Eylül 2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Yargı reformu nasıl olmalıdır?
Gündemin ilk sırasına oturan yargı reformu paketini incelemedim.
Tüm bilgim yazılı ve görsel medyada dile getirilenlerle sınırlı.
17 yıllık iktidarı döneminde Yargıya güveni %80’lerden %30’lara indirmeye neden olan AKP ve devamında Cumhurbaşkanlığı siteminden herkesin kabul edebileceği olumlu bir yargı reformu çıkacağına inanmayanlardanım.
Yıllarını yargıda geçiren biri olarak yargı reformunun nasıl olması gerektiğini kendi görüşümle okuyucularımın bilgisine sunmak istiyorum.
A-Hâkimler Savcılar Kurulu (HSK)
1-Hâkimler ve Savcılar Kurulu yeniden yapılandırılmalıdır.
2-Kurul Başkanlığından Adalet Bakanı, üyeliğinden Müsteşar çıkarılmalıdır.
3-Kurul üyelerinin seçimi siyasi kimliği olanlarca değil eskiden olduğu gibi Yüksek Yargıya bırakılmalıdır.
4-Kurulun, Adalet Bakanlığı vesayetinden kurtulması için ayrı bir bütçesi ve sekretaryası olmalıdır.
B-Yüksek Mahkemeler (Yargıtay Danıştay)
1-Yüksek Mahkeme üyeleri bağımsız HSK tarafından seçilmelidir.
2-Yüksek Mahkemeler her türlü siyasi etkinin dışında tutulmalıdır.
C- Yargıçlar ve Cumhuriyet Savcıları
1-Uzun yıllar siyasi partilerde görev yapmış olanların, tarafsızlık ilkesi gereği Yargıçlık ve Cumhuriyet Savcılığına atanmaları yapılmamalıdır.
2-Yargıçlara ve Cumhuriyet Savcılarına bulundukları bölgelerde belli süreler için (soruşturma geçirenler hariç) atanmama güvencesi getirilmelidir.
3-Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarının özlük hakları mesleklerinin gereklerine göre düzeltilmeli, vicdanı ile cüzdanı arasında bırakılmamalıdır.
4-Yargıç ve Cumhuriyet Savcı adayları için mülakat sınavı kaldırılmalıdır.
D- Genel olarak
1-Anayasada belirtilen güçler (Yasama, Yürütme, Yargı) ayrılığı ilkesi ödünsüz uygulanmalıdır.
2-Güçler ayrılığı ilkesi gereği, yargının bağımsızlığı mutlaka sağlanmalıdır.
3-Tutuklama, mutlaka somut kanıtlara dayandırılmalı ve kaçma şüphesi olanlar için uygulanmalıdır.
4-Tutuklama süreleri infaza dönüştürülmeden kısa tutulmalıdır.
5-“Geciken adalet, adalet değildir” ilkesi gereği tüm davaların erken sürede bitilmesine önem verilmelidir ve bu konuda gereken yasal düzenlemeler yapılmalıdır..
6-Yargıda torpil, adam kayırma uygulamasına son verilmelidir.
7-Şüphe edilmeyecek şekilde yargı adaletinin sağlanması için, iftira ve adaletsizliği beraberinde getiren ucube gizli tanık kurumu kaldırılmalıdır.
Bunlar ve daha da yazılacak başka sorunları giderecek bir yargı reformu yapılmadıkça, yıllarca yargıdan yakınmalar, hak kayıpları, adaletsizlikler devam edip gidecektir.

Gündüz Akgül 


30.09.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı 

Yargı reformu (mu)? - Güner Yiğitbaşı
Aslında, ülkemizde eseri kalmayan tamamen çökmüş ve dibe vurmuş olan  yargıda, AKP iktidarının yapacağı reformu bugüne kadar çok tartıştık. Bu nedenle, artık bu konuda yazmamaya karar vermemize rağmen, bugün ofisime gelir gelmez, Türkiye Barolar Birliği tarafından kargo ile gönderilen bir zarfla  karşılaşıp, zarfı  açınca da, içinden çıkan Türkiye Barolar Birliği tarafından büyük paralar sarf edilerek bastırılan YARGI REFORMU STRATEJİ BELGESİ NELER GETİRİYOR başlıklı 11 sayfalık broşür kitapçığı görüp içindekilere şöyle bir göz gezdirince, bu konuda son kez yazmaya karar verdim.

Reform denince, kelime anlamı olarak akla ne gelir?

Mevcut olan bir şeyi, Anayasayı, yasaları, yargıyı, siyaseti, siyasi partileri, seçim sistemini, sivil toplum kuruluşlarını, örnekleri uzatabiliriz, iyileştirmek, ıslah etmek, geliştirmek, yenileştirmek, düzeltmek, yeniden düzenlemek, reform olarak tanımlanabilir.

Demek ki; bir konuda ve özellikle de yargıda bir reform yapılabilmesi için; önce, üzerinde reform yapılarak daha da geliştirilebilecek ve iyileştirilebilecek normal işleyen bir yargı mevcut olmalıdır.

Bugün ülkemizde; maalesef, üzerinde reform yapılarak daha da iyileştirilebilecek normal işleyen bir yargı yoktur. Yargı, yürütmenin vesayetini de aşan, doğrudan yürütmenin emrinde olup, yargı mensuplarının ilk mesleğe kabullerinden başlayarak, sonraki atanmalarında, yer değiştirmelerinde, terfilerinde, soruşturulmalarında, meslekten uzaklaştırılmalarında ve aklınıza gelebilecek tüm özlük haklarında, yürütme söz hakkına sahiptir. Hakimler ve Savcılar Kurulunun üyeleri arasında yürütmeden gelen Adalet Bakanı ve müsteşarı yer almakta ve meslekten gelen üyelerin seçiminde de yürütme söz sahibidir.

Bu itibarla, bu koşullarda çalışan bir yargıcın, mesleki teminatı ve mesleki geleceğine yönelik hiçbir güvencesi yoktur. Bu aynı zamanda yargı bağımsızlığının da olmadığı anlamına gelir, yargıç teminatı ile yargının bağımsızlığı, bir paranın iki yüzü, yazı ve turası gibidir. Birisi olmazsa öbürü de olamaz.

Bir Yargıç; özlük hakları üzerinde söz sahibi olan yürütmenin, beğenmediği bir kararı verdiğinde, kolaylıkla, şucu, bucu olmakla suçlanarak, bir günde paketlenip meslekten uzaklaştırılarak hapishaneye atılabilmektedir.

İşte, bu mevcut yargı düzeninde; köklü ve temelden yeni bir yapılandırmaya gidilmeden, bu çürük ve temelden yoksun çökmüş, yargıçları teminatsız ve bağımlı, enkaz haline gelmiş bir yargıda, reform yapamazsınız. Bunun adına reform denilemez, yaparsanız da, kağıt üzerinde kalır, uygulamaya sokamazsınız. Korkunun ecele faydası yoktur dense de, korku duyan bir yargıç, mevcut hizmetlerini ve geleceğini tehlikeye atarak, ecele teslim olmak istemez ve emri altındaki yürütmenin tüm emirlerini yerine getirir ve yürütmenin isteklerini, yasaların üzerinde tutarak, hukuka aykırı kararlara imza atar.

Reform paketinde, tutuklamayı zorlaştıracak hükümler varmış, geçiniz beyler bu safsatayı, mevcut yasa hükümlerine göre de tutuklama kararı vermek, oldukça zor koşullara bağlıdır ama, siz uygulamaya bakınız, bolca ve kolaylıkla tutuklama kararları versinler diye, özel olarak ihdas edilen ve yürütmenin, kendisine biat eden  güvendiği yargıçları atadığı Sulh Ceza Hakimleri, önlerine gelenleri kolayca tutuklamaktadırlar, suçun niteliği, katalog suçlardan olması, cezasının üst sınırı ve saire hukuk dışı gerekçelerle, insanlar kolayca tutuklanmakta, tutuksuz yargılanmanın asıl ve tutuklamanın; ancak yasada öngörülen koşulların varlığı halinde, istisna ‘en başvurulması gereken bir tedbir olduğu, ileride verilmesi muhtemel bir cezanın peşinen infazı ve bu  muhtemel cezanın güvence altına alınması olmadığı evrensel kuralı, açıkça çiğnenmektedir.

Bir kural vardır, en kötü bir yasa, iyi uygulayıcılar tarafından çok iyi sonuçlar doğurur, en iyi bir yasa ise, kötü uygulayıcıların elinde çok kötü hukuki sonuçlar doğurur.

Bu kuraldan çıkan sonuç şudur; yasaların iyi, ya da kötü olması önemli değildir. Kararlarıyla, yasaları uygulayarak hayata geçiren, yasaları somutlaştıran savcı ve hakimlerimiz ne kadar teminatlı ve özgürdürler? önemli olan budur. Yapılması planlanan yargı reformunda; işte, savcı ve hakimlerimizi teminatlı, bağımsız ve özgür kılan köklü çözümler yoktur.

Getirilmek istenen ve reform paketinde yer verildiği için büyük bir iftiharla reform olarak sunulan bir düzenlemeye göre; paket yasalaştığında, artık haber sınırlarını aşmayan bir haber ve düşünce açıklaması, suç olmaktan çıkarılacakmış.

Güler misiniz, ağlar mısınız?

Anayasasında, basın hürdür, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü vardır yazan demokratik bir ülkede; zaten, insanların haber alma özgürlüklerinin gereği olarak, bir basın mensubunun ya da herhangi bir düşün insanının; haber sınırlarını aşmayan, haber odaklı, insanların haber alma özgürlüklerini kullanmalarını sağlayan, kimsenin şeref ve haysiyetine, kişisel haklarına ilişmeyen, şiddeti çağrıştırmayan, barışçıl her düşünce, düşünceyi herhangi bir yolla açıklamanın bir suç olmadığını, bu paketi hazırlayanlar bilmiyorlar mı?

Biliyorlar ama, maalesef bizim ülkemizde, şiddeti çağrıştırmayan, hiçbir kişinin şerefine ve özel hayatına ilişmeyen, barışçıl, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlükleri kapsamındaki, haber sınırlarını aşmayan masum beyan ve yazıların dahi, şayet siyasal iktidarı eleştiriyorsa, siyasi iktidarı memnun etmiyorsa, bağımlı yargı tarafından, iktidarın baskısıyla suç sayıldığının farkındalar.

Haber sınırlarını aşmayan, şiddet içermeyen, barışçıl haberlerin suç olmaktan çıkarılacağına ilişkin, getirilmek istenen bu hükümle; aslında, bugün de suç olmayan, suç olmaması gereken düşünce açıklamalarının, yazı, haber ve her türlü beyanların, ülkemizde suç sayıldığı, AKP iktidarı tarafından itiraf edilmektedir. Bu düzenlemenin yasalaşması halinde dahi, mevcut siyasal iktidar; bugün olduğu gibi, bundan sonra da, teminatsız ve bağımlı yargıçlar eliyle, hoşuna gitmeyen, kendilerini ağır eleştiren basın ve düşünce insanlarına, emirleri altındaki savcı ve yargıçlar marifetiyle, yargı sopasını kolaylıkla kullanabileceklerdir.

“Haber sınırlarını aşmayan” kavramı ne demektir, ne zaman haber sınırları aşılmış olacaktır? bu sınırları belli olmayan kaypak ifadeler, kötü ve emir altındaki savcı ve yargıçlar tarafından kolaylıkla kötüye kullanılmaya açık ve müsaittir.

Kimse kimseyi kandırmasın, bize göre, yargı paketinin içeriğinden ziyade, bu paketi getiren ve yasalaştığında uygulatacak olan siyasal iktidarın, özgürlüklere ve demokrasiye bakışı ve bu konudaki karne notları önemli olacaktır. Ne yazık ki; bu karne de, hiç iç açıcı değil, kırıklarla doludur.

30/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

Bunun hesabını kim ya da kimler verecek?
Evet, bu hukuksuzluğun, fakir halkın vergilerinden elde edilen devletin paralarının hiç yere çöpe atılmasından, insanların zaman kaybından, hizmetlerin aksamasından kim veya kimler sorumlu olacaklar ve hesap verecekler, kim ya da kimler bunlardan hesap soracak?

Hiç yere ve hukuksuz olarak yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinden bahsediyoruz.

Ne demişlerdi, seçim sandık kurullarının oluşumunda yasaya aykırı davranıldı ve bu da seçimlerin sonuçlarına etki yaptı.

Seçimi kaybeden AKP iktidarının bu hukuksuz itirazını inceleyen Yüksek Seçim Kurulu, AKP iktidarının baskısına boyun eğerek ve yargıçlık onurlarını ayaklar altına alarak, hukuka aykırı bir şekilde itirazı kabul etti ve sadece İstanbul seçimlerinin yenilenmesine ve seçim kurullarının oluşturulmasında usulsüzlük yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi

Seçimler yenilendi ve daha büyük bir farkla AKP adayı ikinci kez seçimi kaybetti.

İstanbul seçimlerinin iptaline gerekçe yapılan, seçim kurullarının oluşturulmasında hukuka aykırı davranarak suç işledikleri iddia edilen kişiler hakkında yapılan savcılık soruşturması tamamlanarak, seçim sonuçlarına etki yapan bir usulsüzlüğün olmadığı gerekçesiyle, haklarında suç duyurusu yapılan kişiler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.

Seçimlerin sonuçlarını etkileyecek derecede usulsüzlük yaparak suç işledikleri iddia edilen kişiler hakkında iddianame düzenlenerek kamu davası dahi açılmadığına göre, AKP iktidarının yapmış olduğu itirazın ve bu itirazı kabul ederek seçimlerin yenilenmesine karar veren Yüksek Seçim Kurulunun bu kararının hukuksuzluğu ve keyfiliği, tescil edilmiştir.

İyi güzel de, yenilenen bu seçim; yanılmıyorsak, devletin kasasından boş yere 40 milyon liranın çıkmasına, onca zaman ve emek kaybına, hizmetin aksamasına neden oldu, bunların hesabının sorulması lazım, bu kayıpların hesabını kim ya da kimler verecek?

Devletin temelini oluşturan adaletin temsilcileri Yüksek Seçim Kurulu'nun yüreksiz ve korkak yargıçları mı, AKP iktidarının yenilgiyi hazmedemeyen, Yüksek Seçim Kurulunun yüreksiz yargıçlarını baskı altına alarak seçimi iptal ettiren üst düzey yöneticileri mi, yoksa tümü mü?

Ama bu hesap vereceklere hesap sorabilecek bir yargı var mı bu ülkede?

Bugün, büyük ATATÜRK'ün gençliğe hitabesinde dile getirdiği gibi, iç ve dış hıyanet ile karşı karşıyayız. Sadece eksik olan büyük ATATÜRK'ün ülkeyi emanet ettiği Türk Gençliği.

Güner Yiğitbaşı

29/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Hurafeci toplum çağdaş olamaz
-Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder”.
Aliya İzzetbegoviç
“Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için utanç verici bir hadisedir”.
Atatürk
Hurafe: Dine sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inanç; akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” demektir.
Hurafe sözcüğünü açıkladıktan sonra, yaşadığımız, okuduğumuz kaynaklara dayanarak akla ve mantığa uymayan hurafelerle konuya değineceğiz.
Çağdaş bir toplum hurafelere asla inanmaz, uymaz, inanmaz, akıl ve mantığa dayanır, ondan güç alır. Ne yazık ki, ülkemizi geri bırakan pek çok hurafelerle toplumumuz yaşamakta.
Bu yazımı okuduktan sonra, bir Cuma günü namazdan önce Hacıbayram camisine, İstanbul’da Eyüp Sultan türbelerine gidin, nice binlerce insanın çeşitli derdine çare için türbenin başında huşu içinde insanların ölüden, türbeden, mezardan nasıl medet ummaya çalıştığını gözlerinizle görünüz. Üniversite sınavı arifesinde gerek öğrencilerin gerekse öğrenci yakınlarının sınavı kazanmak için nasıl huşu içinde orada yatandan yalvararak medet ummaya çalıştığını gözlerinizle görün. Ne ki nice genç kızın hayırlı bir kısmet (koca) bulmak için, evi olmayanların nasıl ev istediklerini gibi çeşitli dilek dilediklerini Hacı Bayram yanında nice türbelere el açtıklarını mutlaka görmüşsünüzdür.
Bu durum, bilgisizlikten, cehaletten, çaresizlikten kaynaklandığını, cehaletin insanları nasıl karamsar yaptığını üzülerek görmekteyiz.  Her yıl binlerce milyonlarca insanların çeşitli türbelere, şıhlara, ocaklara ziyaret ettiklerini görürüz.
Türkiye’nin pek çok yerinde, her yıl binlerce milyonlarca insanın ziyaret ettikleri çeşitli adlar altında nice türbeler vardır. Bir araştırmaya göre, Türkiye'de 2 bin civarında türbe vardır ve halkın %52'si türbe ziyareti yapmaktadır. (1)
Bir ülkede cehalet arttıkça hurafenin arttığını, insanların nasıl fakirleştiğini görürüz. Özellikle İslam ülkelerinde hurafenin arttığını, hurafenin insanları nasıl geri bıraktığını, müspet ilimden değil de bir takım uhrevi güçlerden medet umduğunu görürüz. Bu nedenle hurafeci toplum asla çağdaş olamaz. Hurafeler dinsel kökenli olduğuna göre, ülkemizde en büyük din kurumu olan Diyanetin hurafelerle- boş inançlarla savaşması gerektiğini bilmemiz gerekir.   
21 Eylül 2019 günü Özgür Sanatçılar Derneği’nin Hacıbektaş ve Avanos yöresine düzenlediği günü birlik bir geziye katıldım. Hacıbektaş’da müze ve bir iki km uzaklıktaki “çilehaneyi” gezdik. Bazı vatandaşların müze duvarlarını, sandukaları öptüklerini, o tarafa dönüp dua ettiklerini gördüm.
Çilehane dedikleri arazide insanlar ağaçlara binlerce bez çaput bağlamışlar, bağlıyorlardı. Arazide öbek öbek tuğla gibi üst üste yığılmış pek çok taş yığınları gördüm. Bunlar nedir diye sorduğumda, “taşları üst üste yığarak ev sahibi olmak için adak adıyorlar, bir evim olsun, diyorlar” dediler.
Başta Mahzuni Şerif olmak üzere pek çok kişilerin öldükten sonra Hacıbektaş’a defnedilmelerini vasiyet ettiklerini, oraya gömüldüklerini gördük; birçok aile de o mezarlıkta mezarlık yeri satın alıp etrafını çevirdiklerini, “aile mezarlığı” yazdıklarını gördüm. Bizim ekipte olup, mezarı orada olan Âşık Cemali’nin (Cemal Çetinkaya) eşi Elif Çetinkaya’nın eşinini mezarında dua ettiğini gördüm ve “eşinin oraya defneilmesini” istediğini söyledi.
Şimdi düşünelim, Hacıbektaş’a ve veya Mekke-Medine’ye defnedilen insanın günahları mı azalıyor veya bağışlanıyor. Yurdumuzda böylesine bir hurafe çok yaygındır.
Yine insanlar “delikli taş dedikleri bir kayanın arasından itiş kakış geçmeye çalışıyorlardı. Ayrıca oradaki satıcıların dükkânlarının önüne büyüklü küçüklü bidonları yığmışlar, bu bidonları sorduğumda sanki zemzem suyu gibi sevap diye oradaki çeşmeden suyu doldurup memleketlerine götürüyorlarmış.

Hurafeci toplum çağdaş olamaz
Bu konuda hemen burada, mezardan- ölüden medet ummanın yanlışlığını vurgulayan Atatürk’ün 30 Ağustos 1925 de söylediği şu sözleri geldi: “Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için utanç verici bir hadisedir”.
Atatürk’ün vurguladığı gibi, ölülerden medet ummak çağdaş bir topluma yakışır mı? Ne yazık ki, öbür Müslüman ülkelerde de yaygın olan hurafelerle yaşıyoruz, hurafeler böylece bizim yaratıcı ufkumuzu yok ediyor, esir alıyor, köreltiyor. Toplum olarak hurafelerden arınmalı, ölülerden medet ummamalıyız.
Hurafelerin hemen hepsi dinsel duygular içerir, dini düşünceden kaynaklanır veya bu boş inançlar dine bağlanır, dinden beslenir. Öyleyse din işleri ile uğraşan Diyanet İşleri Başkanlığımız, yaratıcı yeteneğimizi frenleyen bu hurafelerle-hoş inançlarla mücadele etmelidir. Aktif bir şekilde maalesef diyanetimiz bu konularda aktif bir çalışmasını göremiyoruz. Oysa Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi yatırımcı bakanlıkların bütçesinden kat be kat fazladır. 2019  yılında yatırımcı bakanlıkların bütçelerinde önemli kesintilere gidilirken, Diyanet İşleri Bakanlığı bütçesi yüzde 34 artırıldı ve 7.7 milyar liradan 10.5 milyar liraya çıkarıldı. Yeni tabloda Diyanet'in bütçesi bazı bakanlıkların ve MİT'in beş katına ulaşmış oldu.
Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böylesine devlet bütçesinden beslenen, oluşan bir devlet kurumu yoktur. Sonra papazların ücretini devlet ödemez. Osmanlı İmparatorluğunda da, imamların ücretini ücret ödemezdi.
Hurafeci toplum çağdaş olamaz

Camiye gidiyorsunuz, özellikle Cuma vaazlarında imamlar, hurafelerle dolu uyduruk dini öyküler anlatıyorlar, toplumsal yaşantımızın o hurafelere göre tanzim edilmesini istiyorlar. Hurafelerle yaşayan, hurafelerle beslenen bir toplum asla çağdaş olamaz.
Bu nedenle bu konuda ilginç hurafelerden örnekler vermek istiyorum.  
Bazı TV kanallarında da yayınlandı, “Zilli Baba Türbesi” olayını izleyeniniz var mı? Adana’nın ismini hatırlayamadığım bir yerinde ismiyle garip bir “Zilli Baba Türbesi” var. O türbeye çocuğu olmayan yoksul ümitsiz kadınlar, ellerine birer zil takıp, türbeye hitaben, “al sana bir göbek ver bana bir bebek” diyerek, resmen türbenin başında göbek atıyorlar.
Adam eti ilaç mı
“şeyhülislâm fetvasıyla boğularak öldürüldü (17-18 Recep 1058/7-8 Ağustos 1648). Cesedi çıplak olarak Atmeydanı’nda bir çınarın altına konuldu ve burada “insan yağı mafsal ağrılarına iyi gelir” inancıyla kılıç darbeleriyle parça parça edildi (Evliya Çelebi, I, 113). Bundan dolayı Ahmet Paşa ölümünden sonra “bin parça” anlamına gelen Hezarpâre lakabıyla anılmıştır. (2)
Nallı Baba türbesi
Malatya ve Sivas arasındaki yoldan geçen katırcı kervanları, bu yol üzerinde Kangal İlçesine yakın, üzerinde birkaç ağaç, bir de kuyu olan tepede konaklarlarmış. Bir gün, buraya geceleyin, kervanda tek katırıyla yolculuk eden bir adamın hayvanı orada hastalanmış. Ertesi sabah hastalık ağırlaşınca bir yamçı, bir heybe ve bir seccadeden oluşan kişisel eşyalarını yanına alıkoyarak, yükünü öbür katırcı yoldaşlarına vermiş. “Bana yıllarca hizmet eden bu katırımı yalnız bırakıp kurda kuşa yem olmasına gönlüm razı değil, diyerek, ağır hasta olan katırıyla orada tek başına kalmış. Tabi çok geçmeden katır ölmüş, hemen orada bir çukur kazarak, biraz da gerçek mezara benzeterek gömmüş. Buradan ayrılmak üzere, yeni bir kervanın gelmesini beklemeye başlamış. Bir süre sonra akşama doğru, bir kafile kervan gelerek aynı yere konaklamış. Kafileden biri, oradaki katırın mezarını ve tek adamı görünce, mezarcı göstererek, “kimdir bu”, diye sormuş. Güngörmüş katırcı, biraz üzgün bir eda ile hemen şu yanıtı vermiş:”Nallı Baba” . Adam, “ ya siz kimsiniz” diye tekrar sormuş. Bu soruya da katırcı, “ben de onun huddamı (bakıcısı, hizmetkârıyım), diye karşılığını vermiş.
Bunun üzerine kervandakiler katırı ölen adama karşı, sanki uhrevi bir zat ölmüş düşüncesine kapılarak, saygılı bir durum alırlar. Başta kervancı başı olmak üzere, kervan kafilesi para ve birçok hediye, yiyecek verirler. Kervancılar yollarına devam etmek üzere giderler.
İşte böylece, “Nallı Baba Türbesi” ve türbedar katırcı hüddamın ünü köyden köye, dilden dile yayılır, nefesi ve muskası gittikçe ünlenir. Uzaktan yakından bütün yöredeki dertliler, hastalar, bilmem ne derdi olanlar “şifa niyetine Nallı Baba Türbesini” ziyarete gelir. Bu arada bizim uyanık katırcı hüddam meşhur olurken zenginlemeye devam eder.

Hurafeci toplum çağdaş olamaz
Bir gün Kangal ağasının çok sevdiği köpeği hastalanır. Kangal ağası, Nallı Babaya armağan bir koyunla birlikte, tedavi edilmesi için hasta köpeğini de yollar; Nallı Baba hüddamından hasta köpeğe iyice bir muska yazıp tedavi etmesini ister. Nallı Baba türbedarı hüddam, bu dileği yerine getirir, hasta köpeğe bir muska yazar, okuyup üfürdükten sonra köpeğin boğazına takar.
Cehaletin bol olduğu yerde, muskacılar, hüddamcılar, üfürükçüler vb. ler de pek çoktur ya… Yöredeki tüm muskacılar, afsuncular, üfürükçüler daha bilmem nice hurafeden nemalananlar, Nallı Baba türbesini, hüddamını kıskanmaktalar, ne ki diş bilemekteler. Durumu yukarıya devlet katına şikâyet ederler. Devletin yukarı makamından “neyin nesidir”, diye soruşturulması için birini görevlendirirler. Devleti görevlisi Nallı Baba türbesine gelir, konuk olur, geliş nedenini köpeğe muska yazmayı falan anlatır.
Nallı Baba türbedarı hüddam, yörede çok hatırı sayılır bir derebeyi olan Kangal Ağasının isteklerini reddetmenin mümkün olmadığını anlatır. Emirler, fermanlar birbirini takibedir. Kangal Ağasının köpeği, boğazındaki muska ile getirilir. Muska açılıp okunur. Türbedar dua gibi bir şeyler yazsa bari, o kendisine kazanç getiren bu işi gırgıra almış ve şöyle bir dörtlük yazmış:
“Tamah ettim etine,
“Muska yazdım itine
Tutarsa da s…kime,
Tutmazsa da s..kime”
Böylece tutanak tutulur, devletin katına gönderilir…(3)

Keçi Kuyruğundan hava tahmini
II. Mahmut döneminde Almanya ve Prusya subayı Moltke Osmanlı ordusunun modernleşmesi için danışman olarak bulunuyordu. Osmanlı’nın Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile başı derttedir, savaş halindedir.
Hurafeci toplum çağdaş olamaz

Hafız Paşa kumandasındaki ordumuz, Gaziantep dolaylarına kadar gelip, Nizip ovasında mevzilenen Mısır kuvvetleriyle karşılaştı. Moltke, Hafız Paşa’nın erkani harbiyesinde danışmandı.
Mısır kuvvetlerinin sağlam mevzilere girmesine fırsat ve zaman bırakmadan taarruza geçmesinin doğru olacağını ve vaziyetin zafer için elverişli olduğunu söyleyen Moltke taarruz planını hazırlayarak kumandan Hafız Paşa’ya verdi ve zaman kaybetmemesini de tasfiye etti. Askerin morali de yerinde idi. Hafız Paşa daha sonra bu savaş planları ile kendi vatanını Avrupa’nın en büyük askeri devleti haline getirmiş olan ve askeri tarihlerin kendisine “Ondokuzuncu Yüzyılın en büyük dehası”  dedikleri Moltke’yi dinledikten sonra havaya baktı, hava bulutlu idi. Dedi ki:
-Yağmur var mı yok mu bir anlayalım” dedi. Hafız Paşa el çırptı, yaverlerine bir şeyler söyledi, bir müddet sonra kendisini dışarıya davet ettiler. Muhteşem çadırın biraz ilerisinde bir çoban bir de keçi duruyor, çoban dikkatle keçinin kuyruğuna bakıyordu. Hafız Paşa bu tetkikin sonunu sabırla bekledi; bir müddet sonra çoban ağır adımlarla kumandana yaklaştı ve raporunu verdi:
“—Yağmur var…Hem de tez…”
Moltke şaşırmıştı. Sordu ve öğrendi. Çoban keçinin kuyruğunu tetkik etmişti: Bu sebeple yağmur bekleniyordu.
Moltke çekildi ve Hafız Paşa’ya şu haberi göndererek savaş meydanını terk etti:
“-Erkan-ı Harbiyesi çoban ve barometresi keçi kuyruğu olan bir harbin nasıl idare edileceğini bilmekte mazurum…”
Savaşın neticesi de malüm: Nizip’de hazırlığını tamamlayan, dinlenme ikmal zamanı kazanan Mısır Kuvvetleri bizi, Kütahya’ya kadar sürdü…(4)
Kurtuluş Savaşından hurafeli anılar
22 Haziran 1919 Bekir Sami Bey ve arkadaşları Yunan işgaline karşı halkı örgütlemeye çalışıyorlar.  O gün Simav’a gelirler. Tanık olduklarını şöyle anlatırlar:
“-Simav’a geldiğimizde evlerin hiç biri tamamlanmamış durumda olduğunu gördük. Tuhafımıza gitti, bunun nedenini sorduk, dediler ki:
“-Bir evi kim tam olarak yaptırırsa felakete uğrar, bunun için herkes evini bitirmeden bırakır ki başına bir şey gelmesin”.
Simav’daki evler böyle yarım yamalak bir görünümü sergiliyordu.
Ülkede hurafe, cehalet diz boyu idi. Halkın yüzde 95 inden fazlası okuma yazmasız, üretim yok, yerli tarım ürünlerini azınlıklar sömürüyordu. Osmanlı halkını eğitmek yerine cami yapmış, saray yapmış. (Şimdiki AKP-RTE yönetimi biraz buna benzemiyor mu) Toplum eğitim ve kültürden yoksun kaldı mı, hem de dinsel kökenli hurafeler alır yürür.
Neyse biz Kurtuluş Savaşı’mızda olan hurafeli anılara dönelim.
Büyük Savaş’ta Bekir Sami’nin tümeninde eczacılık etmiş ve harp sonunda askerlikten ayrılarak memleketine dönmüş bir eczacı, biz kasabada iken çıkageldi ve şu öyküyü anlattı:
“-Ben bütün ömrümde 3-4 lira para biriktirdim, memleketime dönüp yerleşeyim, bir eczane açayım, hem halkın sağlığına hizmet ederim, hem de hayatımım kazanırım,  diye düşünüp buraya geldim. Bir eczane açtım, ama bu girişim bazı çevrelerin çıkarına ve bağnazlığına aykırı düştü. “Muska dururken gavur icadıyla iş görülür mü? (Eczaneyi  kastediyor). “Bu tutum dinimize uymaz”  diyenler bir gece eczaneyi basıp bütün ilaç şişelerini kırdılar, ilaçları yerlere döktüler”.
Zavallı eczacı her şeyinden olmuştu, ayrıca kasabadaki geriliğe, kasabanın bu durumuna acıyordu. Oysa Ege bölgemizde Rumların çoğunlukta bulunduğu nice pek çok köy ve kasabada hem doktor, hem de eczaneler vardı.  Yerli Türk köylülerden bazıları hastalarını, aşırı dinci, şeriatçı görünenlerin şerrinden korka korka bu Rum kökenli doktorlara götürürlerdi.
Bu hurafelerle yoğrulmuş cehalet ve sefalet içinde Kurtuluş Savaşı’nı nasıl kazandığımızın mucizesini düşünün.
Neyse biz yine Simav’daki o Kurtuluş Savaşı’nın günlerine dönelim.
Kumandan Bekir Sami, eczacının başına gelen bu hurafe ve cehalet dolu öyküyü dinledikten sonra Kaymakam’a emir verip şehrin zenginlerini getirtti. Onlara hiddetle şunları söyledi:
“-Yarın sabaha kadar eczacının parasını vereceksiniz, vermezseniz Simav’ı yakarım!”
Eczacı ertesi sabah parasını da aldı, ama bundan sonra Simav’da duramayacağını” söyleyerek ertesi günü yola çıktı.
Bekir Sami şöyle bitiriyor anısını:
“-Biz bir gün dinlenip ertesi günü ayrılınca, sonradan haber aldığımıza göre, Simav eşrafı intikam almak için ardımıza birkaç koldan eşkıya salmış”! (5)
Kuranla Yön Tayin etme (Kuran Falı)
Hurafeyi din ve cehalet besler. Dinin etkinliğini bilen ileri gelen zevat dini daima kullanır, hurafeyi yaratır.
Balkanlar’da bir yerde Osmanlı askerleri bozulur. Osmanlının yıkılışına doğru, bütün Balkan devletleri Osmanlıya saldırırlar. Bu bozgun yıllarında bir askeri birliğimiz “Yunanlılara mı, Sırplara mı rastlayıp yok mu olacağız, dağılan kaybolan kolorduya nasıl ulaşacağız”  endişesi içindedirler. Erlerin çoğu okuma yazma bilmeyen, subayları da alaylı olarak Kuran falından imdat uman birlikler ne kadar başarılı olurlar ki.
Olayı “70 lik Bir Subayın Hatıralar” adlı kitaptan aynen alalım:
“-Subaylar erler dağınık vaziyette batıya doğru yürüyoruz. Bir yerde küçük bir sırt üstünde yedi sekiz subayın halka olarak bir şeyler yaptıklarını gördüm. İnerek onların yanına sokulduk. Subaylardan birisi Müslümanların kitabı olan Kuran’ın ortasından bir iple bağlamış, bu ipe de bir anahtar geçirmiş, mukaddes kitabı çeviriyor, sonra bırakıyor. Yedi sekiz defa bükülmüş olan ip dolayısıyla bu defa geriye dönen ve sonra sağa sola ufak hareketler yapan Kuran’ın nihayet kuzey istikametinde sükûnete varınca kitabı çeviren subay: “İşte kitabın gösterdiği istikamet, bizim için hayırlı olacak istikamet burası”!
(Burada yapılan bu gözlemde Kuran yerine başka bir nesne koyarsanız, her yana döner , aynı işlevi görür)
Şansımız yaver gitti, ne Yunan, ne de Sırp birliğine rastladık. Biz de Yunan süngüsü veya Sırp düşmanlığından kurtulduk. Fakat bizi yarı yarıya kıran açlık, tifüs ve dizanteriden yakayı kurtaramadık”.  (6)
Bir Öküze Muska Yazan

Olay ve dedikodular iyice büyümeye başlayınca, nihayet Nakipzade Mustafa Paşa, adamı bir takiple getirtip idam ettirdi. Gerçekten de korkulan oldu, adamın taraftarları İstanbul’a gelip, abartılı ve iftiralı şikâyet edince, Nakipzade Mustafa Paşa’nın rütbesi alınarak sürgüne gönderildi.(7)
Hurafeci toplum çağdaş olamaz
Osmanlı zamanında Erzurum’un bir köyünde Seyit Hafız Mehmet isimli bir yobaz, Yeniçerilerle dövüşerek yaralanmış ve korkarak kaçmış, bir Abaza gemisi ile Soğucak’a varmıştır. Orada Abazaların adetlerini iyice öğrenen uyanık yobaz, her derdi olana muska yazıp vermeye başladı. Öylesine tanındı ki, Allah’ın kelâmını kâğıda yazıp ona buna satarak kazanç sağlamaya başladı; bir muskayı bir öküz ve dört koyuna satardı. (Anadolu’da, öküzünün biri öldüğü zaman, öküz alamadığı için tarla satan çiftçi vardı, ne kadar pahalı muska yazıp yoksulu sömürdüğünü bundan anlayabiliriz).  Bu adamın tutulması için Ferah Ali Paşa’ya emrolundu ise de, fesat çıkarmasından, cahil halkı tahrikinden korkularak bir şey yapılamadı.        
Şimdilerde bile halkımızın dinsel kökenli cehaletinden kaynaklanan nice binlerce hurafe örnekleri cahil insanları daha çok geriliğe, sefalete sürüklemekte.  Hurafe ve cehaletin insanın namusunu, ırzını bile rezil kepaze ettiğine bir örnek verelim, henüz Türk kütüphanelerine girmemiş olan Gazeteci Timur Soykan’ın Badeci Şeyh’in Sır Odası adlı kitabını okuyun, okurken utanacaksınız.
Anlatılan bu hurafeler birer örnektir, daha nicelerini sayabilir misiniz? Halkımız arasında daha nice akla, mantığa, bilime uymayan pek çok hurafeler halkımızın inancını, cehaletini sömürüp gitmekte.
Kısaca hurafe ve cehalet tüm toplumları geri bırakan en zararlı, en tehlikeli bir virüs olarak içimizde yüzyıllardan beri yaşamını sürdürüyor.  Ne yazık ki, dünyada elliden fazla Müslüman ülkesi bu durumdadır; bu ülkelerin hepsi de sadece sarayını, iktidarını, çıkarını düşünen despot, faşist kafalı tek adam yönetimiyle yönetilmekteler, hepsi de çağın en gerisindedirler ve de hurafe ve cehalet girdabındaki  “İslam ülkelerinin 500 yıldır bilime hiçbir katkıları yok”.
Bütün bu yöneticiler dini kullanmaktalar, zaten hurafeler de dinden beslenmekteler. 
Üstelik bu ülkelerin tek adamlı yöneticileri, halklarının aydınlanması için doğru düzgün candan çaba göstermemektedirler. Ayrıca ana dilde ibadet yapıldığı zaman, cehalet de, hurafe de yenilecektir.
Hurafe konusunda, hurafe ve din arasındaki virüslü bağıntıyı gören Balkanların en aydın devlet adamlarından Aliya İzzetbegoviç  İslam ülkelerini kemiren hurafe için şöyle diyor:
-Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder”. O halde cehalet ve hurafeler ile mutlaka savaşmamız gerekiyor.
Sonuç olarak bu dünyada cehalet kadar karanlık bir şey yok.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR

(1)http://www.dinbilimleri.com/Makaleler/1701897251_1101150635.pdf)
(2)https://islamansiklopedisi.org.tr/hezarpare-ahmed-pasa
(3) Bu öykü, Gaziantep folklorundan alınmış, Gaziantep Savunmasının belli başlı kişilerinden olan İncezade Hüseyin Efendi anlatmış-Cemil Cahit Güzelbey derlemiştir.

(4) Kaynak: Yazılmamış Tarihimiz 3 Cemal Kutay sf 235-237
(5) Yüzbaşı Selahattin’in romanı sf 108-109
(6): Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları sf 80
(7) Cevdet Paşa Tarihi Cilt: 6 Sf: 437

İstanbul depremi ne ki?
1999 yılındaki Gölcük, Yalova ve Çınarcık depremlerinden sonra, İstanbul’da da şiddeti yedinin üzerinde, çok kuvvetli bir yer sarsıntısı, depremin olacağı bilim adamları tarafından bilimsel olarak açıklandı.

Bunun üzerine, devlet ve yerel yönetimler tarafından, olası İstanbul depreminin en az zararla karşılanması için alınması gereken tedbirler tartışıldı bir süre. Deprem öldürmez, depreme dayanaklı olmayan binalar öldürür sözü, adeta bir slogan haline geldi.

En başta İstanbul olmak üzere, kentsel dönüşüm adı altında, deprem bölgelerindeki çürük binaların sağlamlaştırılması veya yıkılarak yenilerinin yapılması çalışmalarına başlandı. Bu çalışmalar, gerçekten depreme karşı önlem alınmasından ziyade, rantsal dönüşüme uğradı, çürük veya sağlam olduklarına bakılmaksızın eski binalar yıkılarak daha çok katlı ve modern pahalı binalar yapılarak mütahitler kazanç elde ettiler, ev sahipleri de daha modern akıllı evlere sahip oldular, alanın razı verenin razı olduğu, merkezi plan ve programdan yoksun, çarpık ve plansız bir süreç başlatıldı.

Hepimizin bildiği gibi, öncesinde daha hafiften başlayan ve dün de 5.8 şiddetinde bir depremle İstanbul sarsıldı ve çevre illerde de bu sarsıntı büyük oranda hissedildi, İstanbul halkının yüreği ağzına geldi.

Bu son deprem de gösterdi ki; aradan geçen yirmi yıla rağmen, deprem konusunda halkımız eğitilmediği gibi, deprem sonrasında, depremin olası zararlarını en hafife indirgeyecek, sağ kalmasını başarabilen insanlara yönelik alınması gereken, ulaşım, haberleşme, güvenli bir yerde toplanma, güvenli toplanma merkezleri oluşturma, halkı bilgilendirme ve uyarma, güvenli toplanma merkezlerinde çadır kentler kurarak halkın barınmasını yemesini ve içmesini temin etme ve benzeri acil önlemlerin hiçbiri yine alınmamış.

Göstermelik bir deprem kriz merkezi oluşturulmuş, bu merkeze İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanının çağırılıp çağırılmadığı şüpheli, kriz merkezinin başında merkezi yönetimin Cumhurbaşkanı yardımcısı yer almakta ”ne kadar güvenli bir sistem kurduğumuz anlaşılmıştır” şeklinde saçma sapan bir söz söylenmesinden başka yapılan olumlu hiçbir çalışma yok, çift başlı bir deprem kriz merkezi, deprem üzerinden siyasal rant devşirme gayreti.

AKP iktidarı denince, bu ülkede yaşayan aklı başında insanların ilk aklına gelen şey; her alanda bir rant elde etme çabasıdır. Bugün de deprem üzerinden siyasi bir rant elde etme gayretini çok açık görüyoruz.

Bize göre, depremle sallanan; gerçekte, sadece İstanbul halkı değil, sallanan tüm Türkiye ve Türk insanı. Tüm halkımız, gerçek deprem ve sarsıntıyı, ülkenin yönetiminde yaşamakta.

Bugün ülkemizde öyle bir yönetim var ki; ülke yönetiminin tüm yetkileri ve hazinesi, fonları, sorumsuz  partili ve taraflı bir Cumhurbaşkanının elinde, o ne derse doğru ve onun dedikleri anında uygulanmakta. Ülkenin acilen çözülmesi gereken birçok önemli sorunu varken, söz vermesine rağmen hala Fırat’ın doğusuna bir türlü girememişken, Amerika’ya dil dökerek ondan şefaat dilenirken, aynı tek adam tüm bu sorunları bir kenara bırakmış, özel araç sahiplerinin, kendi araçlarında sigara içmelerine kafasını takmış ve özel arabasında sigara içen insanları cezalandırma ve bu yolla para toplama gibi, hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir buluşa imza atıyor.

Bu ülkenin insanı; partili bir Cumhurbaşkanını 1150 odalı, binlerce personele, danışmana, kurul üyesine ev sahipliği yapan, muhtarların, sözde sanatçıların, aklınıza gelebilecek işe yarayan ve yaramayan tüm insanların, bizim isimlerini dahi duymadığımız yemeklerle ve meyvelerle ağırlandıkları sofraların kurulduğu, yemek, personel, aydınlatma, ısıtma, bakım ve tutum giderleriyle bütçeden sarf ettiği her yıl katlanarak artan örtülü ve örtüsüz ödeneklerle bütçenin kara deliği haline gelen saraya vergileriyle para yetişirken, kendileri yoksulluk ve açlık sınırında yaşamaya mahkumlar.

Bütçeden sağlanan ödenekler; iktidarın üretime yönelik olmayan savurganlığına, saraya, her mahallede ihtiyaç fazlası olarak yapılan  camilerin  hocalarına, ihtiyaç fazlası din adamlarına ödenen ödenekler ve gereksiz harcamalarla şişen Diyanet’in önlenemeyen harcamalarına tahsis edildiği için, bütçenin çok büyük açıklar verdiği, Varlık Fonu, İşsizlik Fonu, deprem vergisi gibi fonlarda biriken paraların, bu fonların kuruluş amaçları dışında, kamu bankalarının kötü yönetimlerinden kaynaklı görev zararlarını kapatmaya, duble yolların yapımlarına, betona, batan inşaat sektörü müteahhitlerin şirketlerine ortak olunarak, onların zararlarının kapatılmasına ve batık müteahhitlerin kurtarılmalarına, krize ve durgunluğa giren  otomotiv sektörünün canlandırılması için, maliyetinin altındaki düşük faiz oranlarıyla otomobil kredilerine yönlendirildiği, on şiddetinde deprem ve sarsıntı geçirmekte olan, ne yapacağını şaşırmış bir yönetimle karşı karşıyayız.

Bu nedenle diyoruz ki; İstanbul depremi ne ki?
Güner Yiğitbaşı

27/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu ülkede tutuklama kararlarını kim veriyor bilen var mı?
Bu ülkede yargı siyasallaştı, yargı bağımsızlığı kalmadı deyince, birileri ve bazı malum çevreler hemen itiraz edip kızıyorlar, yargı bağımsız ve tarafsızdır, yargıyı yıpratmayın diyorlar.

Gerçekten öyle mi, yargı gerçekten bağımsız ve tarafsız mı sizce?

Bu ülkede, soruşturma emirlerini ve  tutuklama kararlarını kim veriyor bilen var mı?

Bilmiyorsanız, bu sorunun cevabını biz verelim, hem de en yetkili ağızdan. Tutuklama kararını verip alenen kamuoyu ile birinci ağızdan paylaşan kişinin beyanlarından.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; Teknofest ziyaretinde; son günlerde tahliyesi gündeme gelen, önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkındaki yeni tutuklama kararına ilişkin olarak çok açık ve net konuştu ve  "Diyarbakır’da 53 evladımızı öldürenleri bu millet unutmuyor, unutmayacaktır da, sonuna kadar bu işin takipçisiyiz. Bunları bırakamayız biz bırakırsak ebedi alemde şehitlerimiz bize bunun hesabın sorar" ifadelerini kullandı.

AKP Genel Başkanı ne demiş, bir daha tekrarlayalım; "Diyarbakır’da 53 evladımızı öldürenleri bu millet unutmuyor, unutmayacaktır da, sonuna kadar bu işin takipçisiyiz. Bunları bırakamayız biz bırakırsak ebedi alemde şehitlerimiz bize bunun hesabın sorar".

Yargı ve devletin temeli olan adalet, bu kadar yıpratılamaz, itibarsızlaştırılamaz ve siyasallaştırılamaz, yargının bu denli yıpratılması, itibarsızlaştırılması, güvenilemez ve değersiz kılınışı, bu devlete yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Bu talihsiz beyan; tek başına, yargıyı güvenilemez kılmış yok etmiş ve bunun sonucunda devletimizin temelleri sarsılmıştır, bu sonuç doğacağına, adalet çökerek devletimiz çöken adaletin enkazı altında yok olacağına, gerçekten suçlu olsalar da, DEMİRTAŞ ve onun gibiler ‘in tahliye edilerek serbest bırakılmaları, çok daha evladır, tabi anlayanlara.

Türk Yargısına Allahtan rahmet diliyoruz, ruhu şad olsun.

Güner Yiğitbaşı

23/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

İstiklal Madalyalı emekli - Cevat Kulaksız
Bu yazımda, bir yaşlının babasının şehit madalyasını nasıl taşıdığını nasıl yararlandığını anlatmak istiyorum.
Oğlumun birinin asker olması nedeni ile askeri kartım olduğu için bazı askeri sosyal tesislere gidiyorum. 22 Eylül 2019 günü gazetemi ve okumakta olduğum kitabımı da alarak Ulus’taki Mehmetçik Parkı’na gittim. Açık havada dışarıda boş masada beyaz sakallı, yaşlıca bir adam tek başına oturuyordu. Ben de, onun yanında boş masada kimse oturmadığı için rahatça kitabımı gazetemi okurum düşüncesi ile oraya oturdum. Çantamdan masanın üstüne gazetemi kitabı mı çıkarıp okumaya başladım.
Biraz sonra 50-60 yaşlarında, sonradan Sivas’lı olduğunu öğrendiğim bir adam, selam verip komşunun masasına oturdu.  Ben okumaya dalmışım onlar sohbete devam ediyorlar, konuşmalarını anlayamadım. Bir ara sonradan gelen Sivas’lının, “yav selam verdim yanına oturdum, lafın beni incitmeye başladın” sözünü duydum. 
Tansiyon yükselmeye başladı galiba diye düşündüm, okumama ara verdim, okuyormuş gibi bakışımı kitaptan ayırmadan, olan biteni dinlemeye başladım.
Bizim komşu, sonradan 85 yaşında olduğunu öğrendiğim madalyalı beyaz sakallı, yanına gelen adama, “Atatürk Sivas’a geldi, değil mi? Dedi. Sonradan gelen adam, “evet geldi, ne olmuş yani”  dedi. Babası şehit beyaz sakallı 85 yaşındaki komşu adama şöyle dedi: “Peki Atatürk’e neden sahip çıkmıyorsunuz”.
İstiklal Madalyalı emekli - Cevat Kulaksız

Kendi kendime, aman Tanrım bir şey olacak galiba diye düşündüğüm sırada, sonradan gelen adam, “ulan selam verdik senin yanına geldik sohbet için, sohbetin batsın” diyereksöylene söylene masadan kalkıp gitti. Tansiyon neden yükseldi böyle diyerek, merakım iyice arttı.
Gergin ortamı yatıştırmak ve de meraklandığım için bizim madalya taşıyan beyaz sakallıyla konuşmak istedim, yanından geçmek istedim, hemen yakında bulunan çay ocağından bir çay alayım dedim, ayağa kalktım.  Yakınımdaki masada oturmakta olan bu yaşlı adamın masanın yanından geçerken, yaşlı haline saygımdan dolayı, çay almaya gidiyorum, çay içer misin, dedim.  O da başını salladı, “içerim” dedi. Bu adamla mutlaka konuşmak istiyordum.
Çay ocağından, herkes kendi çayını, siparişini kendisi aldığı için, çay ocağından iki bardak çay alıp birini komşu masada oturan yaşlıca adama verdim. Adama baktım, göğsünde bir küçük naylon torbada kırmızı şeritli İstiklal Madalyası vardı.
Madalyayı görünce bu İstiklal Savaşı gazisine, yüz yaşın üstünde olması gereken bembeyaz saçlı adama daha çok ilgi ve saygı duymaya başladım.
Hem de, orada görevli erler askerler zaman zaman gelip ona, “baba bir ihtiyacın var mı hemen getirelim, canın ne istiyorsa hemen söyle” diyorlardı. Mutlaka bu adam İstiklal Savaşı gazisi, diye düşünmeye başladım. İzin alıp yanına vardım, boş bir sandalyeye oturdum. İlgimi çektiği için kitabımı, gazetemi bırakıp hemen yanına oturdum. Onunla konuşmaya başladık.
Ona dedim ki:
“-Abi sen İstiklal Savaşı gazisi misin?  O da şöyle dedi:
“-Yok, ben değilim, babam İstiklal Savaşında şehit oldu, bu madalya şehit madalyası”,dedi. Öyle demesiyle içim bir tuhaf oldu, üzülsem mi, onu kutlasam mı diye düşünürken, ağzımdan maşallah sözü çıkıverdi.
-Adın ne, dedim.
“-Sezai Keklikçi,dedi.
-Kaç yaşındasın, dedim. O:
“-85 yaşındayim” dedi. Öyle olunca 1934 de doğan bu adam İstiklal Savaşı gazisi olmaz, diye düşündüm.
-Aslen nerelisin, dedim.
“Bilecik’liyim”, Ertuğrul Gazi torunlarındanım” dedi.

İstiklal Madalyalı emekli - Cevat Kulaksız
Bir ara, cüzdanından Atatürk’ün nüfus Cüzdanı örneğini çıkarıp gösterdi. “Atatürk’ü çok sevdiğini, Atatürkçü olduğunu” söyledi.
Ona, “babandan dolayı maaş alıyor musun, diye sordum. O da, “yok almıyorum” dedi. Bilindiği gibi yasa hükmüne göre İstiklal Madalyası sahipleri ölünce dul veya evlenmemiş kız çocukları maaş alabilir.
Geçimini nasıl sağlıyorsun, diye sordum. O:
“-Ben emekliyim, iki bin lira maaş alıyorum” dedi.
-Sezai Bey evli misin, dedim. O da:
“-Yok, ben tek yaşıyorum”, dedi. Ona:
Peki, çamaşır, bulaşık işini nasıl hallediyorsun, diye sordum, şöyle cevap verdi:
“-Evde iki tane kız var, biri akkız, biri sarı kız, sağ olsun onlarla idare ediyorum”.  Ona, niye öyle söylüyorsun, bu kızların adı yok mu, evli değiller mi,  diye sorunca şöyle dedi:
“-Ak kız dediğim çamaşır makinesi, sarı kız dediğim bulaşık makinesi; basıyorum düğmeye ak kız çamaşırları,  sarıkız bulaşıkları hallediyor”. İster istemez güldüm, oo o kızlar herkesin evinde var, dedim.
Peki, Sezai Bey, yemek işini nasıl hallediyorsun, diye sordum. O şöyle cevap verdi:
Döşünde küçük bir naylon poşette asılı duran babasının İstiklal Madalyası’nı göstererek, “bu madalya var ya bu madalya çok işime yarıyor” dedi. Ona, maaş almıyorsun, nasıl işine yarıyor o madalyayemek falan işini nasıl hallediyorsun diye sorunca, bana aynen şunları anlattı:
“- Ben yemek yapmam ki; bu gördüğün madalya ile acıkınca, param varsa hangi lokantaya gitsem yemeğin yarı parasını alıyorlar. Param olmadığı zaman, Çankaya, Yenimahalle, Büyükşehir belediyesine gidip orada yemek yediriyorlar, bazen askeri birliklere gidip orada yemek yiyorum”. Madalya’nın bu kadar işe yaradığını hiç duymamıştım, diye düşündüm.
O ara başka bir garson asker geldi, “Sezai Baba bir isteğin var mı”  diye sordu. O yok sağ ol dedi.
Ona dedim ki: “Sezai Bey bu yaştan sonra yaşam senin için zor, huzurevine gitsen orada emsallerin var, iyi bakarlar, maaşını oraya veririsin, evini de kiraya veririsin, rahat edersin.
O şöyle dedi:
“-Yok, evimi kiraya vermem, ölünceye kadar idare ederim, vasiyet ederim evimi kanser derneğine vereceğim”.
Babasının İstiklal Savaşı madalyasını göğsünde bir madalyon gibi taşıyan bu yaşlı adam, zaman zaman madalyayı eline alıyor, “bana çok yararı dokunuyor, bununla her zorluğu yeniyorum” diyor. Demek ki bu İstiklal madalyasını gören kişi ve yetkililer, ona her türlü kolaylığı gösteriyorlar, yemek veriyorlar, işlerinde yardımcı oluyorlar; kendisi de zaten bunu söylüyor. Babasının madalyası ile geçine bu adama şaşırdım kaldım.
Ona dedim ki: Sezai Bey, kaç lira maaş alıyorsun, sana yetiyor mu?  85 yaşındaki Sezai Keklikçi şöyle dedi:
“-Bu bana yetiyor, ayrıca üniversitede anasız babasız iki çocuğu okutuyorum, onlara her ay yüzer lira para veriyorum; şimdiye kadar üç tane daha çocuk okuttum”. Gerçekten çok az kimsenin yapabileceği fedakârlığı yapıyordu, bu yaşlı adam. Asgari ücretli maaşı ile böylesine geçiniyor, hem de öğrencilere burs gibi yardım ediyor. Zamanım dolduğu ayrılmak zorunda olduğum için izin alarak ayrıldım. Ayrılırken askerler ona çay getiriyorlardı.
Cevat Kulaksız 
Fotoğraflar: Mehmetçik Parkında 85 lik Sezai Keklikçi babasının İstiklal Madalyası ile ve onunlayım. Ayrıca Atatürk’ün nüfus cüzdanı örneği.

Yasaklar yasaklar ve yine yasaklar!...
İnsanlarımız; sürekli dillendirilen, getirilen ve getirilmek istenen yasaklardan bunaldılar, yasak kelimesini duymak istemiyoruz artık.

AKP iktidarı; sözüm ona, yasaklarla mücadele ve yasakları sonlandırma iddiasıyla iktidara geldiği halde, yasakları kaldıracağına, ülkemizi adeta yasaklar cehennemine dönüştürdü.

İktidarın başındaki, dediğim dedik diyen muktedir zat; aklına her estiğinde, kendince sakıncalı olan bir konuda hemen yasak getiriyor ve bu yasağa; sözüm ona insan sağlığını ve dini vecibeleri gerekçe gösteriyor ve bu suretle, işin içinden sıyrılmaya, yasaklara haklılık kazandırmaya çalışıyor.

Yoldaki son yasak da, özel arabalarda da sigara içme yasağı.

Evet, sigara gerçekten sağlığa zararlı çok kötü bir alışkanlık, ama bu alışkanlığı yasaklarla önlemeye çalışmak, sonuç alıcı  ve akılcı bir yol değildir.

İçki düşmanlığı da öyle, bu ülkede içki içmek, adeta yasak, yasakla eş değer. Zira, içkinin insan sağlığına olan zararları ve din kuralları gerekçe yapılarak bu ülkede vergi artırımı yoluyla, sigara da olduğu gibi, içkiler de sürekli zamlanıyor ve öyle ki; içki fiyatlarının, ülke insanının gelir seviyesine ve asgari ücret miktarına göre ulaştığı bugünkü seviyesine bakıldığında, bu ülkede içki içimi adeta fiilen yasaklanmıştır diyebiliriz.

Sigara ve içkiye, artırılan vergiler  ve el yakan fiyatları yoluyla yapılan yasaklama ve dayatmalar, laik ve sosyal bir devlette asla savunulamaz. Yasakçı ve bu yasakları çoğu zaman ceza, vergi ve fiyat zammı yoluyla uygulamaya koyan zihniyet, bize göre samimi değildir, geneldeki sosyal ve ekonomik  politikalarına baktığımızda, insanların sağlıklarını düşündükleri, asla inandırıcı değildir.

Siyasal iktidar; bu yasakları, ceza ve fiyat zamlarıyla paraya dönüştürerek, iş bilmezliğinden ve israfından kaynaklı sürekli açık veren bütçeye, yeni yamalar eklemenin peşindedir.

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, Ağustos sonlarında Kıbrıs’a seyahate gitmiş ve Kıbrıs’ta bir şarküteriden, ülkemizden giden en iyi kalite bir kiloluk rakıyı 60 TL. sı ödeyerek satın almış, aynı rakı bugün ülkemizde; ülkemizin fakir insanlarına ve tiryakilerine, 300TL'ye yakın çok fahiş bir fiyatla satılmaktadır. Arkadaşımdan bunu duyunca, bu ülkede yaşayan bir fert olarak kahroldum, tansiyonum fırladı, bu ülke ve ülke insanına reva görülen haysiyet kırıcı ve angaryaya dönüşen bu muameleyi hiç hak etmediğimizi düşünerek, iş başındaki iktidara yönelik muhalif bir insan ve yazar olmaktan haklı bir gurur duydum, tüm beceriksizliklerine, kendi israflarına, saraya sarf ettikleri gereksiz harcamalarına rağmen, AKP iktidarına hala oy vererek onları iktidarda tutan seçmen kitlesine içimden kızdım ve bir yandan da gerçekleri hala görememeleri nedeniyle acıdım.

Akaryakıta yapılan sürekli zamları zikretmeye gerek yok sanırım.

AKP iktidarı ve başındaki zat; gerçekten vicdan sahibi katıksız bir Müslüman ise; yönetimindeki insanlara, yalan söylememelerini, kul hakkı yememelerini, vicdanlı ve dürüst olmalarını, yolsuzluk, hırsızlık ve arsızlık yapmamalarını, kimsenin ırzına yan bakmamalarını, kadınların da bir dişi değil, erkeklerle eşit bir kişi ve  insan olduklarını, kadına yönelik şiddetin, insanlık dışı ve yasalarımız yanında dinimizce de günah ve büyük bir suç olduğunu, sürekli  söylemeli ve gerekiyorsa bu konularda, paraya dönüşmeyen, devlete parasal dönüşü olmayan her vicdan sahibi insanın vicdanen kabul edebilecekleri yasaklar getirmelidir.

Beceriksiz, demokrasiden nasibini almamış, kendi çıkarlarını ülkenin ve milletin çıkarlarından Öncelikli ve üstün tutan ,israfı, gereksiz ve lüks harcamaları, devletin itibarıyla örtmeye ve haklı göstermeye çalışan iktidarlar; özgürlüklerden korkarlar, devleti özgür bir ortamda yönetemeyeceklerini, iktidarlarını devam ettiremeyeceklerini çok iyi bilirler, onlar için tek özgürlük, koltuğa iyice yapışmalarını sağlayan kendi özgürlükleridir, sadece ellerindeki devlet hazinesine, ceza ve acımasız vergi ve fiyat zamlarıyla para olarak dönüşleri olan, insanları susturan  yasakları getirirler, yaralı parmağa asla işemezler.

Güner Yiğitbaşı

23/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Diyanet ne yapmak istiyor?
Yıl 1919 ülke emperyalistlerin işgali altındadır.
Mustafa Kemal Paşa gelecekteki parlak geleceğini düşünmeden Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşını başlatmak istemektedir.
Emperyalistlerin isteği üzerine, Mustafa Kemal, Samsun'da çıkan Rum ve Türk halkı arasındaki çatışmaları engellemek için Osmanlı Hükümeti tarafından 9. Ordunun da müfettişliği görevi ile görevlendirilmiş, bu amaçla 19 Mayıs 1919 Samsun’a gitmiştir.
Samsun’a çıkan Mustafa Kemal verilen görevi yapmak yerine, kurtuluş için hazırlıklar yapmak ve yurtsever ordu komutanları ile bağlantı kurmak, Türk Ulusunu kurtuluşa hazırlamak istemektedir.
Emperyalistlerin yakınmaları (şikâyetleri) üzerine, Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırmıştır. Mustafa Kemal İstanbul’a dönmeyi reddedince, İstanbul Hükümeti 8-9 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa’nın görevine resmen son vermiştir. Aynı dakikada Mustafa Kemal Paşa askerlik görevinden istifa ederek sine-i millete dönmüş...
Ve
Kurtuluş Savaşına sivil olarak devam etmişti.
Padişahlık, Mustafa Kemal ve yurtsever Kuvayi Milliye’ye   (Milli Güçler) destek olmak yerine, Vatan haini Mustafa Sabri’nin 11 Nisan 1920 tarihinde kaleme aldığı ölüm fetvasını, Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi imzalamayarak istifa eder, yerine Dürrizade Abdullah Efendi bulunur ve fetva onun tarafından verilir.
Bu fetvaya dayanılarak Osmanlı Divanı Harp tarafından Mustafa Kemal ve kader arkadaşlarını yokluklarında 11 Mayıs 1920 tarihinde ölüm cezası ile cezalandırır.
Bu karar,   Osmanlı padişahı Vahdettin tarafından 24 Mayıs 1920 de onaylanır.
Boynunda ölüm fermanı olmasına karşın, Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşını başlatmaktan vazgeçmez.
O sırada çok önemli bir gelişme olur.
Yurtsever Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi (Rıfat Börekçi),   Anadolu’daki 153 müftüye, müderris ve ulemasına imzaladığı  "Anadolu Fetvası" olarak da bilinen Fetvayı kaleme alarak milli mücadeleye destek verir.
Yurtsever Börekçi, bununla da kalmaz, kendisi ve eşinin cenaze masrafı olarak biriktirdiği 1200 Lirayı da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının parasal sıkıntıda olduğunu öğrenince onlara vermiştir.
Cumhuriyetin İlk Diyanet İşleri Başkanı Olan Rıfat Börekçi’yi minnet ve saygı ile anıyorum.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşını Yengi (zafer) ile başardıktan sonra kuruluş aşamasına geçmiş ve 9 Eylül 1923 Tarihinde “Halk Fırkasını” kurarak Başkanlığını üstlenmiş, 1924 yılında da adını “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını vermiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi devrimleri gerçekleştiren ve devrimlerin bekçiliğini yapan 96 yıllık bir çınar ve büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Partisidir.
Bilinen bu yakın tarihi neden yazdın dediğinizi duyar gibiyim.
Şunun için yazıyorum.
Yazılı ve görsel medyaya yansıyan habere göre, üyesi ve delegesi olduğum partime büyük bir haksızlık ve hakaret olarak gördüğüm için yazıyorum
Haber şöyle…
“Muğla'nın Seydikemer ilçesinde imamlık yapan Haşim Öztürk'ün sosyal medya hesabından yaptığı skandal paylaşımda CHP'yi şeytanla ilişkilendiren imam, "Şeytana sormuşlar, Türkiye'ye niye uğramıyorsun? En son uğradığımda CHP'liler ezana yuh çekip, ıslık çalıyorlardı. CHP varken benim Türkiye'ye uğramama gerek yok demiş" ifadelerini kullandı.”
Bu imam efendi bilmelidir ki…
Eğer CHP ve lideri Mustafa Kemal ve aziz silah arkadaşları olmasaydı, şu anda imamlık yaptığın camide ezan sesi yerine çan sesleri duyulacaktı.
Diyanet İşleri Başkanına Soruyorum.
1-Bu imamın söyledikleri Diyanet İşleri Başkanlığının politikası mı?
2-Eğer değil diyorsanız, bu imam hakkında gereken soruşturmaya başladınız mı?
3-Kamu görevlisi olan bu İmam bunları yazarken kimden cesaret alıyor?
4- İmam Efendi, bu söylemleri ile Rahmetli Rıfat Börekçi’nin kemiklerini sızlatmadı mı?
5-Bu İmam, milyonlarca üyesi olan CHP’sine hakaret ederek iftira atarken, yurttaşlar arasında ayrıştırmaya gitmiyor mu?
Yaşasın Laik Türkiye Cumhuriyeti…
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk ve Silah Arkadaşları…

Gündüz Akgül

20.09.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Yargıtay'ın Bozması Yetmez
Yargıtay 16.Ceza Dairesi, Cumhuriyet Gazetesi çalışanları hakkında İstanbul 27.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından FETÖ'ye yardım suçundan verilen mahkumiyet kararını bozdu ve sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğine hükmetti.
Yargıtay'ın bozma kararının gerekçesi yayınlandı, Sözcü Gazetesinin sür manşetinde “YARGITAY'DAN DERS GİBİ KARAR” başlığı altında verilen bu haber, yargı adına içler acısı, bir hukukçu olarak utanmamak ve üzülmemek mümkün değil.
Kararı, Yargıtay tarafından bozulan ve yayınlanan gerekçesi bugünkü Sözcü Gazetesinde satır başları halinde paragraf paragraf verilen İstanbul 27.Ağır Ceza Mahkemesi Hakimlerine ve aynı kafadaki tüm hakimlere ders niteliğinde olduğu belirtilen bozma gerekçelerine bakıyoruz, hukuk tahsili yapan vasat her hukukçunun bilmesi gereken gerekçeler, hukuk fakültesinde okuyup daha dün mezun olan genç bir hukukçunun bile bilmesi gereken gerçekler,
Yargıtay 16.Ceza Dairesi; aslında yeni bir şey söylemiyor, Amerika’yı yeniden keşfetmiyor, milli ve evrensel, yazılı olan veya olmayan hukuk kurallarını ve yasa maddelerini hatırlatıyor ve yüksek sesle tekrarlıyor.
Cumhuriyet çalışanları hakkında mahkumiyet kararı veren ve bu kararı bozulan İstanbul 27.Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri de, pek ala bu bozma kararının gerekçelerinde açıklanan hukuki görüşleri ve kuralları biliyorlar, onlar da İstanbul gibi bir büyük şehirin ağır ceza mahkemesine başkan ve üye olarak atandıklarına göre, Yargıtay üyeliğine seçilecek yetenekte ve tecrübede hakimler olmalılar, Yargıtay üyeliği sınırlı olduğu için orada görev yapmaya ehil hakimlerimizin bir kısmı yerel mahkemelerde yargı görevlerini yapsalar da, Yargıtay üyeleriyle aralarındaki fark, sınırlı kadro nedeniyle, eşitler arasında Yargıtay’a seçilememiş olmalarıdır, onların yerel mahkeme hakimleri olarak bilemedikleri, Yargıtay üyesi hakimlerden eksik yanları ne olabilir?
Bize göre kararı bozulan yerel mahkeme hakimlerinin eksik yanları; hakimlik mesleğinin kutsallığını, hakimliğin cesaret ve dürüstlük istediğini, güçlü birilerinin istediği kararın değil, yasaların emrettiği kararın verilmesi gerektiğini, kimsenin emir kulu olunmayacağını, Saray'ın değil Türk Milleti adına karar verilmesi gerektiğini, vereceği kararın kişilerin özgürlükleri üzerindeki olumsuz etkilerini, yargının her koşula rağmen bağımsız ve tarafsız olması gerektiğini, hakimliğin dürüst ve cesur insanların yapacağı kutsal bir meslek olduğunu, şu veya bu nedenle, göz ardı etmeleridir.
Bize göre en başta hakimler olmak üzere, her meslek erbabı; işini, bedeli ne olursa olsun, korkmadan, namuslu ve cesur bir şekilde yasalara ve hukuka uygun yapmalıdırlar.
Bugün ülkemizde ve Dünyada, çeşitli nedenlerle genelevlerde çalışmak zorunda kalan(kadınlara olan saygımdan kadın demiyorum)  insanlar var, ben bir insan ve hukukçu olarak onları hakir görmüyorum, eleştirmiyorum, empati yapıyorum, mecbur kalmadığı sürece kim ister genelevde çalışarak onun bunun ağız kokusunu çekerek ekmek parası kazanmayı, bana göre, genelevde dahi, belki çelişki gibi gelecek ama ,namusuyla, dürüst olarak ve işinin hakkını vererek çalışan insanlar dahi kutsal ve makbulümdür.
Biz diyoruz ki; Yargıtay'ın, yerel mahkemenin  hukuk dışı kararını bozarak, affedersiniz pardon demesi asla yeterli değildir.
Bu kadar fahiş hukuki hatalar sonucu verdikleri kararları Yargıtay tarafından birçok gerekçelerle bozulan hakimler; bu meslekte en üst düzey ağır ceza mahkemelerinde görev yapamamalıdırlar. O hakimler, onurlu iseler, adlarına yargı yetkisini kullandıkları Türk Milletinden ve göz göre göre haksız mahkum ettikleri ve özgürlüklerinden yoksun kıldıkları Cumhuriyet çalışanlarından özür dileyerek, işgal ettikleri kürsüden aşağıya inmelidirler.

Güner Yiğitbaşı

19/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kılıçdaroğlu'na Yönelik Suikast Girişimi Kararı Doğrudur
Hatırlarsınız,2017 senesinde CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU adalet yürüyüşü yapmış ve Ankara’dan İstanbul'a yürümüştür, bu yürüyüş sırasında Işid'li terörist Oğuzhan KORKMAZ, KILIÇDAROĞLU'na suikast yapmayı planlamış ve güvenlik güçlerince yakalanarak, örgüt üyeliği ve KILIÇDAROĞLU'nu öldürmeye teşebbüs suçlarından Kayseri 2.Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmış ve anılan mahkeme tarafından, sanığın ele geçirildiği yer ile KILIÇDAROĞLU'nun bulunduğu eylemin gerçekleştirileceği yerin uzaklığı gerekçe gösterilerek, eylem hazırlık hareketi olarak kabul edilmek suretiyle, adı geçen sanık hakkında KILIÇDAROĞLU'nu öldürmeye teşebbüsten beraat kararı verilmiştir.
Bu karar, medyada tartışmaya açılmış ve mahkemenin kararı eleştirilmiştir.
Bize göre; mahkemenin, eylemi nitelendirmesi ve hazırlık hareketi sayarak beraat kararı vermesi yasal ve doğrudur.
Bu kararın niçin doğru olduğunu yeniden uzun uzun yazmak, içimizden gelmedi. Biz,26/Eylül/2012 tarihinde  “BALYOZ KARARINI TARAFSIZ HUKUKÇULAR TARTIŞMALIDIR” başlıklı bir makale yazmış ve balyoz eyleminin kumpas olmayıp, gerçek olduğu kabul edilse dahi, suça teşebbüs ile hazırlık hareketlerinin izahını yapmaya çalışmış ve balyoz'un darbeye teşebbüs olmadığını savunmuştuk. Bu makalemizin ilgili bölümlerini, KILIÇDAROĞLU kararına ışık tutması açısından, tırnak içinde aşağıda aynen yayınlıyoruz.

“Gördüğümüz kadarıyla, Balyoz Davası sanıklarının katıldıkları plan tatbikatı seminerinde, iddiaya göre, AKP hükumetini devirmek ve hükumete karşı darbe yapmak konusunda karar alınıp planlar yapılmış, sözüm ona , Ege Denizinde Türk uçakları tarafından başka bir Türk uçağı düşürülerek, it dalaşı sırasında Yunan uçakları tarafından düşürülmüş gibi gösterileceği yolunda provakatif eylem yapılması, bilmem hangi caminin bombalanarak, halkın galeyana getirilmesi, karar altına alınarak bunun planları yapılmış ve saire ve saire.”

“Balyoz suç tarihinde yürürlükte olan mülga 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 61 ve 62. maddelerinde,(o zaman teşebbüs, eksik ve tam teşebbüs olarak ikiye ayrıldığından) suça eksik ve tam teşebbüs ‘ün ne olduğu, eksik ve tam teşebbüs ayrımına son vererek teşebbüsü tek'e indirerek, suça teşebbüsü bir bütün olarak düzenleyen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasasının 35.  ve 36. maddelerinde, suça teşebbüsün ne olduğu, teşebbüs halinin ne zaman başlayacağı, teşebbüse geçildiği halde, o suç için gerekli olan icrai hareketleri tamamlamadan, teşebbüsten gönüllü olarak vaz geçilebileceği, vaz geçildiğinde, işlenmesi kararlaştırılan ve teşebbüs aşamasına da geçilen suçtan ceza alınmayıp, o ana kadar yapılan eylemler, başlı başına bir suça vücut veriyorsa, sadece o suçtan cezalandırma yapılabileceğini açıkça tarif edip belirlenmiştir.”

“Farz edelim ki; ben, bir şahsı planlayarak, yani taammüden öldürmeye kesin olarak karar verdim. Bu suçun karar aşamasıdır ve kafamda gizli olan bu kararı, sadece ben bilmekteyim. Öldürme fiiline henüz başlamadım. İcrai bir hareketim asla yok. Almış olduğum bu suç kararım, cezalandırmayı gerekli kılan bir suça teşebbüs değildir. Tıpki fikir özgürlüğü gibi. Kafamda binlerce fikir ve karar üretip, kafamdan geçirebilirim.”

“Öldürme kararını aldıktan sonra, bu öldürme suçunu nasıl gerçekleştireceğim konusunda kendimce bazı planlar yapabilirim. Öldürme fiilini, tabancayla, öldüreceğim kişinin devamlı gece iş dönüşü geçtiği yolun en tenha yerinde pusu kurarak gerçekleştirmeyi planlayabilirim. Buna da, suçun planlama aşaması diyebiliriz.”

“Öldürme fiiline karar verdim ve bu fiili ne şekilde gerçekleştireceğimi de planladım. Yine cezalandırmayı gerektiren bir suç işlemiş değilim.”

“Öldürme fiilini tabancayla işleyecektim ya. Sıra şimdi, fiilde kullanacağım tabancayı elde etmeye geldi. Bir silah kaçakçısıyla anlaşıp sağlam ve atışa elverişli bir tabanca satın alıp evimde gizliyorum. Öldüreceğim şahsı pusuya düşüreceğim yer olan, onun her gece iş dönüşü geçtiğini bildiğim yolun en tenha olan yerini görüp tespit etmek ve pusu yerini kesinleştirmek amacıyla, suç mahalline gidip keşif yapıyorum. Buna da suçun hazırlık hareketleri aşaması diyebiliriz. Bu hazırlık hareketleri aşaması da, hazırlık aşamasındaki bir eylem, müstakil olarak başka bir suçu oluşturmuyorsa, işlemeyi kararlaştırdığım cinayet fiilinden cezalandırılmam için yeterli değildir. Zira, henüz öldürme fiiline, elverişli vasıtalarla icraya başlamadım. Ancak, öldürme fiilini gerçekleştirmekte kullanacağım tabancayı, fiilime hazırlık yapmak amacıyla, ruhsatsız olarak satın alıp bulundurmaya başladığım ve ruhsatsız tabanca bulundurmak tek başına, ruhsatsız tabanca bulundurmak suçunu oluşturduğundan, ben henüz öldürme fiiline teşebbüste bulunmaya başlamamış olduğumdan, bu aşamada ruhsatsız tabanca bulundurup taşıdığım ortaya çıkarsa, sadece, ruhsatsız tabanca bulundurup taşımak suçundan cezalandırılabileceğim.”

“Öldürmeye karar verdik, öldürme suçunu ne şekilde işleyeceğimiz konusunda planımızı yaptık, plan gereğince suçta kullanacağımız tabancayı elde edip, öldüreceğimiz kişiyi pusuya düşürerek öldürme suçunu gerçekleştireceğimiz mahalde keşif yaparak, suç yerini kesin olarak belirlemek suretiyle hazırlık hareketimizi de tamamladık.”

“Sıra karar altına alıp, planlayarak hazırlıklarımızı tamamladığımız öldürme fiilinin
icrasına başlamamıza geldi ve çattı.
Öldürme suçunu işleyeceğimiz gün ve saatte, tabancamızı sakladığımız yerden alıp, pusu kuracağımız yere doğru yürümeye başladık, öldüreceğimiz şahsa pusu kuracağımız yere doğru ilerliyoruz, bu anda dahi kararını verdiğimiz, planlamasını ve hazırlığını yaptığımız öldürme kararımızdan kendi isteğimizle vaz geçebiliriz. Burada dikkat buyurun, öldürmeye teşebbüs fiilimizden değil, öldürme kararımızdan vaz geçebiliriz. Zira, bu halde dahi, öldürme suçuna, elverişli vasıtalarla icraya, icrai hareketlere başlamış değiliz. Henüz suça teşebbüs hali mevcut değil.”

“Planladığımız pusu yerine geldik, tabancamızı belimizden çıkarıp elimize aldık, kurşunu namluya sürerek, namluyu öldüreceğimiz kişinin geleceği istikamete doğru doğrultarak beklemeye başladık, işte şimdi, öldürme suçunun icrai hareketlerine başlanmış ve suça eksik teşebbüs hali oluşmuştur. Bu sırada, vicdanımızın sesine kulak vererek, teşebbüse geçtiğimiz öldürme fiilden gönüllü olarak vaz geçersek, yine teşebbüse geçtiğimiz öldürme suçundan ceza almayacağız. Ama, elimizde, namlusuna kurşun sürdüğümüz tabanca, namlu öldüreceğimiz kişinin geleceği istikamete tevcih edilmiş olarak kişinin gelmesini beklerken o sırada bu durumu gören bir vatandaş veya güvenlik güçleri tarafından, iradem dışı olarak, zorla etkisiz hale getirilirsem ve bu nedenle, teşebbüse geçtiğim öldürme fiilini tamamlayamaz isem, öldürmeye eksik teşebbüs suçunu işlemiş sayılacağım ve öldürmeye eksik teşebbüs suçundan yargılanıp cezalandırılabileceğim.”

“Verdiğimiz bu örneğe göre, kanıtlandığını farz ederek, Balyoz eylemini, suça teşebbüsün yasal koşulları ışığında değerlendirecek olursak, ortada sadece karar ve planlama aşamasının var olduğu, darbe ortamı yaratmak amacıyla işlenmesi karar altına alınan ve planlanan, uçak düşürme, cami bombalama gibi eylemler dahi gerçekleştirilmediğine göre, bırakınız darbeye teşebbüse geçilmesini, darbeye ortam ve haklılık kazandırmaya yönelik, darbe suçunun hazırlık hareketleri dahi yapılamamış olup, bu haliyle, karar altına alınan ve planlanan darbe eylemine teşebbüs hali, kesinlikle oluşmamıştır. Bu haliyle, karar altına alınarak planları yapılan darbe; Meclise sunulup da, bırakınız Meclis Genel Kurulunu, ilgili komisyonlarda dahi görüşülerek yasalaşamayan bir yasa teklifi gibi, kadük olup gitmiştir. “
KILIÇDAROĞLU'na yönelik planlanan öldürme girişimi eyleminde; gerçekleşen kısmı itibariyle, 5237 sayılı yeni Ceza Kanununun eksik teşebbüsü kaldıran uygulamadaki yeni teşebbüs hükümlerine göre, sanık, işlemeyi kastettiği KILIÇDAROĞLU'nu öldürme suçunu, elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamamış değildir, elverişli hareketlerle eylemi doğrudan doğruya icraya başlamadan güvenlik güçlerince yakalanmıştır. Sanık, güvenlik güçlerince, eylem mahalline giderken eylem yerine uzak bir mesafede yakalandığına göre, şayet yakalanmasaydı, sanığın eylem yerine giderken, eylem yerine henüz ulaşmadan pişmanlık duyarak, kendi iradesiyle eylemden vazgeçmesi her zaman mümkündür. Sanığın yakalandığı eylem yerine uzak olan yer itibariyle, planladığı eylemden kendi isteğiyle vazgeçmesi ihtimalinin varlığı, zayıf bir ihtimal de olsa, teorik olarak mümkündür.
Bu nedenle, Kayseri 2.Ağır Ceza Mahkemesinin kararı hukuken doğrudur, ceza hukukunda, mahkeme kararlarının vicdanen doğru olup olmadıkları tartışılamaz.
Burada tartışılacak ve sorulacak olan husus; bu eylem, AKP Genel Başkanına yönelik olsaydı, mahkeme böyle doğru ve yasal bir karara, çekinmeden ve kolayca imza atabilir miydi?

Güner Yiğitbaşı

18/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

İzmir Bb'ye Başkanı Sayın Soyer'e Açık Mektup
Sayın SOYER, başkan adayı yapıldığınızda, benim de yakın arkadaşım ve meslektaşım Babanız rahmetli Nurettin SOYER üzerinden, sizin aleyhinize ön yargılı yıpratma kampanyası yapıldığını hatırlayınız.

Buna rağmen, şahsınız ve partinizin seçmen üzerindeki olumlu etkisi sonunda seçimlerde başarı göstererek İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı seçildiniz.

Hem İzmir’de oturan bir kişi ve hem de babanızın yakın arkadaşı ve hem de sadık bir CHP seçmeni olmam nedeniyle; sizin, başkanlık görevinizde çok başarılı olmanızı canı gönülden diliyorum.

Seçmen nezdinde oy kaybeden ve kaybetmeye de devam eden, adeta dağılma aşamasına gelen AKP ve trolleri, sizi ve sizin şahsınızda CHP'yi yıpratarak başarılarınızı gölgelemek ve itibar kaybına uğramanız için ellerinden geleni yapacaklar, yalan haberlerle aleyhinizde algı yaratacaklardır, bu algı faaliyetlerine başladıklarına tanık olduğum bir yalan haberi sizinle paylaşmayı, kendime görev ve sorumluluk sayıyor ve haddim olmadan sizi buradan bilgilendiriyor ve uyarıyorum.

Geçen gün bir aile toplantısında sohbet ederken, her zaman olduğu gibi, siyaset konusu açıldı ve ben AKP iktidarını ve yerel yönetimlerdeki yolsuzluklarını dile getirdim. Aslında, insan olarak çok iyi olan ve benim de  çok sevmeme rağmen, AKP yanlısı olduğunu bildiğim bir komşum, benim AKP'li belediyelerin tescillenen yolsuzluklarına yönelik eleştirime önce hak vereceğine ve varsa ondan sonra CHP'li belediyeler hakkındaki eleştirisini dile getirmesinin gerekmesine rağmen, bunu yapmadan, AKP'yi savunma refleksi içinde, hemen sizinle ilgili benim asla inanmadığım bir suçlamayı dile getirdi.

Konu şu; Sayın SOYER güya siz, İzmir Varyant başındaki Belediye'ye ait adı sanırım Şato olan sosyal tesisi, şahsınıza malikane ve konut olarak tadil etmeye başlamışsınız veya başlayacakmışsınız. Şunu hemen belirteyim, bu yalan ve dedikodu niteliğindeki beyana asla inanmadım. Zira; sizin, kendi ayağınıza silah sıkacak kadar aklınızı yitirmediğinize, seçmen kitlenize ihanet etmeyeceğinize olan güvenim sonsuzdur.

Sayın SOYER; fısıltı gazetesinden servis edilen sizi ve partinizi kötülemeye ve itibarsızlaştırmaya yönelik bu tür yalan haberlere kulak kabartınız, böyle yalan haberlere duyarlı olunuz ve anında gerekli cevabı vererek, doğruları kamuoyuyla paylaşınız. Bu sosyal tesisi, malikane haline getireceğiniz yalan haberini de, en kısa zamanda, mahallinde çektireceğiniz fotoğraflarıyla yalanlayarak, böyle bir girişiminizin olmadığını ve olamayacağını açıklayınız.

Sayın SOYER; siz de çok iyi biliyorsunuz ki; İzmir için geçerli değil ama, partiniz CHP'nin 31.Mart yerel seçimlerindeki başarısında Millet İttifakı olarak İYİ Partiyi yanınıza almanın büyük etkisi var. İttifak sonucunda da olsa, milletin size ve diğer CHP'li belediye başkanlarına olan teveccühlerini ve güvenlerini sarsmayınız, bu nedenle hak etmediğiniz gerçek dışı yalan ve dedikodulara kulak kabartmayı ihmal etmeyiniz. Bizim milletimiz, biliyorsunuz yalanlara çabuk kanarlar, doğruyu araştırma ve sorgulama gibi bir özelliğimiz yoktur, her şeyi önlerine hazır isterler, yalan haberin doğru olmadığını ve gerçek durumun ne olduğunu da, kanıtlarıyla önlerine sergilemenizi isterler. Halkımızın bu özelliğini asla unutmayınız.

Sayın SOYER; bu son yerel seçimler sonunda, CHP'nin önemli merkezlerin belediye başkanlıklarını kazanarak yerelde iktidar olması, Allah’ın CHP'ye tanıdığı bir lütuf ve  son imkandır, yerel iktidarda başarılı oldunuz oldunuz. Aksi halde, bundan sonra ne yerelde, ne de genelde, belki İzmir hariç, seçim kazanarak iktidar olmanız asla mümkün değildir. Genel Başkanınız KILIÇDAROĞLU, bunun farkında ve CHP'li belediye başkanlarını haklı olarak yakından takip edip izlemekte ve aksamaları, bir muhalif gibi korkusuzca anında eleştirmektedir, doğru olan da budur ve bu doğruyu yapmaktadır. Siz dahil, tüm CHP'li başkanlar olarak, KILIÇDAROĞLU'nun ve biz seçmenlerin yüzünü kara çıkarmamaya mahkumsunuz. Aksi halde tarih sizi asla affetmeyecektir.

Sayın SOYER, bir izmir'li olarak, özellikle sizi izlemeye devam edeceğiz, başarınız başarımız olacaktır.

Başarı dileklerimle selam, sevgi ve makamınız gereği saygılarımı sunuyorum.

Güner Yiğitbaşı

17/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

Olur Ama Bu Kadarı Da Olamaz
Değerli okurlar, hepiniz biliyorsunuz,31.Mart günü yapılan yerel seçimlerde ve özellikle de İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi için; şahsını, prestijini ortaya koyan AKP Genel Başkanı, tüm devlet imkanlarını kullanmasına rağmen, parti olarak çoğu büyük illerimizde seçimi kaybetmiş ve Millet İttifakının ortak adayı olan İMAMOĞLU İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı  seçimini kazanmış olmasına rağmen, YSK'ya yapılan baskılar sonunda 31.Martta yapılan İstanbul seçimi iptal ettirilmiş ve 23.Haziranda yenilenen seçimlerde İMAMOĞLU 800.000 fark atarak yeniden seçimi kazanmıştı.
İşte, yenilenen İstanbul seçimlerinin hemen öncesinde, kırmızı bültenle aranan PKK terör Örgütü liderlerinden Osman ÖCALAN,AKP lehine propaganda yapması için TRT ekranlarına çıkarılarak kendisiyle söyleşi yapılmıştı.
Kamuoyunda çok eleştirilen bu program nedeniyle yapılan suç duyurusu üzerine, konuyla ilgili olarak soruşturma başlatan Ankara C Başsavcılığı, soruşturma sonunda, bu eylemin düşünce özgürlüğü kapsamında kaldığı ve suç oluşturmadığı gerekçesiyle, kamu davası açılmasına gerek görmeyerek, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
Bu karar; bize göre, yargının yüz karasıdır, çifte standart bir uygulamanın, yargının tamamen sarayın emrine girdiğinin ve bağımsızlığını tümüyle yitirdiğinin, Osman ÖCALAN'ın, sarayın izni ve talimatı  olmaksızın TRT'ye çıkarılmasının imkansız olduğunu çok iyi bilen adı geçen savcılığın, saray izinli bu röportaj hakkında dava açtığı takdirde başına neler geleceğini çok iyi bilerek, sarayı kızdırmamak adına verilen hukuka, etik kurallarına, eşittik ilkesine, yargı bağımsızlığına aykırı, yargı tarihine kara bir leke olarak geçecek örnek bir karardır.
Osman ÖCALAN'ın TRT'ye çıkarılmasında suç unsuru bulamayan ve takipsizlik kararı veren aynı Ankara C. Başsavcılığı; yurt çapında Fetö soruşturmalarını aleyhte etkileyecek şekilde, sözüm ona Fetö'nün yaptığı çağrı üzerine, belirli tarih aralığında Bank Asya'ya para yatıranların, Fetönün bu konudaki çağrısına uyarak para yatırdıklarının ve Fetö üyesi olduklarının kabul edilmesi konusunda, tüm savcılıklara çağrılar yapmıştır.
Bu çağrı nedeniyle; ülke çapında, belirtilen tarih aralığında, bankanın yasal olarak faaliyetini sürdürmesine, iktidarın bu bankayı kapatmamasına, yani devlete güvenerek, belirtilen tarih aralığında, tesadüfen de olsa, Bank Asya’ya küçücük paralar yatıran mütedeyyin insanlar, Fetö üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklanmışlar ve haklarında davalar açılmıştır.
Şimdi el insaf diyelim ve iki eylemi mukayeseli değerlendirelim.
PKK'nın kurucusu ve lideri olan APO'nun kardeşi Osman ÖCALAN'ın, PKK terör örgüt üyesi olduğu, kırmızı bültenle arandığı kesin olup, suçluluğu ve yasalardan kaçtığı ve arandığı kesin olan Osman ÖCALAN'ın, hem de seçim propagandası için TRT'ye çıkarılması suç oluşturmuyor, buna mukabil, Fetö terör örgütünün finansörlüğünü yaptığı iddia edilmesine rağmen, devletin ruhsatını ve çalışma iznini iptal ederek faaliyetine son vermediği bu bankaya, devlete güvenerek, Fetö'nün çağrısından habersiz, en azından bu çağrıdan haberinin olduğuna ilişkin kanıtlar olmayan mütedeyyin masum insanların, bu çağrıyı bildikleri varsayılarak, örgüt üyesi olmakla suçlanıyorlar, bu nedenle, Osman ÖCALAN olayı nedeniyle Ankara C. Savcılığı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar, büyük bir çelişki, haksızlık, aymazlık ve keyfilik olup, bu karar ayı zamanda hukuk dışılığın tipik bir örneğidir.
Umarız, Ankara Savcılığının; yasa dışılığı tescilli Osman ÖCALAN eylemi nedeniyle verdiği takipsizlik kararı, hiç değilse bundan sonra, yasal olan Bank Asya'ya para yatıranların masum sayılmalarına vesile olur, Bank Asya'ya para yatırma eylemi, Fetö'nün çağrısı üzerine yapıldığına ilişkin hiçbir kanıt olmadan, Fetö örgütü üyeliğinin kanıtı ve kriteri olmaktan çıkarılır ve insanların hesaplarının peşinde koşulmaz ve bu çok komik  hukuk ayıbından kurtulmuş oluruz.

Güner Yiğitbaşı

16/09/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget