Makaleler "Yeniçağ yazarları"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

En büyük sensin; Hitler’i bile geçtin! - Selcan Taşçı
Son bir ayda bu soruyu kaç kere sordum, sayısını kendim bile unuttum:
- Ne yapacaksınız toplama kamplarına mı dolduracaksınız, gaz odalarına mı atacaksınız bunca insanı?
Evet! Kulağa inanılmaz geliyor ama gerçek;
Buymuş hakikaten  “muhalif”leri,  “kendilerinden taraf” olmayanları, demokratik haklarını kullanarak itiraz geliştirmek isteyenleri  “imha” için tasarladıkları dahiyane planları!

***
Garip bir ülke oldu burası;
Şu sapık tarikatların idaresindeki, dünyadan, gerçeklerden, hak ve özgürlükleri tanımlayan  “evrensel”  kurallardan, hukuktan, demokrasiden ve en önemlisi insani/vicdani değerlerden yalıtılmış ucube yerlerden farkı kalmadı!
Dünyanın herhangi bir yerinde anlatmaya kalksanız mesela dün Silivri’de yaşananları;
- Suçlarının tanımlanması ve kanıtlanması dahi becerilememiş olmasına rağmen ağırlaştırılmış müebbete
çarptırılmak istenen yazarlar, milletvekilleri, gazeteciler, askerler, akademisyenler, bilim adamları, hukukçular, rektörler, doktorlar kendilerini savunmak
istiyorlar;
Binlerce sayfalık iddialara karşı savunma için lütfedilen süre  “5 dakika”!
-  Hem  “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını” hem de “avukatların haklarını” savunmak ve korumakla görevli Barolar, hemen her duruşmasında avukatların tartaklandığı mahkemeye sokulmuyorlar. Sanırsın Madonna sahne alacak az sonra; kapris yapıyor:
 “İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetimi çıkarılmadan başlamam!”
Bir şekilde  “sanık” sandalyesine oturtulmuş o insanların, haksız yere esaret altında tutuldukları her saniyenin vebali boynunda, o hâlâ adaleti tecelli ettirmekte nazlanıyor!
- Gazeteciler duruşma salonuna sokulmuyor;
Eee, bana “maharetli ve devamlı bir propaganda ile millete; cehennemi cennet, en sefih hayatı bir zevk gibi gösteren”  Goebbels’im yeter!
- Halka açık bir yargılama yapan mahkemenin etrafına; halk giremesin diye barikatlar kuruluyor! Antalya’dan, İzmir’den, Ankara’dan, Bursa’dan, Edirne’den çıkıp gelmişler, “Madem içeri giremiyoruz, bari burada ” adalet nöbeti “ tutalım” diyorlar; “Kürdistan’a statü” diyerek alenen bu ülkeyi bölmek istediklerini beyan edenlere reva görülmeyen tazyikli su, biber gazı, cop oluyor karşılığı!
Dünyanın herhangi bir yerinde anlatsanız bunları; size  zaman makinesinde kaybolmuş bir Orta Çağlı muamelesi yapmazlar mı?
“Hemşerim memleket nire!” diye sormazlar mı?

***
Sabah yazıişleri toplantısında “Ne olabilir”i konuşurken “Sanırsın Osmanlı-Rus savaşı” demiştik;
- Çatalca önlerinde bir çarpışma ki...
Şaka değil olay aynen böyle gelişti:
- Ve halkımız sürüldüğü çamur tarlalarını aşmayı başardı...
- Ve halkımız karaya çıktı...
- Ve halkımız barikatları yıktı...
- Ve halkımız tomalarda ilk gediği
açtı...
- Ve halkımızla adalet arasında 30 metre kaldı!
Sorun şu ki;
Bu taraftaki  “halkımız”sa;
 “O taraf” taki de “iddia olunan devletimiz”!
Sormayı bile kendime yakıştıramadığım ama eşiğine getirildiğimiz soru şu:
- Biz hangi cephedeyiz?
Bu ikilem öyle derin ki, feryat ediyor kalabalıktan biri:
 “Bizi Türk askeriyle karşı karşıya getirmeyin!”
Türk bayraklarından, Atatürk flamalarından, “Ne mutlu Türk’üm diyene”  sloganlarından “savunulan” şey bir  “Türk devleti” olabilir mi?

***
Devletin arkasına saklanmış sinsi!
Ve dünden sonra karşısında beni bile hizaya geçirdi...
Yola geldim, saygıyla eğiliyorum bu büyük başarı karşısında:
En büyük sensin!
Hitler’i bile geçtin!
O, insanları  “duş” kadar “odacık”larda, bilemedin kamyon kasalarında, hayvan vagonlarında boğuyordu!
Sen, spor salonundan bozma o mahkeme salonunda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük  “gaz odası”nı kurmayı başardın!
Auschwitz’i mumla aratan zulmün mimarısın!
Almanlar “soykırım” amacıyla kullanmışlardı!
Fransızlar savaş suçlularına uygulamışlardı!
İngilizler emre itaatsizlik edenlere!
Amerikalılar idam mahkumlarına!
Rakipsizsin; “hukuk devleti”nden  “adalet” isteyenleri gazlayarak tarihe geçtin!
Hitler bile, “Nürnberg kanunları”yla  “yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıflar”  ilan ettiği kesimlere göstermişti vahşetini; “müstahak”olduklarına dair bir  “yasal çerçeve” uydurmuştu;
Sen devletin “eşit vatandaşları”nı ezebilmek uğruna göğsünü gere gere  “suç” işledin!
Dilerim sonun Mussolini’ye benzemesin; bir gün o göğsü infazcına karşı germeyesin!

***
Bundan yıllar sonra bambaşka bir medeniyetin insanları ağızları iki karış açık, gözleri faltaşı gibi patlamış halde, bugün duruşma salonunda “hukuk” la, dışarıda cop, gaz, kumlu, çakıl taşlı suyla dayak atılan insanların feryatlarını hissederek, ürke ürke gezecekler Silivri’yi!
Zulmün bugünü değil yarını da titretecek!
Ve sen...
Hâlâ ne olduğunu anlamıyorsun değil mi?
Hitler’i bile geçtin;
 “Halkın ruhu kaynadı ve sonunda taştı” diyecek kimsen bile kalmadı!
 “Dur artık” diyecek...
Frenleri boşalmış bir kamyona dönüştüğünü söyleyecek...

***
Az kaldı;
Çarpacaksın!

***
Nereden mi biliyorum!

***
Bilmiyordum!
Dün  “yargının ne iş yaptığını”  anlamaya çalışırken gördüm sonun başlangıcında olduğunu!
Yerlerde sürüklenen insanlara...
Kalp krizi geçiren adama müdahale
izni vermeyen insafsızlığa... 6 aylık bebeğe “potansiyel terörist dölü”  muamelesi yapıp biber gazında boğmaya kalkışan vicdansızlığa bakıp  “bunu yapar” diyecektim;
Ama tazyikli su stokları tükendiğinde,  “gaz odası” nda bile geçiremiyor hükmünü...
Kaçıyor;
Bir sonraki duruşmaya!

Silivri Cezaevi’ndeki Ergenekon yargılamaları on binlerce kişi tarafından protesto edildi. Halkın üzerine tazyikli su ve biber gazı sıkıldı. Kullanılan yüzlerce gaz bombasının kutuları üzerinde  “Bu bir ABD malıdır”  diye yazıyordu..
Amerikan malı olan, sadece gaz bombaları değildi.. Nitekim, davanın savunma avukatlarından Vural Ergül, olaylardan sonra duruşma salonu önünde yapılan basın açıklamaları sırasında,  “Bugün burada görülmekte olan dava, Oslo ve İmralı görüşmelerinden bağımsız olarak ele alınamaz”  dedi.

***
Bir zamanlar terör örgütünün önde gelenlerinden biri olan Şemdin Sakık’ın da davada gizli tanık olduğu ortaya çıkmıştı. Yani Vural Ergül’ün bahsettiği ilişki, somut olarak da görülmüştür..
Anayasa Uzlaşma Komisyonu, esas olarak, Oslo toplantısını düzenleyen koordinatör ülkenin ve Abdullah Öcalan’ın taleplerini görüşmektedir. BDP, federasyon önerisini sunmuştur. Tayyip Erdoğan da alenen eyalet modelini savunmaktadır. Bugüne kadar AKP de PKK da Anayasa’ya  “Türk” yerine  “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı”  yazılmasını istiyordu. Durum, halkın bilgisine sunuldukça, AKP’nin oylarında düşüş başladı. AKP sözcüleri, herkesin gözünün içine baka baka yalan söyleyerek Türk Milleti ifadesini çıkaracakları iddiasının iftira olduğunu ileri sürdü! Ancak kendi getirdikleri öneride, hem değiştirilemez maddelerle oynuyorlar hem de değiştirilemezlik ilkesini tamamen kaldırarak, asıl değişikliği başkanlık seçimleri sonrasına bırakıyorlar..

***
“Yeni Anayasa” nın bir ABD dayatması olduğunu hep söylüyorduk. Hürriyet’ten Zeynep Gürcanlı’nın haberine göre ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Türkiye’deki son temasları sırasında daha önce hem kendisi, hem de selefi Hillary Clinton tarafından kullanılan  “Türk halkı”  (Turkish nation/Turkish people) ifadesini  “Türkiye vatandaşları” ifadesi ile değiştirdi. Hürriyet’in İnternet sitesi, haberi,  “ABD, ’Türk’ü sildi”  diye verdi! ABD’nin Türk ile ve özellikle Atatürk ile meselesi var. Çünkü, ABD 1896 yılında, Türkiye’yi İstanbul’un da bir devlet olduğu, Hıristiyan eyaletlere bölerek, kendi atadığı bir Hıristiyan tarafından yönetme kararı almıştı. Atatürk, bu hesapların tamamını bozdu. Üstelik Atatürk, bunu ABD Başkanı Wilson’ın getirdiği  “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” nı kullanarak, yani Amerikalıların ayırmak istedikleri Kürtleri, Türk varlığı ile bütünleştirerek yaptı. ABD, şimdi Atatürk’ten ve Türk’ten intikam almaya çalışıyor..

***
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği ikametgahında, Osmanoğlu ailesi mensuplarına yemek  vermesi ise projenin bir başka ayağıdır. Fakat, ABD yönetiminden 16 yıl önce BM Genel Sekreteri Butros Gali, İstanbul’da yapılan Habitat toplantısında, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanı başındayken, İstanbul’dan  “İstanbul Federe devleti”  ve Türkiye’den  “Türkiye Federal Cumhuriyeti”  diye söz etmişti!
Butros Gali,  “Dünya 200 devletli yapıdan 2000 devletli, 5000 devletli bir yapıya doğru gidiyor” demişti!
İşte Kerry’nin, Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Öcalan’ın  “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı”  diyerek, Türk Milleti’ni milliyetsizleştirmek istemesinin arkasında böyle büyük bir proje vardır ve  “Orta Doğu acelesi” nin sebebi de Rusya ve Çin engel çıkarmadan, Türkiye-İsrail ortaklığıyla Suriye ve İran’ın işini bitirdikten sonra Orta Asya’da, yani Avrasya satranç tahtasında  “şah”  diyebilmektir. Yalnız unutmasınlar; satranç, bir İran oyunudur! ABD, Türkiye’deki piyonlarına güvenerek yanlış bir yola girdi; her an mat olabilir..

* Milliyetçiliğe saldırıların küresel sebepleri
* Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı kimdir?
* Atatürk’e göre millet ve milliyetçilik tanımı
* Türk Milleti’nin tek ve ortak tanımı nedir?
* Korkut Özal’ın tarihi itirafından Erdoğan’a..?
* Türkçülüğün bugünkü esasları ne olabilir?



Atatürk’ün millet ve milliyetçilik tanımı...

Millet:


Zengin bir hâtıra mirasına
sahip bulunan, beraber
yaşamak hususunda
müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların
birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.

Türk milliyetçiliği:

Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimaî heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır.

Türkiye’nin kuruluşunda bazı ders kitaplarını bizzat Atatürk yazmış veya yazdırmıştır. Bugün geometride kullandığımız bütün Türkçe kelimeler Atatürk’ün eseridir. Vatandaş için Medeni Bilgiler kitabı da bunlardan biridir. Atatürk bu eserde millet ve milliyetçilik meselesini şöyle anlatır:
 “Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.
Bu tarif tetkik olunursa bir milleti teşkil eden insanların rabıtalarındaki kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetiyle insanî hisse gösterilen riayet, kendiliğinden anlaşılır.
Filhakika; maziden müşterek zafer ve yeis mirası;
İstikbalde tahakkuk ettirilecek aynı program;
Beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak;
Bunlar elbette bugünün medenî zihniyetinde diğer her türlü şartların fevkinde mâna ve şümul alır.
Bir millet teşekkül ettikten sonra, efradının devlet hayatında, iktisadi ve fikri hayatta müştereken çalışmak sayesinde vücuda gelen milli harsta (kültür) şüphesiz milletin her ferdinin çalışma hissesi, iştiraki, hakkı vardır. Buna nazaran bir harstan olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir, dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.
Bundan evvel tespit ettiğimiz târiften mülhem olarak diyebiliriz ki milliyet meselesi ferdî ve müşterek hürriyet meselesidir.
O halde meseleyi prensip halinde ifade edelim.
Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimaî heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır.”

Milliyetçiliği yeniden öğrenmeli ve öğretmeliyiz

Yıllardır medyada milliyetçilik üzerinde körün fili tarif etmesi gibi bir tartışma sürüp gidiyor. Yazılanların, konuşulanların yüzde 90’ı milliyetçiliği kötülemek içindir! Milliyetçilik, bir milletin enerji direniş seviyesidir. Bu seviye aşağı çekildiği zaman, milletin direnecek, hatta yaşayacak gücü kalmaz.
Millet, milliyet, milliyetçilik konularıyla ilgili dünyada ve Türkiye’de çok bilimsel eser vardır. Fakat niyet kötü olunca, bilime başvurmaya ne gerek var! 
Bu meseleyi Türkiye’de en iyi aydınlatan bilim adamlarından biri rahmetli İsmâil Hâmi Dânişmend’dir.
Dânişmend, şöyle diyordu:
 “Milliyet prensibinin bütün milletler için müşterek bir târifi yoktur. Milletten millete değişen birçok târifleri vardır. Fransızlar ’kültür’, Almanlar ’ırk’esasına göre izah ettikleri halde İsviçreliler ’vatan’, Romanyalılar ’dil’, Avusturyalılar ’mezhep’esasına dayanmışlardır. ABD’de ’vatandaşlık’, Çin’de ’kültür’, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Arap aleminde ’dil’esastır.
Fransız milleti, çeşitli ırkların birbirine kaynaşmasından oluştuğu için Fransız milliyetçilerinin ’ırk’esasına dayanması mümkün değildir. İsviçre için milliyeti ’dil’ile izah ederseniz konfederasyonu dağıtırsınız.
Bütün dünyada milletler arasındaki bu ihtilâflar, yazık ki bizde fertler arasındadır.
Türkçülük tarihinin son olgunlaşma devresinde tespit edilebilecek en acı vaziyet işte budur. Bizde yalnız bir Türkçülük değil, birçok Türkçülük vardır ve hatta bunlar arasındaki ihtilâflar zaman zaman husûmet derecesine vardığı için Türkiye’de milliyet fikri henüz müşterek bir îmân esası olamamış, bilâkis bir tefrika ve ihtilâf âmili şeklinde kalmıştır!
Herkes milliyetçidir: Fakat milliyetin bütün milletçe müşterek ve mukarrer bir mânâsı olmadığı için şahsî telâkkilere tabi muhtelif ve mütenâkız târiflere tesadüf edilir. İşte bundan dolayı bizde milliyet ölçüsü bazılarına göre ’ırk’, bazılarına göre ’kültür’, bazılarına göre ’vatan’, bazılarına göre ’Turancılık’, bazılarına göre ’Anadoluculuk’ve hatta bazılarına göre ’vatandaşlık’tır. Dil, ideal ve tarih birliği de bunlara eklenebilir.
Bu ihtilâflara resmî vesikalarda bile tesadüf edilir.
İlmî bakımdan bunların hepsi de doğru ve hepsi de haklıdır. Yanlış ve haksız olan nokta, bu ilkelerden her birinin bir târife esas kabul edilmesi ve bu suretle umumi bir milliyet târifi yerine birçok mütenâkız târifler ortaya atarak tehlikeli bir manevî tefrikaya meydan verilmiş olmasıdır
Milliyetin târifi bir siyaset meselesi değil, bir ilim meselesidir. Şahsî ve siyasî mülâhazalarla kurulmuş indî nazariyelerle keyfî târiflerin hiçbir ilmî kıymeti yoktur.”

Türk milliyetinin tek ve ortak tanımı

İsmâil Hâmi Dânişmend  “Türk Milliyetinin tek ve ortak tanımı” nın yapılabileceğini söylüyordu:
 “Milliyet meselesinin dünya kültüründe yeni bir ilim sahası teşkil edebilecek kadar araştırılmış ve esaslara bağlanmış olduğundan bihaber vaziyette mantık oyunlarıyla kitleleri oyalayıp durmanın gelecek nesillere karşı ne büyük bir sorumluluk olduğu meydandadır.
İlim âleminde üzerinde ittifak edilen en son ve objektif tanıma göre millet, herhangi bir esas etrafında toplanmış, dayanışma halinde insan kütlesi demektir.
Etrafında toplanılan bu esas bazen Fransa ve Çin’de olduğu gibi kültür, bazen Slav ve Arap âlemleriyle Romanya’da olduğu gibi dil, bazen ABD’de olduğu gibi vatandaşlık, bazen Avusturya’da olduğu gibi mezhep, bazen da İsviçre’de olduğu gibi vatan kavramından ibaret olabilir.
Bir camianın millet sayılabilmesi için bunlardan herhangi birinin etrafında toplanılmış olması yeterlidir. Bunlardan herhangi biriyle birbirine bağlanmış camiaya millet (nation) ismi verilmesine karşılık bu çeşitli bağların birden fazlası veyahut hepsiyle birden bağlı cemiyetlere de milliyet (nationalite) denilir.
Millet, siyasi ve suni bir oluşum olduğu halde milliyet yahut kavmiyet doğal bir oluşumdur.
Fransa, İsviçre, Belçika gibi milletlere karşılık Macar, Fin, Alman, Lapon Samoyed vesaire gibi efradı arasında çeşitli bağlar bulunan cemiyetlerin her biri milliyet yahut kavmiyet vaziyetindedir.
Türkiye Türklüğü, bilimsel olarak siyasi ve suni bir millet midir, yoksa doğal bir oluşum sayılabilecek bir milliyet yahut kavmiyet midir?
Tarihi oluşum bakımından Türkiye Türklüğünün muhtelif ırklarla dillerin birbirine karışmasından oluşan Fransız milleti veyahut çeşitli diller konuşan birtakım ırk kırıntılarının müşterek bir vatanda yan yana gelmesinden doğan İsviçre milleti gibi siyasi ve suni oluşumlarla kıyaslanmasına hiçbir surette imkân yoktur.
Etnoloji, antropoloji, etnoğrafya, tarih, dilbilim gibi klâsik ilimlerin ittifakıyla sabittir ki milâdın onbirinci asrında Anadolu’yu fethederek bugünkü Türkiye devletini kuran Oğuz Türklüğü, ana Türk ırkının devamından başka bir şey değildir, lisanı da müstakil ana Türk dilinin devamıdır ve kültürü de en eski pastoral kültürüne dayanır, üç tarafı denizlerle çevrilmiş bir yarımada şeklindeki ana vatanının bir coğrafi birliği vardır ve bu çerçeveden dokuz asırlık muhteşem mazisi etrafına da taşıp yayılarak geniş bir tarih birliği meydana getirmiştir..
İşte bundan dolayı, bir ırk birliği, dil birliği, kültür birliği, vatan birliği, din birliği ve muazzam bir tarih birliğiyle birbirine bağlanmış olan Türkiye Türklüğü siyasi ve suni bir millet değil, doğal bir oluşum niteliğine sahip kuvvetli bir milliyettir. 
Bu kuvvetli bağları inkâr ederek, Türklüğü yalnız bir tek milliyet esasına dayanıyor saymakla onu suni ve siyasi bir oluşum gibi göstermiş ve zayıflatmış olacağımızı unutmamalıyız.
Bu bakımdan ırkçılık, Turancılık, dilcilik, vatancılık ve kültürcülük bir kül halinde ele alınınca nasıl eleştirilebilir ve ayıplanabilir?
Tabii bütün bunlar, hep aynı bir hakikatin çeşitli cephelerden görünüşü demektir; ırkçının da, kültürcünün de vatancının da gördüğü hep aynı milli bünyedir.
O halde bütün Türk âleminin merkezi ve bugünkü ana yurdunda genel Türk tarihinin varis ve mümessili olan Türk milliyeti, vatandaşlık, vatan, dil, din, ırk, kültür, ideal ve müşterek tarih birliğiyle birbirine bağlı fertlerden mürekkep bir kütledir.”

Küreselcilik şerefsizliktir!

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried, Milliyet’ten Yasemin Çongar’a  “Bence milliyetçiliğin temelinde gurur yok. Milliyetçilik, özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetçi olmaz; gururlu insanlar dünyaya açık olur”  diyordu..
Fried,  “Türkiye’deki milliyetçilik sizi ne kadar kaygılandırıyor?” şeklindeki çanak soruya ise  “Kaygılandırıyor. Milliyetçilik bütün dünyada kötülük yanlısı bir güçtür. Burada yurtseverlikten ve ülke gururundan değil; dünyaya, düşmanlar bazında, bir tür aşiret gözüyle bakan dar milliyetçilikten söz ediyorum. Bu haliyle milliyetçilik, 21’inci yüzyıldaki ihtiyaçlarımızı karşılamıyor” cevabını veriyordu.
Anlaşılıyordu ki Amerikan ihtiyaçlarına göre yeni bir milliyetçilik tasarlanmış! Türkiye’de de bazı tercüme solcular  “yurtseverlik”  diyordu, bu bir tesadüf müydü acaba?
Türkler,  “şeref”  kelimesini sever!  “Gurursuz”  demez, şerefsize  “şerefsiz”  der!
Fakat  “gurur”  kelimesini şöyle kullanabiliriz mesela:
Türkiye’de milliyetçiliğin yükselmesinden kaygı duyuyorsun da Irak işgalinde 1.5 milyon Müslüman’ı öldürürken iyilik mi düşündün? Bu mu senin gururlu yurtseverliğin?
Asıl milli şerefi yok eden küreselleşme, şerefsizliktir!  “Seçilmiş”  bir ırk adına sürdürülen ırkçı saldırılar da şerefsizliktir!
Atatürk’ün söylediği gibi  “Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz, herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir..”
Bugün için dünyaya düşmanlık bazında bakan, hodbin ve mağrur Amerikan, İngiliz ve İsrail milliyetçiliğidir!“Fas’tan Endonezya’ya kadar 22 ülkenin haritası değişecek” diyen eski ABD Dışişleri Bakanı Rice değil miydi? El Kaide’yi CIA kurmadı mı? Sonra da El Kaide markalı eylemler üzerinden,  “terörist devlet”  ilan edilen İslâm ülkelerini işgale başlamadılar mı?
İslâmı yeni tehdit, yeni düşman olarak seçen ABD değil mi?
Bir diğeri de Kur’an’ı Kerim’e  “Şeytan Ayetleri”  diyen Salman Rüşdi! O da milliyetçilik düşmanı imiş!
Milliyet’in röportaj için seçtiği kişi, şeytani bir küreselci!  Üstelik adam,  “Bombaylılık, İstanbulluluk gibi coğrafi kimlikler, kendi içinde çoğulluğu ve kısmiliği daha iyi ifade ettiğinden, ırk, din, milliyet bazlı kimliklerden daha anlamlı. Bende aidiyet hissi ülkelere karşı değil, şehirlere karşı” diyor!
Tam da küreselleşmenin tanımını yapıyor. Küreselleşmeciler, işte böyle, ırkını, dinini, milliyetini yok sayan kimliksiz ve şerefsiz bir insan tipi oluşturmak istiyor ki ortada güçlü bir devlet kalmasın; şehir devletleri kurulsun ve bütün insanlık Wall Street sermayesinin kölesi olsun!

  
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -1- Arslan Bulut

Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -2- Arslan Bulut

Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -3- Arslan Bulut

* Milliyetçiliğe saldırıların küresel sebepleri
* Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı kimdir?
* Atatürk’e göre millet ve milliyetçilik tanımı
* Türk Milleti’nin tek ve ortak tanımı nedir?
* Korkut Özal’ın tarihi itirafından Erdoğan’a..?
* Türkçülüğün bugünkü esasları ne olabilir?


Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sindeki tavrı “Bilge Kağan” tavrıdır ve Bilge Kağan’a özenmiştir. “Ey Türk Budunu” ile, “Ey Türk Gençliği” arasında hiçbir fark yoktur. Atatürk’e göre, Türk istikbalinin evladı, muhtaç olduğu kudreti, damarlarındaki “asil kan” da bulacaktır.


“Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesinde, “Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını alıştırdım” politikası saklıdır. “Bir Türk dünyaya bedeldir” ifadesinde, “Türk beğleri, millet işitin! Üstte gök çökmedikçe altta yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti! Öykün (örnek al) ve kendine dön”
ifadesi vardır...

Ulus-devlet anlayışının, Batı’da Fransız ihtilâlinden sonra geliştiğini, bunda Yahudi düşünürlerin payının bulunduğunu kabul etmekle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak kuruluşunun bunlarla açıklanamayacağı görüşündeyiz.
Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sindeki tavrı “Bilge Kağan” tavrıdır ve Bilge Kağan’a özenmiştir. “Ey Türk Budunu” ile, “Ey Türk Gençliği” arasında hiçbir fark yoktur. Atatürk’e göre, Türk istikbalinin evladı, muhtaç olduğu kudreti, damarlarındaki “asil kan” da bulacaktır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesinde, “Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını alıştırdım” politikası saklıdır...
“Bir Türk dünyaya bedeldir” ifadesinde, “Türk beğleri, millet işitin! Üstte gök çökmedikçe altta yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti! Öykün (örnek al) ve kendine dön”  ifadesi vardır...
Bozkurt efsaneleri yaşamasaydı, Türk Milleti yaşar mıydı? Bozkurt efsanelerini bilmese, Oğuz Kağan Destanı’nı bilmese, Bilge Kağan’ın Türk Milleti’nin gelecek nesillere hitabını okumasa, Atatürk, Atatürk olur muydu? Bilge Kağan’ın Türk Milleti’ne hitabesi ile Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesi arasında öz, üslup ve hatta seçtikleri kelimeler açısından ne fark vardır?
Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya  “Atatürk ve Türk Dili” başlıklı bir konferansında aynen şu ifadeleri kullanmıştır:
“Ben Atatürk’ün okuduğu bazı kitapları inceledim. Atatürk Vilhelm Thomsen’in Inscriptions de l’Orkhon (Orhun Yazıtları) adlı eserini okumuş. Birçok kelimenin altını mavi kalemle, kırmızı kalemle çizmiş, bazı kelimeleri yeniden tercüme etmiş, bazen soru işareti koymuş. Kısacası Atatürk millî pınardan su içmiş, ecdadımız Köl Tigin’in, Bilge Kağan’ın metinlerini orijinalinden okumuş. Atatürk kökümüzü, geçmişimizi bildiği için Batılıların yapmış olduğu yanlış tarih yorumları karşısında Türk Tarih Kurumu’nu kurduruyor.”
Sertkaya’nın bildirdiği gibi Atatürk’ün okuduğu kitaplar arasında “Orhun Abideleri” de vardır. Hatta Muhittin Nalbantoğlu’na göre 1924 yılında Türkçe olarak da basılan ve kendisine sunulan Orhun Abideleri kitabının bir sayfasının kenarına Atatürk kendi el yazısıyla, “Büyük nutuk böyle bir ifadeyle hitam bulacaktır” diye not da düşmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti, Batı’da ulus devlet düşüncesi geliştikten sonra kurulmuştur ama Atatürk, esas olarak Türk’ün kendi kaynağından, Bilge Kağan modelinden faydalanmıştır.


Çözüm; kuruluş felsefesi


Türkiye’de milliyetçilik pırıl pırıl bir kaynaktan geliyor. Nereden geliyor? Tarihten geliyor, Mustafa Kemal’den, Ziya Gökalp’ten geliyor.
Milliyetçiliğin yerine “ulusalcılık” kavramı neden ikame edilmek isteniyor? Şundan dolayı; soldan gelen ve gerçekten de ruhen milliyetçi olan insanlar, kendilerini bir siyasi parti ile özdeşleştirmemek için böyle bir kavramı tercih ediyor. Zaman zaman liberalleşmiş eski solcular da “bizimki milliyetçilik değil yurtseverliktir” diyor. Milliyetçilik zaten vatanseverliktir. Bunlar birbirinden ayrı ayrı şeyler değildir. Vatanseverlik veya yurtseverlik milliyetçiliğin içindedir, fakat ondan ibaret değildir. Çünkü asıl olan. vatanı vatan yapan millettir. Milletin birliği, bütünlüğü ve idealleri olmazsa, vatan olur mu? Ayrıca, devletsiz, hatta vatansız kalan millet fertlerini ne yapacaksınız?
Dolayısıyla vatanseverliği milliyetçiliğin karşısına, ulusalcılığı her ikisinin de karşısına dikmenin hiç bir anlamı yoktur. Üstelik çok da komiktir.


Sorun çıkaranlar kim?


Türkiye’de milliyetçilik açısından temel sorun, aslen Türk olmadığı halde Müslümanlık ortak paydasına sığınarak ve İslam’ı etnik ırkçılığa dayalı hedeflerinin maskesi olarak kullanıp her türlü ideolojik kalıba giren, böylece, bütün fikirleri içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürükleyen nesillerden kaynaklanmaktadır. Bunların sayısı bellidir ama etkinlikleri, örgütsüz Türk Milleti’nden daha fazladır!
Ermeni tehciri sırasında 300 bin civarında Ermeni’nin Müslümanlığı benimsemiş görünerek ve isim değiştirerek Türkiye’de kaldığı tahmin edilmektedir! Yani “katledildi” denilen Ermenilerin üçte ikisi tehcir edilmiş, üçte biri, şeklen Müslüman olarak Türkiye’de kalmıştır. Bu tür gruplar, nüfus artışıyla da paralel olarak etnik dayanışma duygusu içinde çalıştığı için devlet bürokrasisinde, üniversitelerde, siyasette, iş dünyasında ve medyada önemli mevkiler edinmiş durumdadır.
Dolayısıyla Türklük kavramını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran milletin adı değil de sadece bir ırkın adıymış gibi gösteren bu çevrelerin başlattığı propaganda, diğer etnik unsurlar arasında da etkili olmuştur.
Türkiye’yi kuran irade olan Türk Milliyetçiliği, “Türklük” deyince, Türkmen, Tatar, Kazak, Kırgız, Özbek ve Müslüman olmak kaydıyla Kürt, Çerkez, Gürcü, Arnavut gibi bütün etnik birimleri, Türk Milleti’nin mensubu kabul etmektedir. Zaten, Balkanlar ve Kafkaslar’dan gelenlerin içinde ırken Türk olan büyük çoğunluğun dışında, Hıristiyanlar tarafından katledilmekte oldukları ve Türk sayıldıkları için Türkiye’ye sığınanlar da vardır. Onları Türklüğe bağlayan bağ, sadece vatandaşlık bağı değil, kaderdir!
Türklük kavramını sadece ve sadece vatandaşlığa bağlayarak sulandırmak, etnik taleplere de meşruiyet kazandırmaktır!
Bir devlet, sadece ortak kültürü ve millet olma bilincini geliştirmek ve beslemekle yükümlüdür.
“Türk Milliyetçisiyim” diyenlerin birinci vazifesi de budur! Kimsenin diline, kültürüne karışmamak gerekir ama milliyetçilik ve milli kimlik anlayışını sulandırmaya kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur! Bu sulandırma, Türk varlığına yönelmiş en büyük saldırıdır.

Milliyetçiliğe sistemli saldırılar

Milliyetçi kamuoyu, 2003 yılı Temmuz ayında Zaman gazetesinde Yunanlı Herkül Millas’ın milliyetçiliğin bir hastalık, hatta SARS ve AIDS’den daha tehlikeli bir belâ olduğu yolundaki yazısına sert tepki gösterdi. Aynı günlerde Başbakan Tayyip Erdoğan da milliyetçilik aleyhine konuşmalar yapıyor, ırka, dine ve bölgeselliğe dayalı milliyetçilik yapmayacaklarını söylüyordu.. Böylece bir zamanlar Süleyman Demirel tarafından başlatılan “Irk devleti bitti” tartışmasını da hatırlatmış oluyordu... Demirel “Anayasal vatandaşlık esas alınmalıdır” derken, Cumhurbaşkanı olduğu ülkenin, neyi esas aldığının farkında olmadığını göstermiş oluyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk olarak kabul edildiğine göre, bunun üzerinde aranan şey neydi?
Rahatsızlık duyulan Türk kimliğinden başka bir şey değildi ama birileri rahatsız oluyor diye Türk Milleti, binlerce yıllık bir temele dayanan kendi adından vazgeçecek değildi...
Anlaşılıyordu ki, Türkiye’nin direniş gücünü çözmek için, öncelikle Türk milliyetçiliğini gözden düşürmek gerektiğini inandılar ve organize bir şekilde saldırıya geçtiler..
Türklere Türk karşıtı propaganda yapan ve milliyetçiliği gözden düşürmeye çalışanların Yunan olması da elbette bir ölçüydü ama bu işi Yunanlar ile işbirliği içinde yapan Türk vatandaşları vardı..
2003 yılı Eylül ayında ise aynı tartışmayı Amerikan Başkonsolosluğu başlatıyordu!


ABD’nin Yeni Osmanlıcılık Semineri


ABD’nin İstinye’deki Başkonsolosluğu’nda Türk medyasının yöneticilerine ve yazarlarına verilen “Yeni Osmanlıcılık” seminerinden itibaren düğmeye basıldı. Milli kimliği tahrip etmeye yönelik bu saldırıdan Başbakan Tayyip Erdoğan da haberdardı ki, Türkiyelilik kavramını öne çıkarıp tartışmaya açtı Ertuğrul Özkök de, işareti alır almaz; Hürriyet’in başlık kenarındaki “Türkiye Türklerindir” sözünün oradan kaldırıp kaldırılmayacağı üzerinde görüşler belirtti.


Özkök’ün milleti aşağılaması


Özkök, “Eşcinseller enternasyonalizmi” ara başlığı altında, millete  aidiyet duygusunun, eşcinseller birliğine aidiyet kadar değeri kalmayacağını iddia ediyordu.
Aslında Türklük, Türkiye nüfusunun yüzde 90’ına yakın kesimi için öz kimliktir. Yani vatandaşın yüzde 90’ı zaten Türk’tür. Buna rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, Anayasa’ya göre de Türk kabul ediliyorsa, sorun nerededir? Diyelim ki, 70 milyon insanın 7-8 milyonu kendisini Türk kabul etmiyor! Bu 7-8 milyon insanın hatırını kırmamak için milli kimliği terk etmek mi gerekir?
  
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -1- Arslan Bulut
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -2- Arslan Bulut
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -3- Arslan Bulut

* Milliyetçiliğe saldırıların küresel sebepleri
* Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı kimdir?
* Atatürk’e göre millet ve milliyetçilik tanımı
* Türk Milleti’nin tek ve ortak tanımı nedir?
* Korkut Özal’ın tarihi itirafından Erdoğan’a..?
* Türkçülüğün bugünkü esasları ne olabilir?

Fener Rum Patriği Bartholomeos, 7 Mayıs 2000 günü, Orta Anadolu’da bir eski kilisede düzenlediği ayinden sonra, “Türkiye’nin AB’ye üyeliği, Anadolu’da önceden var olmuş Hıristiyan toplumların yaşadığı bölgelerde yeniden Hıristiyanların yaşamasına izin vermelidir. Eğer AB üyeliği bunu müsait kılarsa ve Hıristiyanlar yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmalarını düşünebilir” diyordu.

Türk Kimliği’ne yönelik saldırılar ABD’den başlatıldı


Anadolu’da yaşayan insanların çoğunun Türk değil, “Hıristiyan Rum-Ermeni asıllı” olduğu iddiasını gündeme taşıdı. Türkiye’den de bir grup köşe yazarı ve akademisyen bu yalanları destekledi.


Anadolu’nun yeniden Türkleştiği asırlarda, Türkler, Grekler ve Ermeniler ile hemen hemen hiç karışmamıştır. Çünkü dinî engel vardı. Türkler, Hıristiyanlarla evlenmiyordu.

2006 yılında Papa’nın Türkiye’ye gelişinden önce, Türkiye ve ABD basını arasında, Boğaziçi Üniversitesi ve TESEV’in de dahil olduğu paslaşmalar, ver-kaçlar ve Batı adına Türklere atılmak istenen goller vardı! Özetle, Anadolu’da yaşayan insanların çoğunun Türk değil, “Hıristiyan Rum-Ermeni asıllı” olduğu iddiasını gündeme taşımak istiyorlardı! Bu da etnik takıntıları olduğunu ve Türk Milleti gerçeğini tanımadıklarını gösteriyordu!
Newsweek dergisinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında Owen Matthews konuya şöyle değinmişti:
 “Boğaziçi Üniversitesi’nin son araştırması daha çok sayıda Türk’ün kendisini milliyetiyle değil diniyle tanımladığını gösterdi: Yüzde 45’i (bu rakam 1999’da yüzde 36’ydı) ‘önce Müslüman’ olduğunu söylemiş ve yüzde 19’u da (daha önceki yüzde 21’den daha düşük) ‘önce Türk’ olduğunu. Şaşırtıcı bir şekilde sadece yüzde 1’i ’önce Kürt’ olduğunu söylemiş.”


Batı’nın stratejik bakışı


The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında ise Hugh Pope, Batı’nın stratejik bakışını sergiledi:
 “Türkiye’nin toprağı her zaman Avrupa’dadır ve Avrupa’nın bir parçasıdır. Roma İmparatorluğu, ‘Anadolu’ ve ‘Küçük Asya’ adlarıyla da bilinen, bugünkü Türkiye’yi içine alıyordu. 70 milyon nüfuslu modern Türkiye isim ve dil açısından Türk olabilir ancak genetik açıdan o kadar safkan değil. Orta Asyalı Türklerin Türkiye’ye gelişleri esasen 13. yüzyılda sona ermiştir. Anadolu’daki eski nüfusa toplamda yaklaşık yüzde 10 katkıları olmuş gibi görünmektedir.”
ABD derin devleti bağlantılı düşünce kuruluşları uzun süreli bir hazırlıktan sonra, Türkiye’de başlattıkları kampanyayı sonraki yıllarda da devam ettirdi. Türkiye basınında, “Türk diye bir ırk yoktur” diye yazılar yazdırdılar!
Ardından, 12 Eylül’ün Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” itirafında bulundu.
Bu tezler, Anadolu’yu Hıristiyanlaştırmak isteyen Amerikan misyoner kuruluşlarının ürettiği sahte verilerdi.. Bütün bu iddiaların Ermeni meselesi ve Kürt meselesi olarak adlandırılan ve Türkleri Anadolu’dan atmayı hesaplayan Batı’nın projeleri ile doğrudan bağlantısı vardı.
Türkiye Türklerinin etnik yapısı, bilimsel olarak Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu tarafından aşiret aşiret ortaya konulmuştur. Herkesin aslı nesli bellidir!
Dr. Mustafa Demir, “Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Türk nüfusu” başlıklı bilimsel makalesinde, “14’üncü yüzyıl başında Batı Anadolu’ya seyahat eden El Ömer’in eserindeki nüfus verilerine bakacak olursak sadece Batı Anadolu’da teşekkül eden beyliklerin toplam olarak barındığı Türk aile sayısı 400.000 çadıra ulaşmaktadır” demektedir. Yani sadece Batı Anadolu’daki Türklerin nüfusu, o dönemde çadır başına ortalama beş kişi esas alınırsa 2 milyondur. Doğu Anadolu ise o dönemde zaten Türk’tür!


Hıristiyan Türkler


Malazgirt savaşının kazanılması, Bizans ordusundaki Peçeneklerin Türk ordusuna katılması ile mümkün olmuştur. Yani Anadolu, baştanbaşa Türklerin yerleşim alanıydı. Türkler, Ortodoks olan yüz binlerce Karaman Türkünün bile dinine karışmamış, fakat onları yüzyıllar sonra 1924’teki mübadelede Yunanistan’a göndermiştir. Bugünkü azınlıklar hariç, Anadolu’da kalan son Hıristiyanlar onlardı. Türkler Rumları ve Ermenileri Müslümanlaştırmıştı da kendi soydaşlarını neden Müslüman yapmamıştı?
Bir defa, Malazgirt’ten sonra gelen Türkmenlerden, sadece Çepnilerin Bayburt-Trabzon hattında 80 bin çadırı vardı. 80 bin çadır, asgari 400 bin nüfus demektir. Kaldı ki bütün Anadolu’da Oğuzların 24 boyundan gelenler vardı!
Diğer taraftan, Türkler en az 8 bin yıldır Anadolu’daydı. İskitler, Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar Anadolu’da yerleşik hayata geçmişlerdir.


Heredot’u okudunuz mu?


Heredot, M. Ö. 700’de İskitlerin Anadolu’yu bir süre yönettiğini ve Mısır’a kadar indiklerini yazar. Bu veri, Oğuzname’deki bilgilerle aynıdır.
Malazgirt ile birlikte gelenler ise sadece Oğuz Türkleri idi. Bunu Anadolu’ya vurdukları 24 Oğuz boyunun damgaları ve halen yaşayan isimleri ile biliyoruz.
Türkiye Türkleri, ağırlıklı olarak Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve Türkmenistan Türkleri ile ortak kan bağına sahiptir. Bu ülkelerde çoğunluk, Oğuz kökenlidir.
Amerikalıların veya Avrupalıların gen araştırmalarına ise hiçbir şekilde güven duyulamaz. Çünkü bu araştırmalar, istihbarat servislerinin güdümündedir. Siyasi projeye göre veri üretilmektedir.
İddiaların aksine, Anadolu’nun yeniden Türkleştiği asırlarda, Türkler, Grekler ve Ermeniler ile hemen hemen hiç karışmamıştır. Çünkü dinî engel vardı. Müslüman Türkler, Hıristiyanlarla evlenmiyordu. Ermeniler, Osmanlı’ya savaş sırasında ihanet ettikleri için tehcir edildi. Rumlar, Kurtuluş Savaşı’nda ihanet ettikleri için zaferden sonra kaçtı. Kalanlar da Yunanistan’daki Türklerle değiştirildi. Bugün Türkiye’de çok az Ermeni, Rum ve Yahudi yaşamaktadır.
Balkanlar’dan Türkiye’ye göç edenlerin çoğunluğu ırk olarak Türk’tür. Kafkasya’dan Türkiye’ye sığınanların tamamı, Turan kökenlidir.
Fener Rum Patriği Bartholomeos,
7 Mayıs 2000 günü, Orta Anadolu’da bir eski kilisede düzenlediği ayinden sonra, “Türkiye’nin AB’ye üyeliği, Anadolu’da önceden var olmuş Hıristiyan toplumların yaşadığı bölgelerde yeniden Hıristiyanların yaşamasına izin vermelidir. Eğer AB üyeliği bunu müsait kılarsa ve Hıristiyanlar yaşadıkları bölgelere tekrar yerleşirse, o zaman Patrikhane de o bölgelerde bulunan kiliselerin yeniden ayine açılmalarını düşünebilir” diyordu.


iskitler, Sümerler, Etiler...


Madem Anadolu, Ermeni ve Rum asıllılardan oluşuyordu, o halde, niçin eski Osmanlı vatandaşı olan Hıristiyanların torunlarını Türkiye’ye getirmek istiyorlardı?
Anadolu’da 1923’ten önce yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, Lozan Antlaşması’na eklenen bir madde ve imzalanan bir sözleşme sonucunda, Yunanistan’daki Müslümanlar ile bütün haklarıyla birlikte değiş tokuş edilmiştir. Üstelik Lozan’da, mübadele fikri Türkiye’den değil, İngilizlerin el altından yönlendirmesi ile Norveçli Mr. Nansen tarafından önerilmiştir.
Heredot’a göre M.Ö. 7 yüzyılda İskitler Anadolu’ya hâkim olmuştu. İskitler, Türklerin atalarıdır. Ondan önce de Anadolu’da Sümerler ve Hititler gerçeği vardır.
Rum demek Roma vatandaşı demektir ve daha çok dönemin coğrafyasını ve vatandaşlık bağını ifade eder. Dolayısıyla Anadolu’da yaşayan Rumlar, etnik olarak Grek değildi. Bir kısmı da Ortodoks Türkler idi!
Hazar’ın kuzeyinden gelen Türk kavimleri; Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Kıpçaklar, Selçuklu ve Osmanlı’dan çok önce Anadolu’ya gelmiş ve yerleşmişti: Onlar da zaman içinde Hıristiyan olmuştu.


Anadolu ve Turanlılar...


1922’de Atatürk’ün talimatıyla yayımlanan, 2002 yılında Dr. Yusuf Gedikli’nin düzenlemesiyle Bilge Karınca Yayınevi tarafından yeniden basılan “Pontus Meselesi” adlı kitap şöyle başlar:
 “Her şeyden evvel dünya kamuoyu bilmelidir ki, Anadolu toprağı, baştan sona Türk’tür. Türkler Anadolu’ya Ertuğrul Gazi, hatta Selçuklu ile gelmiş değildir. En eski ve meçhul zamanlardan beri Anadolu’da Türk ırkı vardır. Anadolu’nun ilk sakinleri, tarihin gösterdiğine nazaran Turanlılardır. Sümerlerin Türk olduğunu ispat eden meşhur Alman şarkiyatçısı Frits Hommel’dir. Hommel, bugün Luvr Müzesi’nde bulunan çıkık elmacık kemikli Sümer kadın heykeline dikkat çeker ve M.Ö. üçüncü ve dördüncü bin yıllar arasında Irak’ta yaşayan Sümerlerin Turani kavim olduğunu belirtir. Lisanları da anne, oğul, dingir gibi kelimelerle sabittir ki Türkçedir. Medeniyetleri yüksektir. Hititlerden kalan eserler, Yazılıkaya, Ayasuluğ, Karabel Abidesi, Gavur Kalesi yazıtlarından anlaşıldığı üzere dillerinin Türkçe olduğunu gösterir. Anadolu’da bulunan ve Avrupa müzelerine alınan eserler de Hititlerin Türklüğünü gösterir, Mısır tasvirlerinde Hitit resimleri daha ziyade İskitler ve Moğolları andırmaktadır.”
Bilindiği gibi Atatürk, Anadolu’nun
7 bin yıllık bir Türk beşiği, Antakya’nın ise 40 asırlık Türk yurdu olduğunu söylemiştir. Bu sözlerin bilimsel temelleri vardır.
1922’de Atatürk’ün talimatıyla basılan “Pontus Meselesi” adlı kitabın önsözünde şu bilgiye yer verilir:
 “Hammurabi Kanunları ile ilgili tabletleri Luvr Müzesi’ne kazandıran Fransız arkeolog Jackues De Morgan, ‘Anadolu ve Kafkasya’nın asli ve kadim ahalisinin on bin seneden beri Turanlı olduğu söyleniyorsa da bu hakikat, tarihin kaydedebildiği M.Ö. dört bin yıl evvelinden beri böyledir’ diye tarihe kayıt düşmüştür.”
Grekler ve Ermeniler ise Anadolu’ya sonradan gelmişlerdir.

Anadolu, Türklerin tek Batı kapısıdır

1071 Malazgirt Savaşı ile Alparslan’ın Anadolu kapılarını Türklere açtığı söylenir. Bu tarihi yorum eksiktir. Bugünkü bilgilerimiz, Anadolu’nun ezelden Türk vatanı olduğunu göstermektedir. Alparslan’ın, Malazgirt Savaşı ile tapusu ezelden beri Türkler’e ait olan Anadolu’yu asli sahibine iade sürecini başlattığı söylenebilir. Burada, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı saygıyla zikretmek gerekir:

“Anadolu çalışma yükselme yapısıdır
Bütün Türk soylarının tek Batı kapısıdır
Öylesine eskidir bu toprakta düşen kan
Toprak değil Türk çıkar depremde yeraltından

Toplumların beşiği güzel Anadolumuz
Gün burda güneş burda eksilmedik büyüdük
Yüce Türk birliğini yaşatmaktır yolumuz”

Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -1- Arslan Bulut
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -2- Arslan Bulut
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -3- Arslan Bulut

Son kitabı ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı Şİrk’te, dine dönük “istila”yı anlatan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Camiler, Emevilerin beyin yıkama yerlerine döndü. İnsanlığa zarar veren mescitte namaz kılınmaz” diyor ve bundan sorumlu tuttuğu “dinciler”e soruyor:

Allah’a mı tapıyorsunuz yoksa Muaviye’ye mi!

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’le, “büyük sarsıntı yaratacak” dediği yeni kitabı Din Maskeli Allah Düşmanlığı Şirk’i konuşuyoruz. Neyi, neden, nasıl sarsacağına geleceğiz ama önce bunları yazmaktaki “gaye”si... “Hayatımın gaye kitaplarından biri” diye tanımlıyor Öztürk çalışmasını. Peki nedir eseri bu denli önemli hale getiren?
Dediğine göre, “Bin küsur yıldır üstü örtülen bir Kur’an gerçeğinin üstünü açıyor.”
 “Bunlar üstü örtülmüş hatta Kur’an’ın dediğinin tersi propaganda edilerek dinleştirilmiş gerçekledir. Önsözde ‘İmam Cafer Sadık’ın bin yıllık hasretine cevap getiriyorum mutluyum’ dedim. İşte bu nedenle gaye kitaplardan biridir.”
Öyleyse neymiş “İmam Cafer Sadık’ın hasreti” onu da öğrenmeli. Anlatıyor:
“İmam Cafer Sadık, bütün Müslüman ekollerinde -Nakşilik dahil- silsilelerde yer alan bir Peygamber torunudur, İslam irfan ve imanına damga vurmuş şahsiyetlerdendir; diyor ki ‘Bu Emevilerin İslam’a yaptığı kötülük bunların zulümlerinden değil. Esas kötülük tevhidi anlatmadıklarından değil şirki anlatmadıklarından.’ Şirk tanınmadan tevhit tanınmaz. Kur’an mesajının tanınmasını engellediler. Bin yıldır kimse girmemiş bu konuya.”


“Şirk” insanlığın en kuvvetli dinidir


- Neden? Ne sakıncası var “şirk”i Kur’an’daki gibi anlatmanın?
Şirki Kur’an’ın anlattığı gibi anlattığınızda, camilerin müşriklerle dolup taştığını görmek noktasına gelirsiniz. Korkutan, ürküten budur. Şirki anlatmadığınızda, insanlar müşrikleri dini inkar eden, Allah’ı, Kur’an’ı inkar eden adamlar olarak anlarlar. Münkir ile müşriki karıştırırlar. Münkir başka bir şeydir. Hristiyan, Musevi münkirdir, kâfirdir. Ama müşrik değildir.
Kur’an’ın anlattığı manada müşrik kimdir bu durumda?
 “İşte kitabın sarsıntı yaratacak noktası bu” diyor Öztürk:
 “İnsan namazlı niyazlı olduğu halde müşrik olabilir. İslam dünyası böyle maskeli müşriklerle dolu. Bunun altını açıyor kitap. Bugüne kadar ne dendi cami kürsülerinde? ‘Mekkeli müşrikler, Allah’ı inkar eden dinsiz kitapsızlar.’ Hayır, öyle bir şey yok. Kur’an bize gösteriyor ki, Mekke müşrikleri Allah’ı, Allah’ın yaratıcılığını, azametini, yüceliğini hepsini kabul ediyor. Nedir dertleri? ‘Allah ile aramızda şefaatçi, aracı, yaklaştırıcı putlar olacaktır’ diyor. Şirk, putperestlik değil. Putperest Allah’ı kabul etmez. Şirk, nevi şahsına münhasır bir beladır ve insanlığın en kuvvetli dinidir. Bütün peygamberlere kan kusturmuştur. Ebu Cehil, Kabe’ye sahip çıkıyor, tavafa sahip çıkıyor, hacca sahip çıkıyor, umreye sahip çıkıyor, oruca sahip çıkıyor. Nedir Muhammed’le kavgası?”


Tarikatlar Ebu Cehil’den de rezil


Öztürk, bugünkü cemaat-tarikat türü yapıları da aynı “kavga”nın devamı
sayıyor:
 “Ebu Cehil ’Yedek ilahlarımızı kabul edeceksin’ diyor. ‘Bunlar bizim şefaatçılarımızdır.’ Bugün tarikatların yaptığı bundan başka bir şey değildir. Tarikatların yaptığı bundan çok daha rezil ve akıl dışıdır. Müslümanlar, Müslüman diye müşrikleri kucakladılar bin senedir. Kendilerinin de şirke battığının farkında değiller. Kur’an diyor ki, ’Şirk’e bulaşmışsan ne yaparsan yap, iflah etmen mümkün değil, hepsi boşa gider.”
 “Şirk” tuzağından kurtuluşun çaresi mi? “Kur’an” diyor Öztürk:
“Kur’an’ı niye okutmuyorlar bu halka? Arapçasını oku, manasına karışma! Oysa Kur’an’da diyor ki ‘Beni telaffuz etmek okumak değildir. Beni, ne dediğimi anlayarak okuyacaksınız.’ Niye bunlar ‘Namaz, Kur’an’ın tercümesiyle kılınmaz’ diyor. İmam-ı Azam gibi bir adam ‘Kur’anın tercümesiyle namaz kılınır’ diyor. Peygamberimiz ‘Kur’an’dan bir şey okuyamasan da içinden geldiği gibi dua et’ diye sahabisine bu izni veriyor. Siz niye bunu yasakladınız? Kur’an’ın içindekileri öğrenmesin
diye millet.”
Soruyorsunuz haliyle, “Dinci neden istemesin ki dinin öğrenilmesini?”
“Saltanatları biter” diye özetliyor
Öztürk:
“Çünkü Kur’an insan haklarına tecavüz edenlerin, kamu hakkı yiyenlerin dini kitabı olmayacağını öğretecek. İnsan haklarına tecavüz aracı yapılan camilerde ibadet edilmeyeceğini söyleyecek. ‘Bunlar insanlığa zarar veren mescitlerdir. Bunlarda ibadet etme’ diyor Kur’an. Riyaya bulaşanların müşrik olduğunu görecek. Ne kalıyor geriye? Namazına riya bulaşanların o namazlarının lanet olarak geri döneceğini öğrenecek. Kuran namaz kılmayanları lanetlemiyor. Teşvik ediyor ‘Kılın’ diyor. Ama namaz kılıp da bunu menfaat aracı yapanları lanetliyor.”


Bu camilerde Hz. Muhammed’in öğrettiği namaz kılınmaz


Sohbet sırasında birkaç gün önce Anadolu Ajansı’nın servis ettiği bir haberden bahsediyorum Öztürk’e. Habere göre Yenice Müftülüğü, halkı sabah namazını camide kılmaya teşvik için bir kampanya başlatmış. Hazırladıkları bildiride “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan 27 derece üstündür...” yazıyor. Devamını okumama fırsat kalmadan “Yalan” diyor Öztürk;
 “Yalan... Hepsi sonradan uydurmadır. Emevilerin halkı camiye hapsedip, imam adıyla koydukları ajanlarına, halkın beynini yıkatmak içindir. Sahabe nesli Emevilerin camilerine gitmiyordu. Tıpkı benim gitmediğim gibi! Enes bin Malik gibi en büyük sahabilerden biri ‘Buralarda Muhammed’in bize öğrettiği namaz kılınmaz’ diyordu, ‘Buralar Emevilerin beyin yıkama yeri. Ben evimde kılıyorum namazımı’. Bunu Enes bin Malik o zaman diyor da ben bugün demeyecek miyim? Cemaatle kılarsan 27 derece bilmem ne... Cuma namazını da böyle 2 rekattan 16 rekata çıkardılar, hutbenin yerini değiştirdiler... Kuran’ın dışında bir din kuruyorlar. Kur’anı halk okursa ‘Bu ne’ diyecek, ‘Sizin dediğinizle Kur’an’daki uymuyor birbirine’.


Putperestliğin deklarasyonu


“Cuma cemaatle kılınır. Ben Müslüman’ım, namaz kılan bir adamım, cumaya gitmek istiyorum. Sen bu camileri peygamberimizin namaz kıldığı hale getirsene” diyen Öztürk, ibadeti peygamberin yaptığının dışına çıkarmayı “putperestliğin deklarasyonu” olarak nitelendiriyor:
“Gel bana ispat et; Peygamber hayatında iki rekatın dışında namaz kıldı mı? ‘Öyle alışılmış’ diyor. Ben putperest miyim alışılmışa uyacağım? Bu putperestliğin deklarasyonudur. Hz. Peygamber Cuma hutbesini namazdan sonra okudu, isteyen dinledi, istemeyen çıktı gitti. Sen şimdi Emevi’nin kafasıyla hutbenin yerini değiştirip namazdan öne aldın. Namaz farz, hutbe keyfe bağlı. Adam namazı kılmak için senin hezeyanlarını dinleyecek. Bunu Muaviye bu hale getirdi. ‘Eee biz şimdi bin yıllık şeyi mi değiştireceğiz?’ Sen Allah’a mı tapıyorsun geleneğe-tarihe mi tapıyorsun? 101 tane ayet var Kur’an’da ‘Sakın ecdadınızın kabullerini din yapmayın. Aklı ve hakkı öne çıkarın ve onları eleştirin’ diyor. Niye yapmıyorsun bunu? Açıkça peygamberin icraatına aykırı. İbadette içtihat olmaz. Peygamberden nasıl gördüyse öyle yapılacak. Sen Muaviye’ye mi peygamber diyorsun, Muhammed’e mi? Ben şimdi adama soruyorum bunu. Hangisinin dediğini yapacaksın? Bitti. Bunlara ilmi cevap veren biri gördün mü; sade sövüyor adam reformcudur, artist kılıklı, sakalı yok bıyığı yok. Ne sövüyorsan, 20 katını sana iade ediyorum.




Dinci diktatörlük kurulursa Türkiye’de çok kan akacak

Prof. Dr. Öztürk, dinciliğin heves ettiği diktatörlüğe ulaşması halinde “kan döküleceğini” ileri sürüyor:
 “Bunlar senelerdir içeride, dışarıda terörü açık veya örtülü beslediler. Gelecekte bundan yararlanacaklar. Oraya henüz getiremediler işi. Oraya doğru gidiyorlar şimdi. Toplumda istemedikleri hiçbir fikri ve kişiyi bırakmayacaklar. Hedefleri budur.”
- Halk arasındaki “Bunlar adamı kıtır kıtır doğrar” algısının temelsiz olmadığını düşünüyorsunuz öyleyse...
Doğrar ve ’ibadet ediyorum’ der. Hiçbir zulüm ideolojisi yaptığı zulme ’iyi’ demez. Yalnız din adına zulüm yapanlardır, yaptığı zulmü ibadet gösterip bir de ondan sevap bekleyen! Dünyanın bu zamanında Sivas’ta 37 insanı diri diri yakan bir zihniyet neyi yapmaz söyler misiniz? Sivas’taki o katliam, o neronik diri diri yakma, New York kulelerinin vurulmasından 40 kat daha önemlidir felsefi manada. Batı üzerinde durmuyor. ’Birbirlerini yesinler’ diyor; ’sonra ben gidip muhtarlık ederim’. Hiçbir ideoloji dini kullanarak zulmedenler kadar zalim ve kötü olamaz. En kötü ideoloji sizi nihayet evinizin kapısına kadar takip eder. Dinci zulüm sizi yatak odanızda, rüyalarınızda bile kontrol eder. Çünkü onun cini var, meleği var, şeytanı var, var da var... Sizi banyoda bırakmaz, yatağınızda bırakmaz, rüyalarınızda bırakmaz. Onun için insanlığın huzur bulma gibi bir hevesi varsa mücadele edeceği bir numaralı belanın dincilik olduğunu bilecek. Eğer dincilik hayalindeki hedeflere kısa sürede varırsa Türkiye bir cehenneme döner. Afgan cehennemine döndürmek istiyorlar diyorum; başka kötü örnek yok. Afganistan’dan da bin beter olur Türkiye.
- Tam olarak nedir kast ettiğiniz?
Bunları telaffuz etmek istemiyorum. Çok kötü olur. Böyle bir cehennem insanlık görmemiş olur. Ve Batı bunu tahrik ediyor; Türkiye’den bin yıllık intikam hırsı var.

Şirke düşeceklerine deist olsunlar

Kitabının diğer adını Şirke Tepkinin Felsefeleşmesi Deizm koymuş Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. İkinci bölümde son dönem yazılarında da sıkça değindiği “deizm”i anlatıyor.
“Deist” tarifi kısa ve net:
“Allah’a olan imanını korumak için din adamlarının din diye anlattıkları safsatalara karşı çıkana denir.”
- İnançlarını koruyabilmek için dinden kaçıyorlar doğru mu?
Gayet tabii. Kur’an’ın dediği de budur. Kur’an diyor ki, ‘Din zulümle kirletilmişse onu yaşama. Allah’a imanını koru ben seni kurtaracağım.’ Deizmin öncülüğünü yapan Kur’an-ı Kerim. Tarihin ilk deistleri Müslüman mütefekkirler arasından çıkmıştır. İmam-ı Azam bile bu manada deisttir. Dedi ki, ‘Emevilerin zulmüne karşı çıkın ibadet odur... Emevilerle bir saat mücadele hacdan eftaldir.’ Kur’an bu kapıyı aralamış. Kur’an, dine musallat olmuş habis unsurların anlattığı din yüzünden, insanların Allah’a imanlarının zedelenmesini istemiyor. Çünkü ana gaye odur. ‘Allah’a imanınızı koruyun. Bunu korumak için ne yaparsanız yapın, ben bunu makbul göreceğim ve sizi kucaklayacağım.’
- Toplumda böyle kayma var mı?
Gayet tabii. Bunlar parayla, iktidarla, yal, mevki dağıtarak veya tehditle, insanları inanmadıkları şeyleri inanmış gibi göstermeye itiyorlar. Zaten müşrik oldu toplum. Riya şirktir çünkü; en tehlikeli, en zararlı şirktir. Bu yal ortadan kalkınca sen gümbürtüyü o zaman göreceksin. Biz insanların ateizme gitmesini önlemek için mücadele veriyoruz. Bırakın deist olsunlar. Kur’an bana diyor ki ‘İnsanların Allah’a imanlarını koruyun.’ Benim temel gayem budur.

Tarikat-cemaatler “yol”dan çıkarıyor

Tarikatlar, cemaatlerin, adı, yapılanma biçimi, görünürdeki ulvi misyonu ne olursa olsun yaptığının “tefrika” olduğu uyarısında bulunuyor Öztürk:
“Dinin en büyük sıkıntısı tefrikadır. Tefrika şirk olduğu için toplum açısından felakettir. Cenab-ı Hak ‘Şu benim yolum’ diyor; ‘Kitapta gösterdiğim bu yolu bırakıp diğer yollara sapma’ diyor. Çoğul kullanmış. Saparsanız benim yolumdan sizi uzaklaştırırlar. Bitti. Tarih boyunca da böyle olmuştur. İslam’ın Gazali’den beri maruz kaldığı en büyük felaket tarikatler tarafından beslenendir. Allah ile aldatan herkes Tanrı’yı vesayet altına alıyor demektir. Tanrı’yı kandırma aracı olarak kullanıyor. Hüküm makamında kendisi. Tanrı sadece halkı susturmak için araç. Mehmet Akif diyor ki “Bizi Allah ile iskata kalkışmayın, Biz buna teslim olmayız.” İskat susturmak demek. Mehmet Akif 1920’li yıllarda Türk Milletini “Allah ile iskata teslim olma” diye uyarıyor. Dincilerin yaptığı budur. ”



Vatan haini mi, İslam alimi mi - Selcan Taşçı

* Milliyetçiliğe saldırıların küresel sebepleri
* Atatürk’ün örnek aldığı devlet başkanı kimdir?
* Atatürk’e göre millet ve milliyetçilik tanımı
* Türk Milleti’nin tek ve ortak tanımı nedir?
* Korkut Özal’ın tarihi itirafından Erdoğan’a..?
* Türkçülüğün bugünkü esasları ne olabilir?

BAŞLARKEN...

Bu dizi yazıda, 'Türk’ün Kimlik Cüzdanı' başlığı altında, Türk kimliği, Türklerin tarihi kökleri, milli kimliğe yönelik iç ve dış saldırıların sebepleri, Anadolu’da Türk varlığının temelleri gibi konuları ve süreç içinde ortaya atılan iddialara verdiğim bilimsel verilere dayalı cevaplarım ile Türklerin daha güçlü olabilmesi için  fikri, stratejik ve jeopolitik tercihlerinin ne yönde olması gerektiğine dair fikirlerimin özetini bulacaksınız.  Meseleyi bir bütün olarak incelemek isteyenler Bilgeoğuz yayınlarından aynı adla bir kitap olarak henüz yayınladığım 'Türk’ün Kimlik Cüzdanı'na başvurabilir.  Eski Tercüman gazetesinin güzel bir sloganı vardı: 'Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.'
Fakat sadece bireyler için değil  milletler için de her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır.
Türk Milleti’ni meydana getiren bütün unsurların, taze bir başlangıç yapabilmesi için tarihi gerçekleri bilmesi gerekir. Ünlü İngiliz düşünür ve istihbarat danışmanı Toynbee, 'Tarihi güçler, atom bombasından daha patlatıcı olabilir' diyordu.. Özellikle Türk Milliyetçiliği iddiasında olanlar, çevrelerine ışık saçabilmek için kendilerini tarihi güçlerle donatmalıdır.


Karen Fogg maillerinde “Kullanılacak Kuvvetler: Uyuyan Güzeller” ve “Tecrit edilecek Kuvvetler: Uyuyan Köpekler” ifadeleriyle birlikte “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” deniliyordu.. Türk toplumu üzerinde, dünyanın önemli güç odakları tarafından, birbiriyle eşgüdümlü veya birbirinden bağımsız psikolojik harekatlar uygulanıyordu.. Hepsinin ortak hedefi, “Türk tarihinin hakkından gelmek”ti..  Atatürk’ün gösterdiği hedef  ise “çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkmak” değil, “Türk kültürünü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak”tı..

Proje: Türk tarihinin hakkından gelmek!

2002 yılının son günlerinde Avrupa Birliği’nin Türkiye Büyükelçisi Karen Fogg, İnternet yazışmalarında, “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” diyordu


2003 yılı başında, İzmir’de İsveç Büyükelçiliği’nin düzenlediği toplantıda 'Türk Milleti diye bir millet yoktur' konulu ve İsveç başbakanı Göran Persson imzalı bildiriler dağıtılmıştı

2002 yılının son günlerinde Avrupa Birliği’nin Türkiye Büyükelçisi Karen Fogg’un bazı Türkiye vatandaşı gazetecilerle İnternet yazışmaları yayınlanmıştı. Karen Fogg, bu mektuplardan birinde 'Türk tarihinin hakkından gelmek gerekir' diyordu. Neden acaba?
2003 yılı başında, İzmir’de İsveç Büyükelçiliği’nin düzenlediği toplantıda 'Türk Milleti diye bir millet yoktur' konulu ve İsveç başbakanı Göran Persson imzalı bildiriler dağıtılmıştı. Neden acaba?
Daha o zamanlar, AKP sözcüleri, henüz Anayasa’dan Türk adının çıkarılması gerektiğini söylememişlerdi. Saldırılar hep dışarıdan geliyordu.
Türk tarihinin hakkından nasıl gelinirdi? Önce, okullarda tarih ve Türkçe derslerinin saati azaltılır, sonra içeriği boşaltılır, yeni tarih, coğrafya, felsefe kitapları yazdırılır... Türk tarihinin destan kahramanları tek tek ele alınır. Fatih Sultan Mehmet Han gibi, çağ açıp çağ kapayanlar, tarihten silinemeyeceği için onlar üzerinde iftiralar üretilir. medyada bunlar sık sık tekrarlanır, iddialar veya uydurmalar tekrarlana tekrarlana, artık kesin kabul haline gelmeye başlar..
Batı’nın namuslu tarihçileri, 'Türkleri çekerseniz, insanlık tarihi yazılamaz' dediği halde, Türk tarihi öyle küçültülür, öyle aşağılanır ki, Türk çocukları aşağılık kompleksi ile yetişmeye başlar... Bu psikolojik harekatın üzerine etnik kimliklerin yüceltilmesini, desteklenmesini de eklerseniz, artık Türk toplumu için tam bir kimlik kayması başlamış demektir.


'Millet, milletin olmak istediği şeydir'


Kadir Koçdemir’in Ötüken Yayınları arasında çıkan 'Milli Devlet ve Küreselleşme' adlı kitabında önemli düşünürlerin tespitleri hatırlatılıyor:
Tarihçi Otto Vossler, milleti tanımlamadaki güçlükleri dikkate alarak şöyle der: 'Millet, bir milletin olmak istediği şeydir.'
Karlheinz Weismann buna şunu ekler: 'Ve bu iradeyi daimi biçimde muhafaza edebilendir:'
Türkiye’nin kuruluş felsefesini ortaya koyanların benimsediği millet anlayışını geliştiren düşünürlerden Fransız ilahiyatçı Ernest Renan, Avrupa milletlerin etnik birer karışım olduğunu dikkate alarak 11 Mart 1882’de Sorbon’da verdiği konferansta şunları söylüyordu:
'Milleti millet yapan şey ırk değildir, çünkü bütün modern milletler etnik karışımdır. Irka dayalı bir millet anlayışı, Avrupa medeniyetini mahveder. Milleti millet yapan unsur din de olamaz. Devletlerin sınırları ile mezheplerin sınırları birbiriyle özdeş değildir. Milleti, tabii sınırları referans alarak tanımlamak kadar tehlikeli ve keyfi bir teori olamayacağına göre coğrafya da milleti millet yapan unsur olamaz. Çünkü tarih, milletlerin hayat alanlarının sürekli değiştiğini göstermektedir.'


'Bizi biz yapan ecdattır'


Renan’a göre millet, maddi olgularla tasvir edilemez:
'Millet bir ruhtur, manevi bir prensiptir. Bu ruhu, bu manevi prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder: Bunlardan biri maziye, diğeri ise hale aittir. Biri, zengin bir hatıralar mirasının müşterek sahipliğidir. Diğeri, birlikte yaşama arzusu konusunda mutabakat ve bir bütün halinde devralınan mirası yüceltme iradesidir. Bizi biz yapan ecdattır. Kahramanlıkla dolu bir mazi, büyük insanlar, şan ve şeref, işte üzerine milli bir ideal inşa edilebilecek beşeri sermaye budur. Mazide müşterek bir şan ve şeref, halde müşterek bir irade, birlikte büyük işler başarmış olmak ve yine başarmak istemek; işte millet olmak için gerekli şartlar bunlardır.
Tıpkı bir ferdin mevcudiyetinin kesintisiz bir yaşama iddiası olması gibi bir milletin mevcudiyeti de her gün tekrarlanan bir plebisittir.'
Fichte ise milleti bir ağaca benzetir. Münferit kısımlar, ancak ağaç bir bütün olarak varolduğu müddetçe varlıklarını sürdürebilir. İşte bu sebeplerle 'Millet manevi bir ruhtur' tanımını bilenler, Türk Milleti’ni ruhen de çökertmeye çalışıyor, maziyle olan ilişkisini kesiyor ki bugün ne yapacağını bilmez bir hale gelsin! 


'Yeni Türkiye' projesinde Kürt’e de yer yok!


Türkiye’yi federasyona çevirme hazırlıkları, hem liberal faşistlerin hem sözde İslamcıların hem de bölücülerin ortak hedefi haline gelmişti.
Fakat Anadolu Cumhuriyeti ile tasarlanan, Hıristiyan-Yahudi karışımı bir federasyondu. Graham Fuller’in 'Yeni Türkiye'sinde Kürt’e de yer yoktu.
Anadolu’da kurmayı planladıkları federe şehir devletlerinin adlarını 2001 yılında 'Veneto’dan Batı Karadeniz Bölgesi’ne' sloganlı bisiklet gezisi sırasında açıklamışlardı. Bu projenin ardından küreselleşme mimarlarının 'yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak' planı çıkmıştı! Anadolu’nun şehir devletleri haritası da basın bildirisiyle birlikte dağıtılmıştı.
Küreselleşmenin şehir devletlerine dönüş olduğu AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a daha partisini kurmadan gönderilen gizli memorandumda belirtiliyordu.  Aynı ifadelere İtalyanlar’ın 'Paflagonıa projesi'nde de rastlandı...
Paflagonıa projesi, tıpkı daha önce gündeme getirilen Kapadokya projesi, İyonya projesi, Ağrı dağı projesi gibi, Türkiye’nin kendi içinde şehir devletlerine bölüneceği öngörüsü ile hazırlanmıştı. Bu öngörü, bizim tahminimiz değildi. Proje sahiplerinin hazırlayıp dağıttığı broşürlerde açıkça ifade ediliyordu.
Paflagonıa projesinde aynen şöyle deniliyordu:
'Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homo sapiens, ya da Austrolopitecus.'
Geliştirilmek istenen fenomen, özellikle Türk’ün ulusal bilincini, yani Türk Milleti’ne mensup olma bilincini yok etmeyi amaçlarken, etnik bilinçleri ortaya çıkarmayı eses alıyordu.
Paflagonıa projesi, Rotary İnternational antetli bir dosyayla tanıtılmıştı. Kapakta projenin iki organizatörü Suadiye Rotary Kulübü ile İtalyan Cıttadella Rotary kulübünün amblemleri yer alıyordu. Projenin sponsorluğunu, İtalyan bisiklet aksesuarları firması Elite ve Luna zeytinyağı firması, ulaşım sponsorluğunu ise Otokoç ve Alitalia üstlenmişti.
Proje dosyası ile birlikte dağıtılan bir haritada ise Anadolu coğrafyası, eski yerleşim bölgelerine göre adlandırılıyordu. Buna göre, Anadolu’daki federe şehir devletlerinin adları şöyleydi:
'Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya.'
İşte, AB’nin İlerleme Raporu ve Başbakanlıktaki Azınlık Çalışma Grubu raporunun öngördüğü, 'Anadolu Cumhuriyeti' böyle bir devlet olacaktı! İçinde ne Türk var ne de Kürt!
İşte bu hedefi gerçekleştirebilmeleri için milliyetçiliği ve milli kimliği yıkmaları gerekiyordu.

Millet her gün yeniden doğar

Türk halkı arasında çok yaygın bir deyim vardır: İman tazelemek!
Millet olma bilincini de milli motivasyonu da iman tazeler gibi her gün tazelemek, her sabah daha güçlü bir millet olarak doğmak gerekir.
Millet olma bilinci, asırların, hatta bin yılların birikimidir. Öyle bir iki haftalık veye 10 yıllık tartışmalarla ortadan kalkmaz ama bir milli kimliğe karşı, medya, sinema ve müzik vasıtasıyla düzenli saldırılar yapılır da buna karşı hiçbir tedbir alınmazsa, o milletin başı beladan kurtulmaz...
Hele bu saldırılar, dünya üzerinde güç sahibi olan devletler tarafından psikolojik savaş olarak yürütülüyorsa durum daha da vahimleşir!
Çünkü milletleşme bir süreçtir. İmparatorluktan milli devlete geçmiş toplumlarda, milli kimlik, 'her türlü vasıta ile' beslenmezse, zayıflamaya yüz tutar!
Milletleşme süreci, Atatürk’ten hemen sonra kesildi. 1944’ten sonra Türkiye, milli devlet rayından çıkmaya başladı.
1960-80 arası, gençlik farklı idealler peşinde koşturulup birbirine düşürüldü. 1980-2004 arasında da sömürgeleşme hızlandı. Bu süreçte, milli kimliği besleyen ne varsa saldırıya uğradı.
1997 yılında ortaya çıkan ve Türk Milliyetçiliğini ırkçılığa kaymakla suçlayan sözde Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de bu sürecin sonuna tüy dikti! Etnik bilinçler, bu belgenin açıklanmasından sonra daha da körüklendi! Bu sürecin sonunda Tayyip Erdoğan, Türk Milliyetçiliğini de ayağının altına aldığını söyleyecekti..
Korkut Özal’ın tarihi itirafı
Türkiye’de bölücü zihniyet ve Türk Milliyetçiliği düşmanlığı, bu cüreti Turgut Özal’ın başlattığı 'Anadolu Cumhuriyeti' kurma çalışmalarının Tayyip Erdoğan döneminde hızlanmasından  buluyordu!
2008 yılı Kasım ayında ise Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, önemli ifşaat veya itiraflarda bulundu. Ağabeyi Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye’nin adının 'Anadolu Cumhuriyeti' olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıkladı!
Altemur Kılıç da Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken kendisine bir harita göstererek Türkiye ile Irak’ın kuzeyinin bir konfederasyonda birleşebileceğini söylediğini yazdı.
İşte Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin Atatürk ile birlikte tartışmaya açılmasının asıl sebebi bu hedefleri gerçekleştirmekti.


Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -1- Arslan Bulut
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -2- Arslan Bulut
Türk’ün 'Kimlik' Cüzdanı -3- Arslan Bulut

Sırf Kur’an’a iftiraları bile yeter o sarıklı zebaniyi idam etmeye

Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in  “Cumhuriyetin bugüne kadar yazılmamış manevî manifestosunu vücuda getiren eser” dediği ‘Allah ile Aldatmak’ile birlikte ‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmam-ı Âzam’, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşına Bir Bakış’ kitaplarının da  “Türk-İslam düşüncesinde devrim” yarattığına inanıyor Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. Ona göre, Din Maskeli Allah Düşmanlığı Şirk de bu zincirin halkalarından biri:
“Bu da onlar gibi Cumhuriyet devrimin eksik kalan yanını tamamlıyor...”
Nedir “Cumhuriyet devriminin eksik kalan yanı”?
Tereddütsüz cevaplıyor:
“Aydınlanma. Bakın ‘Atatürk’ün silah arkadaşları’ tabiri vardır. Hiç ‘Atatürk’ün fikir arkadaşları’tabirine rastladınız mı? Atatürk Cumhuriyet’in ‘savaş’ kısmını tamamlamıştır ama o aynı zamanda Türk-İslam aydınlanmasının da öncüsüdür. İşte orada arkadaşı yok Atatürk’ün. Orada arkadaşı benim. Başka olmadı ve yok. Türk Milleti bu kitapları okuyup, hazmedip icabını yapmazsa Cumhuriyet gider...”


Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılar lehine çalıştı


Öztürk’le buluştuğumuz gün TBMM’de yer yerinden oynamıştı. CHP Milletvekili Ahmet Toptaş, ölüm yıldönümü dolayısıyla, İstiklâl Mahkemesi Başkanlığı da yapan Afyonkahisar Mebusu Ali Çetinkaya’yı  “rahmetle anmak” isteyince AKP’liler İskilipli Atıf’ı gerekçe göstererek “katil” diye bağırmaya başlamış, Genel Kurul salonu küfür ve hakaretlerle çınlamıştı. “Cumhuriyet devriminin eksik kalan yanı”nı konuşurken, laf döndü dolaştı o tartışmaya geldi haliyle. Derken “Kurtuluş Savaşı’ndaki dinci ihanet”e, İstiklal Mahkemeleri’ne:
“Ali Çetinkaya’nın ve İstiklal Mahkemelerinin diğer üyelerinin hataları olabilir. Bunları tartışmıyorum. Var ya da yok demiyorum. Olabilir. Ama hiçbirisi vatan haini değildir. İskilipli Atıf vatan hainidir! Yunanlılar lehine, Türkiye’yi kurtaranlar aleyhine çalışmış bir şerefsizdir. Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış ve Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte, bütün Trakya bölgesinde Yunanlılar lehine çalışmıştır. Şapkayla mapkayla ilgisi yok. Şapka risalesi kanundan önce çıktığı için ’Bunu takip konusu yapamayız’dendi ve Giresun’da beraat etti. Sonra Ankara vatan hıyanetinden takibe aldı ve hainlikleri tespit edildiği için Babaeski Müftüsü ile aynı gün, aynı yerde asıldı.”
İskilipli’den söz ederken “sarıklı zebani” diyor Öztürk. İddiasına göre vatana ihanet etmemiş olsaydı da idamı gerekirdi. Bakın neymiş sebebi:
 “Ben İslam açısından da tetkik ettim İskilipli’yi. İlmi olarak değerlendirdiğimde bütün İslam ulemasına, İslam fıkıhına iftira eden, insan hakları düşmanı bir adam. Din anlayışı felaket. Kur’an dinine getirdiği iftiralar, izafe ettiği saçmalıklar, hezeyanlar yüzünden zaten idamı gerekir; kaldı ki vatana ihanetten asılmıştır.”
- “Son Devrin Din Mazlumları”ndan değil yani...
Hayır efendim. “Din adamını astı” diye, oradan Cumhuriyet’e ve Atatürk’e vurmak istiyorlar.


İstiklal Mahkemesi Elmalılı’yı da yargıladı


- Eleştirilerin odağı “din adamlarına yargısız infaz”. İstiklâl Mahkemeleri’nin yargılayıp da asmadığı din adamı yok gibi bir algı oluşturuldu...
Bu benim meşgul olduğum konulardan biri, yargılama yapılmıştır. Nice din adamını, Elmalılı’yı, Ahmet Hamdi Akseki’yi yargıladı İstiklâl Mahkemeleri. Adamlar kanın içinden, dehşetin içinden, istilanın postalından, ne mücadeleler, ne ıstıraplarla gelmişler. “Vatan hainliği” ithamını gördü mü babası olsa esirgemiyor; üstüne çullanıyor. Ama tetkik ediyor. Gerekirse özür diliyor. Elmalılı Hamdi gibi bir adam itham edilmiş, idamla yargılanmıştır. Sonra hakikat ortaya çıkmış, onu idamla yargılayan adamlar, o Meclis, o Mustafa Kemal, ona saygılarını ifade ederek Kur’an’ın tercüme ve tefsirini ona tevdi etmiştir.
Kurtuluş Savaşı’na desteğe çağrılan Anadolu halkını “Allah ile aldatmaya” kalkışanlar arasında anmadan geçemediği biri daha var Öztürk’ün; Mustafa
Sabri:
“Mustafa Sabri de aynı şerefsizlerin en önde gidenlerinden biridir. Namussuzdur bunların ikisi de. Gayet açık söylüyorum. Tartışmaya hazırım gelsinler. Mustafa Sabri, Mısır’da Türkiye aleyhine yayın yapıyor. Türkiye lehine bu yayınlara cevap verenler Arap mütefekkirleri! Müfessir adamlar, İslam alimleri; Meragi, Reşit Rıza, Tantavi. Mustafa Sabri Kurtuluş Savaşı’na “Bir isyan ve haydutluk hareketi” diyor. Asrımızda tefsir ilminin öncüsü sayılan Tantavi, 13 ciltlik tefsirinde Kur’an ayetlerinden birini izah ederken Kurtuluş Savaşını ‘peygamberlerin mucizelerinin devamı olan bir mücadele’ olarak gösteriyor. Arap oğlu Arap; ne Atatürk’ü tanır, ne Türkiye’ye gelmiş, bu adam bunu söylüyor. Biz bunu mu dinleyeceğiz yoksa gazete köşelerine tünemiş Amerika’nın beslediği, Kurtuluş Savaşı düşmanlığı yapmış babasının belli olduğundan rahatsız olan insanları mı? Mustafa Sabri hainliğini kabul etmiş, ülkeyi terk etmiş. Gittiği yerlerde de lanetlenmiş gebermiş
gitmiş.”


Anıtkabir’den kurtulmak uğruna Kabe’yi yıkarlar


Öztürk’ün, siyasal İslamcıların Atatürk düşmanlığının boyutunu izah için verdiği örnek çarpıcı:
 “Batılı emperyalistler ‘Biz Atatürk’ün Anıtkabir’ini ortadan kaldırır, O’nu her şeyiyle yok ederiz ama Kabe’yi de yok ederiz’ desinler. Ben bütün vicdanımla inanıyorum ki bunlar onu kabul ederler. Demezler ki ’Kabe, tevhid dininin mabedi, böyle bir şey olabilir mi? Bırakın Anıtkabir de dursun Kabe de.’Hayır. ‘Onu kaldırın’ derler. ‘Kabe’yi de yıkın’. Batılı bunu bildiği için Türkiye üzerine çullanmış...”
- Bu nefretin “ruh kökü”nde ne var?
Ebu Cehil var. Kur’an karşısında o ne yaptıysa bunlar da aynı şeyi yapıyor.

Brüksel’in talimatları ayetten önemli!


Malum son günlerin en sıcak tartışması “İslam inancı her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına almayı mı gerektirir mi? Milliyetçilik şeytani bir düşünce mi? Erdoğan’ın sözleri Veda Hutbesi ile açıklanabilir mi?”
“Hepsi yalan!” diye kükrüyor
Öztürk;
“Ben kavmiyetçi olabilir miyim? Ben Kur’an mümini bir insanım. Bugün Türkiye’de en melunundan her türlü kavmiyetçiliği yaparsınız. Bunlar alkışlanıyor. Ambargo ve yasak Türklük içindir. Türk olmak suç haline
getirilmiştir.”
Türk Milleti’nin 1071’den beri karşılaştığı en büyük ihanet bu Öztürk’e göre:
“Malazgirt ile Anadolu’ya gelen Müslüman Türk’ün o günden bugüne maruz kaldığı en büyük, sistematik, tertipli, şuurlu ihanet olayı bugün yaşanıyor. Bir benzerini tarihimiz boyunca yaşamadık. 1071’den beri intikam için uğraşıyorlar. Bugün, bu intikamı Haçlılarla işbirliği halinde alıyorlar. Bin yıl boyunca bu topraklarda Müslüman Türk şuurunu kimler korumuşsa evvela onların üstüne çullandılar. Olay budur. Olay basit bir siyasi mesele filan değildir. Sadece Cumhuriyeti değil bin yıldır bizi ayakta tutan ne varsa hepsini tasfiye ettiler.”


Haçlıya yamaklık politikası


- Kim bu tasfiyeciler?
Haçlı kodamanları ne diyorsa o yapılıyor Türkiye’de. Bu kadar basit. Ayrıntısına gerek yok. Türkiye bugün Haçlıların yönettiği bir ülkedir. Amerika’nın bir eyaleti gibi. Ankara’dan yönetilmiyor. Bakın Allah zinayı yasaklıyor. 10’a yakın ayet var. Bütün dinlerde suç. Kur’an’da da en rezil suçlardan biri. Brüksel’e çağırıyorlar. Diyorlar ki ’Bunu suç olmaktan kaldır’. Daha Türkiye’ye dönmeden beyefendi telefonla bildiriyor. ’Kaldırın’. Kaldırıyorlar. Ne oldu? Bir yanda Kuranın 8-9 ayeti, bir yanda Brüksel’in talimatı! Başka örneğe gerek var mı?
- Kur’an Hristiyanları, Yahudileri veli edinmeyin demiyor mu?
Onu da hafifletiyorlar. Veli edinmeyin değil, iki anlamı vardır “İşlerinin başına geçirmeyin” diyor. Geçirdiler.


***


Çıkış noktası Neo-Osmanlıcılık olan dış politikaya bir kimlik arıyoruz ama nafile. Pantürkist veya turancı olamayacağı aşikar olduğuna göre “panislamist” olabilir mi?
“Hayır, hiçbirşey değil” diyor Öztürk;
“Absürd. Aceze politikası. Hiçbirşey politikası. Haçlıya yamaklık politikası.”

Cumhuriyet’e “ahlaksız rejim” diyenler hareme baksınlar

Laf lafı açıyor; Erzurum Mebusu Ziyaeddin Efendi’nin Meclis kürsüsünde Cumhuriyeti “sadece ahlaksızlık getirmekle” suçladığı konuşmaya kadar geliyor. Bu konuda çok sert ve net Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk:
 “Cumhuriyet ahlaksız rejim diyenler hareme baksınlar. Halifelerin yaptıklarına baksınlar. Son 30-40 yıldır tarikatların ekranlara yansıyan rezilliklerine baksınlar. Sonra kendileri karar versinler. Daha merak ediyorlarsa İslam’ın şampiyonu geçinen arap ülkelerindeki çirkefliklere baksınlar.”


Engizisyon cellatları Şeyhülislam lakaplı
Ebussuud ve Yenişehirli’den daha haysiyetli kalıyor



Eh mevzu madem “harem”e geldi; “Muhteşem Yüzyıl”ı anmadan olmaz. “Bu diziyi esefle kınıyorum” diyor. Bu tepkisinin nedeni dizinin Ebussuud’u kutsayan yaklaşımı:
“Ebussuud dinci yobazların önde gidenlerinden biri. Şimdi onu getirdiler bu dizide kakalıyorlar. Neredeyse Kanuni’den yukarı çıkardılar. Ebussuud fetva veriyor, nezih, sufi meşrep insanları astırıyor. Gidiyor, şeriat adına idamları denetliyor. Mesela Beşir Efendi diye birini astırmış. Ne kadar temiz, ne kadar hizmet ehli, ne kadar pırıl pırıl bir insan, takva sahibi, 80 yaşlarında. Cellatlara diyor ki, ‘Sarığı başından alın sarığa saygısızlık olur.’ O günahsız adamın başını kestirmek saygısızlık değil, bir metre bez orada kirlenir diye ona saygısızlık. Böyle ciğeri beş para etmeyen insanlık düşmanı bir herif. Hele o Yenişehirli Abdullah Efendi diye bir şeyhülislam var, fetvalarını okuyun engizisyon mahkemelerinin baş cellatlarına rahmet okutur. Onlar bu şeyhülislam lakaplı adamlardan daha haysiyetli kalıyor. Dehşet verici. Böyle bir insanlık suçu olamaz.”


Müslümanlığın en büyük düşmanını ilk gören Atatürk oldu

- İntikamın kimler eliyle alındığını konuştuk ama meselenin bir de “kimin intikamı” tarafı var...
İngiltere’nin! Mustafa Kemal 1920’de söylüyor, ‘Müslümanların ve Müslümanlığın en büyük düşmanı İngilizler’ diyor. Ve onların da beyin mekanı İstanbul’dur. Bir şey daha söylüyor, ‘İngilizlerin siyasetlerinin esası İslam’ı İslam’la vurmaktır. Müslümanları Müslümanlarla vurmaktır.’ Bugünkü Amerikan zulüm politikalarının esas mimarı da İngiltere’dir. ABD’nin Huntington’un önderliğinde uyguladığı politikalar Toynbee tarafından belirlendi. Toynbee kimdir? İtiraf ederim ki 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri ama bir şey daha var. İngiliz istihbatının teorisyenidir. Büyük bir Atatürk düşmanıdır. İslam ve Türkiye düşmanıdır. Onun çizdiği stratejilerle, öğrencisi olan Huntington ‘Medeniyetlerin Çatışması’nı yazdı. İngiliz siyaseti Türk islamın en kararlı, en radikal düşmanıdır. Bunu tarihte ilk defa Mustafa Kemal gördü. Üzerinde güneşin batmadığı bir imparatorluk bugün bir balıkçı ülkesine dönmüş gayet tabii bunun hıncı var.

Can Ataklı, Donanma Komutanı Nusret Güner’in istifa ettiğini yazdı. Olay teyid edildi. Konuyla ilgili olarak yapılan haberlerde Nusret Güner’in  “Arkadaşlarımız birer birer hapse atılıyor elimizden hiçbir şey gelmiyor, gelmediği gibi bir de biz buna yardım ediyoruz”  gerekçesiyle istifa ettiği bildiriliyor.
Önce olayda kişileri yerli yerine oturtalım. 6 Aralık 2010’da Fikret Seçen başkanlığındaki savcılar heyetinin Gölcük Donanma Komutanlığı’nda arama yaptığı zaman, Donanma Komutanı, bugünkü Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel idi. Arama sonunda savcılara kravat hediye eden de oydu.
***
Savcılara kravat hediye edilmesi olayını Balyoz Davası’nda 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Donanma Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Semih Çetin,  “Bir İhanetin Öyküsü-Hasdal’da Bir Amiral” kitabında anlatıyor..
Çetin, olay günü, savcı Fikret Seçen’in arayıp komutanlığa gelmek istediğini ve aradıktan yaklaşık 4.5 saat sonra geldiğini anlattıktan sonra şöyle diyor:
 “Gölcük Ana Üs Komutanı Tuğamiral Gündüz Alp Demirus da kendilerine usuller gereği refakat ediyordu. Hep beraber Komutan’ın makam odasına geçtik. Komutan beklenmedik ilk cümlesiyle Savcı’da kısa bir şaşkınlığa sebep oldu:
-’Sizi bekliyorduk. İstihbarata geldiniz değil mi?’
-’Bir ihbar üzerine geliyoruz. Arama emrimiz var Amiralim. Ama ihbara göre bulmayı umduğumuz şeylerin sizinle alakası yok. Sizin zamanınıza ait değil.’
Komutan rahatladı.”
Derken Savcı Fikret Seçen,İstihbarat Şube Müdürü’nün odasına giriyor, zemin üzerinde birkaç defa zıpladıktan sonra,  “Amiralim biz bugün buraya bunun için geldik. Aradığımız şey bunun altında”  diyor ve yer karolarını kaldırtıyor, altından çuvallar çıkıyor.
Savcı, Şube Müdürü’nden başlayarak oradaki personele sırayla bu malzemelerden haberi olup olmadığını soruyor. Aldığı cevap hep aynı oluyor:  “Hayır.”  Bazıları da  “ilk kez görüyoruz” diye cevap veriyor.
***
Semih Çetin diyor ki, “Daha sonra kayıtlara 5 numaralı hard disk ve 1 numaralı cd olarak geçecek olan dijital depolama aygıtlarına,  sahte dijital belgelerin, içimizdeki hainler tarafından konulmuş olabileceği o an aklıma bile gelmiyordu. Savcı’dan hemen hard disk ve cd’lerin imajlarını talep ettim. Savcı, ’Amiralim, bunların Donanma Komutanlığı’na ait olduğunu kabul ederseniz hemen veririm. Ama gördüğüm kadarıyla bunlar benim peşinde olduğum adamın gizlediği, büyük olasılıkla suç unsuru içeren belgeler’diye cevap verdi.”
Sonunda tutanaklar imzalanıyor. Bu arada gecenin ikisi oluyor
Tam bu sırada Donanma Komutanı, kravatları gönderiyor ve Çetin’in ifadesiyle,  “Kimliği belirsiz bir ihbar mektubuyla, gecenin bir yarısı Donanma Karargâhını yerle bir eden savcılara, bugünün anısına denizci motifleri taşıyan kravat hediye ediliyor.”
***
Fakat bundan daha elim ve vahim olanı da var. Savcılar gittikten sonra, İstihbarat Şubesi Müdürü yarbay ile kısım amiri bir binbaşı gelerek Kurmay Başkanı Semih Çetin’e,  “Komutanım, arkadaşlar, yani istihbarat şubede görevli olan herkes o torbaların orada olduğunu biliyormuş” diyor.
Semih Çetin, bunun üzerine, İstihbarat Şubesi kısım amirinin göreve gitmesinden sonra şube müdürünün gelip, İstihbarata Karşı Koyma biriminin eski hard disklerinin imha edileceğini bildirdiğini, kendisinin ise  “Sorumlusu dönmeden imha etmeyin, adı casusluk soruşturmasında geçiyor, delilleri kararttılar derler, başınız derde girer. Dönsün, usulüne uygun şekilde gereğini yaparsınız”  dediğini hatırlıyor ve  “O zaman kast ettiğin hard diskler bunlar mıydı” diye soruyor. Yarbay evet diyor..
Semih Çetin,  “Arşivde dursalardı resmi evrak muamelesi yapılırdı”  diyor ve midesine kramplar girdiğini belirtiyor.
Hard disklerin kopyaları, savcı tarafından ertesi akşam gönderiliyor.. cd ve dvd’lerin kopyaları ise verilmiyor. 
Kısacası Deniz Kuvvetleri içeriden vurulmuş! Çetin bu sebeple kitabının adına  “Bir İhanetin Öyküsü”  diyor.. O hard disklere veya cd ve dvd’lere suç unsuru planları dışarıdan kim yerleştirebilirdi ki?

Silivri’de bilimsel çalışma!
Kırmızı Kedi Yayınları, Mehmet Perinçek’in  “150 Belgede Ermeni Meselesi” eserini yayınladı. Daha önceki baskıda 100 belge vardı, Perinçek bu belgeleri 150’ye çıkardı. Yani, Silivri Cezaevi’nde de Türkiye’nin tezleri için çalışıyor. Zaten gençliğinin en güzel yılları, tam sekiz yıl, Sovyet arşivlerini taramakla geçmişti. Türkiye’de bulunmuyordu ki herhangi bir örgüt faaliyetine katılsın! Ona rağmen hâlâ tutuklu.. Bu, Türkiye için çalışanları tasfiye operasyonu değil mi?

“Görülmüştür” damgalı zarflardan biri; Hasdal’dan.
Açıyorum...
Kendisini, “Sadece, kimin tarafından hazırlandığı belli olmayan, imzasız ve çıktısı alınmamış sahte bir dijital belgede (EK-A Görevlendirmede Yetkili Personel Listesi) adım geçtiği için 16 yıl hapis cezası aldım” diye tanıtan biri daha;
Bu kez Kurmay Albay İlkay Nerat “Adalet istiyorum göreniniz var mı”  diye haykıran.
Ve bakın nasıl anlatıyor “bu davanın kendileri ve aileleri üzerindeki hiçbir zaman onarılmayacak etkilerini”:
 “Ben bu dava yüzünden babamı kaybettim. Bu davanın başlangıcından itibaren yaşadığı üzüntüler sonucu kanser hastası olan rahmetli babam, her gün tahliye olacağımı bekleyerek, hükmün açıklandığı tarihten yaklaşık iki hafta sonra vefat etti. Aslında ceza sadece içeridekilere değil; en ağır şekilde eşlerimize ve çocuklarımıza da veriliyor. Tek dileğim artık bu davanın bizlere ve ailelerimize daha fazla zarar vermemesi için adaletin bir an önce tecelli etmesidir.
Elie Wiesel’in söylediği gibi, “Adaletsizliği önleyecek gücünüz olmadığı zamanlar olabilir ama adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalıdır.” Bu bağlamda, 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından açıklanan gerekçeli kararın ne kadar zorlama ile yazıldığını, önceden verilmiş karara nasıl gerekçe uydurulmak istendiğini ve Silivri duruşmalarının sanıkların yaptıkları savunmalarla kendilerini temize çıkarma yeri olmadığını sizlere bir kere daha vurgulamak istiyorum.
Mahkemede yaptığım savunmalarımda; 05 Mayıs 2002-22 Mart 2003 tarihleri arasında, Genelkurmay Başkanlığı’nın emri ile Kuveyt’te konuşlu Birleşmiş Milletler Gözlemci Misyonu’na yurt dış görevine gönderildiğimi anlattım. Ayrıca 05 Mayıs 2002 tarihinde ilişiğimi keserek Genelkurmay Harekat Başkanlığı emrine katıldığımı belirtmiştim. Bütün bu söylediklerim Genelkurmay tarafından Mahkemeye gönderilen resmi yazılarla da ispatlanmıştır.
Ancak tüm bu resmi belgelere rağmen, gerekçeli kararda benimle ilgili hukuki durumunun değerlendirilmesi bölümünde “Sanığın suç tarihinde 2. Kor. 8. Mekanize Tugay emrinde görevli olduğu” ifade edilmiştir. Devletin resmi makamlarınca gönderilen belge mahkeme tarafından dikkate alınmamış ve yok hükmünde sayılmıştır.

Hiçbir somut delil yok

Ayrıca Gerekçeli Kararın 1000’inci sayfasında, “EK-A listede yer alanların Balyoz Harekat Planından haberdar oldukları gerek seminer ses kayıtlarından gerekse hazırladıkları listeler ve bu listelerin dijital yollarından anlaşılmaktadır” şeklinde ifade edilmektedir. Benim gibi EK-A’da isimleri geçen birçok arkadaşımın, seminere katılmış olsun ya da olmasın, herhangi bir ses kaydı mevcut değildir. Ayrıca, listelerin bizler tarafından hazırlandığını gösteren bir bilgisayar kullanıcı yolu, adımıza imza bloğu açılmış yazılı ya da dijital herhangi bir belge ya da ek bir somut delil gerekçeli kararda da gösterilmemektedir.
Bununla birlikte, gerekçeli kararda;  “Sanıklardan bazıları yurt dışında veya açık denizde görevde olduklarını belirtmişler ise de, suç tarihinde teknolojinin ulaştığı aşamada, iletimdeki kolaylıklar dikkate alındığında, aralarında çok kolay bir şekilde belge alışverişinin olabileceği...” şeklinde genel ifadeler içeren bir gerekçe öne sürülmüştür.
(...)
EK-A’da isimleri geçen ve ceza alan sanıklara bu görevin nasıl tebliğ edildiğine ve sanıklar tarafından anılan görevin kabul edildiğine dair somut bir kanıt gerekçeli kararda yer almamaktadır. Diğer bir ifadeyle, yurt dışında görev yaptığım süre öncesinde, o dönemde ve sonrasında, 1’inci Ordu Komutanlığı’ndan herhangi bir kişinin, benimle, ne zaman ve nasıl irtibata geçtiğini, bu görevi kabul ettiğimi gösteren somut bir delil veya iletişim kaydı gösterilememiştir.

Canımı veririm, hakkımı helal etmem

Emile Zola’nın dediği gibi; “Gerçeği gömmeniz boşuna, toprağın altında yol alıyor. Bir gün her yerden fışkıracak.” Balyoz Davası’nda hayatlar zalimce yok ediliyor. Rönesans İtalya’sında “en düşük ağırlık birimine” vicdan adı verilmiştir. Tüm Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Mamak, Sincan ve Silivri’de yatan Balyoz Davası sanıklarının isteği çok şey değil. Kalmışsa biraz vicdan.
Arkadaşlarımızla birlikte bu vatan için canımızı seve seve vereceğimize omuz omuza yemin ettik, omuz omuza şehit olmayı da amaçladık ama omuz omuza haksız ve hukuksuz yere hapishanelere atılmayı ve tutsak edilmeyi hiç hak etmedik. Hakkımı helal etmiyorum. Canım bu ülke için feda olsun.”

Deniz Feneri e.V Davası’nda Alman savcı, elindeki belgeleri Türkiye’ye vermedi. Fatih Erboz’un haberine göre davanın eski savcılarından, Nadi Türkaslan soruşturma aşamasında Almanya’ya gitti. Alman meslektaşı ile görüşen Türkaslan, dava dosyasında yer alan bilgileri almak istediğini söyledi. Alman Savcı, dava ile ilgili olarak ayrıntılı bilgi ve belgelerin toplandığını ancak bunları Türkiye ile paylaşmayı düşünmediğini söyledi. Alman savcının, Türkaslan’a   “Güçlü bir iktidar var. Bizim elimizdeki belgelerin araştırılmasına izin vermezler. Dolayısıyla biz sizin bu şartlarda hukuk sisteminize güvenemeyiz. Eğer belgeleri size verirsek, bizim soruşturmamız ve davamız da etkilenecek. Bu nedenle kusura bakmayın”  dediği öğrenildi.
***
Alman savcının haklı olduğu şöyle anlaşıldı: Soruşturmayı sürdüren savcılar Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tamöz, bu görevden alındıkları gibi haklarında  “görevi kötüye kullanma ve sahtecilik”  suçlamasıyla dava açıldı. Savcılar Yargıtay’da beraat etti ama Deniz Feneri sanıkları da tahliye edildi.
Almanya, Deniz Feneri Davası’nı açtığı zaman, yandaş basın, bunun bir Alman derin devleti operasyonu olduğunu ileri sürmüştü! Böyle olsaydı, Türkiye’de de Deniz Feneri Davası açılmazdı. Almanya’daki Türklerin, fakir fukaraya yardım için verdiği paraların, kişisel veya siyasi çıkarlar için, gemicikler için kullanılmasını hangi hukuk sistemi görmezlikten gelebilirdi?
***
Hukuk sistemi ile ilgili bir tartışma da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun  “O adalet adı altında, HSYK’ya, kendilerine yüksek adı verilen kuruma söylüyorum; yeriniz yüksekte değil. Adalet açısından sizin yeriniz maalesef çukurda” demesi ile başladı.
HSYK’nın açıklamasında  “Kılıçdaroğlu’nu, HSYK’yı ve birbirinden değerli hakim ve savcılarımızı hedef alan sözlerinden dolayı kınıyoruz” denildi.
Yine hukuk sistemi ile ilgili üçüncü tartışma, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Adem Sözüer’in  “Çok tehlikeli”  bulduğu ve TBMM’de bekleyen, terörün finansmanı ile ilgili yasa tasarısı üzerineydi. CIA eski Başkanı Petraus’un Türkiye ziyareti sırasında  “Yasalaşacağından umutluyum”  dediği tasarı için, CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan “Muhalif medya, şirket, dernek, sendika, vakıflar, özel üniversiteler, iş adamları, hatta tutuklu milletvekilleri ile bağlantı kurulup, CHP dahil siyasi partilerin bile mal varlıkları dondurulabilir” dedi.
Tasarı, terörizmi finanse edenlerin malvarlıklarına el konulmasını öngörüyor ve Strasbourg Konvansiyonu denilen, “Suç Gelirlerinin Aklanması, Aranması, Zapt Edilmesi ve Müsadere Edilmesi Hakkında Sözleşme” hükümlerinin yerine getirilmesini hedefliyor.
***
Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ise her fırsatta bu yasanın geçmesi gerektiğini söylüyor. Fakat Tantan, bunu söylerken, “İktidar partisi, iktidara geldiğinden bugüne kadar, tercih olarak kara para ekonomisi, kayıt dışı ekonomi, kaçakçılık, kumar ve fuhuş ekonomisi, terör ekonomisi ile yolsuzluk ekonomisinden besleniyor. Bundan beslenirken, PKK ve KCK da 2000’li yıllarda dağılmakta olan ve parasal olarak da çökmüş olan bir örgüt iken bugün, 50 milyar dolarlık bir servete ulaşmış vaziyette. PKK’nın 2 milyar dolara yakın bir parayı, yurt içi ve yurt dışında medyada ’alt yapı’oluşturmak için dağıttığı, dosyalara girmiş durumda. Yani bunların belgeleri var “ diye ekliyor.
İktidar kendisinin soruşturulmasına izin vermeyeceğine göre, bu yasa çıkarsa, yetkiyi Emine Ülker Tarhan’ın söylediği gibi kullanabilir.
***
Elbette, terörün finans kaynaklarına el koymak gerekir. Fakat AKP iktidarında bu yetkinin kötüye kullanılacağına dair işaretler o kadar kuvvetli ki.. 
Başbakan’ın, ” Ulusalcı geçinenler önümüzü kesmeye çalıştılar, kesemediler, kesemeyecekler. Ulusalcıların uzantısı olmaya aday olanlar, bizden bir şey beklemesin, bulamayacaklar. Bunu da özellikle söylüyorum “ diyerek vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmakta olduğunu ilan ettiği bir ülke burası!
Muhalif olan herkesi ” terör örgütü üyesi “ diye suçlayabiliyorlar.. Devam eden birçok davada, insanlar terör örgütü üyesi olmaktan suçlanmıyor mu? Dolayısıyla bu zihniyet sahiplerinden her türlü haksızlık, adaletsizlik beklenir..
Bu güvensizlik, iktidarı bitirir, benden söylemesi..

Wesley Sneijder’in sözleşmeyi imzalayarak resmen Galatasaraylı oluşunun haberini birinci sayfanın en havalı mevkiinden; logonun hemen yanından duyurmuş Habertürk.
Başlık:
Karısı yürek hoplattı!
***
Haber Sneijder’in transferi. Amma velakin karısından yana olmuş gazetenin haber fotoğrafı tercihi!
Sanırsın Galatasaray, spor kulübü değil mankenlik-oyunculuk ajansı; ve Sneijder değil de karısının transferini yaptı!
***
Bir de editörün yorumlayış şekli, üslubu var tabii!
Victoria’s Secret defilesinden bahseden magazin yazarı sanki!
Yürek hoplatmış!
Atatürk Havalimanı’nda değildim, gidenler bir haber etsin Sneijder’in eşi uçaktan avuç içi kadar şort ve deri büstiyerle filan mı indi?
Yahut ne bileyim striptizle mi selamladı gazetecileri!
Ne oldu da yürek hoplattı?
Veya bu haberi yapan, yazan, yayınlayanların aklı nerede ki kadın görünce yürekleri hopladı?
***
Birinci sayfadaki anonsun altında baktım  “Ayrıntılar HT Spor’da” notu düşmüşler.
Gazetenin spor ekinde de Sneijder’den çok karısının resmi:
 “Yenge Yolanthe ilgi odağıydı”
 “Yenge büyüledi”
(Yenge, enişte, baldız, bacı konseptli özlü sözlerimizi bilse o dakika ilk uçakla geri dönerdi bence...)
Kadıncağız da -günler öncesinden çarşaf çarşaf yayınlanan pozlarının haberini mi aldı neyse- gayet mütevazı bir pantolon, bir tişört giyinmiş; atkılarla sarıp sarmalamış kendini. Ortada  “erotik” çağrışımlar yaratacak bir durum da yok yani!
Bu nasıl bir bakış açısı ki; futbolcu transferi haberi diye adamın karısının  “erkeklerin kalp atışları üzerindeki etkisi” ni yazıyor. Bu haberi yapan, yazan, yayınlayan arkadaşlar hayatlarında hiç mi kadın görmedi?
Issız adada yaşayan Robinson yapmaz böylesini!
***
Allah vere de Sneijder bu ağzının suyu aka aka yazılmış hissi uyandıran haberleri görmeye!
Galatasaray geç kavuştuğu futbolcusunu erken kaybedebilir aksi halde!
Adamın  “Nereye düştük biz böyle... Bu insanlar sapıtmış olmalı... Karımda gözleri kaldı...”  hezeyanları ile arkasına bakmadan kaçtığını düşünsenize!
Karısını yanında taşıdığı cinsel objeye dönüştüren, günlerdir hakkındaki tezviratla birleştirince neredeyse pornografik bu yaklaşımdan sonra  “haksız” diyebilir mi kimse?
Veya...
Ya Sneijder, Emre Belözoğlu yapısında biriyse!?
Ve ilk basın toplantısında, parmağını sallaya sallaya  “Sana ne oğlum benim karımdan”  diye bizim muhabir arkadaşlara bir temiz girişirse!?
Hakikaten elalemin karısından size ne!


Son kararınız mıTayyip Erdoğan’ın “Kürt sorununu Öcalan’la müzakere ile çözmek” konusunda kararlı olduğunu ve caymayacağını savunan Hüseyin Gülerce dün,  “Başbakan’ı eleştirebilirsiniz ama o kararını değiştirmeyecek” diye yazdı.
***
- Teröristle görüşmem...
- Görüştüğümü ispatlamayan şerefsizdir...
- Ben görüşmedim temsilcim görüştü...
- Görüşürüm kime ne...
- Kürt sorunu vardır...
- Kürt sorunu diye bir şey yoktur...
***
Sayın Gülerce bunlar size bir şey çağrıştırdı mı?
 “Başbakan’ın kararlılığı”  konusundaki son kararınız mı?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget