Makaleler "Can Ataklı"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Akil sayılan kişilerden Orhan Gencebay abimize MHP Genel Başkanı Bahçeli fena kızdı.
Orhan Abi de kendini ifade etmek istedi.
“Üç yıl önce ‘Vatan sağ olsun’ diye bir şarkı yaptım. Ben tüm bu bestelerimi hümanist bir düşünceyle hayata geçirdim. Vatan için gerekirse ölürüz. Ata’mızın dediği gibi, maksat vatansa gerisi teferruattır” dedi.
Oldu mu şimdi Orhan abi, naaptın böyle?
Sen ki “akil” insan seçilmişsin.
Nasıl olur da hümanizmden, vatandan söz edersin?
Hele şimdi “akillik” yapmak varken nereden çıkardın o “Atatürk”ten söz etmeyi.
Hele hele o “maksat vatansa gerisi teferruattır” sözü de ne demek öyle?
Orhan abi, sen “akil” insansın. Vatan’dan Atatürk’ten falan söz ettiğin zaman bil ki seni çiğ çiğ yerler.
Sen bırak Türk’ten, Atatürk’ten, vatandan söz etmeyi.
“Bu ülkede savaş var” diyeceksin.
Sen söyleyince seni sevenler sana inanacak, Türkler’in Kürtler’i öldürdüğünü düşünecek, terör akıllarına bile gelmeyecek.
Orhan Abi, sakın ola ki terörden, teröristten söz etmeyeceksin. İmralı’daki terörist liderin aslında hümanist bir insan hakları savunucusu olduğunu anlatacak, eğer mümkünse ondan sayın diye söz edeceksin.
Aman Orhan Abi dikkat, seni vatandan Atatürk’ten, Türk’ten falan söz edesin diye seçmediler.
Bırak onu “darbeciler, statükocular, kafatasçılar, vesayet severler” yapsın.
Allahaşkına kendini helak etme. Bırak, sanki bir film çeviriyormuş gibi düşün. Biz anlarız seni. Rolünü oyna. Yoksa bunlar gerçek hayatta seni çok fena yaparlar, ona göre.

Gani Yıldız’dan seçmeler

“Bütün bunlar ‘analar ağlamasın’ diye yapılıyor” tezini savunanlar, yapılanların şehit ve gazi analarını ağlatacağını hiç düşünmüyor mu?

***
“Silivri’de OHAL” başlığını görünce, “Oradaki tek olağanüstü hâl, mahkemenin kararını açıklaması olur” diyerek sevindik. Meğerse haber; “olağan hâl” olan coplu, tazyikli sulu, biber gazlı müdahaleyle ilgiliymiş.

***
Bir “çözüm süreci” de, içinden çıkılmaz hâle gelmiş olan İstanbul trafiği için başlatılmalı. En “akil adam” bile o trafikte aklını kaçırır!

***
Tarihî Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto edenlere polisin müdahalesi çok sert olmuş. Normaldir; protesto sinemayla ilgili olunca protestocuların hayatlarının, gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmesi istenmiştir.

***
Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, “Sadece baklava lezzeti bile AB üyeliği için yeterli” esprisini yapmış. Acaba sadece Egemen Bağış esprileri yüzünden AB’ye giremiyor olabilir miyiz?

***
Soru: Devlet kurumlarındaki tabelalardan “T.C.” kısaltmasının kaldırılması neyi gösterir? Cevap: Rövanşı yenik götüren Türkiye Cumhuriyeti’nin, uzatmaları kaç dakika oynayacağını gösteren tabelanın kalktığını.

***
Karakollar estetik olacakmış. Estetiğe, polis müdahalesinden sonra esas protestocuların ihtiyacı var.

***
Ekonomide tehlike çanları çalarken “protesto edilen senet sayısı” patlamış. Buna rağmen “protesto edilen bir hükümet” olmadığına göre, vatandaş hâlinden memnun.

İşte haftanın fıkraları

Bu hafta da Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet sunuyorum sizlere..

Cehenneme marş marş

Görevli melek ‘öbür tarafa’ giden 10 erkeği karşılayıp sıraya dizmiş. “Hayatı boyunca karısından başka kızlara da ilgi duyanlar uygun adım cehenneme marş marş!” diye bağırmış. Dokuzu rap rap rap cehenneme doğru uygun adım giderlerken birisi ‘esas duruş’ta yerinde çakılmış kalmış. “Heyy!” diye yine bağırmış melek, “Giderken şu sağır herifi de yanınıza alın!”

Para istemez

Adamın biri ağlayarak doktora gidip ‘günlerdir sürekli ereksiyon halinde olduğunu, ilk başlarda aldırmadığını ama daha sonra acı ve endişe veren bir duruma geldiğini’ anlatıp “Ne olur bu dertten kurtarın beni” demiş. Doktor muayene ederken adamın şikâyet ettiği yerden minicik bir siyah böcek yere doğru zıplamış. Hasta normal hale dönmüş ve müthiş rahatlamış. “Doktor ne kadar teşekkür etsem azdır size” demiş adam müthiş sevinerek, “Borcum ne kadar söyler misiniz?” Yere çömelip telaşla böceği yakalamaya çalışan doktor, “Sırası mı?” demiş adama, “Yerde zıplayıp duruyor kerata, şunu tutmama yardım et, para mara istemez.”

Müthiş evlilik

Yaşlı adam parkta oturmuş ağlarken yanına koşarak gelen delikanlı, “Neden ağlıyorsunuz amca?” diye sormuş. “85 yaşımı kutluyorum oğlum”diye başlamış yaşlı adam, “Dün gece müthiş çılgın 26 yaşında bir fıstıkla evlendim. Daha ne isterim ben?” demiş göz yaşlarını silerek.“Ee peki o zaman neden ağlıyorsunuz?” Yaşlı adam cevabı vermiş: “Evimin nerede olduğunu unuttum.”

Geçen hafta bir grup gazeteci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giderek “yasa dışı telefon dinlemelerini araştırma komisyonuna” bilgi verdi.
Demek Meclis yasa dışı telefon dinlemelerine karşı son derece hassas ki böyle bir komisyon kurulmuş.
Komisyona bilgi ya da ifade veren gazeteciler genellikle “kendilerinin dinlenmesinden” söz ettiler.
Diğer bir ortak yanları ise “bu dinlemelerin hukuk dışı olduğu kadar ahlaki olarak yanlış olduğunu” söylemeleriydi.
Komisyona konuşan özellikle yandaş gazeteciler dinlemelerden duydukları rahatsızlığı dile getirirken bu yolla kişilerin karalandığını, aşağılandığını, küçük düşürüldüğünü de söylemekten çekinmediler.
Hepsi güzel de, bu isimlerin çoğu sırf telefonlarda konuştukları için aylardır hapislerde çürüyenler hakkında bugüne kadar tek söz bile söylememişlerdi.
Hatta tam tersine, telefon tapelerinin üzerinde tepinip “İşte bunların ne olduğunu görüyorsunuz değil mi, bunlar nasıl serbest bırakılır, hepsi ömür boyu hapse mahkûm olmalı” türünden yazılar da yazmışlardı.
İnsan bir tuhaf.
Kendi yaptıklarını, kendi söylemlerini, duygu ve düşüncelerini hep “haklı” tarafa koyuyor ama başkası söz konusu olduğunda bunların hiçbirini geçerli saymıyor.
Ortada bir dinleme tapesi bile olmadığı hâlde kendilerini dinlenmiş kabul edip feveran edenler, başkalarının açık dinlenmelerine ve bunların çarşaf çarşaf yayınlanmasına hiç ses çıkarmıyor.
Sonra da “bu ne samimiyetsizlik” denildiğinde mahcup olup başlarını öne eğeceklerine “Ama bizi demokrasi dış güçler dinlemiş, bunlarsa yasal” diyecek kadar zekâmızla alay etmeye kalkışabiliyorlar.

Peki bu dinleme tapeleri neden hiç yayınlanmıyor?

Söz dinlemelerden açılmışken, hâlâ merak ettiğim bir konuyu daha yine belirtmek istiyorum.
İktidar ve yandaşları ile onlara payandalık eden maskeli faşistler yıllardır “telefon dinlemeleri” üzerinden Türkiye’nin aydınlarını, yazarlarını, üniversite rektörlerini, akademisyenlerini, sanatçılarını, sendikacılarını, bilim adamlarını ve askerlerini aşağılıyor, hakaret ediyor ve suçluyor.
Yargı da aynı paralelde çalışarak bu insanları hapishanelere dolduruyor.
Güya demokrasi ve hukuktan yana olduklarını, darbelere karşı çıktıklarını savunanlar, darbeci diye nitelendirdikleri kişileri “fişleme, izleme” yapmakla ve “herkesin telefonlarını dinlemekle” suçluyor.
Oysa yıllardır hep “fişleme, izleme ve dinleme” yaptıkları ileri sürülenlerin telefon konuşmalarını, gizlice çekilmiş videolarını ve bu kişilerin elinden çıktığı ileri sürülen belgeleri görüyoruz ortalıkta.
Eğer şu anda hapiste olanlar bugüne kadar hep izleme, dinleme fişleme yaptılarsa, bunlar nerede?
Onların tuttuğu kayıtlar ortaya çıkmazken, onlarla ilgili bu kadar çok kayıt nasıl, ne zaman ve kimler tarafından tutulmuş?

Oyunumuz başlamak üzeredir

İşte tiyatroda sahneye çıkacakların en heyecanlı anı bu anonstur. Artık salon kararmıştır ve perde açılmak üzeredir. Yapılacak tek iş sahneye çıkmak ve oyunu oynamaktır.
Benim için de o an geldi. Bu akşam saat 20.00’de Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde “Canın Sağolsun Türkiyem” adını verdiğim “tek kişilik gösteri” için sahneye adım atıyorum.
“Allah utandırmasın” diyor ve benim için de ilk olan bir yeniliğe yelken açıyorum.
Tek kişilik gösteri ne kadar sürecek, nerelerde oynanacak ben de bilemiyorum. Artık sizlerden gelecek talebe göre her yere gideceğimi düşünüyorum. Şimdilik bu akşam ve perşembe akşamı iki gösterim var. Perşembe günkü gösteri Ataşehir Zübeyde Hanım Öğretmenevi tiyatro salonunda.
Bu akşam gelmek isteyenler, trafik çilesini göze alamazlarsa, metroyu kullanmalarını tavsiye ederim. Durak Kültür Merkezi’nin tam önünde.

Günün sözü

Ekonomide tehlike çanları çalarken “protesto edilen” senet sayısı patlamış. Ortada “hükümeti protesto eden” olmadığına göre, vatandaş bu hâlden memnun! herhâlde.. (Gani Yıldız)

Gazeteci olarak doğaldır, günün gelişmeleri içinde boğuluyoruz genellikle. Yaşadığımız olayların biraz geçmişini karıştırmak, gelişmelerle bağlantı kurmak konusunda bazen özensiz davrandığımız da oluyor.
CHP eski milletvekillerinden emekli büyükelçi Onur Öymen, en azından benim bu eksikliğimi kapatan bir bilgi notu gönderdi geçen hafta. Bazı bölümlerini sizlerle paylaşacağım. Ama önce yazmak istediklerim var:
İktidar terör örgütünün silah bırakması konusunda “hiçbir taviz verilmediğini” söylüyor. Ancak terör örgütünün tavrına bakınca bu söylem pek doğru değil gibi görünüyor. İktidar süreçle ilgili hiçbir açıklama yapmıyor ama seçtiği “akil” isimler uzun süredir üstü kapalı bazı öneriler getiriyor.
Bu önerilerle yabancı kişi ve kuruluşların önerileri neredeyse bire bir örtüşüyor. Henüz hiçbir resmi açıklama olmamasına karşın, PKK terör örgütüne yabancıların önerdiği bazı konularda söz verilmiş olması büyük olasılık.
Örneğin ABD’nin eski başkanı Jimmy Carter, Güney Afrikalı liderler Nelson Mandela ve Desmond Tutu ile eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan gibi ünlü kişilerden oluşan ve yöneticileri arasında Soros’la bazı eski ABD büyükelçilerinin de bulunduğu “Uluslararası Kriz Grubu” 30 Kasım 2012’de yayınladığı Kürt raporunda AKP iktidarına “Kürt sorunun çözümü” konusunda bazı tavsiyelerde (!) bulunmuştu.
Rapordaki tavsiyelerden bazıları şunlardı:
- Ana dilinde savunma konusunda yasa hemen çıkarılmalı.
- Ana dilinde eğitime geçiş için bir takvim belirlenmeli.
- Yerel yönetimlerin Kürtçe yer isimleri koyma yönündeki kararlarına izin verilmeli.
- Kamu hizmetlerinde Kürtçenin kullanılmasının önü açılmalı.
- Hükümet, Diyarbakır’da ve ülke çapında yerel hükümetler ve ademi merkeziyetçilik konularının tartışılmasına önderlik etmeli.
Bu heyetin sözcüsü konumundaki Desmond Tutu ise “Öcalan’a özgürlük verilsin” talebinde de bulunmuştu.
Yine heyetin 4 Aralık 2012 tarihli açıklamasının ekinde ise Öcalan’ın Ağustos 2009 tarihli “yol haritasına” yer verilerek bugünkü sürecin ana hatları belirlenmişti.
Kürt sorununa kafa yoran eski Finlandiya’nın Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari’nin başkanlığında oluşturulan “Bağımsız Türkiye Komisyonu”, 2009 yılında yayınladığı “Avrupa’da Türkiye” başlıklı raporunda Kürt dilinin yayında, kamu binalarında, okullarda ve siyasi konuşmalarda kullanılmasını önermiş, Kürtçe yer adları üzerindeki yasakların kaldırılmasını tavsiye etmiş ve “Anayasanın, bir etnik kökene diğerlerine göre daha çok ayrıcalık tanıyormuş gibi görünen maddeleri yeniden yazılarak Türkiye’nin tüm vatandaşları için gerçek anlamda eşitlik sağlanmalıdır” görüşünü savunmuştu.
Belli ki hiçbir şey iktidarın inisiyatifi ile gerçekleşmiyor.
Peki yabancıların bu isteklerini aynen karşılamanın bedeli ne olacak?

Silivri’de beklenen oldu

AKP Genel Başkan Yardımcısı olacakları zaten önceden haber vermişti. Üste çıkmak için de “Silivri’de olacakların sorumlusu CHP’dir” demişti.
Jandarma iktidarın talimatıyla yine halka su sıktı, gaz sıktı, panzerlerini on binlerin üzerine yürüttü. O buz gibi soğukta ve yağmurda kilometrelerce yürüyen halka hiçbir şey olmadı aslında.
Onlar aydınlarına, yazarlarına, bilim adamlarına ve vatansever askerlerine sahip çıktılar, destan yazdılar.
Olan hukuka, adalete oldu. Mahkeme panikledi, avukatları içeri sokmak istemedi, hukuku katleden uygulamalarla duruşmayı erteledi.
Unutmayın ki bu günler tarihe birer kara leke olarak geçecektir.
Sorumlularını ise yine hiç kimse hatırlamayacak bile.

Hani 76 milyonu temsil ediyordu

Başbakan akil diye seçtiği isimlerin 76 milyonu temsil ettiğini söylemişti.
Ama her zamanki gibi söylediklerini unutan Başbakan, akil denilenlere yönelik eleştiriler karşısında eleştirenlerin niteliğini, kalibresini beğenmediğini söyledi. Güya akil denilenleri savunmak için eleştirenleri yerin dibine batırdığınızda, o isimlerin 76 milyonu temsil etmediğini de söylemiş oluyorsunuz aslında.
Bunun da ötesinde, o akil denilenlerle eleştirenler arasına nifak sokuyorsunuz ki, artık birbirlerini bırakın ikna etmeyi yan yana bile gelemeyecek duruma düşüyorlar.

Ya sev ya terk et gibi değil mi?

PKK silahsız mücadeleye geçtiğini açıklayınca iktidar “silahlarınızı bırakıp gidin” dedi. Gerçi gidecekler de Türk vatandaşı. Bunda bir garabet yok mu? Türk vatandaşlarına “ülkeyi terk et” denmiş oluyor. Ayrıca bu bir dönemlerin “ya sev ya terk et” söylemine de çok benzemiyor mu? Madem sevmiyorsun, bırak silahını git diyoruz kendi vatandaşlarımıza.

Sevgili okurlar; geçen haftanın en önemli olayı “akil insanlar” heyetinin oluşturulmasıydı. Laf olsun diye konulan bir iki kişi dışında tamamı AKP yandaşlarından oluşan heyet Türkiye’yi karış karış gezerek “barış!” anlatacaklar.

İsimleri tartışmam

Her yerde “Akil isimleri nasıl buldun?” sorusu ile karşılaşıyorum. Açıkçası beni hiç ilgilendirmiyor, çünkü önemli olan isimler değil, onların niteliği belli, böyle bir heyete gerek olup olmadığı ki, bu heyet fikri zaten baştan itibaren saçma sapan.

Sanki savaş var

Akil insanlar denilen heyet ülkeyi karış karış gezerek, halkı “barışa inanmaları” konusunda ikna edecekmiş. Sanki bu ülkede savaşanlar var, bunun da ötesinde savaştan yana olan, anaların ağlamasını isteyenler varmış gibi davranıyorlar.

Amaç referandum

Biraz aklı ve zekâsı olan herkes anlıyor ki, bu heyetin asıl amacı AKP iktidarının Türkiye’ye dayatmak istediği “yeni!” anayasanın referandumda kabul edilmesi için bir ön “halkla ilişkiler” propagandası yapmaktır. Bu heyetin onurla bağdaşmayan tek görevi budur.

AKP anayasası

Başından beri şunu savundum. İktidarın Meclis’te oybirliği ile kabul edilmiş bir anayasa arzusu yok. Çünkü biliyor ki, oybirliği ile çıkacak bir anayasa kendi çıkarına uygun değildir. AKP’nin amacı kendi zihniyetinde “dönüşüm sağlayacak” bir anayasa hazırlamaktır.

Ortak etme oyunu

Ancak AKP de biliyor ki, bu Meclis’ten kendi dönüşüm zihniyetine uygun bir anayasa çıkarması olanaksız. AKP bu nedenle sanki “iyi niyetli” yaklaşıyormuş gibi bir “anayasa komisyonu” kurdurdu. Bu komisyonda üyeler eşit oylara sahip. Oyun zaten burada.

Meşrulaştırmak

Muhalefet, yandaş medya baskısı nedeniyle “aman bana demokrasi düşmanı demesinler” diye bu heyete girdi. Bu komisyonun iki farklı kararı olabilir. Ya oybirliği ile bir anayasa taslağı çıkar ya da partiler hiçbir şekilde uzlaşma sağlama yolu bulamazlar.

İkisi de geçerli

Ancak AKP için fark etmiyor, her iki durum da iktidarın lehine. Diyelim ki partiler ortak bir metne imza attı. Böylelikle anayasa taslağı Meclis’e gelmiş olacak. Ama en önemlisi bütün partiler katıldığı için bu metin meşruiyet kazanacak. Kararı ise Meclis verecek.

Değişiklikler

Parlamento en üst kurum olduğuna göre, önüne gelen metni aynen kabul etme gibi bir şartı yok. Dileyen bir milletvekili (elbette talimat alarak) maddeler üzerinde değişiklik önergesi verebilecekler. Sayısal çoğunluğu nedeniyle AKP istediği maddeyi değiştirebilecek.

Uzlaşma olmazsa

AKP için üzerinde anlaşılmış bir taslak çıkmaması da fark etmeyecek. Çünkü Başbakan zaten “Bekleriz sonra kendi metnimizi ortaya koyarız” dedi. Bu kez bu metin ortaya konacaktır. İki aşamada da tek tehlike referandum sınırı olan 330’un bulunamamasıdır.

Terörle pazarlık

İşte terör örgütüyle yapılan pazarlıkların meyvesi bu aşamada alınacaktır. AKP’nin anayasa için 327 oyu var. Sadece 3 oy için BDP’ye ihtiyaç duyacaktır. Terör örgütü de alacağı tavizler karşılığında BDP’ye 330’u buldurma talimatı vermesi olasılık dışı değildir.

Referandum aşaması

İktidar terör örgütünün desteğiyle anayasayı referanduma götürecek sayıya ulaşabilir. Sıra bunun halka kabul ettirilmesine gelecektir. Akil adı verilen insanların görevi ise işte şimdiden halka bu anayasanın güzelliklerini! anlatmaktır ki, zaten hemen hepsi buna çok hevesli.

Anket oyunları

Bütün bunlara rağmen iktidarın endişe ve çekinceleri olduğu da görülüyor. Bu nedenle güya saygın bazı kuruluşlara anketler yaptırılarak halkın eğilimi soruluyor. Her nasılsa bu anketlerde “iktidara büyük destek” olduğu ortaya çıkarılıyor. Peki bu doğru mu?

Sorumluluk yok ki

Denilebilir ki “araştırma kuruluşları sahte anketler yayınlarsa ciddiyetleri zedelenir.” İlk bakışta doğru. Ancak bu şirketlerin şu anda bir sorumluluğu yok.

Verdikleri bilginin test edilmesi için bir seçim gerekli. Oysa bir yıla kadar seçim yok. “Yanılmışız” demek kolay.

SONAR anketi

Bu görüşümü SONAR’ın yaptığı son anket kanıtladı. SONAR araştırmasına göre AKP yandaş araştırma kuruluşlarının dediği gibi terörle muhabbeti sonucu oy kazanmamış aksine yüzde 45’e düşmüş. Bu oran kararsızlar dağıtılmadan yüzde 39’da kalıyor.

Bu inandırıcı

Yine denilebilir ki “SONAR’a niye inanıyorsun?”

Bu da ilk bakışta doğru. Ama SONAR son seçimleri neredeyse “milimi milimine” doğru tahmin etti. Çıtayı bu kadar yükselten bir şirket, şimdi neden sahtekârlık yapsın ve itibarını yerle bir etmeye kalksın?

Sırıtan sahtekârlık

İktidar yandaşı anketçiler sırıtan sahtekârlıkları ile kamuoyunu etkilemeye ve yönlendirmeye çalışıyor. Oluşturulan sahte bir iklimle halkın duyguları sömürülüyor ve “büyük dönüşüm” için zemin hazırlanıyor. Aydınlık insanların bu oyunu görmeleri gerekiyor.

Hepinize iyi haftalar dilerim.

Pazartesi günü Silivri’de Ergenekon duruşması var. Türkiye’nin gerçek demokratları, aydınları, Türkiye sevdalıları bu intikam davasını izlemek için Silivri’ye akın etmeyi planlıyor. İktidar bu hareketlenmeden çok tedirgin. Bir tür korku içinde. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bu telaş ve endişeyi oklarını CHP’ye çevirerek en üst perdeden haykırarak dile getirdi.
Çelik’e göre marjinal grupların peşine burnuna halka takılmış gibi düşmüş durumda. (NOT: Eskiden ayı oynatıcıları vardı. Ayının burnuna halka takarlardı. Zavallı hayvan canı yandığı için mecburen ayıcının peşinden giderdi. Benzetmedeki seviyeye bakar mısınız?) AKP Genel Başkan Yardımcısı CHP’yi uyarıyor, “Orada olacakların sorumlusu CHP’dir” diyor.
Peki orada ne olacak? Çelik’in bilgisi mi var? Tahmini var. Çelik CHP’nin bariyerleri aşmayı, jandarmanın yakasına yapışmayı, mahkemeyi basmayı düşündüğünü tahmin ediyor. Buna karşı jandarmanın da zor kullanacağını CHP’ye elbette “burayı yakın, yıkın” demeyeceğini ileri sürüyor.
Oysa ne dün ne bugün; kimsenin aklına mahkeme basmak, olay çıkarmak ve bundan prim sağlamayı düşünmek gelmedi. Demokratik bir ülkede her özgür vatandaş, bir mahkemeyi izleme hakkına sahiptir. Ayrıca o mahkemenin uygulamalarını protesto etme hakkı da vardır.
Bir iktidar protestodan niçin korkar, çekinir? Yapılacak olan şudur: Elbette binlerce kişi mahkeme salonuna giremez, bu teknik olarak mümkün değildir. O hâlde mahkeme girişi güvenlik altına alınır, milletvekilleri, basın mensupları, avukatlar ve sanık yakınları için ayrı bir güvenlik kapısı kurulur. Salon tamamen doluncaya kadar izleyici alınır ve ondan sonra kibarca geri kalanların barikat arkasında beklemeleri söylenir.
Oraya gidenler terörist, azılı katil, sabotajcı değil. Normal vatandaşlar. Hiçbirinin aklına şiddet kullanmak gelmez. Ama jandarma kasıtlı olarak halkın üzerine, su, biber gazı sıkıp, coplarını ve şok aletlerini kullanırsa ortalık karışır. Milletvekillerine ayrı giriş yeri ayırmadığı için onları özellikle barikat üzerinden aşırmaya çalışırsa, kargaşa çıkar.
Bir cezaevinin çevresini güvenlik altına almak zor değildir. Ama amaç güvenlik almak değil, kasten olay çıkarmak için halkı tahrik etmek olursa başka tabii.
Jandarma Genel Komutanı pazartesi günü duruma bizzat el koymalı, kendi ekibinin bu kez psikolojik harp taktikleri uygulamasını engellemelidir. O zaman inanın hiçbir şey olmaz. Mahkeme rahat çalışır, sanıklar ve dinleyiciler güven altında olur, halk da protesto etme hakkını layıkıyla kullanır.

Akın var Silivri’ye akın

Pazartesi günü Ergenekon davasının duruşması yapılacak yine. Savcı “mütalaasını” vermişti biliyorsunuz. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, üniversite rektörleri, askerler, bilim adamları için ömür boyu hapisler, ağırlaştırılmış mahkûmiyetler isteniyor. Onlara nedense “fikirlerinizi gömün ya da mağaraya bırakın, sonra istediğiniz yere gidin, göz yumacağız” denmiyor.
Eee, fikir bu. Öyle gömmekle mağaraya saklanmakla olmaz ki. İşte 8 Nisan günü, yani pazartesi, Türkiye’nin her yerinden Silivri’ye akın akın insan gelecek. Amaç, bir intikam uğruna yıllardır hapislerde süründürülen, Türkiye’nin “hormonsuz” aydınlarına, vatanseverlerine “Yalnız değilsiniz, biz kapıdayız” mesajı vermek.
Jandarmamız ise önlemlerini şimdiden alıyor. Öğrendiğime göre, halkı Silivri’den uzak tutmak için kullanılacak bariyer ihalesi tamamlanmış, yüklenici firma pazartesi sabahına kadar bariyerleri bitirmek için harıl harıl çalışıyormuş. Kalabalıklar barikatlarla, su ve gaz bombalarıyla, panzer ve coplarla elbette durdurulabilir. Peki demokrasiye, hukuka, insan haklarına, ülke sevgisine hangi barikatları kuracaksınız?

Akil ol, AKP’ye oy ver

Hafta başında Adalar-Bostancı seferi yapan motorlardan birinde yangın çıktı. Mucize eseri kimse yaralanmadı bile. Ancak yolcular sahile vardıktan sonra feryat başladı. Hemen herkes belediyenin Adalar halkını cezalandırdığını söylüyordu. Çünkü yıllardır Bostancı ile Adalar arasında sefer yapan vapurlar kaldırıldı ve yerine daha az güvenli, lodosa dayanıksız motorlar konuldu.
Açıkça söylenmese bile nedenini herkes biliyor.
Çünkü Büyükşehir Belediyesi, Adalar Belediyesi’ni kaybetti ve bunun acısını orada yaşayan vatandaşlardan çıkarıyor. İşin özü, Adalar halkı “akil” davranıp oylarını AKP’ye vermeyince bunun bedelini ödüyor.
Demek ki neymiş? seçimde Adalar halkı da “akil” olacak ve oylarını AKP’de toplayacak. Siz görün ondan sonra hizmeti.
Karayılan, Başbakan’ın geri çekilme modelini beğenmemiş. “Süreç akamete uğruyor!” telaşına gerek yok. Müzakere edilir, beğenecekleri bir model bulunur elbet... (Gani Yıldız)

İktidar Partisi’nin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’yu çok seviyorum. Hiç tanımıyorum, karşılaşmadım bile ama seviyorum, çünkü hiç çekinmeden, lafını eğip bükmeden, partisinin bazı konularda nasıl düşündüğünü söylüyor.
Örneğin bir süre önce “Çok şükür Ak Parti sayesinde Türk olmaktan kurtulduk” demişti. Bir zihniyet ve bir niyet daha güzel nasıl anlatılır ki?
Bu sözleri eleştiren çok oldu, ben de dâhil, ama ardından yapılan anketlerde AKP’nin oyunun yüzde 53’lere çıktığını gördük. Meğer “Türk olmaktan kurtulduğuna sevinen” ne çok kişi varmış, öğrenmiş oluyoruz. Aziz Babuşçu, benim defalarca dile getirdiğim, ama maskeli liberallerin anlamamakta direndiği bir konuyu da çok özlü biçimde anlatmış hafta sonunda katıldığı bir konferansta.
Babuşçu şöyle diyor: 10 yıllık iktidar dönemimizde şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.”
AKP İl Başkanı ne kadar güzel ve özlü biçimde dile getirmiş gerçeği. Diyor ki “Siz çıkarınız için bizi desteklediniz, sağ olun var olun. Artık tramvaydan inme vaktimiz geldi. Üzülmeyin ama, biz sizin sandığınız gibi değiliz, bu nedenle artık birlikte olamayız.” İşin tam özeti şudur; “Sizin son kullanma tarihiniz geldi de geçiyor bile.”
Teşekkürler Aziz Babuşçu. Kaç yıldır anlatmaya çalıştığımı bir tokat gibi çarptınız bu maskelilerin suratına.

O partide ne işiniz var o zaman?

CHP Adana Milletvekili Turgay Develi açmış ağzını yummuş gözünü. Kendine göre “özeleştiri” yapmış aslında. Neymiş, partisi halktan kopmuş, toplumdan kopuk partilerin başarı şansı yokmuş.
CHP yıllarca laiklik peşinde koşmuş, baş örtüsü ile mücadele etmiş, yanlış yapmış.
Bu milletvekiline göre CHP sosyete partisi olmuş, cami cemaatinden korkmuş.
Güzel de, madem CHP bu kadar kötü durumda, bu milletvekili neden hâlâ o partide kalmak için çabalıyor?
Ayrıca özeleştiri de olsa, kendi partisine yönelik çok ağır bir haksızlık var. CHP’lilerin dinlerine çok saygılı olduğunu, büyük çoğunluğunun ibadetlerini yerine getirdiğini ama bunu yaparken dini siyasete alet etmediğini, laikliği savunduğunu, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı olduğunu ama bunun asla din düşmanlığı olmadığını bilmiyor mu?
Ayrıca madem partisi bu kadar yanlış yapmış, dine sırtını dönmüş, elini tutan mı var, gidip cami cami dolaşarak, halka bu yanlışlığı anlatır. Muhtemelen bu milletvekili sözlerini iyi niyetle söylediğini, CHP’nin bu eleştirilere açık olması gerektiğini anlatacaktır bu eleştirilerim karşısında.
Kim bilir, belki de öyledir. Ama sözlerinin hangi gazetede, üstelik manşette yayınlandığına bakınca yaptığının ne anlama geldiğini anlayacağını sanıyorum.

Türkish Republic diye bir yarışmacı

Dünya Medeniyetler Kraliçesi seçimi var. 17 ülkeden 18 genç kız yarışıyormuş. Güzellik yarışmaları her yıl defalarca çeşitli adlar altında yapılır. Bu da bunlardan biri.
Ama merak ettiğim iki nokta var. Birincisi, ilk kez bir güzellik yarışmasında Türk güzelinin üzerinde Miss Turkey yani Bayan Türkiye yerine Miss Turkish Republic yani Bayan Türkiye Cumhuriyeti yazıyor. Demek ki “Türk” demeye utanmış ve çekinmiş organizatörler. Malum, yarışma Diyarbakır’da yapılacak.
İkincisi ise yine ilk kez bir ülkeden iki yarışmacı var. “Türkiye Cumhuriyeti’nden” bir kızımızla “Miss Diyarbakır” katılıyor bu yarışmaya. “Aynı ülkeden iki güzel” belki de yanlış bir tanımlama. Yarışmada sanki Diyarbakır ayrı bir ülke gibi sunulmuş oluyor çünkü.

Kızamık aşısı

Suriye’den gelen salgın hastalıklara karşı güney illerinde çocuklara kızamık ve su çiçeği aşıları yapıldığını yazmıştım dün. Aslında “mevsimi olmamasına rağmen” İstanbul’da (muhtemelen başka illerde de) hızlı bir aşı kampanyası başlamış. Buralara kadar geldi demek ki salgın.

GÜNÜN SÖZÜ

Başbakan, “Yeni bir ilkbahara hamdolsun hep birlikte ulaştık” demiş. Toplumu karpuz gibi ikiye ayıran politikalara rağmen ilkbahara bir bütün olarak girebildiğimiz için hakikaten şükretmeliyiz! (Gani Yıldız)

İktidar partisinden rahatsız olan ama “muhalefet yok ki, nereye oy vereyim” diye soranların sayısı çok yüksek. Doğrudur, muhalefet işini gerektiği gibi yapamıyor, halka umut vaat edemiyor.
Ancak öyle bir hava da yaratıldı ki, sanki muhalefet hiçbir şey yapmıyor, hiçbir şey söylemiyor. Aslında tüm olumsuzluklara rağmen muhalefet hiç çaba harcamıyor, eleştiri, denetleme ve uyarma görevlerini yapmıyor değil.
Sorun sadece muhalefette değil, muhalefetin sesini duyurmakla görevli olan medyada.
MHP Bursa’da bir miting yaptı örneğin, 100 bin kişiye yakın bir kalabalık toplandı, hangi gazetede, hangi TV’de geniş biçimde gördünüz?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dünkü Meclis grup toplantısında çok önemli cümleler söyledi. Bana göre her biri üzerinde uzun uzadıya durulması gerek.

Şimdi size Kılıçdaroğlu’nun dünkü sözlerinden seçtiğim birkaç cümleyi sunuyorum. Okuyun ve düşünün:
- İstanbul’da rant dolayısıyla, yandaşlara sağlanan imkân 100 milyar.
- Grubumuzda kürsüye çıkanlar 2B mağdurları, aylardır itiraz ediyorlar, seslerini kimse duymuyor ama CHP duydu.
- Sülün Osman Anadolu’dan gelen vatandaşlara Galata Köprüsü’nü satardı. Şimdi Erdoğan da vatandaşın malını vatandaşa satıyor.
- Erdoğan, “Bizim metropollerimiz vardı. Ama o estetik ruhu olmayan ellerde nekropole (mezarlık) dönüştü” dedi. Doğru mu, doğru. Peki, kuran kim, kurduran kim?
- Erdoğan, “Yüksek binalar inşa etmeyi maharet kabul etmiyorum” diyor. Kentleri bu hâle getiren kim? O belediye başkanları kim? Kendisini anlatıyor ama farkında değil.
- Kimlere, hangi yandaşlara avantaj sağlandı, ortaya çıkarmak için TBMM’ye araştırma önergesi vereceğiz.
- Ayamama Deresi’nde 35 vatandaşımız öldü. Dere etrafında tek bina yıkıldı mı? O 35 yurttaşımızın günahı kimin boynuna?
- Esenyurt’ta Belediye ruhsat veriyor, maket üzerinden satış yapılıyor. Satın alınan daire 25. Katta, ama 25. kat yok.
- Erdoğan Beykoz Belediyesi’nin internet sitesine baksın. Yüzde 46’sı, en fazla bin lira, bin 500 lira geliri olan bir aileden sen milyarları nasıl alacaksın. Birileri parayı bastırıp alacak!

Bu millet kafayı mı yiyor ne?

Sabah televizyonda haberlere bakıyorum. Fox TV’de Fatih Portakal kura sonucu uzaya gitme hakkı kazanan Türk’le ilgili haber yapmış, üzerine de “Türkler uzaya giderse” diye bir tweet açarak izleyicilerden bu konudaki düşüncelerini yazmalarını istiyor.
Pek çok kişi esprili biçimde “Türkler uzaya giderse ne olur?” sorusuna cevap yazıyor. Ancak cevapları okurken Fatih Portakal’ın birden yüzü asılıyor. Çünkü peş peşe gelen mesajlarda “Neden Türk diyorsun, gidenin Türk olduğunu nereden biliyorsun, ayırıcılık yapma, ırkçılık yapma” türü laflar ediliyor.
İşe bakın, “Türkler uzaya giderse?” sorusundaki Türk sözünden bile şiddetle rahatsız olup tepki gösterenler var artık ülkemizde.
Bir yerde de “Türk kahvesi” isteyen birisine bazı müşteriler “Ne demek Türk kahvesi, ırkçılık yapmaya utanmıyor musun” diye sataşmış, kavga çıkmış, karakolluk olmuşlar. Haberde karakolda ne olduğu yazmıyordu. Büyük ihtimalle polisler, “Barış! sürecine zarar verdiği için” Türk kahvesi isteyen kişiyi bir güzel ıslatıp gaza boğmuşlardır.

‘Korsanlık’ yeni mi aklınıza geldi?

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım kargo şirketlerine karşı savaş açmış. Bakan’a göre kargo şirketleri yasal değilmiş ve korsan biçimde çalışıyormuş. Meğer kargo taşımacılığı PTT’nin tekelindeymiş. İyi de, Sayın Bakan siz 10 yıldır iktidarda değil misiniz, bu korsanlık yeni mi aklınıza geldi. Ama madem PTT bu işte “tekel” ve işini “çok iyi” yapıyor. Bir okurumdan gelen mesajı sayın bakana takdim edeyim:
“Sayın Ataklı; 26 Şubat 2013 tarihinde Bolu’dan PTT Kargo ile KKTC’ye yolladığım barkod numarası CP006789825TR olan paket hâlâ teslim edilmemiştir. PTT yetkilileri başvurularıma hiçbir cevap vermemektedir.”
Sayın Bakan; okurumun adını yazmıyorum, ama kargo numarası var, oradan takip ettirebilirsiniz.

Adana’da kızamık ve su çiçeği aşısı

Milletvekilleri soru önergeleri veriyor, ben yazıyorum, başka gazetelerde yazılıyor ama TC Sağlık Bakanlığı’ndan bir açıklama gelmiyor.
Suriyeli mülteciler nedeniyle Güney illerimizde çeşitli salgın hastalıklar başgösterdi. Hatta ölümler bile oluyor. Bakanlık cevap vermiyor ama, belli ki durum kritik. Çünkü Adanalı bir “aile hekimi” okurumdan aldığım mesaja göre bölgede kızamık ve su çiçeği aşıları yapılmaya başlanmış küçük çocuklara.
Neyse ki, önlem alıyorlar, ona da şükür.

Bundan yaklaşık bir buçuk yıl önce Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı bombardıman uçakları Uludere’de “terörist” sanılan bir gruba doğrudan ateş açmış, bombalama sonucu 34 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. O günden beri bu olayın ve sorumlularının açığa çıkması için çaba harcanıyor ama nafile.
Meclis’te kurulan araştırma komisyonu da sonunda pes etti ve iler tutar tarafı olmayan bir raporla yetinip konuyu kapattı. Ancak, komisyonun raporunda çok ilginç bir bölüm var. Raporda komisyonun ısrarlı tutumuna rağmen Genelkurmay’ın “gizlilik kaydı olduğu gerekçesiyle” hiçbir soruya cevap vermediği belirtiliyor.
Yani “sivilleştik” dediğimiz “şeffaflaştığımızı” ileri sürdüğümüz “ileri demokrasiye geçtiğimizi” haykırdığımız günlerde meğer Genelkurmay “eski alışkanlıklarını!” sürdürüyormuş.
Benzerini 28 Şubat’ta, “Susurluk Komisyonu” çalışmaları sırasında da görmüştük. O günün komisyonu herkesi dinlemişti ama sıra askeri kişilere gelince her şey tıkanmıştı.
Dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman Meclis’in “gelin ifade verin” çağrısına cevap verme tenezzülünde bile bulunmamıştı. O orgeneral şimdi ileri yaşına rağmen tutuklu.
Haydi diyelim ki “o günler zaten askeri vesayet günleriydi, askerin burnu havadaydı, ükenin sahibi olduğunu düşünüyordu.” Oysa iktidar ve yandaşlarına göre artık “Yeni Türkiye!” var ve artık askerin borusu ötmüyor.
Peki nasıl oluyor da şimdi Genelkurmay, herkesin üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu hakkında yine bilgi verme tenezzülünde bulunmuyor? Bugünkü Genelkurmay Başkanı’nın iktidara rağmen tavır koyabileceğine inanan var mı? Herhalde yoktur.
Genelkurmay, her alanda iktidarın emrinde olduğunu defalarca dile getirdi. O halde demek ki, eğer Genelkurmay bilgi saklıyorsa, burnundan kıl aldırmadığı için değil, iktidar böyle istediği için yapıyordur.
Eeee, buna “AKP iktidarının 28 Şubat’ı” demek yanlış mı olur?

Döndük geldik yine 2005’e

İsrail “telefonda özür diledi” diye bir zil takıp oynamadığımız kaldı. Nedense bu kadar sevinenler İsrail’in neden özür dilediğinin üzerinde pek durmuyor. Bölgedeki Amerika ile ortak çıkarları gereği Türkiye’nin “sorunlu” gibi görülmemesi için buna gerek duyulduğu ortada.
Gerçi iktidar da çok hazırmış özür dilenmesine. Hemen kabul etti. Yeter ki ABD Başkanı tanık olsun, telefondaki bir “pardon, üzüldük” lafı yetti de arttı bile.
Özürden sonra haberler çıkmaya başladı; Akdeniz’de, Kıbrıs açıklarında artık biz de söz sahibi olacakmışız, Rumlar gibi biz de petrol arayabilecekmişiz, Türkiye bölgeye ağırlığını koyacakmış, bu konuda İsrail de bize destek olacakmış.
Duyan da yeni bir şey oldu zannedecek.
Tutuklu tümamiral Cem Gürdeniz’in gönderdiği mektubu okumuştunuz bu köşede. (Ayrıntılarını ‘Hedefteki Donanma’ kitabında anlatıyor) Gürdeniz 2005 yılında Türk donanmasının caydırı gücü nedeniyle Rumların petrol aramaları yapamadığını, Rumlara destek olacak yabancı şirketlerin de Türkiye’nin tavrı karşısında bir şey yapamadıklarını anlatıyordu. O tarihlerde Türkiye Akdeniz’de petrol aramaları yapabilecek güç ve olanaklara kavuşmuştu.
Ancak her nasılsa bunu sağlayan Deniz Kuvvetleri’ne karşı operasyon başlatılmış ve amirallerin çoğu hapse atılmıştı. Meydanın boşalması üzerine Rumlar Akdeniz’de petrol aramaya başlamıştı, üstelik güvenliği de İsrail donanması sağlıyordu.
Şimdi İsrail “özür” diledi, döndük 2005’in şartlarına. Bölgede biz de petrol arayabileceğiz, İsrail’in himmetiyle. Arada Türk Donanması batırıldı.
Olsun, intikam alındı ya.

Kızamıktan sonra şark çıbanı

İki hafta önce CHP Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker ‘in bir soru önergesini sizlerle paylaşmıştım. Şeker, yeni Sağlık Bakanı’na yönelttiği önergesinde Suriye mülteci kamplarında kızamık vakalarının arttığını ve bakanlığın nasıl bir önlem aldığını soruyordu. Birkaç gün sonra da CHP Hatay milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu’nun bir soru önergesini okudum.
Ediboğlu önergesinde Londra’da yayınlanan Al Awsat gazetesinin Halep’te Leishmaniasis, bilinen adıyla şark çıbanı salgını görüldüğünü yazdığını belirterek “Güney illerimizdeki kamplara buralardan çok sayıda sığınmacı geliyor, bakanlık bu ve benzeri salgın hastalıklarla ilgili ne yapıyor?” diyor ve şu iki soruyu soruyordu:
1- Türkiye’de sayıları 250 bin olarak açıklanan Suriyeli sığınmacıların varlığı biliniyorken ve bu sayı hızla artmaktayken, Bakanlık olarak bu salgın hastalıklar ile ilgili ne gibi önlemler almaktasınız?
2- Türkiye’deki sığınmacı kamplarında kalan veya evlerde barınan sığınmacılarda Şark Çıbanı, Kolera veya Tifo vakalarına rastlanmış mıdır? Rastlanmışsa kaç kişidir? Sınırların kevgire döndüğü bir ortamda bu salgınları nasıl önlemeyi düşünüyorsunuz?

Diyarbakır’da terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ı dinlemek için toplanan kalabalığı izlerken çok önemli bir ayrıntı dikkatimi çekti. Kürsüde BDP Milletvekili Pervin Buldan, terör liderinin mektubunu “Kürtçe” okuyor. Kalabalıktan hiç tepki yok. Sonra kürsüye BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder çıkıyor ve terör liderinin mektubunu bu kez Türkçe okumaya başlıyor ki, kıyamet kopuyor. Her cümleden sonra alkış ve kesilmeyen sloganlar duyuluyor meydandan.
Neden?
Çünkü Pervin Buldan’ın Kürtçe sözlerini alandakilerin tamamına yakını anlamıyor, terör liderinin mesajları ancak Türkçe okununca insanlar ne dendiğinin farkına varıyor.
Şimdi kimi Kürt milliyetçileri “asimilasyonun sonucu” diyebilirler. Öyle olsa bile bu olay Türkiye’nin pek çok yerinde pompalanan “Güneydoğu halkı Kürtçe konuşuyor, Türkçe bilmiyor, neyi zorluyorsunuz” efsanesini de bitirdi aslında. Kendilerine “demokrat süsü” verenler uzunca bir süredir bu efsaneyi körükleyip “Ana dilde eğitim olmalı, mahkemelerde Kürtçe savunma yapılmasına izin verilmeli” tezlerini ileri sürüyorlardı.
Bundan etkilenen kimi iş adamları Güneydoğu’daki şubelerine “Kürtçe bilen eleman” almaya kalkışıyordu. Beyin yıkamayı andıran olağanüstü propagandanın etkisindeki kimi hümanistler de “Olur mu böyle şey, insanlara bilmedikleri bir dilde hitap edilir mi?” diye soruyorlardı saf saf.
Elbette herkes istediği dili öğrenmeli. Bunun önündeki bütün engeller kaldırılmalı.
Ama yalan da söylenmemeli.
İşte Pervin Buldan’ın durumu. Kuzey Irak’ta Kürtçe yayın yapan bir televizyon bile konuşmayı anında çevirememiş ve spiker sonunda “Bu ne biçim Kürtçe” diye isyan etmiş. Milletvekilinin bile durumu bu işte.
Öcalan mı? O zaten bilmiyor ki.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulma

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker’den “çözüm sürecine” ilişkin bir mesaj aldım dün. “Her endişenin barışa darbe olarak nitelenmesinden çok rahatsız olduklarını” belirten Toker çok ciddi 3 gelişmenin arifesinde olduğumuzu saptıyor.
Medyamız fikre değil de “sayısal güce” önem verdiği için muhtemelen LDP’nin görüşlerine yer vermeyecektir. Kayda geçmesi açısından Toker’in mesajını yayınlamak istiyorum:
“Kürt asıllı vatandaşlarımıza tüm bireysel özgürlüklerinin doğuştan bir hak olduğunu vurgulayarak, barış süreci denilen bu pazarlık sürecine endişeli yaklaşıyoruz.
Bu sürece çekince ile yaklaşan herkes kandan nemalanan, savaş çığırtkanı değildir.
Zira ülkemizin yağmurdan kaçarken doluya tutulma olasılığı yüksektir.
Orta Doğu’da gerçekleşmesine kesin gözü ile bakılan, bölgeyi ateş topuna döndürecek ve ufukta gidişatı ters yöne çevirecek hiçbir gelişme görünmeyen çok ciddi 3 olayın arifesindeyiz.

1- Suriye’nin dış destekli bir iç savaş ile parçalanması,

2- Irak’ta Bağdat-Erbil çatışması kaçınılmazlığı,

3- İran’a bir saldırı olasılığının varlığı.

Bu üç gelişme de, Türkiye kendi Kürt sorununu çözmeden başarı ile gerçekleşemez. Zira bölge patladığında her üç cephede de Türkiye’ye büyük ihtiyaç duyulacaktır. Bizce, bu süreç öncesi Türk-Kürt Federasyonu vaadi, genişlemiş sınırlar, Kerkük, Musul, petrol geliri yemlemesi ile Türkiye’nin Osmanlı özentileri bugün olduğu gibi işin içine çekilecek, zamanı gelince de Hırvatistan’ın Yugoslavya’da yaptığı gibi tek taraflı bağımsızlık deklarasyonu ve anında tanınma ile ülke bir gecede bölünecektir. O günkü Türkiye’nin durumunu Allah çocuklarımıza göstermesin.
Türkiye’ye iki ay önce kullanılmış eski iki fırkateyni satmayanların, Kerkük, Musul’u tepside teslim edip, ‘petrolleri de sizin olsun’ diyeceklerine inanmak saflık ötesi akıl tutulmasıdır.
Gidişata mani olamıyoruz, bari tarihe notumuzu düşmüş olalım.”

“Bayrağı unuttular” oyunu oynanıyor

Kimbilir kaç kere yazdım. “AKP Öcalan’la anlaşmayı çoktan yaptı, süreç dedikleri halkın buna alıştırılmasıdır” dedim. Nitekim terör örgütü lideri mesajını okuturken iktidar saflarında en küçük bir kaygı, endişe ya da merak yoktu. Biliyorlardı ne söyleneceğini. Herhalde işi şansa bırakamazlardı.
Ancak bilinen bir diğer gerçek de, halkın önemli bir bölümünün durumu “sessizce” izlemesiydi. Başbakan bu sessiz tepkiye karşı “çok da sevinmiş” görünmemek için olacak “Türk bayrağı olmaması kabul edilemez” dedi.
Ama oynanan oyunu Habertürk’te katıldığım programda BDP Milletvekili Altan Tan açık ediverdi.
Tan “Bize ne söylüyorlar, devletin valisi var, bayrak dağıtsaydı, ya da Kürt kökenli AKP milletvekilleri ellerinde bayraklarla gelseydi” deyiverdi.
AKP her şeyi hesaplamış ama bayrağı unutmuş demek ki. Ya da “söyleyecek bir sözümüz olsun” diye özellikle de unutmuş olabilir.

Önce gelen bazı e-mail’lerdeki “Ziraat Bankası’nda artık T. C. yok” başlıklarına aldırmadım. Yine bir “internet efsanesidir” diye düşündüm, çünkü bu tür şaşırtıcı ve yanıltıcı mesajlarla çok karşılaşıyoruz.
Bu nedenle T. C. Ziraat Bankası’nın internet sitesine bakmaya da üşendim açıkçası. Çünkü Türkiye’de sadece Ziraat Bankası’nın adı önünde “Türkiye Cumhuriyeti” ibaresi vardır. T. C. devleti temsil eder. Bir de Merkez Bankası’nın adının önünde “Türkiye Cumhuriyet” tanımlaması vardır ki o “Türkiye Cumhuriyeti” tanımından farklıdır, direkt cumhuriyeti temsil eder.
Geçen hafta MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın soru önergesini görünce çok şaşırdım. Çünkü gerçekten de Ziraat Bankası adı önündeki Türkiye Cumhuriyeti ibaresi kaldırılmış.
Neden?

İşte Türkkan da Ekonomi Bakanı Ali Babacan’dan bunu soruyor. Lütfü Türkkan’ın soru önergesi şöyle:

1- Anayasa’nın 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir” denmesine rağmen bu uygulama anayasal anlamda suç işlendiği anlamına gelmez mi?

2- Ziraat Bankası tabelalarından T. C. ibaresi çıkarılarak ne amaçlanmaktadır?

3- Bir bankanın adından Türkiye Cumhuriyeti’nin baş harflerini silip atmak sizin tekelinizde midir?

Türkkan’ın soru önergesini okuyunca insan gerçekten merak ediyor. Ziraat Bankası önündeki T. C. rumuzunun kaldırılmasının amacı ne olabilir. Bütün şubelerin tabelalarında artık T. C’nin yer almaması ne anlama gelir?
Bakalım Ekonomi Bakanı Ali Babacan bu sorulara ne yanıt verecek, gerekçesini nasıl açıklayacak.
Tabii cevap verir mi, orası da meçhul. Çünkü bu iktidar milletvekillerinden gelen soru önergelerine zamanında yanıt vermeyi pek sevmiyor. Ya hiç vermiyor ya da aylar sonra lütfedip iki satırla geçiştiriyor.

Demek arabalar uzaktan durdurulabiliyor

Birkaç yıl önce yazdığım bir yazı aklıma geldi. Bir dostum kullandığı aracın anahtarını her nasılsa kontak içinde kırmıştı. Araba Marmaris’teki bir dağ yolundaydı. Çekici çağırmak çok zaman alacaktı.
Telefonla aradığı aracın Türkiye temsilcisi “Bir çaresi var” demişti. Temsilci aracın üreticisine telefonla ulaştı. Aracın kod numarası verildi. Fabrika neredeyse 3 bin kilometre uzaktan aracı çalıştırdı. Arkadaşım böylelikle aracını kente indirebildi, yetkili servise götürdü ve kırılan anahtar burada çıkarıldı,yeni anahtar getirtildi ve araba normale döndü.
O tarihte “Uzaktan çalıştırma olanağı varsa durdurmak da mümkündür, bu iyi gibi görünen korkunç bir şey” demiştim. Gaziantep’te yanlışlıkla 4 kişiyi öldüren kişinin aracının uzaktan durdurulduğunu öğrendik.
Burada korkunç olan şu: Bilgisayar sistemleri hayatımızı çok kolaylaştırıyor ama, kötülüklere karşı da çaresiz kalabiliyor.
Artık kullanılan araçların tamamı yeni bilgisayar teknolojisine göre yapılıyor.
Bu durumda, önemli kişilere kimsenin anlamayacağı yöntemlerle suikastler düzenlemek mümkün. Bir hacker, araba üreticisi firmaların bilgisayar sistemlerini kırarak satılmış her aracın uzaktan kumanda kodlarını ele geçirebilir.
Saatte yüz kilometre hızla giden bir aracı birden durdurduğunuzu düşünün.
Demek ki, hiç birimiz güven altında değiliz. Devlet adamlarının bindiği araçların uzaktan durdurma kodları iptal edilmiş durumda mı, yoksa hepsi faal hâlde mi?

Mehmet Akif de şimdi ırkçı mı oluyor?

Bazı okurlar uyarıp sorunca ben de merak ettim. Başbakan Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldığını söylüyor, Çanakkale’de zafer kazananların Türkler değil, Müslüman ümmeti olduğunu ileri sürüyor, bunları söylerken de asıl amacının ırkçılığa karşı olduğunu belirtmek olduğunu açıklıyor. Hepsinin üstüne de İstiklal Marşı şairimizi Mehmet Akif Ersoy’u yücelterek sanki bütün söylediklerinin kanıtı gibi gösteriyor.
Bu durumda İstiklal Marşı’nda geçen “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?” satırındaki ırk neyi temsil ediyor?
Mehmet Akif’e ırkçı diyebilir miyiz?

Nefesleri tuttuk Öcalan’ı bekliyoruz

İşe bakın ki, koca Türkiye bir terör örgütü liderinin iki dudağından çıkacak birkaç cümleyi bekliyor. Ki “sevinsin mi sevinmesin mi” diye... Madem öyle, gelinen noktada umarım Öcalan bugün güzel şeyler söyler de “barış” diyenlerin yürekleri biraz ferahlar.
Ama ya hayal kırıklığı olursa? Fark etmez, iktidar her zaman rahatlıkla becerdiği gibi anında U dönüşü yapar ve “Valla biz elimizden geleni yaptık” diyerek eskiyi aratacak bir sertliğe bürünür.

Önceleri sadece “teröristbaşı” idi. Şimdiki tavrına, şimdilerde söylediklerine bakılırsa “ülkenin başı” gibi. (Gani Yıldız)

Başbakan Erdoğan son zamanlarda uluslararası platformda hayli ilginç çıkışlar yaptı. İlk olarak Birleşmiş Milletler’in yönetim, çalışma ve karar alma yöntemlerini ağır dille eleştirdi.
BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üyenin veto hakkını kötüye kullandıklarını öne süren Erdoğan “Birçok bölgede barış bu daimi üyelerin herhangi birinin çıkarına uymadığı için sağlanamıyor, böyle adalet olmaz” dedi.
İkinci çıkışı ise daha çok yeni. Erdoğan Viyana’daki konuşmasında “Siyonizmle, faşizmi” aynı kefeye koyarak “İkisinin de bir insanlık suçu olduğunu” söyledi.
İkisi hem çok önemli hem de çok kritik çıkışlar. Ancak Erdoğan’ın sözlerinin yankıları sadece ülke içinde kalıyor. Dünyanın diğer ülkeleri bu önemli çıkışlara hiç önem vermiyorlar bile.
BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin “veto hakkı” aslında onlarca ülkeyi rahatsız ediyor. Ama hiçbiri çıkıp söyleyemiyor. Erdoğan buna cesaret etti etmesine belki ama, sonuç aynı. Bırakın batı ülkelerini, Uzak Doğu’yu, Erdoğan’a tek Müslüman ülkeden bile destek gelmedi.
Aynı şekilde “Siyonizmle” ilgili sözlerine de özellikle İslam ülkelerinden bir destek çıkmadı. Oysa “Siyonizm” zaten radikal İslam ülkelerinin ortak sloganı. Ama şaşırtıcı biçimde hiçbir İslam ülkesi “Bravo, ilk kez bir siyasi lider bunu dünyanın gözüne baka baka söyleyebildi” demedi, demiyor.
Tam tersine, ABD ayağa kalktı, 89 Senatör Başbakan’a bir mektup yazarak “Sözlerini geri al” uyarısında bulundu. Yaptırımı ne olur bu girişimin? Amerika bu, belli mi olur ne zaman, nerede ve nasıl hesaplaşacağı.
Peki Başbakan, dünyadan bir destek gelmediği hâlde bu tür çıkışları neden yapıyor acaba?
Yoksa “Nasıl olsa dünyadan ciddi bir şey gelmez, başımız derde girmez, ama ülke içinde (dünyaya kafa tutan, herkese ayar veren adam) profili çok tutar” diye mi düşünüyor?

Villaya bağlanan inekler

Irak’ın Kürt bölgesinde müteahhitlik işleri yapan bir tanıdığımla karşılaştım Ankara’da. “Nasıl gidiyor, rahat mısınız?” diye sordum. “Her gün bombalar patlıyor, insanlar ölüyor ama alıştık” diye cevap verdi.
Zaten diğer medyadan da görüyorsunuzdur, Kürt bölgesinde en çok iş Türkler tarafından yapılıyor. Galiba diğer ülkelere oranla biraz daha şanslı ve güçlüyüz. Bu güzel.
Müteahhit tanıdığıma ne inşa ettiklerini sordum. Konut yapıyorlarmış. Bizde de çok moda olan apartman siteleri, villa siteleri.
“Sosyal durum nasıl?” soruma “Öğreniyorlar, alışacaklar” karşılığını verdikten sonra “Ama” dedi ve devam etti;
“Kerkük’te bir villa sitesi bitirdik. Çok güzel evler, harika bahçe peyzajları yaptık. Üç ay sonra durumu görmeye gittim. Bizim peyzaj yapıp çimlendirdiğimiz, çiçeklendirdiğimiz yerleri sökmüşler, mısır ekmişler. Villaların kapısında da birer inek duruyor bağlı olarak.”

Biz zengin ülkeyiz bizde çok var

Ankara’da karşılaştığım müteahhit tanıdığım Irak’ta çok anlatılan bir fıkrayı anlattı: Bir Amerikalı, bir İngiliz ve bir Iraklı oturmuş çay içiyorlar. Amerikalı çayı bitince bardağı havaya atmış, silahını çıkarıp bir el ateş ederek bardağı parçalamış. Sonra da “Biz zengin ülkeyiz, bizde çok var, çay içtiğimiz bardakla bir daha içmeyiz” demiş. Ardından İngiliz de bardağını havaya atıp vurmuş ve aynı şeyleri söylemiş.
Derken Iraklı çayını bitirmiş sonra silahını çekip önce Amerikalı’yı sonra İngiliz’i vurduktan sonra kahvedekilere dönüp “Biz de çok zengin ülkeyiz, bizde de çok var, biz aynı Amerikalı ve İngiliz’le bir kere çay içtik mi bir daha içmeyiz” demiş.
Müteahhit tanıdığım “Irak’ta İngilizlere ve Amerikalılara karşı inanılmaz bir düşmanlık var” dedi.

Baro için tarihi gün

İstanbul Barosu avukatları yarın olağanüstü Genel Kurul toplantısı için Haliç Kongre Merkezi’nde bir araya geliyor. Seçimsiz Genel Kurul Türkiye Barolar tarihinde bir ilk. Çünkü İstanbul Barosu yönetimi bu olağanüstü Genel Kurula Türkiye’nin bütün illerindeki baroları da davet etti. Ayrıca çok sayıda sivil toplum kuruluşu, siyasi partiler, gazeteciler, yazarlar, aydınlar da Genel Kurul davetlisi olarak Haliç’te bir araya gelecek.
İstanbul Barosu yönetimi Silivri’de sürdürülen Balyoz davasının karar aşamasında gözlemci olarak duruşma salonuna girmişti. Balyoz davası avukatlarının “eksik soruşturma yapıldığı” ve “savunma tanıklarının dinlenmediği” gerekçesiyle duruşmalara girmeme eylemine destek veren Baro yönetimi hakkında “yargıyı engelleme” iddiasıyla dava açılmıştı. Bunun üzerine bazı yandaş avukatlık dernekleri Baro yönetiminin hukuken düştüğünü ileri sürmüştü.
Baro yönetimi yarınki tarihi toplantıda bu iddialara cevap verecek, bir anlamda İstanbul’daki avukatların da desteğini almaya çalışacak.

Fenerbahçe ne çekiyorsa taraftarından çekiyor.
Kimbilir kaç maç oynadı seyircisiz.
Gerçi lig ve kupa maçlarında kadın seyirciler var artık ve onlar da erkekleri pek aratmıyor ama Avrupa kupalarında seyircisiz oynaması büyük kayıp.
Seyircisiz oynanan son maçta ise bu kez “taraftarın!” dışarıdan paraşütle attığı meşale yüzünden Fenerbahçe’nin başı yine derde girdi.
Bir Avrupa maçını daha seyircisiz oynayacak.
Burada anlamadığım şu; meşale yakmak, sahaya yabancı madde atmak, patlayıcı kullanmak UEFA kurallarına göre ağır cezaları gerektiriyor.
Bir olur, iki olur, tamam da Fenerbahçe “taraftarı!” neden ısrarla ceza yiyeceğini bile bile aynı davranışları sürdürür?
Heyecan desen olmaz, kendini bilmezlikle de tanımlanamaz bu. Acaba işin içinde başka bir şey mi var? Bazı sözde Fenerbahçeliler ısrarla ve inatla yönetimi zora sokmak için “taraftarları!” kışkırtıyor mu?
Bunun başka cevabını bulamıyorum çünkü.
Bu nedenle Fenerbahçe seyircisiz maçta sahaya dışarıdan paraşütle meşale gönderen o taraftarları mutlaka bulmalı, dava açmalı ve kulübün uğradığı zararı onlardan tazmin ettirmelidir.
İbretiâlem için.
Yoksa Fener’in başı daha çoook yanar.

UEFA’nın kararı yanlıştır

Fenerbahçe Avrupa Ligi’nde “seyircisiz” oynadığı maçta sahaya paraşütle meşale atılmasının bedelini çok ağır ödüyor.
UEFA Fenerbahçe’ye bir maç daha seyircisiz oynama cezası verdi.
Ancak bu ceza mantıken de hukuken de yanlıştır. Fenerbahçe’nin ne yapıp edip bu cezayı durdurması gerekir.
Çünkü böyle bir ceza başka kulüpleri de bağlar, günün birinde onların da canının yanmasına yol açar.
O maç seyircisizdi. Sahaya dışarıdan “kimliği belirsiz” kişiler tarafından paraşütle bir meşale atıldı.
Bunu ne Fenerbahçe’nin ne de güvenlik kuvvetlerinin önlemesi mümkün değildir.
Oysa UEFA sanki suçlu Fenerbahçe imiş gibi yaparak cezayı bastı.
Bu ceza kötü niyetli kişiler için çok özendiricidir.
Çünkü bu yöntemle istediğiniz bir takımın ceza almasını sağlayabilirsiniz. Dışarıdan, uzaktan kumandalı cihazlarla stadyumun içine yabancı madde göndermek mümkündür.
Eğer takımlar bu nedenle ceza alacaksa, rakipler birbirlerinin sahalarını kapattırmak, rakiplerini ağır para cezalarına çarptırabilmek için bu yöntemi kullanırlar.
Aslında bu cezaya sadece Fenerbahçe’nin değil Avrupa’dakiler de dahil bütün takımların karşı çıkması gerekir.
Fenerbahçe bu konuda Avrupa takımları arasında da lobi yapmalıdır.
Yoksa çok çirkin ve önlenemez bir çığır açılabilir.

Dokunulmazlık dosyaları ne oldu?

Yeri ve zamanı değil, biliyorum ama merak işte.
İktidar terörist liderle pazarlıkları başlatmadan önce Başbakan günlerce ve ısrarla “teröristlerle sarmaş dolaş olan BDP’li bazı milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılacağını” söylemişti.
Hatta savcıları da uyarmış “Herhalde fezlekeleri gönderirler” demişti. İşe bakın ki savcılar da tam o sırada fezlekeleri Meclis’e göndermişti.
Başbakan böyle söyleyince AKP milletvekilleri ve yandaş yalaka takımı da “Tabii dokunulmazlıkların kalkması en iyisi” dediler.
Sonra Başbakan konuyu bir daha ağzına almadı. O almayınca ötekiler de sustular ve dokunulmazlıklar unutuldu.
Peki Başbakan niye o kadar öfkeliydi?
Ne oldu da teröristlerle sarmaş dolaş olan milletvekillerinin dokunulmazlığı kalkacakken bizzat “devletimiz” terörist liderle sarmaş dolaş oldu?
Vallahi pişmiş aşa su katmıyorum, merak sadece.

Gani Yıldız’dan

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, “IMF’ye 5 milyar dolar cep harçlığı verecek seviyeye geldik” demiş. Ekonomiyi bu duruma getirenlere teşekkürü “borç biliriz” ama cepte yok, sonra ödeyelim.

***
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuması, bir öğrencinin yurttan atılmasına sebep olmuş. Şükür ki (şimdilik) “yurdunu” terk etmesini istemiyorlar.

***
Bir siyasetçi adımlarını “koltuğu kaybetme pahasına” attığını söylüyorsa iki kere düşünmeli. Zira aslında “koltuğu kaybetmeme uğruna” hareket ediyor olabilir.

***
Ergenekon Davası’nda geçen 4.5 yılda sanık ve avukatların ne kadar konuştukları hesaplanmış. Son sözü adalet söylemedikten sonra kimin kaç dakika konuştuğunun ne önemi var.

***
Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, “Bütçede en büyük payı Milli Eğitim Bakanlığı’na ayırıyoruz” demiş. Normaldir; eğitim sistemi her yıl sil baştan yazıldığı için milyarlarca liralık kağıt, kalem ve silgiye ihtiyaç var.

***
Sağlık hizmetleri son 1 ayda yüzde 57 zamlanmış. Bu aralar hastanıza “geçmiş olsun” demek için acele etmeyin, bir de faturayı görmesini bekleyin.

Köprü ve otoyolları işletme hakkı 25 yıl için Koç-UEM-Ülker konsorsiyumuna 5.7 milyar dolara devredilmişti. İhaleden sonra bedelin çok düşük olduğu, 25 yıllık otoyol ve köprü gelirlerinin ihale bedelinin çok üzerinde olacağı belirtilmişti.
Sonunda Başbakan Erdoğan duruma el koydu, bedelin çok düşük olduğunu belirterek ihalenin iptal edilmesini tavsiye etti.
Maliye Bakanlığı da bunu emir kabul ederek geçen hafta ihaleyi iptal etti.
Başbakan iptalden sonra şunları söylemişti: “Bu rakam beni tatmin etmedi. Ben bunun üzerine bir çalışma yaptırdım. Bu ihalenin olması gereken en üst rakam ne olabilir? Burada bunun iki katı bir rakam çıktı karşıma. Birisi 11-12 ise öbürü 8-9 civarında rakam çıktı. Peki en düşüğü ne olmalı? En düşüğü de 7 civarında çıktı. (Arkadaşlar böyle çıktıktan sonra ben bunu verirsem vatana ihanet ederim, halkıma ihanet ederim. Şimdi ne yapacaksınız?) dedim.”
Buraya kadar çok güzel. Elbette devlet halkın malını satarken çok dikkatli olmak ve kamu yararını gözetmek zorundadır. Nitekim iptal kararı, muhtemelen ihaleyi alanları hayli üzmüştür ama kamuoyunun bundan çok mutlu ve memnun olacağı da bir gerçek. Ancak, iki başka noktanın üzerinde durmak gerekiyor.
Birincisi, “devlet ciddiyeti” diye bir şey vardır. İhale açıyorsunuz, birbirinden güçlü onlarca şirket milyonlarca dolar harcayarak ihaleye giriyor. Şeffaf bir ihalede herkes teklifini sunuyor ve kurallara uygun olarak en yüksek fiyatı veren ihaleyi kazanıyor. Sonra siz “Beğenmedim” deyip iptal ediyorsunuz.
Fiyat düşük kalmış olabilir. Elbette kamunun hakkı korunacak da, “ihaleyi neden düşük seviyeden başlattınız?” diye sormazlar mı. Başbakan en düşük 7 milyar dolar olması gerektiğini söylüyor. O hâlde ihale neden hiç olmazsa 6.5 milyardan başlamadı?
İkincisi bana göre daha vahim. İhaleyi düşük tutan, sonunda oluşan bedeli kabul eden ihale komisyonunun suçu yok mu? Başbakan “ihanetten” söz ediyor. Peki bu heyet ihalenin açılış bedelini belirlerken neden 7 milyarı görmezden geldi, neden 5.2 milyarlık teklifi yeterli gördü?
İhale iptal edildi, peki Başbakan’a “ihanet” dedirtecek kadar düşük miktarı kabul edenlerden hesap sorulmayacak mı?


Sanki arkeolojik kazı yapılıyor

Yıldönümüne bir gün kala 28 Şubat soruşturmasında bir dalga daha geldi. 28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüttüğü söylenen emekli orgeneral Erdal Ceylanoğlu’nun da aralarında bulunduğu bazı emekli generaller ve bir muvazzaf albay ifadeye çağrıldı.

Ceylanoğlu’nun durumu ilginç. Birincisi tanklar yürüdüğü sırada izinli olduğu çoktan ortaya çıkmıştı. 28 Şubat’a katkısı olsa bile tankların yürümesiyle ilgisinin olmadığı biliniyor. Daha önemlisi; Başbakan Erdoğan Ceylanoğlu’nu Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirmişti. O günkü rivayetlere göre Erdoğan’ın en güvendiği paşalardan biriydi. Ancak Ceylanoğlu göreve getirildikten kısa bir süre sonra Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel’in dışındaki tüm komutanlarla birlikte istifa etmişti. Böylelikle Özel beklemediği bir anda Genelkurmay Bakanı oluvermişti.
Eğer Ceylanoğlu istifa etmemiş olsa büyük bir olasılıkla bugün Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda oturuyor olacaktı.
Acaba yine soruşturmaya dâhil edilecek miydi?
28 Şubat dalgaları çok garip ilerliyor. Çünkü 28 Şubat, başı sonu belli, tüm sorumluları ortada, devletin ilgili kurumlarının işbirliği ve sivil bazı unsurların katılımıyla geliştirilmiş bir operasyondu.
Yani savcılar aslında tek hamlede tüm sorumluları ifadeye çağırıp mahkemeye sevkedebilir. Ama nedense sanki arkeolojik kazı yapılıyormuş da her gün yeni bir belge bulunuyormuş gibi dalga dalga tutuklamalar yapılıyor. Kimbilir belki intikamın keyfi böyle daha iyi çıkıyordur. Buna da hukuk ve adalet deniyor.

Kandil’de kimi veya neyi bombalıyoruz?

Bir taraftan “barış” nutukları atılıp “aman sürece zarar vermeyin” çağrıları yapılırken, öte taraftan Silahlı Kuvvetler Kandil’de yapılan bombalamaları duyuruyor kamuoyuna.
Gerçekten çok merak ediyorum; böyle bir aşamada Kandil’de neresi bombalanıyor?
Açıklamalarda bombalamalar anlatılıyor ama sonuçla ilgili bilgi yok. Etkisiz hâle getirilen terörist var mı, terör örgütünün yuvaları imha edilmiş mi, lojistik destekler kesilmiş mi, bunları bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, bu milletin vergileriyle alınmış bombaların dağa taşa yağdırıldığı. Terör örgütünden de bir tepki gelmiyor. Dünyada da bir etkisi olduğunu görmüyoruz. Peki Kandil neden bombalanıyor o zaman?

GÜNÜN SÖZÜ

Başbakan’ın, “AB’ye çok şey verdik, karşılığını alamadık” açıklamasını okuyunca ister istemez, “Bari ‘üye olduk’ gazıyla gündüz vakti patlattığımız havai fişeklerin parasını alsaydık” diyoruz! (Gani Yıldız)

Sevgili okurlar; geçen hafta yattık kalktık “İmralı’ya BDP’den kim gidecek?” diye tartıştık. Sonunda “Sayın!” Abdullah Öcalan müdahale etti ve “Bu hafta geldiler geldiler, aksi takdirde ben yokum” dedi de düğüm çözüldü. BDP’nin biri “Kürt dinci” biri “Kürt milliyetçisi” biri de “Türkiyeli solcusu” İmralı yolunu tuttu.

Söyleyemiyorlar

Dikkatinizi çekiyor mu, nedense herkes “İmralı” diyor. Orada pazarlık yapılan kişinin adı söylenmiyor. Eğer PKK bir terör örgütü, Abdullah Öcalan da terör liderinin lideriyse, kim, neden korkarak “terörist Abdullah Öcalan’la görüşme” yerine “İmralı süreci” der. Yoksa nedeni korku değil de utanmak mıdır?

CHP’nin tavrı

Kervana CHP de katılıyor. Bugüne kadar CHP sözcüleri hiç “terör lideriyle görüşme” demediler. Onlar da ısrarla “İmralı süreci” diyorlar. CHP’nin korkacak bir şeyi yok. “Terör lideriyle görüşme” tanımını kullanabilir. Eğer her şey iyi olacaksa bu tanımı kullanmak sürece zarar vermez.

Ne konuşuluyor?

Ülkede “barış ve huzurun sağlanması“ elbette hepimizin ortak hedefi. Ancak bunu yaparken terör lideriyle neler konuşulduğunun da açıklanması gerek. Oysa ortada sadece “aman barış sürecine zarar vermeyelim” söylemi var. “Ne olursa barış ve huzur gelecek?” sorusunun cevabı yine yok.

Barış kiminle?

Ama daha önemlisi şudur; “Kiminle barış yapılacak?” Barış için bir savaş gerekir. Peki Türkiye’de kim kiminle savaşıyor? Kürtlerle mi barış olacak yoksa PKK terör örgütüyle mi? Kürtlerle “bilmediğimiz” bir savaş yoksa “barış” için PKK’yı devlet yerine koymuş oluyoruz. Bu ayıbı bize yaşatıyorlar aslında.

Düşman ve suçlu

Türkiye’nin ülke sınırları içinde düşmanı yoktur. Kürtler Türkiye’nin düşmanı değildir, Türkler de Kürtlerin düşmanı değildir. PKK bir terör örgütüdür, suç işlemektedir. Barış düşmanla yapılır. Suçlu ise yargılanır, adalet sağlanır. İktidar, kavramları karıştırarak ülkeyi uçurumun eşiğine getirmiştir.

Öcalan’ın durumu

Yakında resmi hitap tarzı da “sayın” olması muhtemel olan Abdullah Öcalan’ın akıbeti ile ilgili hiçbir şey yok. Başbakan “Biz iktidardayken o serbest kalamaz” diyor ama, hem terör liderinin durumu hiç değişmeyecek hem de barış sağlanacak; bu nasıl olacak? Mantığa çok aykırı değil mi?

Heyetteki isim

Oysa İmralı Adası’nda terör lideriyle görüşen BDP’lilerden birinin resmen olmasa da sohbetlerde “Abdullah Öcalan liderimiz, ne demek o hapiste kalacak, elbette ilk öncelik serbest bırakılması ve halkının başına geçmesidir” diyor. Buna rağmen bir “barış” sağlamak mümkün müdür?

Alıştırmak

İktidar, kendi başlattığı “Kürt açılımı” konusunu bugün “barış yapılacak” aşamasına getirdi. Barışın nasıl olacağını söylemiyor, ancak çok belli ki terör örgütüyle bir anlaşma sağlandı; bunları açıklamak riskli, o nedenle bir alıştırma süresi kullanılıyor. Asıl amaç halkın tepkisinin en aza indirilmesi.

Söylenemeyenler

AKP’lilerin ve yandaşların ifadelerinden anladığımız şu; başta terör liderinin hapishane şartlarının iyileştirilmesi ve kademeli olarak da salıverilme aşamasına gelmesi konusunda anlaşma sağlanmış durumda. Ancak bunun için 3-4 yıla daha ihtiyaç duyulabilir. Daha ötesinde özerk bölge için de anlaşma var.

Tenis maçı

Bütün bu pazarlıklar halka tenis maçı gibi seyrettiriliyor. Tenisi bilenler “en iyi yer tenisçileri arkadan gören yerdir” der. Ortada oturduğunuzda hep topu takip ettiğiniz için kafanız bir sağa bir sola döner. O sırada tenisçilerin hamle hazırlıklarını göremezsiniz. Kafanız sağa sola bakmaktan yorulur. O kadar.

Tam arkada

Maçı bir tenisçinin arkasından izlerseniz kafanızı hiç sallamayacağınız gibi sporcuların hem hamlelerini hem de karşı hazırlıklarını aynı anda görürsünüz. Oyunu daha iyi anlarsınız. Oysa halk ortada oturduğu için sadece kafasını bir sağa bir sola çeviriyor, oyunun tümünü göremediğinden neler olduğunu anlayamıyor.

Sırası geldi

Artık iktidar da, Kürt konusunun tarafları da ne istediklerini, ne olursa barışın sağlanacağını açıkça söylemelidir. Türk halkının da oyalanmaya daha fazla tahammülü olmamalıdır. Muhalefet “kredi açsın” tabii de, her gün bıkmadan usanmadan gelinen noktayı ve varılan anlaşmaları da sormayı ihmal etmesin.

Sevinç çığlıkları

Bu haftaki son notumu da terör lideriyle yapılan görüşmeden vermek istiyorum. Ne mutlu size ki terör lideri, PKK’nın kaçırdığı bazı kişilerin serbest bırakılması için telkinde bulunmuş. Terör liderinin bu ulvi davranışı herhâlde iktidarı ve yandaşlarını ziyadesiyle memnun ve mutlu etmiştir. Sevinç çığlıkları atabilirler.

Hepinize iyi haftalar dilerim.

Meclis’te CHP Grubu’nun “kürsüye çıktığında en çok izlenen” isimlerinden Muharrem İnce yine kendisinden çok söz ettirecek bir konuşma yaptı.
AKP’nin “Kılıçdaroğlu Türkiye’yi uluslararası alanda şikâyet ediyor” eleştirilerine karşı konuşan İnce “Cevap vermek istiyorum” diye çıktığı kürsüde iktidar partisine çok ince göndermeler yaptı.

AKP’nin pek çok konuda ikili tavır içinde olduğunu ileri süren İnce, bakın hangi noktalara dokundurdu;

- Biz ülkemizi şikâyet etmedik ama siz ülkenizi şikâyet eden birisi arıyorsanız, Sayın Cumhurbaşkanı’nın eşiyle bir sohbet edin, o size ülkesi nasıl şikâyet edilir anlatsın, önce bu bir.
- Ben sizi anlamak da gerçekten güçlük çekiyorum. Şeker fabrikalarını satış kararı, kapatma kararı alıyorsunuz, sonra bu karardan vazgeçiyorsunuz, kararı alan Başbakan, karardan vazgeçen Başbakan, çarşaf çarşaf teşekkür edilen kişi yine Başbakan.
- Sonra bakanın birisi çıkıyor “Özürlüden öğretmen olmaz” diyor, özürlüleri incitiyor, sonra “olur” diyen bir hükûmet başkanı çıkıyor, sonra ona teşekkür ediliyor.
- 3 SBS’yi getiren siz, size teşekkür ettiler.
- SBS’den vazgeçip 1 SBS’yi getiren yine siz, yine teşekkür edilen siz.
- Suriye’ye “Kardeşim Esad” diyen siz, teşekkür ediliyor; “Kanlım Esed” diyen siz, yine teşekkür ediliyor.
- Elinde iple dolaşan siz, idamı tartışan siz, sonra İmralı’ya televizyon gönderen yine siz.
- “Başkanlık sistemi, Amerikan emperyalizminin bir dayatması ya da bir özentinin sonucudur” deyip alkışlanan siz, bugün başkanlık tartışmasından medet uman yine siz.
- “Görüşen şerefsizdir” diyen siz, “Siyasi hayatıma mal olsa da görüşürüm” diyen yine siz.
- “Ergenekon’un savcısıyım” diyen siz, Ergenekon’un ziyaretçisi olan yine siz.
- Uzun tutukluluk süreleri için kanun çıkaran siz, bundan şikâyet eden yine siz.

*****
GÜNÜN SÖZÜ

Hasta yakınlarının doktorlara uyguladığı şiddet devam ediyor. Bu kadar olaya rağmen önlem alınmaması insana Hipokrat Yemini’ni bozdurur! (Gani Yıldız)

*****
İlk kez bir komedi skecinde oynadım

Geçenlerde TV8’de Gökmen Karadağ’ın konuğu idim. Yayından önce kapıda sanatçı Önder Açıkbaş’la karşılaştık. Hararetli ve bol esprili bir sohbet sırasında Önder Açıkel’e TV8’de yaptığı ÖTV programındaki tiplemeleri ve esprileri çok beğendiğimi söyledim.
Sonra da “Biliyor musun seni kıskanıyorum, keşke ben de oynayabilsem” dedim. Açıkel hemen atladı “Abi senin harika ekran yüzün var, haydi gel bir skeçte oyna” karşılığını verdi.
Güldüm. “Tamam” dedim.
İki gün sonra aramaz mı? “Abi gel, bir skeç çekelim.”
Ciddiye almış iyi mi?
Ama fena da olmaz dedim. Kalktım gittim.
Önder Açıkel’in “Mazlum” adlı bir karakteri var. Nasıl ahlaksız, nasıl namussuz, nasıl düzenbaz, izleyenler biliyor.
İşte bu Mazlum “Mazpar” diye parti kurmuş. Skeçte yeni parti başkanı ile tanınmış bir gazeteci tartışıyor.
Ben sanıyorum ki bir tekst verecek elime. “Yok abi” dedi “Doğaçlama yaparız, sal kendini gitsin.”
Olur.
Başladık çekime. O konuşuyor ben konuşuyorum, arada moderatör eziliyor, van minutlar, attan düşmeler, bardak fırlatmalar falan gırla.
Neyse çekim bitti. “Çok güzel oldu” dedi. İnanmadım.
Dün aradım “yayınlayacak mısın?” diye sordum. “Harika oldu abi, inan bana kesemedim bile. Tam 18 dakikalık skeç oldu, kuralları, tabuları yıktık vallahi” dedi.
Program bu akşam saat 19.15’te yayınlanıyor. Tekrarı ise gece 01.00’deymiş.
“Can Ataklı bir komedide nasıl olur?” diye merak ediyorsanız sakın kaçırmayın. Ben çok merak ediyorum.
İster misiniz devam edeyim sonra?

*****
Tarafsız gazeteci safsatası

İktidarla birlikte yeni bir gazeteci tipi doğdu. Yandaşı biliyorsunuz da, bu yeni tip “tarafsız” olma iddiasında.
Tarafsızlığın tanımı da şu; “Bir gün iktidara çakacaksın, muhalefeti yücelteceksin, ertesi gün iktidarı övecek muhalefete bindireceksin.”
Böyle olunca iktidardan da muhalefetten de tepki görmeyeceksin. Al sana tarafsız gazeteci.
Yaratılan korku ortamında gevşek karakterli olanların bu yola başvurmasına artık bir şey diyemiyorum da, başkalarına akıl vermiyorlar mı, illet oluyorum. Neymiş efendim, Ayşenur Aslan Medya Mahallesi’ndeyken çok taraflıymış. Olmazmış.
“İlkeli gazeteci” diyemiyor ya, “çok taraflı” deyip gevşekliğini gösterecek. Neyse ki yanına bir yandaş oturtulmuş, çok da iyi olmuş, ama ah Ayşenur Aslan, Cumhuriyet’e röportaj vermiş, yandaş bozulmuş, kırılmış kanal da “tarafsızlık” kuralına uyarak programı kaldırmış.
Sonuç. Ayşenur Aslan işsiz. Yandaş’ın endişesi yok. O nasıl olsa bir yerlerde yine belirir.
Bir nokta da şu: Bu tarafsız (!) arkadaşlar tarafsızlığı sadece ilkeli, gerçek gazetecilerde arıyor. Nitekim “taraflı” denilerek işlerinden olanların hepsi daha muhalif gazeteci ve yazarlar.
Yandaşların aşırı taraflılığı tam gaz giderken, “sen tarafsız değilsin” diyerek işinden atılan yok. Onlar ne zaman atılıyor? Kendilerini gerçekten bağımsız zannederek iktidara küçük bir eleştiride bulunduklarında.

Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Suriye ile sınır kapısı olan Cilvegözü’nde patlayan bomba 14 kişinin hayatını aldı, 40 kişi de yaralandı... O andan itibaren “bombayı kim koydu, Esad’ın işi mi, hangi gizli güçler, Türkiye savaşa mı çekilmek isteniyor?” türü soruların peşine düştük.
Bunlar önemli değil mi? Elbette önemli, ama asıl sorun bu soruların cevabı değil ki!
Türkiye’nin yanlış Suriye politikası sonucu kaçınılmaz hâle gelen bir sonucun ilk belirtileri bunlar.
Siz komşu bir ülkedeki iç çatışmalarda açıkça taraf olur, devlet karşıtı güçlerin başta silahlanma olmak üzere her türlü lojistik ihtiyacını karşılarsanız, bu tür saldırılara da hedef olursunuz.
Ancak şunu da hemen belirteyim ki, bizim iktidarın ve yandaşlarının kıvranarak da olsa “Bu iş El Muhaberat’ın işi” diye göstermek istemesine “şimdilik” katılamıyorum.
Esad bir diktatör olabilir, ülkesinde kan ve zulüm kasırgaları da estirebilir, ama bu onun akılsız olduğu anlamına gelmez. Suriye Devlet başkanı için şu anda yapılacak en akılsızca iş Türkiye’ye yönelik bir eylemdir. Çünkü Türkiye’ye yönelik bir eylem, sadece Türkiye’ye değil, bağlı olduğu NATO’ya da yönelik bir eylem olur.
Amerika ve NATO Suriye’ye müdahale için bahane arıyor, bulamıyor. Oysa Türkiye’ye yönelik saldırılar, müdahaleyi meşru hâle getirir ki, bu herhalde Esad’ın en son isteyeceği şeydir. Rusya ve Çin’in arkasında olması fark etmez. Çünkü bu ülkeler de, sıcak bir çatışma değil kanlı olayları Suriye sınırları içinde tutarak zaman kazanmak ve karşı güçleri caydırmak istiyorlar.
NATO ve Batı ittifakı Rusya ve Çin faktörü nedeniyle Suriye’ye müdahalede çekimser kalabilir ama aynı şekilde Rusya ve Çin de bu tür bir müdahalenin hesaplanamayacak sonuçlarına katlanmayı göze alamazlar.
Bakın, tam tersi bana göre daha mümkün. Esad’ın kışkırtması olmaktan çok, Batı ittifakının, böyle bir olayı sanki Suriye Türkiye’ye yönelik eylem yapıyormuş gibi göstermeye kalkması ve müdahale için ön şartları oluşturmaya kalkışması daha mantıklı. Elbette bunun da doğru olduğunu gösterecek kanıtlar yok elimizde. Ama şunu söylemek istiyorum, Orta Doğu gibi her türlü ahlaksızlığın, düzenbazlığın, vicdansızlığın adeta hak görüldüğü bir ortamda senaryo yazmak o kadar da zor değildir.

*****
Aradan iki gün geçti bu bomba patladı

Cumartesi günü CHP Gaziantep Milletvekili Dr. Mehmet Şeker’in soru önergesini yazmıştım. Şeker Gaziantep ve Hatay’da evde bomba yaparken meydana gelen patlamalar sonunda yaralanan Suriyelilerle ilgili ne yapıldığını soruyordu.
Medyada çok yankı bulmuyor ama güney illerimizde çok sayıda Suriyeli kampların dışında kiraladıkları evlerde oturuyorlar. Bunların bir bölümünün muhalefetin militanları olduğu, evleri silah ve mühimmat deposu hâline getirdikleri biliniyor. Buralarda imal edilen bombaların Suriye’ye götürüldüğü ve patlatıldığı da biliniyor.
Kısacası Suriye sınırımız kevgir gibi. Suriye muhalefeti Türkiye’nin desteği sayesinde dilediği gibi davranabiliyor.
Türkiye’ye 10 binin üzerinde Taliban ve El Kaide militanı girdiği haberi de resmen yalanlanmadı. Bu durumda biri “O bombalı araç Suriye’ye gönderildi, ancak militanlar patlatmayı başaramadılar, bir gün sonra tekrar gitmek üzere aracı park ettiler, ama bomba patladı” dese “olmaz öyle şey” diyebilecek miyiz?

*****
Çocuklara, “Başbakan’ı seven içsin” diyerek dağıtılan sütler dokunmasın? Zira “yağ oranı” yüksek sanki! (Gani Yıldız)

*****
Barıştan yana mısın?

Geçen hafta cumartesi pazar günlerimi Frankfurt’ta geçirdim. Hessen Eyaleti Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak 300’ü aşkın kişiye yaklaşık 4 saatlik bir konuşma yaptım.
Başkan Mahmut Telli ve eşinin zarif misafirperverlikleri, bir pazar gününü bu toplantıya katılmak için feda eden Almanya’da yaşayan Türkler beni çok mutlu etti. Hele ülkeye bunca uzak olmalarına rağmen, yaşananlara gösterdikleri ilgi ve duyarlılık Türkiye’nin geleceği açısından da beni çok umutlandırdı.
Toplantı sonunda Avrupa’da da yayın yapan bir ulusal kanalımızın muhabiri burnuma mikrofonu uzattı, kamerayı açtı ve sordu; “Barış sürecini destekliyor musunuz?”
Durdum, baktım ve “Böyle soru olur mu?” dedim. “Kim barışa karşı çıkar? Ama barıştan ne kastettiğinizi söylemeniz gerek.”
Doğal olarak muhabir şaşırdı. Belli ki böyle bir cevap beklemiyordu.
Sonra devam ettim: “Terörist liderine İmralı, diğer teröristlere Kandil veya Avrupa diyerek işi yumuşatmak, barış diyerek duygulara hitap etmekle bir yere varılmaz. İktidar ya da konunun muhatapları barıştan ne anladıklarını, karşılıklı olarak ne alınıp verildiğini açıkça söylemedikleri sürece barış lafı havada kalır.”
Yayınladılar mı, bilmiyorum.
Ama bildiğim şu ki Türkiye’de ve dışarıda “barış” sihirli sözcüğü ile “ne olacağı belirsiz” bir yolun açılması amaçlanıyor.

*****
Bunlar da üniversite öğrencisi

Yeni neslin, 12 Eylül’ün izlerinden kurtulamayarak ilgisiz, sorumsuz, duyarsız ve hatta bilgisiz yetiştirildiği konusundaki endişelerimi defalarca yazdım. Elbette bütün gençleri kastetmiyorum ama ne yazık ki büyük bir çoğunluk böyle.
Özellikle üniversite öğrencilerinin ezici çoğunluğunun bu tanıma uyması çok rahatsız edici.
Ama bütün üniversite öğrencileri aynı dalganın etkisi altında değil.
Geçenlerde Galatasaray Rotaract Kulübü üyeleri ziyaretime geldi.haberguncel.blogspot.com
Hepsi değişik üniversitelerden toplanmış 100’ün üzerinde üniversite öğrencisi birbirinden yararlı ve önemli sosyal sorumluluk projelerini hayata geçiriyor. Örneğin bir engelliler kariyer günleri var ki, çok başarılı.
Her yıl iki toplantı yapıyorlar. Engelli ama iş bulamayan vatandaşlarla şirketleri bir araya getiriyorlar. Şirketler engelli vatandaşlarla yüz yüze gelerek iş olanaklarını konuşabiliyorlar. Bu yolla yüzlerce engelli yurttaşa iş sağlanmış.
Okullar açıldığında yoksul öğrencilere kitap ve kırtasiye yardımı için seferber oluyorlar ve yüzlerce öğrencinin ihtiyacını karşılıyorlar.
Doktorları toplayıp yoksul semtlerdeki okullarda sağlık taramaları yapıyorlar.
Genç kardeşlerini AIDS ve diğer ölümcül hastalıklarla ilgili bilgilendirme toplantıları yapıyorlar.
Bunun için beş kuruşluk maddi güçleri de yok üstelik, hepsi amatörce ve fedakârca çalışıyor.
“Sizlerin de haberiniz olsun” dedim.

Yıldırım Tuna’dan pazar fıkraları
Hepinize keyifli pazarlar dilerim

Aynı durum

İki arkadaş sohbet ederlerken “Bir düşün” demiş birincisi, “Tanımadığın bir yerde kendine geliyorsun, içinde cüzdanın olan ceketin yok, pantolonunda da beş kuruşun yok.. Ne fena değil mi?..” Diğeri “Boş versene..” diye cevap vermiş, “Aynı durumda kendine geldin donun yok ve pantolonunun cebi para dolu.. O daha fena!”

Temel’in hesabı

Son derece mutlu Temel’e arkadaşları merak edip “Böyle problemsiz yaşamayı nasıl başarıyorsun?” diye sormuşlar. “Haftada 1000 liraya profesyonel birini kiraladım, ben hiçbir şeye kafamı takmıyorum. Benim yerime her şeye o endişeleniyor” demiş Temel gülerek, “O günden beri en ufak bir sorunum yok.” Arkadaşı hayretle sormuş: “Haftada 1000 lira? Nasıl ödüyorsun bunu?” Temel “Boş veeerr..” demiş, “Bırak o düşünsün, problem onun.”

İstemediği şey

Kadın pazar günü öğleden sonra evine gelmiş, bir bakmış ki mutfakta tabaklar eviyeden taşıyor, salon berbat, kirli çamaşırlar, boş bira şişeleri, kuruyemiş kabukları yerde, küllükler ağzına kadar dolu, kocası çubuklu pijamasıyla divanda devrilmiş maç seyrediyor, çoraplar fırlatılmış avizeden aşağı sallanıyor. “Bana bak!” diye bağırmış müthiş sinirlenerek, “Şimdi bana hayatta hiç ama hiç istemediğim bir şeyi yaptıracaksın!” Adam “Hiii..” diye sevinçle divandan ayağa fırlamış, “Yaşasın.. Sevişeceğiz yani!”

Obez değilsin ki

Aşırı fazla kilosundan hayli rahatsız olan genç kız doktora muayene olmak için bluzunun düğmelerini açarken “Obez görünümümden çok utanıyorum doktor” demiş sıkılarak. “Utanacak ne var ki? Hiç de ‘çok kötü’ bir durumda değilsiniz..” demiş doktor. “Ciddi misiniz?” diye cevap vermiş genç kız sevinerek. “Tabii ki” demiş doktor, “Şimdi bana dilinizi çıkartıp mööö dermisiniz? Bir de nefesinizi tuttuktan sonra ani vermeyin masamın üzerinde önemli evraklarım var.”

Paylaşmak

Kadın ıssız sokağa sapınca karşısına aniden çıkan teşhirci sapık beyaz trençkotunun önünü iki yana açıp çırılçıplak vücudunu göstermiş ve hırıltılı bir sesle, “Bundan biraz ister misin?” diye sormuş sırıtarak. Birden şaşıran kadın kendini toparlar toparlamaz “İstemez” demiş, “Sen yoluna devam et, etrafla paylaşmaya kalkacağın kadar bir şey yok ki zaten.”

*****
Gani Yıldız’dan

H er gün tiryakisi olduğunuz Gani Yıldız’ın cümleleri bu hafta yoktu. Gani Yıldız hergün bir değil birkaç cümle gönderiyor. Ben bunlardan bir tanesini koyuyorum, kalanları da pazar günleri sizlerle paylaşıyorum. Gani Yıldız’ın cümleleri bu hafta yazmadığından değil, sayfada yer kalmadığı için konamamış. Bazen gazete çok dolu olunca bir cümleye bile yer bulmak zorlaşabilir tabii.
İşte bu haftanın cümleleri:
Yüksek yargı tek çatı altında toplanacakmış. AKP Genel Merkez Binası’nın neden bu kadar büyük olduğu şimdi anlaşıldı!

***
Kadın cinayetleri son 7 yılda yüzde 1400 artmış. Demek ki “Kadının adı yok” zamanları iyi günlerimizmiş. Artık kadının kendisi yok...

***
Geçtiğimiz yıl, kredi kartından nakit çekiminde rekor kırılmış. “Ekonomi iyi gidiyor” diyorlar ama böyle devam ederse 2013 sonu rekor tescili için Guinness yetkililerini çağırabiliriz.

***
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, “Demokrasi korkuların değil, hürriyet şarkılarının rejimidir. Biz, ‘Bu şarkı bitmez’ diye yola çıktık” demiş. Biz de elde mikrofon, “İnşallah başlar” diyerek yol kenarında bekliyoruz.

***
AKP’li belediyelere diğer belediyelerden daha fazla operasyon yapılıyormuş. Onlar olsa olsa estetik operasyonudur. Diğer belediyelerin ciğerlerinden girilip bağırsaklarından çıkılıyor!

***
Bazı ülkeler radara yakalanmayan “hayalet gemi” ya da “hayalet uçak” yapıp gururlanıyor. Onlar da bir şey mi? Biz bütün generalleri içeri atıp “hayalet ordu” yarattık.

***
Çanak antenler görüntü kirliliği yarattıkları gerekçesiyle kaldırılacakmış. El değmişken ekranlara çıkıp bilgi kirliliğine sebep olan yandaş çanak tutucular da temizlense ne güzel olur.

***
Nüfusu gençleştirmenin yolunun en az 3 çocuk olduğundan emin değiliz. Zira bu devirde 3 çocuğa bakacak çiftler 2 kat hızlı yaşlanıp ortalamayı yeniden yükseltecek.

*****
Hiç bilinmeyen atasözleri

Okurlarımdan Abidin Lütfi Demir çok güzel bir önyazıyla birlikte hiç bilinmedik atasözleri göndermiş. O girişle birlikte okuyalım.
Sevgili dostum; dostum diyorum zira sizi dostlarım kadar çok seviyorum. Siz benim için bir dostsunuz. Size ekli dosyada pek bilinmeyen atasözlerinden gönderiyorum. Eğer uygun bulup pazar günleri yer verirseniz onur duyarım. Arzu ederseniz bunların sayısını çoğaltabilirim. Yürekten saygılarımla..

1- Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini fark ettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh’un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu fark ettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir. İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki ‘gerçek barış’ dediğim birinci barış, insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir. (Kızıldereli Mohawk Boyu Atasözü)

2- Sular yükseldikçe balıklar karıncaları yer, sular çekildikçe de karıncalar balıkları yer. Kimse bu günkü üstünlüğüne gücüne güvenmemeli. Çünkü kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir. (Afrika Atasözü)

3- Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. (Tibet Atasözü)

4- Kader sana hayat diye ekşi bir limon uzattıysa sen üstüne tekila ve tuz iste. (Meksika Atasözü)

5- Sevmek keman çalmak gibidir, bilmeyen kötü sesler çıkarır. (Bolivya Atasözü)

7- Evlenmeden önce gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarı yarıya kapayın. (Brezilya Atasözü)

8- İnsanlar yaşadığı için değil, yaşamadıkları için yaşlanırlar. (Portekiz Atasözü)

9- Bekârken iki gözünü aç, evlendikten sonra birini kapat. (Jamaika Atasözü)

Türkiye’de garip şeyler oluyor. çoğundan haberdar olmuyoruz. Medyanın çok büyük bölümü bazı haberleri neredeyse hiç görmüyor. Örneğin 23 Ocak’ta Gaziantep’teki bir evde patlama olmuş. Üç kişi yaralanmış. Evden kaçanlar varmış. Ulusal gazetelerin sadece birinde ve yerel medyada yer alan haberlere göre patlama bazı Suriyeliler bomba yaparken meydana gelmiş.
Hatay’ın bir köyünde de benzer bir patlama olmuş. Orada kalanlar da Suriyeli imiş.
Bunlar çok vahim gelişmeler.
Daha önce iki kez yazdım. El Kaide ve Taliban militanı 10 bin kişinin Türkiye üzerinden Suriye’ye girdiği yönünde iddialar var. Ne gariptir ki, kimse üzerine alınmıyor ve kimse bir açıklama yapmıyor. Oysa bu bilgiler ulu orta kulaktan kulağa yayılan dedikodular değil. Bir uluslararası toplantıda ortaya konulan iddialar. Üstelik toplantılarda iktidar ve muhalefet temsilcileri de vardı.
Farkında değiliz ama bir taraftan savaşın eşiğindeyken diğer taraftan terör örgütlerinin de yuvası hâline getirilmek isteniyoruz. Yanlış Suriye politikaları yüzünden önümüzdeki günlerde hiç aklımıza gelmeyen olaylarla karşılaşmamız sürpriz olmayacak.
CHP Gaziantep Milletvekili Dr. Mehmet Şeker Gaziantep’teki patlamalara ilişkin soru önergesi vermiş. Başbakan tarafından cevaplanmasını istediği soru önergesi şöyle:
“(...) Gaziantep’in Şahinbey İlçesi’ne bağlı Kızılhisar Mahallesi ile Karakuyu Köyü Mevkii arasında, Suriyelilerin kaldığı iki katlı bağ evinde, 23 Ocak 2013 tarihinde saat 22:00 sularında bir patlama meydana gelmiştir. Olayın basına ve kamuoyuna yansıtılmaması için yetkililer tarafından özel çaba harcanmasına rağmen, görgü tanıkları patlama mahallinde amonyum nitrat, karıştırıcı makine gibi bomba yapımında kullanılan malzemeler ile roket atar gördüklerini ifade etmektedirler.
Bu patlamadan birkaç gün önce de Hatay’ın Yayladağı İlçesi’ne bağlı Gürışık Köyü’nde yine Suriyelilerin kaldığı bir evde benzer şekilde patlama meydana gelmiştir. Birbiri ardına yaşanan bu patlamalar Suriyelilerin özellikle sınır illerinde kiraladıkları evleri bomba imalathanesi ve cephanelik gibi kullandıklarının kanıtıdır. Bu durum bölge halkında ciddi tedirginlik yaratmaktadır.

Konuya ilişkin olarak;

1- Patlama sonrasında olay yerinde inceleme yapan Jandarma’nın ele geçirdiği malzeme / mühimmatın cinsi, adedi ve menşei nedir?

2- Üç kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan patlamadan kaçan ve arandığı söylenen iki Suriyeli yakalanmış mıdır?

3- Jandarma tarafından sorgulanan yaralılar bomba yapım eğitimini nerede ve kimden aldıkları ve yaptıkları bombayı hangi eylemlerde kullanacakları konusunda hangi bilgileri vermişlerdir? Sorgulamanın ardından bu kişiler hakkında ne tür bir işlem yapılmıştır?

4- Patlamada yaralanan Suriyelilerden birinin Gaziantep Üniversitesi’nde öğrenci olduğu doğru mudur? Bu kişi sadece beyanıyla üniversitelerimize kaydı yapılan Suriyelilerden midir?

5- Bir hafta içerisinde bomba yapımı esnasında meydana gelen iki patlama sonrasında, Suriyelilerin kiraladıkları evlerin denetlenmesi konusunda alınan bir karar var mıdır?

6- Suriyelilerin sınır illerinde kiraladıkları evlerde bomba yaptıklarının, mühimmat sakladıklarının emniyet yetkilileri ve mülki amirlerce bilindiği ve bu duruma göz yumulduğu konusundaki iddialar doğru mudur?”

*****
Başbakan haklı ama...

Başbakan Erdoğan son yurt dışı gezisinde hemen her gün Avrupa Birliği’ne çattı.
50 yıl önce bu birliğe girmek için ilk kez başvurduğumuzu, ama hâlâ giremediğimizi belirterek “Ekonomik, sosyal ve siyasal durumu bizden çok geride olan ülkeler bile AB’ye girdi, bize yapılanı anlamak mümkün değil” dedi.
Başbakan ayrıca devlet olmayan Güney Kıbrıs’ın bile AB üyesi olduğunu, bunun kabul edilemeyeceği de belirtti.
Başbakan haklı mı?
Sonuna kadar haklı. Avrupa Birliği kendi çıkarı için hem bizden vazgeçemez hem de bizi alamaz durumda. Böyle bir muameleyi hiçbir ülke hazmedemez.
Ancak olayın bir de öbür yüzü var. Eğer Avrupa Birliği özellkle çok çaba harcadığımız son 10 yılda bizi içine almıyorsa, bunda iktidarın da payı olduğunu unutmayalım.
Başbakan “devlet olmayan Güney Kıbrıs’tan” söz ediyor ama, ne çabuk unuttuk, Güney Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’ne adeta altın tepsi içinde sunduk.
Kıbrıs’ta savaşı ve zalimliği hiç yaşamamış genç nüfusa “Yes be annem” dedirten, Türk tarafı Annan Planı’nı kabul ederken Rumların planı reddetmesine ve bir anda üstünlük sağlamalarına zemin hazırlayan biz değil miydik?
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi AB’ye girerken sesimiz ne kadar gür çıktı? Caydırıcı olabildik mi?
Tam tersine Akdeniz’de tavizler verilmedi mi, Rumların diledikleri gibi petrol aramaları yapmalarına göz yummadık mı? Şimdi sert sözlerle AB’yi suçlamak Türkiye’de her söylenene inanmaya alıştırılmış olan bir kitleyi gururlandırabilir ama, bunun dünyadaki etkisi fazla olmaz.

*****
Bizimkilerden cevap bekliyordum, Rumlardan geldi

Ege ve Akdeniz’deki deniz üstünlüğümüzü kaybettiğimizi, özellikle Rumların daha önceki uyarılarla gerilemiş olmalarına rağmen amirallerin hapse atılmasından sonra çok rahatladıklarını son 10 günde defalarca dile getirdim, ilgilerden cevap bekledim.
MHP Hatay Milletvekili Şefik Çirkin’in 4 Aralık’ta verdiği soru önergesine de hiçbir cevap verilmediğini belirttim.haberguncel.blogspot.com
Dayanamadım, Deniz Kuvvetleri Komutanı’na sordum. Oradan değil ama Genelkurmay’dan sözlü ve ilginç bir mesaj geldi, onu pazartesi sohbetimde anlatacağım.
Sonunda asıl cevap Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden geldi. Rumlar amirallerin hapse atılmasından sonra boş buldukları petrol alanlarına dalmışlardı. Biz güya esip gürledik, Rumların iş vereceği uluslararası şirketlere yaptırım uygulayacağımızı söyledik. Ama ne Rumlar ne de uluslararası şirketler bu esip gürlemeleri kale aldı. Oturdular, Rum yönetimi ile anlaşma imzaladılar. Rumların anlaşma imzaladığı şirketler arasındaki ENI ve TOTAL Türkiye’de de iş yapıyorlar ve iktidara yakın sermaye grupları ile anlaşmaları var. Oysa o esip gürlemelerde bu şirketlerin Türkiye’ye sokulmayacağı söyleniyordu. O da boş çıktı.
Geçmiş olsun Türkiyem. Sen yine Raman Dağı’nda petrol aramaya devam et.
Ara sıra “Büyük damar bulduk, artık kurtulduk” diye haberler yay, medyamız nasıl olsa üzerine atlar ve “petrol bulduk” kontenjanından bu haberleri yayınlar.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget