Makaleler "Ali Sirmen"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

14 Mayıs 1950 - Ali Sirmen
66 yıl önce bugün, 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerle Türkiye’de iktidar el değiştiriyor ve Cumhuriyetin kurucusu Cumhuriyet Halk Partisi devriliyor, yerine Demokrat Parti geliyordu.
Dünya tarihinde pek sık görülmeyen bir olayla karşı karşıyaydık. Bir kurtuluş savaşının başarıyla sonuçlanmasının, Cumhuriyet ilanının üzerinden 27 yıl geçtikten sonra, bu hamlelerin başını çeken kadroların oluşturduğu tek partinin, herhangi bir toplumsal kargaşa, darbe veya darbe teşebbüsü yaşanmadan, dürüst ve serbest seçimlerle iktidardan çekilmesi, gerçekten, eşine az rastlanır bir olaydır.
Tek partinin egemeni İsmet İnönü çok partili yaşamın önünün açılmasına rıza göstermekle yetinmemiş, aynı zamanda ona öncülük de etmiştir.

Tek parti rejiminden çok partililiğe geçişin gerçekleştiği 14 Mayıs 1950 Türkiye’nin demokrasiye geçiş bayramı olabilirdi, eğer değişimin sunduğu fırsat değerlendirilebilmiş olsaydı.
Ne yazık ki tek partililikten çok partililiğe geçişi, darbesiz sorunsuz gerçekleştirmiş olan Türkiye, çok partililikten, insan hak ve özgürlüklerini temel alan çoğulcu rejime sarsıntısız geçişi beceremediğinden, 14 Mayıs’ı da demokrasi bayramına çeviremedi.

***

Bunun çeşitli nedenleri arasında en önemli olanı, DP iktidarı ve karizmatik lideri Menderes’in, demokrasiyi çoğunluk diktasına dönüştürmesi kaçınılmaz yanlış milli irade algısıdır.
Demokrasi ve uzlaşma kültürü zayıf, despotik hafızası henüz taze bir toplumda, denge ve kontrol mekanizmaları tam oturtulamamış, rejim kısa süre içinde “en çok oyu ben aldım, ben milli iradeyim, her şeye kadirim” zihniyetinin iktidarın bütün katlarında yer etmesiyle birlikte, ilk “seçimle gelen dikta” dönemi açılmış oldu. 1950’de aldığı çoğunluk desteğini, 1954’te daha da arttıran DP, başlangıçta Kore konjonktürünün de katkısıyla, hızlı bir kalkınma sağladıysa da, 1955 6-7 Eylülü’nde, basiretsizliği ve şoven popülizmi ile tarihimizin en büyük utançlarından birinin ve 20. yüzyılın en çarpıcı vandalizm olayının sorumlusu olmasının ardından, 1956’dan başlayarak, muhalefetteyken vaat ettiği özgürlükçü demokrasi doğrultusunda değil, tam tersi yönde yol almaya koyulmuş, ifade özgürlüğü, basın özgürlükleri çiğnenmiş, yaş haddinden ve resen emekliye sevk uygulamasıyla, yargı bağımsızlığı ayaklar altına alınmış, 1957’den sonra ivme kazanan uygulamalarla Türkiye, Kurtuluş Savaşı kahramanı ve çok partili yaşamın önünü açan muhalefet partisi liderinin saldırıya uğradığı, gazetecilerin hapishaneleri doldurduğu, Menderes’in çok kızdığı Bölükbaşı’nın Millet Partisi’ne oy verdiği için Kırşehir’in statüsünün ilden ilçeye indirildiği, milletin Vatan Cephesi garabetiyle karşıt kamplara bölündüğü ülke olmuştu.

***

27 Mayıs 1960 darbesi DP iktidarına son verdiğinde, Türkiye sıkıyönetimle yönetilen, sansürün, gazetelerin boş bırakılmış beyaz sütunlarına yansıdığı, üniversite öğrencilerinin polisle çatıştığı, Menderes’in “kara cüppeliler” diye tezyif ettiği üniversite profesörlerinin polisler tarafından yerlerde sürüklendiği bir ülke konumundaydı.
En vahimi ise iktidar partisinin kendi milletvekillerinden oluşturduğu ve İnönü dahil herkesi yargılayıp ağır cezalar verme yetkisiyle donattığı Tahkikat Encümeni (Soruşturma Komisyonu) aracılığıyla, kuvvetler ayrılığı ilkesini ayaklar altına alarak, demokrasinin kırıntısını bile bırakmamış olmasıydı.
27 Mayıs bir darbeydi. Ama demokrasiye karşı bir darbe değil, çünkü o gelmeden önce gitmişti zaten demokrasi.
Neden böyle oldu?
Çeşitli açıklamalar içinde, DP’nin Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na karşı direnen toprak ağaları tarafından, bu amacı hayata geçirmek için kurulduğunu anımsatıp “Bu kadar olurdu toprak ağalarının demokrasisi!” diyen dostum, olaya en doğru teşhisi koymuştu belki de.
Yine de 14 Mayıs 1950, kaçırılmış bir fırsattı. Yazık oldu!
Ali Sirmen / Cumhuriyet

Tümden mi kaldırsak?-Ali Sirmen
Leyla Zana’nın 24 yıl sonra bir kez daha TBMM kürsüsünden usulüne uygun yemin etmemesinin doğurduğu krizin tartışmaları sürecek görünüyor.
Bilindiği gibi anayasanın 81. maddesi TBMM üyelerinin göreve başlarken metni anayasada belirtilmiş yemini etmelerini amirdir. Leyla Zana ise yemininde metinden saparak, “Türk milleti önünde” ibaresi yerine, “Türkiye milleti önünde” ifadesini kullanmıştır.
Zana’nın kişisel kararı olan davranışının doğru olup olmadığına karar vermek bize düşmez. Ancak ortada, önemli bir hukuki sorun var.
Anyasanın 81. maddesindeki yemin, milletvekilliğinin oluşmasının şekil şartı olduğuna ve Zana bunu yerine getirmemekte direndiğine göre sorun nasıl aşılacaktır?
Yemin metnine itirazın yalnız Kürtlerden gelmediğini de unutmamak gerek.
Nitekim, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, kendi itirazlarını da önceki gün şöyle dile getirmiştir:
- 6. dönem yemin etmiş bir kişiyim. Bu yemini çok beğendiğimiz ya da içimize sindiği için etmiş değiliz.
***
Sayın Şahin, yeminin ideoloji ve ayırımcılık koktuğunu söylüyor. Yani itirazı Türk milleti deyimiyle Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık ibaresi.
Kendisini Türk hissetmeyen biri için 81. maddenin ayrımcılık ifade ettiğini kabul etmek gerek.
Her ne kadar, oradaki “Türk milleti”nin etnik referans olmayıp bir üst kimlik olduğu söylense de bu, sorunu gidermeye yetmiyor. Herhangi etnik kimlik çağrışımı yapmayan formül daha uygun görünüyor. Böyle bir çözüm ne Türk’ün Türklüğünü, ne de Kürt’ün Kürtlüğünü ortadan kaldırıyor, ne de birine veya öbürüne herhangi bir üstünlük sağlıyor.
Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalınacağı taahhüdüne gelince: AKP’nin bundan rahatsızlık duymasının nedenlerini anlamak güç olmasa gerek.
Önce belirtmeliyim ki, Evren A
anayasasının kurucu iradesinin icraatına bakınca da Atatürk ilke ve inkılaplarıyla kastedilenin demokrasiyle bağdaşan pek hayra alamet bir şeyler olmadığını kestirmek pek güç olmasa gerek.
Kaldı ki, ne anlamda yorumlarsanız yorumlayın, herkesin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olması diye bir zorunluluk da yoktur demokrasilerde.
***
Ayrıca, bugün devletin su başlarını öyleleri tutmuştur ki, onlara Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalma yeminini ettirmeye kalkmak, insan zekâsıyla ve bizzat Atatürk ile alay etmek demektir.
Bu durumda, yeminin bu bölümünün de kaldırılması son derecede yerinde olacaktır.
Böylece, temel hak ve özgürlükler ile demokrasinin tüm kurum ve kurallarına bağlılık yemini yetecek, tutulmayacak bir yeminin de önüne geçilmiş olacaktır.
Ne var ki, bu dahi sorunu çözmeye yetmeyecektir. Şu anda uygulanmakta olan sistemimizin demokrasiyle uzaktan yakından ilişkisi olmadığı, demokrasinin tüm kuramlarıyla kurallarının çiğnendiği de göz önünde bulundurulunca yeminin de nasıl olsa tutulmayacağı gerçeğinden hareketle, bütünüyle kaldırılması daha da akla yakın bir çözüm gibi görünebilecektir.
Aslında bir kez böyle düşünülmeye başlanınca, demokrasinin hiçbir kuralına ve kurumuna saygı göstermeyen bir anayasanın neye yarayacağı haklı bir soru olarak çıkar ortaya ve yemin metnini kaldırmakla yetinilmeyip, anayasanın tümden kaldırılmasının daha yerinde olacağı kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçek olur.

Ali Sirmen / Cumhuriyet

Eğer gelen iletilerin hepsini buraya alıp işlersem, CHP konusunu kapatamayacağız.
Aslında bu iletileri gönderenlerle aynı görüşteyiz ve hepimiz sorunun sadece adayların seçimlerle belirlenmesi değil, aynı zamanda CHP’de tabandan bir canlanma yaratacak, partiyi büyütecek, iktidar alternatifi haline getirecek hareketlenmeyi gerçekleştirmek olduğunu düşünüyoruz.
Hemen belirtmek isterim, bu konuda bu kadar ısrarcı olmak için illa CHP üyesi veya yandaşı olmak gerekmiyor. Ama şu anda Türkiye’yi demokratik haklar ve laik düzen açısından görece daha iyi bir çizgiye taşımanın tek alternatifi olarak CHP gözüktüğü için, kuruluşa omuz vermek kendi özgürlüğümüz açısından zorunlu gibi geliyor.
Aynı doğrultuda görüş bildiren değerli okurum Ülkü Çelikkanat, ilginç iletisinin bir yerinde aynen şunları yazıyor:“Size bir sır vereyim: Türkiye İş Bankası emekli müdürüyüm. Yıllar önce emekli olduktan sonra hemen CHP’nin Pendik ilçe teşkilatına gittim. Kendilerine nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. Aldığım cevap şaşırtıcıydı: ‘Şu anda size verecek bir işimiz yok. Ancak genel başkan İstanbul’a geldiğinde, pankart taşımamıza yardımcı olabilirsiniz.”


***

Yukarıdaki öykü şaka değil, gerçek. Emekli bir banka müdüründen hiçbir biçimde yararlanmayı düşünmeyen, en sonunda da ona olsa olsa pankart taşıtmayı aklına getiren böylesine kendi içine kapanmış bir partiden ilk beklenebilecek olan, her şeyden önce kendi yapısını değiştirmesidir. Değerli okurumun verdiği örneğe ben de kendi tanık olduğum bir başkasını ekleyeyim:
CHP’nin barajın altında kaldığı seçimin hemen ertesinde, yönetim kadrosundaki değişikliği olumlu bulan, aralarında profesörlerin ve eski baro başkanlarının da bulunduğu yanılmıyorsam sekiz kişi yeni genel başkanın çağrısı üzerine gidip partiye kaydolur.
Aradan zaman geçer, eski genel başkan geri döner, her şeyin eski hamam eski tas olduğunu düşünen yeni üyeler istifa etmek üzere kaydoldukları, daha doğrusu öyle olduğunu sandıkları ilçeye başvururlar, aldıkları yanıt tüyler ürperticidir:
- İstifalarınızı işleme koymamız imkânsız, çünkü henüz üyelik kaydınız yok.
Dilerseniz bir de delegelerle yapılan bir seçim öyküsü:
Yine yıllar önce, bir arkadaşımın daha ziyade Özal sempatizanı tavırları olan annesi nasıl olmuşsa olmuş, bir yolunu bulup, delege ağası tabir edilen bir avukat tarafından kaydedilmiş. Beyoğlu için oy vermekten döndüklerinde bir toplantıdan sonra aramızda şu konuşma geçti:
- Efendim kimlere oy verdiniz?
- Avukat Bey kime dediyse ona, bir de ben de kişisel olarak Aytekin Kotil’i ekledim.
- Aytekin Kotil isabetli bir isim ama tercih sebebiniz neydi?
- O bir ara burada görevliyken Beyoğlu’nu temizlemek için çok uğraştı, biliyorsun sürdüler, ona destek vermek borçtu.
O zaman tüylerim ürpererek anladım ki, anlı şanlı partili, kimi söyledilerse ona oy vermiş, tek tercihinde de Aytekin Kotil ile Saadettin Tantan’ı birbirine karıştırmış.

***

Yıllar önceye ait bu üç öykünün yansıttığı aksaklıkların bugün de aynı derecede olduğunu söylemek insafsızlık. Ama yenilenme, dinamizm, gençleşme, geniş kitlelere açılma konusundaki zorunluluk bugün de geçerli.
Bunun için “okus pokus” dönemindeki gibi hileli üye kayıtlarına son verecek yeni bir üye kayıt sisteminin oluşması, partinin tabandan tavana yeniden oluşturulması zorunlu.Genç, eğitimli, katılımcı bir kadroyla, liyakata dayalı yükselme sistemine sahip yeni bir oluşum 21. yüzyıl Türkiyesi’nin ihtiyaçlarına cevap verebilir ancak.
Bu bakımdan üye kayıt sistemini geliştirmeden, ki bu konuda bazı adımlar atıldı, partiyi büyük ölçüde dışa açılmaya zorlamadan bir yere varmak mümkün değil.
Adayların seçimle belirlenmesi, bir dizi yenileşmenin içinde bir anlam taşıyacaktır.


 CHP ve Önseçim – I

15 Ekim Salı günü, bu sütunda yayımlanan “Sarıgül Atanırsa” başlıklı yazıyla igili olarak CHP Kocaeli İl Başkanı Yalçın Kuşkan telefonla aradı, CHP’nin önümüzdeki seçimlerdeki adaylarının bütün üyelerin katılacağı önseçimlerle saptanması önerisine katıldığını bildirdi.
Kuşkan, CHP’nin, Kocaeli’nin 12 ilçesinde 26 bin 800 üyesi olduğunu söyledi ve şimdiye dek 7 ilçede 18 bin 500 üyeyle önseçim kararı alındığını, kendilerinin Gebze ile ilgili de başvuruları olduğunu, onun da kabul edilmesi halinde, 22 bin 500 üyenin katılımıyla 8 ilçede önseçim yapmayı başaracaklarını belirtti. Ve son sözleri şunlar oldu:
- Adayların tüm üyelerin katılacağı önseçimle saptanmasını doğru buluyorum.
Buna karşılık yılların gazete yöneticisi, CHP’yi yakından bilen kadim dostum Naim Kılıç’tan bu konuda kuşkularını dile getiren ilginç bir mektup aldım, yayımlıyorum:“15 Ekim Salı günkü ‘Sarıgül Atanırsa’ başlıklı yazıyı okuyunca düşündüm...
Yazı bana göre CHP yönetimlerine uzatılan gerçek bir dostun eliydi.
Yazınızı kısaltıp, alıntılamalıyım ki aklıma takılan noktaları ve bana göre, gerçeklerle çatışan yanlarını belirtebileyim:
‘Adaylar, mutlaka seçimle belirlenmeli.
Salt delegelerin katılacakları oylamaları kastetmiyorum.
Zira belediye başkanlarını yerel lordların ayak oyunlarına terk etmemelidir.
Tüm üyelerin katılımıyla yapılacak seçim sonucunda adayların saptanmasının bir başka yararı da böyle bir girişimin örgütü derinleştirip dinamikleştirmesi olacaktır. CHP’nin bu yerel seçimlerde buna çok ihtiyacı var. Çünkü seçimlere geriden giriyor ve elindeki tek koz örgütün tabandan dinamik katkısı, hatta onu daha yukarılara çekecek coşkusu olacaktır.’

***

Sosyal demokrat bir parti ise CHP, böylesine demokrat bir yapıya kavuşmalıdır.
CHP’nin delege yapısını güvenilir görmüyorsunuz, ben de katılırım.
Yaşayarak tanık oldum ki CHP delege yapısı neyse üye yapısı da aynen odur.
Delegeler nasıl masalarda belirleniyorsa, üyeler de lordlarca masalarda belirleniyor.
M. Kırıkkanat’tan alıntıladığınız örnekten yola çıkarak, hizipçiliğin yerleştiği illerimizde genel merkez atamalarının vazgeçilmez olduğuna inanıyorum.
Bir televizyon tartışma programında, CHP yetkili genel başkan yardımcısının duruma göre ilden ile farklı uygulama kararında oldukları açıklamasını gerçekçi buluyorum.
B. hizbinin hâlâ egemen olduğu başka bir ilimizden örnekler vererek anlatayım.
Bir ilçenin CHP’li üye sayısı 250’den 500’e ulaşır ve yeni üyelerin tümü sadece bir beldede yapılan kayıtlarla oluşturulursa...
İlçe belediye başkanlıkları için başvurular sekize ona yaklaşırsa...
Ve adaylar Gürsel Tekin’in yaptığı gibi değil de rakiplerinin ne hırsızlığını, ne ahlaksızlığını kahvehanelerde sergiliyorsa...
Yönetim kademesi ilçe başkanından genel başkanına kadar, partinin disiplin hükümlerine göz yummak zorunda kalıyorsa...
Bir büyükşehir belediye başkan adayı...
Demokratik seçim diye ortalığı ayağa kaldırmaya çalışırken sandığa itibar edilmeyip, genel başkanlıkça atama yapılırsa sokağa döküleceklerini açık açık kahvelerde meyhanelerde bağıra çağıra ilan edebiliyorsa...
Üstelik eski bir milletvekili ve benzer gerekçelerle partiden uzaklaştırılmış olan bu adayın gerçek işinin taşınmaz mallar üzerinde ticaret olduğu düşünüldüğünde...
Hayli zengin olduğu ve bol para yarışa girdiği bilinirse...
Siyaset lordlarına güvenmektense, Kılıçdaroğlu’na güvenir ve hatta teslim olurum.


***

Sarıgül hakkında dijital âlemde dolaşanlar doğru mudur, değil midir?
Öğrenmeye çalışmam; yaptıkları nedir bilmiyorum;
Genel Başkan olmak hedefiymiş, ona da karışmam, korkmam da...Baykal tipi hizipçiliğin girdiği örgüte herkes girer, ama demokrasi asla giremez.
Belki yararı olur umuduyla. Dostça saygılarımla...”
Aziz dostum Naim Kılıç’a üzerinde düşünülmesi gereken mektubu için teşekkür edip, söylediklerini yarın birlikte ele alıp, irdeleyelim isterseniz

 CHP ve Önseçim -II


Dün bu sütunda CHP’yi yakından tanıyan, kadim dostum Naim Kılıç’ın, 15 Ekim tarihli “Sarıgül Atanırsa” başlıklı yazıya yanıtını yayımladım.
CHP için önümüzdeki seçimlerde ve de tüm yerel ve genel seçimlerde en akıllıca yolun tüm adaylarını bütün üyelerin katılacağı önseçimlerle belirlemesi olduğu yolundaki görüşümüze verdiği yanıtta, değerli dostum isim zikretmese bile kimi örnekler sunuyordu.
Bu ve benzeri örneklerin varlığı, hatta zaman zaman bolluğu da çoğunluğun meçhulü değil.
Hatta CHP’nin bir zamanlar “küçük olsun ama benim olsun!” diye dışa kapalı yapı içinde olduğunu biliyoruz.
Ama yine biliyoruz ki CHP tüm eylem ve düşüncelerine katılmasak bile laik demokratik cumhuriyetin güvencesi totaliter diktatöre karşı olan güçler için gizil bir seçenektir.
Ne yazık ki CHP’nin seçenek olabilmesi olası olduğu halde bu durum tümüyle yaşama geçememektedir.
Bunun için yapılması gereken birden fazla şey var.Partinin dünya görüşünü gözden geçirerek, ikircikli olmayan bir tavrı benimseyerek netleştirmesi, parti programı ve tüzüğünü günün gereksinimlerine de yanıt verecek biçimde yeniden oluşturması.


***

Bütün bunların CHP içinde çok büyük tartışmalara, hatta kafa karışıklığına yol açması kaçınılmazdır. Zaten CHP’nin kafası şu anda karışıktır.
Bu kavram kargaşasının aşılması için parti içinde tabandan demokratik tartışmaları içeren çalışmaların ve sonucunda varılacak bir sentezin zorunlu olduğu kesin.
CHP’nin kafa karışıklığı çok eleştirildi.
Ama asıl eleştirilmesi gereken tabandan demokratik tartışmayla çözülebilecek bu durum değil, çözüm için tabandan girişimlerin yeterince olmamasıdır.
Yoksa tartışmalar, CHP’nin önünde, geçmiş mirasının değerleriyle, demokrasinin yeni gereksinimlerinin birleşmesiyle yepyeni ve çok daha dinamik bir yol açabilecektir.
Bunun önkoşulu ise partinin tabandan daha büyük ölçüde, halka, sosyal demokrat kadın ve gençlere açılması olacaktır.
Hem teorik tartışmalar, hem kitlelere yönelik çalışmalar, hem seçim kampanyaları için CHP’nin daha demokratik, daha katılımcı, daha gönüllü, daha çalışkan, daha genç, kadın sayısı açısından daha zengin bir kadroya ihtiyaç duyduğu kesindir.
Bu oluşumun başlaması, dışa kapalı örgütlenme modelinin aşılmasıyla mümkündür.
Türk siyasal yaşamının yapısı gereği, CHP de, diğer partiler de bir sorunla karşılaştıklarında hemen şu soruyu soruyorlar:
- Bu sorunun aşılmasında kim öncü olabilir?

***

Oysa çağdaş demokrasilerde kim sorusunun aşılmış, yerini nasıl, hangi yöntemlerle sorusunun almış olması gerekir.
Yani sorun bir lider sorunu değil, bir örgütlenme modeli sorunudur.
O örgütlenme de tabandan katılımcı, genç, eğitilmiş, liyakat esasına göre yükselme olanaklarının açık olduğu bir modeldir.
Bu gerçeği göremez isek şu anlamsız soruyu hep sorarız:
- Baykal gitti, umut Kılıçdaroğlu geldi, peki beklenen değişiklik neden olmadı?
Soru anlamsızdır çünkü değişmesi gereken lider değil, modeldir. Kılıçdaroğlu, bu modele Baykal’dan daha yatkın olduğu için umut veriyordu.Baykal konusuna gelince... Baykal genel başkanlıktan ayrılalı üç yıldan fazla olduğuna göre artık kimse hesabı ona kesemez.
Tabana yönelme hareketi etkinleşmezse genel başkanın çalışkanlığı da bir şeye yaramaz.
Partiye dinamizmi verecek ise tabanın etkinliğini artırmaktır.
Bunun yolu da önseçimden geçer.
Ancak daha fazla sorumluluk, daha fazla yetki verdiğiniz gönüllü katılımcı tabandan daha fazla çalışma ve etkin sonuç bekleyebilirsiniz.
Eğer öyle bir taban oluşturma umudu yoksa, partiden de umut yok demektir.
Bütün bu gerçekler ışığında, önseçim talebiyle genel başkandan randevu talep eden eski ve yeni il başkanları girişimi umut vericidir.

Konferansın formatı uluslararası, ama içeriği ulusal.
Kürt Ulusal Konseyi’ni kastediyorum.
Türkiye’den DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk orada; KCK Yürütme Kurulu üyesi Sabri Ok orada; BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş orada.
Geleceğin Büyük Kürdistan’ının dört parçasının dördünün de temsilcileri orada.
Bu arada, Suriye’de, ÖSO ile PYD arasındaki savaş PYD’nin hâkimiyetinde giderken, Türkiye’de çözüm süreci sürüyor mu sürmüyor mu belli değil.
Bu konuda kesin bir şey söyleyebilmek için, tarafların karşılıklı vaatlerinin ne olduğunu, bunların ne kadarının taraflarca yerine getirildiğini söyleyebilmek gerek.
Bu konuda elde kesin bir veri yok.
Ama, PKK’nin silahlı elemanlarının yalnız yüzde 15’inin sınır dışına çekildiği söyleniyor.
Ne var ki Kürtleri temsil ettikleri ileri sürülenler, ikinci, hatta üçüncü aşamaya geçilmesi yolunda yoğun çağrılar, hatta baskılar yapıyorlar.
AKP ya da daha doğru deyişi ile Tayyip Erdoğan cephesi ise herhangi bir konuda, herhangi bir demokratikleşme adımı atmıyor, atmaya da niyetli görünmüyor.
Ama bu süre zarfında, devlet ülkenin bir kısmında egemenliğin emin adımlarla el değiştirmesine göz yumuyor ve PKK, savaş ile bile ulaşamadığı sonucu elde ediyor.

***

İkinci, üçüncü aşamaların neler olduğu görülüyor, herhangi bir demokratik önlem söz konusu değil. Olay tümüyle etnik tabana oturmuş bir iktidar transferi.
Artık Kürt sorununun uluslararası boyutlara ulaşmış olan bir “ulusal sorun” olduğu aşikâr.
Bundan en ufak kuşkusu olanlar var ise son günlerin gelişmelerini, Uluslararası Kürt Ulusal Konferansı’nın gelişmelerini yakından izlemeliler.
Bütün bu gelişmeler ve yapılan açıklamalar, çözüm sürecinin de nasıl gelişeceğini, hiç değilse taraflardan birince nasıl gelişmesinin istendiğini ortaya koyuyor.
Bu çözüm derecesi ve adı, ister özerklik, ister demokratik özerklik, ister federasyon, ister konfederasyon olsun, ayrı bir Kürt varlığıdır.
Dört Kürt etnisitesinin ilerde birleşerek bir bütün içinde tek Kürt ulusu olup olmayacakları, bugünün değil, yarının sorunudur ve Türkiye’nin durumunu değiştirecek de değildir.
Bir Kürt ulusu oluştuktan sonra, bunun fiilen bir Kürt devletinden başka bir tatmin edici bir sonuca varmayacağını görememek için ahmak olmak gerekir.
24 Temmuz 2013’te, bu sonuca varırken, imzalanmasının doksanıncı yılını idrak ettiğimiz Lozan’ın daha ne kadar yürürlükte kalacağı konusu da doğal olarak gündeme gelmektedir tabii ki...

***

İmzalanmasının doksanıncı yılında , “Nedir Lozan”sorusunun yanıtı özetle şudur:
- Lozan bağımsız ve üniter Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur.
Bağımsızlığın gitmesi Lozan’ın da bitmesi demektir.
Üniter devletin yerini herhangi bir başka devlet şeklinin alması, Lozan’ın sonunun gelmesi anlamını taşır.
Kürt sorununu demokratik biçimde çözmek ve Türkiye’deki bütün etnik kimliklere eşitlik sağlamak başka bir şeydir, bunu yapıyorum diyerek yola çıkıp, etnisiteye dayalı, iki ayrı ulus biriminden yola çıkan ve er veya geç ayrılıkla sonuçlanacak olan çözümlerin yoluna girmek ayrı bir şey.
Bu ikinci olasılığın çok güçlü olduğu dönemde, haklı olarak şu soru gündeme geliyor:
- Lozan’ın daha kaç yıllık ömrü kaldı acaba?
Bu soru ciddi biçimde gündeme gelince, Lozan’ın altında imzası bulunan İnönü’nün adının neden bazı kişiler tarafından anılmadığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Lozan’ı tarihe gömecek olanların, imzacısının adını anmamalarından daha doğal ne olabilir ki?

Sevgili,
Bugün, evde değil, Eskişehir’de olacağım. Ama yola çıkmadan önce, evin çoktan bayraklarla donatılmış olan sokağa bakan yatak odası balkonuna bayrağımı astım bile.
Eh ne de olsa serde ulusalcılık var!
Benim ulusalcılığım da üzerine afiyet bilhassa 19 Mayıs günleri depreşir.
Malum şimdilerde, ulusalcılık ayıp, ayıbın ötesinde faşizm gibi bir illet, dahası bir insanlık suçu neredeyse vatan ihaneti oldu.
İşgalci emperyalizme karşı ayaklanma bayrağını açarak, kendi ulus devletini oluşturmuş bir toplumda, ulusalcılığın neden suçlandığını çok iyi anlıyorum.
Suçlayanlarla arkalarındaki güçleri anlıyorum da, sinenleri bir türlü anlayamıyorum.
19 Mayıs ulusalcılığının ne olduğunu göğsünü gererek anlatmak gerek.
19 Mayıs bir kişisel destanın değil, toplumsal antiemperyalist direnişin simgesidir.
19 Mayıs kişisel ikbale değil, ulusal iradenin açıklanmasına giden yolun başlangıcı.
19 Mayıs boyun eğmeyip, başkaldıran bir antiemperyalist direnişin öyküsü.
19 Mayıs, bir ırkın, bir mezhebin, bir kabilenin diğerlerine egemenliğinin değil, toplumsal dayanışmanın cumhuriyetle taçlandığı sürecin başlangıç noktası.

***

19 Mayıs ulusalcılığı antiemperyalist güçlerin, ancak birlikte yaşama iradesi olan ve bunu izhar eden insanların bir arada yaşamalarını, ortak bir geleceğe yönelmelerini öngören, zaruri değil, iradi bir birlikteliğin ürünü olan bir ulus devletin ilk adımı.
19 Mayıs ulusalcılığında antiemperyalizm de var, antifeodalizm de.
Ama 19 Mayıs ulusalcılığında, ırkçılığa, etnik baskıcılığa yer yok.
19 Mayıs ulusçusu kendi birimini oluşturan bütünlüğün “Her gün yenilenen bir plebisit olduğunun bilincinde, ancak birlikte yaşama arzusu var olduğu sürece ayakta kalabileceğinin farkındadır. 19 Mayıs ulusalcısı, kimseye sen benimle aynı ırktansın aynı dildensin, demek ki aynı millettensin” demez, diyemez, çünkü bilir ki, ulusu oluşturan faktörler bunlar değil, bir arada yaşama ve ortak geleceğe yönelme iradesinden başka bir şey değildir.
19 Mayıs ulusalcısı bilir ki, zorla demokratik ulus devlet kurulmaz. Ama o aynı zamanda bilir ki, hakların, vatandaş temelinde değil, etnik bazda dağıtıldığı çağdaş bir devlet olamaz, olamamıştır, oluşturmak istendiyse de yaşatılamamıştır.

***

Evet bugün 19 Mayıs.
Bütün bağımsızlıkçılar, bütün milli iradenin üstünlüğüne inananlar, bütün antiemperyalistler, bütün demokratlar, sosyalistler bayraklarını onurla asarlar.
Çünkü onların bayrakları mutabakatı simgeler.
Çünkü onlar şunu söylerler:
Bayrağı bayrak yapan mutabakattır/ Toprak eğer üstünde hür iradesiyle yaşayan varsa vatandır.
Bugün 19 Mayıs.
Sevgili, 19 Mayıs’a sahip çık! 19 Mayıs ulusalcılığını kavra! Suçlayana karşı savun!
Onu faşistlikle karıştırmak isteyenlerin maskesini düşür!
Ben 19 Mayıs 1919’da emperyalizme karşı Samsun’da açılan bayrağımı dünden astım.
Sen de eğer unuttuysan, şimdi hemen as!

Sevgili, Uğur Mumcu’yu anlattığım kimi söyleşilerde dinleyicilerin söylediklerimi nasıl ve ne kadar algıladıklarını hep düşünürüm.
Öyle ya yolsuzlukların, hırsızlıkların peşinde, katillerin, hukuk tecavüzcülerinin ensesinde bir araştırmacı gazeteci, en keskin hafiyeden daha keskin, en yaman savcıdan daha yaman, yüzü gülmez, konuştu mu gürler, kızdı mı kükrer biri olarak düşünülür genelde.
Oysa Uğur güler yüzlü, şakacı, insanlarla ilişkilerinde sevecen, yumuşak bir adamdı.
Uğur abus laubalilerin mebzul olduğu bir diyarda, güler yüzlü ciddi bir insandı.
Hafta içinde Bodrum’da yaşama veda eden Gülçin Çaylıgil de öyle güler yüzlü ciddi bir kadındı.
Hukukçuydu. Savunma avukatı.
Savunma avukatlığı onun için bir meslek olmanın ötesinde bir yaşam biçimiydi.
Savunma avukatı olarak çalıştı, savunma avukatı olarak yaşadı. Son demlerinde bile savunma avukatı reflekslerini yitirmedi ve Türkiye gibi bir ülkede hukukun çiğnenmesini hiçbir zaman kanıksamadı.
Yaşamım boyunca çevremi oluşturmuş insanları geçiriyorum aklımdan da düşünüyorum, acaba Gülçin Hanım hangimizin savunmanı olmadı ki?!...
Savunmanların bile savunmanıydı. Hukukun zerresinin olmadığı ülkelerde savunmanların da savunmana ihtiyacı olur. Hatta bilhassa onların...

***

Bir yaşamı yüksünmeden, yakınmadan hukukun üstünlüğüne adamak zaten yeterince mihnetli bir iş. Bunun yanına bir de sosyalizm mücadelesini ekleyenin halini var sen düşün!
Böyle bir yaşamın hangi mihnetler, kahırlar, azaplarla iç içe yaşandığını düşününce bu insanların güler yüzlü, şakacı, çok geniş ilgi alanına sahip kişiler olmasını ilk bakışta yadırgayabilirsin.
Hatta zaman zaman sosyalizm mücadelesinin kimi yiğit erlerinin de bu ortamda gülüp eğlenmenin, pek makbul olmayacağı yanılgısına kapıldıkları oluyor.
Hiç unutmuyorum.1977 Kanlı 1 Mayıs’ının ertesi yıl evden helalleşerek çıkıp gittiğimiz 1978 1 Mayıs gösterilerinin sonunda, akşamüstü yürümekten yorgun, başımızda güneş geçtiği için bitkin, o günün sloganı “DGM’yi ezdik sıra MESS’te” nakaratını haykırmaktan sesimiz kısık bir şekilde, dostlarımız Mete ve Nazan Tapan’ın Levent Çalışukuşu sokağındaki evlerinin bahçesindeydik arkadaşlarla grup olarak.
Şişlerin ve köftelerin kızardığı büyük mangalın başında, yorgun ama mutluyduk.
Bir ara kimden çıktı hatırlamıyorum herhalde Hüseyin Baş’tan olsa gerek, gündüzki sloganımızı zenginleştirerek, ama aynı Taksim Meydanı’ndaki tonda haykırmaya başladık:
- DGM’yi ezdik sıra MESS’te / Köfteleri yedik sıra şişte!...

***

Biz kaptırmış giderken, gerçekten çok saygıdeğer ve kıymetli bir öğretim üyesi arkadaşın bu şakadan epeyce tedirgin olduğunu ve yadırgadığını fark ettim.
Ben de kendisine duyduğum bütün saygıya rağmen onu yadırgadım.
Mücadeleyi ciddiye alırken, aynı zamanda gülmeyen sosyalist mi olurdu?
Gülçin Çaylıgil, güler yüzlü, güldüren, yüzünde güller açan, bir insan hakları ve sosyalizm savaşçısıydı.
Bu yüzdendir ki, çoğu müvekkilinin yalnız fahri savunmanı değil, aynı zamanda hasbi dostu idi.
Mağdur olduğumuzda yanımızda durdu, birlikte mücadele ettik. Birlikte üzüldük, birlikte güldük. Bir ömrün önemli sayılacak bölümünde birlikte yürüdük.
Gülçin Hanım’ı ona yakışır, dudaklarda tebessüm yaratan bir öyküyle analım bir daha.
Moda’da annesiyle birlike oturduğu ev, dostu Melih Cevdet Anday’ınkine yakındır. 12 Mart döneminde bir gece sıkıyönetimden askerler Gülçin Hanım’ı almaya gelirler.
Annesi endişe içinde terasa çıkar, arabaya binmekte olan kızına bakar, o sırada aynı arabaya, Melih Cevdet Anday’ın da bindirilmekte olduğunu görür ve sevinçle el sallar:
- Melih Cevdet Bey, siz de mi oradasınız, aman beyefendi ne memnun oldum ne memnun oldum bilemezsiniz.

Sonunda Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin yürütme erkinin mensuplarından birinden bunu da duymak varmış.Bakın ne diyor Türkiye Cumhuriyeti’nin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu:
- İstanbul Ümraniye Kamu Sağlığı Hastanesi derken ayrıca “TC” kullanılmasının bir mantığı yok.
Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun yeniden yapılanma gerekçesiyle bağlı kurumlara gönderdiği yazıda sağlık kurumlarında kullanılacak olan dış tabela örneklerinde “TC” ibaresine yer verilmemişti.
CHP Amasya Milletvekili Ramis Topal konuyu parlamentoya taşımış. Sağlık Bakanı yukarıdaki açıklamasını bu soru önergesine verdiği cevap sırasında yapmış.
Bakan Bey lütfetmiş de TC Sağlık Bakanlığı ibaresindeki TC’ye, o da şimdilik, dokunmamış, alt birimlerde “TC”nin kullanılmamasını yeterli bulmuş.
Bakanın açıklamasındaki mantığa bakılırsa, yakında “TC Sağlık Bakanlığı”ndaki TC’nin kullanılmasında da bir mantık olmadığını söylemek mümkündür.
Öyle ya, “TC Sağlık Bakanlığı”na ne gerek var?
Bu topraklar üzerindeki sağlık bakanlığı Hotanto Sağlık Bakanlığı olacak değil ya! O zaman TC diye ille belirtmeye ne gerek var?
Sadece Sağlık Bakanlığı de olsun bitsin!..

***

Sadece Sağlık Bakanlığı dediğinizde kimileri sorabilir:
- Sağlık Bakanı da ne sağlık bakanlığı?
Yanıt hazırdır:
- İsmi lazım değil sağlık bakanlığı.
Bununla ne demek istendiği kolayca anlaşılır. Çünkü bu diyarda telaffuz etmekten kaçınılan, ismi lazım değille geçiştirilen sözcükler şunlardır:
- Türk, Türkiye, Cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti.
Korkunç bir ‘Türkofobia’nın dağı taşı sardığı dönemde Türkiye ve Cumhuriyet isimlerinin kaldırılmasına Sağlık Bakanlığı’ndan başlanmıştır.
Bir zamanlar, Kürt denmez, Kürtler resmen “dağ Türk’ü” olarak anılırlardı.
Dağı taşı sarmış olan “Kürdofobia” sorunların ortaya çıkmasını engelleyemedi.
Şimdi onun yerine egemen olmaya başlayan “Türkofobia” da Türklere kendi kimliklerini unutturamaz.
Türk olmanın ayıp olduğu dönemleri de gördük, yavaş yavaş yasak olduğu dönemlere doğru evrilmekteyiz.“Türkiye Cumhuriyeti” ibaresi de tabelalardan çıkarılmaya başlandığına göre pek yakında “Türk ve Türkiyeli tartışması da geride kalacak” demektir.
Roller değişmekte olduğuna göre, ileride kalıcı bir barışa ulaşmamız için bu sefer Türklerin dağa çıkmaları aşamasını mı yaşayacağız acaba?

***

“Barışın sağlanması için!” vatandaşlık tanımından Türk sözcüğünün çıkarılması yetmedi, şimdi birileri birilerine Türk sözcüğünün ayıplanıp yasaklanacağını vaat etmişler gibi görünüyor.
Kusura bakmayın ama, bütün bu gelişmeler karşısında biri çıkıp da şunları söylese herhalde kimsenin kızmaya hakkı olamaz:
- Bunlar ne vaat ettiler diye sormaya gerek yok. Türk’ü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ayıp ve yasak ilan etmek de herhalde vaatler arasında.
Türklüğün ayıplanma aşamasını yaşadık, şimdi yasaklanmaya doğru evriliyoruz.
Şu anda dünün yasakları, yok sayılanları bugünün adı güzelleri oldular.
Dünün ne mutluları ise artık bugünün ayıplıları ve ismi lazım değillerine dönüştüler. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti de “Malumya”ya evrildi.
Ve bu yöntemle, barışçı bir çözüm aranıyor.
Şahlanmış bir Türk ve Türkiye Cumhuriyeti korkusu ve düşmanlığıyla soruna demokratik çözüm bulacaklarını sananlar ve de inananlar, gerçekten akıl tutulmasına duçar olmuş olanlardır.

Siyasi retorikte kimi girişimler zaman zaman tersi kavramlarla etiketlenerek sunulurlar. Ecevit’in 1974 Kıbrıs müdahalesini “Barış Harekâtı” olarak nitelemesi, bu olgunun örneklerinden biridir.
Türkiye’nin ve bölgenin sorunlarını geçmişinden günümüze çok iyi bilen emekli büyükelçi ve eski İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ’dan aldığım bir ileti, benzer bir durumla yeniden karşı karşıya olup olmadığımızı düşündürüyor.
Gönderdiği iletiyi yayımlayarak, sözü Sayın Şükrü Elekdağ’a bırakıyorum:
“Öcalan’ın Nevruz’daki çağrısı sözde ‘barışçı çözümün’ ipuçlarını içeriyor.
Söz konusu çağrının odağını, Erdoğan’la Öcalan arasında mutabık kalınan Anadolu ile Mezopotamya’yı Türk-Kürt Federal Devleti çatısı altında birleştirme projesi oluşturuyor.
Federal devletin, Kürt Federe Devleti ayağı, (1)Türkiye, (2) Irak ve (3) Suriye Kürtlerinden oluşacak ve coğrafi olarak Türkiye’nin güneydoğusunu, Musul ve Kerkük’le birlikte Irak Bölgesel Kürt yönetimi topraklarını ve Kuzey Suriye Kürt bölgesini kapsayacak. Çağrıdaki misakımilli vurgusu Türk kamuoyunu etkilemeyi ve projeyi cazip göstermeyi amaçlıyor.
***
Bu birleşik Türk-Kürt yapılanması Türkiye’nin öncülüğünde ve çabası ile sağlanacak. Bunun da ancak Türkiye’nin ağır bedeller ödemesiyle gerçekleştirilebilecek bir hedef olduğu açıktır. Zira, Irak Başbakanı Maliki, Musul ve Kerkük’ün Arap toprağı olduğunu ileri sürüyor ve Barzani’nin bu bölgeye ancak savaşla egemen olacağını vurguluyor. Diğer bir deyişle Erdoğan-Öcalan ortak projesinin uygulanması Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi demek. Bunun gerçekleşmesi için ise Türkiye’nin hem Irak’la, hem de Suriye ile savaşı göze alması zorunlu.
 Diğer taraftan Türkiye’nin liderliğinde böyle bir yapılanma, İran Kürtlerini de cezbedeceği için, bu gelişme İran’ı müthiş rahatsız edecektir. İran esasen ABD’nin ve İsrail’in hedef tahtasında ve sürekli tehdit altındadır. ABD Kongresi İran’ı içinden çökertmek için 97 milyon dolarlık bir tahsisat ayırmıştır. Bu bakımdan Tahran, bölgedeki bu siyasi mühendislik ortamında ABD’nin yakın müttefiki Türkiye ile kendini ismi konulmamış bir savaş içinde görecektir.
 Sonuçta Türkiye’nin kendisini İran, Irak ve Suriye’den oluşan bir koalisyonla ardı arkası gelmeyen savaşlar içinde bulması kaçınılmaz olacaktır. Farzımuhal proje gerçekleşse dahi, kurulacak Türk-Kürt federasyonunun yaşama şansı yoktur. Çünkü federasyonun ikinci kanadını oluşturan Kürtler velinimetleri olarak gördükleri ve biat ettikleri ABD ve onun yandaşı İsrail’in politikalarını gözü kapalı izleyeceklerdir.
Zira, Erdoğan-Öcalan ikilisi tarafından lanse edilen bu projenin patenti esasında ABD’ye ve İsrail’e aittir. Bu durumda federal devletin Türk ve Kürt kanatlarının çıkarları sürekli çatışma halinde olacak ve sonuçta Kürtler bağımsız bir devlet olarak ayrılacaklar ve ABD ile İsrail çıkarlarının Ortadoğu’daki bekçisi rolünü üstleneceklerdir.
***
Anadolu-Mezopotamya projesi gerçekte Bağımsız Büyük Kürdistan’ı Türkiye’ye kurdurtma ve bu bağlamda Güneydoğu’yu Türkiye’den kopartma projesidir.
Kendini büyüklük kompleksi girdabına kaptırmış olan Başbakan Erdoğan, ABD tarafından övülen ve desteklenen bu projenin Türkiye’yi bölge ülkeleriyle kanlı bıçaklı hale getirecek ve nihayetinde Türkiye’nin bölünmesiyle sonuçlanacak bir felaket senaryosu olduğunun maalesef farkında değildir.
 Sözde akil adamların misyonu da Türk halkını bu felaket senaryosuna razı etmektir.”
Sayın Elekdağ’ın engin bilgi ve deneyimleriyle derin analiz sentez gücünün ürünü olan bu satırlara olduğu gibi katılıyor, yalnız bir noktayı eklemekle yetinmek istiyorum:
- Bunun bir ihanet senaryosu olduğunu Erdoğan’ın bilmemesi sonucu değiştirmez. Zira siyasette, objektif sorumluluk esastır ve ihanette her zaman kasıt aranmaz.

Sevgili, 
Kendimi bildim bileli en çok duyduğum yer isimlerinin başta gelenlerindendir Silivri.
Silivri’nin kendisini görmezden önce adını, tadını bildim.
Silivri’yi bana tanıtanlar 1940’lı – 50’li yılların İstanbul yaşamının onsuz olmazları seyyar satıcılardı.
Onlar, ayrı ayrı diyarlardan gelir, ayrı ayrı makamlarla bize seslenir, kimi zaman ağzımı sulandırır, kimi zaman özlemimizi artırır, kimi zaman hasretimizi giderirdi.
Sahneleri olan sokağa girişlerindeki sıra, tıpkı makamları gibi hiç değişmezdi.
- Şeker yeeee! Bal yeee! Dut yeee! tabii yaz çağrısıydı ama illa da öğleden sonra olurdu! Sabah saatlerinde geçse şaşardık “Dalları bastı kiraz!” gıcıklardı içimi en çok; kiraza bayılırdım. Çocukluğumda Sevgili, iki meyve, muz ve kiraz pahalıydı, doya doya yemek için zengin olmak gerekliydi. Hiç doya doya kiraz yiyemedim. Hoş ben çocukluğumda hiçbir şeyi doya doya yemedim.
Dondurmaya her çocuk gibi bayılırdım, dokunur diye fazla yedirmezlerdi. Ahdettim. Büyüyünce yeterince para kazanacak dilediğimce dondurma yiyecektim.
Büyüyüp, dilediğimce dondurma yiyecek parayı kazandığımda da, artık dondurma sevmez olmuştum.
Kiraza gelince... Onu hâlâ seviyorum, dilediğimce yiyecek param da var, üstelik eskiye oranla ucuzladı da.
Ama yine de istediğim kadar yiyemem, bir oturuşta bir kilo kirazı yememe bu kez de doktor ile doğa izin vermiyor.
“Dalları bastı kiraz!”dan sonra hem günün içinde hem akşamüstünde geçen Silivrililer ağzımı sulandırırdı.
“Silivriiiiii kaymak, yoğuuuurt”u duyar duymaz bir elde çukur tabak, bir elde bozuk para sokak kapısının önüne iner, eğer biraz geç kalmış isek sırtındaki sırığın iki yanından kefeler sarkan seyyar satıcıya seslenirdik:
- Yoğurtçu! Yoğurtçu!
Gelir kapının önünde, sırtındaki dükkânını yere indirir, elindeki terazinin bir kefesine çukur tabağı, öbürüne, kabın ağırlığına belirleyecek dara işlevi gören iri çakıl taşlarını yerleştirir, sonra ince keskin malasıyla büyük tepsiden yoğurdu verevine keser, tabağa özenle aktarır, parasını alır, sırığı tekrar sırtlanır giderdi.
Çocukluğumun Silivrisi’nden gelirdi yoğurtçu.
Çocukluğumun Silivrisi masal kadar uzak, bir lezzet durağıydı.
Ne eski Silivri kaldı artık, ne Silivri yoğurtları.
Silivri artık yoğurtları değil, zalimleri ve mazlumlarıyla ünlü.
Silivri, yaşlılığımda bütün demokratların, bütün özgürlükçülerin bütün adalete inananların kâbusu oldu, seyyar satıcıların yerini infazcılar aldı.
Artık biz Silivri’ye gidiyor Ergenekon, Balyoz davalarını izliyoruz.
Yoğurtçunun “Silivri kaymak yoğurt” diyen dost sesi kapımızın önünde değil, dostların acılı yüzleri görüşme kabininde Silivri’de.
Gidiyoruz ve dokunamıyoruz dostlarımızın gözyaşlarına elimizle, geri dönüyoruz onulmaz hüznümüzle.
Olsun yine de arada orada oluyoruz. Onlarla birlik olduğumuzu göstermek için.
Yarın 8 Nisan 2013 Pazartesi Ergenekon duruşmasını izlemek üzere yine Silivri’de olacağız.
Haydi Sevgili, Silivri’ye!...
CİDDİYE ALINAN İLK ELEŞTİRİM
Gazetecilikte 50. yılımı 2015’te dolduracağım.
Anlayacağın Sevgili, ben de bu işin eskileri arasına katıldım artık. Köşe yazısı, haber yazdım, içeride, dışarıda röportajlar yazdım. Cumhuriyet’te sonra Milliyet’te on yıla yakın spor yazarlığı yaptım.
1980’li yılların ikinci yarısında, Bekri Çeşnici adıyla gastronomi yazıları yazıyordum.
Yakup – 2 yeni açılmıştı. Orayı anlatan bir yazımda şöyle bir şeyler karaladığımı hatırlıyorum: “Her şey iyi güzel de o peçetelerin hali ne? Hiç yakışıyor mu?
Yazı pazar günü Cumhuriyet Dergi’de çıktı. Salı günü bir telefon, karşımda Yakup:- Ali Abi peçeteleri değiştirdik, gel gör de bak ne güzel oldu, diyordu.
Bu olay olduğunda 25 yıllık gazeteciydim. Yakup sayesinde ilk kez bir eleştirimin ciddiye alındığını, gereğinin yapıldığını görüyordum.
Gazetecilerin çoğu Allah bilir, bunu bir kez bile yaşamamıştır.
Yakup’a gittiğimde, merhum müşterilerin fotoğraflarının durduğu duvara her eklenen yeni resmi görünce kendisine takılırdım:- Eyvah yahu, Yakup bana yer kalmıyor, bari elimi çabuk tutayım!
Benden on yaş genç olan Yakup duvarda benden önce yerini aldı. Nur içinde yatsın!

Herkesin aklını meşgul eden soru şu:
- Akil insanlar ne işe yararlar?
Hemen söyleyelim efendim:
- İstanbul’da, Karaköy-Beşiktaş güzergâhında zaten tıkalı olan trafiği daha fazla içinden çıkılmaz hale getirmeye...
Çünkü dün saat 18.00’de Dolmabahçe Sarayı’nda Tayyip Erdoğan “akil insanlarını” topladığında olan oydu.
Durumun doğuracağı trafik karmaşasını önceden fark etmiş olan yazar Özgür Mumcu, Radikal’deki köşesinde, evi ile okulu arasındaki güzergâhı oluşturan yolu o gün kullanmayacağını yazıyordu.
Usta yazar Yılmaz Özdil dünkü yazısında, “akil”lerin bu toplantısını 1919’da Dolmabahçe Sarayı’nda “padişah efendileri”ni ziyaret eden “Heyeti Nasiha” üyelerininkine benzetiyor.
Padişah efendinin Heyeti Nasiha’sı gibi, Tayyip Bey’in “akil insanları” da Dolmabahçe Sarayı’nda hükümdarı ziyaret ile başlıyorlar görevlerine.
Merak edenler için belirteyim. Heyeti Nasiha, Damat Ferit’in, “hayır ülkeyi böldürmeyiz, parçalattırmayız, işgale razı olmayız” diyen Anadolu halkını teslime rıza göstermeye ikna etmeleri için bir kısım zevattan oluşturduğu heyetin adıydı.

***

Neyse Anadolu halkı, Damat Ferit’in Heyeti Nasiha’sına değil, Mustafa Kemal’e ve Kuvvacılara kulak verdi de bugünleri görebildik.
Tarihte Heyeti Nasiha’nın bir hükmü olmadı.
Bakalım, Tayyip Bey’in akil insanlarının encamı, Damat Ferit’in Heyeti Nasiha’sından farklı olacak mı?
Yarınların nasıl olacağının anahtarı biraz da bu sorunun cevabında yatıyor.
Akil insanlar listesinde yer alan adlara itiraz etmenin, şu ismin neden olup öbürünün neden olmadığını sormanın bir anlamı yok.
Çünkü bunlar Tayyip Bey’in akil insanlarıdır.
Ölçüt, Tayyip Bey tarafından görevlendirilmiş olmaktır.
Ben seçilmiş olanların hepsinin buna layık olduklarını düşünüyorum.
Bir başkası, burada “layık” yerine “müstahak” sözcüğünü kullanabilir.
Hangisinin daha cuk oturduğunu takdirlerinize bırakırım.
Doğrusu Heyeti Nasiha’nın mı işi daha zordu, “akil insanların” mı bilemiyorum.
Ama Sayın Başbakan’ın geçen hafta “Öcalan’a karşılığında ne verdiniz ki barışa ikna oldu” sorusuna verdiği cevaba bakılırsa akil insanların işi de kolay olmasa gerek.
Anımsarsınız, Başbakan, Öcalan’ın radyo yerine 12 kanallı bir televizyon, her gün spor yapma imkânı, koğuş komşularıyla daha fazla görüşme hakkı karşılığında barış kararını verdiğini ileri sürmüştü.

***

Bana pek inandırıcı gelmeyen bu açıklamayı topluma kabul ettirme misyonunu yerine getirmeleri kendilerinden beklendiğine göre, “akil insanlar”ın işi de pek kolay olmasa gerek.
Akil insanların şimdiye dek bu misyonu zaten bulundukları yerlerde yerine getirdikleri göz önünde bulundurulursa, heyete ne gerek vardı sorusu sorulabilirse de, projenin bir de pazarlayıcı heyetinin bulunmasının yararsız olmadığını söyleyenlere verecek cevap yoktur.
Akil insanlara bakarken, bir yanlışa düşmemek gerek. Kuruluşun bugün oluşturulmuş şekliyle CHP’nin önerdiği şekli arasında herhangi bir ilişki yok.
Bu heyetin arabulucu, siyasete yeni seçenekler önerici bir işlev yüklenmesini beklemek mümkün değil, çünkü atanan ‘akıl’ın atayan ‘akıl’dan bağımsız olmasını beklemek, bunun hele hele Tayyip Bey’in atadığı bir kurulda gerçekleşmesini beklemek akil ziyanı bir davranış olur.
Yılmaz Özdil dünkü yazısında Heyeti Nasiha’yı tarihin unutmadığını, bugünküleri de unutmayacağını söylüyor.
Doğrudur.
Doğru olan bir başka husus da, o gün de bugün de kararı heyetlerin ya da onları oluşturanların değil, Anadolu halkının verdiği ve vereceğidir.

Her şeyin tartışılmasına, yeni baştan ele alınmasına yandaş olmama rağmen, işin buralara kadar varacağını ve Kürt sorununun çözümü konusu gündeme geldiğinde Cumhurbaşkanlığı forsunu kastederek şu soruyu soracağımızı tahmin etmiyordum:
- Peki de o forsu ne yapacağız?
Konu Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Dursun Atılgan tarafından ortaya atılmış, Yalçın Bayer tarafından köşesine taşınmış, Ertuğrul Özkök tarafından da “Türk hassasiyeti” çerçevesinde yeniden ele alınmış.
Cumhurbuşkanlığı forsuna geçmeden önce, özellikle Türk hassasiyeti konusunu üzerinde durmak istiyorum.
Kürt sorunu, Türkiye’nin mutlaka demokrasiyle çözülebilecek sorunu olduğuna göre, tarifi gereği, hem Kürtlerin hem de Türklerin ortak sorunudur.
Durum böyle olunca da, sorunun çözümünü ararken hatta daha da öncesinde tartışması aşamasında da “hassasiyet”lere özen göstermek gerekmektedir.
Sorun hem Kürtleri hem de Türkleri ilgilendirdiğine göre, ortada rencide edilmemesine dikkat edilecek iki hassasiyet olacaktır:
Kürt hassasiyeti, Türk hassasiyeti.
Bu hassasiyetlere saygı gösterirken herkes kendi hassasiyetinin sınırını dikkat ve itidal ile çizmelidir ki birinin hassasiyetine gösterilen saygı, diğerininkine gösterilecek olanı ayaklar altına almasın.
***
Hassasiyetler konusu, adından da anlaşılacağı gibi gerçekten hassas. Ancak zaman zaman biraz da fazla abartılıyor sanırım.
Önceki gün bu köşede, tıpkı bir zamanlar Kürt’e Kürt demenin tepki yarattığı gibi şimdilerde de Türk’e Türk demenin tedirginlik yarattığı, hiç değilse böyle bir algının oluşmaya başladığına dikkati çekmiştim.
Sanırım hangi kökenden olursak olalım, hassasiyetlerimize saygı isterken karşımızdakine empatiyle yaklaşmamız elzem.
Bu konuyu, maalesef daha çok yinelemek zorunda kalacağımızı tahmin ettiğimi belirterek kapatayım.
Gelelim bizim şu ünlü 16 yıldızlı Cumhurbaşkanlığı forsu konusuna:
Bilindiği gibi o forsun üzerindeki 16 yıldız, “Türk”lerin tarihte kurdukları devletleri simgelemektedir.
Burada Türk sözcüğü ile bir ırk bir etnisite kastedilmektedir.
Forsta yer alan 16 yıldız, biri hariç, bir arada yaşamak iradesine sahip çeşitli dil, din ve ırktan insanların kurdukları devletleri değil, ırken Türk olan insanların oluşturdukları devletleri simgelemektedir.
Yani burada sübjektivist bir ulus devlet değil, etnik temele dayanan devlet kastedilmektedir.
***
Zaten başka türlü olmasını beklemek de abes olurdu.
O zamanlar daha ulus kavramı gelişmiş değildi. Bu Türk devletlerinin, tebaaları da, öyle bir kavram olmadığından, kendilerini öyle tanımlayamazlardı da.
Bugün de Kürt kökenli bir vatandaşımızın Göktürk ya da Hun İmparatorluğu’yla neden iftihar etmediğini sormamızın da hiçbir anlamı olamaz.
O bakımdan Cumhurbaşkanlığı forsundaki Türk devletleriyle Türkiye Cumhuriyeti’ni aynı kefeye koymamız da doğru olmaz.
Zaten Niyazi Berkes ve özellikle Melih Cevdet Anday gibi düşünürlerimiz bu benzetmeyi de çok yerinde bulmuyorlar.
Örneğin Melih Cevdet Anday, Türkiye Cumhuriyeti’nin son değil, ilk Türk devleti olduğunu belirten, birden fazla yazı kaleme almıştı.
Melih Cevdet Bey’in bu görüşü şu sağlam gerekçeye dayanıyordu: Daha önceki Türk devletleri ulus bilincine dayanmıyordu ki ulus devlet olsunlar.
Tabii Osmanlı’nın Türklüğü sorununu da çokuluslu imparatorlukların yapısı çerçevesinde irdeleyince konu daha kolay açıklanabiliyor.
Diyeceğim o ki Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızlardaki Türk ile TC’nin yıldızındaki Türk aynı şey değil. Kimileri ufak da sansa, arada çok büyük fark var.

Eski masallarda sihirli sözcükler vardı. Ali Baba’nın masalında kırk haramiler “Açıl susam açıl” dediklerinde, define dolu mağaranın kapısı açılırdı.
Son zamanlarda büyüklere masallar ileri demokrasisinde de bazı sihirli sözcükler türedi; maymuncuk gibi her kapıyı açıveriyorlar.
Ergenekon bunlardan biri; her kapıyı açıyor, her şeyi açıklıyor, her şeyin mazur görülmesini sağlıyor.
Ergenekon her şeye çare oluyor, Ergenekon’da da her şeye çare bulunuyor.
Bir zamanlar uzun tutukluluk sürelerinden yakınıyorduk..
Neyse ki erken uyandım. Uzun tutukluluk sorununun aşılacağını çabuk gördüm.
Aşıldı da...
Uzun tutukluluk yerine acele verilmiş bir mahkûmiyet, infazını mahkeme kararına dayandırır, böylece uzun tutukluluk süreleriyle ilgili eleştiriler geride kalırdı.
Şimdi o yolda ilerlenmektedir.
Ergenekon davasında savcılar esas hakkında mütalaayı okumaya başlayınca, uzun tutukluluk döneminin sonuna gelindiği de belli oldu.
Sakın ola ki, şimdi kimse çıkıp da “Bu, esas hakkında mütalaa, mahkeme bu taleplerle bağlı değil” demesin! Bu insan zekâsıyla alay etmek demek olur.
***
Ayrıca, mahkeme zaten bu konudaki tavrını çoktan belli etmiş bulunuyor.
Geçen celselerde, sanıkların getirdikleri tanıkları heyetin dinlemesi gerekirken dinlememesi de her şeyi açıklamaya yetmiyor muydu?
Hatırlayalım mahkemenin bu tutumuna gerekçe olarak yaptığı açıklamayı:
- Zaten olay hakkında yeterince kanaat sahibi olduk.
Ama siz hâlâ mahkemenin esas kararını açıklamadığını, onu beklemenin yerinde olacağını söyleyebilirsiniz.
Dün Türkiye iki önemli olayı birden yaşadı. Birincisi Ergenekon davası idi. İkincisi BDP heyetinin İmralı ziyareti.
Tablonun bir yanı karanlıktı, öbür yanı ise aydınlık.
Tablonun karanlık yanı Silivri’deydi. Silivri’de, Türkiye’yi karanlık günlere götürecek, her türlü kötülüğün anası terör örgütü Ergenekon’un karanlık yüzlü, meşum amaçlı üyeleri vardı; bunların başında rütbesi ve bir zamanlar işgal ettiği makam dolayısıyla eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bulunuyordu. Gerçi Başbuğ terör örgütü şefliğiyle suçlanmıyordu ama bu durum, hakkında ağırlaştırılmış mübbet istenmesine engel oluşturmuyordu.
Öte yandan İmralı’da, Türkiye’yi badireden kurtarıp barışa götürecek akil devlet adamı Abdullah Öcalan bulunuyordu. İlker Başbuğ, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Yalçın Küçük, Doğu Perinçek, Mehmet Haberal vb. gibi “şer cephesi”nin karşısında, Türkiye’nin aydınlık yüzlü geleceği Apo parıl parıl parıldıyordu.
İnsanın göğsü kabarıyor, içinden şöyle haykırmak geliyordu:
- Türkiye seninle gurur duyuyor!
Kusura bakmayın! Sözün bittiği yere ulaşınca, insan neye alkış tutacağını şaşırıyor.
Tarihte ‘Bas git’in parladığı anlar
23 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta meydana gelen bir olaya kamuoyu sonradan muttali oldu.
O tarihte, Kahramanmaraş’taki Patriotları teftiş etmekte olan Alman Savunma Bakanı için yolun açık tutulması talimatını alan Alman asker, Kahraman Güneş Paşa’nın geçişine izin vermemeye kalkmış, “Bas git” cevabıyla ağzının payını almış.
Kimileri bundan pek hoşlanmışlar; göğüsleri kabarmış, iftihar etmişler.
Ben aynı duyguları taşımadım. Doğrusu böyle bir tepkiyi, askerlerimizin kafasına çuval geçiren Amerikalı subaya göstermek daha doğru olurdu.
“Bas git”in yıldızının parladığı an, o an olurdu.
Sosyal medyada haberi yorumlayan Sibel Göksel adlı okur, olayı haklı görüp ekliyor:
- Komutanın moralini bozmuşlar.
Allah Alah, komutanın moralini kim bozmuş, ne bozmuş dersiniz?..

Sevgili,
12 Mart Salı günü Galatasaray futbol takımı, Almanya’nın önde gelen ekiplerinden Schalke’yi eleyip Avrupa’nın ilk sekiz takımına kalarak büyük bir başarı elde etti.
Ateşli hasta halime karşın maçı TV’den izledim.
Ertesi gün Galatasaraylı bir okurumdan aldığım ileti ise beni uzun uzun düşündürdü.
Söz konusu iletide, benim yaşlarımda olan Galatasaraylı okurum, Cimbom’un büyük zaferini kazandığı 12 Mart 2013 Salı gecesindeki Kadıköy görüntüsünü naklediyordu.
Okurumun, eşinin arkadaşlarıyla yemekte olduğu Kadıköy’deki görüntü, kısaca anlattığına göre, Galatasaray’ın gol yediğinde büyük sevinç gösterileri, gol attığında ise ölüm sessizliğiydi.
Hatta, Galatasaray’ın golünden sonra, hanımefendinin sevinç gösterisinden yüreklenen yan masadaki birinin, geç ve cılız tepkisine neden olarak da dayak yemekten korkmasını gerekçe gösterdiği anlatılıyor.
Bu satırları okurken hüzünlendim, ama bir “deja vu” duygusuna da kapıldım.
Gerçekten bundan 20 yıl önce, bir Galatasaray maçını izlemek için gittiğim Kişinev’deki bir Türk kebapçının dükkânından izlediğim, Fenerbahçe - Rapid Wien maçında Fener’in golünü alkışlamamam üzerine öfke ile masayı terk eden Galatasaray taraftarının tepkisini hiç unutamam.

***

Galatasaraylı okurum, salı gecesi Kadıköy’deki tepkiyi fazlasıyla yadırgamış, hatta “vatan hainliği” olarak nitelemiş.
Ona göre yabancı maçlarda, GS ya da FB, milli takımla eşanlamlı. Kazanılan her zafer Türk milletinin.
Tabii olaya böyle yaklaşınca, “vatan hainliği” yargısının ardındaki gerekçeyi anlamak da bir ölçüde kolaylaşıyor.
Olayı hiçbir zaman vatan hainliği derecesine vardırmamakla birlikte, geçmişte ben de yabancı maçlarda Fenerbahçe’yi desteklerdim.
Ama doğrusunu söylemek gerekirse, artık bu tavrı biraz çağı geçmiş buluyorum.
Milli ekonomi sloganlarıyla büyümüş, yerli malı haftalarını hâlâ belleğinde canlı taşıyan bir kuşağın çocukları olarak, o zaman öyle davranmamız doğaldı.
Zaten, o zamanlar takımlarımız bu toprakların çocuklarından oluşurdu. Belli başlı sanayii kuruluşlarımızın yerlerini ezbere sayabilirdik.
Şimdi öyle mi ya!
Artık Galatasaray’ın da, Fenerbahçe’nin de Avrupa’da çeyrek finale kalmış takımlarının içindeki yabancı oyuncu sayısı yerli oyuncu sayısından fazla.
Artık, liglerin patronajı bile firmaların elinde.

***

Yerli malı haftaları geride kaldı. Küreselleşen dünyada bir ülkedeki firmanın asıl sahiplerinin kim olduğunu bilmek bile mümkün değil. İtalya’ya kızıp İtalyan mallarını boykot ederken, İtalyan sanılan bir firmanın Fransızlar tarafından satın alındığının farkına bile varmayarak komik duruma düşmüştük.
Dünya çok değişti. En seçkin İskoç malt viskileri Japonlar tarafından satın alındı. Geleneksel İngiliz takımlarının Rus zenginleri, İtalyan takımlarının Arap şeyhleri tarafından alındıklarına tanık oluyoruz.
Ayrıca, oyuncuların etnik kökeni de bir anlam taşımıyor. Schalke’yi yıkan golü atan Hamit etnik olarak Türk çocuğu ama futbol hünerini ve altyapısını Almanya’da almış, birçok parlak Türk yıldızımız da onun gibi aslında temelini Almanya’ya borçlu, “Made In Germany label”li.
Onun için derim ki, artık, küreselleşen dünyada, herkes, yurtseverlik kaygısına kapılmadan, dilediği takımı dilediğince tutup rakibi için de yenilgi temennisinde bulunabilmeli.
Haa, ben yine eskisi gibi davranırım. Çünkü bir Galatasaraylı olarak, aramızdaki maçlar hariç, Fener’in yenilgisinde Galatasaray’a zafer aramam. Fener’in kötü durumda olması değil, Galatasaray’ın daha iyi durumda olması ilgilendirir beni.
Aynı tutum içinde olan çok Fenerli olduğunu iyi bilir ve onları da çok severim.

Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü yaşadığım Fransa’da, ana konulardan biri Türk Pınar Selek’ti. 9 Mart gecesi, ülkeme dönünce evde bulduğum gazetelerde “memleketimden kadınlar günü manzaraları”ndan biriyle karşılaşıp sorunların nasıl iç içe olduğunu anlama olanağı buldum.
Olay şu:
Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla geçen cuma, Bodrum’un Barış Meydanı’nda, Bodrum Kadın Dayanışma Platformu üyesi kadınlar davullarla zurnalarla eylem yapmak istemişler.
Ne var ki, Kızılcahisarlı Mustafa Paşa Camii İmamı Harun Ateş, buna izin vermemiş.
- Burada davullarla zurnalarla eylem yapamazsınız. Cemaatin dikkati dağılır demiş.
Göstericilerin resmi izinleri olduğunu söylemelerine imamın yanıtı kesin olmuş:
- Dinen caiz değil!
Neyin dinen caiz olup olmadığına ise tabii ki imam efendi karar verecek.
Ve bir kez o dinen caiz değil dedi mi, akan sular duracak.
Nitekim o da öyle söylüyor ve diyor ki:
- Kaymakam da, Başbakan da izin verse bu durum doğru değil.

***

Yani Bodrum Kızılhisarlı Mustafa Paşa Camii İmamı Harun Ateş gösterilere izin verilebilmesi için bunların dinen caz olması gerektiğini ileri sürüyor ve buna karar verecek olanın da kendisi olduğunu söylüyor ve ekliyor:
- Eğer gösteri dinen caiz değilse, kaymakam da başbakan da izin verse kıymeti yok.
Nitekim öyle de olmuş ve Harun Ateş’in dinen caiz görmediği gösteri, imamın uygun bulmadığı yerde devletten alınan izne rağmen yapılamamış, 100 kişilik kadın gösterici grubu Barış Meydanı’nda değil, imam efendinin caiz gördüğü Belediye Meydanı’nda yapmışlar eylemlerini.
Yirmi birinci yüzyılda, güya laik Türkiye Cumhuriyeti’nde bir kadın derneğinin barışçı gösterisinin yapılacağı yerin dinen caiz olup olmadığına bakılarak karar verilmesindeki garabet artık kimseyi yadırgatmıyor.
Bu durumda, artık Türkiye Cumhuriyeti önündeki laik sıfatının fuzuli olduğunu, gerçekte kullanılmaması gerektiğini söyleyenler haksız olmasalar gerek.
Durum böyle olup siyasi eylemlerin kararlarının da nesnel, demokratik kurallara değil de din kurallarına bağlı olmaları halinde de artık devletin ilçedeki resmi temsilcisi kaymakamdan çok, cami imamı yetkili oluyor.
Ee, imam efendi dururken neyin dinen caiz olduğuna kaymakam bey karar verecek değil ya.

***

Toplumsal yaşamın belirleyici normları dinsel kurallar olduğuna göre, devletin memurlarının yetkilerinin de dinsel organların kendilerine bıraktığı alanla sınırlı olması da, bu sınırların dinsel makamların keyfine uyarak değişmesi de kaçınılmaz.
Devletin yalnız memurları değil, ama aynı zamanda seçilmiş yöneticileri de, din kurallarına uymak zorunda olduklarından kimin, nerede, nasıl gösteri yapacağı konusunda kaymakam gibi Başbakan da söz sahibi olamaz. Yani olur da olmasına, imam efendi, “dinen caiz değildir” diyene kadar.
Nitekim, Harun Ateş bunu açık açık şöyle dile getiriyor:
- Başbakan da izin verse bu durum doğru değil.
Ve Harun Ateş’in dediği oluyor, gösteri onun sakınca görmediği alana kaydırılıyor.
Harun Ateş de kimi şaşkınların hâlâ şeriatçı niteliği olup olmadığını tartıştıkları rejimin niteliğini Osmanlı dönemini anımsatan bir tekerlemeyle şöyle dile getiriyor:
- Mağrur olma Başbakanım senden büyük imam efendi var.
Böyle bir durum, hiçbir başkancı sistemde bile görülmemiş, fiili yetkilere, şu anda dahi sahip Tayyip Bey’in ne kadar hoşuna gider?
Kongre karşısındaki çaresizliği dolayısıyla Obama’ya zavallı diyen Burhan Kuzu Hoca’nın gözünde bu ahvalde, Tayyip Bey ne duruma düşmüş olur dersiniz?

Sevgili,
PARİS - Jacques Brel’in “Londra’dan Berlin’e her yer bira kokuyor” diyen, sevdiğim neşeli bir şarkısı vardır.
Bu hafta başı, Jacques Brel’in aynı zamanda bir bira diyarı olan ülkesi Belçika’nın başkenti Brüksel’de idim. Bol bol bira kokusu teneffüs ettim.
Son iki yıla kadar iyi bir bira içicisiydim.
Biracı yaşamımın ilk yıllarında, ülkede bir tek bira vardı: Tekel Birası.
İstanbul ve havalisi ile Türkiye’nin çoğu yerine Şişli Bomonti’de Osmanlı zamanında yapılmış fabrikada üretilen biralar dağıtılırdı, Ankara çevresine ise Atatürk Orman Çiftliği (artık kalmadı ya) sınırları içinde kalan Ankara Bira Fabrikası’nın ürünleri satılırdı. Bir de Yozgat Bira Fabrikası vardı ki, içlerinde en son kapanan o olmuştu.
Ama benim ilk yıllarım tek bira markasıyla geçti.
Türkiye’de özel bira gelene kadar, ellili yılların ikinci yarısından itibaren, biralar köpüksüz kesik çıkmaya başlamış ve bulup almak sorun haline gelmişti. Bu yüzdendir ki, 1969 yılında ilk özel bira Efes Pilsen çıkınca çok sevindik.
O sayede, Tekel’in son yıllarında bulunmaz olan, bozuk çıkan biranın kalitesi düzeldiği gibi kolayca da ulaşılır olmuştu.

***

Yine de ülkemizde biranın kültürü de, markası da, satıldığı alanlar da sınırlıydı.
Tekel döneminde, İstanbul’da Osmanlı’dan kalma, Bomonti bahçesinde, içine katkı maddesi konmamış, genelde 5 litrelik tahta fıçılarda satılan biralar ile Ankara Atatürk Orman Çiftliği’ndeki aynı tür fıçı biraları çok ünlüydü.
İstanbul’un bira mabedi Galatasaray’da İstiklal Caddesi üzerindeki Çiçek Pasajı, Ankara’da ise Kızılay’daki Piknik Birahanesi’ydi.
Buralardan geçmemiş İstanbul ve Ankaralı hemen hemen yoktu.
İki özel biranın piyasaya çıkışından sonra yıllarca üç markayla gitti Türkiye. Bir ara birahaneler patladı. Ama bu bira kültürünün gelişmesi anlamını taşımıyordu. Sayıları artan birahaneler lümpenleşmekteydi.
Bira kültürünün gelişmesi son yılların ürünüdür. Nezih birahanelerin açılması, dostum Teoman Hünal’ın büyük katkısıyla “pub” kültürünün yaygınlaşıp gelişmesi, biranın Rönesansı oldu.
Hemen belirtmek gerekir ki, benzer gelişmeler ABD’de de oldu. Geçen yüzyılın sonlarında kalite olarak gerileme gösteren ABD piyasasında da son yıllarda bir bira kültürü Rönesansı yaşanıyor.
Türkiye’de artık bira içilen şık mekânlar, publar, braseriler var, bunun yanı sıra bir sürü de yabancı bira satılıyor piyasada.

***

Tuborg geçen yıl, Belçika’nın keşiş birası Leffe’nin yanı sıra İrlanda’nın ünlü birası Guinness’i sonra Hoegaarden’i ithal etti.
Bunun yanı sıra malt viskinin ve pub kültürünün olduğu gibi biranın da ülkemizde tanınmasına katkıları olmuş olan T. Hünal’ın ithal ettiği ABD’nin Brooklyn Lager’ı, Alman Schneider Aventinus’u, yine Alman olan isli bira Aecht Schlenkerla’yı da eklersen, hatırı sayılır bir bira çeşitlenmesi görürsün. Buna Efes’in ürettiği yeni biraları da ekleyince, oldukça geniş bir malt yelpazesi oluştu.
Efes, rakibi Tuborg’un bira getirtme hamlesine aynıyla karşılık vererek İtalyanların Perroni birasını getirtti. Zaten piyasada dünyanın en iyi lager’i olan Çek Budweiser de olunca (hiç de iyi kalite olmayan Amerikan Bud ile karıştırma) zengin çeşitlenmeye kavuştuk. Son olarak da Efes, Belçika’nın dünya bira kültüründe çok özel bir yeri olan, 90 günlük üretim süresiyle rekor kıran ve şişe içinde ikinci bir fermantasyon geçiren Duvel birasını ithal etmeye karar verince skala iyice zenginleşti.
Hafta başında işte bu ürünün tesislerini gezdik.
Bu değişik ürünün de gelmesiyle, Türkiye artık bira kültürünün daha da geliştiği bir diyar olacak; bu alanda yeni birahaneler, bira ile yenen özel yemekler yapıp özel mönüler ve bira çeşitleri sunan braseriler açılacak.
Bütün bunlar keşke gençliğimde olsaydı diye hayıflanırken şimdiki gençler bazı alanlarda bizden daha şanslı diyorum. Hiç değilse küçük mutluluklar konusunda...
Unutma biranın anavatanı da bu topraklar yani Mezopotamya’dır.

Sevgili,
Önce, yetmiş yıllık Cumhuriyet okurundan aldığım iletiyi birlikte okuyalım:
“Bugün sevgi dolu yazınızı (10 Şubat 2013), aynı duygu ile okudum. Üniversite yıllarımızda Ankara’da tiyatro biz talebelerin olmazsa olmazı idi. Ben de Macide Tanır’ı ADT’de zevkle izledim: Nur içinde yatsın!
Yazınızın diğer bölümünde yazar okur tanımlamanız beni düşündürdü ve bu mail’i yazmaya itti. Cumhuriyet okuruyla yazarı iletişimlerinin fevkalade iyi olmadığını söylesem bilmem bana hak verir misiniz?
Benim Cumhuriyet okurluğum sizden biraz evveldir dersem, herhalde doğrudur. 1945 - 46 yıllarında babam gözlerinde yorgunluk olduğundan Cumhuriyet’te bazı makaleleri bana okuturdu.
Gazetenizin en çok alınıp okunduğu site Bodrum Ak-Tur sitesidir. Bazen merkeze inenler, 4-5 gazete alırlar ve çay molası yaptıkları masada unutmuş gibi bırakırlar.
İletişime gelince: Yazarların e-maillerinin hepsi kapalıdır. Hadi müspet menfi bir cevap beklemiyorlar öyle ise bu e- mail adreslerini niye koyuyorlar?
Sayın Sirmen, durum sizin yazınızda belirttiğiniz gibi maalesef değil dersem lütfen inanınız. Edep dahilinde iletilmiş de olsa her okuyucuya cevap verme imkânları ve ihtiyacı olmayabilir. Ama mesajınızı aldım dememenin ve adresleri okuyucuya kapamanın bir mazereti olduğunu düşünemiyorum...”
***
Sevgili okurum Dr. Gündüz Baytok’un burada yayımladığım mektubunun salt okunmuş olması dahi yakınmalarının tümünün haklı olmadığının kanıtı.
Tabii ki, bütün eleştirileri de haksız demiyorum.
Yalnız zaman oluyor, iletişim kopukluğu elde olmayan nedenlerden kaynaklanıyor.
Yoksa gelen e-maillerin hepsini okuyup, çoğunu yanıtladığım gibi, gazetedeki arkadaşlarıma telefonla ulaşmak isteyenleri de bağlamalarını rica ediyorum. Sanıyorum, öbür yazar arkadaşlarım da, aynını yapıyorlar. Hatta kimileri daha gelişmiş iletişim yöntemlerini kullanıyorlar.
Ama bu kadar eski ve candan bir okur olan Gündüz Baytok’un eleştirilerini de, hepimizin dikkate alacağından kimsenin kuşkusu olmasın.
Cumhuriyet gazetesi kendine özgü bir kurumdur.
Cumhuriyet gazetesi yazarlarının çoğu büyük bedeller ödemişler, hapislerde çürümüş, işsiz kalmış, işkence görmüş, canlarını vermişlerdir.
Aynı olgu Cumhuriyet’in okuru için de geçerlidir. O da sokaklarda, cebinde Cumhuriyet taşıdığı için saldırıya uğramış, yaralanmış, Cumhuriyet okuduğu için dövülmüş, öldürülmüş, işsiz kalmış, sürülmüş, baskıya maruz bırakılmıştır.
***
1979 baharında, artık ikisi de sonsuzluğa göçmüş bulunan iki can dostum, Erim ve Mine (Karaören) Gözen’in nikâh şahidiydim. Benim de 15 yıl önce aynı mevsimde evlendiğim Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gittiğimde, Cumhuriyet okuru olduğunu öğrendiğim, nikâh memuru hanımefendi neredeyse yanaklarımdan öpecekti.
Önce hal hatır sordu, sonra Nadir Bey’in İlhan Abi’nin diğer arkadaşların nasıl olduklarını öğrendi, ardından sabahları gazeteyi kolay bulamadığını anlattı, en nihayet sıra eleştiri ve dileklere geldi.
Bir ara baktık ki, kendileri de Cumhuriyet okurları olan Erim ve Mine de sohbete katılmışlar. Az kalsın, hep birlikte, nikâhı unutayazdık.
Sonradan bu olaya ne kadar gülmüştük.
Geçen pazar yazımın başlığının, Cumhuriyet Okuru Macide Tanır, olması tesadüf değildi. Macide Hanım Cumhuriyet yazarı ama daha önemlisi okuruydu.
Cumhuriyet’in en üst rütbesi yazarlığı değil, okurluğuydu.
Bu çilesi çekilmiş, anlamı kavranmış, bedeli ödenmiş bir rütbedir.
Ve sanırım ki, Cumhuriyet yazarlarının hepsi, karşısındaki okurun kim olduğunun, hangi niteliklere sahip bulunduğunun farkındadırlar.
Zaten bu gazetenin yazarı onun da farkında olmadığı zaman iş bitmiştir.
Evet, işte o zaman Cumhuriyet’in işi bitmiştir.

9 Şubat günü bu köşede çıkmış olan “Ombudsman ile Gelen Mahalle Baskısı” yazısı ile ilgili olarak, Prof.Dr. Samim Akgönül’den kibar bir yanıt aldım. Sayın Prof. “Konu benim açımdan türban hakkında eleştiriye tahammülsüzlük değildir” diyor, ancak türban takmayan kadar takanın da küçümsenmesine karşı olduğunu söylüyordu.
Bu yanıtı yayımlamakla yetinecektim ki, gazetemiz yazarı, dostum Mustafa Sönmez, Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Rennan Pekünlü’nün olayını anımsattı.
Prof. Rennan Pekünlü’nün olayı son derece de ilginç.
Ege Üniversitesi Astronomi Profesörü Rennan Pekünlü, öğrenci F.N.G’nin üniversitede öğretim yapılan ortak alanlara türbanla girdiğini görüyor ve öğrenciyi uyarıyor, sonra da durumu fotoğrafla saptıyor.
Bu davranış öğrencinin ailesinin ve belirli bir kesim basının tepkilerine neden oluyor. Yetkili makamların lüzumu muhakeme kararı üzerine de kendisi hakkında İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açılıyor. İlk duruşması 6 Eylül 2012’de görülen dava, 13 Eylül 2012 günü rekor bir hızla karara bağlanıyor
Prof. Rennan Pekünlü hakkında İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi “Öğrencilerin toplu olarak, oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesi veya orada oturulmasına engel olunması halinde 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” diyen TCY 112/1’e dayanarak 2 yıl 6 ay hapis cezasına hükmediyor; sonra cezayı, iyi halden, 2 yıl 1 aya indiriyor.

***

Burada işin ilginç yönü, Prof. Pekünlü’nun avukatı Murat Ünlü’nün, duruşmada tanıklara müvekkilinin F.N.G’nin bu mahallere girmesini engellemek için güç kullanıp kullanmadığını sorması ve kullanmadığı yanıtı üzerine, yaptığı şu savunmanın hiçbir şekilde dikkate alınmamasıdır:
“Müvekkilim sadece türbanla üniversiteye giren öğrencileri tutanakla tespit etmiştir. Bu bir suç değildir. Hiçbir öğrencinin eğitim hakkını engellememiştir, beraatını talep ediyorum.”
Gerçekten de hiçbir engelleme hareketi olmayan olayda mahkeme eğitim ve öğretimi engellemekten mahkûmiyet vermekte beis görmemiştir.
Yargıtay’a giden dava, dört ay gibi bir süre içinde savcının onanması talebiyle 4. daire önüne getirilmiştir.
Prof. Rennan Pekünlü muhtemelen türban ile üniversiteye girilmemesi yolundaki görüşü dolayısıyla, herhangi bir engelleme eylemine kalkışmadığı halde hapis cezasına mahkûm olacaktır.

***
Can Dündar 12 Şubat tarihinde, Milliyet’teki köşesini TRT’deki giyim kuşam yasağına ayırmıştı. Ertesi gün başka seçkin yazarlar kendi köşelerinde aynı konuya değindiler.
Biliyorduk artık TRT’de açık yaka, yırtmaçlı etek, tayt yasaktı, ekrana çıkanların göğüs çatalı görünmeyecekti. Can Dündar’dan öğrendik ki, oyuncu Ayça Varlıer de yaka hizasının köprücük kemiğini aşmaması konusunda uyarılmış.
Bunların hiçbiri tekil hareketler değil. Bekleyin sıra türban zorunluluğuna da gelecek.“Muhteşem Yüzyıl”da Hürrem Sultan’ın dört asır sonra, makable şamil (geçmişe etkili) olarak nasıl örtündürüldüğünü, namaza durdurulduğunu kamuoyu biliyor.haberguncel.blogspot.com
9 Şubat tarihli yazıda sözünü ettiğimiz Yargıtay baskını ve cinayeti ile Gümüşhane Barosu Başkanı Ali Günday’ın öldürülmesi olayının ardındaki türban konulu mahalle baskıları göz önünde bulundurulunca tablo tamamlanıyor.
Bu durumda, “sembolik şiddet”e bakmak abes; düpedüz açık şiddetle karşı karşıyayız.
Şu anda yukarıdan baskıyla baş örttürme sırası THY hosteslerinde.
Türkiye’de laik kesimin erken uyanamaması yüzünden yıllarca bu konu saptırıldı ve ortada bir “türbana özgürlük” sorunu varmış gibi yapıldı.
Oysa asıl sorun, “türbanlıya özgürlük” değil, istediği gibi giyinene yani “türbansıza özgürlük”tür.

Öyle Olsa Ne Yazar Sayın Bekir Bozdağ?
“...Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarının DHKP-C üyesi olduklarına dair toplanan tanıklık belgelerinin gerçekliğine inanmıyorum...
Çünkü DHKP-C adlı terör örgütünün herhangi bir istihbarat örgütünün icadı, beslemesi tetikçisi olmadığına inanmıyorum.
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ‘terör örgütü kurup yönetmek’, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’yı ‘Devrimci Karargâh terör örgütüne yardım etmek’ suçlamasıyla yargılayan bu ülkede, ben devletin ileri sürdüğü hiçbir suç gerekçesi, kimliği ve kanıtına inanmıyorum artık.”
Pazar günü Mine Kırıkkanat’ın bu satırlarını okuyunca çok sevindim. Daha iki gün önce, ABD Büyükelçiliği’nin bombalanması olayı konusunda, ne düşündüğümü soran eşime provokasyon olasılığından söz etmiştim, Mine’nin kuşkusu beni doğruluyordu.
Ardından Bekir Bozdağ’ın açıklaması geldi.
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ Yozgat’ın Sorgun ilçesinde bir taksi durağını ziyaretinde Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’ne yapılan bombalı saldırıyla ilgili açıklamasında bakın ne demiş:
- Parlamentoda olsun, başka yerlerde olsun DHKP-C terör örgütüne yönelik soruşturmaları kınayanlara olaya bakıp bir kez daha düşünmelerini tavsiye ediyorum.
***
Bekir Bozdağ’ın bu açıklaması, bombalama olayına kuşkuyla bakanları haklı çıkarmıştır. Bir an için komplo teorilerini bir yana bıraksak bile olayı, iktidarın kendini haklı çıkarmak için kullanması dahi düşündürücü.
Tabii ki Bekir Bozdağ’ın açıklamaları, ÇHD avukat bürolarının basılış şekilleri, savunmanların sorgularındaki soruları ve gözaltı uygulamalarını haklı çıkarmıyor.
Bombalama olayının saçmalığını, her türlü provokasyon olasılığını bir yana bırakalım ve kabul edelim ki DHKP-C örgütü gözü dönmüş bir terör örgütüdür.
Bu durumun kabulü, onları da savunan avukatların bürolarının çelik kapıları kesilerek, duvarları delinerek, gece yarısı basılmasını haklı göstermez.
Çünkü, Birleşmiş Milletler’in Aralık 1999’da kabul ettiği “Avukatın Rolüne İlişkin Temel İlkeler Bildirgesi”nde de belirtildiği gibi “Avukatlar müvekilleriyle veya müvekkilleriyle ilgili davalarla özdeştirilemezler”.
Yani, DHKP-C’nin eli kanlı bir terör örgütü olması avukatları için de aynı şeyin söylenmesini haklı kılmaz.
Eski İstanbul Barosu Başkanı, ceza avukatı Turgut Kazan, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ve üyeleriyle ilgili olarak yürütülen soruşturma sırasında yapılanları eleştiren 22.01.2013 tarihli “Avukatlara Yapılanlar Savunma Hakkına Baskıdır ve Bütün Uluslararası Belgelere Aykırıdır” başlıklı açıklamasında, adil yargının onsuz olmazı avukatların özgürlükleri ve güvenceleriyle ilgili üç temel metinden söz ediyor.
***
Bu metinlerin ilkini yukarıda belirttik, ikincisi 25.10.2000 tarihli “Avukatlık Mesleğinin Özgürce Yapılmasına İlişkin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Tavsiye Kararı”dır. Nihayet üçüncü belge de 27.10.2002 tarihli “Avukatlar Birliği’nin 21. Yüzyılda Avukatlar Meslek Kurallarına Dair TURİN İlkeleri”dir.
Bütün bu metinler avukatların, yani savunmanların özgürlüğünün ve güvencelerinin adil yargının onsuz olmazları olduğunu söyler.
Bu yüzdendir ki avukatların bürolarının, evlerinin aranmasında, sorgulanmalarında, bunların savcı ve baro başkanının görevlendirdiği bir avukat olmadan yapılamayacağı gibi bazı kurallar getirilmiştir.
Oysa Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ve üyesi avukatların bürolarının aranması ve sorgulanmalarında bu hususlara riayet edilmemiştir ve bu durum da bütün uluslararası belgelere aykırıdır. Sayın Bekir Bozdağ işte bunu anlamıyor.
Anlamasını kolaylaştırmak üzere bir daha söyleyelim:
- Sayın Bozdağ; Çağdaş Hukukçular’la ilgili olarak soruşturma yapılması değil, (herkes soruşturabilir) bu soruşturmanın usulüne aykırı yapılması eleştiriliyor.
DHKP-C’nin terör örgütü olması, eleştirileri mesnetsiz kılmaz.

Artık kesinlikle kanaat getirdim ki, her önüne gelene ulusalcı diye saldıranlar, eğer saplantı batağında debelenmiyorlarsa, özel bir kasıt peşindeler.
Azgelişmişlik yalnız ekonomik değil, düşünsel alanda da geçerli ve bu ülkelerin en büyük özelliklerinden biri de tartışmaların düşünceler değil, etiketler, yaftalar üzerinden sürdürülmesidir.
Etnik sorunlar tartışılırken, hep kaçınılmaz olarak, şu soruyla karşılaşıyorum:
- Sen ulusalcı mısın?
- Ulusalcılıktan ne anlıyorsun, sorusuyla karşılıyorum soruyu ve sürdürüyorum:
- Eğer ırkçılığı, kafatasçılığı, şovenizmi, faşizmi kastediyorsan, hayır değilim.
Sonra anlatmaya çalışıyorum ki sübjektivist, birlikte yaşama iradesine sahip insanların oluşturduğu bir birliği ifade eden ulus kavramının da, ondan türetilmiş ulusçuluğun da ırkçılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Zaten ulus ırk birliği anlamını taşımaz, ırk diye bilimsel bir veri yoktur, saf ırk da. Hele hele uygarlıklar mozaiği Anadolu’da kimsenin kimseye ırkçılık taslayacak hali falan da yoktur.
Sübjektivist ulus kavramının kurucusu Ernest Renan’ın da belirttiği gibi, bir ulus her gün yenilenen bir plebisittir. Eğer, insanlar arasındaki birlikte yaşama iradesi sürerse, ulus da devleti de varlığını sürdürür.
***
Olaya böyle baktığınızda, ulusalcılığın ırkçılık olmadığını görürsünüz.
Ben ırk temeline dayanmayan, sübjektivist ulus kavramının savunucusu bir ulusalcı olarak, daha ‘u’ harfini duyar duymaz kırmızı görmüş boğa gibi oraya buraya saldıranların, hiç değilse bir konuyu biraz düşünmelerini tavsiye ederim.
Nasıl oluyor da dün komünizmle mücadelede sağlam bir ittifak içinde olan çevreler, şimdi komünizmi bir yana bırakmış, hep birlikte ırkçılıkla da ilgisi olmayan ulusalcılara saldırmakta birleşmişlerdir?
Bu, üzerinde düşünülmeye değer bir husus değil mi?
“Soros çocukları” ve şeriatçıların asgari müştereklerinden birinin ulusalcı düşmanlığı olması salt rastlantı ile açıklanabilir mi?
Konunun Türkiye’de bunca güncellik kazanmasına neden olan Kürt sorununa gelince:
“Hiç kimsenin bir insan topluluğuna, sen bizimle aynı ırktan, aynı dilden, aynı dildensin, demek ki aynı ulustansın demek hakkı yoktur” ilkesini şiar edinmiş, devletin varlığının ancak ve ancak bir arada yaşama iradesinin sürmesiyle mümkün olacağını söyleyen bir ulusalcılık, bu konunun çözümüne neden engel olsun ki?
***
Irk esasına dayanmayan çağdaş ve demokratik ulusçuluk “bayrağı bayrak yapan al kandır / toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” demez, “bayrağı bayrak yapan mutabakattır / toprak eğer üstünde birliktelik iradesiyle yaşayanlar varsa vatandır” der.
Durum böyle olunca da, politika oluştururken, konuşurken, bir arada yaşama iradesini zedelemeyip, hep canlı tutmaya çalışmak, ırkçı ayrılık tohumlarını ekmemeye özen göstermek gerekir.
Bilmem ne yapmamız gerektiğini anlatabildim mi?
Eğer anlatamadıysam, en iyisi ne yapmamamız gerektiğini anlatayım.
Diyarbakır’da Selahattin Eyyubi Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulması konusu görüşülürken, TBMM’de de Sırrı Sakık’ın söylediği şu sözleri ve benzerlerini zinhar kullanmayın:
- Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kafkaslar’dan, Boşnaklar’dan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz!
Böyle sözleri söylememek gerek. Çünkü çağdaş ulus devletlerde kıdemli yurttaş-kıdemsiz yurttaş ayırımı yoktur. Herkes eşittir. Sakık gibi, bunun tersi ifadeler kullanılması da ırkçılığın dik âlâsıdır.
Irkçılığa karşı olanlar, eğer samimiyseler, o kimden gelirse gelsin karşı çıkmalıdırlar.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget