2020
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Kitap Dolandırıcılığına Uğradım, Şimdi De Kitapla Dolandırıyorlar
Bütün dünyada ve ülkemizde corona virüsü ile boğuştuğumuz, bu nedenle de evimize kapandığımız şu günlerde, kitap okumanın en iyi bir yol olduğunu düşünüyordum. Tam bu sırada 31.03.2020 günü sabahında cep telefonum çaldı.
İstanbul’dan 0212 706 1881 nolu numaradan bir bayan gayet nazik bir konuşma ile “Halk TV kitap yayınlarından arıyorum nasılsınız” dedikten sonra, “size yayınevimiz kitaplarından yedi kitap göndermek istiyorum”. (yedi kitap saydı) “kitap kolisinin içinde yedi kitap var takvim, anahtarlık” vb “eşantiyonlar” göndereceklerini söyledi. Ederi ne kadar, dedim, “hepsi yüz liradır, kitapları alınca ödersiniz” dedi. Telefonda bayanın söylediği kitaplar, Halk TV de zaman zaman yayınlanan ve beğendiğim kitaplardı. 
Bu telefonun o an için gerçek Halk TV yayınlarından olduğunu sanarak, Halk TV de her gün yayınlanan birbirinden güzel kitapları telefonda sayan bayana, “tamama olur, gönderin” dedim. Bayanın nazik üslubuna karşı ben de, şu coronolu günler içinde bulunduğumuzdan, “koronosuz sağlıklı günler dilerim” dedim.
Telefonda konuşurken, yanımda kulak kabartan eşim, “evde kitap koyacak yer kalmadı sen daha kitap istiyorsun, iptal ettir” diye söylenmeye başladı.
İki üç gün sonra 2 Nisan günü benim evde olmadığım sırada, eşim yüz lira vererek Yurtiçi Kargonun getirdiği kitap paketini almış, benim adıma yüz lira vermiş. Eve gelince pakete baktım, paketin ağzı açık gelmiş ve içinde yedi değil dört kitap vardı. Hiç biri de benim istediğim kitaplar değil, piyasada beşe ona zor satılan kitaplardı. Şok oldum neye uğradığımı şaşırdım, çünkü hiçbiri benim istediklerim değildi. Kendimi aptal yerine konulduğunu ve kandırıldığını anladım.
Kargonun gönderici bölümünde yazılan 05334134359 nolu telefonu aradım, “bu numara kullanılmamaktadır” anonsu düştü. Sonra, kitap gönderileceği denilen 0212 706 1881 numaralı telefonu aradım açılıyor, ama sürekli İzmir Marşı çalınıyordu; üç beş dakika dinledim marşın biteceği yoktu.
Bunun üzerine internetten gerçek Halk Kitabevi’nin telefonunu buldum. Olayı anlattım, neden böyle yapıyorsunuz, diye de sitem ettim güya. Telefondaki görevli şunları anlattı:  “Kayıtlarımıza bakıyorum, size böyle bir kitap kolisi gönderilmedi. Maalesef yayınlarımızın adını kullanarak böyle bir dolandırıcılık yapıyorlar, sizin gibi birçok vatandaşı böyle dolandırmışlar. Bizim yayınlarımız diye bizim adımız kullanarak piyasada satılmayan kitaplar gönderiyorlar. Siz elinizdekilerle en yakın karakola giderek dolandırıldığınıza dair hemen şikâyette bulunun”…
Aman Tanrım, öyle sinirlendim, öyle bozuldum ki, dolandırıcılığa maruz kaldığımı anladım. Eşim başladı, “yüz lira istesem vermezsin, böyle dolandırıcılara veririsin”  diye söylenmeye.
75 yaşındayım, sinirim tepemde, moralim bozuk, corona saldırısı devam etmekte.
Kargonun geldiği Yurtiçi Şaşmaz şubesini aradım, ulaşmak ne mümkün. Onlara ne, “zehir zemberek” de gönderseler, onlar parayı alıp götürürler, diye düşündüm, onları aramaktan vazgeçtim.
Bölgemizdeki polis karakoluna telefon edip, durumu anlattım, telefondaki nöbetçi polis, “tüketici haklarına başvurun” dedi. Nöbetçi memura, ben parasında değilim, burada bir dolandırıcılık var, adamları şikâyet etmek istiyorum, dedim. Nöbetçi memur da, “o zaman gel buradan şikâyetçi ol” dedi.
Bu ülkede ne çeşit dolandırıcılık olayları var, adamlar kitaplarla bile insanları dolandırıyorlar, kimisi corona ile can derdinde, kimisi dolandırıcılık peşinde, diye söylene söylene hemen eldiven, maskemi takarak 600-700m uzaktaki karakola gitmeye karar verdim. Eşime dedim, ben karakola gidiyorum. Eşim arkam süre, “hah şimdi çek cezanı, “oralarda niye sokağa çıktın” diye ceza ye bir de gör, çek cezanı” diyerek söyleniyordu.
Bahçe kapısından çıkıp karakola gitmek üzere yürürken, yan komşu, “hayrola komşu nereye böyle” deyince, utandığımdan doğruyu söylemedim, sadece markete deyip yürüdüm.
Karakola vardım, polislerden başka bir kimse yoktu. Oradaki polisler silahlı silahsız, girip çıkıyorlar. İlk girişteki nöbetçi polise durumu anlattım, “ha şu telefonda konuştuğumuz”, “şuraya otur bekle” dedi.
Kanepelerde üç silahlı polis oturuyorlardı, yanlarına oturdum. Birisi, “ne var ne oldu”  dedi, kısaca macerayı anlattım. Tam bir saate yakın oturdum, sıkılmaya başladım, arkadaş burada ifade alacak kimse yok mu, diye söylendim. Bu arada iki kez ayrı ayrı polisler, “ne var şikâyetin nedir” dediler, herkese olayı anlattım. Kimisi, “kargoyu almasaydın”, kimisi “tüketici haklarına başvur” gibi öğütler veriyorlardı. Bir saat kadar sonra, bir odaya aldılar, bir polis ifademi aldı, üç nüsha yazdı bana imzalattı, “hadi sokaklarda gezme”  diyerek gönderdiler.
Eve geldim, ifade tutanağını incelerken, baktım şikâyetçi olduğum 0212 706 1881 nolu telefon yerine gerçek Halk Kitabevi’nin telefonunu yazmışlar. Hayda, tekrar karakola doğru, bayıra yukarı yürüyüp gittim, karakola vardım. Yanlışlığı anlattım,  hemen yanlış yazılan tutanağı yırtıp yeniden düzeltmeli üç nüsha tutanağı yazdılar, bir nüshayı bana verirken, düzeltme yapan başka polis memuruna, “yav arkadaş şunu düzgün yazsanız da yorgunu yokuşa sürmeseniz” dedim. Polis, “amca 65 yaş üstü olduğun için sokağa çıktığından şimdi sana ceza yazarım ha” diye diklendi.
Bilmem soruşturmanın sonucu ne olur, böylesine bir olayı yaşadım.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Baharda Kış'ı Yaşamak
Çin'den başlayarak,   tüm Dünya'ya ve ülkemize de sıçrayan Korona Virüs salgını nedeniyle,  hepimiz evlerimize kapanmak zorunda kaldık ve tabir yerindeyse,   gelmiş olan baharda,  kışı yaşamaya devam ediyoruz.
Bu salgın hastalık nedeniyle, bırakınız baharı ve mevsimleri, günlerimizi şaşırmaya başladık, her gün evlerimizde pazar gününü ve kışı yaşamaya devam ediyoruz.
Günler ve mevsimler, takvimlerde kaldı adeta.
Baharın ılık havasını ve açan çiçekleri fark edemiyoruz, bu salgından ne zaman kurtulacağız,  ne zaman normal hayata döneceğiz diyerek gün sayıyoruz.
Sağlığın ve hayatta kalabilmenin ne kadar önemli olduğunu fark ettiğimiz günleri yaşıyoruz.
Bir yandan da hayat devam ediyor.
Emekleriyle,  günü birlik çalışarak hayatlarını sürdüren insanlar, evlerine kapanarak sağlıklarını koruma imkanına da sahip değiller, çalışmak için dışarı çıkmak zorundalar, bu insanları görüp düşündükçe, hiç değilse çalışmadan geçinebilecek birikimleri olan insanlar olarak evde kapalı kalmaktan sıkılmamamız ve halimize şükretmemiz gerektiğini düşünüyoruz.
Bu Korona salgını nedeniyle, insanların bazı dersler çıkardıklarını ve bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını yazıp söyleyen insanlar var aramızda.
Biz aynı kanaate değiliz, insanlar bugüne kadar ilk kez afet görmüyorlar, insanlar tarihten ders almasını bilmiyorlar, bilseler tarih tekerrür etmezdi, insanı insan yapan en büyük özelliğinin aklı olmasına rağmen; bu aklı sürekli ifsat eden (bozan, karıştıran)insanın o egosu ve unutkanlığı nedeniyle, biz insanların,  zaman içinde bu salgını da unutacaklarını, egolarının esiri olmaya devam edeceklerini ve bundan sonra da,  hiçbir şeyin insanlığın yararına değişmeyeceğini, değişimin yine insanların aleyhine, insanları daha da mutsuz ve sağlıksız kılacak yönde yol almaya devam edeceğini düşünüyoruz.
Hiç düşündünüz mü?
Çoğu insan; kısa veya uzun aralıklarla, bir yakınını veya arkadaşını kaybeder ve onun üzüntüsünü en acı ve derin bir şekilde yaşar, mezarlığa gider binlerce cansız yatan insan mezarına tanık olurlar ve o an ölümü düşünmeye başlarlar, bu Dünya'da gelip geçici olduklarını anlarlar, mezarlık dışına çıktıklarında ise; onlar için artık egoları, hırsları devreye girer ve hiç ölmeyecek, bu Dünya'ya kazık çakacak gibi yaşamaya devam ederler, ta ki; ölümcül yeni bir salgın gelene veya bir yakınını kaybedene ve mezarlığa gitmek zorunda kalana kadar.
Umarız, biz yanılırız ve insanlar artık,  bu Dünya’nın fani olduğunun farkına varırlar, bu geçici Dünya yaşantılarında aşırı ego,  hırs ve arzularından arınarak insan gibi ve insanlık adına faydalı işler yaparak, barış ve huzur içinde yaşamayı öğrenirler, bahar ayında kışı yaşamaya devam etmezler.

Güner Yiğitbaşı

03/04/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Coranalı Badi’li Günlerim
Corona Virüsünün ülkemizi ve dünyayı sarstığı şu günlerde, herkes gibi benim de eve kapandığım sıkıcı süreçte, köpeğim Badi ile anılarımı yazmak, Badi’inin başına gelen bazı olayları anmak istedim.
Badi’yi 12 yıl kadar önce, İzmit’te çalışan oğlum Dr. C.Cüneyt evine almış, Badi evde yalnız kalınca, muhtemelen stresten olsa gerek, ahşap kısımları kemirirmiş. Oğlum, “bu bize sorun çıkaracak, babam nasıl olsa emekli oldu o buna bakar ona bırakalım”, demişler ve Badi’yi 12 yıl önce bana getirdiler. Çok sevimli olan bu jekrasıl-terrier köpeği önce hevesle bakıyordum. Sabah akşam mutlaka parklara çıkarmak zorunda olduğum için, benim elime ayağıma dolaşıyor, beni birçok sosyal aktivitelere gitmemi engelliyordu.  Bir yere gidemediğim için bazen eşime diyordum, biraz da sen gezdir, o da, “parklarda bir sürü sokak köpeği var, sokak köpeklerinden korkuyorum, ben gezdiremem”  diyordu. İş başa düştü, artık ben her gün sabah akşam onu gezdirmeye başladım. Gezi dönüşü eve geldiğimizde mutlaka patilerini sabah akşam yıkıyor, sırtını tarıyorum.
Gerçekten de hemen her parkta, başka yerden getirilip de oraya bırakılan, komşuların artıkları ile beslenen üç-beş sokak köpeği var. Bizim parklarda da böyle terk edilmiş köpekler var, bir yiyecek alma umuduyla gelip geçenlerden bir ona bir buna kuyruk sallayarak yaklaşıyorlar.
Birçok aile, köpeği bir oyuncak gibi sanan çocukların heves ve istemine kanıp eve köpek alıyorlar, üç beş ay sonra bakıyorlar bakımı zor, uzak parklara atıp gidiyorlar. Ya da geziye gittiklerinde sahillere bırakıyorlar.
Bu yıla kadar, hiçbir otobüs köpek almadıkları için Badi’yi alıp bir yere ziyarete gidemiyordum.
Geçmiş yılların birinde, 15 günlüğüne tatile gittiğimde,  Badi’ye bakacak bir kimse bulamadığım için gezi parası kadar para vererek bir bakıcı veterinere bırakmak zorunda kaldım. Onun için oğluma bir gün telefon ederek şu Badi’yi şu emanetinizi alın, dedim; onlar da, “bizim sitede köpek beslemek yasak, sal sokağa” dediler. Artık ben onu atamazdım, Badi benim stres topum gibi oldu, o beni mecburen sabah akşam temiz havaya gezdirmeye de çıkarmış oluyordu, zorluyordu böylece.
Badi’yi parklarda gezdirirken, otların arasında, komşuların sokak köpekleri için attıkları bir kemiğe rastladığı zaman hemen alıyor, ne yapsam ağzından alamıyorum. O kemiği dişleri ile eze eze yiyiyor.  Ama o gece, midesi hazmedemediği için epey sıkıntı çekiyor, defalarca dışarı çıkmak istiyordu.
Alıştırdık, Badi’nin ne zaman çişi gelse havluyor, çişini dışarı yapıyor, evin içine çişini yapmıyor.
*
BADİ MARKETTE
Onu her gün sabah akşam, parklara gezmeye çıkarıyorum. Yine bu gün onu gezdirirken en yakın markete de uğrayıp ekmek ve gazete alarak eve dönme telaşı içinde giderken, yakında 200-300m ileride arabaları durdurup ateşini ölçen-tarayan corona kontrolü yapan polislerin yanına gitmekte olan bir polise rastladım. Polis, “amca fazla dolaşma evine git” dedi. Ben de, hemen marketten ekmek alıp eve döneceğim, dedim.
Markete vardım, AVM nin önünde park etmiş dizi dizi arabalar vardı. Badi ile içeri giremeyeceğim için, Allah’ım bunu nereye park etsem, diye aranırken, orada bir görevliye bunu nereye park etsem, diye sorunca, “getir şu alışveriş arabalarının yanına bağla” dedi. Oraya tasmasından bağladım,  o “beni yalnız bırakıyorsun” diye başladı havlayıp alarm vermeye. Kaka çantasını yanına koyunca sakinleşti ve markete girdim. Ben markette iken, sevmek okşamak için yanına kim gelse havlıyor, bağlandığı yere sahipleniyordu.
*
BADİ’NİN KEDİLERLE KAVGASI BAŞINA İŞ AŞLTI.

Coranalı Badi’li Günlerim
Badi’yi sabah akşam mutlaka parklarda ve kaldırımlarda gezmeye çıkarıyorum. Dün parkta dolaşırken, baktım bir sokak kedisi çalıların arasından çıkmış köpeğime saldırmak için pusu kuruyor, saldırmak için fırsat arıyordu. Onu biraz izledim, kedi ben yaklaşınca uzaklaşıyor, ben uzaklaşınca Badi’ye saldırmak için sine sine yaklaşıyordu.
Badi durmadan fırsat buldukça kedileri kovalardı. Giden yıl, bir gün kovalamak istediği bir kedi geriye dönüp Badi'ye bir pençe attı. Tırmığı burnuna en hassas yerine geldiği için Badi bir feryat etti, çenileyip durdu. Ondan sonra kedileri görünce geriye geriye çekiliyordu kedi kaçarsa kovalıyordu.
BADİ’YE ARABA ÇARPIYOR
Bundan beş altı yıl kadar önceydi;  Badi’nin kedileri çok kovaladığı günlerde, tasmasından bıraktığım Badi kaldırımda yanımda yürüyordu. Karşı kaldırımda bir kedi görmüş, birden fırlayıp onu kovalamak istedi. Aman dur demeye kalmadı hızla gelen bir otomobil Badi’ye çarptı ve araç kaçıp gitti. Badi “vann” diyerek yolun ortasına yığılıp kaldı. Meğer teker kalçasından geçmiş. Ne yapayı ne yapayım derken, Badi’yi kucağıma aldım, taşıma kabı ile An. Ün. Veteriner Fakültesine götürdüm. Orada filimleri çekildi, doktorlar, “ne yapmışsınız buna bunun üç dört yerden kalça kemiği kırılmış”, dediler. Badi orada ameliyat oldu, kalçası sarıldı, platin takıldı, başına bir abajur geçirilip 1000 lira masraftan sonra bir takım ilaçlarla eve yollandık. Badi’ye baktım, öyle acı çekiyor olmalı ki, gözlerinden yaşlar geliyor iniliyordu. Ben de o kadar çok üzüldüm, Badi’nin o haline bakınca gözyaşlarımı tutamadım. Allah’a dua ettim, “Allah’ım ağzı var dili yok, çok acı çekiyor, bu cana da bir can sağlık ver” diyordum.
Durumu İzmir’de çalışkan oğluma bildirdim, o da çok üzüldü, hemen hastane masraflarını gönderdi. Ama Badi haftalarca ilaçlarla tedavi gördü, boynunda abajur, topallayı topallayı o haliyle sokaklara çıkmak istiyordu.
Şükür sağlığına kavuştu, ama arka bacakları biraz arızalı kaldı, şimdilerde yengeç gibi yan yan yürüyor. İşte Badi ile yaşantımız 12 yıldır böylece böylece devam etmekte.
Oğlum Dr. C.Cüneyt, “baba Badi ölürse, evin önüne erik ağacının dibine bir mezar kazıp oraya kuylayın” diye tembih etmişti.
Badi, beni her gün sabah yedide uyandırır, kendisi yatağına tekrar yatar, yarım saat 45 dakika süren kahvaltıdan sonra parklara çıkarız. Parklarda yaz günleri komşuların çocukları, “amca sevebilir miyiz”  diyerek başına toplanırlar, onunla oynarlar. Onun da hoşuna gitmiş olmalı ki, çocukları şakacıktan dövmeye kalksam bana havlayarak saldırmak ister, “onları dövme” der gibi. Onun için bize yaklaşan çocukların hoşuna gidiyor, çok eğlenceli buluyor olmalılar ki Badi’nin yanında, “amca beni bir dövsene” derler.
Badi yatağında derin bir uykuda iken, birilerimiz gelip okşamaya kalksak, hemen saldırıyor, “uyurken rahatsız edilmeyin, demek istiyor.
Badi, şu anda çalıştığım odada bu yazıyı yazarken arkamda yatağında yatmakta, geriye dönüp bu yazı için onun birkaç kare fotoğrafını çektim.
İzmir’de çalışan Oğlum C. Cüneyt’in yanına Badi’yi ne yazık ki götüremiyoruz. Torunum “Badi’yi de getirin” derse de götüremiyoruz, çünkü onların sitede köpek beslemek yasakmış; onun için onları ziyarete eşimle tek tek gidiyoruz.
Badi her gün akşama kadar yatar, akşam beşte evdeysem yanıma gelir  “beni gezmeye çıkar” dercesine etrafımda dolanmaya sıçramaya, sızlanmaya başlar, önemsemezsem, havlamaya başlar. Anlarız ki bir an önce dışarı çıkmak istemekte.
Şimdilik Badi ile yaşantım böyle devam etmekte.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

İhramlıyı Hortlak Sanmış Ve De Hacı Ziyaretimiz
Corona virüsünün yavaş yavaş yayılmaya başladığı günlerde yan komşumuz giden ay Hicaz’a umreye gitti geldi.
Umreye giden komşu, geldiğinin ertesi günü, Hicaz’da her hacının giydiği, bembeyaz boynundan ayaklarına kadar uzanan ihramı sırtına giymiş, başında beyaz takke olduğu halde dışarı çıkıyor.
O gün yan komşuya iki tane genç bayan günlük temizliğe gelmişler, temizlik yapıyorlarmış. Evde temizlik yaparken bayanlardan biri bir ara dışarı çıkıyor.
Başında takkesi, kefen gibi bembeyaz kılıklı bu hacıyı-adamı gören genç bayan, hayatında hiç ihramlı birini görmediği için, “hortlak” gördüğünü sanarak öylesine bir korkuya kapılıyor ki, korku ve telaş içinde içeri doğru koşarak öteki temizlik yapan arkadaşına titreyerek bağırıyor, “dışarıda hortlak gördüm kız vallaha hortlak gördüm”  diyor. O an aklına ihram diye bir şey getiremiyor. Korku içinde tirtir titriyor, çünkü ilk kez “hortlak” görmüştü.
Sonradan hacı kıyafeti olduğunu hatırlıyorlar, gülüşmeye başlıyorlar. Tam o sırada eşim, “şöyle bir bakayım nasıl temizlik yapıyorlar” diye içeri giriyor. Onların tuhaf bir şekilde gülüştüğünü görünce “hortlak” olayını eşime anlatıyorlar. Üçü birden gülüşmeye başlıyorlar. Ertesi günü eşim bana bunu anlattı, ben de güldüm.

HACIYI ZİYARETE GİTTİK.
Bu “hortlak” hacı, bizim hemen yan komşumuz. Eşim dedi ki “komşumuz…Hicazdan geldi, istersen bir hoş geldin diyelim ayaküstü bir varalım” dedi. Ben de olur dedim, çünkü her gün karşılaştığımız yan komşumuz.  Akşamleyin yan “hacı” komşuya  “hacıya hoş geldin’e” gittik.  Daha iyice alevlenmediği için aklımıza corona morona hiç gelmedi.
Bize zemzem suyu, hurma ikram ettiler, bir de “hacı tespihi” verdiler.
Sohbet ettik, onlar Mekke’yi, Medine’yi methettiler, Kâbe’nin çevresindeki beş yıldızlı otelleri övdüler, çok kalabalık olduğunu söylediler. Veda edip ayrıldık.
Çok geçmedi corona virüsü patlak verdi, son gelen umrecileri karantinaya aldılar, dünyaya covit 19 yayılmaya başladı. “Umrecileri ziyaret etmeyin” dediler, “umreciler misafir kabul etmesin” dediler.
Bunları duyunca bende başladı bir telaş, -biz ne cesaret ederek komşu da olsa komlu umrecileri neden ziyaret ettik- diye hayıflanmaya başladık. Kendi kendime, peki bu komşulara, “sakın misafir kabul etmeyin, misafirliğe gitmeyin”  diye tembih etmemişler mi? Diye söylenmeye başladık. Eğer sıkı tembih etmişlerse neden komşumuz bizi kabul etti, neden söz etmedi, diye kendi kendimize söylenmeye başlamıştık. Eğer bu işi organize eden Diyanet böyle bir uyarı yapmamışsa, çağdaş hiçbir usul ve düşünceye sahip değillermiş, diye düşündüm. Demek ki Diyanet umre işini para getiren bir turizm zihniyeti ile yapıyor, diye düşündüm. Oysa umreden dönenleri, ilk gelenleri (bunları umreye göndermek hata idi de) neden “karantiye almamışlar” diye düşünmeye başladık. Nitekim sonradan bu umreciler sayesinde corona virüsü köylere kadar yayılmaya başladı, diye düşündüm.
İşte bu ziyaretten sonraki 14 gün benim için korku içinde geçti. Acaba virüs aldık mı, diye kıvranmaya, endişe etmeye başladık. Tek bir kez de olsa öküsrmemiz, aksırmamız benim korkumu daha da artırıyordu.
Durumu ziyaretimizi, İzmir’de doktor olan oğluma anlattım, “baba ne cesaretle şu günlerde bir umreciyi ziyaret ediyorsunuz, çok yanlış yapmışsınız, çok dikkat edin dışarıya çıkmayın” diye bizi uyarınca bizim korkumuz gittikçe arttı. Aman Allah’ım biz ne yapmışız diye daha çok endişe etmeye başladık.  Çok şükür 15-20 gün geçti virüs falan gelmedi, diye de sevinmeye başladık.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Sevgili Dostlar…- Gündüz Akgül
Bildiğiniz gibi uzun suredir rahatsızlığım nedeniyle ve Doktor önerisi üzerine bilgisayar kullanmadığım için yazamıyorum.
Ancak son birkaç gündür başımıza bela olan Korana Virüsü nedeniyle işinden geri kalan, maddi olanakları kısıtlı olan ve dışarı çıkması yasaklanan 65 ve üstü yaş guruplarına yardım amacıyla Ankara ve İstanbul Büyük Şehir Belediyeleri (BŞB) bir bağış kampanyası başlatmıştı.
Ayni zamanda Cumhurbaşkanı da bir bağış kampanyası başlattı.
İçişleri Bakanı BŞB Başkanlarının açtıkları bağış kampanyalarının yasal olmadığını belirterek Valilere bir genelge gönderdi ve BŞB bankalardaki bağış kampanyası hesapları bloke edildi.
İçişleri Bakanının bu genelgesinin yasal olup olmadığı konusunda yurttaşları bilgilendirmek görevi de hukukçulara düşmektedir.
Bu konuda birçok hukukçu görüşlerini belirtmiş bulunmaktadır.
Bu nedenle, bende yıllarını hukuka adamış biri olarak yurttaşları bilgilendirmek amacıyla ilgili mevzuatı inceleme ve vardığım sonucu sizlerle paylaşmak gereğini duydum
İLGİLİ YASAL KAYNAKLAR:
1- 5393 SAYILI BELEDİYE YASASI
      “BELEDİYENİN YETKİLERİ VE İMTİYAZLARI” başlıklı 15 maddesinin 1. Fıkrasının (i) bendi aynen şöyledir “i) Borç almak, bağış kabul etmek.”

2- BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE YASASI
“BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİN GELİRLERİ” başlıklı 23 maddenin1. Fıkrasının (n) bendi aynen şöyledir. “n) Şartlı ve şartsız bağışlar.”
Yine ayni yasanın 28. maddesi “Belediye Kanunu ve diğer ilgili Kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri ilgisine göre büyükşehir ve ilçe belediyeleri hakkında da uygulanır.” demektedir. 
Görüldüğü gibi durum son derece açık ve nettir.
Bir hukukçu olarak İçişler Bakanlığının genelgesinin yasal olmadığını belirtiyorum.

Sizleri bilgilendirebildimse ne mutlu bana.
Koronasız sağlıklı günler dilerim.

01.04.2020
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Suç İşliyorsunuz Yapmayınız
CHP'li başkanların başlarında bulunduğu bazı büyük illerimizin büyükşehir belediye başkanlıkları tarafından, Korona virüsü salgınından zarar gören muhtaç hemşehrileri için, gönüllülük esasına göre, varlıklı halkımızdan topladığı nakdi yardımı engelleyen ve bu yardımların toplanmasını yasaklayan İçişleri Bakanlığının bir genelgeyle yayınlanan ve uygulamaya konulan kararı; en başta Anayasanın 127.maddesi olmak zere,2860 sayılı Yardım Toplama ve 5393 Sayılı Belediye Yasalarına açıkça aykırı ve suçtur.
İçişleri Bakanlığının, yasaklama kararına esas aldığı ve dayanak yaptığı gerekçeler;2860 sayılı Yardım Toplama Yasasına,5393 sayılı Belediye Yasası'nın, belediyelerin yetki ve imtiyazlarını düzenleyen 15.maddesinin (i) bendine ve Anayasanın; İdarenin kuruluşu başlıklı 127.maddesine  açıkça aykırıdır.
İçişleri Bakanlığı; Anayasanın merkezi idarenin yanında mahalli bir idare olarak tanımlayıp düzenlediği, tüzel kişiliğe sahip bir idari yapı olan ve organları halkın oylarıyla seçilip görev yapan, anayasa ve özel yasasından kaynaklanan  kamu gücü, yetkisi ve imtiyazı ile donatılmış belediyeleri, adeta kanarya sevenler derneği seviyesine indirgemiştir.
Belediyeler; 2860 sayılı Yardım Toplama Yasası kapsamında, ancak izinle yardım toplayabilen bir kişi, dernek, kurum, vakıf, spor kulübü, gazete ve dergi değildir.
Belediyelerin; görev, yetki ve imtiyazlarını belirleyen özel yasaları vardır.
Anayasanın İdarenin Kuruluşu başlıklı bölümünde düzenlendiği gibi, İdare;
1)Merkezi idare
2)Mahalli idarelerden oluşur.
Anayasanın mahalli idareleri düzenleyen 127. maddesine göre;
“Mahalli idareler; il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir.
Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir.”
Belediyeler de, işte anayasanın 127. maddesine göre kurulan ve kuruluş esasları yasalarla belirtilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzel kişileridir.
Anayasanın 127. maddesine göre, 2860 sayılı Yardım Toplama Yasasından ayrı ve müstakil olarak çıkarılan ve belediyelerin görev, yetki ve imtiyazlarını belirten özel bir yasa olan 5393 sayılı Belediye Yasasının 3. maddesine göre; Belediye: Belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idarî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisi olarak tanımlanmıştır.
Belediyelerin yetkilerini ve imtiyazlarını düzenleyen özel yasası olan  Belediye Yasasının 15. maddesinin (i) bendine göre, bağış kabul etmek de, belediyelere tanının bir yetki ve imtiyazdır.
Çok açık olan anayasa ve yasa hükümlerine rağmen; İçişleri Bakanı dün ne demiş, para toplayan belediyeler; paralel devlet ve hükümet oluşturma peşindeler demiş. Adeta, belediye başkanlarını suçlu ilan etmiştir. Bu İçişleri Bakanının teşkilatında, danışacağı hukuk müşavirleri yok mudur?
Evet, belediyeler; anayasanın 127. maddesine göre, devlet içinde devlet, görev ve yetkileri anayasada ve yasalarda belirtilmiş, yerel bir hükümettir, organlarını halkın seçtiği, kamu adına yetki ve imtiyazlar kullanan yerel bir yönetim biçimidir ve kullandığı yetkilerin  kaynağını, anayasadan almaktadır.
Yasaları eğip bükerek, Belediyelerin; salgın hastalık gibi bu olağanüstü dönemde, evlerinden çıkamayan çalışamayan, ihtiyaç sahibi insanlara dağıtılmak üzere gönüllülük esasına göre bağış toplayamayacağını kabul ederek, bu konuda yasaklama kararı almanın, anayasa ve yasaları açıkça ihlal etmenin bedeli, çok ağır olmalıdır.
İş başındaki siyasal iktidarın, ileriye dönük politik hesaplarına son vermesi gereken çok kritik bir dönemi yaşıyoruz.
Yasalar eğilip bükülerek, görevler kötüye kullanılarak, nasıl olsa bana şimdilik hesap soran mı olacak, ben yaptım oldu mantığıyla, politik kıskançlıkların, muhalefet belediyelerinin önlerine yasaklar ve engeller koyup, onların ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmelerini engellemek suretiyle, ileriye dönük politik hesapların yapılacağı zaman değildir bugün.
Suç işliyorsunuz, insanlara kötülük ediyorsunuz yapmayın ve anayasa ve yasa dışı bu yasaklama kararınızdan, acele dönün lütfen.

Güner Yiğitbaşı

01/04/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ölümlük Kalımlık Kefen Parası
Ülkemiz; bulunduğu coğrafya itibariyle, sürekli depremlere maruz kalmakta ve bu husus, ilmen de sabit olup, sık sık tekrarlanan ölümcül ve yıkıcı depremler, bu gerçeği açıkça ispatlamıştır.
Yani, ülkemiz için deprem, beklenmeyen, olağanüstü bir afet değildir.
Rutin haline gelen depren afeti için bile, yedek akçe ayırmayan, deprem için toplanan vergileri dahi, lüzumsuz başka alanlarda kullanarak yok eden bizi yönetenlerin; şimdi içinde bulunduğumuz ve tüm Dünya'yı saran Korona virüsünden kaynaklı bir sağlık afetine karşı hazırlıksız yakalanmış olması da, çok doğaldır.
Nerede o Devlet aklı bizi yönetenlerde, nerede o ileri görüş? Ara da bulasın.
Cahili ve okumuşu, halkımız bile, anasından babasından, dedelerinden miras, güzel bir adeti kendileri için uygulamakta ve öngöremedikleri muhtemel ölüm, kalım, hastalık gibi zor günlerinde kullanmaları için; ölümlük, kalımlık ve  kefen parası dedikleri belirli miktardaki parayı, bir kenara koyup saklamaktadırlar.
Ülkemizi de etkisi altına alan son Korona Virüs salgını gösterdi ki; bizi yönetenler, cahil halkın bile öngördüğü, ölümlük, kalımlık bir kefen parasını bir kenara koyamamışlar. Halkın; bir donunu almadıklarının kaldığı, verginin dahi vergisini aldıkları,1999 Gölcük depremi için geçici olarak konulan ve deprem vergisi olarak anılan vergiyi dahi, sürekli hale getirdikleri, fakir halkın kanını emen binlerce kalem ağır vasıtalı ve vasıtasız vergilerle topladıkları katrilyonları; bir miras yedi gibi, plansız ve programsız, ihtiyaç sıralaması yapmadan hoyratça harcayarak tüketmişler ve hazineyi boşaltarak, fakir halka el açar hale getirmişlerdir.
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; salgın nedeniyle herkesin evlerine kapanmaları, piyasanın ve alış verişlerin durma noktasına gelmesi nedeniyle işsiz kalan, gün kazanıp gün yemek zorunda olan; küçük esnaflara, taksicilere, inşaat işçilerine, amelelere, hamallara, berberlere, gündelikçi ev çalışanlarına, pazarcı esnafına, ayakkabı boyacılarına ve aklımıza gelmeyen emeğiyle çalışan milyonlarca fakir ve çaresiz insanımıza, nakdi ve mali yardım edemez durumda olup, onların sadece devlete olan borçlarını erteleme, kredi verme, uçamayacakları uçak biletlerinden alınan KDV'yi %1'e indirme, gidemeyecekleri kapalı olan otellerdeki konaklama vergisini erteleme, konut kredi faizinde indirim yapma gibi, akıl almaz, karın doyurmayan ve milletin aklıyla alay eden bir paketi ancak açıklayabilmişlerdir.
Baktılar bu tedbirler bir işe yaramıyor, halka el açarak, halktan yardım dilenme, yardım kampanyası açma yolunu seçmişlerdir.
Kampanya'yı dün açan AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; lütfetmiş ve yedi aylık maaşını, bu kampanya'ya bağışladığını açıklamıştır. Adama sorarlar, niçin bir yıllık veya dönem sonuna kadar ki maaşını değil de, yedi aylık maaşını bağışlıyorsun? Seni, bu millet zaten 1150 odalı sarayında yemen ve içmen dahil bedavadan ağırlayıp misafir etmiyor mu, sen Dünya'nın en zengin insanlarından birisi değil misin, niçin yedi aylık maaş, bu yedi ayın bir anlamı mı var sizin için?
ERDOĞAN'ın bu kampanyası fazla ilgi görmez, halk artık kendisine inanmıyor ve güvenmiyor. Bu kampanya'ya; ancak, yandaş iş adamları, halkın parasını soyan yandaş müteahhitler, ERDOĞAN korkusuyla katkı sunabilirler o kadar.
Halkımızın güveni kalmadığı için halkımızın bu kampanya'ya destek vereceklerini sanmıyoruz. Zaten halkımızın yardım etme gücü kaldı mı ki?
Devleti yönetenler, halkın vergileriyle toplanan kamu gelirlerini; kamu hizmetlerini ve yatırımları önemlerine ve aciliyetlerine göre bir öncelik sırasına koyarak, iktisatlı ve planlı bir şekilde harcamak ve bunun da hesabını halkımıza vermek zorundadırlar.
Devleti yönetenler; topladıkları halkın parası vergilerden, bu afet günlerini düşünerek, ölümlük ve kalımlık bir parayı bütçede bir fasıl açarak ayırmalıydılar. Bunu yapmadıkları gibi, ayrılan halk yararına birçok fonda biriken paraları dahi, istedikleri yerlerde lüks ve israf için, taşa, betona ve toprağa yatırdılar. Merkez Bankasından aldıkları kefen parası tabir edilen yedek akçeyi dahi, bir çırpıda harcayıp tükettiler. Plan,bütçe ve bütçe disiplini diye bir şeyle, asla tanışmadılar.
Halktan yardım dilenen ERDOĞAN'ın; halkına güven aşılaması ve peşinden gelmelerini isteyebilmesi için, acilen yapması  gereken bazı zorunlu  fedakarlıkları, burada sıralamak istiyoruz.
ERDOĞAN öncelikle;
Yedi aylık değil, görevinin sonuna kadar alacağı tüm maaşlarını bu yardım kampanyasına bağışlamalıdır.
Nereye gittiği çok şüpheli olan ve yasa gereği soruşturulamayan örtülü ödenek harcamalarına derhal son vererek, mevcut örtülü ödeneğinin tamamını, bu salgından ekonomik olarak etkilenen kişilere düzenli olarak dağıtmasını sağlamalıdır.
Sarayın 1150 odasını doldurabilmek için, etrafında oluşturduğu ve adlarına danışman denilen paralel devlet yapısına derhal son vererek, aslında kendilerinden bir kelime dahi danışmadığı, tümü zengin, birkaç yerden maaş vesair geliri olan, işe adam değil adama iş icat edilerek saraya doldurulan yandaş danışmanlar ordusunun işlerine acilen son vererek, bunlara bütçeden beyhude ödenen ödenek ve maaşları, fakir halkın istifadesine sunmalıdır.
Sarayın günlük masrafının ağır yükünü bu şartlarda taşıyamaz hale gelen halkın durumuna acıyarak, bütçenin kamburu olan saray'a kilit  vurmalı ve ATATÜRK'ün ve sonraki Cumhurbaşkanlarının şerefle ve severek ikamet edip mesai yaptıkları ÇANKAYA KÖŞKÜNE taşınarak, bütçedeki saray yüküne ve israfına son vermelidir.
Kullanımındaki uçan saray tabir edilen uçaklardan birini muhafaza ederek, geri kalanları satışa çıkarmalı ve elde edilecek paralar bütçeye gelir kaydedilerek, halkın istifadesine sunulmalıdır.
Kanal İstanbul denilen; saçma ve gereksiz, halka zorla dayatılan projeden vaz geçildiği, derhal halkımıza deklere edilmelidir.
Marmaris’teki yazlık ve Van Gölü kenarındaki, ne olduğu belirsiz saray yapımları kaldığı yerde dondurulmalı ve ileride tamamlandığında, turizme devredilmelidir.
Uçan ve uçmayan sarayları, yatları, lüks ve ihtişamı, israfı, devletin itibarı sayan yanlış ve köhne Osmanlı zihniyetini terk ederek, artık ülkenin gerçekleri ile yüzleşmelidir.
Salgın sona erdikten sonra da, kendisinin ve devlet büyükleriyle bürokratların gereksiz ve temelinde gezme amacı yatan sözde görev amaçlı yurt dışı seyahatlerine sınır getirmelidir.
Lüks makam otomobili saltanatını sonlandırmalıdır.
Yap, işlet devret modeliyle ve kar garantisiyle devlete iş yapan yandaş müteahitlerle masaya oturarak, tüm ihale anlaşmalarını, ortaya çıkan olağanüstü hal nedeniyle yeniden uyarlayıp güncellemeli ve şimdi devlete daha da ağır bir yük haline gelen kar garanti ödemelerinin, bu salgın boyunca tamamen silinmesini sağlamalıdır. Anayasanın bile çok kolay ihlal edildiği ve uygulanmadığı ülkemizde; gerekirse, bunun için hukuk ihlallerini halkının geleceği için göze alabilmelidir. Orta vadede de, bu yap işlet devret modeliyle yapılan kar garantili tüm tesisleri, süreleri dolmadan bedeli mukabilinde devletleştirmelidir. Bundan sonra da, yap işlet devret modeliyle tesis yapmaktan kaçınmalıdır.
Devlet ve bürokrasideki her türden lüks harcamalara derhal son vermelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığının dikkati çekilerek, kuruluş amacının dışına çıkmaması sağlanmalı, ihtiyaç fazlası cami yapımından ve buralara din görevlileri atanmasından vaz geçilmeli, hatta her sokağa ve mahalleye yapılmış olan ihtiyaç fazlası camiler belirlenerek kapatılmalı, burada çalışanlar başka yerlerde görevlendirilmelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı 2020 yılı Bütçesinin %50 si; derhal, Sağlık Bakanlığına aktarılmalı, Diyanet İşleri Başkanlığı geri kalan para ile idare etmesi ve yasasındaki kuruluş amacının dışına çıkmaması gerektiği konusunda şiddetle uyarılmalıdır.
Dinci vakıfların hortumları kesilmeli, bu vakıflara kamudan bir kuruş dahi aktarılmamalı, vakıfların; yardım edilen değil, kendi öz varlıklarıyla yardım eden kurumlar olduğu gerçeği hatırlanarak uygulamaya konulmalı, dinci tüm vakıflara daha önceki zamanlarda, belediyeler ve devlet kurumları tarafından aktarılan değerler, geri çekilmeli ve halkımız için kullanılmalıdır.
Sayın ERDOĞAN; sadece yedi aylık maaşını bağışlayarak değil, yukarıda saymaya çalıştığımız ve bizim unuttuğumuz diğer tedbirleri alarak yürürlüğe koymalıdır ki; halkımız, onun peşinden yürümek değil, salgının vurduğu ihtiyaç sahibi insanlar için, seve seve koşsunlar.
Bunun başka yolu yok, Sayın ERDOĞAN.
Bize ve halkımıza kaybettirdiğiniz, size olan  güven ve inancı  yeniden kazandırabilmeniz için, yukarıda saymaya çalıştığımız bu adımları acilen  atmanız zorunludur.
Bekliyoruz, tüm halkımız ve tabi bendeniz de.

Güner Yiğitbaşı

31/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Cinsel Saldırı Suçlarında Af Ve Kanıt Sorunu
Malum, şu sıralarda Meclis gündeminde adına af mı dersiniz, infazda iyileştirme, cezaevlerinde yer açma mı dersiniz, ne derseniz deyiniz, cezaevlerinden yetmiş bine yakın mahkumun, bazı koşullarla salıverilmelerine imkan tanıyacak bir yasal düzenleme çalışması bulunmaktadır.
Bu iyileştirmeden yararlanacak suçlu tipleri, her iyileştirmede sorun olmuş ve büyük tartışmaları beraberinde getirmiştir.
Aslında, gerçekten zor bir durumdur bu.
Her suçun mağduru; kendisini mağdur eden, kendisine yönelik suç işleyen suçlunun cezasını tam olarak çekmesini arzular, haklı olarak.
Aslında, kişilere yönelik; onların canlarına, bedensel bütünlüklerine, ırz ve namuslarına, özgürlüklerine ve mallarına yönelik suçun suçlarının, o suçun mağdurlarının rızaları olmadan, Devlet tarafından affedilmeleri, cezalarında indirime gidilmesi yerine, Devlete karşı, Devletin bazı makamlarına karşı işlenen suçlar diye adlandırabileceğimiz, en başta Cumhurbaşkanına hakaret olmak üzere, hükümeti devirmeye, parlamentoyu çalışmaz hale getirmeye teşebbüs, terör örgütüne üye olmak gibi malum suçların suçlularının cezalarında indirimlere gidilmesi, insanların rızaları alınmadan yapılabilmelidir.
Devlet ise; haklı olarak, kendisine yönelik suçların suçlularının affına hiç sıcak bakmamakta, terör suçu, hükümeti devirmeye teşebbüs suçu denilince aklı başından çıkmakta, başına kaynar sular dökülmektedir.
Devlet; kendi organlarına, kendisine yönelik suçların suçlularının cezalılarında iyileştirme yapılmasına karşı ise ,sade vatandaşın canına, ırz ve namusuna, özgürlüğüne, bedeni bütünlüğüne ve malına karşı suç işleyen suçlunun cezasında iyileştirme hak ve yetkisini kendisinde nereden bulmaktadır?
Şimdi gelelim cinsel saldırı suçlarına; ülkemizde bu tür suçların giderek arttığı, bu suçların beraberinde, cinsel saldırıya uğrayan kişinin öldürülmesine kadar uzandığı, kadına şiddetin kol gezdiği, on beş yaş altı çocukların imam nikahıyla evlendirilerek çocuk gelinlerin her geçen gün arttığı ülkemizde, Devletin bu suçlara ilişkin ceza siyasetinin çok katı olması ve bu konuda, insanlara cesaret veren af veya ceza iyileştirmelerinden kaçınması zorunludur.
Değerli sınıf ve facebook sayfa arkadaşım Emekli Hakim Leyla ALKAN; sayfasında,

”REŞİT OLMAYANLA CİNSEL İLİŞKİYE ,CİNSEL SALDIRMA ve CİNSEL TECAVÜZE AF GELİYOR”  şeklinde, bu tür suçlara affı kabul etmeyen bir paylaşımda bulunmuş, bir arkadaşı da bu paylaşıma; “ Geçen yine bir haber vardı konuşamayan (LAL)galiba 16 yaşında bir kız çocuğuna tecavüzü suç saymadı mahkemenin .suçluları serbest bırakma gerekçesi de kızın bağırmamasıymış. İnanılır gibi değil kız engelli bir defa. acaba bağırabilmiş mi.ki .ve bu hakim hangi vijdanla verdi bu kararı.” yorumunu yapmış.
Bu yoruma göre; mağdur, hem de konuşma özürlü, haki; 16 yaşındaki cinsel saldırıya uğrayan kızın bağırmamasını, sanığın lehine delil sayarak, suçluyu serbest bırakmış. Kararı görmedik dosyadaki diğer delilleri de bilmiyoruz.
Ancak, mağdurenin bağırmamış olması, tek başına suçlunun lehine kanıt olamaz.
Evet, bu tür suçlarda, suçun; genellikle, kimsenin görmediği ıssız ve tenha yerlerde, iki kişi arasında vuku bulan bir suç olması nedeniyle, doğrudan tanık kanıtı bulmak, ya çok zor, ya da mümkün değildir.
En önemli kanıt; diğer yan delillerle takviye edilen, mağdurun şikayet ve beyanlarıdır. Uygulamada, hakimlerimiz; mağdur kişi, kendisine yönelik olmayan bir saldırıyı olmuş gibi dillendirmez, bu hayatın olağan akışına aykırıdır, olmayan bir saldırıyı dillendirmek, olmuşundan daha zarar verir kendisine, bu nedenle söyledikleri doğru olmalıdır mantığıyla, mağdurların beyanlarına kural olarak itibar etmektedirler.
Bazen, şikayetin geç yapılması nedeniyle, mağdurda zora dayalı yara bere, tırnak izi, sıyrık, ekimoz, meni lekesi gibi maddi bulguların elde edilmesi de imkansızlaşmış olabilir. Mağdurenin vajinasındaki zarın elastikiyeti nedeniyle yırtılma olmamışsa veya tam duhul söz konusu değilse, kızlık zarı muayenesi ile de cinsel saldırının doktor raporuyla delillendirilmesi mümkün değildir.
Bu suçlarda hakimlerimizin işi, eylemi kanıtlandırmak açısından oldukça zordur.
Mağdurenin eylem sırasında bağırmaması; çeşitli nedenlere bağlı olabilir, örnek olayda mağdurenin konuşma özürlü olduğu söyleniyor, bu özürlü mağdurenin bağırmasını beklemek büyük iyimserlik olur, bazen olayın şokuna giren mağdure, istese de  bağıramayabilir veya mağdur; daha önce, yakınlarına ve kendisine büyük zararlar verileceği konusunda tehdit edilmiş olabilir, sanık çok yakını olabilir ve o an bağırınca olabilecek aile faciasından çekinmiş ve bu nedenle bağırmamış olabilir veya damgalanmamak için korkudan bağırmamış olabilir.
Bu nedenle, bağırmadı öyleyse isteyerek bu ilişkiye girmiştir, on beş yaşını da tamamladığına göre, rızası da var,suç yoktur denilemez.
Tüm dosya içeriğine, mağdurenin geçmişine, içinde bulunduğu koşullara, kültür seviyesine, yetişme tarzına, yetiştiği ortama, bir genç kızın olmayan kendisine yönelik bir cinsel saldırıyı olmuş gibi göstermesinden kaynaklı bir yararının bulunup bulunmadığının,”şuyuu vukuundan beterdir” sözünün ışığında ve hayatın olağan akışına göre, hakim tarafından vicdani kanaat oluşana dek değerlendirilmesi ve ona göre bir sonuca varılması gerekir.
Bu tür suçlarda; bazen bağırıp çağırmanın yanlış sonuçlar verebileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle; bağırıp çağırma, tek başına bu suçun kanıtı olmadığı gibi, ibazen iftira atmanın bir yardımcısı olabilir.
Bizim bir savunmamızda dile getirdiğimiz o örneği vermek istiyoruz. Özellikle büyük şehirlerdeki çok katlı apartman ve işyerlerinde asansörler kullanılır bildiğiniz gibi. Diyelim ki, aynı iş yerinde veya apartmanda oturduğunuz, size şu veya bu nedenle kızan ve sizden öç almak isteyen bir bayanla, hem de bir yaz günü yarı çıplak kıyafetlerin giyildiği bir günde, tesadüfen ve tek başınıza asansöre binmek durumunda kaldınız, o kötü niyetli, size iftira atmak isteyen bayan, yarı açık bulüzünün düğmelerini de çekip kopararak, tırnaklarında deri izi kalmayacak şekilde hafifçe göğüs nahiyesinde çizikler oluştursa ve bu arada da imdat imdat, bana saldırıyor diye bağırsa, ne olacak? Al başına belayı. Bağırmadı suç yok, bağırdı suç var mı diyeceğiz?
Bu nedenle ben, bir hukukçu olarak, tanımadığım bir bayanla asansöre asla tek başıma binmem.
Gördünüz mü, özellikle cinsel taciz suçlarında, hakimlerin işlerinin ne kadar zor olduğunu. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.
Yargılarken de, affederken de çok dikkat edilmesi gereken bir suç tipidir cinsel saldırı suçları.

Güner Yiğitbaşı

30/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Atatürk Diyaneti Saray'ın Soytarısı Olsun Diye Kurmadı
Sayın Diyanet İşleri Başkanı; oturduğun koltuğun değerini bil ve o koltuğa layık, gerçek bir Müslüman ve din adamı gibi davranarak, halkının çoğunluğu Müslüman olan bizleri, daha fazla rencide etme ve küçük düşürme lütfen.
ATATÜRK; şimdi sizin koltuğunda oturduğunuz Diyanet İşleri Başkanlığını, Allah'a değil de, kendisi de fani bir kul olan Saray'a kulluk ediniz, Saray'ın soytarısı olunuz diye kurmadı.
ATATÜRK, çok inandığı Yüce İslam dininin yozlaşmaması, politikaya alet olarak siyasallaştırılmaması, cemaat ve tarikatların elinde tanınmaz ve paçavra bir din  haline getirilmemesi, gerçek İslam’ı milletimize öğretmesi ve milletimize rehber ve rol model olması için kurdu.
Dikkat ediyorum, siz göreve geldiğinizden bu yana, zaten yozlaşan ve siyasallaşan Diyanet ve  İslam dini, tamamen yozlaştı ve adeta tanınmaz hale getirildi, kurucusu ATATÜRK'e yönelik bir tetikçi ve bütçenin kemiricisi haline dönüştürüldü.
Unutmadık, ATATÜRK düşmanı geberip giden o fesli Kadir denilen deli bozması soytarıya, resmi kıyafetiniz ve makam aracınızla yaptığınız vip ziyareti.
O Fesli deli Kadir ne demişti? ATATÜRK'e ağıza alınmayacak küfürler etmiş ve keşke Yunan galip gelseydi dememiş miydi? siz bu sözleri söylediğini bile bile, vatan haini bu adamı, büyük bir hayranlıkla ziyaret eden iyi dilekler sunan ve onun günahlarına sahip çıkarak ortak olan, günahkar bir zatsınız.
Son yaptığınız rezalete ne demeli?
Ülkemizde ve tüm Dünyada bir salgın hastalık var, insanlar hastalanarak ölüyorlar, siz gecikerek de olsa, camilerde toplu Cuma ve diğer toplu namazları halka yasaklıyorsunuz, ama bir bakıyoruz, bu yasağı delen de sizsiniz, Saraydaki halka kapalı camide, seçmece karpuz seçer gibi seçtiğiniz ve ölüm korkusundan aralıklarla saf tutturduğunuz değerleri kendilerinden menkul insanlara imamlık yaparak, vip cuma namazı kıldırdınız.
Ben, sizin kadar sözde Müslüman değilim ama, anayasanın eşitlik kuralına da aykırı olan bu ayrımcılıkla kılınan bu vip cuma namazı, Allah katında muteber bir namaz olarak kabul edilemez asla.
Bana göre; siz, sevap değil, aslında günah işlediniz.
Namaz niçin vardır? insanların ruh ve beden sağlıklarına yapacağı olumlu katkılar için vardır.
Allahın, kullarının namazına ihtiyacı yoktur, namazı kendisi için değil, kullarının beden ve ruh sağlıkları için farz kılmıştır. Kaldı ki; herkesin, evlerinde tek başlarına namaz kılma imkanları da vardır, bu yasak değildir.
Salgın hastalık; sağlık için gerekli olan dini vecibelerin üzerine çıkacak derecede insan sağlığına zarar verir hale gelmişken, siz, Allah'ın ihtiyacı olmayan kullarının sağlıkları için farz kıldığı cuma namazını, hem de insanlar arasında ayrım yaparak, seçkin insanları arkanıza alarak, cemaat halinde kılarak kendi yasağınızı asla delemezsiniz. Buna, ne insan olarak, ne de din adamı olarak, hakkınız ve yetkiniz yoktur.
Bana göre, siz Müslüman değilsiniz, hatta onurlu bir insan da değilsiniz.
Diyelim ki; emrinde olduğunuz Saray'dan, böyle bir vip cuma namazı kılınması emri ve teklifi aldınız.
Onurlu bir insan ve sözde en büyük din adamımız olarak; niçin, ”Sayın Cumhurbaşkanım, biliyorsunuz ülkemiz büyük bir salgınla karşı karşıya, bu nedenle cemaat halinde toplu namaz kılınmasını yasakladık, şimdi biz halkın önderleri olarak, kendi aldığımız bu yasağı deler ve seçilen az sayıdaki cemaatle bir toplu cuma namazı kılmaya kalkışırsak, halkımıza kötü örnek oluruz, halkımız nezdinde inandırıcılığımızı kaybederiz, kaldı ki; bu şartlarda, ayrımcılık yaparak kılacağımız cuma namazı da, Yüce Allah katında hoş karşılanmaz, bu namazı beyhude kılmış oluruz ve hem sizin ve hem de benim itibarım, iki paralık olur, lütfen bu niyetinizden vaz geçiniz, aksi halde, beni bu görevden affediniz” niçin diyemediniz, bu cesareti ve insanlığı niçin gösteremediniz, onurlu ve vicdanlı davranamadınız ve kul'a kulluk yaptınız?
Anlamak mümkün değil. Sayın Diyanet İşleri Başkanı; bir hukukçu olarak, size ancak bu kadar ağzımı bozabiliyorum, aslında siz daha kötü sözleri hak ettiniz onu da biliniz lütfen.
İslam sizlerin ellerinizde yok oldu.
Sizler Müslümansanız, batsın böyle Müslümanlık, ben sizin anladığınız ve öğrettiğiniz gibi Müslüman değilim, Allah sizlerin cezasını vermediği sürece, Hristiyan’ım bundan sonra.
Allah'ın yerinde olsaydım, sizleri secdedeyken taş keser ve ibreti alem için, o şekilde kaskatı bırakırdım, Müslümanlığı rezil ettiğiniz için.

Güner Yiğitbaşı

29/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Devletin itibarından tasarruf olmaz!
Devletin itibarından asla tasarruf olmaz. Aksi halde, güçlü devlet olunmaz.
Allah, insanları; doğar doğmaz gördüklerinden, büyürken, okurken, evlenirken ve evlendikten çoluk çocuğa karıştıktan sonra sürekli olarak içinde bulunup yaşadıkları tüm zenginlik ve imkanlarından, alışkanlıklarından, görgülerinden asla yoksun bırakmasın.
Alışmış, kudurmuştan beterdir derler, bu nedenle Allah kimseyi, alışkanlıklarından mahrum bırakmasın.
Biz diyoruz ki; bu itibar, atalarımızdan bize miras, Osmanlı atalarımız, dedelerimiz, at sırtında Dünya'yı fethetmişler, elde ettikleri ganimetlerle, lüks ve ihtişam içinde saraylarda, haremlerde Dünya'nın dört bir yanından gelen cariyelerle muhteşem bir hayat sürmüşler, tüm Dünya'yı dize getirmişler, itibarlı bir imparatorluk kurmuşlar, itibarlarından hiç ödün vermedikleri için de, itibarlı bir şekilde itibarsızlaşarak çöküp gitmişlerdir.
Ama olsun, itibarlarından asla taviz vermemişler ya.
Bu nedenle, Osmanlının küllerinden yeniden kurulan günümüz Türkiye Cumhuriyeti Devletinde de, bizi yönetenler, Osmanlı mirası bu itibarı, taviz vermeden devam ettirerek, özlemle ve hayranlıkla andıkları Osmanlının yeniden diriltilmesi için çaba sarf etmektedirler.
Bugün de, Osmanlının küllerinden yeniden doğan ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin itibarından asla tasarruf edilmemekte, devletimizin itibarı için anayasa dahi değiştirilerek, Osmanlı gibi, tek adam tarafından yönetilmektedir.
Devletin itibarı için, öncelikle parlamenter demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden vaz geçilmiştir.
Uçan saraylar, itibarlı Osmanlının yadigarı İstanbul’daki onca saray itibarımıza yeterli gelmemiş, bu devletin kurucusu itibardan yoksun(!) ATATÜRK'ün gecekondu(!) Çankaya Köşkü terk edilerek, Ankara Beştepe’de devasa 1150 odalı saray yaptırılarak, bizi tek başına yöneten zamanımız padişahı devlet reisimiz, bu sarayda ikamet ve mesai yapmaya başlamıştır.
Bu da yetmemiş, Marmaris’te bir yazlık saray ve Van Gölü kenarında bir kaçak saray inşaatı devam etmektedir.
Devletimizin itibarı söz konusu olduğunda akan sular durmuş ve yine devletimizin itibarını korumak ve daha da göklere çıkarmak, Karadeniz’in sularını Marmara'ya akıtmak ve çok küçük kalan İstanbul'a(!) yeni bir İstanbul ilave etmek ve içinde bulunduğumuz bilgisayar ve uzay çağına son verip, yeni bir çağ açmak amacıyla(!) Kanal İstanbul yapmak üzere, yeni modern çağa uygun maskeler ve eldivenler takılarak atılan imzalarla, dün itibariyle ilk adım atılmıştır.
En başta Çin olmak üzere, devletimizin itibarını ve ihtişamını kıskanan dış güçler, Korona virüsü denilen bir virüsü ortalığa salmışlar ve maalesef aldığımız eksiksiz  tüm tedbirlere(!) rağmen, bu virüsü ülkemize de bulaştırmak da başarılı olmuşlardır.
Ancak, ülkemizin ve devletimizin itibarına bu Korona virüs salgını yoluyla dahi, asla mani olamayacaklardır. Önemli olan, ülkemizdeki; halkımızın sağlığı, iş sahibi olup olmadıkları, işsizlik, yokluk, pahalılık, üretim açığı, cari açık, ödemeler dengesi, cahillik, hazinenin iflası, lüks ve şatafata harcanan israflar değil, önemli olan devletimizin olmazsa olmazı, itibarıdır. Ülkemizdeki tüm olumsuzluklara rağmen, tek yapacağımız iş, devletimizin itibarını korumak ve itibarından tasarruf etmeye, ödün vermeye kalkışmamaktır.
Devletimiz; uçan ve uçmayan sarayları, vip yatları ve uçakları, lüks harcamaları, gelir garantili köprüleri, havaalanları, otobanları, tünelleri ile itibarlı kılındığı sürece korkmayınız.
Korona virüsü dahi, devletimizin itibarı ve ihtişamına yenilecek ve en kısa sürede ülkemizin sınırlarını terk etmek zorunda kalacaktır.
Biz, boşuna mı; Devletin itibarından asla tasarruf edilmez diye dil döküyoruz, işte bunun için sevgili vatandaşlarım!

Güner Yiğitbaşı

28/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Aklını Başına Topla Recep Tayyip Erdoğan
Kimse işi şakaya almasın lütfen, durum çok ciddi.
Bu Korona virüsü tüm Dünyayı sardı ve bizim ülkemizi de kıskacına aldı, siz bakmayınız açıklanan resmi rakamlara, bizden ileri ve medeni ve daha temiz ülkelerde bile bu kadar çok salgın olacak, geri kalmış tüm sınır kapıları kevgire dönmüş, tüm milletten insanın yaşadığı, göçmen kaynayan ülkemizde, virüs salgın halinde olmayacak öylemi? Buna çocuklar bile gülerler.
Felaket tellallığı ve halkı paniğe sevk etmek değil amacımız, işin ciddiyetini en başta bizi yöneten tek adam, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN olmak üzere herkes kavramalı ve aklını başına toplayarak, politik kaygılardan arınarak, en başta genel sokağa çıkma yasağı olmak üzere, sosyal ve ekonomik tüm tedbirleri alarak, derhal uygulamaya koymalıdır.
Yarın çok geç olabilir, insanlarımız telef ve zaten kırılgan olan ekonomimiz, yerle bir olabilir.
Bu salgın, zecri tedbirlerle dizginlenemezse, kontrol altına alınamazsa, hastalarımıza bakacak ve tedavi edecek doktor ve hastane dahi bulamaz hale geliriz ileriki günlerde.
Recep Tayyip ERDOĞAN; ülkesini ve milletini seviyor ve düşünüyorsa, virüse karşı alacağı sosyal, ekonomik ve kısıtlayıcı tedbirler yanında, halkın karşısına çıkarak, şu takıntı haline getirdiği, İstanbul’u yok edecek ve ülke ekonomisini mahvedecek, fakir ve işsiz halkı daha da fakir ve işsiz kılacak, Kanal İstanbul projesinden kesin olarak vazgeçtiklerini, bunun için ayırdıkları veya ayırmayı düşündükleri ödeneği, ülkenin öncelikli işleri ve korona virüsü salgını için alınacak olan sosyal ve ekonomik önlemler için kullanılacağını, açıkça hakkımıza açıklamalı ve virüs ile mücadelede halkımızdan talep edeceği fedakarlıkları hak etmelidir.
Biz ülkesini ve halkını çok seven sorumluluk taşıyan elli yıllık hukukçu bir aydın olarak, her türlü sorumluluğu yüklenerek, bu çağrıyı yapıyoruz.
Bu çağrıyı, bu ülkenin yetiştirdiği ve bu ülkede yaşayarak karnını doyuran bir kişi olarak, ileride vatanımıza ihanet etmiş olmanın rahatsızlığını duymamak için yapıyoruz.
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'dan, işin ciddiyetini, halkımıza tarafsız bir Cumhurbaşkanı gibi önder olmasını, ilk iş olarak, şu Kanal İstanbul projesinden vaz geçtiklerini, ülkenin kısıtlı imkanlarını bu salgın hastalıktan korunmak için kullanacaklarını ivedi açıklamasını bekliyoruz.
Aksine bir davranışın ve bu salgının önlenmesi için alınması gereken tüm tedbirlerin alınmayarak, sadece halka sokağa çıkmamaları nasihatı yapılmasının, vatana ihanet olacağını buradan alenen ilan ediyoruz.
Türk Milleti, her türlü zorluğu aşacak güce ve morale sahiptir, bu virüs salgınından da kurtulacak ve ilelebet yaşayacaktır.

Güner Yiğitbaşı

26/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ülkenin Genel Manzarası
Korona virüsü Dünya'yı esir aldı, olumsuz etkileri sadece bizim ülkemizde değil.
Ancak, bu virüs den çok daha az zararla çıkabilme şansımızın olmasına rağmen; maalesef, siyasal iktidarın, ülkenin ihtiyaçlarına öncelik sırası veremeyerek hazinedeki paraları, lüzumsuz, öncelik arz etmeyen işlere, taşa, toprağa, betona, lükse ve şatafata harcayarak sıfırı tüketmesi ve alınması gereken tedbirleri, dinsel nedenlerle zamanında alamaması, umreye gidişlere, toplu namazlara zamanında yasak getirmeyi göze alamaması, okulları zamanında tatil edememesi ve hala, ülkede genel bir karantina kararı alamaması  ve benzeri nedenlerle, bu virüsün daha fazla yayılmasının önüne geçilememiş ve bu salgın nedeniyle acilen alınarak  uygulamaya konulması  gereken ekonomik ve sosyal yardım paket ve  tedbirleri, uygulamaya konulamamıştır.
Ülke adeta sahipsiz kalmış, zaman zaman, Sağlık Bakanı medyanın karşısına çıkarak, salgının tahribatını sayılarla açıklamakta, ancak şeffaf bilgiler vermekten, özellikle salgının ülkenin hangi şehir ve kasabalarında yaygın olduğu konusunda bilgi vermekten kaçınmakta, bu gizlilik de, insanların bu salgınla mücadelesinde menfi etki yapmaktadır.
Her gün meydanlara çıkarak, kapalı salon toplantılarına katılarak, yandaş  muhtarları ve yandaş iş adamlarını ve sanatçıları sarayda toplayarak siyasi nutuklar atan, partisinin propagandasını yapan, muhalefete ağıza alınmayacak laflar eden partili ve taraflı Cumhurbaşkanı, inzivaya çekilmiş ve vatandaşlarını, her saniye sesini duyma alışkanlık ve bahtiyarlığından esirgemiştir!
Denizcilikde bir kural vardır, bir tehlike halinde, gemiyi en son o geminin kaptanı terk eder. Gemiyi batırmamak için, olmadı gemideki yolcuların can güvenlikleri ve tehlikeden zarar görmemeleri, gemiyi sağ limen terk etmeleri için, sonuna kadar canla başla çalışır ve gerekirse hayatını verir yolcuları için.
Bizler, iyi günlerimizde ağzından çıkanın emir ve yasa olarak kabul edildiği, her şey de kesin ve son söz sahibi olan ülkemiz gemisinin tek yetkilisi, Allah'dan sonra gelen kaptanı cumhurbaşkanını, salgın hastalığa dayalı bu ev hapsi günlerimizde televizyonlarda daha sık görmek, bu salgın için alınan ve alınması düşünülen kararları, onun sesinden duymak isterdik.
Ama, bizim geminin kaptanı kendi canının derdine düştü, iyi günlerde değerleri kendilerinden menkul insanları bile saray'ında kabul eden ve şereflendiren, kaptan köşkünde ağırlayan kaptanımız, bu salgın nedeniyle yaptığı toplantıyı dahi, o beğenmediği ve dışladığı ATATÜRK'ün Çankaya köşkünde yapma gereği duydu, kendi bürokrat ve bakanlarını dahi sarayına kabul etmekten çekindi, mikrop bulaştırırlar endişesiyle.
Şimdi gemisini, kapalı kapıların ardından, dört duvar arasında, tek başına ve beğenmediği Hristiyanların icadı teknolojinin imkanlarından yararlanarak sözde yönetmeye çalışıyor, daha doğrusu yönetmeye çabalıyor.
Ama, sorun çok, Merkez Bankasının kefen parası dedikleri, ülkenin bu afet ve zor günlerinde devreye sokulması gereken  ihtiyat akçeleri dahi, yendi ve tüketildi.
Bu makale, kimseyi eleştirmek ve insanlarımızı kötümserliğe sevk etmek amacıyla yazılmamıştır. İnsanlarımız her şeyin farkındadırlar, biz belki ilerisi için ders çıkarılır ümidiyle, bilinen gerçekleri şöyle bir toparlamak istedik o kadar.
Buradan, hukukçu olarak şu anda mecliste üzerinde çalışılan cezaevlerini boşaltma amaçlı infaz düzenlemesiyle ilgili olarak düşüncelerimizi de açıklamak istiyoruz.
Bize göre, cezaevlerini boşaltarak, binlerce hükümlünün dışarıya salıverilmesinin zamanlaması yanlıştır. Şu anda hükümlüler, devletin gözetiminde emin ellerde karantina altındadırlar. Genel bir sokağa çıkma yasağının dahi gündemde olduğu şu salgın günlerinde, infaz yasasında yapılacak bir düzenleme ile yaklaşık yüz bin civarında insanın sokağa salıverilmesi, bu salgının yayılma riskini artıracaktır.
Evet, bir saniye dahi özgülükten yoksun kalmak savunulamaz, ancak bugüne kadar özgürlüklerinden mahrum kalan hükümlülerin, hiç değilse salgının yavaşlayacağı günlere kadar cezaevlerinde tutulmaya devam edilmesi, hem kendilerinin ve hem de ülkenin geneli için yararlı olacaktır.
Zira, salınan her mahkum, özgürlüğüne kavuştuğunda daha büyük bir risk altına girecek, örf ve adetlerimiz gereği, evler geçmiş olsun ziyaretçileriyle dolup taşacak, dışarı çıkmama disiplini delinecek, ister istemez kucaklaşmalar, sarılmalar ve öpüşüp koklaşmalar çoğalacak ve korona virüsünün yayılmasına yol açılacaktır.
Bu nedenle, bize göre öncelikli olarak en başta haksız olarak tutuklanan gazetecilerden başlamak üzere, tutukluların durumları savcılar ve hakimler tarafından yeniden değerlendirilmeli ve haksız olarak cezaevlerinde yatan kişilerin salıverilmesiyle yetinilmeli, salgın tehlikesi geçtikten sonra da, çok kapsamlı, eşitlik ilkesi gereği suç ayrımı yapılmadan infaz sisteminde iyileştirme yoluna gidilmelidir.
Hepinize, sağlıklı ve mutlu günler diliyoruz.

Güner Yiğitbaşı

25/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Devlet(İdare) Halkın Zararlarından Sorumludur
Korona virüs salgını ülkemizde de yaygınlaştıkça görülmüştür ki; iş başındaki iktidar, bağırarak geliyorum diyen bu tehlike için alması gereken tedbirleri; ya hiç almamış veya geç ve eksik almış olup, bundan dolayı bu salgının yol açtığı ve açacağı tüm ekonomik zararlarından dolayı vatandaşlarına karşı doğrudan sorumludur.
Hala bazıları çalışmak zorunda olan 65 yaş ve üstündeki vatandaşlar, alınan sokağa çıkmaya ilişkin yasaklama kararı nedeniyle işlerine gidemeyerek, işlerini kaybetmekle burun buruna gelmiş, halkın salgından korunmak için evlerine kapanması nedeniyle, iş yapamaz ve iş yerlerini kapatmak zorunda kalan veya kapatmasalar da işleri bozulan esnaf, çalışanlarının işlerine son vermek veya onları ücretsiz izne çıkarmak zorunda kalmış, ücretli öğretmenler derslere giremedikleri için ücretlerini alamaz hale gelmişler, salgın nedeniyle can derdine düşen az gelirli ücretleriyle çalışan insanlar, adeta açlığa mahkum edilmişlerdir.
Kimse darılmasın ama, devletin terör için aldığı tedbirleri, muhtemel bir salgın hastalık için almadığı, bu konuda hazırlığının ve planlarının olmadığı, bu sağlığımızı tehdit eden salgın için tahsis edeceği, zarar gören insanlarımıza doğrudan maddi destek sağlayacağı yeterli bir kaynağının olmadığı, anlaşılmaktadır.
Daha önce yazıp yayınladığımız ve devletin sorumluluğunu izah ettiğimiz makalemizde de açıkladığımız gibi, bu salgın nedeniyle ortaya çıkan zararlardan, devletin; hizmet kusuruna veya kusursuz (objektif) sorumluluk esasına göre sorumluluğu vardır.
Devlet yetkililerinin; bu salgın hastalığın önlenmesi için yapması gereken hizmeti, alınması gereken tedbirleri alarak yerine getirmemesi, eksik veya geç yerine getirmesi nedeniyle, hizmet kusuru içinde bulunduğu, her geçen gün ortaya çıkmaktadır.
Bu hastalığın, bağıra bağıra geliyorum demesine rağmen; laik bir devlete yakışmayan, dine, sağlıktan öncelik tanınarak, farz olmayan umrenin yasaklanmaması. binlerce insanın mikrop yuvasına başıboş salıverilmesi ve dönüşlerinde de tümünün karantinaya alınmaması, okulların camilerin ve statların kapatılmasında gecikilmesi ve benzeri alınmayan tedbirler, devletin kusura dayalı hizmet kusurundan kaynaklı sorumluluğunu gerektirmektedir.
Bir an için devletin tüm tedbirleri almasına ve hastalığın yayılmasında ve bu nedenle ortaya çıkan zararlarda hiçbir hizmet  kusurunun bulunmadığını kabul etsek dahi, devletin; kamu yararı ve halk sağlığı ve  bu hastalığın yayılmaması nedeniyle alacağı tedbirlerden dolayı vatandaşların uğrayacakları zararları, kusursuz(objektif) sorumluluk ilkeleri gereğince karşılamak zorundadır.
Devlet memurları ve emeklileri maaşlarını alacaklar ama, ücretli öğretmenler okulların zorunlu olarak kapatılması nedeniyle hak edemeyecekleri ücreti alamayacaklar, emeğiyle çalışan özel sektör çalışanları iş verenin ücretsiz izne çıkarmaları veya kazanamadıkları gerekçesiyle ödeyemedikleri ücretlerini alamayacaklar, öncelikle bu ücretlerin devlet tarafından karşılanması devletin yasal sorumluluğu ve sosyal devlet olmanın gereğidir.
Devletin, hastalığın yayılmaması için evlerinizden çıkmayın demesinin hatta bu konuda yasaklar getirmesinin bedelini devlet karşılamak ve çalışamayarak veya işten çıkarılarak açlığa mahkum edilen kişileri, sosyal devlet koruması altına almak zorundadır.

Güner Yiğitbaşı

24/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu
NOT;Bu makalemizi tamamlarken aldığımız
         bir habere göre, devlet bu makalemizdeki sorumluluğunu
         hatırlayarak gerekli kararları almış olup, bu sevindiricidir.

Virüslü Coronalı Günler
Dünyayı istila eden, milletleri, devletleri perişan eden virüslü günleri yaşıyoruz.  Ben de 75 yaşında bir vatandaş olarak Corona virüsüne karşı savunmadayım, çaresizim, herkes gibi ben de sadece önerilere uymaya çalışıyorum. İşte bu virüslü günlerimden birini size anlatmak istiyorum.
BADİ ve GARİP:
Benim 12 yıl önce oğlumdan kalan Jekrassıl Terrier model “Badi” adında bir köpeğim var. Bu köpeği oğlum Dr. Celil Cüneyt 12 yıl önce bana bırakmıştı. Benim böyle köpek bakmaya zamanım yoktu. Oğlum İzmit’de görevli iken 12 yıl önce evine alıyor; evde Badi yalnız kaldığında koltuk ayağı gibi ahşap kısımlarlı kemirirmiş. Aldıklarından altı ay sonra köpeği bana getirdiler; “bu köpek bize sorun çıkaracak, babam nasıl olsa emekli oldu, Badi’yi ona götürelim” diye düşünmüşler ve Badi’yi bana getirdiler.
Getirdiklerinde de, “baba bu şimdilik sen de kalsın, altı ay sonra alacağız” dediler ve böylece bırakıp gittiler.
Oğlumun hatırası diye bu sevimli küçük cins köpeği özenle bakmaya başladım. Bu köpek benim elime ayağıma dolaşmasına, bakımı zor olmasına karşın, oğlumun hatırası diye bakıyor, besliyor, onu sabah akşam gezmeye çıkarıyordum. O da böylece bana müthiş alıştı, evde bile yanımdan hiç ayrılmaz, hangi odaya girsem, yanıma gelip yatmak istiyor. Eşim de o kadar sevmeye başladı ki, ona “kuzum” diyor zaman zaman.
İşte o Badi’yi 12 yıldır sabah akşam ama her gün parklara gezdirmeye çıkarıyorum. Dışarı çıkmamız biraz gecikse, gelip paçalarıma sarılıyor, etrafımda siniliyor, dört dolanarak böylece “beni dışarı gezmeye çıkar” demek istiyor.
Virüslü Coronalı Günler

Günlerim böyle devam ederken, 2019 Haziran’ında, Badi ile her gün uğradığımız evime yakın parkta, nereden geldiğini bilmediğim kocaman bir kurt köpeğine rastladım. Terk edildiğini tahmin ettiğim bu kurt köpeği öylesine zayıftı ki, kemikleri sayılıyordu, durmadan kaşınıyor, yiyecek içecek bir şeyler arıyordu. Çok yaşlı idi, öyle ki, yaşlı insanların kırışık buruşuk yüz gibi yüz derileri kırış kırıştı.  Acıdım bu kurt köpeğine ona da bakmaya başladım. Ağaçların altında park bekçisinin ağaç suladığı hortum ile onu iki kez yıkadım ve beslemeye devam ettim. Bu kurt köpeğinin adını da “Garip” koydum. Kış gelmeden, yere yatık duran bir otsu ağacın üstüne bir komşu yardımı ile kocaman bir naylon çadır yaptık, altına da çöpe atılmış yorgan döşek bulduk, öylece orada yatıp kışı geçirdi.
Ama ben, Badi’ye nasıl mama alıyorsam, Garip için de mama alıyordum. Komşulara da rica ediyordum, mama yiyecek getirmelerini istiyordum. Komşular da beslemeye başladı, ben lokantalardan kemik, yemek artıklarını getiriyordum, o onları çok seviyordu. O ilk gördüğümde kemikleri sayılan çok zayıf olan zayıf Garip, 2020 Martına doğru öylesine bir kilo aldı, çok sağlıklı yiyip içiyor.
İşte böylece, sabah akşam Badi ile gezmeye çıkıyoruz, ilkin parka uğrayıp Garip’in maması kalmamışsa mama bırakıyorum, suyu bitmişse su koyuyorum. Birkaç güne bir, Badi ile gezmeye çıkarken, elimde 5 l lik su dolu pet şişe ona su taşıyorum.
KORONA VİRÜSÜ BAŞLAYINCA
İşte böylece Badi ve Garip ile günlerim devam ederken, sadece ülkemizde değil, dünya genelinde Corona virüsü ve salgın bulaşma ölüm olayları başlayınca, biz de buna ayak uydurmaya, talimatlara uymaya başladık.

POLİSTEN 155 TEN RAKI İSTEYEN YAŞLI

Virüslü Coronalı Günler
Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada bir arkadaş, cep telefonuma bir 65 yaş üstü güncel fıkralı video göndermiş. Videoda şöyle bir muhabbet vardi:
65 yaş üstü vatandaşların dışarı çıkmamalarını öğütlendiği şu günlerde, bizim 65 yaş üstündeki azgın bir vatandaşımız, 155 i açmış, peynir vb yiyecekler yanında, bir de rakı istemiş. Videoda polis amirine telefon ediyor, " amirim adam bunları bunları bir de rakı istiyor ne yapalım", diyor. Amir de gırgıra alarak, "bir de buz götürün buz buz" diyor ve kahkahayla gülüşüyorlar. İyi de, önceden ilan ettiniz, “ihtiyaçlarınız olursa, siz sokağa çıkmayın 155 i falan arayın biz getirelim” diye. Hemen aklıma, uyar mı bilmem,  bizim köyde küçüklüğümde söylenen bir atasözü geldi: "eşeği süren ossuruğuna katlanır"...
Demek ki bundan böyle bu virüs devam ettikçe, artık mizahi temaya da bürünebilecek.
65 üstü vatandaşlarda virüs daha etkili olduğu için 65 üstü vatandaşların sokağa çıkma yasağı sorunu başlayınca, ben kendimden çok Badi ile Garip’i düşünmeye başladım. Bunların gezme, mama sorunu ne olacak diye düşünmeye başladım.
YAKIN ÇARŞIYA GİTMEK ZORUNDA KALDIM
Evde eşim, “yarın sütçü gelecek paran var mı”  deyince, cüzdanda paranın olmadığını anladım.
23 Mart 20 günü akşamüstü Badi’yi gezdirmeye çıkınca, elimde eldiven, ağzımda maske en yakın ATM den para çekmek için, yolu uzatarak Özmen Çarşı’ına doğru yürümeye başladık. Badi karıncayiyen gibi burnunu yerden kaldırmıyor, öteki köpeklerin bıraktığı her idrarı kokluyor, her idrarın üstüne o da bir imzasını atıyordu. Bazen taze bırakılmış idrarı kokluyor, kokluyor idrarın dişi mi erkek mi olduğunu seçiyor, kendi erkek olduğu için dişi köpeğin o idrarını yalıyor. Böylece kaldırımı takip ederek çarşıya doğru yürüyoruz.
Böyle giderken, sık sık bahçe demirlerine asılmış bayatlatılmış ekmek poşetlerine rastlarım, onları alıyorum, Garip’in yuvasına yakın bir düz yer var, oraya götürüp ekmekleri parçalayıp saçıyorum, beni gören güvercinler dalış uçuşu ile gelip attığım bayat ekmekleri kapış kapış yiyorlar. Bunu hemen her gün, denk gelirse yapıyorum.
Kaldırımda yürürken, bahçe demirine asılmış bir poşet, poşetin içinde atılmış bir kg kadar sigara böreği gördüm, Garip için onu yanıma aldım. Yollarda tek tük in san gelip gidiyorsa da, her zamanki kalabalığı görmek mümkün değildi.
Nihayet Özmen Çarşısı’na geldim, iki ATM den birinden para çektim, orada çarşı içinde bulunan bayiden bir sayısal veya süper oynayayım, dedim bayiye girdim. Önümde beş altı kişi sırada idi. Biraz ağzı kalabalık, yüksek perdeden konuşan tezgâhtaki adam, en arkada duran eli eldivenli, ağzı maskeli beni görünce, beni azarlarcasına “amca senin gelmemen lazım, sen niye geldin” deyince benim nevrim attı, “para bitti ATM den para çekmeye geldim” dedim. Baktım adam beni adeta azarlıyor, işimi yapmaz endişesi ile hemen dönüp gittim.
Bu kez Rajiv Gandi Caddesinin kaldırımlarından aşağılara eve doğru Badi ile yürümeye başladık.
Kaldırımda giderken, çöp konteynerin yanında çeşitli çöp dolu poşetlerin yanında içinde çok belirgin çeşitli ilaçların bulunduğu dolu poşeti gördüm. Ne yazık ki birçoklarımızın evinde kullanılmayan, “iyi oldum sonra kullanırım” düşüncesi ile biriktirilen, bu nedenle son kullanma tarihi geçmiş nice ilaçlar vardır. Böylece bir süre sonra böylece bu ilaçlar çöpe atılıyor, diye düşünerek yürüdüm.
Caddenin sonunda bir köpek maması satan pet-şov dükkânı vardı, Garip için mama aldım, Garip’in evi tarafına doğru yürüdük. Garip’in yuvasının bulunduğu parka gelince, yanıma aldığım sigara böreğini Garip’in mama kabına koydum, azalan suyunu doldurdum.
Oraya yaklaşırken, hemen yakında bulunan oturmak için banklar ve üstünde güneşlik tahta tente vardı, iki delikanlı oturakları bırakmışlar, anormal bir şekilde o tahta tentenin üstüne çıkıp oturmuşlar, bir şeyler mırıldanıyorlardı.
SİGARA VE PARA İÇİN ŞANTAJ
Virüslü Coronalı Günler

Ben Garip’in suyu maması ile uğraşırken 18-19 yaşlarındaki iki delikanlıdan birisi oradan inip yanıma doğru gelmiş, bana “amca sende sigara var mı, bir sigara verir misin” dedi. Ben irkildim, hiç sigara içmediğim için, -tam adamını buldun ben sigara içmem Yeşilaycıyım, üzgünüm sigara yok, dedim.
Badi ile epey dolaşmıştık; Garip’le su-mama işini bitirince, Badi geciktik eve doğru gidelim, dedim, onun tasmasını tutarak o iki gencin yanından geçmekte olan patika yoldan yürümeye başladık. Lisede okuduklarını sandığım bu iki gençten gölgeliğin-tentenin tepesinde oturan öteki genç, “amca 15 liran var mı” dedi. Benden sigara parası istediklerini anladığım için, “üzgünüm yok aybaşında gelirsen olur” dedim.  Akşamüstü cebimle onların anormal görünümünün fotoğrafını çekerken, yüzlerini montları ile kapatıyorlardı. Biz eve doğru yürürken, o yukarıda oturan genç sesini değiştirerek ukalalığa başladı ve şöyle dedi:
Virüslü Coronalı Günler

­“-Amca sen 65 yaş üstü değil misin, dışarıda niye geziyorsun, seni şikâyet edeceğim, yoksa ya para verisin, ya sigara verirsin”, dedi. Ben de, -şu köpeği gezdirmeye, şu çalının altında yatan Garip’e de bakıyorum, onun suyu maması için çıktım-, dedim.O tehditvari havalanmaya başladı, cep telefonu ile numara çeviriyormuş gibi oynuyor, “gitme seni 153 e şikâyet edeceğim”  diyordu. Biz eve doğru yürüyorduk, onun arkamızdan sesi geliyordu, telefondan, “abi burada 65 yaş üstü bir adam var, parklarda geziyor” diyordu. Arkam süre de, “gitme amca gitme polis geliyor”  diyordu. Biz 100 m kadar uzakta olan eve doğru hızlandık.
Baktım karşı kaldırımda, uzun süre bekârların oturup gittiği, şimdi Özbekistan’dan gelen bir karıkoca’nın oturduğu, pek de bakımlı olmayan bu komşu evde belediye ekipleri dezenfektan işlemi yapıyorlardı.
Karşı kaldırımdan bir komşu da “Jefi” adlı köpeğini gezdirmek için yollarda idi. Eve geldik eşim, “ne oldu bu gün geciktiniz, endişe ettim” dedi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
Fotoğraflar: Badi’yi gezdirirken yollarda cebimle çektiğim fotoğraflar.

Zorunlu Hapis Günlerinin Düşündürdükleri
Korona virüs salgınının ülkemizi de etkisi altına almış olması nedeniyle, bilinçli insanlarımızın çoğu kendi özgür iradeleriyle sokağa çıkmıyorlar ve kendilerini ev hapsine alıyorlardı.
Maalesef, bazı duyarsız insanlarımızın tehlikeyi ve halkımızın sağlığını hiçe sayarak sokağa çıkmaya, parklardaki banklarda yan yana oturmaya devam etmeleri üzerine, hastalığın daha da yayılmaması için, devletimiz bir karar alarak, 65 yaş ve üstü insanların sokağa çıkmalarına yasak getirmek zorunda kaldı.
Biz de 65 yaş üstü olmamız nedeniyle, zaten kendi arzumuzla çıkmadığımız sokağa çıkma yasağına tabi olan insan konumuna geldik.
İnsanın; kendi sağlığını düşünerek, bir yasaklama olmadığı halde, istediği zaman sokağa çıkabileceğini bilmesinin rahatlığı ve huzuru içinde, kendi özgür iradesiyle sokağa çıkmamasına karşın, getirilen yasak nedeniyle sokağa çıkamaması halinde, değişik ve farklı duygular yaşamaya başladığına tanık oluyoruz.
İnsanın, bir yasağa tabi olarak, sokağa çıkamayarak evde kalıp özgürlüğünden mahrum kalmasının, insanı tedirgin ve rahatsız ettiğini, özgürlüğünün değerini daha fazla hissettirdiğini anlamış olduk.
65 yaş ve üzeri insanların; çocuklarını okutup evlendirerek yuvadan uçurdukları, sağ ise, eşiyle iki başına kaldıkları düşünüldüğünde, bu iki yaşlı insanın aynı evde izole yaşayarak, ne kadar birbirlerine manen destek olsalar da, kendilerini; okuyarak, yazarak, medya'yı izleyerek vakit geçirmeye çalışsalar da, dört duvar arasında hapis kalmanın, ruh sağlıkları üzerinde mutlaka kötü bir iz bırakacağı yadsınamaz. Ancak, sağlıklı ve hayatta kalabilmenin; bugün süresi bilinmese de,gelip geçici olan  bu hapis hayatından geçtiğinin bilinciyle, bu zor dönemi en az zararla atlatacağımıza güvenmeli ve kendimizi buna alıştırmalıyız.
Virüs nedeniyle; 65 yaş altı olmalarına rağmen, özgür iradeleriyle kendilerini ev hapsine almak zorunda kalan savcı ve hakimlerimiz de özgürlüklerinden mahrum kalacaklardır. Bize göre, savcı ve hakimlerimiz bu ev hapsi dönemlerinin olumsuz etkilerini, özgürlüğün ne demek olduğunu, kendi ruh halleri üzerinde gözlemleyip hissetmelilerdir ki; yasaları zorlayarak, tutuksuz yargılamanın asıl, hukuk sistemimizde zorunlu tutuklamanın olmadığını, yasal tutuklu nedenleri olsa dahi, hakimin tutuklama kararı verip vermeme konusunda özgür ve yetkili olduklarını, özgürlüğün insanların devredilemez en doğal ve tabii hakları olduğunu, bu vesileyle artık fark ederek, tutuklama kurumunu kötüye kullanma alışkanlıklarından kurtulmalıdırlar.
Bu zorunlu veya iradi ev hapsi günleri için, devletimize de bazı ekonomik görevler düşmektedir. Devlet olarak, kamunun sağlığı ve geleceği için alınan bazı yasaklayıcı kararlar nedeniyle, insanlar işlerini ve aşlarını kaybetmemelidir.
İşverenler işçi çıkarmasın demek kolaydır, ancak bu sağlık afeti nedeniyle iş yapamayan para kazanamayan küçük ve orta boy esnaf çalışanlarına ücretlerini ödeyemezse ki, çoğu ödeyemeyecek, devletin (idarenin)kusursuz sorumluluğu ilkesi gereğince, gerekirse özel sektör çalışanlarının ücretlerinin de devlet hazinesinden objektif sorumluluk ilkesi gereğince ödenmesi zorunludur. Bunun için, normal zamanlar için geçerli olan işsizlik fonu devreye sokulmak zorunda değildir.
Ülkemizde Varlık Fonu kuruldu sözüm ona, aslında adının varlık olmasından başka hiçbir varlığı olmayan.
İşte, varlık fonu böyle olağanüstü durumlar için kurulur, varlıklı devlet kurumlarını bu fona alarak içlerini boşaltmak için değil.
Bizim bu salgın nedeniyle bir önerimiz daha olacak, şu yap işlet ve devret modeliyle yapılan tüm hastane, yol, köprü, tünel, havaalanı ve benzeri yerler için verilen devlet garantisi, içinde bulunduğumuz dünyayı sarsan ve beklenmeyen salgın nedeniyle, yeniden uyarlanmalı ve bu salgın geçene kadar, devletin garantisi kaldırılmalıdır, hatta yasal ve idari alt yapısı hazırlanarak orta vadede bu tür tüm tesisler, bedeli mukabilinde devletleştirilmeli ve butün yap işlet ve devret modeli tesislerin yapımından vaz geçilmelidir.
Bu salgın nedeniyle evlerimizde hapis kalmanın; sağlığımız ve ülke ekonomisi ve geleceği için  olumlu sonuçlara vesile olacağını düşünerek, huzur bulmaya çalışıyoruz.
Hepinize sabırlar ve sağlıklar diliyoruz.

Güner Yiğitbaşı

23/03/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget