Makaleler "İlhan Taşçı"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İçişleri Bakanı YSK'ya niye gitti? - İlhan Taşçı
AKP yöneticilerinin her biri Ankara'daki oy birleştirmelerinin yapıldığı yerlere özel ilgi gösterdiler. Kimi Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne gitti, kimi kenardan Seyranbağları'ndaki yaşananları izledi. Heyecan doruktaydı, burun farkıyla başkentin el değiştirmesi an meselesiydi.
Artık gecenin yerini yavaş yavaş sabaha devretmeye hazırlandığı saatlerde Yüksek Seçim Kurulu'nun ağır bir konuğu kapıda belirdi: İçişleri Bakanı Efkan Ala!
İçişleri Bakanı gecenin dördünde YSK'yı niye ziyaret etmişti? YSK üyelerine bakılırsa, "Biz o saatte kurulda bile değildik. Üyelerden de kimse yoktu."
"Kimselerin olmadığı" YSK'da bakan bir başına ne yapmıştı ki? YSK üyelerinin "personelden öğrendiği kadarıyla" İçişleri Bakanı Efkan Ala, kar nedeniyle Kars'ta ulaştırılamayan kimi sandıklarla ilgili yaşanan sorundan dolayı kurula uğrama gereksinimi duymuş!
Yemedik ama hikaye güzel!

Ankara'nın bağları…
Ankara seçim sonuçları hala tartışılıyor. Görünen o ki bir sonraki seçime kadar da tartışılacak, tartışılmalı da.
20 yıldır Melih Gökçek tarafından yönetilen Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Türkiye genelindeki diğer  AKP belediyelerine göre farklı bir durumu var. Yönetme anlayışı, rakipleriyle iletişim tarzı, her şeyi ben bilirimci yaklaşımıyla da bu farkın mimarı Gökçek!
Seçimin üzerinden üç gün geçmesine karşın henüz başkentte kesin sonuçlar açıklanmadı. Sonuç her ne olursa olsun, kaybeden Ankara olacak.
Başkentte seçim güvenliği sağlanamadı. Hile yapılmıştır demek için kuşkusuz belgeye, bilgiye ve ikna edici delile gereksinim var. Ancak bir de herkesin gözü önünde yaşananlar var.
Büyükkent Yasası'yla birlikte büyükşehirlerde çevre ilçeler de oy kullandı. Bütün oylar sisteme girildi, ancak girilemeyen oylar ne hikmetse hep CHP'nin kalesi olan Yenimahalle ve Çankaya'dan.
Mesela Ankara'nın en uzak ilçesi olan Nallıhan'daki seçim sonuçları aynı gün merkeze ulaştı. Nallıhan, oyların birleştirildiği Yüksek Seçim Kurulu'na 168 kilometre uzaklıkta ve 3 saat 18 dakikalık mesafede.
Hile gölgesinin en güçlü yaşandığı ve oyların halen girilmediği; Çankaya'nın ve şehrin orta yerindeki Seyranbağları ise Yüksek Seçim Kurulu'na yalnızca 7.6 kilometre. Hani sandık görevlileri üşenmese, torbaları sırtlayıp yürüyerek gitseler yarım saate varırlar YSK'ya! O kadar…
Şu anda başkentte sandığa en uzak yer, demokrasi…

Kedidir o kedi!
Seçim gecesi pek çok kentte sandıkların açılımı, oyların sayımı, tutanağa aktarımı, torbalarla taşınması sırasında elektrik kesintileri oldu. Gergin bir atmosferde girilen seçimde bu ister istemez kuşkulara yol açtı.
Kimi AKP savunucuları, kesintileri "Bir tek rakiplere mi karanlık oluyor? Bizimkiler de görmüyor!" diyerek savundu. Rakipler de hemen atıldı:
"İyi de kardeşim karanlık çöktükçe hokus pokusla oylar değiştiriliyor…"
Bu kuşkulu durumu taraflar kendince yorumladı.  Derken herkesin kafasındaki o büyük kuşkuyu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız silip süpürdü.  Ne olmuştu da elektrikler kesilmişti:
"Kasıt aramak yanlış."
Tamam, yanlış.  Peki, niye kesildi? Nasıl oldu da onlarca kentte bu kesintiler, tam da oy sayımlarının en kritik anlarına denk düştü?  Bakanın yanıtı hazırdı:
"Trafoya kedi girdi!"
Muhabirler, bakan şaka mı yapıyor, yoksa ciddi mi konuşuyor diye bakarken Taner Yıldız açıklık getirdi:
"Espri yapmıyorum arkadaşlar. Trafoya kedi girdi. Kesinti bundan yaşandı."
Ah ulan kedi, tam da seçim gecesi!

 İlhan Taşçı/Karşı

İlhan Taşçı: İncelikler...
Bir babayla oğlu ne konuşur?
Yarım yamalak dile düşen ilk sözcüklerin mutluluğunu…
Paytak paytak adımlarla ilk yürüyüşünü…
Ateşlendiği gecenin acemi çaresizliğini…
İyi bir insan olabilmenin inceliklerini konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
Saçların nasıl taranacağı…
Yeni yetme aşk acılarının geçeceğini…
Aynalarla da yeniden barışılacağını…
Her yaşanmışlığın bir hazine olduğunu konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
Çapkın bakışların nasıl atılacağını…
Kızların gönlünün nasıl çalınacağını...
İnsanların kalbinin nasıl kazanılacağını…
Öğrendikçe çoğalıp, zenginleşileceğini konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
Neden okumak gerektiğini…
Okudukça yaşama nasıl yeni pencereler ekleneceğini…
İmzalı kitapların vazgeçilmezliğini…
Kötü geçen sınavın keyifsizliğini konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
Toprağın koynuna zamansız yatırılan annenin hasretini…
Onun tanrıçalardan armağan güzelliğini…
Sil baştan bir yaşamı adım adım kuracaklarını…
Koca bir dünyayı beraberce sırtlanmayı konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
İflas eden bir bakkal dükkânının ayağa nasıl kaldırılacağını...
Haczedilen televizyondan kalan boşluğa rağmen gülünebileceğini…
Bazen kaybederken de kazanılabileceğini…
Her şeyin para olmadığını konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
İki kadeh buğusunun keyfini…
Birbirlerine çarpa çarpa nasıl da yol aldıklarını…
Ömrünün son demindekilerinin kıymetini…
Dost meclislerinin edersizliğini konuşur.
*

Bir babayla oğlu ne konuşur?
Yaşamın olmazsa olmaz değerini…
Vizyona yeni giren filmleri…
Yeni tatlar denemeyi…
Her fırsatta yeni yerler keşfetmeyi konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
İnsanların neden suçsuz yere cezaevlerine atıldığını…
Bu ülkede düşünenlerin neden hep cezalandırıldığını…
Cezaevinde yatmanın düşünenler için ayıp sayılmadığını…
Hırsızlıktansa düşünmekten yatmanın ziyanı olmadığını konuşur.
*
Bir babayla oğlu ne konuşur?
İnsanca yaşam için ne varsa onu…
Yaşamın inceliğini konuşur da…
Konuşmaz hırsızlığın inceliğini.

 İlhan Taşçı
www.ilhantasci.com/

Dededen kadı, Çolakkadı
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, bakan çocuklarının tutuklandığı, Başbakan’ın oğlunun ifadesinin alınmak istendiği yolsuzluk operasyonuyla yargıdaki “bölünmüşlük ve çatışmayı” Türkiye’ye duyuran isim oldu. Çolakkadı deyim yerindeyse Ergenekon soruşturmasından Balyoz’a, eski HSYK ile hükümet arasındaki çatışmalara kadar pek çok kritik dönemin de “kara kutusu”.

Göz önünde olmaktan hoşlanmayan Çolakkadı’yı kamuoyu ismen tanısa da, yolsuzluk soruşturmasının ikinci dalgasını yapmasının engellendiğini duyuran savcı Muammar Akkaş’ın gazetecilere açıklama dağıtmasından sonra kamera karşısına geçince yüzünü gördü.

Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitiren Çolakkadı, kamu görevine Elazığ’da kaymakamlık stajıyla adım atar. Daha sonra savcılığa geçer.

Ailesi Karaman’dan Kahramanmaraş’a göç eden Çolakkadı aslında kendi deyimiyle “atalarının” mesleğini sürdürür. Dedeleri Irak’ın Süleymaniye kentinde kadılık yapmıştır. Zaten soyadı da dedelerinin mesleğinden armağandır. Meslekte 35 yılını geride bırakan ve İstanbul’da 20 yıldır savcılık yapan Çolakkadı, Başsavcı Vekilliği boyunca Ergenekon, Balyoz, KCK, Poyrazköy gibi pek çok kritik dosyanın bilinmezini bilen sayılı isimlerden olmuştur.

Çolakkadı, eski HSYK’nin Ergenekon savcılarını görevden almaya yönelik girişimleri sırasında da dönemin İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Ankara İstanbul hattında mekik dokumuştu. Hem Engin hem de Çolakkadı kendilerine bağlı çalışan savcıların bilgileri dışındaki hareketlerinden duydukları rahatsızlığı o dönemin kuruluna iletmişlerdi.

 İlhan Taşçı/Cumhuriyet

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Oğlum üzerinden bana geleceklerdi” sözleriyle gözlerin çevrildiği oğul Bilal Erdoğan, AKP iktidarı döneminde kuyumculuktan yemeğe, sabunculuktan kozmetiğe kadar pek çok alanda “atılım” yaptı.
Bilal Erdoğan nasıl şirket sahibi oldu?
Harvard’da kamu yönetimi eğitimi alan, Dünya Bankası’nda çalışan Bilal Erdoğan, ilk olarak ağabeyi Burak Erdoğan ile birlikte değeri tapu kayıtlarına 1 milyon lira olarak yazılan Kısıklı’daki bir villayı aldı. 5 bin 20 metrekarelik bir arazi üzerinde yer alan villalardan birinin sahibi de kız kardeşi Vesile Erdoğan’ın eşi Ziya İlgen olmuştu.
Okyanus ötesinde ev
Bu ev Bilal Erdoğan’ın ilk evi değildi. Bilal Erdoğan 24 Ağustos 2005 tarihinde de “okyanus ötesinde” bir konutun sahibi olmuştu. Oğul Erdoğan, ABD’nin Maryland eyaleti, College Park’ta da bir ev satın almıştı. 146 metrekaralik bu ev, Bilal ve eşi Reyyan Erdoğan adına kaydedildi.
Başbakan’ın 4 çocuğunun da yurtdışındaki eğitim masraflarını işadamı Remzi Gür üstlenmişti. Başbakan’ın büyük oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın satın aldığı “gemicik” o günden beri tartışılıyor. İlginç olan ise oğul Erdoğan’ın gemiyi kendisine burs veren Remzi Gür’ün eşinin kardeşleri Hasan ve Hüseyin Doğan’dan satın almış olmasıydı.
Tıpkı abisi gibi Bilal Erdoğan da BMZ Group Denizcilik ve İnşaat A.Ş şirketi ile denizcilik sektörüne adım attı. Kuruluş sermayesi 3 milyon lira olan şirketin hissedarları ise amcası Mustafa Erdoğan ile eniştesi Ziya İlgen’di.
Mis gibi iş
Bilal Erdoğan, Maye Dış Ticaret isimli şirkete ortaklığıyla kozmetik sektörüne de girmişti. Maye, ABD’li makyaj malzemesi üreticisi Bellapierre Cosmetics’in ürünlerini Türkiye’de satıyor. Bellapierre, satışlarını alışveriş merkezlerine kurduğu stantlarda yapıyor.
Bilal Erdoğan, Mis Hediyelik Eşya Sanayi Ticaret Limited Şirketi ile de kokulu meyve sabunu işine girmişti. İstanbul’da Cevahir AVM ile birlikte 3, Antalya’da 1 stand açan Mis Hediyelik Eşya, ABD’de de Virginia eyaletinde Tyson’s Corner AVM’de stant açarak ihracata başladı. Bilal Erdoğan’ın ortak olduğu Mis Hediyelik Eşya şirketinin 50 bin TL sermayesi bulunuyor. Sermayesinin 2 bin 500 TL’si Bilal Erdoğan’a, 2 bin 500 TL’si Ali Bahadır Yeşil’e, 5 bin TL’si Mustafa Esankal’a geri kalan sermayenin 40 bin TL’si ise yine Bilal Erdoğan’ın şirketi olan Maye Dış Ticaret şirketine ait.
Oğul Erdoğan, Doruk Izgara Limited Şirketi ile de fırıncılıktan tabldot yemeğe; otel işletmekten, kahvehaneye; kuruyemişçilikten aktarlığa kadar pek çok alanda daha faaliyet yürütebilmenin adımını atmıştı. 300 bin TL sermayeli şirketin ortakları da Mustafa Esenkal ve Ali Bahadır Yeşil.
Altın gibi iş
Bilal Erdoğan, ağabeyi Burak Erdoğan’ın eşi Sema Erdoğan ile birlikte Atatürk Havalimanı’nda Atagold’un kuyumculuk mağazasına ortak olmuşlardı. Erdoğan ailesinin diğer ortakları ise Başbakan’ın da yakın arkadaşı olan Atasay’ın sahibi Cihan Kamer’in çocukları Atasay ve Simay Kamer’di. 500 bin lira sermayeli şirketin yüzde 25’i Bilal, yüzde 25’i de Sema Erdoğan’ın olmuştu.

 İlhan Taşçı

Eski Yargıtay Başkanı Selçuk, anayasa yapımından rejimin yeni biçimine, başbakanın otoriterleşmesinden cemaat kavgasına kadar pek çok konuyu değerlendirdi.
Sami Selçuk: ‘Samimi değiller’
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, AKP’nin tek başına yapacağı anayasanın kalıcı olamayacağına işaret ederek toplumun tüm kesimlerinin temsil edileceği kurucu meclis oluşturulmasını önerdi. Yürütmenin hem yargıyı hem de yasamayı kuşattığına dikkat çeken Sami Selçuk, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın otoriterleştiğini söyledi. Selçuk, ülkenin giderek kutuplaşmasının sokakta çatışmaya dönüşmesinden korktuğunun altını çizdi.

Eski Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’a yönelttiğimiz sorular ve verdiği yanıtlar şöyle:

-TBMM Anayasa Komisyonu iki yıl çalıştı. Sadece 60 maddede uzlaştı ve dağıldı. Temel maddeler düzenlenemedi. Sizce bu Meclis’in, anayasa yapma yeterliliği var mı?

Bu Meclis’in yeni bir anayasa yapma açısından nicelik olarak gücü var ama anayasal ve hukuki yeterliliği yok. Ayrıca denklik açısından da yok. Birinci nokta anayasal yeterliliği yok çünkü bu Meclis, anayasanın 175. maddesine göre anayasayı değiştirebilir ama yeni bir anayasa yapamaz. İkinci nokta yanlış olgulara dayanan, yanlış hukuka göre anayasa yapılamaz. Bu olgulardan birincisi yüzde 10 barajı. Sandık başına giden ve “Benim partim yüzde 10’un altında” diyerek başka partiye oy vermek zorunda kalan seçmenler var. İkinci olgu, milletvekili adaylarını halk değil, genel başkanlar belirliyor. Dolayısıyla halk kendi vekilini değil, genel başkanların buyruğundan çıkmayan kişileri seçiyor. Böyle bir düzende halk adına korkusuzca konuşacak özgür iradeli ve anayasanın 83. maddesindeki sorumsuzluk ilkesini hak edecek bir vekili çıkaramazsınız. Üçüncü olgu, oyu geçersiz olacağından beğenmediği adayların üzerini çizemiyor. Bu üç olgunun her birini yüzde 30’a dek çıkaranlar var. Seçime katılma yüzde yüz bile olsa bu olguların etkisiyle parlamentoya yansıyan irade sakat bir iradedir, halkın iradesi değildir. Böyle bir parlamento halkı temsil edemez. Dolayısıyla halk adına yeni bir anayasa yapamaz. Öyleyse bir yasayla yeni bir anayasa yapacak kurucu kurultay oluşturulması en sağlıklı yoldur. Yüzde 1 oy alan dahil bütün toplum kesimlerinin katıldığı insanlarla yeni bir anayasa yapmalı. Bu yol olgulara denk düştüğü için en sağlıklı ve bütün toplum kesimleri temsil edildiği için kolaylıkla uzlaşılabilir bir yoldur. Eğer anayasa yapma konusunda içtenlikli isek doğrusu da budur. Üçüncü nokta, bizde denklik (correspondance) de yok. Çünkü oyların yarısını alan ama parlamentonun yaklaşık üçte ikisine sahip bir partiyle anayasa yapma konusunda uzlaşmak olanaksız. Muhalefet, işin başında bunu düşünmeli, kurucu kurultayda direnmeli, iktidarın görünüşte anayasa yapma önerisini benimsememeliydi. İşin bu noktaya geleceği belliydi.

Görünen o ki, iktidar partisi tek başına anayasa yapacak, halkoyuna sunacak, büyük olasılıkla halk da bunu bıkkınlık karmaşasıyla benimseyecektir, ama bu anayasa sürekli tartışılır olacak, kalıcı olmayacak, bir süre sonra yeni bir anayasaya gerek duyulacaktır. 1961’de yasa kurucu meclis oluşturuldu, ama orada feshedilen DP’ye oy veren yüzde 50 temsil edilmedi. Kısaca tarih korkarım tekerrür edecek.

Hukuk çözemiyor

-Hukuk bunları çözemez mi? 
Çözemiyor. Çünkü hukuk bilincine sahip bireylerden oluşan bir hukuk toplumu yaratamadık. Çarpıcı örnekler çok. Sözgelimi, eğer bir toplumda İsmet İnönü gibi güçlü bir başbakan, yolsuzluklarla savaş konusunda “Bir ülkede namuslular, en az namussuzlar kadar yürekli olmadıkça, o ülkede kurtuluş yoktur” sözleri seçkinlerce bile bir özdeyiş olarak algılanıyorsa, o toplumda hukuk bilinci yoktur ve bu söz aslında hukuk bilincinin eksikliği konusunda bir uyarıdır. Çünkü hukukun üstünlüğüne dayalı bir düzeni yaşama geçiren bir ülkede yolsuzluklarla savaşma görevi devletin savcısınındır, yargısınındır, kişilerin değil. Bu sözlerden 80 yıl sonra, 21. yüzyılın ilkyarısında bir başka başbakan, İstanbul kentinin görüntüsünü bozan bir gökdelenin sahibiyle konuştuğunu, hukuka başvuracak yerde, gökdeleni tıraşlayarak küçültmelerini istediğini, bu yapılmadığı için kendileriyle beş yıldır konuşmadığını söyleyebilmişse, değişen bir şey yok demektir. Dahası var. Ben uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Ama bu ilişkiler hukuk çerçevesinde yürütülür. Bunlardan biri, iç işlerine karışmama ilkesidir. Mısır devletini ne yapacağı belli, ciddi, ağırbaşlı, güvenilir olmayan, hukuksuz, ilkesiz bir devlet olarak görür ve küçümseriz. Mısır toplumu, devlet adamından çok oy peşinde bir siyasetçi olan başbakanını alkışlarsa hukuk toplumu, toplumda hukuk bilinci yok demektir. En önemlisi de Mısır devleti uluslararası alanda saygınlığını yitirir.

Bir ülke düşünün ki, yargının görüşünü öğrenmeyi bir fırsat olarak değerlendirilecek yerde, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Danıştay’a, AİHM’ye gitmek, orada siyasetçiler tarafından “şikâyet” olarak değerlendirilsin; yanlış yapan bürokrat “yedirmem” önyargısıyla korunsun ve yargıdan kaçırılsın. Yargıya başvuranlar, bürokraside, bir bilim yuvası olan üniversitelerde bile tehditle davalarını geri almaya zorlansınlar. Böyle bir ortamda hukuk bilincinin gelişmesi, hukuk toplumunun yaratılması bir düştür, sadece.

Yasama, yargı uydulaştı
-Meclis’in hükümetin vesayeti altında olduğu, askeri vesayetin yerine sivil vesayetin geçtiği görüşü var. Ne dersiniz?

Şu anda yürütme erki, 1982 Anayasası, Seçim ve Siyasal Partiler yasaları sayesinde yasama ve yargı erklerini kuşatmış; onları uydulaştırmıştır. Kendimizi aldatmayalım. Örnek vereyim. Bir ara Sayın Başbakan, Meclis başkanını azarladı mı tartışması yapıldı. Elbette azarlar. Onu milletvekili yapan da Meclis başkanı seçtiren de Sayın Başbakan yani sistemin doğası sakat. Tartışılması gereken sistem. Azarlama bu sakat sistemin sonucu. Ormanı görecek yerde ağaçlarla uğraşıyor, zaman ve enerji yitiriyoruz. Çok yazık!

-Başbakan kaç çocuk yapılacağına, kürtaja, kız ve erkek öğrencilerin nasıl yaşayacağına vb. pek çok alanda insanların tercihlerine karışıyor. Başbakan’ın otoriter, diktatör eğilimler gösterdiği yorumlanıyor.

Ben bunları bir dilek olarak düşünüyorum, ama bulunduğunuz yer Başbakanlık olunca o bir buyruk diye algılanır. Sayın Başbakan’ın konuşurken bu tehlikeli algıyı düşünmesi gerekir.

-Başbakan’ın otoriterleşme, diktatörleşme eğiliminde olduğuna katılıyor musunuz?

Her erk/iktidar sahibinde bu eğilim vardır. Özgürlükleri sürekli sınırlamaya çalışırsanız, otoriter bir yönetime kayarsınız. Hak ve özgürlükleri genişletmez, daraltırsınız. Varacağınız nokta da bellidir. Ancak ben Türkiye’nin tümelci (totaliter) bir rejime varacağına inanmıyorum. Bu bir yerde durur. Türkiye’de uzak geçmişe dayanan bir hukuk ve yargı var. İnsanımız rahat olsun. Asıl tehlike başka yerde.

‘Kabalık, azap veriyor’

-Siz asıl tehlike olarak neyi görüyorsunuz peki?
Asıl tehlikeyi eleştirinin yerini sövüşmenin almasında buluyorum. Çok kutuplaştık. Siyasal tartışmalar çirkin, düzeysiz. Batı’daki zekâ pırıltıları taşıyan güzel örnekler bizde yaşanmıyor. Bu denli kabalık utandırıyor, azap veriyor. Sokaktaki sövüşmelere haklılık kazandıran bir ortam. Siyaset, bu denli yozlaşırsa sokaktaki insanların çatışması meşrulaşır. Bunu herkes düşünmeli, kendisini ayarlamalı.

Yasalar çiğneniyor
-Dini referanslarla yasal düzenlemeler yapılması doğru mu?
Kendimizi kandırmayalım. Eğer sivil bir kuruluş olarak değil, devlet düzeninde Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir örgütlenme varsa ve bir siyasetçi bakana bağlıysa eski Şeriye Vekâleti’nin devamıdır o. Yine bir siyasetçiye bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü de eski Evkaf Vekâleti’nin devamıdır. Türkiye hiçbir zaman devlet örgütlenmesi içinde laik olmadı, tersine teokratik kaldı. Böyle bir düzende devlet, zaman zaman haliyle Diyanet İşleri’nden düşünce sorar. Evet, inanç sahipleri ulemaya sorabilirler ama devlet soramaz. Devlet bilimle, hukukla yönetilir. Bilim alanı çürütülebilir nesnelerle, olgularla uğraşır. Din alanı çürütülemez inançlar alanıdır. Saygı duyulur, hukuk bu alanı güvence altına alır. O kadar.

-Hükümet ile cemaatin çatışmasını nasıl okuyorsunuz?
Bunlarla il gilenmiyorum. Büyütülmesini de doğru bul muyorum. Sizi vaktiyle desteklemiş bir topluluk, şimdi sizin karşınıza çıkabilir. Türkiye’de sağlıklı bir gündem oluşmuyor. Düzeyli bir tartışma da düzeyli bir gündeme bağlı. Kim iyi söverse, o malı götürüyor; dışlanacak yerde kahramanlaşıyor. Bundan çok rahatsızım.

-Tutuklu milletvekili sorunu sürüyor. Başbakan partilerin vekillerini bile bile aday yaptığını söylüyor.
Bunu yargı çözer. 40 yıllık meslek yaşamımda Genelkurmay başkanının terörden tutuklanabileceği hiç aklıma gelmedi. Genelkurmay başkanı gerçekten teröristse onu öneren ve onunla birlikte çalışan başbakanın durumu tehlikede demektir. Willy Brandt, 1974’te çekilerek bu erdemi gösterdi. Birlikte çalıştığı insanı tanıyamamıştı. Her önüne gelenin terör suçuyla tutuklanması olacak iş değil. Bugüne dek Meclis’i silah çekerek düşürmeye kalkışanı görmedik. Darbe suçu böyle olur. Yargının milletvekillerini tutuklamasına da aklım ermiyor. 1960 darbesinde yedek subay öğrencisiydim, Harp Okulu’nun kapısında nöbet tuttum ilk gün. Darbenin değerleri nasıl yıktığını gördüm, yaşadım. Kapıdan içeriye giren herkes dayak yedi, bakanlar da dahil. Kabalık, hoyratlık kol geziyordu. Darbeyi yeniden yaşamak, düşünmek bile istemiyorum. Türkiye bunları aşmıştır.

-Yargının siyasallaştığı, yürütmenin talimatıyla davrandığı ön kabulü oluştu.
Yasalar çigneniyor. Hükümet “Silahları bırakıp gitsinler” dedi. Varsayalım ki savcısınız, pencereden suçluların geçip gittiklerini görüyorsunuz ama görmezden geliyorsunuz. Olacak şey mi? Ben de istiyorum Kürt sorununun çözülmesini ama hukuk içinde. BDP haklıydı “yasal olsun” derken. Buyruğu verenler de, buyruğa uyanlar da sorumludurlar. Savcı olsaydım kesin el koyardım. Beni siyasi buyruklar ilgilendirmiyor. Yasayı çıkarırsın, savcı da yargıç da ona uyar. Yargı kötü bir sınav verdi. Yasaya aykırı buyruğu savcılar da dinledi. Ceza Yargılama Yasası’na (CYY) göre kural olarak savcıların takdir yetkisi yoktur. Savcı suç işlendiğini duyar duymaz CYY gereğince hemen gerçeği araştırmak zorunda. Yargıçlar siyasal düşüncelerini, inançlarını, ideolojilerini duruşma salonunun dışında bırakırlar. Bunu beceremeyen, yargıçlık yeterliliğinden yoksundur. Sözgelimi, Hrant Dink davasında, Atatürk’ün “Damarlarınızdaki asil kan” sözleri bir eğretileme olarak değil, sanki doğal bir gerçek olarak değerlendirilmiştir. Korkunç ve utanç verici. Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsüyle ilgili kararı da öyle. Gerekçe ne yazık ki siyasi değerlendirmeler içeriyor.

-Balyoz davalarıyla ilgili kararlar da mı öyle?
Bunu söyleyemem. Sadece Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kabule yönelik kararını okudum. Kabule göre hukuki tanı yanlış. Adli yanılgı hukuki tanıyla ilgili. Bu görüşümü Milliyet’te kamuoyuna sundum. Bunlar kimi eklerle bir kitapçıkta yayımlanmak üzere. Ancak kararın gerekçesinde bir ideoloji kokusu sezmedim.

 İlhan Taşçı/Cumhuriyet

Kanser tedavisi görürken darbe yapmakla suçlanan ve 16 yıl hapis cezası verilen kurmay albay Ayhan Türker Koçpınar, yaşadıklarını anlatırken, "bize az sayıda arkadaşımız, ailelerimiz ve bize inanan duyarlı bir grup insan bize destek oldu" dedi.
Kız çocukları oturdukları kaldırımda büyük bir özenle bebeklerinin saçlarını tararkenki sessizliği, “baba” çığlığı bozar. Küçük kızlardan birisi işten dönen babasına sımsıkı sarılan arkadaşına doğru kararsız adımlarla yürür “Biliyor musun, benim de babam var. Ama okulda” der. Çocuk dünyasının acımasızlığı işte “Babalar hiç okula gider mi? Baban yok ki!” Arkadaşlarının gülüşmelerine aldırış etmez “Eveeet var, okulda, bitince gelecek” Ne kadar uğraşırsa uğraşsın inandıramaz arkadaşlarını.
En son geçen hafta çarşamba günü soğuk duvarlarla çevrili açık görüşte anlatır Doğa tüm bunları babasına. Görüş bittiğinde de “İnanmıyorlar, hadi artık evimize gidelim” diyerek çekiştirir babasının kolunu. Doğa’nın babası kurmay albay Ayhan Türker Koçpınar, Balyoz davasında 16 yıl hapse mahkûm olur. Koçpınar’ın suçlandığı dönem ve sanıklık öyküsü biraz farklıdır. İddiaya göre Koçpınar, Ocak 2003 tarihinde oluşturulduğu savlanan bir dijital listede, Hücumbot Filo Komutanı olan Tümamiral E.Murat Bilgeli’yi tutuklamakla görevli iki subaydan biridir. Yargılanmasının ve ceza almasının nedeni de budur. Suçlandığı dönemde aslında Koçpınar yaşamının en zor yol ayrımındadır. Çünkü o gün kanser olduğunu öğrenir. O günü kendisinden dinleyelim:
“3 Ocak 2003 tarihinde 34 yaşında ve henüz yüzbaşı rütbesinde olan, sosyal ve meslek yaşamında idealleri ve hayalleri olan bir deniz subayıydım. Her kanser hastası gibi benimde başlangıçta dünya başıma yıkılmıştı. İlk ameliyattan sonra kanser tedavisinin süreciyle gelişmelere odaklandım. İkinci ve daha büyük bir ameliyat ya da kemoterapi veya her ikisi seçeneklerden biri testler sonucunda karar verilecekti. Uzun süren test ve kontrollerden sonra, lenflerin alınmasını kapsayan daha büyük bir ameliyatı (Retroperitonal lenf nodu diseksiyonu) 26 Mart 2003 tarihinde oldum. İddianameye ve verilen karara göre, ben ölümle yaşam çizgisi arasında yer alırken yerine getirmemin fiziken olanaksız olan bir görevi kabul etmişim. Bu durum, davadaki 2 bine yakın çelişkiden sadece bir tanesidir.”
Normal koşullarda sağlık raporları ve hastane kayıtlarından hareketle hakkındaki suçlamanın hayatın olağan akışına ters olduğunun ortaya çıkacağını düşünürken önce savcılık sonra da mahkemeler Koçpınar’ın kanserle mücadelesine ilişkin hiçbir raporunu dikkate almaz. Yargıtay’ın kararıyla da 16 yıllık hapis cezası kesinleşir. Koçpınar, yaşadıklarını “Sağlık durumum nedeniyle yerine getirilmesi fiziken olanaksız olan bir görevi kabul ettiğim iddiasıyla hüküm alarak tutuklandım” diye özetler.

Ölüm mü, yaşam mı, darbe mi?
Haklarında verilen kararların gerçek nedeninin tarihin ortaya çıkaracağı inancını taşıyan Koçpınar, süreç boyunca yalnız bırakılmış olmayı ise içine hiç sindiremez. “Az sayıda arkadaşımız, ailelerimiz ve bize inanan duyarlı bir grup insan bize destek oldu. Herhalde diğerlerinin daha önemli meşguliyetleri vardı” diye yazıyor bize gönderdiği yanıtında.
Kızı Doğa’yla doyasıya kucaklaşacağı günü bekleyen Koçpınar, suçlandığı dönemdeki kanserle mücadele ettiğine ilişkin resmi sağlık raporlarının yerel mahkemece ve Yargıtay tarafından neden dikkate alınmadığı sorusuna ise bir yanıt bulamamış.
Kendisine yönelik suçlamayı 2007 model bir arabayla 2003 yılında kaza yapmaya benzeten Koçpınar, “hakikatin topallayarak da olsa bir gün geleceğine” inanıyor. Kanserle savaşım verirken yalnızca adının bir dijital veride geçmesi nedeniyle 16 yıl hüküm giyen kurmay albay Ayhan Türker Koçpınar, yaşadığı duyguları “Haksızlığa karşı çaresizlik” sözüyle özetliyor.

Uyanamadığımız kâbus
Koçpınar’ın bu süreçteki en büyük destekçisi ise eşi Yeşim Koçpınar olmuş. Ev-işyeri-cezaevi üçgeninde mekik dokuyan Koçpınar’ın en büyük kaygısı eşinin stres ve cezaevi koşulları nedeniyle hastalığının yeniden nüksedeceği. Yaşadıklarını “Uyanmak isteyip de bir türlü uyanamadıkları” kâbusa benzetirken ailelerin yaşadıklarını “yaşanmadıkça” kimselere anlatılamayacağı düşüncesinde. Ancak yaşayan bilir diyor. Bir eş olarak Yeşim Koçpınar en çok da “TSK’nin büyük zorluklarla yetiştirdiği ve iftiraya uğrayan subayları yalnız bırakmasına” içerlemiş.

Ne hak ettik, ne hazmettik
Yargıtay’dan “yalandan da olsa bir umudu varmış”, 16 yıllık cezayı onayınca o umut da yalan olmuş. Yaşadıklarını ve kararı, “Ne hak ettik, ne hazmettik” sözleriyle özetliyor. Yeşim Koçpınar en çok da kızının ateşlendiği gün yaşadığı o amansız çelişkiye kızmış. Doğa ateşler içinde ama o gün cezaevinde de açık görüş günü. Annedir doktora götürmeli. Ama Doğa babasına gitmekte kararlı. Ne yaptıysa, ne ettiyse bir türlü ikna edemez Doğa’yı. Ama Doğa bir cümlesiyle annesini ikna eder: “Ben babamı görünce iyileşirim!” Düşmüşler anne kız cezaevinin yoluna. Doğa, babasının okulunun kapanacağı ve arkadaşlarıyla onu tanıştıracağı günü sabırsızlıkla bekliyor.

 İlhan Taşçı

Erdoğan onayladı, yargıdan ‘gizli servis çalışmalarını bilenler’ ayarlandı: MİT gazetecileri dinledi.
Yargıç-ajan işbirliği
MİT Müsteşarı Hakan Fidan imzasıyla Başbakanlığa gönderilen belgeye göre; bazı gazeteci-yazarların dinlenmesi ve izlenmesine Başbakan Tayyip Erdoğan onay verdi, yargı ayarlandı, MİT de “kod adıyla” operasyon düzenledi. İstihbaratçılarla yargıçlar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne seren MİT belgesinde “... gizli servis faaliyetlerinin -doğası gereği- gizli yürütülmesinin zorunlu olduğunu bilen/takdir eden hakimlerle kurulan koordinasyon çerçevesinde tatbik edildiğinin anlaşıldığı” değerlendirmesi dikkat çekti. Bu faaliyetlerin Başbakanlıkça çıkarılan gizli yönetmeliğe dayandırıldığı anlaşıldı.
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı, yargının bağımsızlığını bir kez daha tartışmalı hale getiren yeni dinleme ve izleme yöntemi ile ilgili bilgi ve belgelere göre gelişmeler özetle şöyle:

Gazeteci Yasemin Çongar, Mehmet Baransu, Markar Eseyan, Amberin Zaman ve Mehmet Altan’ın telefonlarının “Pastör, Elizabeth ve Arashi Quarzad, Çaşıt, Hossain Seyfullah ve Quaramaddin Fatimi” gibi sahte isim ve kod adlarla MİT tarafından dinlendikleri ortaya çıktı. 30 Ekim 2008’den, 4 Kasım 2009’a kadar sürdüğü anlaşılan bu dinlemeler birden fazla tekrarlanmış, dinleme ve fiziki takip kararları, değişik periyodlarla İstanbul 11. ve 14. Ağır Ceza Mahkemelerinden alınan kararlarla uzatıldı.

Olayın açığa çıkması üzerine dinlenenler istihbarat görevlileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak İstanbul Özel Yetkili Savcılığınca Müsteşar Hakan Fidan’ın ifadesi alınmak üzere çağrılmasıyla yaşanan 7 Şubat krizinin hemen ardından MİT Yasası’nda yapılan değişiklik nedeniyle istihabaratçıların soruşturulabilmesi için Başbakan’ın izni gerekiyordu.

Casusluk işin bahanesi 
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, istihbaratçıları soruşturabilmek için Başbakan’dan izin istedi. Savcılığın izin yazısında istihbaratçıların soruşturulmasına gerekçe olarak, “MİT İstanbul Bölge Başkanı ve tutanaklarda tespit edilecek parafı, bilgi yazısı olan, teşkilat görevlilerinin müşteki-mağdurların işledikleri herhangi bir suç olmadığını bildikleri halde, ilgili cumhuriyet başsavcılığı ve mahkemelerin kendilerine dinleme veya izleme izni vermeyeceklerini, bunun kanuna aykırı olduğunu düşündüklerinden, ... haricindeki kişiler için sahte kod adı ürettikleri ve sanki casusluk suçunu takip ediyormuş düşüncesini oluşturdukları, hatta bir kısım müştekiler için iki defa dinleme-uzatma kararı aldıktan sonra aylnı numaralara farklı kod adıyla tekrar talepte bulundukları... söz konusu kişilerin resmi evrakta sahtecilik, haberleşmenin ve özel yaşamın gizliliğini ihlal ve görevi kötüye klullanma suçlarını her bir kişi ve evrak yönünden ayrı aykırı işlediklerinin anlaşıldığı” değerlendirmesi öne çıktı.

İstihbaratçılarla yargıçlar el ele 

Bu noktada MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakanlığa gönderdiği yazı devreye girdi. “10.2.001.01.000.320.201-572” sayılı, 7 Mayıs 2013 tarihli, dört sayfalık yazı Türkiye’de yeni dinleme yöntemini, dayanağını, Başbakan’ın buradaki işlevi ve istihbaratçılarla yargıçlar arasındaki ilişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Hakan Fidan’ın imzasını taşıyan yazıda, kod isim uygulamasının gerekçesi ve dayanağı şöyle savunuldu:
“Başbakan imzasıyla yürürlüğe giren MİT’in Kuruluş, Görev, Yetki ve Sorumlulukları Yönetmeliğinin ilgili maddelerinde ifadesini bulan ‘görevle ilgili çalışmalarda gizli faaliyet usul, prensip ve tekniklerinin kullanılabileceği’ hükmüne dayandığı, mahkemeleri aldatma kastı olmadığı gibi aksine, gizli servis faaliyetlerinin -doğası gereği- gizli yürütülmesinin zorunlu olduğunu bilen/takdir eden hakimlerle kurulan koordinasyon çerçevesinde tatbik edildiğinin anlaşıldığı, bunların kod isim olduğunun zaten talep yazılarında ve mahkeme kararlarında açıkça belirtildiği, dolayısıyla resmi evrakta sahteciliten de söz edilemeyeceğinin değerlendirildiği...”

MİT Müsteşarı Fidan, Başbakanlığa, savcılığın yönelttiği suçlamaların “hukuka uygun olmadığı”, bu nedenle istihbaratçılar hakkında soruşturma izni verilmemesi görüşünü iletti. Başbakan Tayyip Erdoğan da, Fidan’ın görüşü doğrultusunda istihbaratçılar hakkında soruşturma izni vermedi. Böylece istihbarat görevlilerinin yargılanmasının önü kesilmiş oldu.

Yasa izin vermiyor 

 Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. maddesinde iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasının kuralları belirleniyor. Yasaya göre bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda hakim kararıyla dinleme yapılabiliyor. Yasa uyarınca dinlenmesine karar verilenler için “yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği”nin de yazılması gerekiyor.

 İlhan Taşçı

 O Valiyi neden yedirmiyor? Coş,Erdoğan'ı kurtaran isimdi

Başbakan Erdoğan kimleri yedirmedi
Erdoğan'ın Belediye başkanlığı dönemindeki yolsuzluk soruşturmaları, o dönemde Mülkiye Başmüfettişi Hüseyin Avni Coş ve Enver Salihoğlu tarafından hazırlanan olumsuz rapor nedeniyle soruşturma konusu olmaktan çıkmıştı.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yurttaşlara “gavat” diyen Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’a “... Kusura da bakmasınlar. Tasvip etmiyorum ama valilerimizi de kolay kolay yedirmeyiz” sözleriyle sahip çıkması, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemindeki yolsuzluk soruşturmalarına dayanıyor. Eski Mülkiye Başmüfettişi olan Coş, hakkındaki pek çok yolsuzluk savlı dosyada Erdoğan’ı “aklayan” isim olarak biliniyor.

Erdoğan’ın 1994 yılında belediye başkanı seçilip 1997’de siyasi yasaklı oluncaya kadar sürdürdüğü bu dönemde verdiği ihalelerdeki yolsuzluk savları nedeniyle deyim yerindeyse Mülkiye Müfettişleri belediyede karargâh kurmuşlardı. Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren’in koordinatörlüğünde yürütülen soruşturmanın ilerleyen aşamalarında yer alan Mülkiye Başmüfettişi Hüseyin Avni Coş ve Enver Salihoğlu isimleri dikkat çekiyordu. Mülkiye Başmüfettişi Eren’in koordinatörlüğündeki müfettiş ekibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yolsuzluk yapıldığına ilişkin raporlar düzenlenmişlerdi.

Hüseyin Avni Coş ve Enver Salihoğlu ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan ile aralarında eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin gibi isimlerin de yer aldığı, daha sonra AKP milletvekili de olan belediyedeki dönemin üst düzey bürokratları hakkında yolsuzluk iddialarının gerçeği yansıtmadığı, bu nedenle de adli işleme gerek olmadığı yönünde görüş bildirdi.

Memleketini emanet etti

Zaman içerisinde Recep Tayyip Erdoğan da vefanın yalnızca İstanbul’da bir semt adı olmadığını kanıtladı. Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde, Mülkiye Başmüfettişi Hüseyin Avni Coş ilk Bingöl Valisi olarak görevlendirildi. Tayyip Erdoğan’ın soruşturulmasına yer olmadığına ilişkin raporlar düzenleyen Mülkiye Başmüfettişi Enver Salihoğlu’nu ise memleketi Rize’ye vali olarak atamıştı.

Hüseyin Avni Coş’un adı Bingöl’de 1 Mayıs 2003 tarihinde gerçekleşen depremin ardından yaşanan olaylar nedeniyle de sıkça gündeme geldi. Kızılay’ın bölgeye ulaştırdığı çadırların dağıtımında bazı kişilerin kollandığı gerekçesiyle yurttaşlar, hükümet konağı önünde protesto eylemi yaptılar. “Vali istifa” sloganlarının atıldığı sırada bir polis minibüsünün halkın üzerine sürülmesi Bingöl’de tansiyonu yükseltti. Aynı gün Bingöl Emniyet Müdürü Osman Nuri Özdemir merkeze alındı. Ancak halkın tepki gösterdiği Hüseyin Avni Coş görevinde kalmayı sürdürdü. AKP’nin 12 yıllık iktidarı boyunca Coş hep vali kalabilmeyi “başarmış” sayılı bir yönetici olarak öne çıktı.

İlk kez yedirmiyor

Başbakan Tayyyip Erdoğan’ın Adana Valisi Coş’a yönelik “yedirmem” çıkışı aslında ilk değil. Daha önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında İstanbul Özel Yetkili Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında ifadeye çağrılması üzerine de Başbakan “... Arkadaşlarımızı kimseye yedirmeyiz ve her zaman, göreve getirdiğimiz bu arkadaşlarımıza da sonuna kadar sahip çıkarız. Her zaman yanlarında, arkalarında oluruz. Çünkü bunlar bizim yol arkadaşlarımızdır ve bu yol arkadaşlarımıza vefasızlık bizim kitabımızda, bizim değerlerimizde yoktur” sözleriyle sahiplenmişti.

Başbakan, gazeteci İsmail Saymaz’a yönelik Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna’nın gönderdiği tehdit mailinin arkasından da tıpkı Coş’ta da olduğu gibi “Davranışını tasvip etmiyorum ama iyi bir arkadaşımız” yorumunu yapmıştı.

 İlhan Taşçı

Cenazeye çağrı da suç
Gezi Parkı eylemlerine destek verdikleri protestoların ardından “terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla gözaltına alınanların kitap okuması da, polis kurşunuyla yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ün cenaze töreniyle ilgili bildiri de suç delili olarak sorgulandı. “Terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla savcılığa çıkarılan 25 kişi arasında, 112 acil yardım kıyafetiyle gözaltına alınan da gaz bombasının fişeğinden yaralanması nedeniyle koltuk değnekleriyle yürüyen de yer aldı. 112 acil yardım kıyafetiyle savcılığa çıkarılan Hazal Kangal ifadesinde, gittiği dershanedeki tenefüste olayları izlerken gözaltına alındığını söylerken, kendisinin yalnızca bölgedeki çöpleri topladığını anlattı.
Ankara’da, “terör örgütü üyesi olmak, Başbakan’a hakaret etmek, adam öldürmeye tam teşebbüs etmek, yağma ve nitelikli hırsızlık yapmak, Başbakanlık, TBMM gibi kamu kurumlarını işgal etmeye teşebbüs etmek” gibi 14 ayrı eylemle suçlanan 25 kişi, Terörle Mücadele Şubesindeki sorgularının tamamlanmasının ardından, dün adliyeye sevk edildi. Fizik tedavi de suç Şüphelilerden Ulaş Korkut’un evinde yapılan aramada polise taş attığı iddiasıyla delil olarak alınan lastiğin, bacak kaslarını güçlendirmek için egzersiz amacıyla doktor raporuyla verildiği anlaşıldı. Korkut’la ilgili dosyaya delil olarak sunulan Hacettepe Hastanesi raporunda, “Ulaş Korkut 20 Şubat-27 Mart 2013 tarihleri arasında 20 seans ayakta fizyoterapi programına alınmıştır. Bacak kaslarını güçlendirmek için gerekli ekipmanlardan olan iki adet Theraband marka yeşil ve siyah renk egzersiz lastikleri tarafımızdan hastaya önerilmiştir” denildi. Şüphelilerden Hazal Kangal, adliyeye, üzerinde 112 acil servis kıyafetiyle getirildi. Kangal’ın, Ankara Adliyesi’nde acil yardım stajını yaptığı ve hemşirelik okulunda yüksek lisans yapmak için kursa gittiği öğrenildi. Kangal ifadesinde, yüksek lisans için dershaneye gittiğini ve tenefüse çıktığında eylemler nedeniyle sokağın kalabalık olduğunu belirterek, “Biz de arkadaşlarımızla birlikte onları izliyorduk. Olaylara karışmadım. Herhangi bir eylemde bulunmadım. Çöp topladım. Dosyadaki sapanla taş atan ben değilim” dediği öğrenildi. Şüphelilerden Gizem Bayrak ise eylemlere Gezi Parkı olaylarını protesto amacıyla katıldığını belirterek, herhangi bir örgütsel bağının olmadığını anlattı. Bayrak, “Elime taş almış olabilirim. Koruma refleksi ile elimde bulundurdum. Fakat polise atmadım. Kamu malına da zarar vermedim”dedi. Bayrak’ın avukatları da polisin orantısız güç kullanımı sonucu 4 kişinin yaşamını yitirdiği, 11 kişinin kör olduğunu ve binlerce insanın yaralandığı bir ortamda insanların kendilerini “taş ile savunmalarının” suç olamayacağını anlattılar. Baruhan Ulueren ise barışçıl ve demokratik eyleme katıldığını vurgulayarak, dosyadaki yüzü kapalı kişinin de kendisi olmadığını söyledi. Ulueren, üç kez eyleme katıldığını ve bu eylemlerde çevredeki çöpleri de topladığını kaydetti. Sarısülük bildirisi de suç Şüphelilerden Mazlum Demir bayrak yakmakla suçlandı. Demir ise bayrak yakmadığını ve bayrağın yakıldığı iddia edilen saatte olay yerinde olmadığını söylediği öğrenildi. Şüpheli Bayram Dalyan da, ifadesinde, bayrak yaktığı iddialarını yalanlayarak, kendisini korumak için taş attığını kabul ederken, polisin gaz yanında taş da attığını söyledi. Dalyan eylemde yüzünü kapatmadığını ama gaz maskesi taktığını savcıya aktardı. Ali Yılmaz’ın üst aramasında, Kızılay’da polis kurşunuyla yaşamını yitiren Ethem Sarısülük hakkındaki bildiriye delil olarak el konuldu. Bildiriyle ilgili polis tutanağında, “Hayatını kaybeden Sarısülük isimli şahsın cenaze törenine katılımı artırmak için davetiye şeklinde hazırlanmış ‘Ethem yoldaş ölümsüzdür’ başlıklı bildiri tespit edilmiştir” denilirken, Yılmaz’a bildiriyi nereden temin ettiğinin sorulduğu öğrenildi.

 İlhan Taşçı

Doğu ve Güneydoğu'da yaşanan kirli ilişkileri açıklayacağını söylemesinin ardından 1993'te öldürülen Binbaşı Cem Ersever'in öldürülmeden 6 ay önce JİTEM'e yazdığı rapor ortaya çıktı. Ergenekon davasının ek klasörüne giren raporda Ersever, devletin bölgede uyguladığı politikaları ve devlet görevlilerini ağır bir dille eleştiriyor.
Cem Ersever’in, 5 Nisan 1990 tarihini taşıyan “Değerlendirme Raporu” Ergenekon davasının ek klasörlerine girdi. Ersever’in öldürüldüğü 4 Kasım 1993’ten altı ay önce yazdığı raporda ilginç değerlendirmeler bulunuyor.

Bölgedeki kirli ilişkileri açıklayacağını söylemesinin ardından elleri bağlanıp kafasına iki el ateş edilmiş cesedi bulunan binbaşı Cem Ersever’in öldürülmeden 6 ay önce kaleme aldığı anlaşılan bir rapor ortaya çıktı. Raporda, devletin bölgede uyguladığı yanlış politikalardan, devlet görevlilerinin “yoz ilişkilerine” kadar pek çok konuda değerlendirmeler yer aldı. Ersever’in “J.Binbaşı, Jitem-2 Brl. K.” unvanıyla imzaladığı ve 5 Nisan 1990 tarihini taşıyan “Değerlendirme Raporu” Ergenekon davasının ek klasörlerine girdi. Ersever’in öldürüldüğü 4 Kasım 1993’ten altı ay önce yazdığı raporda şu değerlendirmeler öne çıktı:

Politikacıların ucuz kahramanlığı: Topraktan kopma, işsizlik, sanayisizlik, kültürsüzlük tam bir barut fıçısı olarak tarif edilebilir. Güvenlik kuvvetlerinin çaba sarf ederek PKK’nin askeri faaliyetlerini durdurma mücadelesi demokrasi ve insan hakları adına baltalanmış, basın ve politikacıların ucuz kah­ramanlık malzemesi haline getirilmiştir.

Ayaklanmayı devlet hazırlıyor: Değişik bir yaklaşımla olaylardan uzak, bölge gerçeğini yaşamayan, neyin mücade­lesinin verildiğinden haberi olmayan birtakım kişiler karar organlarını etki­ler hale gelmişler. Adeta bölgede bir halk ayaklanmasının objektif koşullarının oluşmasına yardımcı olmuşlardır.

Koruculuk hesabı: Ekonomik katkısı oluyor diyerek geçici köy korucularına öde­nen para miktarı 180 milyar lirayı bulmuştur. Bir kaynağa göre bu para ile doğu kentlerine 180 adet et kombinası,1200 adet konfeksiyon atölyesi, 3 çimento fabrikası, alt katta ahırıyla banyo tuvalet bu­lunan 7200 köy evi, günde 40 kg süt veren holstein ineği ve dolayısı ile günde 3 milyon 600 bin litrelik süt kapasitesi sağlanabilirdi.

Toprak dağıtın, kooperatif kurun: Geniş kapsamlı bir toprak reformuna ihtiyaç vardır. Mevcut toprak ağalarının birkaç kat daha zenginleşmesi köy­lüyü değil batıdaki bar, pavyon ve kumarhaneleri kalkındırmaya yarayacaktır. Esnaf ve çiftçi kooperatifleri ile yapı koope­ratifleri desteklenebilir, küçük çiftçi ve esnafa verilen krediler bu bölge için artırılarak taksit faizleri düşürülebilir, Mardin-Siirt-Hakkâri-Van ve Bitlis illerinde toprakların tümü kamulaştırılarak devlet çiftliği haline getirilebilir.

Kravatlı Koçerolar: Halen yol kenarları arıcılık, hayvancılık bahanesiyle derme çatma kurulmuş içi boş binalarla doludur. Devletin bu işler için verdiği milyarlarca liralık kredi­ler sözde tesis sahibi kravatlı Koçeroların karanlık emellerine vasıta olmak­tadır.

Lolipoplu propaganda: Güneydoğu’yu tanıdığını zannedenlerin çözüm üretmeye hakları olmadığı gibi susmaları vatandaşlık görevidir. Ben Doğu’da görevli iken diye başlayıp bulanık suda balık avlayanların Hamo-Mamo ağalar ile birlikte yedikleri kuzu çevirmelerini unutmaları, cumhuriyet tarihinde isyanlar kitabını da rafa kaldırarak Vietnam, Küba, Filipinler ve Latin Amerika ülkelerindeki çağın milli demokratik hareketlerini okumaları gerekir. Beş kilo pirinç, iki mekap, üç önlük, iki defter, bir lolipop ile propaganda ça­lışmaları devlet ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır.

 İlhan Taşçı / Cumhuriyet

Balyoz Planı davasına ilginç bir tebliğname numarası verildi.
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 21 Eylül 2012’de karara bağlanan ve korumalar eşliğinde başkente taşınan Balyoz planı dava dosyasına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ilginç bir tebliğname numarası verildi: “66666”. Dosyanın sanıklarından bazılarının avukatı olan Celal Ülgen, numarayı ebcet hesabına göre (rakamları alfabetik sistemle kullanma) “66”nın “Allah” sözcüğü anlamına geldiğini belirterek “Arkadaşlarla galiba bizim işi Allah’a havale ediyorlar diye konuşuyoruz” sözleriyle değerlendirdi.
Aralarında emekli kuvvet komutanları Oramiral Özden Örnek ile İbrahim Fırtına’nın da bulunduğu 365 sanıklı Balyoz planı davasının temyiz edilmesi üzerine, 45 klasörden oluşan dava dosyası, özel bir araçla İstanbul’dan Ankara’ya eskortlar eşliğinde taşınmıştı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı getirilen dosyalar için özel güvenlik önlemleri almıştı. Bu kapsamda, başsavcılık, savcıların görev yaptığı kat dışında bir oda oluşturdu. Kapısında herhangi bir isimliğin bulunmadığı odaya alarm ve şifreli kilit sistemi de kurulmuştu. Oda kapısını açmak için, belirlenen şifrenin 5 saniye içinde doğru girilmesi gerekiyor. Aksi halde alarm sistemi devreye giriyor ve idare katında belirlenen birkaç kişinin cep telefonuna anında mesaj gönderiliyor.

‘Bizim işi Allah’a havale etmişler’
Dosyayla ilgili tebliğname hazırlayacak olan Yargıtay Başsavcılığı, Balyoz’a tebliğname numarasını da belirledi. Balyoz dosyası “9-2013/66666” numarasıyla işlendi. Başsavcılığın hazırlayacağı ve dosyaya ilişkin görüşlerini içeren tebliğname, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne gönderilecek. Dosyanın numarasını öğrenen kimi sanık avukatları “İşi 66’ya bağlamak” deyimine atıf yaparken kimileri ise 66’nın ebcet hesabına göre Allah sözcüğünün rakamsal karşılığı olduğunu dile getirdi. Avukat Celal Ülgen numara nedeniyle aralarında şakalaştıklarını belirterek “Anlaşılan o ki bizim işi Allah’a havale etmişler” diye konuştu.

 İlhan Taşçı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, “Acil Demokrasi, Derhal Adalet” mitingleriyle “Her şeyi elinde toplamak isteyen Recep Tayyip Erdoğan diktatörüne ve iktidarın egemenliğini güçlendirme aracına dönüşen yargıdaki hukuksuzluklara karşı dur demek” için herkesi bu mitinglere sahip çıkmaya çağırdı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan “Acil Demokrasi, Derhal Adalet” mitinglerine neden gereksinim duyulduğunu ve bununla hedeflenenleri Cumhuriyet’e anlattı.


‘İlk miting Adana’da’

İlk mitingin 26 Ocak’ta Adana’da yapılacağını belirten Tezcan, kış dönemi olması nedeniyle miting takvimini belirlemediklerini ancak her ay bir yerde yapmayı planladıklarını söyledi. Adana mitinginde Bulutsuzluk Özlemi’nin konser vereceğini bildiren Tezcan, “Siyasetçilerin kürsüye çıkıp nutuk atacağı bir miting olmayacak. Aydınlar, yazarlar katılacak. Soner Yalçın, Ataol Behramoğlu katılacaklarını bildirdi. Katılanların beşer dakika yaşananlara itirazlarını kürsüden ifade etmelerine olanak sağlanacak. Mesele toplumsal birlikteliği yakalayabilmek” dedi. Türkiye’nin ciddi biçimde adaletin yok edildiği bir dönemi yaşadığına işaret eden Tezcan, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sadece yargıdaki adaletsizlik değil daha ötesine geçti ve toplumsal hayatın her alanında ciddi adaletsizlik var. Türkiye’de hiç bu kadar adaletsizlik olmamıştı. Bu en etkili olarak mahkemelerde, yargıda, adalet teşkilatındaki adaletsizlikte ortaya çıkıyor. Bir ülkede adalet yoksa özgürlük ve demokrasiden bahsedemeyiz. Masum insanların güçlüye karşı kendisini ifade edebileceği son durak adalet durağıdır. Orada kendisini güvende hisseder. İktidarın gücüne de orada direnebilir. Özgürlüklerin son güvencesi hukukun, adaletin hâkim olduğu ülkedir. ”


‘Herkesi bekliyoruz’


Düzenleyecekleri mitinglerle iktidarın oluşturduğu korku çemberini kırmak istediklerini anlatan Tezcan, “CHP olarak birçok alanda, farklı zeminlerde itiraz eden, muhalefet edenlerle bu iktidara şimdi dur demek zamanı. CHP mitingi olmayacak, biz bir şemsiye açtık. Yükümlülük kısmını biz üstümüze alıyoruz. Bütün herkesin bunu sahiplenmesini istiyoruz. Adalet ve demokrasi ekseninde buluşan, itiraz etmek isteyen herkesi davet ediyoruz, herkesin kendisini ifade etmesine imkân vereceğiz. Eğer bu korkunun kırılacağı cesaret dalgasını yaratabilirsek Türkiye yarın, bugünden çok daha güzel olacak herkes için. O yüzden herkesin katkı vermesini bekliyoruz önyargımız olmaksızın” dedi.

Hrant Dink’in “sırf başka din ve milliyetten olması nedeniyle öldürülmesinden” dolayı sanıklara “örgüt” suçundan ceza verilmesi yönünde görüş oluşturan Yargıtay Başsavcısı Hasan Erbil, Dink’in “ölüm fermanım” dediği 301. maddeden mahkumiyet kararına imza atmıştı. Dink’in “Türklüğü aşağılama” suçundan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda mahkumiyetinin kesinleşmesi yönünde oy kullanan isimlerden Mehmet Ekmekçi de şu anda Yargıtay Başsavcıvekili olarak görev yapıyor.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Hrant Dink suikasti davasında, Ogün Samast, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’in de aralarında bulunduğu 19 sanık hakkındaki kararın “sanıkların atılı suçları örgütün faaliyeti çerçevesinde işlediği” gerekçesiyle bozulmasını isteminde bulunmuştu. Tebliğnamede, “Sanıklar tarafından 19 Ocak 2007 tarihinde gerçekleştirilen sırf başka din ve milliyetten olması nedeniyle Fırat (Hrant) Dink’in öldürülmesi, sistemli, planlı ve organize olarak bir örgüt faaliyeti kapsamında, devletin birliğini bozmaya yönelik eylemler olarak değerlendirilmelidir” denilmişti. Tebliğnameyi düzenleyen Yargıtay Başsavcılığı’nın bir ve iki numaralı koltuklarında oturan isimler Hrant Dink’in 301. maddeden mahkumiyeti sürecinde kilit öneme sahip kişiler arasındalardı. Hrant Dink hakkında Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 301. maddeden verilen mahkumiyet kararının temyiz incelemesini Yargıtay 9. Ceza Dairesi yapmıştı. Dairenin o dönemki başkanı Hasan Gerçeker, daha sonra Yargıtay Başkanı seçilmişti. Dosyanın itiraz üzerine geldiği Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11 Temmuz 2006 tarihli toplantısında, Hrant Dink’in 301. maddeden mahkumiyeti kesinleşmişti. Dink’in “Türklüğü aşağılamak” suçun mahkumiyetinin kesinleşmesi 6’ya karşı 18 yüksek yargıcın oyuyla gerçekleşmişti. Dink, kararı “ölüm fermanım” sözleriyle değerlendirmişti. Hrant Dink’in mahkumiyetinin kesinleşmesi yönünde oy kullananlar arasında kararın alındığı toplantıya 6. Ceza Dairesi Başkan Vekili sıfatıyla katılan Hasan Erbil de bulunuyordu. Erbil daha sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Yargıtay Başsavcılığı’na seçilmişti. Genel Kurul’da Dink’in mahkumiyeti yönünde oy kullanan isimlerden Mehmet Ekmekçi de tebliğnameyi düzenleyen Yargıtay Başsavcılığı’nda Başsavcıvekili olarak görev yapıyor. Ekmekçi de bu göreve Cumhurbaşkanı Gül tarafından seçilmişti. Tebliğnamenin görüşüleceği 9. Ceza Dairesi’nin başkanlığını ise Ekrem Ertuğrul yapıyor. Ertuğrul, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda Dink’in 301. maddeden mahkumiyetinin kesinleşmesi yönünde oy kullanmıştı. Yargıtay Başsavcılığı’nın hazırladığı tebliğnamenin 9. Ceza Dairesi açısından bağlayıcılığı bulunmuyor. Daire başsavcılığın görüşüne uyarsa Dink’in katillerinin yeniden yargılanması gündeme gelecek. Görüşü daire tarafından kabul edilmemesi halinde buna başsavcılık itiraz edebilecek. Başsavcılığın itirazını Yargıtay Ceza Genel Kurulu karara bağlayacak. Dink’in beraat etmesi gerektiği görüşüyle Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararına itiraz eden savcı Ömer Faruk Eminağoğlu ise önce İstanbul, ardından da Çankırı’ya sürgün edilmişti. Dink’e verilen cezanın onanması yönünde oy kullananlardan Nihat Ömeroğlu ombudsman, Muhittin Mıhçak da Ömeroğlu’nun başına geldiği kamu denetçiliği kurumuna denetçi seçilmişti.

AİHM Türkiye yorgunu Başbakan Erdoğan, Türkiye'nin insan hak ve özgürlükleri alanında 'örnek' gösterildiğini savunsa da yaşananlar tersini söylüyor. Hak ihlallerinde başı çeken Türkiye AİHM'i en çok yoran ülke oldu. Basın özgürlüğünde Eritre'den bile geride olan Türkiye'de 105 gazeteci tutuklu.
 Başbakan Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin insan hak ve özgürlükleri alanında “örnek” gösterildiğini savunsa da yaşanan “örnekler”, haklar konusunda özürlü bir ülkeye işaret ediyor. Türkiye’den hak ihlalleri nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurular, mahkemeye giren dosyaların yüzde 12’sini oluşturuyor ve bekleyen dosya sayısı 16 bin 850. 105 gazetecinin tutuklu olduğu Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) yayınladığı Basın Özgürlüğü listesinde 148. sırada yer aldı. Son bir yılda Türkiye, 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilk onaylayan ülkeler arasında yer alsa da yaşanan süreçte bildirgenin dayanağını oluşturan beyennameyi yaşama geçiremeyen ülkeler arasında yerini aldı.
Başbakan Erdoğan’ın İnsan Hakları Günü nedeniyle yayınladığı mesajda, “İnsan hakları ve demokratikleşme alanında bölgemiz başta olmak üzere dünya çapında önemli değişikliklerin yaşandığı günümüzde, Türkiye’nin örnek gösterilen ülkelerden biri olması gurur vericidir” dediği Türkiye’nin hak ve özgürlükler alanındaki karnesinde öne çıkan uygulamalar şöyle:

AİHM Türkiye yorgunu:
 Türkiye, AİHM’e en fazla sayıda başvuran ülke ve hakkında en çok ihlal kararı verilen ülkeler sıralamasında öne çıkıyor. 30 Eylül 2012 itibariyle Türkiye aleyhine AİHM’e yapılan başvuru sayısı 16 bin 850. Bu sayı taraf ülkelerce AİHM’e yapılan toplam başvuru sayısının yaklaşık yüzde 12.1’ini oluşturuyor. Türkiye’den başvurulup da karara bağlana 2 bin 552 dosya ise uygulama bekliyor. İlk sıradaki Rusya’dan AİHM’e başvuru sayısı ise 30 bin 950. Bu da toplam başvuruların yüzde 22’sini oluşturuyor.
Kalemler tutsak: 
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformunun değerlendirmesine göre şu anda cezaevlerinde tutuklu gazeteci sayısı 105. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) Dünya Basın Özgürlüğü listesinde Türkiye 10 sıra daha gerileyerek, 148. sırada yer aldı. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin Türkiye raporunda,Türkiye’de demir parmaklıklar ardında olan gazetecilerin sayısının İran, Eritre ve Çin gibi baskıcı ülkelerden daha fazla olduğu raporlaştırıldı. Yayını durdurulan gazete ve dergi sayısı 17 olarak belirlenirken, 564 adet yayına (kitap, takvim, afiş, broşür, poster) el konuldu. Erişime engellenen internet sitesinin sayısı ise 22 bin 536 olarak kayıtlara geçti.
Özel görevli mahkemeler: 
Her türlü farklı düşünceyi cezalandırma yoluna giden Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250-251-252. maddelerle görevli ve yetkili ağır ceza mahkemelerine yoğun tepkiler üzerine yerlerine aynı yetkilere sahip yalnızca adı değiştirilen Terörle Mücadele Mahkemeleri kuruldu. Mahkemelerin tartışmalı uygulamalarının dayanağını oluşturan Terörle Mücadele Yasası’nın değiştirilmesi konusunda ise bir arpa boyu olumlu ilerleme sağlanamadı.
Düşünme de ifade de etme: 
İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre 2012 yılında ifade özgürlüğü kapsamında 301 kişi hakkında toplam 908 yıl 2 ay 8 gün hapis cezası verildi.
Faili meçhuller: 
İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre, bu yıl ekim ayına kadar çıkan çatışmalarda, 185 asker, polis ve korucunun şehit oldu, 224 PKK militanı ile 16 sivil yaşamını yitirdi. İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, 30 Kasıma kadar rastgele ateş açılması sonucu 35 kişinin güvenlik güçlerince öldürüldüğünü ve aynı dönemde 19 faili meçhul cinayet işlendiğini bildirdi. Cezaevlerinde 13’ü Şanlıurfa Cezaevinde yanarak olmak üzere 69 kişi, gözaltı merkezlerinde ise 9 kişi şüpheli biçimde yaşamını yitirdi. Kasım sonuna kadar 506 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na başvurdu. İşkenceden vazgeçmediler: Kasım ayı sonuna kadar Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na yapılan işkence ve kötü muamele başvuru sayısı 506 olarak kayıtlara geçti. İHD’nin verilerine göre ise 2012 yılının ilk on ayında işkence gördüğünü belirten kişi sayısı 397.
Biber gazını tatmayan kalmadı: 
Hükümet aleyhine yapılacak gösterilere izin verilmezken, gerçekleştirilen miting ve toplantılara ise polisin orantısız güç kullanımları damgasını vuruyor. Son bir yıl içerisinde demokratik hak olan toplantılara yapılan müdahalelerde aralarında Metin Lokumcu’nun da bulunduğu 4 kişi yaşamını yitirirken, yaklaşık 600 kişi yaralandı. İHD verilerine göre bu müdahalelerle 6 bin 529 kişi gözaltına alınırken, bunlardan bin 831 tutuklandı.
Cezaevlerinde yatacak yer yok: 
Cezaevlerinde 35 bin 432’si tutuklu, 89 bin 668’i hükümlü olmak üzere toplam 125 bin 100 kişi bulunuyor. Hükümetin üçüncüsünü çıkarttığı yargı paketine rağmen tutuklu sayılarında azalma olmaması da dikkat çekiyor. Adalet Bakanlığı, 2013 yılı için 36 cezaevinin, 2014’te 41, 2015 yılında ise 33 cezaevinin daha hizmete sokulmasını hedefliyor. Yaklaşık 800 öğrencinin cezaveinde olduğu belirtiliyor. Ankara’daki tıp fakültesi 13 öğrenci 6 aylık tutukluluklarının ardından serbest bırakıldı. İddianamede “Silahlı terör örgütü” olarak nitelenen Redhack üyeliği suçlamasıyla ise 9 ay boyunca tutuklu kalan 3 öğrenci de ancak geçen hafta tahliye edilebildi.
KCK tutuklamaları: 
İHD ve TİHV’in çalışmalarına göre, KCK operasyonlarıyla 2012 yılının ilk 11 ayında 2 bin 194 kişi gözaltına alınırken 912 kişi tutuklandı. Bu sayı geçen yıl 2 bin 47 gözaltı, 836 tutuklama şeklinde olmuştu.
Uludere’de gözyaşı dinmedi: 
Geçen yıl Aralık ayı sonunda Uludere’de köylülerin savaş uçaklarıyla harekatı sonucunda çoğu çocuk 34 kişinin yaşamını yitirdiği soruşturmada somut bir ilerleme olmazken sorumlulara ulaşılamadı.
Kadına şiddet durmuyor:
Kadın cinayetleri ve kadının insan haklarına yönelik ihlaller her geçen gün hız kazanıyor. Son olarak Konya’da katledilen Gülşah öğretmenle birlikte son bir yılda 148 kadın öldürülürken, 209’u yaralandı. 129 kadın tecavüze uğrarken, 124 kadın da cinsel tacize maruz kaldı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlunun nikâh şahidini yaptığı, TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in bürokratı Nihat Ömeroğlu başdenetçi seçildi.
 
Türkiye’nin ilk başdenetiçisi olarak Nihat Ömeroğlu’nun seçilmesi tartışmaları da beraberinde getirdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, Ömeroğlu’nun AKP’nin temsilcisi olduğunu vurgulayarak yemin etmeden istifa etmesini istedi.

Ömeroğlu adı ilk olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyesi sıfatıyla Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmeden önce hedef gösterilmesine neden olan “Türklüğü aşağılama” başlıklı 301. maddesinden suçlu bulunmasına ilişkin kararda imzası bulunan 18 Yargıtay üyesinden biri olarak gündeme gelmişti. Oğlu Alaaddin Burak Ömeroğlu’nun geçen yıl Miray Saygı ile nikâhını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş kıyarken başbakan da damadın tanıklığını yapmıştı.
Ömeroğlu kaleme aldığı bir makalede yasadışı yollardan elde edilen dinlemelerin kullanımını irdelerken “Öyle zannediyorum ki önümüzdeki günlerde yasalaşması beklenen Ombudsmanlık (kamu denetçisi) Kanunu bunu büyük ölçüde giderir” demişti. Ömeroğlu, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin disiplin soruşturmasında kullanılabilmesini de savunmuştu. Ömeroğlu’nun adı kamuoyunda “Neşter-2” olarak bilinen bazı davalarda yargı mensupları üzerinde baskı kurulduğu iddiasıyla başlatılan soruşturmaya da karışmıştı. O dönemde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdür Vekili olan Ömeroğlu’nun Ankara Adliyesi’ne giderek Turkcell-Telekom arasındaki davayla hâkim ziyaretinde bulunması tartışılmıştı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Oran, THY’nin Ömeroğlu’nu Washington’a götürdüğünü anlatan Oran, “Orada yemiş içmiş. Bedelini THY ödemiş. Oğlu THY’de çalışıyor. Arkadaşlarının 5 yılda geldiği mevkiye o 2 yılda gelmiş. Yönetmeliğe de uygun olmadığı söyleniyor. Şimdi bu kişi, bu kuruma tarafsız kalabilir mi? Bakıyoruz geçmişte, TBMM Başkanı Cemil Çiçek de kendisiyle çalışmak istemiş. Şimdi TBMM Başkanı’na yönelik bir şikâyet gelse bu kişi tarafsız kalabilecek mi? Ombudsmanın gerekirse hükümetten de hesap sorması lazım. Bakıyoruz Başbakan Tayyip Erdoğan oğlunun nikâh şahidi olmuş. Şimdi hükümeti nasıl denetleyecek? Kamu denetçisi, AKP temsilcisi. Ömeroğlu’nu da bir yargıç olarak gereğini yapmaya davet ediyorum. Yemin bile etmeden bu görevden çekilmelidir” dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Oran, verdiği soru önergesinde de Erdoğan’ın Ömeroğlu’nun ABD masraflarının THY tarafından karşılanıp karşılanmadığı, oğlunun yükselişinde bir etkisinin olup olmadığı sorularına yanıt vermesini istedi.

Başdenetçi ne yapacak?

Kamu denetçiliği, “kamu hizmetlerinin işleyişinde bağımsız ve etkin bir şikâyet mekanizması oluşturmak suretiyle, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve önerilerde bulunmak üzere” oluşturuldu. Ancak “Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile resen imzaladığı kararlar ve emirler, yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler, yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin kararlar” ve “TSK’nin sırf askeri nitelikteki faaliyetleri” kurumun görev alanı dışında olacak. Başdenetçinin görevi ise “Kuruma gelen şikâyetleri incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmak. Bu kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmelikleri hazırlamak” olarak düzenlendi.

Mahkeme de korsan kullanırsa
Uyuşmazlık Mahkemesi’nde kullanılan bilgisayarlarda “korsan yazılım” kullanıldığı ortaya çıktı. Yapılacak ulusal ve uluslararası denetimlerde bu durumun mahkemeyi sıkıntıya sokacağı kaygısıyla Uyuşmazlık Mahkemesi’nin lisanslı yazılım alınması için bütçesinin arttırılması istendi. Bütçesinin arttırılması isteminin bir başka gerekçesi olarak ise Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı’nın konutunun “çatısının aktarılması” gösterildi.
Adalet Bakanlığı bütçe tasarısında, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’nın çarpıcı istekleri, gerekçeleri ve hedefleri yer aldı. Ayrı yargı organları arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını çözen Uyuşmazlık Mahkemesi, bir başkan, bir başkanvekili asil ve yedek olmak üzere 24 üye ile raportörlerden oluşuyor. Mahkemenin aylık ortalama 15 bin sayfa kağıt kullanıldığı belirtilerek, “Sadece bu işlemlerin yapılabilmesi için gerekli olan kağıt, toner, kartuş maliyeti bile bütçeden mahkememiz için ayrılan ödenekten daha fazla yekün teşkil etmektedir” denildi. Mahkemenin kırtasiye ödeneğine ayırdığı 7 bin 700 liranın da haziran ayı itibariyle bittiği bildirildi. Bütçe kitabında yer alan “hizmet gerekçesi ve hedeflerini” arasında, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin kullandığı yazılımın “korsan” olduğu da itiraf edildi. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin bütçe tasarısı için Adalet Bakanlığı’na ilettiği notta şöyle denildi: “Mahkememiz bünyesinde kullanılan bilgisayarlarda lisanslı yazılım bulunmadığı, yapılacak olan ulusal ve uluslararası denetimlerde bu durumun mahkememizi ve ülkemizi de sıkıntıya sokacağı nazara alınırsa mahkememiz bünyesinde kullanılan bilgisayarlarda lisanslı yazılım alınması ve kullanılması düşünülmektedir.” Cüppesiz adalet isyanı Yüksek bir mahkeme olunmasına karşın üyelerin cüppesinin olmamasından da yakınan Uyuşmazlık Mahkemesi, bu konudaki hedefini “Müzakereler esnasında ve Anıtkabir ziyaretlerinde ve cüppeli bulunulması gereken yerlerde giyebilecekleri ve mahkememizi temsil eden bir cüppesi bulunmamakta olup, mahkememize ait cüppe tasarımı ve yapımı hedeflenmektedir” biçiminde açıkladı. Para lazım, çatı aktarılacak Adalet Bakanlığı’na iletilen istekler arasında Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı’na ait konutta ihtiyaca binaen boya bodana, parke yenilenmesi, banyo tadilatı, kapı değişimleri, dolap ve kütüphane yapımı, garaj bakımı, teras fayanslarının değiştirilmesi ve çatı aktarımı işlemlerinin yapılacağı iletildi. Diğer yüksek mahkemelerde düzenlenen geleneksel kuruluş yıldönünümü resepsiyonunun da yapılması ve yapılacak harcamaların da ödenekten karşılanmasının planlandığı aktarıldı. Mahkemenin ağırlama konusundaki isteği şu şekilde iletildi: “Bir yüksek mahkeme olarak temsili, yurt içinden ve yurt dışından gelecek misafirlere yönelik ağırlama, konaklama, ikram, hediye takdimleri, yapılacak meslek içi eğitimler, resepsiyon gibi aktiviteler de düşünüldüğünde mahkememiz için ayrılan bu ödenek kodundaki miktar ciddi oranda arttırılmalıdır.” Bütün bu gereksinimlerin karşılanabilmesi için 906 bin lira ödeneğe ihtiyaç bulunduğu iletildi. Bütçede, geçen yıl 209 bin lira olan Uyuşmazlık Mahkemesi ödeneği 2013 yılı için 979 bin lira olarak öngörüldü.

Yüzyılın yolsuzluğu olarak nitelenen Deniz Feneri’ndeki ilginç para trafiği, bu olayları araştırırken sanık durumuna düşüp geçen hafta beraat eden savcıların yargılandığı dava dosyasına yansıdı. Dosyaya giren anlatım ve belgelere göre, Deniz Feneri Derneği davasının sanıklarının yanında SSK’li olarak çalışan “işçi” statüsündeki bir kişi derneğe ait 9 milyon avroyu Kanal 7 yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’a teslim etti. Kanal 7’nin Genel Yayın Yönetmeni İsmail Karahan’ın “asistanı” ise şirketlere tedbir kararından sonra sanıkların ortağı olduğu şirketten “tek kuruş” vermeden 125 bin TL’lik hisse satın aldı. Deniz Feneri yolsuzluğunu üç yıl boyunca araştırırken, “sahtecilik ve görevi kötüye kullanma” savlarıyla yargılanan savcılar Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tamöz’ün savunma olarak sundukları belgelerde yolsuzluğa ilişkin çarpıcı örnekler de dosyaya girdi. Dikkat çeken ilişkiler ve para trafiğinden kimi örnekler şöyle: Savcılar soruşturmayı yürütürken Deniz Feneri zanlılarına yönelik “örgüt kurmak ve yönetmek” ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasında bulunmuşlardı. Ancak savcılar soruşturmadan el çektirildikten sonra, örgüt ve dolandırıcılık suçlamaları “buharlaşarak” yerini daha düşük cezalar istenen görevi kötüye kullanma suçuna dönüşmüştü. İşçi-işveren ilişkisinin böylesi Örgüt suçlamasına örnek olarak SSK’li olan ve “işçi” statüsünde görünen bir kişinin derneğe ait 9 milyon avroyu Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’a teslim etmesi gösterildi. Nadi Türkaslan’ın avukatı Cevat Balta esas hakkındaki savunmada bu konuya ilişkin, “İşte, yüzyılın soygunu denilen Deniz Feneri olayı örgüt olmaktan çıkarılınca, örgüt suçundan takipsizlik kararı verilmiş ve Deniz Feneri sanıkları arasında örgüt ilişkisi olmayıp işçi, işveren ilişkisi olduğu ileri sürülmüştür. Bu nasıl işçi ve işveren ilişkisidir ki bir işçi işverenlerinden olan Zekeriya Karaman’a 9 milyon Euro dernek parasını götürüp teslim etmiştir? Kendiliğinden yani örgütlü olmadan işverenine, patronuna dernek için ya da başka bir nedenle topladığı 9 milyon Euro’yu teslim edecek işçi var mıdır?” değerlendirmesini yaptı. Gayri resmi muhasebe kayıtlarını inceleyen bilirkişiler tarafından düzenlenen raporda, Deniz Feneri e.V’nin Türkiye’de derneğe 22 Ocak 2002 ila 20 Mart 2007 tarihleri arasında toplam 9 milyon 395 bin euro ödediğini saptamıştı. Tek kuruş ödemeden hisse Dosyadaki bir başka ilginç ayrıntı ise Ticrat Sicil Kayıtlarına göre Mez Otomotiv şirketinin ortakları Deniz Feneri sanıklarından İsmail Karahan ve Zeki Akbal adlı kişi. Deniz Feneri soruşturmasından ve 3.Sulh Ceza Mahkemesinin malvarlıklarına tedbir kararından sonra Deniz Feneri sanıklarına ait şirketlerden birinde ücret karşılığında çalışan Karahan’ın da asistanı olan Pınar Aslan, diğer ortak Zeki Akbal’ın 125 bin liralık hissesini satın aldı. Pınar Aslan’ın bu hisseyi tek kuruş para ödemeden aldığı saptanırken, hisse parasını Karahan’ın ödediğine ilişkin ifadesi dosyaya girdi. BDDK Uzmanları ve bilirkişiler tarafından hazırlanan raporlarda, şüpheli para hareketleri olarak belirlenen işlemleri yapan isimlerden birisi olarak da Ahmet Hüküm adına işaret edildi. Hüküm, Deniz Feneri sanıklarının ortağı olduğu şirkette çalışan olarak görünüyor. Ahmet Hüküm, “kaynağı belirlenemeyen” 750 avroyu bir şirketin banka hesabına yatırıp, aynı gün çekip başka bir şirketin hesabına yatırdığı anlaşıldı. Hüküm’ün aynı parayı gün içerisinde hesaplar arasında dolaştırmasının gerekçesinin “para trafiğinin izini kaybettirmek” olduğu değerlendirildi. Hüküm’ün de sanıkların şirketinde SSK’li çalışan olduğu anlaşıldı.

Bakanlık müfettişlerinin raporlarında Esendere Gümrük Sınır Kapısı'nın; terör örgütünün inisiyatifine bırakılarak 'kaderine terk edildiği'; terör örgütünün Türk bayrağını indirerek, gümrük sahası içine örgüt flamasını astığı kaydedildi.

PKK’nin hayali ihracatlarla kendi finans merkezine dönüştürdüğü; Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın da “Yasadışı ticaret yapanlara göz açtırmayız, yolsuzluğa ve hukuksuzluğa da asla taviz vermeyiz” diyerek övündüğü,Yüksekova Esendere Gümrük Sınır Kapısı’nın terör örgütünün inisiyatifine bırakılarak “kaderine terk edildiği” ve terör örgütünün hem ticaret hem de propaganda sahasına dönüştüğü ortaya çıktı. Müfettiş raporlarına göre, gümrük sahasındaki Türk bayrağı indirilerek yerine terör örgütü bayrağı bile asıldı.

45 firmanın 400 milyon dolarlık hayali ihracat yaptığı belirlenen Esendere Gümrük Sınır Kapısı’nda yaşanan çarpıcı olayları, gümrük bürokrasisinin en tepe noktasına kadar uzanan yazışma ve ilişkilerin sis perdesini Cumhuriyet aralıyor.

Esendere Gümrük Kapısı’na ilişkin ihbarları 10 Gümrük ve Ticaret Başmüfettişi ikişerli gruplarla inceleyerek çok sayıda rapor düzenledi. Ulaştığımız ve dizi haber şeklinde yayımlayacağımız raporlar ve yazışmalar, bir gümrük sınır kapısının “hâkimiyetinin nasıl terör örgütüne” geçtiğini ve bürokrasinin buna nasıl göz yumduğunu gözler önüne seriyor. Durumu bizzat yerinde inceleyen Gümrük ve Ticaret Başmüfettişleri Murat Şanlı, Ayhan Işık, Ali Ortapolat ve Ahmet Ünal’ın hazırladığı raporda; Esendere Gümrük Sınır Kapısı’nın “sık sık terör örgütü sempazitanları tarafından baskına ve tacize uğratıldığı, siyasi malzeme ve rant unsuru haline getirildiği” belirlemesi yapılırken; “Esendere Sınır Kapısı faaliyet alanında yasadışı bayrak ve flama asıldığı, siyasi ve yasadışı sloganlarla terör örgütünün propagandasının yapıldığı” tespitine de yer verildi.

Bakanlık müfettişlerinin raporundaki; “Daha da vahimi, bölücü terör örgütü PKK sempatizanları tarafından gümrük sahası içerisindeki bayrak direğinden Türk milletinin ulusal onuru ve bağımsızlığının sembolü bayrağımızın indirildiği, bu durumu gösterir tutanağın Esendere Gümrük Müdürlüğü’nce Hakkâri Gümrük ve Muhafaza Başmüdürlüğü’ne gönderildiği, başta (gümrük) müsteşar olmak üzere bakanlığın diğer merkez birimlerine de bilgi verildiği” değerlendirmesi dikkat çekti.


Devlet pozisyon almıyor!
Gümrük personeline görevini yaparken zorluklar çıkarıldığı, işlemlerin yapılması sırasında başta gümrük muayene memurları olmak üzere gümrük muhafaza amir ve memurlarının, tehdit ve baskı altına alındığı, idarenin işleyemez hale getirildiği anlatılan raporda; “Bu tutum ve davranışların amacının ise kaos ortamı yaratarak idarenin iş ve işlemlerinin sağlıklı şekilde yürütülmesinin engellenmesine yönelik olduğu, bunun bir sonucu olarak da oluşan denetim zafiyeti nedeniyle hayali ihracat ve diğer usulsüzlüklerin artmasına zemin hazırladığı ve dolayısıyla buradan elde edilen haksız menfaatin bölücü terör örgütünün finansmanına gittiği” vurgulandı.

Müfettişlerce düzenlenen 31 Mayıs 2012 tarihli raporda ise Esendere’deki kameraların da bozuk olduğu, kantar bile bulunmayan kapıda sorunların sürmesinin en önemli nedeni olarak sınır kapısına ilişkin “devletin net pozisyon almaması” gösterilirken; bu durumun Esendere Sınır Kapısı’nda devlet otoritesini zafiyete uğratarak, sorunların artarak sürmesine zemin hazırladığına işaret edildi. Bölgedeki diğer sınır gümrük kapılarına göre Esendere’de daha fazla yoğunluk yaşanmasının nedenini araştıran müfettişler, ulaştıkları ilginç sonucu raporlarında şöyle anlattılar: “Kapıdan giriş yapan araç sayısındaki artışın çıkış yapan araç sayısına göre daha fazla arttığı, bunun da Gürbulak ve Kapıköy’den çıkış yapan araçların, girişte, denetim ve kontrol bakımından söz konusu gümrük kapılarına nazaran daha gevşek ve daha zayıf halkayı oluşturan Esendere’yi tercih etmelerinden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Mevzuatın kapıyı kullananlar lehine aşırı derecede sulandırılmış olmasının yarattığı fırsat ve avantajlardan olabildiğince fazla yararlanıp suiistimal etmek için insanların adeta hücum edercesine kapıya yönelmiş olmaları söz konusu kapıda kapasitenin çok üzerinde suni bir trafiğin oluşmasına yol açtığının tespit edildiği.”


Kamu sabote ediyor!

Esendere’de yaşanan olumsuzlukların sorumlusu ise raporda “Kapıdaki hukuksuzluk ve düzensizlik kaynaklı usulsüzlüklerin devamından yana olan kamu görevlilerinin, söz konusu hukuksuzluk ve düzensizliklerin en büyük müsebbibi olan güvenlik ve asayiş sorununun çözülmesini istemedikleri için söz konusu problemin çözümüne dönük çabaları bir taraftan destekler gibi görünürken, gerçekte öbür tarafından sabote edici girişimlerde bulunmaktan geri kalmadıkları, sonuçta dakikalar içerisinde çözüme kavuşturulup tesis edilmesi mümkün olan asayiş ve güvenliğin senelerdir çözümsüz olarak sürüncemede bırakılmasında muvaffak olunduğu, bu kapsamda bir taraftan ‘can güvenliğim yok’ diyen personel tarafından yazılan çok sayıda dilekçe ve müzekkereler varken, öbür taraftan eğer can güvenliği yoksa alkışlarla ayakta karşılanması gereken jandarmanın türlü manevra ve danışıklı dövüşlü oyunlarla bir türlü kapıya yaklaştırılmadığının tespit edildiği...” değerlendirmesiyle ortaya konuldu.

Esendere Sınır Kapısı’nda yaşananların bataklığa benzeten müfet-tişlerin değişik zamanlarda düzenledikleri raporlarda; devletin ulusal güvenlik, çıkar ve hazine haklarının korunması ile PKK’nin finans kaynağının ortadan kaldırılması amacıyla, Esendere Sınır Ticaret Merkezi’nin kapatılması istendi. Müfettişlerin raporları, sorumlular hakkında gerekli işlemlerin yapılması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na, terörün finansmanı nedeniyle MİT’e ve terör konulu toplantılarında değerlendirilmek üzere de MGK Genel Sekreterliği’ne gönderildi.

Sakık'ın gizli tanık çıkması uygulamayı yeniden tartışmaya açtı.
Ergenekon davasında gizli tanık “Deniz”in Şemdin Sakık olduğunun ortaya çıkması, gizli tanıklık sistemini yeniden tartışmaya açtı. Adı “gizli” olan tanıkları kimi zaman savcılıklar “sehven” deşifre ederken kimi zaman ise Sakık’ta olduğu gibi kişilerin kendisi kimliklerini açıkladı.

2004 yılında Türkiye’nin gündemine giren gizli tanıklık kavramı, 2007 yılında çıkartılan yasa ile kurumsal bir yapıya dönüştü. ABD’de yargılama aşamasında kimliği açık bir biçimde ifade vermek zorunda olan tanığın gizliliği ve korunması mahkeme salonundan ayrıldıktan sonra başlıyor. Türkiye’de gizli tanığın gerçek kimliğini mahkeme heyeti dışında kimsenin bilmemesi yapının en çok tartışılan bölümünü oluşturuyor. Oysa Almanya’da hâkim ve savcıların yanı sıra sanıkların avukatı da gizli tanığın gerçek kimliğini biliyor. Fransa’da ise sadece gizli tanık ifadelerine dayanılarak mahkûmiyet kararı verilemiyor.

Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Sakık’ın gizli tanık olduğunun ortaya çıkmasını “Gizli tanık kurumunun ne kadar tehlikeli, adil yargılama hakkıyla ne kadar çelişkili olduğunun ispatıdır bu” sözleriyle değerlendirdi. Hukuk sisteminde bir kişinin aynı davada hem sanık, hem tanık olmasının mümkün olmadığına işaret eden Feyzioğlu, “Tanık gizli olunca, uygulama keyfileşmektedir. Gizli tanıklık, tipik engizisyon yargılamasına dönüştürmektedir ceza muhakemesini” değerlendirmesini yaptı.

Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih Kanadoğlu da, “AİHM Büyük Dairesi’nin Al-Khawaja ve Tahery kararına göre, sanığın aleyhindeki tanığın sanık huzurunda ve açık duruşmada sorgulanmaması güvenlik nedeni, kaçak olması veya ölmesi halinde haklı sebep olabilir ancak yetkili makamlar tanığı duruşmaya getirmek için gerekli tedbirleri almalı ve gereken gayreti göstermelidir. Tanığın ifadesi, sanığın mahkûmiyetine esas olabilecek tek veya belirleyici nitelikte ise -bu durum savunma hakkını kısıtladığından- savunmaya ek olanaklar sağlanması koşuluyla dayanılabilir. Güvenilirliği ve inanırlığı sabit olmayan ifadeye dayanılarak mahkûmiyete hükmolunamaz” dedi.


İşte gizli tanıklar!
• Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Ergenekon davası ile Danıştay ve gazetemize yönelik bombalı saldırı olaylarına ilişkin davayı birleştirmesiyle Osman Yıldırım ismi en tartışmalı kişiye dönüştü. Çünkü Danıştay saldırısı ile gazetemize yönelik bombalı saldırı olaylarında “sanık” olarak ifade veren Yıldırım, cezaevinden yazdığı itiraf mektupları ile Ergenekon davasının “tanığı”, ilerleyen aşamada ise dosyanın “9 numaralı” gizli tanığına dönüştü. Yıldırım, kız kardeşini öldürmek, yeğenini fuhuş yaptırmaktan da hüküm giymişti.

• Ergenekon’un hem sanığı hem de gizli tanıklarından birisinin de kendisini yüzbaşı, JİTEM görevlisi olarak tanıtan Yüksel Dilsiz olduğu açığa çıkmıştı. 14 yaşındaki çocuğa tecavüz ettiği iddiasıyla yargılandığı davada 31 yıl hapis cezasına çarptırılan Dilsiz, duruşmayı sanıklar, izleyiciler ve basın mensuplarına kapattırmıştı.

• Ergenekon’un gizli tanıklarından “İsmet”, kimliğini açıklayarak Semih Genç olduğunu söylemişti. Sabancı suikastıyla ilgili bilgi vereceğini söyleyen Genç, 30-40 yıldır örgütün içinde yer aldığını ve Dursun Karataş ile çalıştığını anlatmıştı.

• Ergenekon soruşturması kapsamında dinlenen gizli tanıklardan birinin kimliğinin avukatlara dağıtılan CD’lerde açık olarak verilmişti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılan bir yazıda Gaziantep H Tipi Cezaevi’nde hükümlü bulunan Hamza Bindal’ın tanık sıfatıyla dinlenmesi istenmişti. Bu yazışmalarda Bindal’ın kimliği ve nüfus bilgileri açıkça yazılmıştı.


Üniversite öğrencisi 7 TİP’linin öldürüldüğü Bahçelievler katliamının bir numaralı ismi Üniversite öğrencisi 7 TİP’linin öldürüldüğü Bahçelievler katliamının bir numaralı ismi Haluk Kırcı’nın “cezaevinde 10 yıl fazladan yattığı” gerekçesiyle tahliye isteminde bulunmasını değerlendiren avukat Erşen Sansal, “Bütün katiller sokağa salınmışken Haluk Kırcı niçin eksik kalsın? Bir de onu salıverecekler. Sokaktaki katiller tamamlansın” dedi. Sansal, yargının çözmesi gereken meselenin yasamanın çıkarttığı kanunla çözülmesinin yanlış olduğunu vurguladı.
Suç örgütü davasından çarptırıldığı 6 yıl 8 ay hapis nedeniyle halen cezaevinde bulunan ülkücü Haluk Kırcı, Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrencinin katledilmesi nedeniyle cezaevinde kaldığı 20 yıllık sürenin 10 yılının fazla olduğunu ileri sürerek, 6 yıl 8 aylık cezasının kalan süresinin bu süreden mahsup edilmesi için mahkemeye başvurmuştu. 7 TİP’li öğrencinin avukatı Erşen Sansal, kamuoyunda 3. yargı paketi olarak bilinen af niteliğindeki düzenlemeyle Bahçelievler katliamı davasının hükümlüleri Bünyamin Adanalı ve Ünal Osmanağaoğlu geçtiğimiz aylarda tahliye edildiğini anımsatarak, Kırcı’nın bu başvurusunun kendileri açısından “sürpriz” olmadığını söyledi. Onu salıverecekler “Bütün katiller sokağa salınmışken Haluk Kırcı niçin eksik kalsın! Bir de onu salıverecekler. Sokaktaki katiller tam olsun, tamamlansın” diyen avukat Sansal, katliam dosyasında yaşanan “mantıksızlığı” şöyle açıkladı: “Temel sorun 3. yargı paketi denilen yasanın geçici 3. maddesinden kaynaklanıyor. Çünkü geçici üçüncü madde diyor ki ‘lehe olan kanun, cezaların içtiması yapıldıktan sonra hesaplanır, belirlenir.’ Bu işlere kanun karışmamalı. Bu iş yargının yapacağı iştir. Yargının yapacağı işi kanunla çözüyorlar. Ölüm cezası kaldırılmış yerine müebbet konuldu denilen 3 tane yasa vardır. Bunların en sonuncusu 2004 yılında çıkarılmış. Yargı paketi 8 yıl öncesinin tarihine atıfta bulunarak bunu uygula diyor. 8 yıldan beri uygulanmayan bir meseleyi mahkemenin uygulanır hale getirmesini kanun nasıl emreder? Yargının işini yasa üstlenerek yapacaklarsa kuvvetler ayrımı nerede kaldı, hukukun üstünlüğü nerede kaldı, eşitlik nerede kaldı? Yok bunlar tabii.” Hangisinin cezasını yattı? Kırcı ve beraberindeki katillerin 7 kişinin öldürüldüğü olayda 7 kez idama mahkum olduklarını anımsatan avukat Erşen Sansal, “İdamdan yola çıkılmış daha sonra yasa değişiklikleriyle bunlar 10 yıl hapse dönüştürülmüş, sonra da 8 yıl hapse dönüştürülmüş. Haluk Kırcı hakkında her bir maktül için verilmiş olan bir idam cezası var temelde. Bu idamdan gele gele 10 seneye sonra 8 yıla indirilmiş. Üçüncü yargı paketi ‘sen bunları toparlarken, yuvarla hepsini 10 senenin içine sığdır” diyor mahkemeye. Bu 10 sene hangisi için Serdar için mi, Faruk için mi, Hürcan için mi? Bu çocuklardan hangisi için 10 sene? Peki ötekilerin cezası ne oldu? Ötekilerin cezası dolaylı af da değil sanki hiç yokmuş gibi bir hale getirildi. Temel yanlış burada. Yargının yapacağı iş yuvarlama hesabına kurban ediliyor” değerlendirmesini yaptı.“cezaevinde 10 yıl fazladan yattığı” gerekçesiyle tahliye isteminde bulunmasını değerlendiren avukat Erşen Sansal, “Bütün katiller sokağa salınmışken Haluk Kırcı niçin eksik kalsın? Bir de onu salıverecekler. Sokaktaki katiller tamamlansın” dedi. Sansal, yargının çözmesi gereken meselenin yasamanın çıkarttığı kanunla çözülmesinin yanlış olduğunu vurguladı.
Suç örgütü davasından çarptırıldığı 6 yıl 8 ay hapis nedeniyle halen cezaevinde bulunan ülkücü Haluk Kırcı, Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrencinin katledilmesi nedeniyle cezaevinde kaldığı 20 yıllık sürenin 10 yılının fazla olduğunu ileri sürerek, 6 yıl 8 aylık cezasının kalan süresinin bu süreden mahsup edilmesi için mahkemeye başvurmuştu. 7 TİP’li öğrencinin avukatı Erşen Sansal, kamuoyunda 3. yargı paketi olarak bilinen af niteliğindeki düzenlemeyle Bahçelievler katliamı davasının hükümlüleri Bünyamin Adanalı ve Ünal Osmanağaoğlu geçtiğimiz aylarda tahliye edildiğini anımsatarak, Kırcı’nın bu başvurusunun kendileri açısından “sürpriz” olmadığını söyledi. Onu salıverecekler “Bütün katiller sokağa salınmışken Haluk Kırcı niçin eksik kalsın! Bir de onu salıverecekler. Sokaktaki katiller tam olsun, tamamlansın” diyen avukat Sansal, katliam dosyasında yaşanan “mantıksızlığı” şöyle açıkladı: “Temel sorun 3. yargı paketi denilen yasanın geçici 3. maddesinden kaynaklanıyor. Çünkü geçici üçüncü madde diyor ki ‘lehe olan kanun, cezaların içtiması yapıldıktan sonra hesaplanır, belirlenir.’ Bu işlere kanun karışmamalı. Bu iş yargının yapacağı iştir. Yargının yapacağı işi kanunla çözüyorlar. Ölüm cezası kaldırılmış yerine müebbet konuldu denilen 3 tane yasa vardır. Bunların en sonuncusu 2004 yılında çıkarılmış. Yargı paketi 8 yıl öncesinin tarihine atıfta bulunarak bunu uygula diyor. 8 yıldan beri uygulanmayan bir meseleyi mahkemenin uygulanır hale getirmesini kanun nasıl emreder? Yargının işini yasa üstlenerek yapacaklarsa kuvvetler ayrımı nerede kaldı, hukukun üstünlüğü nerede kaldı, eşitlik nerede kaldı? Yok bunlar tabii.” Hangisinin cezasını yattı? Kırcı ve beraberindeki katillerin 7 kişinin öldürüldüğü olayda 7 kez idama mahkum olduklarını anımsatan avukat Erşen Sansal, “İdamdan yola çıkılmış daha sonra yasa değişiklikleriyle bunlar 10 yıl hapse dönüştürülmüş, sonra da 8 yıl hapse dönüştürülmüş. Haluk Kırcı hakkında her bir maktül için verilmiş olan bir idam cezası var temelde. Bu idamdan gele gele 10 seneye sonra 8 yıla indirilmiş. Üçüncü yargı paketi ‘sen bunları toparlarken, yuvarla hepsini 10 senenin içine sığdır” diyor mahkemeye. Bu 10 sene hangisi için Serdar için mi, Faruk için mi, Hürcan için mi? Bu çocuklardan hangisi için 10 sene? Peki ötekilerin cezası ne oldu? Ötekilerin cezası dolaylı af da değil sanki hiç yokmuş gibi bir hale getirildi. Temel yanlış burada. Yargının yapacağı iş yuvarlama hesabına kurban ediliyor” değerlendirmesini yaptı.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget