Ekim 2019
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

İstiklal Mücadelesi - Güner Yiğitbaşı
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; istiklal mücadelesi veriyoruz demiş.
Nedir istiklal?
Kelime anlamı olarak bağımsızlık, özgürlük demektir, istiklal.
Demek ki; bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi veriyormuş ERDOĞAN.
AKP Genel Başkanı istiklal mücadelesi veriyoruz derken, Suriye'nin orasında burasında yaptığımız terör koridorunu yok etme amaçlı askeri operasyonları kast ediyor olmalıdır.
Böyle istiklal, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi olmaz.
Bağımsız ve özgür olmak için, güçlü devlet olacaksın ve güçlü devlet olmanın gereklerini yerine getireceksin.
Güçlü devlet olacaksın ki; kimsenin gözü senin topraklarında olmayacak. Ülkende terör eylemleri yapmaya cesaret edemeyecek.
Güçlü devlet olacaksın ki; Rusya ve Amerika arasında gidip gelen pingpong topu olmayacaksın. Sıkışınca Rusya'ya uçup yardım dilenmeyeceksin, hep sen gitmeyeceksin onların ayağına, onları da gerektiğinde ayağına getireceksin. Rusya’nın politik desteğini arkana alabilmek için, milyon dolarlarla, kullanmayacağın füzeler satın almak zorunda hissetmeyeceksin kendini.
Güçlü devlet olabilmek için; ABD Başkanı Trump'un, Türk Milletine hakaret içeren şahsınıza gönderdiği mektubu, halkından gizlemeden şamar gibi cevap yazarak bu mektubu Trump'a yedireceksin.
Güçlü devlet olabilmek için, öncelikle ekonomini güçlendireceksin, ekonomik bağımsızlığını, özgürlüğünü, istiklalini elde edeceksin öncelikle. Üreteceksin, her sene dış borçlarını çoğaltmayacaksın, ödemeler dengesini bozmayacaksın, üretmeden dış borçlarla tüketmeyeceksin, üreten sanayi tesislerini ve kuruluşlarını özelleştirme adı altında satarak elde ettiğin paraları; yollara, köprülere, binalara taşa toprağa yatırmayacaksın, devletin parasını israf etmeyeceksin, saraylar yaptırarak lale devrini geride bırakan debdebeye dalmayacaksın, Cumhuriyet resepsiyonu adı altında sarayında şatafatlı beş bin kişilik yemeli içmeli toplantılar düzenleyerek, varlıklı insanları yedirip içirip ağırlamayacaksın, uçak ve lüks otomobil saltanatına son vereceksin, tahsis edilen örtülü ödenekleri, dibine kadar ve ne olduğu belirsiz işler için harcamayacaksın, önce vatandaşların kendilerini bağımsız ve özgür hissedecekler, bu nedenle insan hak ve özgürlüklerine saygılı olacaksın, parlamentonu güçlü kılacaksın, pozitif ilime ve laik eğitime değer vereceksin, düşünen ve üreten beyinler yetiştireceksin, eskiye özlem duymayacaksın, dini siyasete alet etmeyeceksin, aklımıza hemen geliverenler bunlar.
Bunları yapamıyorsan ve yapmak istemiyorsan Suriye'nin otuz değil, altmış kilometre derinliğine gir, girdiğinle kalırsın Sayın ERDOĞAN, İstiklalimiz ve bağımsızlığımız kendi avuçlarımızın içinde, Suriye topraklarında değil.

30/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Cumhuriyet bir devrimdir

Cumhuriyet, 96 yıl önce bugün ilan edildi. 600 yılı aşan saltanat, padişahlık yıkılıyordu. Cumhuriyetin ilanı başlı başına büyük bir devrimdir.
İnsanlık tarihinin son 230 yılında, toplumları derinden etkileyen üç büyük ihtilal, üç büyük devrim oldu. Birincisi, 1789 Fransız Büyük İhtilali’dir. İkincisi 1917 Ekim Devrimi’dir. Üçüncüsü Türkiye’de 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyettir.
Bunun nedenleri üzerinde kısaca duracağız.
BÜYÜK FRANSIZ İHTİLALİ
1789 Büyük Fransız İhtilali, tüm dünyayı etkiledi. Karanlık ortaçağın, kutsal kitaba körü körüne itaat eden, boyun eğen dogmatik düşünce sistemini sarsan, feodal ilişkilerin egemen olduğu ekonomik ve toplumsal yapısını yıkan, “devlet benim” diyen krallık rejimlerini ortadan kaldıran, feodal derebeyler, krallar, baskıcı monarklar ve onlara destek veren kilise üçlüsünün hegemonyasını, mutlak egemenliğini temelinden sarsan ve yıkan büyük devrimdir.
İnsanlığa özgürlük, adalet, kardeşlik, eşitlik kavramlarını armağan eden büyük devrimdir.
1917 EKİM DEVRİMİ
Ekim 1917, dünyada ilk kez gerçekleşen işçi sınıfı devrimidir. Vahşi kapitalist düzenin eleştirisini yapan, işçi ve emekçinin haklarını sorgulayan, katma değer gibi kavramları ortaya çıkaran, ekonomik eşitliğin, fırsat eşitliğinin olanaklarını sunan ve tüm dünyayı sarsan büyük işçi devrimidir. Sosyalizmin, kapitalizm karşısında ilk başkaldırışıdır.
1923 ANADOLU İHTİLALİ
Dünya çapında üçüncü büyük devrim, Anadolu halkının başardığı Milli Mücadele ve bağımsızlık savaşı sonunda 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyettir.
Anadolu İhtilali bir simgedir.
Bir ulusun zalim emperyalist güçlere karşı direnme mücadelesinin ve bağımsızlık savaşlarının başarılı olabileceğinin kanıtlanmasıdır.
Asya’da, Afrika’da yaşayan mazlum ulusların kendi bağımsızlık savaşlarında örnek olmuştur. Türk halkının vermiş olduğu Ulusal Kurtuluş Savaşı, hem bu savaş sırasında hem de sonraki yıllarda sömürge altında yaşayan halklar tarafından büyük bir ilgiyle izlendi. Emperyalizmin yenileceğini kanıtlayan bu olay, bağımsızlık isteyen halkları ve önderlerini derinden etkiledi.
Bu etkilemenin coğrafyası çok geniş olmuştur. Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya kadar bütün üçüncü dünya ülkeleri bu büyük Anadolu direnişinden etkilendi. Örneğin Latin Amerika’daki bir düşünür, Jose Carlos Mariategui, daha 1924’te yayımladığı yapıtında “Türk Devrimi’nin ilerici niteliğini” vurgulamıştı.
Kıta Çini’ndeki Komünist Partisi lideri Sun Yat-Sen, Hindistan bağımsızlık hareketinin önderi Gandi ve Nehru, Atatürk’ten ve Anadolu İhtilali’nden etkilendiler ve bu durumu açıkça belirttiler.
İSLAM DÜNYASINDA İLK
Bir başka önemli nokta, 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in tüm Ortadoğu’da ve tüm İslam dünyasında ilk kez ortaya çıkışıdır.
Bir başka önemli nokta aydınlanma devrimleridir. 1500 yıllık İslam tarihinde ilk kez Cumhuriyet ilan edilmekle kalmıyor, ardından Batı dünyasının yüzyıllar boyunca mücadele ederek ulaştığı Aydınlanma Devrimlerini 15 yılda gerçekleştiriyordu.
AYDINLANMA DEVRİMLERİ
Aydınlanma adı verilen bir dizi devrimler, bir toplumun ortaçağ karanlığından kurtulup, çağdaş uygarlık düzeyine yükselmesinin dönüşümüdür. Bağımsızlık savaşı vererek emperyalizme karşı vatanını koruyan Anadolu halkı, şimdi Atatürk’ün liderliğinde tüm toplumun çağdaşlaşması için gerekli atılımları, gerekli devrimleri yapabileceğini kanıtlıyordu.
Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk, Aydınlanma Devrimlerini gerçekleştirme yolunda laik bir devlet, laik bir toplumsal yapılanma yolunda ilerledi. Türkiye “ümmet” kurallarını yıkarak “ulusal ve laik ilkelere dayalı laik bir devlet” yapısına kavuştu.
DİN DEVLETİ YIKILIYOR
Bunun anlamı açık ve yalındır. Türkiye artık İslam dünyasının dinsel merkezi olmaktan çıkmak, dinsel ve ümmet ilişkilerinden vazgeçmek istencindedir. Sonuçta bir ümmet toplumundan bir ulus yaratılıyordu. Din kurallarına, şeriata dayalı düzen terk ediliyordu. Din devleti yıkılıyordu.
Okuma - yazma düzeyi yüzde yedilerde olan, tarıma dayalı ve şeriat kurallarıyla yönetilen köylü toplumundan akıl ve bilimin yol göstericiliğini kabul eden çağdaş bir toplum ve devlet yaratma uygulamasına geçiriliyordu. Bunun bilimsel tanımı, yarı feodal bir toplumdan çağdaş ve ileri toplum yaratma modelidir.
İşte tüm bu nedenlerle, 29 Ekim 1923, insanlık tarihinin üçüncü büyük devrimidir.
Bu noktada birkaç çarpıcı alıntı yapalım:
Fransız tarihçi Prof.Dr. Jean Paul Roux: “... Bugün... bütün tarihçiler, Atatürk olmasaydı ve bilinen eylemleri yapmasaydı, ortada Türkiye diye bir şey olamayacağını kabul etmektedirler” diyor.
Rus tarihçi Prof. Dr. Mikail Meyer: “... Atatürk yalnız siyasal bağımsızlık kazanmak gibi bir sorunla değil, çağdaş, laik devlet kurma gibi bir sorunla karşı karşıyaydı ve başarılı oldu” diyor.
Tunuslu bilim adamı Bin Aşur: “Atatürk, bağımsızlıkları için savaşan bütün halklara kurtuluş ve çağdaşlaşma yolunda umut verdi” diyor.
Pekin Üniversitesi öğretim üyesi, tarihçi Prof. Dr. Dong Cin Gua, “...Türkiye’de geleneksel toplumdan çağdaş bir topluma geçiş süreci, İngilizlerin liberal yolundan da Fransızların devrimci yolundan da farklı bir yol olarak ortaya çıktı” diyor.
Tokyo Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tadaşı Suzuki, “...Türk milli mücadelesi, Japon halkına kendi mücadelesi gibi geliyordu” diyor.
ABD’li tarihçi Prof. Dr. McCarthy, “...Atatürk olmasaydı bugün Türk ulusu olmazdı” diyor.
ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. Hearty Lowry, “...Dünyada kadınların toplumdaki rolüne Mustafa Kemal kadar duyarlılık gösteren pek az önder vardır” diyor.
KARŞICILAR VE YIKICILAR
Bugün kabul etmeliyiz ki, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti törpülemek, tırmıklamak, imkân olsa ortadan kaldırmak isteyen, halifeciler, yeni Osmanlıcılar, 2. Cumhuriyetçi dönek solcular vardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni, 600 yıllık tarihin 95 yıllık reklam arası olarak görenler vardır.
Cumhuriyeti yıkıp, halifeliği yeniden getirmek isteyenler vardır. 2023 hedefi adı verilen “meçhul” bir maceranın savunucuları da vardır.
Ancak, Atatürk’ün söylemiyle, “Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan yönetim, Cumhuriyet yönetimidir” ve yine Atatürk’ün söylemiyle:
“Devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni benim kişiliğimde var zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, her anlamı ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Değerli evlatlarının elinde daima yükselerek, sonsuza dek yaşayacaktır.”
Cumhuriyetin temel felsefesini tahrip etmek, hatta yıkmak görevini üstlenenler, Cumhuriyetin olanaklarını kullanarak bir yerlere tırmanıp bu görevi yapmak isteyenler, Cumhuriyeti asla yıkamayacaklardır.
Atatürk’ün dediği gibi, Cumhuriyet gençliğe emanet edilmiştir. Cumhuriyet, onu özümseyen Cumhuriyetçilere emanet edilmiştir. Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacaktır.

Alev Coşkun

Alev Coşkun

Gündüz Akgül - Beni Koruyunuz…
Ben kimim?
19 Mayıs 1919 da Samsun’da bir güneş gibi doğan büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün üstüne titrediği çocuğuyum.
Anam ANADOLU,
Doğum tarihim 29 Ekim 1923,
Adım LAİK CUMHURİYET.
Bu gün 96. Doğum yıldönümüm,
Atam bu günü sizlere bayram olarak armağan etmişti.
Yıllardır coşkuyla kutladığınız bayramınızı, coşkuyla kutlamayı yoktan nedenlerle engellenmeye çalışıyorlar.
Çünkü benim aydınlığımla kan uyuşmazlığı olanlar var.
Benden neden rahatsızlar, bilmenizi istiyorum.
Ben,
-Ülkede aydınlanmanın başlangıcıyım,
-Çocuklarınız ve torunlarınızın aydın geleceğiyim,
-Devrimlerin beşiğiyim,
-İlime ve bilime varılan yolun ilk köşe taşıyım,
-Yüce din duygusunun vicdanlarda yaşatılmasının güvencesiyim,
-Din, dil, ırk, cinsiyet ayırımı yapanların düşmanıyım,
-Kadınların birinci sınıf eşit yurttaş olmasının ödünsüz savunucusuyum,
-Bana güvenen ve beni içselleştiren tüm yurttaşlarımın koruyucu şemsiyesiyim,
-Yurtta barış, dünyada barışın temsilcisiyim.
-Sizi, Kulluktan-bireye, Ümmetten- ulusa, Cemaatten-topluma, taşımanın simgesiyim.
-Ata’mın dediği gibi, kimsesizlerin kimsesiyim.
-Daha sayamadığım onlarca niteliğim var.
İşte bu niteliklerimi içselleştirmişseniz…
Beni koruyunuz.
Bu görevinizi yapmazsanız, yarınlarda çocuklarınız ve torunlarınız, “Baba/dede, laik cumhuriyet yok edilmeye ve aydın geleceğimiz karartılmaya çalışılırken sen neredeydin?” sorusuna verebilecek bir yanıtınız olması için…
Beni koruyunuz.
Ben, ad olarak değişik Cumhuriyetlerle anılabilirim.
Ancak, bu Cumhuriyetlerde laiklik ilkem yoksa sadece adı Cumhuriyet olur.
Aydınlığımın, bilime önceliğimin,  demokrasiye kaynaklığımın olmazsa olmazı laiklik ilkemdir.
Bu ilkeme titizlikle ve kıskançla sahip çıkarak…
Beni koruyunuz.
Benim, ülkeyi bölmeye çalışan terörle, insanların yaşamına kast eden anarşiyle, yurttaşların özgürlüklerini kısıtlamayla, yasa dışı işlerle hiçbir bağlantım yoktur.
Onun için beni bu yasa dışı yollarla değil, Anayasada yer aldığım meşru varlığımla, yasal yoldan koruyunuz.
Ne demişti Ata’m;
“Benim en büyük eserim Cumhuriyettir.”
“Cumhuriyet fazilettir”
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Eğer aydınım, demokratım, Kemalist’im, laik Cumhuriyet sevdalısıyım diyorsanız, Ata’mın dediği gibi  “ilelebet payidar” olmam için…
Beni koruyunuz.
Artık açıkça, “Doksan yıllık reklam arası sona erdi” diyerek beni yok etmeye çalışıyorlar.
Atam beni reklam arası değil, ilelebet aydınlığınızın devamı için sizlere armağan etmişti.
Yukarıda söylediklerimi doğru buluyorsanız…
Beni koruyunuz.
Söylemesi benden, oturup bu dediklerimi düşünerek karar vermek sizden.
Çünkü ben, sizin için varım.
Son sözüm gençlere: Aydınlık geleceğinizin karartılmasını istemiyorsanız, tek seçeneğiniz beni korumaktır.  Ata’mın dediği gibi “muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.” 
Tüm Cumhuriyet sevdalılarının Cumhuriyet Bayramını kutluyorum.

29.Ekim.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

ÇOK ÖNEMLİ NOT: Doğu Anadolu’nun bir köyünde çiftçilik yapan bir ailenin çocuğu olarak, Cumhuriyetin kazanımı olan eşit yurttaşlık, özgürlük ve fırsat eşitliği, Eğitim Birliği Yasasının tanıdığı olanaklarla okuyan ben ve benim gibi milyonlarca Anadolu çocuğu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e ve laik Cumhuriyete vefa borcumuz vardır. Ne yazık ki bu olanaklar bu gün için tam anlamı ile yok.

Öbür dünya mahkemesinde
Bir gün mail adresime aşağıdakine benzer bir mesaj geldi, ben de düzelterek sizinle paylaşmak istedim.
Bir adam ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş.
Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün?
Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış.
Adam şaşkın, “aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.”
Tanrı gülümsemiş, şaşıran kula şöyle demiş:
“-Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim, sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur.
Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum, dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin,
hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak.
Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu
onların affından geçiyor.”

Adam merakla Tanrıya sormuş:
“-Peki ya affetmezlerse ne olacak?”
Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş ve şöyle demiş: 
“-Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım, seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil, sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.”
Adam bir süre düşünmüş, Tanrıya şöyle demiş:
“-Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş. Tanrı ona şöyle demiş:
“-Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlar destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı.
“-Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi” diye karşı çıkmış adam.
“-Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım, siz kıldınız.
Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.”
demiş Tanrı.
“-Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam. Tanrı da:
“-Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum, eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz”, demiş.
“-Peki, biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?”
diye sormuş adam. Tanrı:
“-Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım. Çünkü düşmanlarınız da ben’im, siz de ben’im,” demiş. Adam:
"-Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun”
demiş.
“-Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara,” diyerek gülmüş Tanrı.
“-Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?”Hayatta küçük şeylerin keyfini çıkarın. Çünkü bir gün geriye dönüp bakacak ve aslında büyük şeyler olduğunu fark edeceksiniz.”
Bu mesajı okudum, kendi kendime hayıflandım durdum, acaba doğru mu ki, diye.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Şimdi gerçekten öldüm işte!
DEĞERLİ DOSTLAR
Erciş depreminde hayatını yitiren Atatürkçü bir öğretmenimizin ağzından, Cumhuriyet Bayramına ithaf ‘en 29/Ekim/2011 tarihinde yazıp yayınladığım yazıyı, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle, aşağıda noktasına virgülüne dokunmadan aynen yayınlıyorum. Tüm okurların ve milletimizin; bayramların bayramı, en büyük bayram Cumhuriyet Bayramı, kutlu ve mutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet ve ona bekçilik yapan Cumhuriyetin evlatları.
Güner YİĞİTBAŞI

Şimdi gerçekten öldüm işte!


Ben, Van ve Erciş de yüzlerce kişinin enkaz altında kalarak öldükleri depreme Erciş de yakalanarak enkaz altında yaşamını yitiren onlarca öğretmenden biriyim.

Ben, Cumhuriyet çocuğuyum, bu nedenle, Cumhuriyetin kazanımlarından yararlanarak ve Cumhuriyetin ilkelerini benimseyerek okudum ve öğretmen oldum.

Cumhuriyetin kazanımlarını ve ilkelerini benimseyerek, bunların savunuculuğunu yapacak ve Türkiye Cumhuriyetini daha da ileriye götürecek olan genç nesiller yetiştirmek üzere, tüm sıkıntılarına, yokluklarına ve zorluklarına katlanarak, Erciş ilçesinde severek ve isteyerek öğretmenlik yapmaya başladım.

Hayatın cilvesi işte, her şey iyi ve yolunda giderken, tabii bir afet olan depremin, Van ve Erciş'i vurması üzerine, yıkılan bir binanın enkazı altında kalarak, hayata veda ettim.

Beni bu fani dünyadan uzaklaştıran depremden üç beş gün sonra, 29.Ekim.2011 de, Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıl dönümü kutlanacaktı. Tek arzum; öğrencilerimle birlikte 29.Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlamak ve bu vesileyle, ülkemizde Cumhuriyeti kuran Atamızı ve diğer büyüklerimizi anıp, onlara şükranlarımızı sunmak ve öğrencilerime, Cumhuriyetin ilkelerini ve pozitif kazanımlarını anlatarak, onların Cumhuriyetin ilkelerine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletimize dört elle sarılmalarına katkı sağlayabilmekti.

İnanın, depremde enkaz altında kalarak bedenen sizlerden ve aile yakınlarımdan ayrılmış olmam, beni  hiç üzmedi, tek üzüntüm, 29.Ekim.2011 tarihinde Cumhuriyetimizin 88.kuruluş yıl dönümünü kutlama imkanından mahrum kalmış olmamdı.

Aslında daha yolun başındaydım ve bu vatana ve bölge halkına yapacağım ve yapmak istediğim daha çok güzel şeyler vardı. Ancak, benim için kısmet bu kadarmış.

Ülkemizde, Cumhuriyetin ilkeleri doğrultusunda yetişmiş, insan hak ve özgürlüklerini ve demokrasiyi benimsemiş ve özümsemiş çok sayıda insan ve öğretmenin var olduğunu bildiğim için,  deprem yüzünden hayatımı kaybederek, Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıl dönümünü kutlayamamaktan kaynaklanan üzüntüme rağmen, teselli buluyor ve gözüm arkada kalmıyordu.

Canlı bedenim sizlerden ve ülkemden kopmuş olsa da, ruhum sizlerle ve ülkemle birlikte tüm canlılığı ile yaşamaya devam edecek, Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının yadigarı olan, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik ve laik sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin yaşatılması ve daha da ileriye götürülmesi için yapılacak olan icraatları uzaktan izleyerek, teselli bulacaktım.


Biliyordum ki; benim yapamadıklarımı, arkamda bıraktığım arkadaşlarım yapacaklar, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 88.yıl dönümü, tüm ülkede coşkuyla kutlanacak, Cumhuriyetimizi kurarak bize emanet eden Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşları, minnetle anılacak, bu coşkulu kutlamalarla, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetinin her kesimden tüm iç ve dış düşmanlarına korku salınacak ve  hak ettikleri cevap verilecekti.

Heyhat!

Bir de ne duyayım; her fırsatta insan hak ve özgürlüklerinden, demokrasiden, Cumhuriyetten dem vuran ve daha özgür bir yeni Anayasa yapma hazırlığında olan Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN, bir genelge yayınlamış ve tüm yurtta, çelenk sunumu ve tebriklerin kabulü dışında, Cumhuriyetimizin 88.kuruluş yıl dönümü olan bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve resmi geçit törenlerini  iptal etmiş.

Gerekçe olarak da, benim de enkazı altında kalarak hayata veda ettiğim Van depremini göstermiş. Asıl beni üzen husus da, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının iptaline, benim de enkazı altında kalarak bu hayattan göçmeme neden olan  Van depreminin gerekçe yapılarak, benim cansız bedenimin, bu gereksiz iptal kararına alet edilmiş olmasıdır.

Oysa ki, benim tek arzum ve vasiyetim, geride bıraktığım arkadaşlarım tarafından, Cumhuriyetin 88. kuruluş yıl dönümü olan 29.Ekim.2011 bugün, Cumhuriyet Bayramının coşkuyla kutlanmasıydı. Şunu da ilave edeyim; Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal ettiniz ama, görüyorum ki, ölenle ölünmüyor ve herkes, olduğu gibi günlük yaşantısına aynen devam ediyor.

Kaldı ki, ülkemiz, tabii afet olsun, PKK terörü olsun çok sık aralıklarla onlarca toplu ölümlere maruz kalıyor, bu koşullarda, Milli Bayramlarımızı iptal etmeye kalktığımızda, hiçbir bayramı kutlama imkanı bulamayacağımız çok açık. Önümüzde, bir de dini Kurban Bayramı var. Kurban Bayramı için Sayın ERDOĞAN ne düşünüyor bilemiyorum.

İşte, en önemli Milli Bayramız olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının, hem de, benim de içlerinde bulunduğum Van depreminde ölenler gerekçe gösterilerek iptal edilmesiyle, şimdi ben gerçekten öldüm.

Sizlerin, kutlanması yasaklanan, ancak hepinizin gönüllerinizde yürekten kutladığınızdan emin bulunduğum 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutluyorum.

Hoşça kalın.

Güner Yiğitbaşı

29.Ekim.2011
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Siz Cumhuriyet'in Valisi Değil Misiniz Suç İşliyorsunuz
Nevşehir CHP İl Başkanlığının 29/10/2019 Cumhuriyet Bayramı günü saat 14.00 de yapacağı Cumhuriyet yürüyüşüne Nevşehir Valiliğince izin verilmediğini, basından üzülerek ve hayretler içinde öğrenmiş bulunuyoruz.
Aslında üzülerek demek daha doğru olur, hayret edecek bir durum yok çünkü.
Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanlarının kol gezdiği, en başta diyanet olmak üzere, tüm Devlet kurumlarını işgal ettiği, korunup kollandıkları bugünlerde, Nevşehir Valisinden gelen bu yasaklama kararına, aslında hayret etmemek gerekiyor.
Sözde demokratik bir ülkede yaşıyoruz öyle değil mi?
T.C. Anayasası;
Madde-1Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde-13 Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın ................ ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ............. aykırı olamaz.
Madde-34 Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı; ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, .............. başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu;
Madde-1 Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Madde-4 İstisnalar. Yani, bu kanuna tabi olmayan hiçbir şekilde yasaklanamayacak toplantı ve gösteri yürüyüşleri, bu 4.madde de sayılmıştır. Buna göre; ”Kanunlara uymak, kendi kural ve sınırları içinde kalmak şartıyla, kanun veya gelenek ve göreneklere göre yapılacak toplantı, tören, şenlik, karşılama ve uğurlamalar”2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa ve bu kanunda gösterilen yasak ve sınırlamalara tabi değildir.
Sizlere, Anayasanın ve uygulama yasası olan 2911 sayılı Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasının ilgili maddelerini, aynen alıntı yaparak sunmuş bulunuyoruz.
12.Eylül Askeri Darbesinin liderleri tarafından yapılarak uygulamaya konulan ve bazı maddelerinin değiştirilmesine rağmen, hala yürürlükte olan darbe anayasasının 34.maddesine ve 2911 sayılı yasanın 1. maddesine  göre, herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Bunu biz söylemiyoruz darbe anayasasının 34. maddesi ile ilgili yasanın 1. maddesi söylüyor bunları.
Darbe anayasası bu hakkın; ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini öngörüyor.
CHP'nin Cumhuriyet yürüyüşüne izin vermeyerek yasaklayan Nevşehir Valisi; Anayasada ve ilgili yasada, bu özgürlüğü sınırlama nedeni olarak gösterilen hususları, bir şablon olarak sıralayarak yasaklama kararına gerekçe yapmıştır.
Her şeyden önce şu bilinmelidir ki; Cumhuriyet Bayramının kutlandığı gün, yani 29.Ekim günü Nevşehir’de yapılmak istenen Cumhuriyet yürüyüşü;2911 sayılı yasaya tabi, rutin olağan bir toplantı ve gösteri yürüyüşü değildir. Bu yürüyüş; Cumhuriyet Bayramı kutlaması içinde yer alan,29.Ekim gününü bayram olarak ilan eden yasadan kaynaklı, toplantı, şölen ve şenlik vasfında bir  Cumhuriyet Bayramını kutlama yürüyüşüdür. Bu Cumhuriyet yürüyüşü,29.Êkimi Cumhuriyet  Bayramı olarak kutlamamıza olanak tanıyan yasadan kaynaklı, bu yasaya göre yapılan bir kutlama, tören ve şölen olduğu içindir ki; Nevşehir Valisinin, kanunlara uymak, kendi kural ve sınırları içinde kalmak şartıyla yapıldığı sürece, bu kutlama yürüyüşünü yasaklamaya kesinlikle hak ve yetkisi yoktur. Bu yasaklama, bir özgürlük ve Anayasa ihlali ve bir anayasa suçudur.
Dini gelenek ve göreneklere göre yapılan cenaze törenleri, cenaze eşliğinde yapılan ve trafiği dakikalarca felç eden, başkalarının hak ve özgürlüklerini geçici olarak ihlal eden, onları trafikte uzun süre bekleten uzun cenaze kortej ve yürüyüşleri, nasıl yasaklanamıyorsa, bu ülkenin en önemli milli bayramında, ülkenin ana muhalefet partisi olan CHP Nevşehir İl Başkanlığının düzenlediği Cumhuriyet yürüyüş de, asla yasaklanamaz.
Kaldı ki; bir an için, bu yürüyüşün de,2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşü yasasının kapsamı içinde kaldığını kabul etsek dahi, yasal dayanağı olan, şölen ve Cumhuriyet Bayramını kutlama amaçlı bu Cumhuriyet yürüyüşünde, anayasanın ve yasaların belirttiği sınırlamaların koşulları asla yoktur.
Kamu düzenini sağlamak, suç işlenmesini önlemek, yürüyüşün güvenli ve kamu düzeninin bozulmadan yapılmasını sağlamak için gerekli olan emniyet tedbirlerini almak, yasakçı bu valinin en temel görevidir.
Bize göre, anayasadan, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasından habersiz, yasakçı ve Cumhuriyet düşmanı olduğunu gösteren  bu vali, derhal görevden alınmalıdır.
Şimdi, tüm okurların; ağlanacak bu halimize gülmeye başladıklarını, bu yönetim mi bu valiyi görevden alacak diye bana sorduklarını, görüp duyar gibi oluyorum.
Hepinizin Cumhuriyet Bayramı, bugünden  kutlu ve mutlu olsun.

Güner Yiğitbaşı

27/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Sayın Erdoğan - Güner Yiğitbaşı
Öyle anlaşılıyor ki; ABD Başkanı, o densiz Trump'ın davetine icabet ederek 13.Kasım da ABD seferine çıkacaksınız.
ABD Başkanı Trump'ın; bu kadar yüz kızartıcı, T.C. Devletini ve Türk Milletini küçük düşüren, sizi kendisinin bir eyalet valisi gibi küçük gören attığı deli saçması twitlerinden ve mektuplarından sonra, birbirinizin yüzüne nasıl bakacaksınız? Asil Türk Milletinin bir ferdi olarak, gerçekten merak ediyoruz
Bu ziyaret; Beyaz Sarayda ağırlanmanız, tokalaşarak vereceğiniz  samimiyetten uzak sahte gülücüklerle süslenecek olan görüntü ve pozlarınız, çekilecek görüntüleriyle, aile albümünüzü zenginleştirecek, size, evlatlarınıza ve torunlarınıza onur kazandıracak olsa da, ülkemize hiçbir şey kazandırmayacak, onurlu Türk Milletini üzecektir.
Suriye sorununun çözümünde hala Trump dan bir beklentiniz varsa, şaşarım size.
Siz, gerçekten ülkemizin güvenliğini ve yüce menfaatlerini düşünüyorsanız, derhal gidip görüşeceğiniz adres, ŞAM sayın ERDOĞAN.
Sayın ERDOĞAN;ABD, başkanlık sistemiyle yönetiliyorsa da, kuvvetler ayrılığının var olduğu, gerçek anlamda demokratik bir ülke, oradaki başkanlık sistemi, bizde olduğu gibi çakma değil, gerçek başkanlık sistemi. Bu nedenle, sizin görüşeceğiniz Trump; sizin gibi, astığı astık, kestiği kestik, tüm devlet yetkilerinin kendisinde toplandığı tek adam konumunda değil, bizler inanmasak da, sizin var olduğuna inandığınız şahsi dostluğunuzun, ABD'nin Suriye ve Büyük Ortadoğu projesini, ülkemiz yararına tek başına revize etmeye gücü yetmez. Trump da sizin gibi, koltuğunu koruyabilmenin endişesi içinde, istikrarsız ve ne yapacağı belli olmayan kendi siyasi geleceği ve yararı için, ülkemizin aleyhine her türlü girişimde bulunabilecek bir ruh hali içinde, sözüne güvenilemez bir konumda bulunmaktadır.
Sayın ERDOĞAN;ABD Başkanı Trump'ın, can düşmanımız PYD/YPG'nin liderlerinden general diye bahsettiği Mazlum Kobani'yi, sizin gibi Beyaz Saray'a davet ederek ağırlamak ve şereflendirmek istediğinin farkında değilsiniz herhalde. Sizin terörist olarak kabul ettiğiniz Mazlum Kobani'ye general payesi veren ve onu Beyaz Saray da görmek istediğini söyleyerek alenen Beyaz Saray'a davet eden Trump ile karşılıklı oturmayı ve görüşme yapmayı düşündüğünüz, Beyaz Saray'ın yabancı devlet adamlarının ağırlandığı salondaki aynı koltuğa, Mazlum Kobani'nin de oturacak olması, sizi rahatsız etmeyecek mi?
Sayın ERDOĞAN; ABD'ye Beyaz Saray'a davet edilmek ve tüm olumsuzluklara rağmen bu daveti kabul edip koşarak gitmek, bir meziyet ve itibar göstergesi değildir. Bazen, tıpkı susarak haykırmak gibi, gitmeyerek isyanımızı haykırmak da onurlu bir duruş, meziyet ve eşsiz bir itibar göstergesidir.
Sayın ERDOĞAN; başarmanız  imkansız ama, herkes biliyor ki; yaptıklarınızla ve yapacaklarınızla, bu ülkeye damga vurmak, ülkenin ikinci bir Atatürk'ü olmak gibi bir niyetiniz var. ATATÜRK olmak öyle kolay değil, adeta imkansız, bir kere ATATÜRK olabilmek için, demokrat, devrimci ve özgür bir ruha sahip olmak gerekir, birileri gel deyince, her koşulda her yere koşarak gidilmez, bundan onur duyulmaz, bazen de, ayağa çağırmak  ve bu çağrıyı kabul ettirebilmektir büyük devlet adamlığı.
Sayın ERDOĞAN; siz bilmiyor olabilirsiniz, bilmemek ayıp değil, ayıp olan öğrenmemek, etrafınıza bir sorunuz, ATATÜRK hiç başka devlet adamlarının ayağına gitmiş mi öğreniniz.
Sayın ERDOĞAN; Türk Milletinin bir ferdi olarak, sizin, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı sıfatıyla ve onuru kırılmış Türk Milleti adına, ABD'ye, deli Trump'un ayağına gitmenizi istemiyoruz. Sizin bir de AKP Genel Başkanı sıfatınız var biliyorsunuz, Trump'u şahsi bir dostunuz olarak seviyor ve onun davetini geri çevirmek sizi üzecekse, isterseniz tarifeli bir uçağa binerek ABD'ye gidip Trump'ı şereflendirebilirsiniz.

25/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

El Şeyiyle Gerdeğe Girmek
Halk dilinde güzel bir laf vardır.
Sansürleyerek söylersek, el şeyiyle gerdeğe girmek şeklinde ifade edebiliriz.
Konu, Suriye ve ülkemizin sınır güvenliği, sorunun doğrudan tarafları; Türkiye ve Suriye’nin Esad liderliğindeki meşru ŞAM yönetimi.
Biz ne yapıyoruz?
Şam yönetimini, yani evin asıl sahibini, yok sayıyoruz ve ESAD ile  doğrudan görüşmeyiz diyoruz.
Suriye'nin meşru Şam yönetiminin içini, mezhepsel nedenlerle oymaya, Esad yönetimini devirerek Müslüman Kardeşler ideolojisine dayalı yeni bir rejimi iş başına getirme çabası içine girerek Suriye bataklığına dalan ve şimdi ülkemizin güneyine yerleşmeye çalışan, silahlı PYD örgütünün otorite boşluğundan yararlanarak bölgeye yerleşmesinin önünü açan, kendi yanlış politikalarıyla sebep olduğu bu PYD belasından kurtulmak için Fırat'ın doğusuna harekat yapmamızı zorunlu kılan, bizzat biz, yani AKP iktidarı değil midir?
Sınır güvenliğimizi sağlamak ve 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturmak için alınması gereken önlemleri görüşmek için, ev sahibi Suriye'yi değil, Suriye üzerinden bölgede kendilerine çıkar ve hakimiyet sağlamaya çalışan ABD ve Rusya'yı muhatap kabul ediyor ve bölgedeki Rus ve ABD varlığına meşruiyet kazandırıyoruz.
İş başındaki iktidara soruyoruz, Suriye sorununu çözmek için, Suriye yerine doğrudan ilişkiye geçtiğiniz müzakereler ve mutabakatlar yaptığınız, Suriye üzerinden sıcak denizlere açılma imkanı bulan dostunuz Putin ve Rusya, PYD'den daha mı az tehlikeli, ülkemizin çıkarları ve güvenliği için?
Putin ve Rusya; bugün, çıkarlarını gözeterek size dost görünebilir, bu işin ilerisini, yarınlarını da düşünmek zorundasınız.
Soçi'de Rusya ile yaptığınız görüşmede, Suriye ile sınır güvenliğimiz için 1998 yılında yaptığımız Adana mutabakatının uygulanacağını karar altına alıyorsunuz, Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygılıyız diyorsunuz ama, bu Adana mutabakatının diğer tarafı Esad ile doğrudan temasa geçmemekte direniyorsunuz. Bu akıl dışı bir çelişkidir, üzüm yemek değil bağcı dövmektir.
Bu yanlış politikalar sonucunda, kısa vadede PYD'yi sınırımızdan kovabilirsiniz ama, ABD ve Rusya'yı; Sur iyede elde ettikleriyle, güneyimizde sınır komşularımız yaptığınızın farkında mısınız?

Güner Yiğitbaşı

23/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Büyük Devlet Adamı Atatürk’ten Anılar…
Büyük Devlet Adamı Atatürk’ten Anılar…

Büyük Devlet Adamı Atatürk’ten Anılar…

ATATÜRK’E HAKARET EDEN KÖYLÜ

Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında soruşturma yapılıyordu. Durumu Atatürk’e arz ettiler:
“Mahkemeye veriyoruz, size küfür etmiş.”
Atatürk sordu:
“Ben ne yapmışım ona?” Dosyayı inceleyenler açıkladılar:
“Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan.” Bunu söyleyen milletvekiline Atatürk sorar:
“Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?”
“ Hayır...”
“Ben Trablus’tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şeydi. Köylü bana az küfür etmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!”
        (Bu anıyı Şükrü Kaya’dan Hikmet Feridun Es nakletmiştir.)

ATATÜRK’E HAKARET EDEN ÖĞRETMEN

“Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmek için dört bir yana başvuruyordu. Bir gün Bakan’ın yanına gitti.
Ehliyetli de bir gençti.
Bakan:
 Oğlum, dedi, hakkınızda biz hiçbir şey yapamayız.
Niçin yapamazsınız?
Oğlum suçun Atatürk’ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz.
Öyleyse ben Atatürk’ün karşısına çıkacağım.
Hele biraz bekle! Çok inatçı imişsin. Bana bir hafta sonra yine gel.
Bakan bir akşam sofrada Atatürk’e meseleyi açtı:
Hani efendim, hakkınızda ağır bir hiciv yazan öğretmen vardı…
Evet
Af kanunundan faydalanarak yeniden öğretmen olmak istiyor.
Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
Hayır, efendim!
O halde niçin bana soruyorsunuz?
İşlediği suç sizin hakkınızda…
Aşk olsun sana!.. . Beni şahsi dargınlığım için kamu emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.
(Falih Rıfkı Atay; Babanız Atatürk, sayfalar 120-121)

Sevgili Dostlar,
Bu gün sizlerle paylaştığım bu iki anı Atatürk’ün, yalnız asker olarak değil bir devlet adamı olma konusunda da hiç ama hiç kimse ile karşılaştırılmayacak kadar büyük olduğuna hak vereceksiniz.
Düşünüyorum da bu iki anıda geçenler, bu günkü yöneticilerden birine yapılsaydı acaba sonuç ne olurdu?
Yorumu size ait.

Gündüz Akgül

23.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı


CHP İzmir Milletvekili Parti Meclisi Üyesi Mehmet Ali Çelebi’nin(1), “Adalet Reformu” görüşmelerinde TBMM de yaptığı, AKP nin Ergenekon davalarındaki kumpas sürecini örnekleyerek reform yapmalarındaki çelişkileri şiddetle eleştiren konuşmasını ilginç ve ibret verici olduğu için aşağıya alıyoruz.
“Yüce Meclisi saygı ile selamlıyorum. Doğru 20 yıldır reform yapıyorsunuz. Adam öldürmekten gizli tanıklar, PKK lı sanıklar, uydurma dijital deliller, kumpaslar hepsi sizin döneminizin eseri olacak ve bu gün gelip “reform yapıyoruz, diyeceksiniz.
Karşınızdaki bu adam subayken 24 yaşında terör örgütü yöneticisi yapılacak, sizin yönettiğiniz bu ülkede telefonla sehven terörist numaraları yüklenerek suçlanacak, sizin yönetiminizde PKK lılar itibarlı tanık,  Genel Kurmay Başkanı terörist sanık olarak tutuklanacak ve siz çıkıp reform yapacaksınız. (Alkışlar).
Feto Savcısı Zekeriya Öz’e zırhlı Mercedes düşerken onurlu kahraman Türk subaylarına zırhlı cezaevi araçları düşecek ve siz şimdi gelip reform yapacaksınız.
Hiçlikten dava yaratacaksınız berat almak 12 senemizi alacak, Ali Tatar kızının ve eşinin gözü önünde onur intiharı edecek, Türkan Saylan,  Kuddusi Okkır, Murat Özdenalp, Kâşif Kozinoğlu, Berk Erdem, Abdülkerim Kırca,  Cem Çakmak, Soner Polat ve onlarcası sizin yüzünüzden şimdi şu an toprak altında olacak ve şimdi siz gelip reform yapacaksınız.(Alkışlar)
Balyoz kumpasında askerler masumken dört sene ceza evinde kalacak, kararları onayan Yargıtay hâkimi Ekrem Ertuğrul örgüte yardımdan üç yıl dokuz ay ceza alacak ve siz gelip burada reform yapacaksınız.
Yüzbaşı Murat Eren, Kara pilot, isimsiz ihbar mektubu kumpası ile dört yıl ceza evinde kalacak, mesleğinden olacak, ailesi için pazarda limon satacak halen 13 yıldır adalet bekleyecek, berat bekleyecek ve siz şimdi reform yapacaksınız.
Fettah Tamince Bank Asya’ya 162 bin lira yatırınca Feto’cu olmak için delil sayılmayacak, sıradan bir vatandaş üç lira yatırdığında cezaevine girecek ve siz şimdi reform yapacaksınız.
Tarih Öğretmeni Gökhan Açıkkol 15 Temmuz’da 13 gün gözaltında kalıp karakolda işkenceden ölecek,  “Fetö’cü” denilerek hainler mezarlığına gömmek isteyecekler, cenazesine imam gelmeyecek, sonra suçsuz olduğu açığa çıkacak ve Milli Eğitim Bakanlığı öldükten sonra görevine iade edecek şimdi siz reform yapacaksınız.
15 Temmuz’dan sonra Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) kursiyer subay astsubayı kapsamayacak, bunların ilişikleri kesilecek, askeri öğrencilere hak arama hürriyeti verilmeyecek, şaibeli insanlar gibi fişlenip iş bulamayacaklar siz burada reform yapacaksınız.
Eren Erdem dört yıl ceza alıp tutuklu kalacak, aynı davada hem sanık, hem gizli tanık olan bir altı yıl ceza alıp tutuksuz yargılanacak ve siz burada gelip reform yapacaksınız. (Alkışlar).
15 Temmuz gecesinde adamın “darbeye karşı aktif tepki göstermiştir” raporu ve şahitleri olacak ama ağırlaştırılmış müebbet alacak, tatbikat denilerek dışarı çıkarılan halkla beraber İstiklal Marşı okuyan askeri öğrenciler ağırlaştırılmış müebbet alacak; Siirt’te “hendek kazıyorlar gidin müdahale edin” denilerek dışarı çıkarılan askerlere müebbet verilecek; terör tehdidi var, vatan emniyete gidin” denilenler müebbet alacak; adamda Bayrok yok,  Feto örgüt üyesi olmadığı mahkeme kararıyla kesinleşmiş “terörör saldırısı tatbikat” yalanıyla dışarı çıkarılmış, hiçbir eyleme karışmamış, kimseye zarar vermemiş bunlar müebbet alırken, itirafçı olanlar Feto Borsasıyla serbest kalacak; askeri öğrenci uzman çavuş, astsubay, subay fark etmez, masumları ayıklamayıp Feto’nun bunları istismar etmesine müsaade edeceksiniz ve siz şimdi reform yapacaksınız.
Hepimiz adalete ve doğruluğa borçlu olarak doğduk, hisseden hiçbir yürek, işi düşünen hiçbir akıl, düşünen hiçbir vicdan dayanamaz bu katledilmiş adalet manzarasına. O nedenle melanet değil adalet, sefalet değil adalet, rezalet değil adalet, sadece adalet istiyoruz. Suçlu için ceza, masum için özgürlük demek olan adalet. Umutsuz değiliz, aksine umut doluyuz çünkü umudun ta kendisiyiz. Çünkü bu toprakların bitmek tükenmek bilmeyen düsturuyuz, umut bu toprakların uzak geleceklerden görünen dumanı, tüm zalimlere karşı koymanın dokunamayanıdır. Bu nedenle direniş sürecektir, direnç bu topraklarda hiç eksik olmayacaktır; bu anlamda “mevzubahis vatansa gerisi teferruattır” diyerek Mehmetçiği selamlıyor, yüce meclise saygılarımı sunuyorum”. (Alkışlar).

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SON NOTLAR
(1) Mehmet Ali ÇELEBİ
Chp Milletvekili Mehmet Ali Çelebinin Adalet Reformu’nu Eleştiren Konuşması
23 Temmuz 1984'de Ankara'da doğdu.
İlk ve orta öğrenimini Amasya'da tamamladı. İzmir Maltepe Askeri Lisesi'nden 1.likle mezun oldu. Kara Harp Okulu'nu 4.lükle bitirip 2007 yılında Teğmen rütbesini aldı. Sistem Mühendisi olarak mezun oldu. 1 senelik eğitimden sonra askeri helikopter pilotu oldu. Askerlikten ayrıldıktan sonra uçak pilotluğu eğitimi aldı.
Kumpas davalardan dolayı 41 ay cezaevinde yattı. Cezaevinde eşi Kezban Merey Çelebi'yle evlendi. Yaşadıklarını" Teğmen" adını verdiği kitapta kaleme aldı. CHP 35 ve 36.Kurultaylarında Parti Meclisi Üyesi olarak seçildi. Yazılım ve Veritabanı Uzmanlığı eğitimini üstün başarıyla bitirmiş, online eğitim alanında büyük projelere imza atmıştır. PADI açık deniz dalgıç sertifikası bulunmaktadır.
İngilizce ve Almanca bilmektedir.
https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.bilgi?p_donem=27&p_sicil=7644

Abd İle Yapılan Ateşkes Antlaşması
Ne garip değil mi?
Suriye; Birleşmiş Milletler üyesi, kendi kaderini kendisinin çizme hakkı olan bağımsız bir devlet, seçilmiş meşru bir yönetimi var, bu nedenle biz dahil herkes; sözde, Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygılıyız diyor ama, Suriye'nin toprak bütünlüğü ile geleceğine önemli etkileri olacak  görüşmelerin ve yapılan antlaşmaların tarafları arasında, Suriye'nin temsilcisi, meşru yönetimi yok.
Görüşmenin bir tarafında, perde arkasından da olsa, terör örgütü PYD ve ABD var, ama Suriye yok.
Herkes, bu ateşkes antlaşmasının taraflarından birinin ABD ve diğerinin ise, Türkiye olduğunu sanıyor ve öyle takdim ediliyor. Bir düşünün ve kendi kendinize bir sorun bakalım, Fırat'ın doğusunda başlattığımız askeri harekatı, biz kime karşı yapıyoruz, kiminle karşılıklı ateş kesiyoruz, bizim sınır boyundaki şehirlerimizi kim bombalıyor ve sivil vatandaşlarımızı şehit edip yaralıyor, harekatımızın muhatabı, ülkemizin güneyinde, Suriye’nin kuzeyinde yapılanan YPG silahlı Kürt terör örgütü değil mi?
Bu fiili gerçek karşısında; ister kabul edin, ister etmeyin, ABD ile varıldığı söylenen ateşkes antlaşmasının en önemli taraflarından biri, kimse kusura bakmasın ama, ateşi kesecek ve geri çekilecek olan YPG silahlı terör örgütü değil midir?
Öncelikle sormak gerekmiyor mu; Suriye'nin tapulu arazisinde, ABD'nin ne işi var?
Suriye ile bir santim ortak toprak sınırı olmayan emperyalist ABD ile Suriye'nin  tapulu arazisinin kullanımıyla ilgili, ateşkes ve 30 kilometre derinliğinde bir geri çekilme  anlaşması yapılması, YPG ve PYD adına, onun hamiliğini yapan ve onu silahlandıran ABD'nin muhatap kabul edilmesi, işgalci ABD'ye, onun uydusu PYD/YPG silahlı terör örgütüne ve ABD'nin bölgede gerçekleştirmek istediği nihai  gizli ajandasına meşruiyet kazandırmıyor mu sizce?
Nedir o “ABD'yi dize getirdik, hem sahada, hem de masada kazandık” naraları?
Ülkemizin sınır güvenliği için, meşru müdafaa amacıyla, Suriye bataklığına ve topraklarına girmek zorunda kaldık, onlarca asker ve sivil şehit ve yaralı verdik, ABD'ye inanarak, ABD'nin; herkesin çok iyi bildiği, bölgedeki nihai amaçlarına göz yumarak, Suriye üzerinde yasal ve meşru hiçbir hakkı ve yetkisi olmayan ABD ile yapılan geçici ateşkes  antlaşmasının; ABD'nin, bize sus payı olarak sunduğu bir ödül olduğunu fark edemeyerek, bu antlaşmayı, masada kazanma ve ABD'ye diz çöktürme olarak değerlendirerek iç politikaya alet etmek, bu antlaşmayla, aslında ABD'ye ve YPG'ye bölgede meşruiyet kazandırdığımızın farkında ve bilincinde olamamak ne hazin.
Suriye'nin meşru ESAD yönetimiyle doğrudan ilişki ve iş birliği yapmadan; Suriye'nin toprak bütünlüğünü sağlayarak garantiye almanın, bunun sonucunda da, ülkemizin sınır güvenliğini kalıcı olarak sağlamanın, asla mümkün olmadığını görüp kabul ederek, bu yolda gerekli olan adımları atmadan, ABD ile yapılan antlaşma uyarınca, PYD militan ve güçleri, sınırımızın otuz değil, elli kilometre aşağısına çekilse ne olacak ki; böylece YPG/PYD ve Kürt oluşumu tehdidi, nihai olarak sonlanacak mı sanıyorsunuz?
YPG unsurlarının boşalttığı otuz kilometrelik güvenli bölge ve koridorda, ülke olarak ne kadar süreyle kalacağız ve bu bölgenin bekçiliğini yapmaya devam edeceğiz, ne kadar süreyle, terör korkuları içinde yaşayacağız, bölgeye paralar akıtmaya devam edeceğiz, geçici olduğunu söylediğimiz Suriye topraklarındaki silahlı varlığımızın uzaması halinde, oradaki varlık sebebimizin, zaman içinde sorgulanmaya başlanacağını, işgalcilikle suçlanabileceğimizi hiç düşündünüz mü?
Bu gerçekleri göz ardı ederek, ABD'ye diz çöktürdük hem sahada ve hem de masada kazandık naraları atmak, ne kadar inandırıcı ve gerçekçi olabilir ki?

Güner Yiğitbaşı

21/10/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız
Emekli Memurlar Derneği, ülkenin çeşitli sorunları konusunda siyaset ve bilim adamları, konunun uzmanı seçkin kişileri davet ederek, çoğunluğunu öğretmen, subay, mülkiyeliler gibi çeşitli kurumlardan emekli memurlara panel ve konferanslarla 15 güne bir kültür etkinliğinde bulunulmakta. 16 Ekim günündeki etkinlikte sunucu Hüsnü Merdanoğlu konferans açıklamasında şunları söyledi: “Merkezi bir yerde konunun uzmanlarından dinleyerek güncelleri yakalamak, bilgimizi, zihnimizi tazelemek bağlamında bir aktivite sürdürüyoruz. Bu günkü konuşmacımız gerçek bir yurtsever, yurtseverlik sözde değil, eylemleriyle ve yaptığı yapıtlarıyla kanıtlayan biridir. Kendileri emekli vali Güngör Aydın. Genç bir kaymakam iken TC nin kuruluş ilkeleri doğrultusunda hareket etmiş. 1978 de 80 öncesi ötekileştirme sonucu ülkemizin birlik ve bütünlüğünü bozmak ve Türkiye’nin güvencesi laikliği olarak bilinen Alevi yurttaşlarımızın Elazığ’da bir kırım gerçekleştirmek üzere gerici grupları önlemekle “SÜPER VALİ” unvanını almıştır. Siyasilerin değil, TC nin yasaların verdiği yetkilerle görevini yerine getirmiş, 12 Eylülüne karşı Aydınlanma dilekçesi ve benzeri demokratik kitle örgütlerine katkı vermiş, katkı vermeyi de sürdürüyor. 12 Eylül döneminde Mülkiyeliler Birliği Başkanlığını yaparak demokratik Türkiye’nin varlığından birliğinden üniter yapısından yana olanların bir barınağı merkezi olarak orayı da yönetmiş”.
16 Ekim 2019 günkü konferansta Emekli Valilerden Güngör Aydın, “Siyaset Felsefesi” konulu sunumunu izleyicilere sundu. Emekli Vali Aydın’ın ilgi ile izlenen sunumu ve konuşması şöyle idi: 
ŞU ANDA TÜRKİYE’DE HİÇBİR PARTİNİN SİYASET FELSEFESİ YOKTUR.

“ŞU ANDAKİ PARTİLERİN HİÇ BİRİ TÜRKİYE’Yİ YÖNETMEYE EHİL DEĞİLDİR. VE TÜRKİYE’Yİ YÖNETEBİLME YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR.
“TÜRKİYE’DEKİ, ÇOK ACIDIR, ASKERSEL, DİNSEL VE FEODAL GÜÇLER  İKTİDARIN DIŞINA ÇIKARILAMAMIŞTIR; ÇIKARAMIYORSANIZ DEMOKRASİ FİLAN OLMAZ”.
KENAN EVREN ,“ÜLKEYİ İMAM HATİP MEZUNLARI İLE YÖNETMEK ZORUNDAYIZ”, DEMİŞTİR.
KURMAY ALBAY OSMAN KÖKSAL’A DİYOR Kİ CEVDET SUNAY, “ÇOK SIKINTIDAYIZ BU TERÖR GÜÇLERİ DÜZ LİSELERDEN ÇIKIYOR, ÖYLEYSE BÜTÜN ÜST YÖNETİMDEKİ İNSANLARI İMAM HATİP KÖKENLİLERİ YAPMAK ZORUNDAYIZ”
TÜRKİYE’DE ASKERLER NE YAZIK Kİ CEVDET SUNAY DA DAHİL KENAN EVREN DE 1971 DEN İTİBAREN 1997 YE KADAR 26 YIL SÜREYLE ÜLKEYİ KARANLIĞA GÖMMÜŞLERDİR.
-Bu günkü konumuz siyaset felsefesi. O zaman şöyle başlamamız gerekir, siyaset felsefesi nedir; neden Türkiye’nin bir siyaset felsefesine gereksinmesi vardır, niçin yeni bir siyaset felsefesi üretllmelidir?
Siyaset felsefesini nasıl tanımlayabiliriz ve Türkiye’de siyaset felsefesinin üretilememiş olmasının nedenini, siyasi nedenleri, kanalların tıkanmış ve çürümüş olmasını saptayarak burada felsefenin içeriğini ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağım.
Önce bir siyasal partinin tanımından başlayalım. Siyaset biliminde siyasal parti aynı dünya görüşünü savunanların politik örgütlenmesidir. Demek ki ortada bir dünya görüşü olacak, politik örgütlenme için, dünya görüşü, başka bağlamda bir siyaset felsefesi olacak, bir başka anlamda da ideoloji olacak. Yani ben konuşmalarımda siyaset felsefesi, ideoloji, dünya görüşünü aynı anlamda kullanacağım. Ama benim öne çıkardığım tanım ve söylem siyaset felsefesidir. Siyaset Felsefesi tanımı son derece  zor olmakla beraber siyaset felsefesi devleti ve toplumu yönetmek alanında ilkeler, hedefler, normlar, yaklaşımlar, yöntemler bütünü olarak bir sorgulama ve akıl yürütme etkinliği yani bir dünya görüşüdür. Eğer bir partinin siyaset felsefesi yoksa o parti doğmamış demektir. ŞU ANDA TÜRKİYE’DE HİÇBİR PARTİNİN SİYASET FELSEFESİ YOKTUR. Oysa bir partinin iktidara taşınabilmesinin ve halk desteği sağlayabilmesinin ön koşulu bir siyaset felsefesinin üretilmiş olmasıdır. Ön koşulu ve temel unsuru, iki unsuru daha var, biraz sonra söyleyeceğim. Bu felsefeyi iyi üretmiş, ya da iyi özümsemiş türdeş ve tümleşik kadrolaşma ikinci unsurdur. 1- Yani bir partinin iktidara taşınabilmesinin iki ön koşulu bir siyaset felsefesinin üretilmiş olması. 2- Bu siyaset felsefesini üretmiş ya da özümsemiş bir artı birlerden oluşan kadrolardır.

Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız
Şu anda partilere bakıyoruz, hiç birinin ciddi bütünleşmiş türdeş ve tümleşik kadroları yok. O nedenle ŞU ANDAKİ PARTİLERİN HİÇ BİRİ TÜRKİYE’Yİ YÖNETMEYE EHİL DEĞİLDİR. VE TÜRKİYE’Yİ YÖNETEBİLME YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR. Bu nedenle halk desteği sağlayamamaktadırlar. Ancak şunu hemen belirtmeliyim,  hiçbir siyaset felsefesinin dünya görüşünün ya da ideolojinin olduğu gibi kitlesel sol her türlü  siyasi oluşumların da aynen uygulanabilir şablon bir modeli yoktur. Dünyanın en büyük düşünürlerinden Macar Felsefecisi İgork Lucas’a göre “hiçbir felsefenin hiçbir ülkede aynen uygulanabilir şablon bir modeli yoktur”. Onun ifadesini aynen okuyacağım:
“-Her siyaset felsefesi ya da dünya görüşü ya da ideoloji ancak o ülkenin ortam ve koşullarına, toplumsal durum, yapı ve  özelliklerine uyarlanarak yani teklik, ulusallık ve özgünlük kazanarak uygulanabilir ve  halka taşınabilir olacak: ancak o zaman o ülkenin gelişim ve oluşum  dinamiklerini yakalayabilecek; nesnel ve özel koşullara uyarlanmış bir siyaset felsefesine dönüşebilecek ve halk desteğini sağlayabilecektir”.
Demek ki bir felsefeniz yoksa halk desteği sağlayamazsınız Şu anda var olan despotik dinsel  iktidarın  halk desteği bir tepki üretiminin sonucudur. Hiçbir partinin şimdiye kadar felsefe üretememiş olmasından kaynaklanan bir tepki olarak kitleler, bunlar bizim dinimizi de  biliyor, din konusuna da başka çok önem verdiğimiz konulara da önem veriyor, öyleyse bir tepki olarak oylarımızı verelim diyor. Bu iktidar bile, felsefesi yoksa veya el yordamıyla dinsel güçlere dayalı, biata dayalı ve ABD’nin Ortadoğu’da öngördüğü Müslümanları birbirine kırdırma politikasının ürünü olan Siyasal İslam iktidarı ise onun bir anlamda Siyasal İslam gibi arkaik dinsel bir temelinin olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü bu iktidar özgür bireylere dayalı bir oluşum değildir. Biata dayalı dinsel güçlerin örgütlenmesidir; despotik dinsel diktatörlük tek adam yönetimidir.
Bir partinin iktidara taşınabilmesinin üç öğesi var:
1-Ulusal, özgün, ülkenin ortam ve koşullarına uyarlanmış halkın destek ve değerlerine önem veren bütünsel sistematik ve demokratik bir felsefe. Bunu ben söylemiyorum, bütün Avrupa’da, Kuzey ve Güney Amerika’da bir rüzgâr gibi esen Gramscigil düşüncesi (Antonio Gramsci(1) şu anda bütün Avrupa’da, bütün demokratik ülkelerde bir Gramscigil rüzgarı esiyor. Antonio Gramsci 1891 de Sicilya’da doğmuş 1924 de İtalya Komünist Partisi’nin başkanlığına seçilmiş, ancak Mussolini tarafından” bu beynin işlemesini 20 yıl durdurmak üzere ”ifadesi ile alınan bir yargı kararı ile Mussolini hapishanelerine kapatılmıştır.
Ancak Gramsci, hem İtalyan Mussolini Faşizminin hem de Sovyetler Birliği Komünist Partisinin   tepkilerini alacaktır ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Lenin ve Stalin de Ona karşı tavır almaya yönelmişlerdir ürettikleri (Praksis Felsefesi) için. Sovyetler Birliği Komünist Partisi de,  Mussolini gibi Onun cezaevinde tutuklu kalmasını istemişler; GRAMSCİ, bir yandan ağır hastalıklarla boğuşur, öte yandan evrensel ve sonradan çağına adını verecek düşüncelerini üretirken, ancak ölümüne yakın cezaevinden çıkması mümkün olabilmiştir. Hapishaneden çıktıktan kısa bir süre sonra 1938 de ölen Gramsci, önce çok iyi anlaşılamamış; ansak 20. Asrın son çeyreğinde dünya onu anlamaya başlamıştır. Önce İngiltere’de bir Gramsci Enstitüsü kurulmuş, sonra bütün Alman, Fransa hepsi Gromsci Enstitüleri kurmuşlardır.  Ve bütün Avrupa sadece sol değil, sağ düşünce de Gramsci öğrenmeden yüksek siyasete soyunmamıştır. Antonio Gramsci’yi bilmeyen Avrupa’da siyaset yapamaz. Yalnız Avrupa’da mı; Obama “Gramsci bilmeseydim başkan olamazdım” der. Hugo Chavez de Gramsci bilmeseydim başkan olamazdım” demiştir. Sarkozy, Gramsci öğrenerek cumhurbaşkanı seçilmiştir. Şu anda Çipras Onu savunarak iktidara gelmiştir; 39 yaşında Yunanistan’ın yönetimini ele geçirmiştir. Matteo Renzi İtalya’da 39 yaşında iktidarı ele geçirmiştir. Ve Podemos, şu anda İspanya’da Gramsci’nin en güçlü savunucularından, İspanya yönetimini ele geçirmek üzeredir. İngiltere’de sol muhalefet Gramsci düşüncesi ile iktidarı değiştirmek üzeredir.  AMA TÜRKİYE HENÜZ GRAMSCİ’DEN HABERSİZDİR. Gramsci düşüncesinin önde gelen, sayılan insanlarından biri olarak yeniden Gramsci’ye gönderme yapacağım. Şimdiden biraz sizlere tanıtmaya çalıştım. Gramsci şu anda dünyada,  siyaset dünyasında çağımıza Gramsci çağı adı verilmiştir yani  21. Yüzyıla.  Gramsci, yüzyıla adını vermekle kalmamış, şimdi Gramsci düşüncesi Türkiye’de de yavaş yavaş yayılmaya başlamıştır. Ona gönderme yapmak zorundayım; çünkü demin size bir siyasal partinin halk desteğini sağlayabilmesinin temel koşulunun üç temel öge olduğunu belirtmiştim. 1-Siyaset felsefesi, 2-Kadro,3-Aracı kadroların kazanılması.
Şu anda partiler siyaset felsefeleri olmadığı için, neden halk desteğini sağlayamıyorlar, ortaya koymak zorundayız.
Gramsci diyor ki: “ birinci unsur siyaset felsefesi:  ulusal olacak; ülkenin ortam ve koşullarına uyarlanmış olacak; halkın değer sistemlerine, ekonomik ortam ve koşullara göre belirlenmiş olacak; bütünsel, iç bütünlüğü olan; sistematik yani yeni deyimle dizgesel olacak, değilse iç bütünlüğü olamaz.  Ve nihayet demokratik olacaktır bir siyaset felsefesi. Beş altı tane temel özelliği var.
Şimdi dünya tarihine ilişkin kısa bir değerlendirme yapmalıyız. 1789 Fransız İhtilalinden önce devletlerin ya da ülkelerin siyasal güçleri veya egemen güçleri askersel, dinsel feodal güçlerden oluşuyordu. Askerler, kilise ve feodalite; 1789 da Fransa halkı ya da halk sahneye çıkarak ki ilk kez halkın sahneye çıkması Fransız İhtilali iledir. Halk sahneye çıkarak bu üç gücü yenik düşürmüş,  askersel dinsel feodal güçleri ve 200 yılık mücadelelerden sonra Avrupa bu günkü demokrasilerini oluşturmuştur. Uzun mücadelelerden geçmiştir; zaman zaman yeniden askerler ayağa kalkmıştır, dinsel güçler ayağa kalkmıştır. Dinsel güçler fazla ayağa kalkamamış, çünkü kilise tepelenmiş. Ancak zaman zaman askersel güçler ve feodal güçler ayağa kalkmışlardır. Uzun mücadelelerden sonra özellikle 1945 ten itibaren Avrupa ve bütün Batı dünyası tam bir demokrasiye yönelmiştir.
TÜRKİYE’DEKİ, ÇOK ACIDIR, ASKERSEL, DİNSEL VE FEODAL GÜÇLER İKTİDARIN DIŞINA ÇIKARILAMAMIŞTIR. ÇIKARAMIYORSANIZ DEMOKRASİ FİLAN OLMAZ. MUSTAFA KEMAL OLAĞANÜSTÜ BİR ÖN GÖRÜYLE, GRAMSCİ’DEN HİÇ HABERİ YOK, ANCAK  OLAĞANÜSTÜ DEHASI VAR, GRAMSCİ’NİN SANKİ ÜRETTİKLERİNE BİRBİRLERİNDEN HABERSİZ BİÇİMDE, PARALEL BİÇİMDE OLAĞANÜSTÜ BİÇİMDE DEMOKRASİNİN KANALLARINI AÇMIŞTIR. NASIL YAPMIŞTIR, ULUSAL EGEMENLİĞİNİ, OSMANLININ  GASP ETTİĞİ ULUSAL EGEMENLİĞİNİ YENİDEN HALKA VERMİŞTİR.  Osmanlı bir Türk Beyliği olarak kurulmuştur ama, kısa sürede halkı saf dışı etmiş, bir dinsel şeriat düzeni, özellikle Yavuz Sultan Selim’in 1514 de Halifeliği Osmanlıya taşıdıktan sonra Türkiye karanlığa gömülmüştür. Bu durum da Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla sonuçlanmıştır. Çünkü Fransız İhtilali ile birlikte bütün Avrupa Rönesans ve Reformla din savaşlarını bitirmiş, büyük bir aydınlanma sağlayarak olağanüstü bir çağdaşlaşmayı gerçekleştirmiş, sonucunda Avrupa demokrasilerini Fransız ihtilalı ile birlikte kurmuştur.
Orta Doğu’da özellikle İslam dünyası ve Osmanlı bunu yapamamıştır.
 Mustafa Kemal olağanüstü biçimde  Ulusal Egemenliği  padişah despotizminden almış, halka vermiştir, TBMM ne vermiştir.
İkincisi çok önemli, Osmanlının gasp ettiği Türk Ulusal Kimliğini yeniden üretmiştir. Türk Ulusuna dayalı,  Türk Ulusunun siyasal ve toplumsal kimliğine dayalı, Onun Türk Milleti tanımı “Anadolu’da TC ni kuran ahaliye Türk milleti denir” diyor. Hiçbir ayırım gözetmiyor, ne Türk, ne başka hiçbir ayırım gözetmeden bütün halkları ortak kurucusu olarak Türk Ulusal Kimliğine, katılımına alıyor, son derce önemli.
Demek ki ulusal egemenliği yeniden halka veriyor, TBMM siyle Osmanlının saltanatının gasp ettiği Türk Ulusal Kimliğini, Türkiye’nin yok sayılan kimliğini üretiyor, Şeriat düzeninden laiklik düzenine geçiyor, saltanattan Cumhuriyete geçiyor. Ve de Türk Ulusal Kimliğine dayalı olarak yeni Cumhuriyeti  oluşturuyor.  Böylece demokrasinin alt yapısını bütün gerekleriyle yerine getiriyor. Ama daha önemlisi dünyada yapılmış en büyük devrim nedir biliyor musunuz? 3 Mart 1924 devrimidir, Türkiye’de değil, Fransız İhtilalinden de, 1917 Sovyet Devriminden de en önemlisi 3 Mart 1924 devrimidir. Neden mi? Çünkü Osmanlının biat ettiği bütün İslam dünyasını sözde kucakladığı Halifeliği kaldırıyor. Halifeliği kaldırmak öyle olağanüstü bir devrimdir ki, dünyada eşi benzeri yoktur. Çok büyük sorunlardan geçerek, çok büyük atılımlar yaparak sağlamıştır. Çarlık Rusyasını devirmekten öte Lenin’in daha büyük devrimi yoktur, Çarlık Rusyasını devirmiştir; ona da devrim deniyor. Papalığa dünyadan ne Fransız ihtilali,  ne başka devrimler dokunamamıştır.ATATÜRK Papalığın İslam dünyasındaki eşdeğeri olan Halifeliği kaldırmıştır. Bu devrimin üzerine başka devrim yoktur.
Ancak ATATÜRK bununla kalmamış; çok önemli, Harbiye ve Şeriye vekaletlerini de kaldırarak dinsel ve askersel güçleri siyasal ve iktidar alanın dışına çıkarmıştır. Bu son derece önemlidir.
Askersel güçleri  siyasi alan dışına çıkarıyor; savaş arkadaşları komutanlara “ya siyaset ya askerlik” diyor. Siyasetle askerliği kesin olarak birbirinden ayırıyor. Böylece askerleri siyasetten uzaklaştırıyor.Sadece askerleri mi dinsel güçleri de uzaklaştırıyor. Din sömürüsünü, kutsal kavramları kullanarak İslamın sömürülmesini kaldırıyor; buna izin vermiyor. Diyanet İşleri Başkanlığını kuruyor, yani devlet denetimi altına alıyor dini ve  dinsel güçleri. Ama diyeceksiniz, devlet denetimi doğru mudur, din üzerinde. O konuda üç görüş var.Benim görüşüm var ve bir raporla CHP ne sundum. Din üç türlü tanımlanabilir. Şeriat dini, devlet dini, halk dini. Mustafa Kemal  şeriatın yıkıcılığını ve halkın korkunç bir karanlık içinde kalmasını önlemek, din sömürüsünü kaldırmak için ister istemez Diyaneti ve dini devlet denetimi altına almıştır. Ne zamana kadar, demokrasi gerçekleşinceye kadar.  Ondan sonra ne olacaktır, siyaset felsefesine dönelim, nasıl yürütülür, neden dinin/dinsel güçlerin denetimi gereklidir, neden başka türlü uygulamanın olanağı yoktur?
Mustafa Kemal Atatürk 3 Mart 1924 de ülkeyi tarihsel bir noktadan çıkarıp demokrasi blokuna taşımanın yollarını açmıştır. Şimdi nedir bu tarihsel blok? Onu da Gramsci belirtiyor. Tarihsel blok, duyuyorsunuzdur belki zaman zaman,  aynı görüşü, aynı felsefeyi  savunanların başka bir bloka geçmeyi engelleyen kendi aralarındaki dayanışmayla biribirinin seçeneği olan asla başka bir bloka geçilmesini önleyip izin vermeyen felsefe sürecine  tarihsel blok deniyor. Yani askersel dinsel feodal güçlerin egemen olduğu felsefenin adı despotik tarihsel bloktur. TÜRKİYE ŞU ANDA DESPOTİK TARİHSEL BLOK TARAFINDAN YÖNETİLİYOR.
 Mustafa Kemal’in bütün çabalarına rağmen despotik güçler, bunlar  birbirlerinin seçeneği olurlar; askerler 1980 de geliyor, sonra görevi kime devrediyor biliyor musunuz, dinsel güçlere. Bunlar birbirlerinden beslenirler, birbirlerinin seçeneğidirler. ABD Emperyalizmi 12 Eylül ve 12 Mart’ta askerleri dinsel güçlerin önünü açmak için kullanmışlardır. 12 Eylül derhal Rabıta örgütlenmesinin önünü açmıştır; biliyorsunuz, Rabıta örgütlenmesini. Bir yönetmelik yayınlanmıştır ve Rabıta örgütünün Türkiye’de örgütlenmesinin önünü açmıştır. Rabıta örgütü nedir? Rabıta örgütü, Şeriat örgütü, Suudi Arabistan’la İngiltere’nin birlikte yönettiği Rabıta örgütü. Rabıta ile aynı zamanda KENAN EVREN ,“ÜLKEYİ İMAM HATİP MEZUNLARI İLE YÖNETMEK ZORUNDAYIZ”, DEMİŞTİR. Çünkü diğer sivil liselerden çıkanlar teröre açık oluyor” diyor.
(Salondan birileri Cevdet Sunay da deyince) konuşmacı devam etti: “ Cevdet Sunay’a geçeceğim, Cevdet Sunay daha önce ünlü KURMAY ALBAY OSMAN KÖKSAL’A DİYOR Kİ CEVDET SUNAY, “ÇOK SIKINTIDAYIZ BU TERÖR GÜÇLERİ DÜZ LİSELERDEN ÇIKIYOR, ÖYLEYSE BÜTÜN ÜST YÖNETİMDEKİ İNSANLARI İMAM HATİP KÖKENLİLERİ YAPMAK ZORUNDAYIZ” diyor.  Yani Türkiye’de askerler ne yazık ki Cevdet Sunay da dahil Kenan Evren de 1971 den itibaren 1997 ye kadar 26 yıl süreyle ülkeyi karanlığa gömmüşlerdir. Ve siyasal despotik dinsel güçlerinin önünü açmışlardır. Oysa askerler Cumhuriyetin kuruluşunda kurucu güçler arasında yer almıştır. Demek ki en büyük ihanet 12 Mart ve 12 Eylüle askerlerden gelmiştir.
Şimdi bu güçler,dinsel iktidar 12 Eylülün alanını gözü gibi koruyor. YÖK ünden Siyasi Partiler Yasasına kadar. Korumak zorundadır. Şimdi ABD Mısır’da Mursi’yi gönderdi, Sisi’yi getirdi. Ünlü bir Gramsci uzmanı profesör Türkiye’de SBF salonunda konferans veriyor; en öne geçtim, ona bir soru sordum, cevap veremedi. Ünlü İngiliz profesör- Gramsci Çağı kitabının yazan- dedim ki,” Mursi bir dinsel seçenektir, bunu askersel bir seçenek takip etmeyecek midir?  Yani Sisi henüz iktidara gelmeden.Sisi iktidara gelince, arkadaşlar, yahu “kahin misin” dediler. Kahin filan değilim, Gramscii biliyorum, arkası öyle gelecek dedim. Şimdi Türkiye’de bu süreci kırmak zorundayız. Nasıl? Cumhuriyet ve demokrasi güçlerinin ortak siyaset felsefesini ve kadrolarını üreterek. Başka çıkışımız yoktur.
Bu girişten sonra Siyaset felsefesi nedir? Bir de şunu eklemek zorundayım, siyasal güçler arasındaki mücadele alanı siyaset felsefesidir. Şu anda İyi Parti’den Saadet Partisi, CHP’ den, sol partilerden söz edebiliriz küçük küçük hiç birinin felsefesi yoktur. Felsefe yoksa kadro da yoktur. Çünkü kadro aynı felsefeyi savunanlardan 1+1 lerden oluşan türdeş ve tümleşik insanlarıdır, türdeş ve tümleşik. O nedenle CHP nin felsefesi olmadığı için çoğunluğu sağlayamıyor, yüz yıllık bir parti olmasına rağmen.
Biraz sonra söyleyeceğim CHP yi iktidara taşımak için siyaset felsefesi ideoloji taslağını üreterek partiye sundum, oralı bile olmadılar. Ne zaman Ekim 2012 de. Bakınız son derece Gramsci’inin yaklaşımını söylemek zorundayım. Gramsci diyor ki, bir sorun çözümünün belirtileri ortaya çıktığında anlaşılır, algılanır. Daha CHP ana sorununun ayırdında ve bilincinde değildir; yani bir siyaset felsefesi üretmenin zorunluluğunda ve bilincinde değil. Kurşun askerlerden oluşan delegelerle, kurultaylarla, kurşun askerlerden oluşan çıkarcıları birbirleri ile sen ben yarışması içinde olan, rant peşinde koşanları parlamentoya taşımaktadır. Şimdi bunun sorumluluğu çok büyüktür. Önce eğer mümkünse CHP Yİ DOĞRU YOLA TAŞIMAMIZ LAZIMDIR. DEĞİLSE KEMALİST ÖZLÜ CUMHURİYET DEVRİMİNİ BU GÜNE UYARLAYAN BİR SİYASET FELSEFESİ ÜRETMEK ZORUNDAYIZ. Bu var elimizde. Nasıl var, önce size sunmak zorundayım. Siyaset felsefesi üretilmiştir 2007 de, biz 2007 13 Nisan tarihinde bir siyaset felsefesini, Türkiye’de ilk kez olmak üzere ürettik ve Cumhuriyet Gazetesinde iki tam sayfa olarak kamuoyuna sunduk, 41 imza ile ilk defa.
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız
Şu anda bu siyaset felsefesinin kelimesine dokunmaya gerek yoktur, aynen geçerlidir. Bir bölümünü okuyuvereceğim çok kısa:
Cumhuriyet ve Demokrasi Güçlerine iki çağrı yayınladık. Biri 23 Ocak 2009 bu ise 13 Nisan 2007 de. 2007 de dört dörtlük bütün gerekleriyle bir siyaset felsefesi ürettik, bunun üretimini, metni ben hazırladım. Önce Erdal İnönü’ye götürdük ilk iş olarak, Erdal İnönü’yü ikna ettik, 7 Şubat 2007 de Erdal İnönü ile çok uzun bir görüşme yaptık, Erdal İnönü” tamam” dedi.
İkinci imzalar da  Altan Öymen’den, Aydın Güven Gürkan’a, Karayalçın’dan bütün CHP ve Sosyal Demokrat Parti’nin SHP nin yönetimine gelmiş önderlerin görüşlerine açtık. Ancak Erdal İnönü söz vermiş olmasına rağmen 2007 Şubatında yaptığımız görüşmede, beni son gün, yayınlamak üzereyiz, evden aradı Erdal İnönü, “sayın valim yeniden aktif bir politikaya girmiş gibi olacağım beni bağışla” dedi. Dedim,” siz yeniden politikaya girmiyorsunuz demokrasi savaşımının önderliğini üstleniyorsunuz, politikaya girmeye gerek yok, o nedenle ilk imza size ayrılmıştır”. Bak ben üretmiş olmama rağmen ilk imzayı hiç düşünmedim. Ben ikinci sıraya yerleştirdim kendimi ama baktım olmayınca Server Tanilli gibi demokrasi alanında dünya çapındaki büyük bir düşünüre birinci imza olarak yer verdik. Fransa’dan buldum kendisini görüştüm, Kabul etti ve imzaladı; gönderdim metnini imzaladı ilk imza onundur. Tarık Akan’dan Rütkay Aziz’e kadar birçok sanatçılar da vardı. Eşleri öldürülenlerin imzaları var. Güldal Mumcu, Şengül Hablemitoğlu, Sezen Öz, Nilüfer Kışlalı ve Ülker Yurdakul beşinin de imzası var. Bunlar sıradan bir olay değil, aylar önceden tek tek görüşülerek, onları ikna ederek yapılmıştır. Tek tek görüşmeler 2006 yılında başlamış bu çalışma.
2007 de bu günü aynen önceden görerek bir siyaset felsefesi hazırladık. Cumhuriyet ve demokrasi güçlerine çağrı yaptık, Cumhuriyette tam iki sayfa yayınladık. Başlık “Cumhuriyet ve Demokrasi Güçlerine Çağrı, Cumhuriyeti Koruma ve Demokrasiyi Yerleştirme için Güç Birliği Projesi, Sol Demokratik İktidar Seçeneği Oluşturmak için Siyaset Felsefesi/ İdeoloji Çerçevesi”.Sol demokrat, Sosyal demokrat değil daha geniş kapsamlıdır. Bütün demokrasi güçlerini toplayan bir felsefe üretilebilir mi? Şimdi oradan da daha ileriye giderek Cumhuriyet ve demokrasiyi savunan tüm güçleri toplamalıyız. Yani bu demokrat sahada da olabilir, yeter ki, demokrasi yelpazesinin içinde yer alsın. Demokrasi yelpazesinde yer aldığı sürece fark etmez, hepsi ile bir araya gelmeye razıyız. Ama şu anda ne yazık ki iki tane uydurma, çok uydurma son derece ilkesiz, tutarsız iki bağlaşma yapılıyor, yani ittifak, yani güç birliği. Kim bunlar Cumhur-Millet ittifakları. Bunlar son derece ilkesiz. Bakınız bir bağlaşma yapabilmek için ittifak yapabilmenin beş ana koşulu var. Niçin, kimlerle, hangi ilkelerle, hangi tür, nereye kadar. Bu beş ilkeye yanıt vermeyen bir şeyin hiçbir değeri yoktur, fasa fisodur, dağılır gider. Çünkü gerçekten bir bağlaşma yapmak istiyorsanız önce demokrasi için mi yapıyorsunuz, iktidar için mi? Bu felsefede bu ürettiğimiz çağrıda hepsi var.
Nasıl yapılır bir bağlaşma ve yine dünya düşünüründen bir cümle vereceğim, “demokrasi savaşımı bir bağlaşıklar sorunudur”,   (Vladimir Bonev).  Ki dünyanın en büyük düşünürlerinden biridir. Ben 1979 da Vali iken Antalya’ya geldi; kitabını imzalayıp verdi. “Birleşik Cephe Halk Cephesi Vatan Cephesi” kitabını imzalayıp bana verdi. Türkiye’de valiliklerimde de bu güç birliğini sağladığım için, bunu her görev yerinde yapabilmiş olduğum içindir ki 1979 da valiliğimde bana kendi kitabını imzalayıp verdi.
40 yıldır bununla(ittifaklar/bağlaşmalar) uğraşıyorum, bu konuyu çalışıyorum, 40 yıldan fazladır.
2002 de bir platform sağlamaya çalıştım sosyal demokrat güçler arasında; bir iktidar seçeneği bulunmadığı için. ABD emperyalizmi Ecevit’i dağıtarak bunları iktidara getirmek için 1999 da karar vermiştir. O nedenle Ecevit koalisyon iktidarı gitmek üzereyken, öyleyse bunları sosyal demokratları birleştirelim diye Mülkiyeliler Birliği ikisı eski biri hali hazır üç genel başkanın da bulunduğu toplantıda bütün sosyal demokrat güçleri toparladım; aklınıza gelen herkesi. Kim onlar, Aydın Güven Gürken, Altan Öymen, Murat Karayalçın, Bülent Ecevit, Deniz Baykal, Sema Pişkinsüt, Mümtaz Soysal vb ama üç tanesi kaçtı. Baykal kaçtı, Ecevit “her türlü işbirliğine karşıyım” dedi kaçtı, Erdal İnönü “kaçmıyorum ama sizinle beraberim, beni temsilen Yiğit Gülöksüz katılsın” dedi.  Güçlü bir topluluğu vardı o anda “Tarhan Erdem, Yiğit Gülöksüz, İlhan Tekeli bunlardan biri beni temsil etsin” dedi. Benim başkanlık ettiğim toplantıda olağanüstü bir toplantı yaptık Sosyal Demokrasi Platformu için. 2002 29 Haziranında. Ama bunu hisseden ya da bilen emperyalist güçler, derhal devreye girdi 15 Temmuz’da Bahçeli’ye bir erken seçim bildirgesi verdirdiler. Daha bir buçuk yıl var seçime. Oysa biz bilmiyoruz, oysa planlanmış, ABD Emperyalizmi kendi uzantısı olan Bahçeli’ye bir erken seçim önergesi verdiriyor. Ve kendi anlaşma imzaladığı Abdullah Gül ve Erdoğan’la birlikte 1999 da Morton Abromoviç’le  ünlü diğer ikinci CIA Başkanı imzalamışlar, “2002 de sizi iktidara getireceğiz, milyarlarla dolar ayırdık” diyor. Ve Yüksek Seçim Kurulunu da tutsak alarak. Uzan Partisini kurduruyorlar, solu parçalamak için; Uzan’ın seçimlere girme hakkı yok; YSK nun yeni marifeti değil bu. Onu seçimlere sokuyor ve AKP yi iktidara taşıyor.
Siyasi yelpaze nasıl oluşuyor. Time’da bir açıklama var; açıklamada deniliyor ki, “az gelişmiş ülkelerde, seçimlerde ve referandumlarda,  şimdi son olarak Türkiye’de ABD emperyalizmi seçimlere karışmakta, oylarla oynamakta, yüzde 10 oyu istediği gibi azaltıp çoğaltmaktadır. Son referandumda “HAYIR”lar (%52)kazandığı halde bilgisayar yazılım manipülasyonu ile  “EVET”lerin(%48)kazanması sağlanmıştır.
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız
Siyaset felsefesini az çok anlatmaya çalıştım. Bir de bunun yayımlanmış bir bölümünü sunayım, bitirelim.
CHP yi iktidara taşımak için Siyaset Felsefesi/İdeoloji Çerçevesi Demokratik İlkeler Bölümü:
“Ulusal özgün bütünsel dizgeli sol demokratik iktidar seçeneği oluşturulması için önerilen felsefe, ideoloji çerçevesi genel ilkeleri genel hedefleri:
“1-Özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, insan haklarına dayalı ve insan merkezli demokrasiyi ve barışı savunma, yerleştirip uygulamaya kararlı ve hazırlıklı olma.
2- Türkiye’de demokrasinin önünde en büyük engel durumundaki demokrasi öncesinin arkaik iktidar güçleri olan askersel- dinsel-feodal güçler tarihsel bloğunun bütünüyle politik iktidarın dışına çıkarılmasını savunma, yürürlükte bulunan antidemokratik 12 Eylül felsefesi ve kurumlarına karşı olma.
3-Cumhuriyet ile demokrasiyi ortak bir felsefede bütünleştirmeyi, devletin/ yönetimin felsefesini bu doğrultuda yeniden üretmeyi, ülkenin temel sorunlarını demokrasi içinde ve demokratik yöntemlerle çözmeyi hedefleme.
4-Demokrasinin tabanını genişletmeye, demokrasiyi yalnızca bir genel oy sorunu olarak görmeyip dinamik ve sürekli bir katılım süreci olarak algılamaya, uygulamaya, derinleştirmeye, egemen felsefe haline getirmeye, çağcıl ileri demokrasiler düzeyine ulaştırmaya inançlı ve kararlı olma.
5-Ekonomik, politik, kültürel, ulusal bağımsızlıktan yana olma.
6-ABD Emperyalizmini saldırgan Orta Doğu politikalarının aracı olmama.
7- Hukukun ve sivil yönetimin üstünlüğünü savunma.
8-Laikliği ödünsüz savunma ve sapmasız uygulamaya kararlı olma.
9-Halkın ve emeği ile geçinen ekonomik yönden güçsüz geniş yığınların ülkenin yönetiminde ve yönetimin denetiminde güçlendirilmelerini ve ağırlıklarının artırılmasını savunma.
10- Örgütlenmede sol yelpazenin sosyal demokrasiyi savunan, amaçlayan ve özümseyenleri ile şiddeti dışlayan tüm kesimleri kavrama.
Bu sunumdan sonra salonda bulunan izleyenlerin soruları ve katılımları ile toplantı bitti.
Cevat Kulaksız 
SONN OTLAR
(1)  Antonio Gramsci (1891-1937)
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız
                                  
İtalya Komünist Partisi kurucu üyesi olan Gramsci, bir süre partinin liderliğinde de bulundu. Faşist Mussolini rejimi tarafından atıldığı hapiste değerli eserler verdi. Marksist literatüre katkısı ana olarak hegemonya, sivil toplum, altyapı-üstyapı ilişkileri ve toplumda aydınların işlevi üzerindedir. Devlet teorisi üzerine özgün görüşler ileri sürmüş ve birçok marksist düşünürü etkilemiştir.
Gramsci'nin çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Dört yaşındayken geçirdiği bir kaza, hayatının kalan kısmını kambur olarak geçirmesine neden oldu. Daha ilkokuldayken parlak zekâsını ortaya koydu. 1908'de kazandığı bir bursla Cagliari Üniversitesi'nde dilbilimi öğrenimine başladı. 1911'de Torino Üniversitesi'ne geçti, burada sosyoloji ve felsefe okudu.
Gramsci, 1914'te, Torino'daki öğrencilik döneminde Sosyalist Parti'nin gençlik hareketi üyesi oldu. İtalya'nın Birinci Dünya Savaşı'na girmesiyle birlikte 1915'te öğrenimini yarıda bırakarak aktif olarak sosyalist mücadeleye başladı. 1919'da işçi konseylerinin oluşmasını savunan ve Torino bölgesindeki işçi hareketinin en güçlü yayın organı konumuna gelen "Ordine nuovo" (Yeni Düzen) gazetesini çıkardı. Gramsci, Ocak 1921'de İtalya Komünist Partisi'ni (İKP) kurdu.
1922'de Rusya'da bulunduğu sırada Giulia Schucht ile tanıştı ve kısa bir süre sonra evlendiler. Çiftin iki oğlu oldu. 1924'te yapılan İtalya parlamentosu seçimlerinde İKP milletvekili oldu. Faşist "Duce" olarak iktidara el koyan Benito Mussolini'ye karşı mücadele etmek üzere İtalya'ya geri döndü. Kasım 1926'da vatana ihanet suçlamasıyla tutuklandı ve Bari'de bir hapishaneye kapatıldı.
Siyaset Felsefesi - Cevat Kulaksız

Gramsci, yaşamının son on yılını faşizmin zindanlarında geçirdi. Hapisteyken, en önemli eseri olan "Hapishane Defterleri"ni kaleme aldı. Bu eser, faşizmin çöküşünün ardından "Quaderni del carcere" (1948-1951) başlığıyla yayınlandı.
Bu eserde sivil toplum ve politik toplum (ya da devlet) arasında metodolojik bir ayrım yapılır. Gramsci'ye göre doğuda sivil toplum gelişkin değildir, "peltemsi" bir kıvamdadır, bu sebeple işçi sınıfı 1917'de bir manevra savaşı ile iktidarı ele geçirebilmiştir. Ancak batıda sivil toplum çok gelişkin olduğu için öncelikle mevzi savaşı vermek gerekmektedir. Yani sivil toplumda mevzi kazanmak ve egemen sınıfın hegemonyasına karşı bir hegemonya tesis etmek gerekir. Bu hegemonyayı tesis edebilecek olanlarsa, görevleri sınıfa türdeşlik kazandırmak olan organik aydınlardır; dolayısıyla işçi sınıfı açısından bakıldığında bu "modern prens", yani devrimci partidir.
Sağlık durumunun bozulması nedeniyle, Gramsci 1935'te Roma'da özel bir kliniğe kaldırıldı. Antonio Gramsci, 27 Nisan 1937'de burada hayatını kaybetti. Gramsci'nin "Hapishane Defterleri" gizlice ülke dışına çıkartılarak Moskova'ya götürüldü ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar burada muhafaza edildi. Yayınlanması ise ancak 1975 yılında gerçekleşebildi ve dünya marksistlerini önemli ölçüde etkiledi.

Bizim Dönemimizde Yargıç Olma Ve Koşulları…
Bizim dönem, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında 1960 yılı Eylül ayında fakülteye başlayan dönemdir.
Dönemimizde Fakülteye kaydolabilmek için merkezi sınava henüz başlanmamıştı. Her fakülte alacağı öğrenci kontenjanı için sınavını kendisi yapıyordu.
Bizler, darbeden sonra ülkenin en önemli hukukçularının hazırladığı ve Kurucu Meclis tarafında kabul edilen 1961 Anayasasının özgürlükçü ortamında, fakültede Atatürk ilke ve devrimlerini özümseyerek okuduk.
Sadece İstanbul ve Ankara’da Hukuk Fakültesi vardı
Hukuk Fakültesi mezunu olmayanlar Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olamazlardı.
Dersliklerimiz, hocalarımız ve verdikleri hukuk eğitim harikaydı.
Dekanlarımız Hukuk Fakültesi hocaları arasından seçilirdi.
Yurt sorunumuz yoktu.
Ekonomik durumunun iyi olmadığını belge ile kanıtlayan her öğrenci Kredi ve Yurtlar Kurumundan, mezun olduktan iki yıl sonra ödemek üzere kredi alabiliyordu.
Dönemimizde askerliğini yapmayan Yargıçlık stajına başlayamazdı.
Staja başlamak için sınav değil, sıraya girmek söz konusuydu.
Torpille, adam kayırmayla, Cemaat veya tarikat mensubu olmayla, Yargıç adayı olunmazdı. Hak etmeyenlerin Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı adaylığını kazanmalarının alt yapısı oluşturan sözlü sınav (mülakat) denilen ucube sistem söz konusu değildi.
Pekiyi derece ile fakülteyi bitirenlerle ve Adalet Bakanlığından burs alanlar, sıra beklemeksizin hemen staja başlayabiliyorlardı.
İyi ve Orta derece ile mezun olanlar ise staj sırasına girerlerdi.
Orta dereceliler daima iyi derecelilerin sonunda sıra alabiliyorlardı.
Sonraki yıllarda mezun olan iyi dereceliler bile, önceki yılların sırada olan orta derecelilerin önüne geçmeleri kuralı olduğundan, neredeyse orta derece ile mezun olanların Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olma şansları yoktu.
Fakülte başarısı ve bu başarı sonucunda alınan derece sırayı belirler ve sıraya girmek için de, sabıkasızlık kaydı ve her bölgede görev yapabilecek kurul sağlık raporu yeterli tek koşuldu.
Dönemimizde meslek lisesi mezunlarına henüz Hukuk Fakültesine kayıt olanağı tanınmamıştı.
Terör ve kargaşa sıfırdı. Bu nedenle okumanın ve başarmanın dışında bir sorunumuz yoktu.
Her Yargıç ve Cumhuriyet Savcısının bir siyasi düşünce vardı.
Fakat siyasi düşüncesini görevine sokanların sayısı %1-2’yi geçmezdi.
Yurttaşlar güven içinde yaşadıklarından, böyle davranan Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı hakkında ilgili Kuruluna yakınmada bulunmaktan çekinmez ve mutlaka gereği yapılırdı.
İşte bu ortamda okuyup Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olanlar, ağabeylerinin yaptığı gibi yargıya güveni %80-85’ler çıkarmayı başarmışlardı.
Bu gün yargının geldiği durum, bizlerin içini acıtmaktadır.
Bu güne baktıkça eski günleri özlemle anıyorum.
Yargıç güvencesi sağlanmadıkça, yargı üzerinde siyası etki kaldırılmadıkça, tarikat ve cemaatlerin eli yargıdan çekilmedikçe, sadece Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarından kahramanlık beklemekle bu durum düzelmez.
Acilen;
1-Yargıç adaylarının belirlemesinde torpilin (ve yukarıda belirtiklerim diğer nedenlerin) kaynağı olan sözlü sınav derhal kaldırılmalı…
2-YARGI BAĞIMSIZLIĞI ve GÜÇLER AYRILIĞINI sağlayacak bir düzenleme hemen yapılmalı…
3-Yargı, her türlü etkinin dışında tutularak, Yargıç ve Cumhuriyet Savcıları vicdanları ile baş başa bırakılmalıdır.
4-Özetle yargı, yargıya bırakılmalıdır.
Diyorum.
Siz ne dersiniz?

Gündüz Akgül

16.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget