içinde farklı iş kollarına atılarak, Arıkanlı Holding’i kurdu. Halen bünyesinde MEF Eğitim Kurumları ve Yurtiçi Kargo gibi 11 şirketi barındıran Arıkanlı Holding, son olarak faaliyetlerine çiftçiliği de ekledi. İbrahim Arıkan, Silivri’de 418 dönümlük arazide organik şarap üretimine soyundu.

Esas Holding:

Şevket Sabancı’nın kızı Emine Sabancı Kamışlı ve erkek kardeşi Ali Sabancı, kurdukları Esas Holding bünyesindeki iki şirketle organik tarımla uğraşıyorlar. Çoban yoğurtlarını üretip satan kardeşler, City Farm Organik Gıda adlı şirket aracılığıyla da yerli ve ithal organik ürün perakendeciliği yapıyorlar.

Silkar Holding:

Turizm sektörünün duayenlerinden Burhan Silahtaroğlu, Silkar Holding Şirketler Grubu çatısı altında hizmet veren Taral firmasıyla, tarım makine ve aletleri üretiyor.

Global Menkul Kıymetler:

Global Menkul Kıymetler’in kurucu ortağı Erol Göker de, sermaye piyasasından elde ettiği kaynakla, Balıkesir Burhaniye’de 500 başlık bir hayvan işletmesi kurdu. Yaprak A.Ş. adlı işletmede, hayvan bakımından, sağım sistemlerine ve embriyo transferine kadar işletmenin her faaliyetinde modern teknikler kullanılıyor. 

Saray Halı:
Saray Halı’nın Yönetim Kurulu Başkanı Necati Kurmel, 2005 yılında Kayseri Develi’de açılan Saray çiftliğini basına tanıtmıştı. Avrupa standartlarında üretim yapılan çiftlikte o zamanın rakamlarına göre 11 bin büyükbaş hayvan bulunuyor ve hayvan başına ortalama 30 kilo süt verimi alınıyordu. 
Ramsey Giyim:
Peki ya erkek giyim dünyasının ünlü markalarının sahiplerine ne demeli? Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın da yakın dostu olan Ramsey Giyim’in sahibi Remzi Gür geçen yıl Kastamonu’da devlete ait 480 dönümlük Çakallar Hindi Çiftliği’ni “organik tarım çiftliği” kurmak üzere, yaklaşık 300 bin YTL’ye satın aldı.

Orka Group:

Erkek giyiminde Damat& Tween markasının da sahibi olan Orka Group Başkanı Süleyman Orakçıoğlu da, Erzincan’da kiraz ve üzüm üretimi yapıyor.

Söktaş Holding

Armani, Hugo Boss, Marks and Spencer, Prada, Versace, Zara gibi dünyaca tanınmış birçok markaya kumaş üreten Söktaş, Aydın Söke’de hizmet veriyor. Firmanın sahibi Muharrem Kayhan, şimdi de aynı yerde hayvancılık işine girişti.

Bugünün gelişi, o günlerden belli miydi?
Özal dönemi ve sonrasında peş peşe çıkarılan yasalar ve arsa satar gibi yapılan özelleştirmelerde (Özellikle Et - Balık Kurumu ve SEK Süt Fabrikaları) pek sesini çıkarmayanlar, şimdi öldü denilen hayvancılığa ve tarıma yeniden şekil veriyorlar!...
Tabii ki yabancı yatırımcılarla birlikte!...Demek ki, gerçek sahiplerinin bu toprakları ve bu işleri bırakmaları için bu sektörün önce batması
gerekiyormuş...

Tohum savaşını Türk çiftçisi kaybetti500 yıl önce bir lale soğanının bile yurt dışına çıkmasını yasaklayabilirken, şimdi topraklarımıza serpilen kara tohumu bile küresel tarım tekellerine kaptırdık
Türk çiftçisinin yüzyıllardır bu topraklarda ürettiği zengin bitki çeşitleri her geçen gün yerini uluslar arası şirketlerce geliştirilen melez ve transgenetik çeşitlere bırakıyor. 2006 yılının Kasım ayında yürürlüğe giren Tohumculuk Yasası ile Türk çiftçisi, ürettiği tohum üzerindeki hakkını kaybedip, çoğu ithal edilen “sertifikalı tohum” almaya zorlanıyor.

Türk çiftçisini “fişliyorlar”

Kendi kara tohumunu kullanmak isteyen Türk çiftçisi, sertifikalı tohum dayatmasında kendisini denetleyecek mahiyette olan Çiftçi Kayıt Sistemi’ne  üye olmamaya çalışıyor. Ancak çoğu çiftçi, bu köşe kapmaca oyununda ÇKS tarafından sobelenmiş durumda!.. Zira hükümet, çiftçiye vereceği destekleri “ÇKS’ye kayıtlı olma” şartına bağlarken, TMO bile ÇKS’ye kayıtlı olmayan çiftçinin ürününü almıyor.
Çiftçilerin hakkını arayan örgütler, Avrupa Birliği tarafından hükümete dayatılan ve çiftçiyi “küresel güçlerin” oyuncağı haline getirebilme gücü olan ÇKS şartının kaldırılması için girişimlerde bulunuyorlar. Ancak şu ana kadar çiftçiler lehine bir sonuç alamadılar.

Çiftçinin “tohum hakkı” elinden alındı

Türkiye’de yetişen 13 bin çeşit bitkinin yaklaşık 3000’inin bu topraklara has olduğu biliniyor. Ancak bu bitkilerin tohumları, artık bu toprakların değil, küresel şirketlerin patenti altına alınıyor. Hem de genetikleriyle oynanma pahasına... Patentsiz tohum kullanmaya kalkan çiftçi cezalandırılmakta, çiftçiliğin temel şartlarından biri olan “tohumuna sahip olma hakkı”, çiftçinin elinden bu yasayla zorla alınmakta. Kendisine verilen “kısır tohumlar” yüzünden, her dönemde tohum satın almak zorunda kalan çiftçi, zaten yüksek olan girdi masraflarına artık “sertifikalı tohumu” da ekliyor. 

Ayşe Kadın da tarihe mi karışıyor?

Marketlere gidip sebze, meyve almaya kalkan Türk tüketicisi, tanıdık ürünleri ve tatları bulmakta zorlanır oldu!.. Dışa bağımlı politikalar sonunda sebze tohumculuğumuzun yüzde 90’ı, çoğu İsrail, Hollanda ve İspanya kökenli yabancı şirketlerin eline geçerken, bir yılı aşkın süredir uygulanan Tohum Yasası ile de hububat başta olmak üzere adeta bütün tarımımız küresel güçlerin ellerine bırakıldı.
Kısa adı TİGEM olan Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü işletmeleri özelleştirilirken, Türk tohumculuğu Monsanto, Syngenta, Pioneer gibi çokuluslu tohum şirketlerinin “vicdanına!” terk edildi. 

Tohumların güvenliği de yabancılara emanet!

Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) ithalatını denetim altına alacak Biyogüvenlik Yasası çıkarılmadan Tohumculuk Yasası’nın 2006 yılının Kasım ayında yürürlüğe girmesi, toplum sağlığımızı da, tarımımızı da küresel tarım tekelleri karşısında savunmasız bıraktı. Oysa hükümet, henüz 2005 yılında, ilgili kurumlardan, hazırlanacak Biyo Güvenlik Yasası ile görüş istemişti. Kurumlar görüşlerini kısa zamanda Tarım Bakanlığı’na yolladı. Ancak aradan 3 yıl geçmesine rağmen, hükümetten bir daha bu konuda ses çıkmadı!.. Yasanın çıkmasını kim, niye engellemişti?.. Şayet teknik olarak altyapının yetersiz olduğu anlaşıldı ise, Tohum Kanunu niye 2006 yılının sonunda apar topar çıkartılmıştı?    
GDO’lu ürünlerden kaçış yokGenleriyle oynanmış bitkiler arasında mısır, soya, pamuk ve kolza ilk sıralarda yer almaktadır.  Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın bu konuda tüketicileri şöyle uyarıyor:
“Bunları milyonlarca dolar ödeyip, ithal ediyoruz. Bu ürünleri yem rasyonlarımıza katıyoruz, işlenmiş ürün haline dönüştürüyoruz ve tüketici sofrasına getiriyoruz. Örneğin mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakaroz, fruktoz içeren gıdalar, bisküvi, kraker, pudingler, bitkisel yağlar, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvanlardan elde edilen gıdalar, colanın içerisine giren nişasta bazlı şekerden tutun da hazır mamalardan, çorbalardan sıvı yağlara kadar 800 çeşit işlenmiş ürün maalesef sayabiliriz.”

Bir bombadan daha zararlılar

Yıllardır güvenlik adına herhangi bir tahlil yaptırmadan İsrail, İspanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerden bitki tohumu ithal eden ülkemiz, bu tohumların güvenliği konusunda tamamen yabancıların beyanlarına itimat ediyor. Biyo Güvenlik Yasası olmadan tohum ithali tartışma konusu olurken, gümrüklerden kaçak sokulan tohumlar ise, belki de bir atom bombasından bile daha yaygın zararlı etkilere sahip...

İsrail’den GDO’lu domates tohumu!
Geçenlerde bir İsrailli’nin ülkesinden Türkiye’ye kaçak olarak sokmaya çalıştığı 3 kilo ağırlığındaki transgenetik domates tohumları “şans eseri” yakalandı. Peki ya yakalanmayanlar?.. Silahı, bombayı yakalayacak dedaktörler var ama GDO’lu tohumu yakalayacak dedaktörler henüz icat edilmedi!
Transgenetik de denen bu ürünlerin ticari yaşama girmesi son 12 yılla sınırlı. Ancak  rakamları incelediğimizde, dünyaya yayılımları ürkütücü boyutta!..
Dünya genelinde transgenetik ürün tarımı 1996 yılında 1,7 milyon hektar alanda yapılırken, bu ürünler 2005 yılında 90 milyon hektar alana ekildi. Yani 10 yılda ekim alanlarında 53 katlık bir artış yaşandı. Uçuşan polenlerle yan komşu tarlalara da bulaştığı düşünülürse, tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilir.

Uçan polenle yan tarlaya da bulaşıyorlar
1996 yılında GDO’lu tarım yapmaya izin veren ülke sayısı 6 idi. 10 yıl sonra bu rakam 21 ülkeye çıktı. 2005 itibarıyla 8,5 milyon çiftçi, artık GDO’lu tohum ekiyordu. Bu sayı günümüze kadar kuşkusuz katlanarak arttı. Eldeki verilere göre, dünya üzerindeki toplam soya ekim alanının %60’ında, pamuk ekim alanının %28’inde, kanola ekim alanının %18’inde, mısır ekim alanının %14’ünde transgenetik ürünler yetişiyor. Domates, patates gibi ürünlerde bu oranlar henüz açıklanmış değil. Dünya genelinde toplam 299 milyon hektar tarım alanının %30’unun transgenik ürünlere ayrıldığı iddia ediliyor.

Tohumlarımız Norveç’teki bir sığınakta!
Türkiye, dış güçlerin baskısıyla kendi yerli tohumlarını yok etmekle uğraşadursun, Norveç “kıyamet gününde lazım olur” bahanesiyle dünyadaki tüm türlerden topladığı 4,5 milyon farklı tohum örneğini bir sığınakta saklamaya başladı. Kıyamet günü dediği de, GDO’lu ürünlerin dünyayı tamamen istila edeceği dönem olsa gerek... Sığınaktaki tohumların muhafazası ve toplanması Küresel Tahıl Çeşitliliği adlı bir kuruluş tarafından yapılıyor.

Hangi ürünler daha zararlı?
Uzmanlar gittikçe artan kanser, Alzheimer, alerji, bebeklerde anemi ve hatta kısırlık vakalarını bile, tabağımıza gelen besinlere bağlıyorlar. Ancak hangi tip besinler, bu hastalıklara neden oluyor?... GDO’lu ürünler mi, hormonlu ürünler mi, katkı maddeli ürünler mi, zirai ilaçtan arınamayan ürünler mi, yoksa alüminyum veya plastik satıhlarla ambalajlanan ürünler mi?  Tıp dünyası bu konudaki araştırmalarına halen devam ediyor ancak ne yazık ki bu çalışma sonuçları hakkıyla kamuoyuna açıklanıp, gerekli sıkı önlemler alınmıyor. Araştırmacıların çoğu, elde ettiği bilgileri ne yazık ki kamuoyunla paylaşmıyor. Paylaşmak isteyenlerin söyledikleri ise, küresel güçlerin denetimindeki bazı basın organları tarafından sansürleniyor.
Transgenetik ürünler hasta ediyor
Prof. Dr. Şeminur Topal:
Yıldız Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. R. Şeminur Topal, “Transgenetik ürünler ciddi hastalıklara neden oluyor” diyerek, herkesi bu konuda dikkatli olmaya çağırdı. “Transgenetik ürünlerin yansımaları zaman içinde ortaya çıkıyor” diyen Prof. Dr. Topal, bu tip ürünlerin insanlarda neden olabildiği hastalıkları şöyle sıraladı:

Alerji, enzim bozukluğu, Alzheimer, kanser

“Bu tip ürünlerin  alerjiyi tetikledikleri, ayrıca enzim bozuklukları yaptıkları anlaşılmıştır. Enzim bozukluğunu, Deli Dana hastalığından bilirsiniz. Ayrıca transgenetik ürünlerle beslenen insanlarda, bazı antibiyotiklere karşı direnç durumu gözlenebilmektedir. Hastalandıklarında aldıkları antibiyotikler mikroplara karşı etkili olamamaktadır. Bu tip ürünlerin ayrıca vücuttaki vitamin sentezlemesini de olumsuz etkilediği bilinmektedir. Özellikle B vitaminleri, vücut tarafından sentezlenmesi gereken vitaminlerdendir. Bu tip besinlerle beslenen kişilerin vücudu, artık B vitaminini sentezleyemeyecek duruma gelebilir. Transgenetik ürünlerin tetiklediğine inanılan bir başka hastalık da, Alzheimer. Bu hastalık da, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde çok hızlı artış gösteriyor. Ayrıca bu ürünler, kanser hastalığı ile de ilişkilendiriliyor. Ne var ki, açıklanmış vaka sayısı, diğer saydıklarım kadar fazla değil.”

“Ciddi bir mücadele şart”
Türkiye’nin transgenetik ürünler açısından tam bir açık hedef olduğunu söyleyen Prof. Dr. Şeminur Topal, “Besin ürünlerinin Türkiye’ye girmesinde ithalatçı firmanın beyanı yeterli bulunuyor. Gümrükten girerken, bir ürünün transgenetik olup olmadığının denetlenme imkanı yok. Hatta, bazı şirketlerin eksin diye çiftçiye, yurtdışından getirilmiş transgenetik ürünlerini bedava dağıttığını duyuyoruz. Biyogüvenlik kanununun bir an önce çıkarılması ve transgenetik ürünlere karşı ciddi bir mücadele verilmesi gerek” uyarısında bulundu. Toplumu bilinçlendirmek adına önce 198 bilimsel kaynaktan yararlandığı “Biyogüvenlik ve Biyoteknoloji” adlı bir kitap yazan Şeminur Topal, geçtiğimiz ay da bilimkurgu denemesi olarak nitelendirdiği ancak transgenetik ürünlerin tüm zararlarını ortaya seren “Değiştirilen Gen mi? Sen mi? Evren mi?” adlı kitabını piyasaya çıkardı.

ABD’nin her tarım hamlesinden nasibimizi aldık!
ABD, dünya tarımının iplerini elinde tutabilmek için 50 yıldır her yolu denedi ve Türkiye gibi ülkelerin teslimiyetçi tarım politikaları sayesinde sonunda amacına ulaştı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Marshall Yardımı ile başlattığı “tarımda hakimiyet” hamlesi, toprağı kimyasallarla tanıştıran  “Yeşil Devrim” le devam etti. Ardından milletin tohumlarını kendi patenti altına almak için “genetiği ile oynanmış kısır tohum” geliştiren ABD, son 50 yıldır yaptığı tüm bu hamleleri, “Dünyada açlığa engel olacağız” sloganıyla  başardı.

Marshall tuzağı

Nagazaki ve Hiroşima’da atom bombalarını patlatarak dünyanın “büyük ağabeyi” olma yolunda diğer ülkelere göz dağı veren ABD, 1947 yılında açıkladığı Truman Doktrini ile “Komünizm tehdidi” altındaki devletlere mali ve askeri yardım yapacağını açıklamış ve bu çerçevede anlaşma yaptığı Türkiye’ye de 100 milyon doları askeri yardım olarak vermişti. (Gariptir ama gerek nüfus, gerek yüzölçümü çok daha az olan Yunanistan’a ise aynı yardım, 300 milyon dolar olarak ödenmişti). ABD, bu askeri yardımla yetinmedi ve 1948 yılında çıkardığı Dış Yardım Kanunu’nun kendisine verdiği hakla Türkiye de dahil 16 Avrupa ülkesine toplam 12 milyar dolarlık “ülke ekonomilerini kalkındırma yardımı” yaptı. ABD, o zamanki Dışişleri Bakanı George Marshall’ın adıyla anılan bu yardım hamlesi ile 2 ayrı kazanım birden elde etmiş oldu:
ABD’nin birinci kazanımı: İkinci Dünya Savaşı sırasında hububat siloları boşalmış, bunların tekrar doldurulması için tarımın teşvik edilmesi şart olmuştu. Bu yardımlar sonrasında  Avrupa’daki ekonomik durum kısa sürede toparlandı, hatta tarımsal üretim savaş öncesine oranla yüzde 14’lük, sanayi üretimi ise yüzde 25’lik bir artış gösterdi. Türkiye’de “makineleşmiş tarıma” geçiş dönemi olarak kabul edilen bu dönemde, ABD’ye paralel olarak Türk toprak ağalarının da hakimiyeti bir yandan artarken, “maraba” ların acıklı hikayeleri ünlü yazarlarımızın romanlarına konu oldu. Yani “tarım” o sıralar ülkemizde gelişiyor olsa da, topraktan geçimini sağlayan çoğunluğun karnı yine aç kalıyordu.
ABD’nin ikinci kazanımı: ABD, Marshall Planı’nın Sovyetler Birliği ve Avrupa’daki diğer Doğu Bloku üyelerine de açık olduğunu ilan etmişti. Onların bu yardımı kabul etmeyecekleri zaten belli idi ama ABD bu sayede Avrupa’da kendinden yardım alan ülkeleri Sovyetler’e karşı iyice kutuplaştırmış oldu. İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka, İsveç ve Türkiye’den oluşan birçok ülke, 16 Nisan 1948’de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nı kurdu. Teşkilatın amacı, Avrupa’yı Kalkındırma Programı adı altında, ABD’den yardım alan devletlerin ekonomik davranışlarında bir işbirliği sağlamaktı. (Bu teşkilata 1960 yılında ABD ve Kanada da katıldı ve adı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı yani OECD olarak değiştirildi).
ABD’nin bu hamlesi karşısında Sovyetler Birliği de boş durmadı ve diğer Doğu Bloku ülkeleri ile “ekonomik ilişkileri kuvvetlendirmek” amaçlı ikili anlaşmalar yaptı. Sovyetler Birliği yaptığı bu hamleye, ABD’ye nazire olsun diyerek, kendi Dışişleri Bakanı’nın adını verdi: Molotof Planı.
Dünya iki kutba bölünürken, kutuplaşan ülkelerin “büyük ağabeylerle” olan ilişkileri “ağabey-kardeş” rayından çıkıp, “köle-sahip” ilişkisine doğru hızla ilerledi.
ABD Marshall Yardımı ile kendine bağladığı ülkeleri,  bir yıl sonra yani 1949’da NATO’nun kurulmasıyla askeri anlamda da kendi yörüngesine sabitledi.
Kuzey-Güney Kore savaşında Kızıl Kore de denen Kuzey Kore’ye karşın savaşa dahil olan ABD, Türkiye’yi de 1950 yılında oralara sürüklemişti. Bunun karşılığında da Türkiye, kuruluşundan 3 yıl sonra  NATO’ya kabul edildi. Ülkemizde birçok askeri üs açarak, hatta bir aralar topraklarımıza Jüpiter füzeleri bile yerleştirerek Türkiye’yi Sovyetler’e karşı yıllarca kalkan gibi kullanan ABD, yaptığı ticari anlaşmalarla da nedense bu topraklardan hep tek taraflı bir kazanım elde etti.
Marshall Yardımı 1948-1952
Amerika Birleşik Devletleri tarafından Marshall Planı çerçevesinde Avrupa’daki birçok ülkeye 4 yıl boyunca verilen toplam 12 milyar dolarlık yardım, yukarıdaki haritada gösterildiği gibi ülkelere, farklı miktarlarda pay edilmişti.

“Açlık” bahanesiyle “kimyasal” YEŞİL DEVRİM!ABD’nin en önemli sivil nişanı sayılan Kongre Altın Madalyası, bu yıl Yeşil Devrim’in babası kabul edilen Dr. Norman Borlaug’a verildi. Törende Iowa Kongre Üyesi Tom Latham Dr Borlaug’a “gerçek bir Amerikan kahramanı” derken, ABD Başkanı George W. Bush da ona “Dünyayı doyuran adam” diyerek hitap etti.
Savaş döneminde özellikle silahlar konusunda büyük aşamalar kaydetmiş olan ABD’nin kimya sektörü, savaş sonrasında ülkeyi yönetenlerin yeni hamleleriyle kendisine farklı bir ticaret alanı buldu: Tarım.
Nitrojen bombasını modifiye ederek nitrat gübresine, sinir gazını modifiye ederek böcek öldürücü ilaçlara dönüştüren dev “ecza” şirketleri, tarım girdilerini bu ve buna benzer ürünlere dönüştürerek, pazarı ele geçirdiler.
1960’lı yıllarda başlayan ve adına “Green Revolution” yani Yeşil Devrim denen ABD hamlesi, dış borcu olan Asyalı, Afrikalı ve Güney Amerikalı ülkelere Dünya Bankası aracılığı ile dayatıldı.  Borçlu ülkeler, “Bu kimyasal devrim sayesinde tarım üretiminiz bereketli olur. Böylece borcunuzu çok daha kısa zamanda ödeyebilirsiniz” baskısıyla kendi topraklarını yavaş yavaş zehirlemeye zorlanırken, dünya geneline de şu mesaj empoze ediliyordu:
 “Bütün çabalarımız, gittikçe nüfusu artan dünyanın aç kalmaması içindir.”
Ürün artışının olduğu gerçekten doğruydu. Ancak zamanla bu artış azaldı ve rekolteyi arttırmak için daha da fazla kimyasallar kullanılmak zorunda kalındı. Eski elma ağacı yerine bodur elma ağacı ekenler bilir\’85 “Ne çok ürün veriyor” diye mutlulukla karşılanan bu bodur ağaçlar, birkaç yıl sonra taşıdığı fazla ürünün ağırlığına dayanamayıp, ikiye ayrılınca , birçok köylü, eski kurtlu elma ağacını arar olmuştu. Bu arayış halen sürüyor...
ABD’nin dünya tarımına sunduğu bu sözde “bolluk”, ürün artsın diye kullanılan hibrit tohumları, toprağı zamanla öldüren sentetik kimyasal gübreler ve bitki hastalıklarına karşı kullanılan “farklı zehirler” yani diğer adıyla zirai ilaçlardan başka bir şey değildi...

İlk kullanıcılardan biri Türkiye
Rockefeller ve Ford gibi vakıfların önderliğinde Dr. Norman Borlaug tarafından geliştirilen hibrit yani “ıslah edilmiş buğday ve mısır tohumları”, öncelikle Meksika’daki enstitüde üretildi ve normal buğday ırkına göre üretim artışı 3 kat fazla oldu. Tabi ki burada, kullanılan kimyasal gübre ve zirai ilaçların da etkisi yüksekti. Yeşil Devrimi’nin babası sayılan Dr. Borlaug’un buğday tohumları, öncelikle Pakistan ve Hindistan tarafından ithal edildi. Cüce buğdaylar, Hindistan ve Pakistan’da üretim rekoru kırarken, Batı Pakistan’da ekilen hibritli pirinçlerlerde de rekolte çok yüksek oldu.
Bu iki ülkenin ardından hibritli tohumlar, kimyasal gübreler ve zirai ilaçlar, Türkiye tarafından ithal edildi. ABD kaynaklı bu kimyasal hamle, tüm hızıyla tüm dünyaya yayılırken, büyük tekeller haline gelen kimya - ilaç firmaları da, dünya tarımının kaderini artık kendileri çizmeye başladılar.

Ürün artışı geçici, çevre zararı kalıcı oldu!
Ne var ki, yıllar ilerledikçe kimyasal gübreler, verimli toprakları verimsiz hale getirdi. Her biri bir zehir olan zirai ilaçlar, tek bir zararlıdan kurtulmak için sıkılıp, çevredeki zararlı-yararlı tüm canlı organizmaların ölmesine neden oldu, yapılan sulamalarla da bu zehirler her yere bulaşıp, ekolojik dengeleri bozdu.
Günümüzde, ekolojik tarım yapmak isteyenler, kimyasal bulaşmamış toprak bulmak için dağ tepe dolaşırken, dünyaya “geçici bir ürün artışı” yaşatıp, sonra da bu çevre felaketine neden olan Dr. Norman Ernest Borlaug, 1970 yılında Nobel Barış Ödülü ile taçlandırıldı.
Şimdi 93 yaşında olan Dr. Borlaug, 1960 yılında yok ettiği “kara pas” hastalığının yeni türü olan “Ug99” u şu sıralar yok etmekle uğraşıyor! Nisan ayında Afrika’da görüldüğünü iddia edip, “Buğdayları mahveden bu mantar her an rüzgarlarla kuzeye doğru yayılabilir” uyarısında bulunan Nobel ödüllü bilim adamı, hedef ülke Türkiye’nin de basınında o günlerde yer almıştı. Ancak bu uyarı Tarım Bakanlığı ve TMO tarafından pek ciddiye alınmadı ki, sektördeki örgütlerle yapılan toplantılarda bunun hiç konusu edilmedi!

2. Yeşil Devrim: GDO hamlesi!
“Daha fazla ürün alacaksınız” sloganıyla gelişmekte olan ülkelere giren tarım tekelleri, çiftçinin üründen elde edeceği kârı, “girdi masrafı” adı altında kapmış oldu. Bu kimyasal girdiler yani zehirlerle öldürülen topraklar da, sonunda verim açısından  iflas etti.
1980’li, 90’lı yıllara gelindiğinde Yeşil Devrim’e bulaşmış çiftçilerin elinde, maliyetini bile karşılayamaz hale gelen “sağlıksız” ürünler ve kimyasallarla cansız hale getirilmiş tarlalar kaldı.
ABD’nin dayatmasıyla topraklara uygulatılan bu kimyasal harekâtın “kazanan” tarafı olan ABD’li tekellere gelince...
Onlar verimsiz hale getirdikleri toprakları şimdi de transgenetik ürünlerle işgal ediyorlar. Kimyasallarla sadece toprak ve çevre değil, insanoğlu da sağlık açısından büyük zararlara uğradı. Şimdi de bu genetik değişime uğramış organizmalardan oluşan ürünleri yiyen insanlar, kendi nesillerinin geleceğini büyük bir tehlikeye sokuyorlar.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget