Makaleler "İlhan Cihaner"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet iddiaları gündeme getirilince söyledikleri cümleleri genellikle, “ise”, “eğer” ya da “şart kipi” ile birbirine bağlıyorlar.
“Evlatlarımdan bir tanesi bile yolsuzluğa karışmışsa...”
“Varsa bir yolsuzluk, yargı gereken kararı verir.”
“Çok net söylüyorum, yolsuzluk varsa sonuna kadar üzerine gidilsin...”
“Yolsuzluğa bulaşmış olanlar varsa, (...)onun da hesabını biz sorarız”
“Yolsuzluk soruşturulsun, ama...”
“Ama bu bir darbe...”
İyi tamam da bir alternatif getirmeniz gerekmez mi? Karar veren hakimi, talep eden savcıyı, yerine getiren polisi görevden alınca, kim etkin bir soruşturma yapabilecek? Bak bir de hep delikanlı edebiyatı yapıp, harbilik, kefen falan diyorsunuz ya? 80 yaşındaki Yalçın Küçük müebbet hapis cezası tehdidine rağmen kaçmadı, zaten yurtdışında olan Selçuk Kozağaçlı, baskınlar yapılıyorken yurda döndü, birçok Balyoz sanığı, hasta sanık elinde bavuluyla teslim oldu. İnşa ettiğiniz yargının ne olduğunu en iyi bilenlerden Merdan Yanardağ, kaçmadı. Keşke teslim olmasalardı, o ayrı. Ama bu örnekler varken, bari delikanlılık edebiyatı yapmayın!
Neyse dönelim konumuza. Yolsuzluk savunmalarında son noktayı Burhan Kuzu koydu (ya da tüy dikti diyelim): “Siyasi amaçlı ve bir hesaba dayanan soruşturmalar ile yolsuzlukla mücadele sağlıklı bir sonuç vermez. Önce toplum gerçek niyeti bilmeli... Kumpas ve hesaba dayanmayan harbi soruşturmalara karşı boynumuz kıldan ince. Bu şüpheyi giderecek olan yargı mensuplarının bizzat kendileri.”
Şimdi bu tespiti açalım; savcılık sonuçları siyasilere, kodamanlara dokunacak bir soruşturma başlatınca, bu soruşturmayı hangi niyetle yaptığı konusunda, toplumda oluşabilecek şüpheyi bizzat gidermeli!
Sanırım şunu öneriyor hocamız; Savcılar önce çıkıp kumpas ve hesap olmadığına toplumu ikna edecekler, sonra soruşturma işlemlerine geçilecek! Tabii koca anayasa profesörü bu öneriyi sadece yolsuzluk soruşturması için öneremeyeceğini bilir. Hani kişiye özel uygulama yapılamaz ya! Peki böyle absürt bir öneriyi niye getiriyor hocamız acaba?
Sadece hocamız da değil. Nerede ise yönetici konumundaki tüm AKP kadroları ve destekçisi kalemler de, komplodan kumpastan ve kötü niyetten çok eminler. Var güçleriyle toplumu da buna ikna etmeye çalışıyorlar. Yetişkinler yetmiyor, ortaöğretim çağındaki çocukları, açılış, tören, yıldönümü ayağına toplayıp ikna etmeye çalışıyorlar. Zannedersiniz tüm AKP kadroları soruşturma dosyasını didik didik etmiş, tüm delilleri incelemiş ve bu iddialarla ilk kez karşılaşmışlar.
Henüz gizlilik devam ettiğine göre, özellikle ilk günlerde, savcı değişikliği yapılmadan- dar bir kadro hariç, dosya içeriğini bilmeleri imkansız. Hareket noktalarının adalet ve adil yargılama ilkeleri olmadığını geçmiş performanslarından zaten biliyoruz. Peki, nasıl emin olabiliyorlar böyle?
İki nedenle; birincisi, ihalelerde ne olup bittiğini çok iyi biliyorlar. İkincisi, koalisyon bozulmadan önce kahraman savcılarının nasıl çalıştığını iyi biliyorlar.
Korkuları da tam buradan kaynaklanıyor. Bu çarkın içerisinde doğrudan yer alanlar gerçekleri iyi biliyor. Onlar propagandalarına devam edecektir. Asıl sorun “samimi” olarak bu kirli kavgada taraf tutanlarda. Nasıl ki AKP davalarındaki hukuksuzlukları şimdi fark etmiş numarası yapıyorlarsa, bu kişiler bir müddet sonra yolsuzluklarla ilgili de aynı şeyi söyleyecekler: Kullanıldık!
Tekrar edelim, ne iktidarın gırtlağına kadar battığı yolsuzlukları fark etmek için Cemaate ihtiyacımız var ne de hukukun nasıl katledildiğini, yargıdaki polisteki tüm kamudaki örgütlü yapıyı görmek için Başbakanın oğlunun gözaltına alınmasını beklememize.
Biliyoruz ki düne kadar bu işleri el ele kol kola kotarıyorlardı. Hangi partiye hangi siyasi görüşe yakın olursanız olun, bir an için 17 aralıkda ne oldu ise, olmadığını düşünün.
Bizler hâlâ yolsuzlukları dillendiriyor olacaktık, onlar ise “gözümüzden kaçmış” diyecekti; “yolsuzlukla mücadele ediyoruz”, “ticaret yapmasınlar da aç mı kalsın çocuklar”, “hakkımızda soruşturma yok” , “ispat edin” diyeceklerdi.
Adalet, hukuk, insan hakları, adil yargılama, dediğimizde ise; “hele durun yargıtay var”, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz”, “darbeci bunlar”, “yaşın yanında kuru da yanabilir”, “usul ihlal edildi ama davanın esası haklı”, “davaları itibarsızlaştırmayın”, “terörist bunlar” diyeceklerdi.
Yargıda, kamuda örgütlenme var, hakimler taraflı dediğimizde; “daha önce de aleviler örgütlüydü”, “beni de Alevi yargıçlar mahkum etti” yalanını dile getireceklerdi. Ve kardeş kardeş ihaleleri yapacaklar, hukuk katliamlarını devam ettirip meşrulaştıracaklardı.
Hem de bunu birlikte daha güçlü bir şekilde yapacaklardı. Şimdi kalkmış başka yalanlara inanmamızı istiyorlar.
Daha önce demiştim, önce itiraf ve özeleştiri!

 İlhan Cihaner/SOL

Dershane savaşlarının tozu dumanı arasında belki son yılların en önemli tartışması araya kaynamak üzere. Gündem yorgunu ülkemizin son on yılının -belki daha geriye gitmek gerek- tüm önemli siyasi, adli olaylarını ilgilendiren bir buzdağının küçük bir kısmı yeniden görünür oldu.
Önce biraz teknik bilgi; ülkemizde iletişimin takibi, tespiti, kayda alınması (kısaca telefonların dinlenmesi ve takibi diyelim) iki şekilde olur.
Birincisi; adli dinleme. Kolluk ya da doğrudan savcılık bir suç soruşturmasında telefonların dinlenmesini talep eder. Hakim bu yönde karar verirse, kararı savcılık yerine getirir. Dinleme ve tespit işlemini, yetkilendirilmiş kolluk görevlileri, TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) aracılığıyla yerine getirir. Yazıya dökülmüş konuşma tutanakları ve sair bilgiler savcıya, gerektiğinde hakime iletilir. Soruşturma sonunda suç olmadığı anlaşılmaz ise telefonları dinlenen kişiye, telefonlarının hangi süreyle ve hangi gerekçeyle dinlendiği tebliğ edilir. Suç oluştuğu kanaati oluşur ve iddianame düzenlenirse telefonu dinlenen kişi, iddianamenin tebliğiyle dinlenildiğini öğrenir. Adli dinlemede süreç kabaca böyle. Yalnızca bir mail ihbarının bile dinleme kararına gerekçe oluşturması, son çare olarak başvurulmama, dinleme yasağı olan akraba ve avukatların telefonlarının dinlenmesi, tebligatların yapılmaması gibi bir çok aksaklık ve hukuksuzluk var.
İkinci yöntem ise önleyici/istihbari dinleme. Burada ise MİT, Emniyet ve Jandarma ortada bir suç ve suç ihbarı olmasa bile oldukça belirsiz, hatta keyfi diyebileceğimiz kriterleri gerekçe göstererek dinleme yapabiliyor. Dinleme talebi, savcılık aracı kılınmadan doğrudan özel yetkili mahkeme hakimine ulaştırılır. Hakim talebi yerinde görürse, verdiği kararı talep eden kurum yine TİB aracılığıyla yerine getirir. Hatta acele hallerde bu kurumların yetkili kişileri de -sonradan hakim onayına sunmak koşuluyla- dinleme kararı verebilir. Ama adli dinlemede farklı olarak dinleme kayıt ve konuşma tutanakları hakim incelemesine tabi tutulmaz. Hatta süre uzatımında dahi hakimin dinleme içeriğini öğrenmesi sözkonusu olmaz.
Medya bir kaç gündür MİT’in yaptığı bazı önleyici dinlemelerde, telefonların gerçek kullanıcılarının değil uydurma isimler ve suçlamalarla, hatta kod adlarıyla dinlendiğini yazıyor. Bu durumun vehameti dillendiriliyor. Hatta HSYK pek cevval davranıp inceleme başlatmış. Her yerde bir hukuk hassasiyeti ki o kadar olur!
Bu hassas kurum ve gazetecilere başka bir dinleme skandalını hatırlatmanın tam zamanı.
Ergenekon türevi soruşturmalardaki dinleme skandalları değil kastım. Onları saymaya köşe yetmez! Ama nedense bu kod adıyla dinleme olayı daha önce gündeme geldiğinde aynı kişi ve kurumlar kıllarını kıpırdatmamıştı. Bunu isteyen dershane savaşları sonrası konjonktüre bağlasın, isteyen başka hesaplara. Ben size A1-5 ve A2-5 cihazlarından bahsedeyim. Bu cihazlar kendilerini mobil telefon şebekesine baz istasyonu olarak tanıtıyor ve etki alanındaki iletişim bu cihazlar üzerinden geçiyor. Daha gelişmişleri de var. Bunlar kolluk tarafından kullanılsa bile, kanuna aykırı dinlemeler. Çünkü hakim kararı alınmıyor/alınamaz.
Meclis’te kanun dışı dinlemeleri araştıran komisyonda ve komisyonun ziyaret ettiği tüm kurumlarda istisnasız her yetkiliye, “bu tarz cihazların emniyette olup olmadığı ve bunlarla yapılan dinlemelerin tespitinin mümkün olup olmadığı soruldu”. MİT, Emniyet, Jandarma, Adalet Bakanlığı, TİB... Bilen kimseye rastlamadı komisyon. Ta ki emekli Emniyetçiler Emin Arslan ve Sabri Uzun dinleninceye kadar.
Her ikisi de bu ve benzer cihazların isimlerini, hatta nereden alındıklarını, kamu eliyle yapılan kanun dışı dinlemelerin nasıl kolaylıkla açığa çıkarılabileceklerini anlattılar. Medya da kısa haber olarak yer aldı ama, ne savcılar ne de HSYK harekete geçti. Bu cihazlara yönelik emniyetin verdiği yazılı cevap ise: “sahte baz istasyonu... gibi cihazlar birimlerimizin envanterinde bulunmamaktadır”!
Ama Milliyet’ten Tolga Şardan’ın ve Akşam’dan Soner Arıkanoğlu’nun haberine göre emniyetin elinde bulunan bu cihazlardan bir tanesi “kayıp” olmuş. Bu cihazın “paralel istihbarat” tarafından kullanılmasından kuşkulanılıyormuş.
Bu tartışma önümüzde büyük bir fırsat doğurmuş durumda. Siyasetin dizayn edilmesinden tutun, özel hayatlarına ilişkin bilgileri deşifre etme tehdidiyle istifaya zorlanan kamu görevlilerine kadar çok önemli bir çok olay aydınlığa çıkarılabilir. Başta Reyhanlı patlaması, Hrant Dink cinayeti, Danıştay saldırısı ve Malatya Cinayetleri olmak üzere, bir çok suçun tüm yönleriyle açığa çıkması sağlanabilir.
MİT’in kod ismiyle gazetecileri dinlemesi buzdağının görünen kısmıdır.
Sadece MİT’in değil, bu yetkiye sahip Emniyet’in de 2005 yılından bu yana yaptığı önleyici dinlemeler, telefon numaralarıyla mutlaka açıklanmalıdır.
Görelim bakalım hangi katiller takip altında iken, hangi cinayetleri işlemiş. Kimler göz yummuş...

Katledilen Ali İsmail’den böyle bahsediyor Adalet Bakanımız...
Yargının formatlanması sonrası iktidar (tüm bileşenleriyle), bugüne kadar, önemsediği davalarla ilgili müdahalesini kadrolaşarak, hakim/savcıları değiştirerek, duruşma salonlarını şehir dışına çıkararak, içtihat değişikliklerinini sağlayacak daireleri dizayn ederek, ceza/ödül mekanizmalarını kullanarak, medyayı kullanarak, olmadı doğrudan yasa çıkararak yapıyordu.
Ne yazık ki yargı mensupları, akademi, aydınlar hatta davaları takip eden sanık yakınları bile bu müdahaleler karşısında güçlü bir itiraz hattı oluşturamadı. Gerekçeleri malum; tam da bu sonucu elde etmek ve davaları gözlerden kaçırmak. İstanbul’un 70 km dışında ulaşımı oldukça zor olan bir cezaevinin güvenlik sınırı ve koşulları içerisinde davalar görüldü/görülüyor. Çelik bariyerler bir gün KCK tutsaklarının/rehinelerinin yargılamalarını sınırladı, ertesi gün Balyoz rehinelerinin. Bir gün Ergenekon davasının avukatı duyarlı kapıdan üzerinde sadece iç çamaşırı kalıncaya kadar soyularak alındı, ertesi gün KCK Basın davasını izlemek için gelen gazeteci... Yargılananların çoğu bile “asıl sorumluyu” teşhis edemedi.
Şimdi daha sinsi bir müdahale yöntemi ile karşı karşıyayız. Haziran Direnişi’nde, Başbakan’ın emriyle gençleri katledenlerin davalarında, artık sanıklar ve davalar kaçırılıyor.
Ethem Sarısülük davasında yaşananları biliyorsunuz. Şimdi de Ali İsmail Korkmaz davası suç yeri olan ve doğal yargıcının bulunduğu Eskişehir’den Kayseri’ye “nakledildi.”
Adil yargılama ilkesinin en önemli unsurlarından olan “doğal yargıç” ilkesi, en özet haliyle Anayasa 37. maddede tanımlanmıştır: “Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarılamaz.” Aslında sanıklar için getirilmiş bu evrensel ilkenin istisnalarından birisi davanın naklidir. CMK 19. Madde’ye göre “kamu güvenliği için tehlikeli” bir durum sözkonusu ise davanın nakline karar verilebiliyor.
Şimdi Ali İsmail’in davası “kamu güvenliğinin sağlanamayacak” olması nedeniyle Kayseri’de görülecek.
Bu hukuki gibi görünen gerekçeye kısaca hukuki bir yanıt verip asıl nedene geçelim: Ceza Genel Kurulu ve Daire içtihatlarına göre “bir davanın görülmesi sırasında güvenlik güçlerinin temel ödevlerini yapmalarına engel olabilecek mağdurların, hakimlerin, müdafilerin ve sanıkların yaşamları için ciddi (mutlak) tehlikeler somut olarak ortaya konulmadıkça...” kamu güvenliği gerekçe yapılarak davalar nakledilemez.
Şimdi nakil gerekçelerine bakalım: “il merkezinde düzenli ve örgütlü şekilde açık alan eylemleri düzenlenmesi, sosyal medya ve internet üzerinden örgütlenmek suretiyle propaganda yapılması, olayın faili olduğu iddia edilen kurumlara ve Emniyet mensuplarına yönelik propaganda yapılması, eylemler sırasında trafik akışının engellenmesi, hakim ve savcıları etkilemeye yönelik Adalet Nöbeti eylemlerinin devam ediyor olması, marjinal örgütlerin etkin ve örgütlü eylemleri artırma çabaları, bu tür örgütlerle bağlantılı avukatların Ali İsmail Korkmaz’ın davasına katılarak provokatif davranışlarla adli sürecin normal işleyişini sabote edebileceği ve Eskişehir’in coğrafi konumu itibariyle kolay ulaşılabilir olması”...
Açık alan eylemi, propaganda, trafik akışı, adalet nöbeti, örgüt bağlantılı avukatlar, coğrafi konum, tutuklu sayısı... Bunların her biri skandal gerekçeler.
Dünya liderinin komuta ettiği orduları, ordulaşmış polisler, tomalar, biber gazı stokları, istihbaratı, devasa güvenlik aygıtı ülkenin en huzurlu kentlerinden birinde duruşma güvenliğini sağlayamıyor! Keşke Başbakanlık Toplantı Salonu’na nakletseydiniz davayı diyecektim ki “böcek meselesi” geldi aklıma!
Asıl neden Haziran Direnişi’nin oturduğu haklı ve geniş zemininin yarattığı korkudur. Bu nedenle davaları kaçırmak istiyorlar. Daha önce Gazi, Metin Göktepe, Şerzan Kurt, Uğur Kaymaz davalarında da yaptılar.
Bu arada Şerzan Kurt ve Uğur Kaymaz davalarının suç yeri mahkemesinden Eskişehir’e nakledildiğini de hatırlatalım. Hani güvenlik sağlayamadıkları Eskişehir’e!
Ama nereye kaçırısanız kaçırın bu ülkenin Haziran’da düşenlere adalet borcu var.
Bu borç ödenecek!

Biliyorsunuz iktidar “dışarıda” -özellikle de ABD’de- Haziran/Gezi direnişini, zaman zaman “prestij” meselesi olarak kullanmak istiyor.
Önce Reis-i Cumhur konuşmuştu ABD’de; “aslında ben bir açıdan bu olayların başlangıcı ile ilgili açıkçası gurur duyarım... bu tip problemler başta demokratik ülkelerin, gelişmiş ülkelerin problemleri Türkiye’nin problemleri buna benzer problemler haline geldi. Önce bunun bilinmesini isterim.” (Merril Lynch toplantısı, 24 Eylül)
Ancak bu konuşmanın Cumhurbaşkanlığı web sitesindeki halinde, niyeyse “gurur duyarım” kısmı sansüre uğramıştı.
ABD’de konuşan bakanlardan birisi ise “hükümet olarak şu anda, onları daha iyi anlamaya, stratejiler geliştirmeye konsantre olduk” demişti. (Johns Hopkins Üniversitesi, 12 Ekim)
Entegre stratejilerden sorumlu Bakan ise gene ABD’de; “(...)yani biz Gezi Parkı’nı çok iyi analiz ediyoruz, önce onu ifade edeyim. Bu son günlerde, son iki haftada meydana gelen olayları, buradaki katılım profilini, gerekçelerini, sebeplerini çok iyi analiz ediyoruz. Buradan tabi alacağımız dersler var, tedbirler var yani o konuda dikkatliyiz” diye konuşmuştu. (Middle İnstitute, 15 Haziran)
Bunların dışında, polis şiddetini eleştiren, ama barışçıl başlayan gösterileri kışkırtan gruplara da vurgu yapan kısımları var konuşmalarının. Ne Başbakan’ın “polis destan yazdı” yaklaşımı var ne de uçuk kaçık komplo teorileri var. Neydi o komplolar: Faiz lobisi, Yahudiler, Soros, Uluslararası medya, Otpor, yargıdaki cemaatçi kadrolar, sanatçılar, CHP’liler, telekinetikler, daha neler neler.
Niye oralarda da bu parlak komplolarını anlatmadıklarını anlıyorsunuzdur.
Şimdiye kadar tek birisinin gerçekliğine dair en ufak bir delil ortaya konulamadı ama bu komplolar manşetlerden ve en yetkili ağızlardan bir kez seslendirilince marjinal faydasını sağlamış oldu.
Dışarıya karşı bu soğukkanlı ve çarpıtma dozu “kısmen düşük” konuşmalar yapılıyorken sahiden yeni stratejiler geliştirdiklerini ve tedbirler aldıklarını önceki gece ODTÜ’de gördük.
Haziran Direnişi’nde sokağa geç çıkarılan eli sopalı paramiliter grupların bu kez iş makineleri ile birlikte ağaç katliamı başlamadan hazır olduklarını gördük.
Gaz bombalarının, tamamı zaten 10-15 kişi olan öğrenciler toplanmadan atılmaya başlandığını gördük.
Belediye görevlisi yeleği giymiş para-militerlerin öğrencileri taşladığını polislerin seyrettiğini gördük,
Helikopterlerin saatler önceden keşif uçuşlarına başladığını gördük.
Bayram tatili tenhalığının ve gece karanlığının seçildiğini gördük.
Bakanların söylediği gibi, gerçekten çok iyi planlar yapmış, tedbirler almışlar ve stratejiler geliştirmişler. Harfiyat dolu yüzlerce kamyon moloz döküp “meyve ağacı cesetlerini” taşıdı ve iş makineleri beş saat içerisinde, ODTÜ Vişnelik arazisini dümdüz etti. Koruma planı kesinleşmeden, hukuki süreçler sonlanmadan... Hatta şikayet dilekçesini bile binbir nazla iş işten geçtikten sonra alarak, bölge halkının ve öğrencilerin fikri onayı alınmadan.
İktidarın, Gezi’yi çok iyi anladığı görüldü o gece. Ancak gece karanlığında, pusuyla, kalleşlikle eşkiyalıkla alt edebileceğini anlamış.
Tek bir olay AKP devletinin saldırganlığının, zavallılığa dönüştüğünü çıplak bir şekilde ortaya koydu önceki gece. Boş Taksim Meydanı’nı gaza boğma mizanseni tekrarlandı; ODTÜ’nün A-4 kapısında bekleyen 10-15 öğrenci, Mezunlar Derneği’nde 15-20 akademisyen... ve karşılarında tepeden tırnağa korku kesmiş, helikopterleriyle, TOMA’larıyla, akrepleriyle, eli sopalı paramiliterleriyle, iş makineleriyle, öncesinde yaptıkları istihbarat ve keşifleriyle, yargısıyla tüm devlet aygıtı... Emirleri verenler, muhtemelen gün ışıdığında, pusuyla dümdüz ettikleri Vişnelik arazisine bakıp, kazandıkları zaferle gurur duyacaklar.
Zavallılar...

 İlhan Cihaner/Sol

Aslında tüm AKP davalarını olduğu gibi, Ergenekon davasını da hukuki açıdan tartışmak ve incelemek, çoğu zaman beyhude bir çaba oluyor.
Beyhude bir çaba çünkü toplumdaki kutuplaşmalarda alınan siyasi pozisyona paralel olarak, birçok insan için bu dava, iddianame açıklandığı anda bitmişti.
Başlangıçtaki “yanlış” tutumlarıyla cesurca yüzleşen bir avuç “yetmez ama evetçi” hukukçu hariç, hiç kimse pozisyonunu değiştirmedi, değiştiremez de. Oysa iddianame açıklandığı andaki çelişkiler, tutarsızlıklar, yargılama sürecinde giderilmediği gibi daha da derinleşti. Ceza yargılamasının amacı iddia ile savunma arasındaki çelişkilerin hukuka uygun yöntemlerle aşama aşama giderilip maddi gerçeğe ulaşmaktır. AKP davalarında yargılama diye sunulmak istenen süreçler bu çelişkilere yenilerini katmaktan başka bir işe yaramadı.
Soruşturma başladı, kuşkular çelişkiler dillendirilince, durun hele iddianameyi bekleyin dediler...
İddianame açıklandı durun yargılama aşamasında suçlu suçsuz ayırt edilir dediler...
Karar açıklandı, şimdi de Yargıtay’ı bekleyin diyorlar. “Yargı bağımsızdır, saygı duyun” diyorlar.
Başlangıçta beyhude bir çaba dememin bir diğer gerekçesi Osman Yıldırım hakkında verilen beraat kararları: “(...) Sanık hakkında TCK 309/1 ve 312/1 maddeleri gereğince cezalandırılması talep edilmiş ise de sanığın 05.05.2006 ve 10.05.2006 tarihinde Cumhuriyet gazetesine yönelik eylemlerinin atılı suçlara elverişli nitelikte olmadığı, bu eylemler yönünden suçların yasal unsurlarının oluşmadığı anlaşıldığından... BERAATİNE.”
Yalnızca kararın bu kısmı yeter olanı biteni anlamaya; yani el bombası ile Cumhuriyet gibi, sembolik değeri yüksek bir gazeteye saldırmak -birilerinin çok sevdiği terimle- kaos çıkarmak için, darbe ortamı hazırlamak için, cebir ve şiddet için “elverişli nitelikte” değil, ama açılmış web siteleri, haber başlıkları, haber yapmak, kitap yazmak cebir şiddet için, darbe için “elverişli nitelikte”.
En ziyade korumaya mahzar sanık konumundaki bu kişinin, hakkındaki ilk yargılamada müebbet hapis cezası alıp, Silivri yargılaması aşamasında kendi hakkında “gizli” tanıklık yaptığını ve bu tanıklık nedeniyle beraat ettiğini de ekleyelim.
Bir örnek de mahkum olup hakkında yakalama kararı verilenlerden:
Merdan Yanardağ.
Kendi anlatımıyla “Ben bütün hayatı boyunca faşizme, gericiliğe, emperyalizme, darbelere ve darbecilere karşı mücadele eden, gerçeğin ve doğrunun peşinden koşan, sosyalist bir gazeteciyim.”
Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Yurt gazetesini çıkarmaya hazırlanırken, “Cemaat medyasının kendisine komplo hazırladığı” duyumları üzerine yaptığı açıklamasında böyle tanımlamış kendisini.
İddianamede kendisine yüklenen suç: “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü Üyeliği!”
Delillere gelince; Kerinçsiz’e atılan bir mesaj:“kemal abi allah razi olsun bu irki kirik tayyibin idamini vurguladin yüregine saglik merdan”!
Ama şöyle gereksiz (!) bir ayrıntı var:
Telefon başkası adına kayıtlı!
Üstelik bu durum mahkemede sanıklarca ispatlanmış. Mahkeme, mesaj atan “gerçek Merdan”ı dinleme zahmetine katlanmamış. Savcılık mı? Yanardağ’ın savunmasına rağmen tabii ki araştırmamış! (Bir diğer gereksiz ayrıntı Kerinçsiz, dava açılmadan önce bir kitabı nedeniyle, Yanardağ hakkında hakaret davası açmıştır.)
Savcı, hakim ve avukatlar ara soru: Basit bir hakaret iddiasında bile telefonu kullanan gerçek kişi araştırılırken böyle bir önemli konuda niçin bu araştırma yapılmamış?
Diğer bir delil Kuvvayı Milliye Derneği’nde ele geçen bir CD’deki toplantı görüntüleri. Birisini Merdan’a benzetmişler. İfadeyi alan savcı “haklısın bu sen değilsin” demiş. Sorguya bile sevk etmemiş. Ama o da ne? Aynı savcı iddianameye bu görüntülerin Merdan Yanardağ’a ait olduğunu yazmış. Peki, tanık, bilirkişi incelemesi? Tabii ki yok! Yahu mahkemede izlenmesi talebi bile kabul edilmemiş! Sonra? Mütalaa da aynı boş iddiaya dayanmış!
Diğer deliller ise mesleği gereği ya da okul yıllarından tanıdığı bazı sanıklarla yaptığı telefon görüşmeleri. Hiçbirisinde hiçbir hukukçunun suç unsuru bulamayacağı konuşmalar bunlar. Merak eden açıp okusun!
Veee sonuç: Silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan 10 yıl 6 ay hapis! On yıl altı ay!
Üstelik alt sınırdan ayrılarak, yani “teşdiden”...
Suikast yapanlar, el bombası atanlar serbest ama Merdan Yanardağ hakkında yakalama kararı verildi.
Bir müddet yakınlarımda bağımsız yargı, Yargıtay aşaması, derin devletle hesaplaşıldı, darbecilerden hesap soruldu demeyin; küfür ederim!

Başbakan’ın ve kadrolu, gönüllü, ilişmiş, mecburi, besleme adamlarının “darbe karşıtı” hamasetleri zirve yapmışken polisin “Gezi fezlekesi” çıktı. Hemen arkasından ise “48 maddelik anayasa samimiyet testi” sürüldü ortaya.
Başta seçim barajı ve YÖK olmak üzere darbenin kurumlarına sahip çıkmanın, darbeci diktatörlerle iş tutmanın, gaspedilen milletvekilliklerinin, askıya alınan anayasal özgürlüklerin, bu göstermelik darbe karşıtlığı ile tutarsızlığı üzerine çok yazıldı. Biz sadece, Başbakan’ın toz kondurmadığı, yönetimleri darbeyle gelmiş Katar ve Sudan gibi rejimlerle krallıkların, şeyhliklerin ne kadar demokratik(!) olduklarını hatırlatıp “Gezi fezlekesi” ve “samimimiyet testine” geçelim...
Gezi fezlekesine “polisin” dedim ama, Fezlekenin “yazanı” Başbakan’dır. İddianamenin yazanı da o olacaktır, kararın yazanı da...
Marazi komplo teorileri kurarak, “İçişleri Bakanıma 24 saat içinde temizleyin dedik polise talimatı ben verdim. İşgal kuvvetlerini mi izleyecektik” diyerek, sorumluların sırtını sıvazlayarak, hesap sormak bir yana “ikramiye” ile ödüllendirerek, palalı sopalı sivilleri sokağa çağırarak eline bulaştırdığı kana, fezlekenin mürekkebini de bulaştırmıştır.
Daha Roboski’nin kanı kurumadan, Mehmet’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Ali İsmail’in, Medeni’nin kanı Başbakan’ın ve adamlarının ellerindedir.
Başbakan’ın fezlekesinden okuyalım, “kendilerine ‘Taksim Dayanışması Platformu’ ismini veren topluluk ve müzahir şahıslar” kimmiş, ne dehşetli(!) işler yapmışlar?
1985 yılında TKP/işçinin sesinin yapmış olduğu korsan yayınla ilgili yakalanıp Sıkıyönetim Komutanlığı’na sevk edilmiş,
1989 yılında, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda kanunsuz gösteri yürüyüşü ve polise mukavemetten DGM’ye sevk edilmiş,
1998 günü üniversitede sağ görüşlü öğrencilerle kavga etmiş, “aydınlıktan, bilimden, emekten yana üniversite istiyoruz” diye pankart açıp, “Sivas’ın hesabı sorulacak” diye slogan atmış,
1979 yılında THKP/C örgütüne yönelik operasyonda Sıkıyönetim Komutanlığınca tutuklanmış,
2002 yılında yasal grevi desteklemek için grev gözcüsünün yanına gidip “direne direne kazanacağız, işçiyiz haklıyız” diye slogan attığı için yakalanmış,
Hele birisinin suçu var ki dehşet(!) verici: “Emperyalist Savaşa Hayır Bağımsız Türkiye” başlıklı “Devrimci Gençlik” dergisini dağıtırken yakalanıp DGM’ye çıkarılmış. Başka bir tarihte de kültür etkinlikleri adı altında kanunsuz gösteri yapmış.
Ama ne hikmetse bu suç iddialarının sonuçlarını yazmamışlar. Bu bilgiler iki nedenle önemli: Birincisi bunlar “arşiv” kayıtlarından yani “fiş” kayıtlarından. Şu anayasa referandumunda en çok propaganda edilen, sonrasında defalarca imha edildiği açıklanan, “Genç Sivillerden” Anayasa profesörlerine kadar “evet” cephesinin en önemli argümanı olan ve nedense sadece solun, sosyalistlerin aleyhine kullanılan fişleme kayıtları.
İkincisi ise -yaşadığımız dahil- her darbe döneminin kimleri hedef aldığını, kimlerin darbelere direndiğini, kimlerin özgürlük mücadelesi verdiğini göstermesidir. Başbakan’ın ve adamlarının, Anayasal haklarını kullanan yurttaşları “kriminalize etmek” için darbelerin, DGM’lerin, Sıkıyönetim Mahkemelerinin kayıtlarına sığınması ayrı bir zavallılık.
Tam da bu darbe ortamında başbakanın şark kurnazlığıyla Anayasa Komisyonu’nun uzlaştığı maddeleri değiştirelim teklifi geldi. Üstelik bu teklife “evet” diyen muhalefeti samimi olmamakla suçlayarak yapıyorlar tekliflerini.
Nasılsa birisi “masayı devirir” diyerek oturduğu anayasa masasından muhalefet kalkmayınca, önce başkanlık sistemini getirdiler. Ancak muhalefet masayı terk etmeyince bu kez provakatif bir dille, hiç hesapta olmayan ve asıl değiştirilmesi gereken maddeleri dışlayarak 48 maddeyi değiştirelim diyorlar.
Özgürlükten ve demokrasiden yana tüm yurttaşların, CHP, MHP, BDP ve parlamento dışı partilerin, toplumsal muhalefetin bu “ikiyüzlü” samimiyet çağrısını terse çevirmesi gerekir.
Sokaklarında gençlerin sopalarla, polis kurşunuyla, jandarma kurşunuyla öldürüldüğü,
gazetelerin sansürlenip, iktidar tarafından gaspedildiği gazetecilerin işten atıldığı,
siyasi partilerin polis tarafından basıldığı, liderlerinin yıllarca tutuklu kaldığı,
Anayasa Mahkemesi kararına rağmen tutukluların salıverilmediği bir ülkede,
anayasa yapıl(a)maz.
Hele iktidar bunları dert edinmiyorsa, yapacağı anayasa ile ancak mevcut darbe düzeninin devamını sağlayacak psikolojik üstünlüğü ele geçirir.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget