Makaleler "Cumhuriyet yazarları"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Cumhuriyet bir devrimdir

Cumhuriyet, 96 yıl önce bugün ilan edildi. 600 yılı aşan saltanat, padişahlık yıkılıyordu. Cumhuriyetin ilanı başlı başına büyük bir devrimdir.
İnsanlık tarihinin son 230 yılında, toplumları derinden etkileyen üç büyük ihtilal, üç büyük devrim oldu. Birincisi, 1789 Fransız Büyük İhtilali’dir. İkincisi 1917 Ekim Devrimi’dir. Üçüncüsü Türkiye’de 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyettir.
Bunun nedenleri üzerinde kısaca duracağız.
BÜYÜK FRANSIZ İHTİLALİ
1789 Büyük Fransız İhtilali, tüm dünyayı etkiledi. Karanlık ortaçağın, kutsal kitaba körü körüne itaat eden, boyun eğen dogmatik düşünce sistemini sarsan, feodal ilişkilerin egemen olduğu ekonomik ve toplumsal yapısını yıkan, “devlet benim” diyen krallık rejimlerini ortadan kaldıran, feodal derebeyler, krallar, baskıcı monarklar ve onlara destek veren kilise üçlüsünün hegemonyasını, mutlak egemenliğini temelinden sarsan ve yıkan büyük devrimdir.
İnsanlığa özgürlük, adalet, kardeşlik, eşitlik kavramlarını armağan eden büyük devrimdir.
1917 EKİM DEVRİMİ
Ekim 1917, dünyada ilk kez gerçekleşen işçi sınıfı devrimidir. Vahşi kapitalist düzenin eleştirisini yapan, işçi ve emekçinin haklarını sorgulayan, katma değer gibi kavramları ortaya çıkaran, ekonomik eşitliğin, fırsat eşitliğinin olanaklarını sunan ve tüm dünyayı sarsan büyük işçi devrimidir. Sosyalizmin, kapitalizm karşısında ilk başkaldırışıdır.
1923 ANADOLU İHTİLALİ
Dünya çapında üçüncü büyük devrim, Anadolu halkının başardığı Milli Mücadele ve bağımsızlık savaşı sonunda 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyettir.
Anadolu İhtilali bir simgedir.
Bir ulusun zalim emperyalist güçlere karşı direnme mücadelesinin ve bağımsızlık savaşlarının başarılı olabileceğinin kanıtlanmasıdır.
Asya’da, Afrika’da yaşayan mazlum ulusların kendi bağımsızlık savaşlarında örnek olmuştur. Türk halkının vermiş olduğu Ulusal Kurtuluş Savaşı, hem bu savaş sırasında hem de sonraki yıllarda sömürge altında yaşayan halklar tarafından büyük bir ilgiyle izlendi. Emperyalizmin yenileceğini kanıtlayan bu olay, bağımsızlık isteyen halkları ve önderlerini derinden etkiledi.
Bu etkilemenin coğrafyası çok geniş olmuştur. Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya kadar bütün üçüncü dünya ülkeleri bu büyük Anadolu direnişinden etkilendi. Örneğin Latin Amerika’daki bir düşünür, Jose Carlos Mariategui, daha 1924’te yayımladığı yapıtında “Türk Devrimi’nin ilerici niteliğini” vurgulamıştı.
Kıta Çini’ndeki Komünist Partisi lideri Sun Yat-Sen, Hindistan bağımsızlık hareketinin önderi Gandi ve Nehru, Atatürk’ten ve Anadolu İhtilali’nden etkilendiler ve bu durumu açıkça belirttiler.
İSLAM DÜNYASINDA İLK
Bir başka önemli nokta, 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in tüm Ortadoğu’da ve tüm İslam dünyasında ilk kez ortaya çıkışıdır.
Bir başka önemli nokta aydınlanma devrimleridir. 1500 yıllık İslam tarihinde ilk kez Cumhuriyet ilan edilmekle kalmıyor, ardından Batı dünyasının yüzyıllar boyunca mücadele ederek ulaştığı Aydınlanma Devrimlerini 15 yılda gerçekleştiriyordu.
AYDINLANMA DEVRİMLERİ
Aydınlanma adı verilen bir dizi devrimler, bir toplumun ortaçağ karanlığından kurtulup, çağdaş uygarlık düzeyine yükselmesinin dönüşümüdür. Bağımsızlık savaşı vererek emperyalizme karşı vatanını koruyan Anadolu halkı, şimdi Atatürk’ün liderliğinde tüm toplumun çağdaşlaşması için gerekli atılımları, gerekli devrimleri yapabileceğini kanıtlıyordu.
Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk, Aydınlanma Devrimlerini gerçekleştirme yolunda laik bir devlet, laik bir toplumsal yapılanma yolunda ilerledi. Türkiye “ümmet” kurallarını yıkarak “ulusal ve laik ilkelere dayalı laik bir devlet” yapısına kavuştu.
DİN DEVLETİ YIKILIYOR
Bunun anlamı açık ve yalındır. Türkiye artık İslam dünyasının dinsel merkezi olmaktan çıkmak, dinsel ve ümmet ilişkilerinden vazgeçmek istencindedir. Sonuçta bir ümmet toplumundan bir ulus yaratılıyordu. Din kurallarına, şeriata dayalı düzen terk ediliyordu. Din devleti yıkılıyordu.
Okuma - yazma düzeyi yüzde yedilerde olan, tarıma dayalı ve şeriat kurallarıyla yönetilen köylü toplumundan akıl ve bilimin yol göstericiliğini kabul eden çağdaş bir toplum ve devlet yaratma uygulamasına geçiriliyordu. Bunun bilimsel tanımı, yarı feodal bir toplumdan çağdaş ve ileri toplum yaratma modelidir.
İşte tüm bu nedenlerle, 29 Ekim 1923, insanlık tarihinin üçüncü büyük devrimidir.
Bu noktada birkaç çarpıcı alıntı yapalım:
Fransız tarihçi Prof.Dr. Jean Paul Roux: “... Bugün... bütün tarihçiler, Atatürk olmasaydı ve bilinen eylemleri yapmasaydı, ortada Türkiye diye bir şey olamayacağını kabul etmektedirler” diyor.
Rus tarihçi Prof. Dr. Mikail Meyer: “... Atatürk yalnız siyasal bağımsızlık kazanmak gibi bir sorunla değil, çağdaş, laik devlet kurma gibi bir sorunla karşı karşıyaydı ve başarılı oldu” diyor.
Tunuslu bilim adamı Bin Aşur: “Atatürk, bağımsızlıkları için savaşan bütün halklara kurtuluş ve çağdaşlaşma yolunda umut verdi” diyor.
Pekin Üniversitesi öğretim üyesi, tarihçi Prof. Dr. Dong Cin Gua, “...Türkiye’de geleneksel toplumdan çağdaş bir topluma geçiş süreci, İngilizlerin liberal yolundan da Fransızların devrimci yolundan da farklı bir yol olarak ortaya çıktı” diyor.
Tokyo Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tadaşı Suzuki, “...Türk milli mücadelesi, Japon halkına kendi mücadelesi gibi geliyordu” diyor.
ABD’li tarihçi Prof. Dr. McCarthy, “...Atatürk olmasaydı bugün Türk ulusu olmazdı” diyor.
ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. Hearty Lowry, “...Dünyada kadınların toplumdaki rolüne Mustafa Kemal kadar duyarlılık gösteren pek az önder vardır” diyor.
KARŞICILAR VE YIKICILAR
Bugün kabul etmeliyiz ki, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti törpülemek, tırmıklamak, imkân olsa ortadan kaldırmak isteyen, halifeciler, yeni Osmanlıcılar, 2. Cumhuriyetçi dönek solcular vardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni, 600 yıllık tarihin 95 yıllık reklam arası olarak görenler vardır.
Cumhuriyeti yıkıp, halifeliği yeniden getirmek isteyenler vardır. 2023 hedefi adı verilen “meçhul” bir maceranın savunucuları da vardır.
Ancak, Atatürk’ün söylemiyle, “Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan yönetim, Cumhuriyet yönetimidir” ve yine Atatürk’ün söylemiyle:
“Devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni benim kişiliğimde var zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, her anlamı ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Değerli evlatlarının elinde daima yükselerek, sonsuza dek yaşayacaktır.”
Cumhuriyetin temel felsefesini tahrip etmek, hatta yıkmak görevini üstlenenler, Cumhuriyetin olanaklarını kullanarak bir yerlere tırmanıp bu görevi yapmak isteyenler, Cumhuriyeti asla yıkamayacaklardır.
Atatürk’ün dediği gibi, Cumhuriyet gençliğe emanet edilmiştir. Cumhuriyet, onu özümseyen Cumhuriyetçilere emanet edilmiştir. Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacaktır.

Alev Coşkun

Alev Coşkun

Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri
Çökmüş bir devlet ve ümmet toplumundan bir ulus yaratılmıştır. Artık yeni bir toplum ve yeni bir insan amaçlanmaktadır. Bir eğitim seferberliği başlamıştır artık. Büyük Önder, Kurtuluş Savaşı’nın ardından öğretmenlere, “Ordularımızın kazandığı zafer sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi bilgisizliği yenerek siz kazanacaksınız” diyerek hedefi gösterir.
Akla ve bilime öncelik veren bir kalkınmaya ve eğitime ihtiyaç büyüktür. Eğitim seferberliği, düşünen, soran, öğrenen, eleştiren, seven, sevilen, özgür bilinçli bireyler yetiştirmeyi amaçlamıştır. Köy çocukları, yoksulluk ve yoksunluklar içinde yaşamaktan kurtulmalı, dünyaya, bilime, sanata, edebiyata açılmalıdır. Yaşam güzelliklerle ve çok çeşitli olanaklarla doludur. Tüm insanlarımız için bu olanaklara kavuşma fırsatı yaratılmalıdır.

Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri
1939’da Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel, İ. Hakkı Tonguç’la birlikte Köy Enstitülerinin kuruluşuna öncülük eder. İsmet İnönü onları desteklemektedir. Mehmet Başaran’ın deyimi ile bir değil bin gül açmaktadır Anadolu’da. 21 Köy Enstitüsü kurulmuştur. Toplumun özlemini çektiği insanı, özgür bireyi yetiştirecektir bu okullar, orada öğrencilik ile işçilik birleştirilmiştir. Üreten, halk kaynaklarına açılan topraktan, doğadan öğrenilen bir okul yaratılmıştır. Orada türküler söylenir, halay çekilir, tiyatro yapılır, yurt ve insan sevgisi taşıyan girişimci, akılcı, yaratıcı, laik, çağdaş, bağımsız, özgür insanlar, gençler yetişecektir. Büyük eğitimci Hasan Âli Yücel bu yıllarda Türk toplumuna 500 klasik eser kazandırmış, tercüme büroları kurmuştur. Melih Cevdet Anday, Nurullah Ataç, Orhan Veli, Erol Güney bu bürolarda, Konservatuvar ve Köy Enstitülerinde görev alırlar. Meslek okulları açılmıştır. Enstitülerde öğrenciler yılda 20-25 kitap okumakta ve hümanist kültürle yoğrulmaktadırlar. Okulların çalışkan idealist müdürleri ve öğretmenleri vardır. Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Azra Erhat, Cavit Orhan Tütengil de öğreticiler arasındadır. Âşık Veysel halk müziği öğretmenidir.
Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri

Saldırılar başlıyor
Bu, tüm dünyada örnek alınan ve övgü ile anılan ama bazı çevrelerde kaygı uyandıran okullarla ilgili söylentiler ve iftiralar gecikmemiştir. Seçimler yaklaşmaktadır, partiler köy ağalarına el atmakta ve onları Meclis’e taşımakta yarar ve çıkar görmektedirler. Aşiretler, şeyhler, ağalar, sömürücü güçler kaygılanmakta haklıdırlar. Köleliğe, ağa baskısına başkaldıracak pırıl pırıl gençler yetişmektedir burada. Tehlike büyüktür, ağalar ağası Kinyas Kartal, İnönü’ye gelip “Paşam, bu okulları kapat, yoksa doğudan oy alamazsın” demiştir. Eğitim yoksunu halkımızın oyunu almak artık gündemdedir. Bu amaç her şeyin üstündedir. Bunun için her çareye başvurulabilir ve Köy Enstitüleri yok edilebilir. Nitekim öyle olmuştur. Enstitüler için soruşturmalar başlatılmış, Meclis’ten heyetler gelip sorgulamalar yapmıştır:
“Hep birlikte ne marşı okuyordunuz?” (Ziraat Marşı’nı kastediyorlar.)
“Orhan Veli niçin geldi?”
“Sabahattin Ali niçin ziyaret etti?”
“Hangi Rus yazarlarını okuyordunuz?”
“Kız erkek birlikte eğitim olur mu?”
Bu sorulara okul müdürlerinin verdikleri cevapları, onları saygı ile anarak okumalıdır her çağdaş insan. Adeta bir uygarlık dersi niteliğindedir bu cevaplar. Her şeyden önce kurucuları yok etmek gerekiyordu. Hasan Âli Yücel’in karşısına onu solculukla suçlayan bir avukat çıkarıldı. Büyük eğitimci bakanlıktan ayrılmak zorunda bırakıldı. İsmail Hakkı Tonguç etkisiz hale getirildi. Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen tutucu zatın (Reşat Şemsettin Sirer) enstitülere hiç sempatisi yoktu. Yavaş yavaş budandı bu mucizeler yaratan, en büyük yurtseverleri, şairleri, yazarları yetiştiren okullar.
Eğitimde devrim: Köy Enstitüleri

‘Marshall Planı, Truman Doktrini...’
Mehmet Başaran’a, bu kıyım nasıl yapıldı diye sorduğumda, “Coşkun Hoca, Marshal Planı, Truman Doktrini...” demişti. Evet ABD yardım edecekti ama şartları vardı: Bilgili, çağdaş, bilinçli yurttaşlar yetiştirilmesine izin verilmemeliydi. 1948’de Hasanoğlan Yüksekokulu kapatıldı. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ise her şeyin sonu oldu. Halkevleri ile birlikte Köy Enstitüleri, daima özlemle anacağımız, yok edilişine aralıksız esef edeceğimiz, onları yok eden karanlık güçleri lanetleyeceğimiz benzersiz aydınlanma odakları olarak yakın tarihimizdeki yerlerini almışlardır. Bu okullarla bir kurtuluş ve aydınlanma savaşı verilmişti ama karşıdevrimciler onu yarıda bıraktılar.Türk ulusuna, Türkiye Cumhuriyeti’ne vurulmuş en büyük darbedir bu...

Coşkun Özdemir

Prof. Dr. Coşkun Özdemir/Cumhuriyet

Anketler aşağı gidince belden aşağı siyaset dönemi
Siyasetçilerin birbirlerine sert üsluplarla sataşmalarına alışığız ama bu seçim, her türlü etik dışı saldırı ve kumpasın da devreye girdiği bir hal alıyor, seçim kampanyaları bir demokrasi şöleni olmaktan çoktan çıktı, hayırlısıyla patlama çatlama olmadan, kazasız belasız bir bitse duasındayız! 8 Mart gecesi ben de Taksim’deydim. Feminist Hareket, saat 19.30’da İstiklal Caddesi’nin Taksim girişinde buluşmak üzere çağrı yapmıştı. Sabah güzel havada cıvıl cıvıl bir kalabalık vardı İstiklal Caddesi’nde, turistler çoğunluktaydı. Öğleden sonra polis caddeye giriş çıkışları engelledi, Tüneli kapattı haberleri gelmeye başladı. Koskoca İstiklal Caddesi, birkaç yüz kadın yürüyecek diye niye kapatılsın? Taksim Metrosu’nun meydan çıkışı da kapatılmış. Herkes, özellikle de yabancılar şaşkın. Neyse ki Gezi çıkışı açık. Metrodan çıkıp arkadaşlarımla buluşmak için İstiklal’e yürüdüm. Polis, Cumhuriyet Anıtı’nın orada barikat kurmuş ama kadınları bırakıyor. Toplumsal bir hareket olduğunda ortaya çıkan seyyar satıcılar en çok düdük satıyor. Öyle tuhaf bir durum ki, yanında bir erkekle caddeye girmeye çalışanlar ayrılmak zorunda! Girenler de en fazla on metre ilerliyor, oradaki kalabalığın yanına gelip bekliyor. İzdaham giderek artıyor. İki saate yakın o kalabalığın arasında arkadaşlarımı aradım. Kızlar, düdük öttürüyor, ıslık çalıyor, “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, İtaat etmiyoruz” diye slogan atıyor, yürümelerine izin vermeyen polisi protesto ediyor. Komik pankartlar hazırlamışlar, aksesuvarlar, mor renkli süsler, her şey mevcut; bıraksalar, bir saat yürüyüp Tünel’de dağılacaklar. Gürültüden başım şişiyor. O arada sokak arasındaki küçük mescitte ezan okunmuş, kim nasıl duyacak? Kimsenin ezanı protesto etmesine imkân yok, çünkü ezan okunduğundan haberi yok. Zaten okunduğu saat de ezan saati değilmiş? Bu bekleyişin bir müdahaleyle sonuçlanacağını anlıyor, Kazancı Yokuşu faciasını hatırlayıp ayrılıyorum. Nitekim hemen arkamdan polis dağılmaları için, kızların ayaklarına ayaklarına sıkıyor mermiyi, kalkanlarla ittiriyor, köpekleri salıyor üstlerine. Ama o köpekler itaat etmiyor, saldırmıyor kadınlara. Videoları seyretmediniz mi? Neyse ki o izdahamda kan dökülmedi diye seviniyoruz.
‘Ezana saygısızlık ettiler!’
Ertesi gün, önce Cumhurbaşkanı, sonra sözcüsü ve hemen arkasından yandaş havuz medyası aynı sözlerle provokasyona başlıyor: “Ezana saygısızlık ettiler!” O gece işareti alan sarıklı poturlu tipler, Mis Sokak civarında sloganlar atarak barlara, kafelere saldırıyor, gözdağı veriyor. O yürüyüşü ne Millet İttifakı ne de CHP düzenledi, ezan da protesto edilmedi. Tam bir Kabataş yalanı 2.
Mansur’a komplo
Hemen arkasından Ankara’da yarışı önde götüren Millet İttifakı’nın adayı Mansur Yavaş’ı hedef alan bir komplo düzenleniyor. Birkaç suçtan sabıkası olan biri bulunuyor, Yavaş’ı suçluyor. Hemen bir iddianame hazırlanıyor. AKP sözcüsü, “seçilse bile başkanlığı düşebilir” açıklamaları yapıyor. Mansur Yavaş’ın “Asıl mağdur benim, o şahıs bana sahte çek verdi” açıklamalarını yandaş medya görmezden geliyor, yer vermiyor.
‘Hapse attırırım’
En yanlışı Meral Akşener’e yapılanı: AKP Genel Başkanı günde üç kez yaptığı mitinglerinde bugüne kadar hiç ağzına almadığı Akşener’i “Seni hapse attırırım” diye tehdit etmeye başlıyor. Gerekçe, Akşener’in Erdoğan’ın kullandığı teröristler suçlamasını diline dolaması. Bizim halk, bir kadının böyle hapis tehdidiyle mağdur edilmesinden hoşlanmaz, ters teper. AKP’ye ve liderine bu kadar çok yanlış yaptıran nedir? Anketler! Erdoğan, kendi tabanını konsolide edeceğim derken karşı cepheyi de konsolide etti. İttifak yapayım derken karşı tarafı da ittifaka zorladı ve kazdığı kuyuya düştü. Şimdi yüzde elli - elli olundu mu? Tehditler, iftiralar, dini provokasyonlar yerel seçimi şirazesinden çıkarıp adayları proje bazında değerlendirmekten alıkoyuyor. Beka sorunu dedi dedi, adaylarının çalışmalarına da yazık etti. Oysa bu gerginlik, bu ayrıştırma, bu kirli siyaset kullanılmasaydı, seçmen adaya, projelerine bakacak, yerel yöneticisini seçecekti.

 Yazgülü Aldoğan

 Yazgülü Aldoğan/ Cumhuriyet

İktidara meydan okuyan sanatçılar
En ileri demokrasilerde de sanatçı yöneteni eleştirir, meydan okur. Demokrasinin yerleşmediği ülkelerde ise iktidarı yeren, eleştiren sanatçılara bedel ödetilir.

Osmanlı’dan günümüze sanatçılar ile iktidarların mücadelesi nice başların kesilmesine, nicesinin sürgünde can vermesine, nicesinin de mahpus damlarında çürümesine yol açsa da “zulüm abad olunmaz” sözü her seferinde doğru çıktı ve bir zaman sonra baskıcı yönetimlerin saltanı yerle yeksan olurken zulmettiği sanatçıların ismi günümüze kadar yaşadı. Halkın sustuğu baskı dönemlerinde susmayan, boyun eğmeyen ve eleştirisini gah şiirle, gah oyunla gah yazıyla dile getiren sanatçılar isimlerini tarihin altın sayfalarına yazdırırken, onlara bedel ödeten devrin iktidarlarının ismi ise tarihin çöplüğünde yerini aldı. Figani’den, Taşlıcalı Yahya’ya, Nefi’den Eşref’e, Neyzen Tevfik’ten, Aziz Nesin’e, Ratip Tahir Budak’tan Turhan Selçuk’a, İlhan Selçuk’tan Mahzuni’ye bu topraklarda devrin iktidarına posta koymuş,, çarpıklıkları dile getirmiş sanatçılardan birkaç ciltlik ansiklopedi yazılır.

Muhalif sanatçı her dönemde hedefteydi
Sanatçının iktidarla, iktidarın da sanatçılarla mücadelesi, sanat tarihi kadar eskidir. Dünyanın bütün diyarlarında, yok olup gitmiş medeniyetlerde de, günümüzde de bu durum değişmemiştir. En ileri demokrasilerde de sanatçı yöneteni eleştirir, meydan okur, demokrasinin yerleşmediği ülkelerde de... Değişen tek şey; demokratik hukuk devletlerinde sanatçı iktidara meydan okusa da yönetici erk, sanatçının eleştirilerini düşünce özgürlüğüne yorar ve onunla hesaplaşmak yerine hoş görür, ders çıkarır ve sineye çeker. Demokrasinin yerleşmediği ülkelerde ise hukuk devletinden söz edilemeyeceği için iktidarı yeren, eleştiren sanatçılara bedel ödetilir.

Bizim tarihimizde baktığımızda devrin iktidarının gazabına uğramış, mahpus yatmış, kelle vermiş, sürgün yaşamış sanatçıların listesini tutsak değil bu sayfaya, gazetenin tüm sayfalarını da ayırsak yetmez. İşin garibi; sanatçıların eziyet görmesi, bedel ödemesi sadece padişahlık ya da darbeler ve sıkıyönetimler dönemleri değil, seçilmişlerin iktidarda olduğu dönemlerde de olmasıdır. Bu durum da, demokrasinin sadece sandıkla iktidarın belirlenmesi anlamına gelmediğini gösteriyor.
Son dönemlerde yine sanat ve iktidar ilişkilerini çokça konuşur olduk. O nedenle geçmişten, yani Osmanlı’dan günümüze devrin iktidarına, bürokratına ve din adamlarına karşı muhalefet eden sanatçıları ve başlarına gelenleri anımsatmak istedik.

Pargalı’ya sataşan Figani canından oldu

Kanuni döneminde yaşayan Figani, devrin kudretli Sadrazamı İbrahim Paşa, nam-ı diğer Pargalı İbrahim’in Budin Sefer7inden dönüşte yanında getirdiği Herkül, Apollon ve Dyana heykellerini Sultanahmet’teki sarayının bahçesine dikip sergilemesi üzerine şu beyti yazdı:
Dü İbrahim amed be-dar-ı cihan
Yeki büt şiken şud yeki büt nişan

(Dünyaya iki İbrahim geldi.
Biri peygamberdi ve putları devirdi.
Diğeri ise bizim İbrahim Paşa oldu,
ama o da aksine gelip yine put dikti.)

Heykelleri put gören İstanbul ahalisi, İbrahim Paşa hakkında dedikodu kazanını fokurdatırken Figani’n bu beyti de tuz biber oldu. Artık çarşıda pazarda dilden dile aktarılan Figani’nin dizeleri İbrahim Paşa’nın kulağına kadar gitti. Firdevsi’den esinlenerek yazdığı bu beyit Figani’nin canına mal oldu. Pargalı İbrahim Figani’yi idam ettirdi.
Mantıki Öküz Paşa’ya tosladı
VI. döneminde yaşayan Mantıki, kadılıkla şairliği bir arada yürütüyordu. Şiirlerinde dönemin din cahil din adamları ile vezirlerini yazdığı hicivlerle yerden yere vuruyordu. Şam’da görevli iken Şam Valisi Mantıki’yi zehirletmek istedi. Mantıki, Halep’e kaçtı. Halep’e kaçış nedenini İstanbul’a şu dörtlükle iletti:

Şam’da bilmediler kıymetimi
İltica ettim Halebüşba’ya
Harlerin çifte-i iz’acından
İltica ettim Öküz paşaya

Ancak Mantıki, baltayı taşa vurmuştu. Halep’te Öküz lakabı ile meşhur Mehmet Paşa vali idi. Öküz Mehmet Paşa, Mantıki’yi padişah IV. Murat’a şikayet etti ve Mantıki idam edildi.
Şair Eşref
Abdülhamit’in istibdat döneminde yaşamış, mutasarrıflık görevlerinde bulunmuş Eşref Paşa’dan padişah da nasibini almış, sadrazam da, İzmir Valisi Kamil Paşa da...
Şair Eşref sık sık Abdülhamit’i ve zamanın diğer devlet görevlilerini hiç çekinmeden eleştirebilmiş bir şairdir aşağıdaki dizelerde Padişahı ve Mabeyncisi Arap İzzet Paşa’yıda şu şekilde hicvetmiş;

Besmele gûseyleyen şeytan gibi
Korkuyorsun höt dese bir ecnebi
Padişahım öyle alçaksın kî
Izzet-i nefsin Arap izzet gibi.

Abdülhamit’in hasta düştüğünü işittiğinde de şiirle oklarını ta kaçtığı Mısır’dan savurmuş padişaha:
Toprak altında da olsan bulurum
Erişir burnuna birkaç tekmem.
Can verip kurtulurum zannetme
Şeytan elini çekse de ben elimi çekmem!
Tevfik Fikret ve Neyzen
Ziya Paşa gibi Tevfik Fikret de devrindeki yolsuzluğa, soyguna, talana verip veriştirmiş. Fikret’in “Han-ı yağma” şiirinin tamamını olmasa bile nakarat bölümünü bilmeyen yoktur herhalde.

Han-ı Yağma
Bu sofracık, efendiler
Ki iltikaama muntazır,
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtaz
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Fikret gibi Neyzen Tevfik de, hırsızların, yolsuzların ve talana göz yumana mebusların hedefinde olmuştur:

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler...
Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us dediler!..

Nefi’nin çektiği dil belası

Hepimizin bildiği “Tut-i mucize guyem/ ne desem laf değil” dizelerinin yazarı Nefi, 17. yüzyılda yaşamış ve üç padişah görmüş bir Divan Şairidir. IV. Murat’ın iltifatlarına mazhar olan Nefi, yazdığı hicivlerle padişahın vezirlerini, paşaları kızdırmasına rağmen padişahın himayesi nedeniyle adeta dokunulmazlık zırhına bürünmüştür. Ancak Naime tarihinde anlatılanlara göre, Nefi’nin yazdığı Siham-ı Kaza adlı hiciv şiirlerinden oluşan eserlerini limonlukta okurken yakınındaki köşke yıldırım düşer ve ortalığı tarumar eder. Elinden Nefi’nin eserini fırlatan padişah Nefi’ye hiciv yazma yasağı koyar. Ama huylu huyundan vazgeçmez. Nefi, hicivleri ile paşaları, vezirleri kızdırmaya devam eder. Fuat Köprülü’ye göre ise Nefi, sadrazamı değil direkt padişahı hedef almıştır şiirlerinde. En son Bayram Paşa’yı kızdırır ve boğdurularak cesedi denize atılır.
Nefi’nin orijinali hayli ağdalı bir dille yazılmış olan “sözümdür” şiiri, baskıcı iktidarlara karşı söylenmiş şiirlerin hasıdır Osmanlı’da.

En derin uykulardan kaldırandır sözüm,
Güne el koyanları, yıldırandır sözüm.

Zamanı zemini daralmış olanlara,
Gönüllerince zemindir; zamandır sözüm.

zalim beni bir işaretle kahretse de,
onun ordusuna karşı koyandır sözüm.

cihan saltanatları zamanla sönerken,
yandıkça daha da parıldayandır sözüm.

güç verir, bilinç üretir, sevinç bağışlar,
yüzü gülmemişlere armağandır sözüm.

ey mutsuzluk gecesinde bunalanlar,
size müjde yıldızları saçandır sözüm...

dünya bir benimdir diyenlere derim ki,
bu sofrayı herkeslere açandır sözüm.

varsın günün sultanları değer vermesin,
En derin uykulardan kaldırandır sözüm,
Güne el koyanları, yıldırandır sözüm.

Zamanı zemini daralmış olanlara,
Gönüllerince zemindir; zamandır sözüm.

zalim beni bir işaretle kahretse de,
onun ordusuna karşı koyandır sözüm.

cihan saltanatları zamanla sönerken,
yandıkça daha da parıldayandır sözüm.

güç verir, bilinç üretir, sevinç bağışlar,
yüzü gülmemişlere armağandır sözüm.

ey mutsuzluk gecesinde bunalanlar,
size müjde yıldızları saçandır sözüm...

dünya bir benimdir diyenlere derim ki,
bu sofrayı herkeslere açandır sözüm.

Marko Paşa ve Dolmuş

Markopaşa, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un yazarlığını yaptığı 1946 yılında yayımına başlanan Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı mizah dergisiydi. Sabahattin Ali başyazarlığını yaptığı dergi devrin ana muhalefet partisi etkisine sahip bir yayın organıydı. Davalar ve toplatma kararları arka arkaya geldiğinden derginin künyesinde Markopaşa “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar.” gibi ibareler konuldu. Kimi zaman yazarlar dergiyi elden dağıtmaya çalışmışlar, buna karşın çok sayıda satmayı başarabilmişlerdir ki derginin tirajı 60-70 binlere dek ulaşmıştır. O dönemlerde en çok satan gazetelerin tirajları bile 50 bini geçmemekteydi.

Markopaşa kapatılınca sırasıyla; Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler adları altında yeniden çıkarıldı.

DP iktidarını sinir eden yayın organı
Markopaşa’dan sonra İlhan ve Turhan Selçuk’un çıkardığı Kırkbirbuçuk ve Dolmuş dergileri aynı işlevi gördü. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Selçuk, Çetin Altan gibi yazarların yanında, Turhan Selçuk, Ali Ulvi, Oğuz Aral, Nehar Tüblek, Semih Balcıoğlu, Mim Uykusuz, Mıstık ve Suat Yalaz gibi çizer kadrosunun yer aldığı Dolmuş Dergisi DP iktidarını en sinir eden yayın organı olmayı başardı. Mizah dergisi olarak döneminin en yüksek tirajını yakalan Dolmuş Dergisi toplatma kararları ve açılan davalarla baş edemedi ve iki yıl sonra kapandı.

DP döneminde ilk tutuklanan karikatürist Ratip Tahir Burak oldu. Ulus gazetesinde çizen Burak’ın dışında DP’ye muhalefet eden Ulus yazarlarından neredeyse tutuklanmayan kalmadı. DP iktidarı basın yayın üzerinde en büyük baskıların yaşandığı dönem oldu. Darbe dönemlerinde bile bu kadar çok sanatçı ve yazar mahpus damlarını ziyaret etmedi.

1960 ihtilalinden AP’nin tek başına iktidar olmasına kadar geçen sürede görece bir rahatlık olsa da 1960’ların sonlarında DP dönemine geri dönüldü. 12 Mart’la birlikte muhalif sanatçılar ve yazarlardan yargılanmayan, tutuklanmayan neredeyse kalmadı.

12 Eylül dönemi malum. 12 Martı bile arattı. Özal döneminde ise mahpusluk yerine tazminat davaları basın yayın organları sindirilmeye çalışılsa da tiyatroda, sinemada ve basında devrin iktidarı kıyasıya eleştirilebiliyordu.

Miyase İlknur/Cumhuriyet
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1185619/iktidara_meydan__okuyan_sanatcilar.html

Mesele ant değil, sen hâlâ anlamadın mı?
- “Tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime; bundan böyle ABD Anayasası’nı ve yasalarını iç ve dış düşmanlara karşı savunacağıma; ABD’ye bağlılık ve sadakat göstereceğime; kanunun gerektirdiği hallerde ABD ordusuna hizmet vereceğime...”
Türkiye gazetesi patronu Mücahid Ören de, büyükelçi atadıkları Merve Kavakçı da ABD vatandaşı olurken böyle ant içmişti.
“Elimizde Kuran, kalbimizde iman, Müslümanız Müslüman, yaşasın İslam!”
Geçen yıl, dincilerin kontrolündeki bazı okullarda çocuklara bu ant okutuluyordu. Görüntüleri çıkınca, Meclis Başkanı’na soruldu. “Özel yaşam” dedi.
Görülüyor ki ant içmeye karşı bir alerjileri yok!
“Üstadına Allah’tan daha fazla teslimiyet göstermeyen asla mürid olamaz.”
Menzilcilerin çevirdiği “Tezkiretü’l Evliya” kitabındaki satırlar böyle.
“Mürid, mürşidin her emrini, hatta başının kesilmesini dahi emretse, geciktirmeden hemen yerine getirir.(...) Mürid, Cenabı Hakkın kendisini, adeta mürşidi için yarattığına inanır.”
Aynı yayınevinin Halidiyye Risalesi’nde de bu yazıyor.
“Aman efendim eski eser, sadece çevirdik” demesinler! Bunlarla mürid yetiştiriyorlar, putlaştırdıkları gavslarının eteklerini öptürüyorlar.
Görülüyor ki “varlığım Mercedes’le gezen şeyhime armağan olsun” demekle sorunları yok!
Dertleri başka...

Reşit Galip devrimciliği
“Nerelisin?”
Cevabı en zor sorudur.
Diyarbakır’da dünyaya gelmiş bir anne ile Urfa’da gözünü açmış babadan İstanbul’da doğunca verdiğim yanıt kimseyi tatmin etmez. Hele önceki kuşaklar konuşulunca işler daha da karışır.
Öyleyse soralım: Memleketinizi ya da ulusunuzu seçebilir misiniz?
“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar” diyor Marx.
Cumhuriyet’in ilk kuşağı için de “yazdıkları tarih” böyleydi.
Memleketleri, hem zorunluluk hem de seçimleriyle yarattıkları vatandı.
Balkanlar’dan sürülen, Orta Asya’dan atılan, Arap çöllerinde vurulan bir kuşağın elinde son toprak Anadolu, önlerindeki gerçekçi çözüm ise ulusçuluktu.
Yandaşlardan okursanız (ki “ruhi yapısı şüpheli” dediler) onun bir akıl hastası olduğunu sanabilirsiniz. Aksine “öğrenci andı”nı yazan Reşit Galip, tutarlı, inatçı ve inançlı Cumhuriyet devrimcisiydi.
Sorsanız “elit” diyorlar. 41 yaşında zatürreeden demir bir karyolada öldüğünde, cebinde 5 lira vardı. Atatürk destek olmasa, ailesi ortada kalmıştı.
Sorsanız “tepeden inmeci” diyorlar. Oysa lakabı “Köycü Reşit”di. Birbirlerinden habersiz, Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken,
o ise Kütahya’nın köylerine gidiyordu. 14 doktorla kurduğu “Köycüler Cemiyeti” tedavi ettiği köylülerle işgale karşı direnişi örgütlüyordu.
Sorsanız “ırkçı” diyorlar. Nazilerden kaçan Yahudi bilim adamlarına üniversiteleri açan, bu yüzden tutucu bürokrasiyle kavgayı göze alan kişiydi.
Sorsanız, “baskıcı” diyorlar. Atatürk’le “bu milletin sofrası, beni kaldıramazsınız” diye tartıştıkları biliniyor da nedeni pek bilinmiyor. Zira, kendinden önceki Eğitim Bakanı’nın kızlar için hazırladığı kıyafet genelgesine “bu bir geriliktir, inkılaplardan en mühimi kadınlara verilen haklardır” yanıtını verecek kadar özgürlükçüydü.
Sorsanız, “tutucu” diyorlar. Atatürk’e “devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum” diyecek kadar devrimci, kadınları tiyatro sahnesine çıkarmayan yöneticilere karşı “bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diyecek kadar eşitlikçi, Darülfünun’dan üniversiteyi yaratan ilerlemeciydi.

Reşit Galip’i anlayın
İlk kez, sabah okula giden kızının eline vererek okuttuğu “öğrenci andı” neydi?
Doğduğu Rodos’tan kayıkla Anadolu’ya kaçmak zorunda kalmış Reşit Galip’in kuşağının son yurdunu “özünden çok sevmek” için verdiği sözdü.
Kafkasya’dan Şam’a, genç yaşında sayısız cephede bulunmuş Doktor Reşit’in “ileri gitme ülküsü”ydü.
Sultanlara kulluk etmek yerine, varlığını milletin varlığına armağan etme iradesiydi.
Okursunuz ya da okumazsınız.
Andımız bahanesiyle Cumhuriyet devrimlerine karşı yan yana gelen dincileri, liberalleri, etnikçileri görün!
Reşit Galip aleyhinde “üniversiteyi Yahudi hocalarla doldurdu”, “Yahudi okulunda okudu” gibi her türlü çamuru piyasaya süren Mustafa Armağan’ın FETÖ yayınlarının kalemi olduğunu unutmayın!
Yugoslavya ya da Suriye boğazlaşması örnek olsun; sınırsız ve imtiyazsız bir dünyanın tohumlarının, ortaçağ kalıntılarında değil, Cumhuriyet devrimciliğinde olduğunu hatırlayın!
Cephelerde solan ciğeri, biri 17 yaşında intihar eden üç kızının büyüdüğünü görmeye yetmeyen Reşit Galip’e ant yazdıran tarihi anlayın!

Barış Terkoğlu 

Barış Terkoğlu/Cumhuriyet

Hukukun üstünlüğü - Sami Selçuk
“Hukuk devleti” kavramı, kapalı bir toplumda “devlet, benim” diyen anlayışın hukukla sınırlandırılması kaygısını; “hukukun üstünlüğü” kavramı ise herkesin ve bu arada devlet ile bireyin hukuk karşısında aynı düzeyde, boyda ve çizgide olduklarını vurguluyor.

Anglo-Sakson hukuk sistemini benimseyen ülkelerde çoğulcu toplum gereğince iktidar, parçalıdır; tek elde toplanmamış, aşağıdan yukarıya doğru biçimlenmiş; erkler sağlıklı biçimde birbirinden ayrılmış; etkili olarak birbirini denetleme işlevini üstlenmiştir. Devlete ve yargıya güven sağlanmış; haklar, özgürlükler, yarınlar güvence altına alınmıştır.

Görüldüğü üzere geniş bir ufuktur, bu. “Hukukun üstünlüğü” ilkesinin nasıl bir gelişmenin sonucu olduğu ve niçin demokrasinin Anglo-Sakson ülkelerinde boy verdiği, Kara Avrupası ülkelerinde, deyim yerinde ise, “üstünlüğün ya da üstünlerin hukuku”nun neden egemen olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Bu yüzdendir ki, Cohen-Tanugi’nin Anglo-Sakson ülkelerinde “devletsiz hukuk”tan, Kara Avrupası ülkelerinde ise “hukuksuz devlet”inden söz etmesi hiç de haksız değildir.

Görülüyor ki, “hukuk devleti” kavramı, kapalı bir toplumda “devlet, benim” diyen anlayışın hukukla sınırlandırılması kaygısını; “hukukun üstünlüğü” kavramı ise herkesin ve bu arada devlet ile bireyin hukuk karşısında aynı düzeyde, boyda ve çizgide olduklarını vurguluyor. Hukuk devleti anlayışına göre hukuk, devletin tekelindedir ve hiç kuşkusuz devlet, hukuku üretirken kendisini bireye oranla daha ayrıcalıklı bir yere oturtmakta, onu kendi yararına kotarmaktadır. Bu nedenle hukuk devleti deyişi, bir yandan devleti hukukun sınırları içine çekme ülküsünü yansıtırken, öte yandan bu ülküye henüz ulaşılamadığının örtülü bir biçimde itiraf edilmesidir. Buna karşılık, hukukun üstünlüğü anlayışında hukuk, devletin tekelinde olmadığından, ister istemez hukuk karşısında devlet ve birey eşit düzeydedir.

Ancak şunu da önemle vurgulamak gerekir ki, tarihselci/hermeneutik felsefe, insanın tarihsel bir varlık bulunduğunu; tarihsel koşullar ve koşullanmalar içinde, belli bakış açıları, anlayışlar, çıkarlar, amaçlar ve değerler güdümünde düşündüğünü, yarattığını, ürettiğini; düşündüğü, yarattığı, ürettiği her şeyin tarih içinde değiştiğini ve dönüştüğünü belirlemiştir. Öte yandan tarihselliğin en önemli özelliği zaman içinde bir kez olup bitmesi, yinelenmemesidir. Bütün bu nedenlerle tarihselci/hermeneutik felsefede inançlara ve toplumlara ilişkin her şey, tarihsellikleri, kendi tekillikleri, bir kez oluşları içinde ele alınıp kavranır, anlamlandırılır. Hukuk, hukuk devleti, özgürlükçü hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü de, hukukçular ne denli en üst derecede soyut ve kapsayıcı kavramlar ve ilkeler üretirlerse üretsinler, tarihsellikleri, kendi tekillikleri, bir kez oluşları içinde ele alınıp kavranacaktır. Çünkü hukuk da, etik de, ne denli küresellik, hatta evrensellik iddiasında bulunursa bulunsun, tarihsel bir varlık olan insanla ilgilidir. Belli bir insan sınıfının, toplumunun ve kültür çevresinin ilgisinden, çıkarlarından, eğilimlerinden, görüşlerinden, dolayısıyla siyasetinden soyutlanamaz, bağımsız olamaz. Elbette hukuk da bundan payını almıştır, almaktadır. Dolayısıyla hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü konularında tarihin sonu gelemez; nitekim gelmemiştir de.

Sonuç

Sonuç bellidir: Parlamenter sistemi 800 yıldan bu yana benimsemiş olan İngiltere dışında, Anglo- Sakson hukukunun geliştiği ülkelerde başkanlık sisteminin egemen olduğu görülüyor. Bu konuda en başarılı ülke de ABD’dir.

Buna karşılık Kara Avrupası hukukunun benimsendiği ülkelerde ise parlamenter sistemin egemen olduğu görülür. Düşünce özgürlüğünün çok geniş ele alındığı Fransa’da, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, yukarıda sergilendiği durumda bile HSK’nın başında cumhurbaşkanı ve adalet bakanının bulunmasının yargı erkinin bağımsızlığına ters düştüğünü söyleyip durdu. Nitekim 2008’deki düzenlemeyle yargıçlar kurulunun başkanlığına yargıtay başkanı; savcılar kurulunun başkanlığına yargıtay başsavcısı getirildi.

Yarı başkanlık sistemi bugün de Fransa’da iğreti bir şapka gibi duruyor. O Fransa ki, zaman zaman aşırılıklar yaşansa da, yukarıda belirtildiği üzere, demokrasi ve hukuk bilinci, güçlü yargı bağımsızlığı anlayışı ile “özgürlükçü hukuk toplumu”nu yaratmayı başardı. Ancak dikkatleri çekmek isterim. Ülkesini kurtardığı ve bu yüzden “Büyük Charles” diye anıldığı halde De Gaulle bile bu ülkede başkanlık rejimine geçmeyi hiç düşünmedi.

Ya Almanya? Dünyaya en büyük düşünürleri, sanatçıları armağan eden Almanya, Weimar’ın Naziler çoğaldığı için değil, demokratlar azaldığı için yıkıldığını bir türlü kavrayamadı. Evet, bilimin, felsefenin, sanatın doruklarına ulaştı ama bir Hitler’in çıkmasını önleyemedi. Nazi utancını sık sık dile getirerek yine sık sık dünyadan özür dilemek zorunda kalıyor.

İşin özü şudur: Gözlemler ve yaşanan denemeler, Kara Avrupa hukukunun egemen olduğu her ülkede, özellikle de Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sisteminin diktatörlükler getirdiğini kanıtlamıştır. Üstelik bu ülkelerin çoğu Latin kökenli dil kullandıkları için, hukuk kavramlarını iyi özümsedikleri, hukuk öğretisi ve uygulaması açısından belli bir düzeye eriştikleri halde dikta felaketlerinin önüne geçilemedi. Esasen hukuk devleti ilkesine dayanan Kara Avrupası hukukunun benimsendiği hemen her ülkede başkanlık sistemi iğreti durmuş, sırıtmış, başarılı olamamış; hatta bu ülkelerin halkları, sadece düş kırıklığına uğramakla kalmamış; diktatörlüklerin acılarını yaşamış, en sonunda da pişman olup dizlerini dövmüşlerdir.

Bütün bunlardan dersler çıkarmalıyız. Yaşı 200 yıla yaklaşan parlamenter sistemden uzaklaşmamalıyız. Çünkü biz Kara Avrupası hukuk sisteminin içindeyiz.

Bu yüzden yapılacaklar bellidir: Anayasa yapmak için bir kurucu meclis kurulmalı, yepyeni bir anayasa ile yürümeyi sürdürmeliyiz. Bu anayasa, mutlaka erkler ayrılığı, güçlü bir yargı erkinin bağımsızlığı temelleri üzerine kurulmalıdır. Kurulmalıdır ki, her boydan insanlar, “Ankara’da yargıçlar var” diyebilsinler. Diyebilsinler ki, yarınlarına inansınlar, yatırımlarını güvenle kurabilsinler.

Yineleme pahasına belirtelim ki, saygı duyulan Türkiye, ancak erkler ayrılığına dayanan demokrasisi ve yargısı güçlü bir sistemle kurulabilir. Erklerin, güçlerin tek elde toplandığı bir Türkiye, güvencesiz, yarını belirsiz ve dolayısıyla güçsüz bir Türkiye’dir. Yarınların yarına çıkacağı belirsiz bir ölümlüye bırakıldığı, yargının bağımsız olmadığı bir ülkede hiç kimse yarınından emin değildir. Dolayısıyla yatırım yapacaklar da böyle bir ülkeye gelmezler, tersine o ülkeden kaçarlar.

Hukukun işlevi insanları olabildiğince özgürleştirmektir, köleleştirmek değil. Batılı ülkelerin çoğunda insanlar, kuşkusuz özgür olmanın doyasıya tadını çıkarıyor. Ancak bunlardan sözgelimi Fransa, Kara Avrupası sistemini benimsediği halde, zaman zaman yarı başkanlık sisteminin yol açtığı bunalımları da yaşadığı için her an parlamenter sisteme dönerek altıncı cumhuriyete geçebilir.

Böyle bir dönüş, bizden başkalarını da şaşırtmaz. Türkiye başkanlık sistemine geçtiği, Fransa parlamenter sisteme döndüğü gün ise elbette şöyle denecektir: Onlar Mersin’e, biz tersine.

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Hukukçu

Hukuk devleti ilkesi - Sami Selçuk
“Hukuk devleti” küresindeki mücadele, devletin topluma ve bireye karışmasını azaltma savaşımıdır. Temel amaç, kanımca “az devlet, çok hukuk” formülüyle özetlenebilir. Dar bir ufuktur bu

Kentsoylu (burjuva) sınıfının ürettiği “hukuk devleti” (Etat de droit) anlayışının boy verdiği Kara Avrupa’sı hukukunu benimseyen ülkelerde, “devlet merkezci” bir yönetim vardır. Nitekim hukuk devleti kavramını Almanya’da “hukuk tabanında duran devlet”, “kendini hukuk üzerine kuran devlet” biçiminde ilkin Kant ortaya atmış; 1798’de Placiding ve 1813’te Welcker bugünkü deyişle “hukuk devleti” (Rechtsstaat) terimini kullandı. Bu düzende devlet her yerde hâzır ve nâzır, Jakoben. Bu ülkelerde yazılı hukuku üreten biricik temel güç devlettir. O yüzden de hukuk hep devletten yana kotarılır, eşitlik ilkesi gözetilmez. Bu yüzden devlet kendi yarattığı hukuk nedeniyle yurttaşlarıyla sürtüşme içinde ve bu hukuku araç kılarak pek çok şeye el atmış durumdadır. Sıkışınca sözgelimi “kamu yararı” gibi peçeli, içeriği ve sınırları belirsiz ve tartışmaya açık kavramlara başvurur. Bir bakıma bu devletlerde hukuk gizemli kılınmış, mistikleştirilmiş siyasallaştırma oyununun bir parçası olmuştur. “Kamu yararı”, “yönetimin takdir hakkı” gibi sınırları ve kapsamı belirsiz kavramlarla beslenen yönetim, hukukta da etkisini göstermiş, “özel hukuk” ve “kamu hukuku” diye katı bir ayrım ortaya çıkmıştır. Bu sistemde toplum ve hukuk, devletin vesayetinde ve edilgindir. Vesayetçi devletin yukarıdan aşağıya doğru düzenlediği makro anlamda, adı anayasa olan bir toplumsal sözleşme vardır. Amaç, devleşen “Leviathan devleti” hukukun sınırlarında tutmaktır. Bu ne ölçüde başarılırsa, Kant’tan, özellikle de demokrat olan, ama özgürlükçü olmayan Rousseau’dan esinlenilen “hukuk devleti”ne, dolayısıyla demokrasiye de ancak o ölçüde ulaşılabilecektir.

Kara Avrupa’sı hukuku
Bizim hukukumuz ve Anayasamız, “hukuk devleti” ilkesine dayanan Kara Avrupa’sı hukukunun ürünüdür. Bunun en önemli sonuçlarından biri şudur: Bütün Kara Avrupa’sı hukukunu benimseyen ülkelerde olduğu gibi “hukukun ne dediğini söyleyen” (jurisdictio) ve “son sahici (otantik) yorumu yapan tek yüksek yargı organı”na sahip olma ilkesinden de sapılmış ve üç ayrı yargı organı ortaya çıkmış olmasıdır: Anayasa mahkemesi anayasa, yargıtay adliye, danıştay idare hukuku konularında son sözü söyler. Bu görev ayrılığının uygulamaya yansıyan ve yargılamayı geciktiren sonucu da belli: İlk mahkemelerde bir yasa düzgüsünün (norm) anayasaya, bir tüzük düzgüsünün bir yasaya aykırılığı söz konusu olduğunda ilk mahkeme yargıçları konuyu bekletici sorun yapmak, yargılamayı durdurup beklemek zorundadırlar. Kısacası bu ülkelerde hukukun bütünlüğü bir türlü sağlanamamış; sık sık uyuşmazlıklar ortaya çıkmıştır.

Hikmet-i hükümet
Bu nedenlerle yakından incelendiği zaman Kara Avrupa’sında toplumun devletçi kurallara bağlı, içine kapalı, iktidarın parçalanmamış ve tek olduğu görülür. Bu ülkelerde erkler ayrılığından ne denli söz edilirse edilsin yargı birliği sağlanamamış, yargıyı bağımsız kılma kavgası bir türlü bitmemiştir. İşte bu yüzden Kara Avrupa’sı toplumunda bireylerce İngiliz yargısının ve yargıçlarının ne denli bağımsız, korkusuz oldukları sık sık özlemle dile getirilir.
Bu sistemin bizde en tipik örneklerinden biri, Batı’da yaklaşık iki yüzyıl önce tarihin dehlizlerine gömülmüş olan Anayasa’nın 129/son. madde ve fıkrasındaki izin kurumudur: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idarî merciin iznine bağlıdır.”
Özetle toplumcu (sosyal) devlet anlayışıyla bir ölçüde dizginlenen devleti hukukun içine çekme amacı, Kara Avrupa’sı ülkelerinde bugün de sürüyor. Çünkü Jakoben devlet, sıkışınca hukukun bir türlü erişemediği kör, karanlık, görünmez bir kavrama başvuruyor: “Devlet aklı” (hikmet-i hükümet, la raison d’Etat, the reason of State). Devlet aklından, Osmanlıca deyişle hikmeti kendinden menkul “hikmet-i hükümet” kavramından 06.01.1989’da Fransız Yargıtayındaki konuşmasında Başkan Mitterand şöyle yakınıyordu: “Hukuk, adalet hiçbir biçimde hikmet-i hükümet denilen nesneye kurban edilmemeli. Uzun yıllar taşıdığım siyasal sorumluluğum döneminde hikmet-i hükümet diye bir nesneye rastlamadım. Ne zaman hikmet-i hükümetten söz edilmişse, bilmelisiniz ki, bu bir başka şeyi gizlemek için uydurulmuş bir bahanedir”.
Başbakan William Pitt’in dilinde hikmet-i hükümetin karşılığı “devlet zorunluluğu”dur. Mitterand’dan 206 yıl önce 18.11.1783’te Komünler Meclisinde şöyle diyordu: “Zorunluluk, birey özgürlüklerini çiğnemenin özrüdür; zorbaların bahanesi, kölelerin inancıdır.”
Bütün bunlar, Kara Avrupası ülkelerinde devleti, birey zararına dokunulmaz, hatta 1982 Anayasası’nın ilk metninin başlangıç bölümünde kutsal bir nesneye dönüştürmüştür. Toplumun kavgası, bu dokunulmazlığı ve kutsallığı sarsma kavgasıdır.
Görülüyor ki, “hukuk devleti” küresindeki savaşım (mücadele), devletin topluma ve bireye karışmasını azaltma savaşımıdır. Temel amaç, kanımca “az devlet, çok hukuk” formülüyle özetlenebilir. Dar bir ufuktur bu.

Hukukun egemenliği
Buna karşılık, “hukukun egemenliği” (rule of law), daha yaygın anlatımla “hukukun üstünlüğü” (suprématie du droit) ilkesinin boy verdiği Anglo- Sakson hukukunun egemen olduğu ülkelerde toplum, sözleşmeci ve uzlaşmacıdır; saydam ve dışa açıktır. Birey ise yarışmacıdır. Girişim gücü, devlette değil, bireyde ve sivil toplum örgütlerindedir. Dolayısıyla devlet, merkezci değildir. Toplum çoğulcu olduğundan erk / iktidar tek değil, parçalıdır. Çok kutuplu kurumlar, kuruluşlar devletin bir kısım temel görevlerini de üstlenmiştir. Çoğulculuk kurumsal parçalanmayı, işbölümünü yaratır, toplum kendi hukukunu kendi üretir. Özetle devletin karşısında özerk bir hukuk vardır. Her şey, üretilen bu hukukun hakemliğinde çözülür. İşte bireyle devlet, bu nedenlerle hukukun karşısında eşit konumdadır. Devlet de, birey de toplumun ürettiği ve dayattığı hukuka bağlıdır. Toplumun ürünü olduğundan başat, egemen güç hukuktur. Devlet gücü ise ikincil plandadır. Kısaca hukuk toplumun, devletin, bireyin üstündedir. Yaşanarak, Sokratik yöntemle öğretilmekte ve uygulanmakta; bu durumuyla somut, ancak esnek ve de devletten göreli olarak bağımsızdır. Toplum, devletin vesayetinde değil, tersine devlet toplumun içindedir. Bu yüzden genellikle yazılı bir anayasaya gerek duyulmaz.

Trump’ı durduran yargı
Bunun sonuçları ise ortada: Hukuk devletten bağımsız olduğundan yargı da bütün erklerden bağımsız ve çok güçlüdür. Yargı birliği ve hukuk bütünlüğü örselenmemiştir. Çünkü Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ayrımına gidilmemiş, tek bir Yüksek Mahkeme bütün görevleri üstlenmiş; hukukun bütünlüğü sağlanmıştır. Hukukta özel hukuk, kamu hukuku gibi katı kavramlaştırmalara ve ayrımlara başvurulmamış, her boydaki yargıç, her derecedeki mahkeme, bir yasa düzgüsünün anayasal kurallara, bir tüzüğün yasal düzgülere aykırı olup olmadığına karar verebilmektedir. Esasen konu, eninde sonunda tek olan yüksek mahkemenin önüne gidecektir. Bu yüzden Kara Avrupa’sı hukuk sisteminde görüldüğü üzere “bekletici sorun” sorunsalı söz konusu değildir.
Nitekim bütün dünya bunun çarpıcı bir örneğini Trump kararında kimileyin şaşkınlıkla, ama hayranlıkla gördü: Başkanın kararını bir ilk mahkeme yargıcı durdurabildi, istinaf mahkemesi de o kararı onadı.



SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Hukukçu

Hukuk devleti ile hukukun üstünlüğünün başkalıkları
Referanduma sunulan taslak, başkanlık sistemlerinden esinlenmiş görünüyor. Ama asla ve kata demokrasiyi amaçlamıyor. Hukuku egemen ve üstün kılmıyor. Bir ölümlüyü ölmeyecekmiş gibi her şeye kadir, kadir-i mutlak, tümerkli kılan (omnipotent) bir sistem.

Türkiye halkı, demokratik rejimin ve kendinin alınyazısını etkileyecek önemli bir sorunu tartışıyor. Halkın kararı üzerine ya var olan iki yüz yıllık parlamenter sistem sürecek ya da dünyada yaşanan sistemlerden hiçbirine benzemeyen bir sisteme, daha doğrusu bir sistemsizliğe geçecek.

Anayasa hukukçusu değilim. Ama anayasa hukuku uzmanlarına soruyorum: “Dünyada hazırlanan taslağa göre bir sistem ya da benzeri var mı?” “Yok” diye yanıt veriyorlar ve ekliyorlar: “Benzeri de yok!” Evet, kendinden menkul bu düzenlemenin bir adı yok, belirsiz.

Bu yüzden uzmanlar şaşkın. Her şeyden önce bir parlamenter sistem ya da türü değil. Ancak başkanlık sistemi de değil. Çünkü başkanlık sisteminin yaşandığı ve başarılı olduğu biricik örnek ABD. Başarılı. Çünkü ABD’ki sistem, 1-federal devlet yapısına, 2-başkanları bile belirsiz esnek yapılı partilere, 3-katı bir erkler ayrılığı ilkesine ve güçlü bir yargı sistemine, 4-hukukun egemenliği/üstünlüğü ilkesi üzerine kurulan bir hukuk sistemine, 5-güçlü mü güçlü bir kamuoyu demokrasisine dayanıyor.

Yarı başkanlık sistemi de değil. Çünkü yarı başkanlık sisteminin yaşandığı, ancak başarılı olup olmadığı tartışmalı en önemli örnek Fransa. Tartışmalı, çünkü 1-federal devlet yapısı yok, 2-başkanları belli katı partilere sahip. Ama hukukun üstünlüğü ilkesine dayanmasa da, hukuk devleti ve gevşek bir erkler ayrılığı ilkelerine dayanan bir hukuk sistemi var Fransa’da.

Fransa’da durum

Bu ülkede yarı başkanlık sisteminin sancılı da olsa sürmesinin nedeni de belli: Fransa, 1789’dan bu yana üç kez krallık devirmiş, iki kez krallığa yeniden dönmüş, dört kez cumhuriyet yıkmış, beşincisini yaşamaktadır. Dokuz kez (1830, 1848, 1851, 1870, 1873, 1887, 1889, 1934, 1958) darbe girişimi yaşamış, 15 kez anayasa değiştirmiştir. Bugün bile zaman zaman Jakoben devletliği depreşen bir ülkedir. 90-615 sayılı ve 13.07.1990 tarihli Yasa’nın 9. maddesiyle 1881 Basın Özgürlüğü Yasası’na eklenen bir maddeyle (24 bis) Yahudilik karşıtı propagandayı suç saymış, Roger Graraudy’yi cezalandırmış, düşünceyi açıklama özgürlüğünü çiğnemiş, Ermeni soykırımının yadsınmasını suç saymıştır. Cumhuriyetten tam demokrasiye hâlâ geçememenin sancılarını bugün de yaşamaktadır. Kısaca iki Fransa tarih boyunca sürgit kavga etmiştir: Birincisi, giyotinle beslenen ilk Anayasa’sını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire’i cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié’yi çıkarmış Jakoben Fransa’dır. İkincisi, “özgürlük istiyorsanız, iktidarı parçalayınız!” diye haykıran Saint-Just’ün, akılcılığın piri Decartes’ın, erkler ayrılığının büyük ustalarından Montesquieu’nün, Aydınlanmanın hırçın düşünürü Voltaire’in, edebiyatın, bilimin ve felsefenin öncüleri Balzac’ın, Hugo’nun, Sartre’ın, Camus’nün, Foucault’nun, Lyotard’ın, Lacan’ın, Morin’in, Derrida’nın, Baudrillard’ın, Attali’nin Fransa’sıdır.

Bu beriki Fransa, kendi ülkesine ve bütün dünyaya ışık saçan bir Fransa’dır. Bu beriki Fransa sayesinde halkın demokrasi bilinci çok yüksektir. Bu yüzden Fransa, güçlü bir kamuoyu demokrasisi ve bilinciyle açmazların üstesinden gelebiliyor.

Evet, görünen köy, kılavuz istemez: Türkiye’de halk oylamasına sunulan taslak, başkanlık sistemlerinden esinlenmiş görünüyor. Ama asla ve kata demokrasiyi amaçlamıyor. Hukuku egemen ve üstün kılmıyor. Bir ölümlüyü ölmeyecekmiş gibi her şeye kadir, kadir-i mutlak, tümerkli kılan (omnipotent) bir sistem. İktidar parçalanmıyor, tek elde toplanıyor; dolayısıyla özgürlük getirmiyor, baskının yolunu döşüyor. Sistemi savunanlar da esasen bunu itiraf ediyorlar.

Sürekli “ben dinin sadece tebliğcisiyim” diyen Hz. Muhammet’in; “siz isterseniz ayeti bile değiştiririz” diyen Diyanet İşleri Başkanlarının isteklerini, bu doğrultuda padişahlık ve halifelik önerilerini reddeden M. Kemal Paşa’ların bile meydan okuyup reddettikleri bir sistem bu.

Dahası sistem, aldatıcı da. “Güçlü Türkiye” diye yola çıkıyor, ama “güçsüz Türkiye”yi yaratıyor. Çünkü demokrasiye kapısını kapatıyor. Çevrenize bakınız: Ekonomik bunalım yaşayan Yunanistan ya da komşularıyla sürekli çatışan İsrail, dünyanın gözünde İran’dan, Irak’tan, Azerbeycan’dan daha güçlü ve güvenilir. Çünkü insanlarının hak ve özgürlükleri, yarınları, güvenilen bir hukuka ve yargıya emanet. Demokrasileri gelişmiş.

Peki, adı konulamayan, ama halk oylamasına bu durumuyla sunulmasında sakınca görülmeyen, deyiş yerindeyse, bu “Seyyar Tayyar Taslağı”, nasıl bir ortamda tartışılıyor? Her şeyden önce olağan dönemde değil, hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı ya da durdurulduğu OHAL döneminde. Dahası mantık çarpıtmalarıyla çirkinleştirilerek başvuruluyor halka. Bir taraf, terör suçuyla yargılanıp hüküm giyen bir hükümlünün “özerklik” sözü verildiğini kitabında aktardığını ve “evet”in ülkeyi böleceğini; karşı taraf da tam tersine “hayır”ın bu sonucu doğuracağını, hayır diyenlerin terörist olduklarını, en azından terör odaklarıyla bütünleştiklerini ileri sürüyor. Taraflar, sunulan sistemi tartışacak yerde, dikkatleri başka yönlere çekerek ve kimin neyi savunduğuna bakarak birbirini yurda ihanetle suçluyor.

Bu arada sık sık çarpık akıl yürütmelerine, açmazlara, paradokslara, yanıltmacalara, paralojizmlere, sofizmlere başvurulmakta. Sözgelimi, mantıktaki Latince anlatımlarla belirtmek gerekirse, kendinden menkul sistem, hukuk dışlanarak ve çekici kılınarak duygu sömürüsüne (argumentum ad misericordiam) başvurularak eşsiz ve ulusal bir buluş gibi sunulmaktadır. Bundan başka “eğer şunları yapmazsan başına şunlar gelir” gibi baskıcı, yanıltıcı akıl yürütmelerinden (argumentum ad baculum), kişiliği çürüterek kanıtlama (agumentum ad hominem, şahsiyat yapma) yöntemlerinden yarar umulmakta, Paul Valéry’nin dediği gibi “düşüncenin üstesinden gelemeyince düşünenin üstesinden gelinmeye çalışılmakta”; yeterince bilgilendirilmeyen halkın “bilgisizliğine yaslanan sonuçlar” (argumentum ad ignorantium) çıkarılmaya çalışılmaktadır. Dahası asıl konuyu, yani demokrasiyi gözden kaçırma yoluyla akıl yürütmelerle (ignoratio elenchi), totolojilerle, “tarifi muarrefle tarif” gibi kısır döngülerle asıl tartışma yörüngesinden saptırılmaktadır.


Nesnellik, çıkarsızlık

Biz, bu yazımızda konuyu özelikle hukuk sistemleri açısından soğukkanlı bilimin temel etik ilkelerine uyarak ele almak istiyoruz. Bu ilkeler kısaca şunlardır: Nesnellik, yansızlık, çıkarsızlık (hasbilik).

İyi yöneticilerin ve iyi bilginlerin niteliklerini büyük düşünür vezir Nizam-ül Mülk şöyle özetler: “İyi sultanlar bilginlerle, kötü bilginler sultanlarla düşüp kalkarlar.”

Elbette sultanların danışmanlarının hepsi kötü bilgin değildir. İyileri bulmak ise sultanlara kalmıştır. Yeter ki, yönetenler kendilerine danışman bilim adamları seçerken bu özdeyişi hiç unutmasınlar. Çünkü bilim insanının efendisi yalnızca bilimdir; sultan, kral ya da cumhurbaşkanı değil. Ancak özellikle de bizde ve doğu ülkelerinde yaşananlar, çoğu kez bu kuralı çürütmekte; doğrulayanlar az görülmektedir.

Pek çok örnek arasından sadece İslam dünyasından ikisiyle yetinelim. Birincisi Nizam-ül Mülk’ü destekler: “Bende bir eğrilik görürseniz beni doğrultunuz” diyen Halife Hz. Ömer’e “Eğer sende bir eğrilik görürsek kılıçlarımızla düzeltiriz” yanıtını veren, özgür, özgür olduğu için de korkusuz halkını görünce Halife, “Halkı arasında Ömer’i kılıcıyla doğrultacak insanlar ihsan eden Allah’a hamdolsun” diyerek dua etmiştir. Bu, sağduyunun zaferidir.

İkincisi ise Nizam-ül Mülk’ü çürütür: Bir uyuşmazlığı çözmek için alanda toplanan halka erkek devenin erkek mi dişi mi olduğunu soran Muaviye ağızbirliğiyle “dişi” yanıtını alınca Hz. Ali yanlısı erkek devenin sahibi Kûfeli’ye şöyle der: Ey Küfeli, beni iyi dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve dişi değil, erkektir ve senindir. Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, o ne derse evet, erkek deveye bile dişi diyen on bin adamı var!” Bu da çürümüşlüğün kanıtıdır.

Bunlara aklımızda tutarak konumuza dönelim. Dünyada ortaya çıkan kapsamlı hukuk sistemlerini, genellikle Kara Avrupa, Anglo-Sakson, toplumcu (sosyalist), Müslüman ve başkaca (Hint, Uzakdoğu vb.) sistemler diye ayırmak gelenek olmuştur. Bizi ilgilendiren hukuk sistemi ise ilk ikisidir. Türkiye hiç kuşkusuz Kara Avrupa’sı hukuk sistemini benimsemiştir. Ancak zaman zaman Anglo-Sakson sisteminden de esinlenmekte ve bu durum tartışmalara yol açmaktadır. Sözgelimi, şu anda tartışılan başkanlık yönetimi, hiç kuşkusuz Anglo-Sakson sisteminin ürünüdür ve tartışma yanlış bir temelde yürütülmekte, bir başka deyişle sorun, sistem gözetilmeden irdelendiği için, belkiler (sorunsal) çoğalmakta, daha da sorunsallaşmaktadır.

Oysa Kara Avrupa’sı hukuk sistemi ile Anglo-Sakson hukuk sisteminin iki ayrı ilke ve anlayışın ürünü olduğunu, dolayısıyla demokratik gelişmenin, özellikle erkler ayrılığı ilkesinin sistemlerde birbirinden değişik biçimlendiğini gözden kaçırmamak gerekir.

Sözgelimi, ülkemizde Kara Avrupa’sı hukukunun oturduğu temel hukuk devleti ilkesi ile Anglo- Sakson hukukunun oturduğu hukukun egemenliği ya da üstünlüğü ilkesi eşanlamlı görüldüğünden sık sık birbirinin yerine kullanılmış; dolayısıyla sık sık açmazlara düşülmüştür. Nitekim 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken “hukuk devleti”nden söz edilmiş, ama ant içme maddelerinde “hukukun üstünlüğü”ne vurgu yapılmıştır (1961 Anayasası, m. 77, 92; 1982 Anayasası, m. 81, 103)

Bu tam bir kavram, ilke, dolayısıyla sistem kargaşasıdır. Oysa Fransız yazarı Cohen-Tanugi’nin vurguladığı üzere, her iki ilkenin nedenleri de, sonuçları da birbirinden değişiktir.

Yarın: Hukuk devleti ilkesi

Sami Selçuk
Prof. Dr., Hukukçu.

Sami Selçuk

 Partili başkomutan - Sabih Kanadoğlu
Anayasanın 117/1. maddesi uyarınca, Başkomutanlık TBMM’nin manevi varlığından ayrılamaz ve cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur. Bu sembolik yetki, kuşkusuz devletin başı olmasından ve bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil etmesinden kaynaklanır. Gücünü ise anayasanın 101. maddesinin son fıkrasında yer alan cumhurbaşkanı seçilenin varsa partisiyle ilişiği kesilir hükmünden ve doğal olarak 103. maddede yer alan yemin metnindeki “görevini tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücüyle çalışacağına büyük Türk milleti ve tarih huzurunda namus ve şerefi üzerine” ant içmesinden almaktadır.

TBMM tarafından kabul edilen ve halkoylamasına sunulacak olan yasa ile anayasanın 101. maddenin başlığında yer alan “tarafsızlığı” ve “varsa partisiyle ilişiği kesilir” ibareleri yürürlükten kaldırılmakta ve Cumhurbaşkanı’nın ve ileride seçilecek olanın, bir siyasî partinin üyesi ve giderek genel başkanı olması sağlanmaktadır. Cumhurbaşkanının taşıyacağı sıfatla nasıl tarafsız olacağı veya seçilecek olanın bu sıfatla yürürlükte kalan 103. madde uyarınca nasıl ant içeceği ayrıca çözümsüz bir sorundur. Değiştirilen, eklenen veya ilga edilen hükümlerin yürürlüğe girmesi TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birlikte yapılacağı ileri bir tarihe bırakılmış, Türkiye’nin en büyük sorunu varsayılarak “partisiyle ilişiği kesilir” ibaresinin halkoyunda kabul edilmesi halinde yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği kararlaştırılmıştır.

Anayasa değişikliği yasası halkoylamasının önüne neden ve nasıl geldi. Siyasi iktidarın, 3 Kasım 2002’den itibaren, aynı menzile ulaşmak için bir terör örgütü olan cemaatle işbirliği yaptığı “ne istediniz de vermedik” ikrarı ile doğrulanmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yargıya ve Emniyet’e sızma değil, yerleştirme olduğu, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Casusluk ve benzeri gibi kumpas davaları, HSYK seçimleri, Yargıtay ve Danıştay ile Anayasa Mahkemesi’ne yapılan seçimler, Emniyet’e yapılan atamalar ve ihraçlarla kanıtlanmıştır. Menzil yoldaşlığındaki ayrışma, Oslo müzakerelerinin açığa çıkarılmasıyla başlamış, özel okullar ve dershaneler olayı, MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağırılması, 17-25 Aralık yolsuzluğunun başka bir amaçla kullanılması ile sonlanmıştır.

Fethullah Terör Örgütü’nün 15 Temmuz 2016 günü TSK’ye yerleştirilen üyelerinin girişimi ile başlatılan alçakça isyan, TSK’nin büyük bölümünün ve halkın karşı koymasıyla bastırılmıştır. 21 Temmuz 2016’da olağanüstü hal ilan edilmiş, 23 Temmuz’da yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) ile başlayan süreç 25 Temmuz 2016 günü kabul edilen ve 31.07.2016 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 115 maddeden oluşan KHK ile devam etmiştir.

Bu KHK, anayasanın 121. maddesinin öngördüğü olağanüstü halin gerekli kıldığı konuların dışına çıkarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) yeni bir oluşum gerçekleştirmiştir. a- Yüksek Askeri Şûranın üyeleri 669 sayılı KHK’nin 45. maddesiyle başbakan, Genelkurmay başkanı, başbakan yardımcıları, Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Milli Savunma bakanları ile kuvvet komutanlarından oluşturulmuş, ordu komutanları ve orgeneral, oramiraller şûra dışında bırakılmıştır. Bu KHK, 09.11.2016 gün ve 6756 sayılı yasanın 45. maddesiyle aynen kabul edilmiştir. b- 669 sayılı KHK 36. maddesiyle 1325 sayılı kanuna

1. maddesinden sonra gelmek üzere 1A maddesi eklenmiş ve Kara, Deniz ve Hava kuvvetleri komutanları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır. En önemlisi, cumhurbaşkanı, başbakan gerekli gördüklerinde kuvvet komutanları ile bağlılarından doğrudan bilgi alabilirler ve bunlara doğrudan emir verebilir, verilen emir, herhangi bir makamdan onay almaksızın derhal yerine getirilir, hükmü 09.11.2016 gün ve 6756 sayılı kanunla aynen kabul edilmiştir. c- 20 Ocak 2017 tarihinde kabul edilen ve 06.01.2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 681 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararname ile; 1- 17. maddeyle 926 sayılı TSK Personel Kanunu’nun 34. maddesinin 1 ve 2. fıkraları değiştirilmiş ve subaylığa nasıp Milli Savunma Bakanlığı’nın onayı ile yapılır. Asteğmen, albay rütbeleri arasında rütbe terfileri ilgisine göre İçişleri bakanının veya MSB’nin onayı ile yapılır hükmü getirilmiştir. Astsubayların nasıp ve rütbe terfileri de aynı yasanın 82. maddesinde KHK’nin 26. maddeleriyle yapılan değişiklikle MSB’nin ve ilgisine göre İçişleri bakanının onayına bağlanmıştır. Albaylıktan tuğgeneral-tuğamiral rütbelerine terfiler ile general ve amirallikte bir üst rütbeye terfiler MSB’nin, jandarma ve sahil güvenlik subayları için İçişleri bakanının ve başbakanın imzalayacağı ve cumhurbaşkanının onaylayacağı kararname ile yapılacaktır.

2- 21. maddesiyle general-amiral kadrolarının belirlenmesi, rütbe miktarlarının değiştirilmesi, hizmetin bir yıl uzatılması Genelkurmay başkanının görüşü alınarak MSB’nin teklifi üzerine YAŞ’ın 2/3 çoğunlukla vereceği kararla yapılacaktır.

3- Aynı maddede kuvvet komutanları ile orgeneral ve oramirallerin atanmaları, görev sürelerinin uzatılması ve gerektiğinde görevden alınmaları veya emekliye sevk edilmeleri MSB’nin ve başbakanın imzalayacağı, cumhurbaşkanının onaylayacağı müşterek kararnameyle yapılacaktır. Cumhurbaşkanı tarafından, TBMM dışından MSB’ye veya İçişleri Bakanlığı’na getirilecek herhangi bir partilinin TSK ile ilişkileri ve yukarıda açıklanan yetkileri ayrı bir vahim durumdur. Sayılan değişikliklerle,

a- Yüksek Askeri Şûra, askeri bir kurul olmaktan çıkarılmış, siyasi üyelerin çoğunluğu oluşturması sağlanmıştır.

b- Silahlı Kuvvetler’in, anayasanın 117. maddesi uyarınca komutanı olan Genelkurmay Başkanı’nın yetkileri kısıtlanmış, kuvvet komutanlarıyla olan ilişki ve irtibatı kesilmiştir.

c- TSK’de olması gereken emir ve komuta zinciri kırılmış, cumhurbaşkanı ve başbakana kuvvet komutanlarına ve bağlılarına doğrudan emir verme yetkisi tanınmış ve herhangi bir makamdan onay alınmadan derhal yerine getirilmesi zorunlu kılınarak Genelkurmay başkanı tamamen devredışı bırakılmıştır.

d- TSK’nin astsubayından kuvvet komutanlarına kadar nasıp, terfi, atama, görev süresi uzatılması ve görevden alınarak, emekliye ayrılma işlemleri siyasi iktidarın onay ve kararına bağlanmıştır. 669 sayılı KHK, 6756 sayılı yasa ile kabul edilmiş, 681 sayılı KHK ise Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarını yok sayarak verdiği kararla olağanüstü hal kaldırılsa dahi devamlı ve kalıcı kılınmıştır.

Bu değişiklikler yetmezmiş gibi halkoyuna sunulan yasanın 16. maddesiyle anayasanın 117/2 maddesinde yer alan  "Milli güvenliğin sağlanmasında ve Silahlı Kuvvetler'in yurt savunmasına hazırlanmasından TBMMM'ye karşı Baknalar Kurulu sorumludur" hükmünden getirilmek istenen sisteme uygun biçimde "Bakanlar Kurulu" ibaresi çıkarılmış ve yerine "Cumhurbaşkanı" ibaresi getirilmiştir.


Maddede söz edilen sorumluluk siyasi niteliktedir. Cumhurbaşkanının TBMM’ye karşı siyasi sorumluluğu yoktur. Güvenoyu, gensoru ve sözlü soru verilemeyeceğine göre Silahlı Kuvvetler’in milli güvenlik ve yurt savunmasına hazırlanmasının araştırılması, denetlenmesi ve hatta değerlendirilmesi olanağı kalmamıştır. Başbakanlık’ın, Bakanlar Kurulu’nun kaldırılması ve bakanların TBMM’ye karşı sorumluluğu olmayacağı ve bakan sıfatı taşısalar dahi cumhurbaşkanının sekreteri niteliğini taşıyacaklarına göre tek sorumlu, yetkili ve görevli kişi siyasi sorumluluğu bulunmayan cumhurbaşkanı olacaktır. Anayasa değişikliği yasası, halkoyu ile gerçekleşirse Türkiye, parti üyesi veya genel başkanı sıfatı taşıyan cumhurbaşkanını, aynı zamanda ve aynı sıfatlarla başkomutan olarak görecektir. Türkiye siyasetin orduya sokulmasından çok zarar gördü. 105 yıl önce, Rumeli’yi bu nedenle kaybettik, Yüce Atatürk’ün 1909 yılının Eylül- Ekim aylarında yapılan İttihat Terakki Cemiyeti’nin 2. Kongresi’nde yaptığı uyarılar dinlenmedi ve sonuç hüsran oldu. 1924’e kadar zaruretin getirdiği milletvekillerinin aynı zamanda kumandan olabilmesi Atatürk’ün kesin müdahalesi ile sonlandı. Ülkemizin coğrafi, stratejik durumu ve bölgenin içinde olduğu karmaşık kargaşa güçlü bir Silahlı Kuvvetler’e sahip olmasını gerektirmektedir. Geleceğimiz buna bağlıdır. Balkan Harbi’ni ve 15 Temmuz’u unutmayalım. Türkiye’ye, başkancı veya patronlu başkanlık rejimiyle tek adamın ve TSK’ye siyasetin egemen olmaması için ilk koşul yurtseverlerin “partili cumhurbaşkanı ve başkomutan” formülünü içeren anayasa değişikliği yasasına “hayır” demesi olacaktır.

 Sabih Kanadoğlu/Cumhuriyet

915 kaymakam, 183 rektör, 81 vali - Engin Aydın
Artvin’in Borçka’sından Ertuğrul Örnek, Uşak’ın Ulubey’inden Ahmet Solmaz, Denizli’nin Beyağaç’ından Necdet Özdemir...
Kaç etti?
Üç... Evet, baştan say üç; sondan say üç.
Hadi bunlara “Devlet Ebed Müddet” deyip Devlet Bahçeli kontenjanından katılan Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit’inden Oğuz Cem Murat’ı da ekleyin. Etti dört...
Yuf yani... Yuf ki yuf!..
Türkiye’nin 919 ilçesinden topu topu dört milli ve yerli kaymakam “Ben varım lan, sen de var mısın” kampanyasına katılıp referandumda “evet” diyeceklerini açıkladılar.
Peki, geri kalan 915 kaymakam ne oluyor?
Not edilmediklerini sanıyorlarsa fena halde yanılıyorlar. Bu saatten sonra “Ben de varım lan, ben de varım valla” diye naralansalar bile adlarının yanına bir çentik atılmıştır, haberleri olsun...

***

Peki, valilere ne diyeceğiz?
81 vilayetin 81 anlı şanlı valisinden bu satırların yazıldığı dakikalara kadar tık yok.
Yuf yani. Yuf ki ne yuf!..
Vali bu be; boru değil vali, vali...
Hem bu devletin (Hani “tek millet, tek bayrak, tek devlet” tekerlemesindeki devlet var ya işte o devletin) valisi olacaksın, hem referandum kampanyasına “Eveeeeeet... Cumhurumu boş ver ama başkanıma eveeeeeet” naraları ile katılmak için ağırdan alacaksın.
Tek tek not edildiniz. Adlarınızın yanına kocaman bir çentik atıldı. Elinizi çabuk tutup dilinizi dörtnala kaldırmazsanız
o çentik ikiye, üçe çıkar. Üç çentik bir “yok vali” yapar.

***

Gelelim üniversitelere...
Bu ülkede üç beş büyük kentte birikmiş üniversiteleri 14 yıllık iktidarımızda 118 üniversiteye çıkardık. Bunlara 65 vakıf üniversitemizi de ekleyin. (Aslında vakıf üniversitesi biraz daha fazlaydı ama FETÖ’cü olanlarını ayıkladık. Şimdi kılçıksız 65 vakıf üniversitemiz var.)
118 devlet, 65 de vakıf.
Ne etti? 183!..
81 vilayeti olan bir memlekette 183 üniversite. Ne kadar övünsek yeridir. Övünüyoruz da...
“Yav bunların çoğu yüksek lise bile değil.Üniversiteli işsiz oranı ilkokul mezunu işsizlerin oranını çoktan solladı” diye çatal dilleriyle zehir saçanlara elbette kulak asmıyoruz.
Ancak 183 üniversitemizin tepesine oturttuğumuz 183 rektöre ne diyeceğiz?
İçlerinden sadece dördü, evet tıpkı kaymakamlar gibi sadece dördü “Ben de varım; valla billa ben de varım. Cumhurumun başkanına söyleyin ben de evet diyenlerdenim” deme cesareti gösterebildi.
Adnan Menderes Üniversitesi’nden Cavit Bircan, Düzce Üniversitesi’nden Nigar Demircan Çakar, Artuklu Üniversitesi’nden Ahmet Ağırakça ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Peyami Battal.
O kadar. Önden say dört. Sondan say dört...
Peki, geri kalan 179 rektöre ne oluyor? Üniversitelerindeki öğretim üyelerinden yeterli oy alamamalarına rağmen onları tutup rektör koltuğuna oturttuk ve onlar memleket bu en zor geçitteyken susuyorlar...
A-ha da buradan ilan ediyoruz.
179 rektör, 915 kaymakam, 81 vali ayağa kalkın ve itiraf edin:
FETÖ’cü müsünüz, PKK’li mi?

Engin Aydın/Cumhuriyet

Egemenlik hiçbir biçimde ortaklık kabul etmez!
Anayasa değişikliğini savunanlar, halkın kavrayışıyla alay edercesine, Atatürk anayasalarına döndüklerini öne sürüyor. Cumhuriyetin gerçekleştiği Meclis üzerinde hiçbir güç görmeyen Atatürk ile bu anayasal düzenlemeyi yapanlar arasında hiçbir ilişki yok. Anlamak için Nutuk’a bakmak yeterli.

AKP-MHP işbirliğiyle Meclis’ten geçirilen anayasa değişikliği önerisi, tüm yetkileri tek kişiye veriyor, Türkiye’nin yazgısını bu tek kişinin istencine ve keyfine bırakıyor. Bu köklü anayasa değişikliğini savunanlar, toplumsal tepkilerin önüne geçmek için, halkın kavrayışıyla alay edercesine, Atatürk anayasalarına döndüklerini öne sürüyor. Cumhuriyetin gerçekleştiği Meclis üzerinde hiçbir güç görmeyen Atatürk ile bu anayasal düzenlemeyi yapanlar arasında hiçbir ilişki yok. Bunu kanıtlamak için, Atatürk’ün Cumhuriyet ve Meclis’ten ne anladığına bakmak yeterli.

Ulusal egemenlik
Cumhuriyet, Atatürk’ün Nutuk’taki tanımlamasıyla, “ulusal egemenlik temeline dayanan halk hükümetidir”. Ulusal iradenin yoğunlaştığı “Meclis’in üstünde hiçbir güç yoktur” (s. 203). Atatürk’ün bu belirlemeleriyle, AKP ve Atatürk’ü önemsediğini öne süren MHP’nin kurmaya çalıştığı otoriter rejim arasında bir koşutluk var mı?
Atatürk, 30 Ocak 1921’de anayasanın temel maddelerinin başında şu ilkeleri sayar: “Egemenlik sınırsız ve koşulsuz olarak ulusundur. Yönetim yöntemi, halkın kendi alınyazısını eylemli olarak kendinin yönetmesi ilkesine dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde belirir ve toplanır” (s. 256- 257).
21 Kasım 1922’de ulus egemenliği ilkesini daha da kapsamlı duruma getiren Atatürk’ün belirlemesiyle, “Türk halkı sınırsız ve koşulsuz olarak egemenliğini elinde tutar... Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez.” Unvanı ve konumu ne olursa olsun, “hiç kimse bu ulusun alınyazısında ona ortak çıkamaz. Ulus, buna kesinlikle göz yummaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz” (s. 321).
AKP-MHP işbirliğiyle oluşturulan anayasa değişikliği önerisi, egemenliği, ulusun elinden alıp mutlak gücü elinde toplayan tek kişiye veriyor. Bu iki partinin Atatürk’ün ulusal egemenlik ve Meclis’in yetkileri konusundaki görüşlerine uygun davrandığı söylenebilir mi?

‘Dış güçler’
Atatürk, güçlü devletleri ne şeytanlaştırır ne de onlardan adalet diler. Atatürk’ün yücelttiği temel anlayış ve ilke şudur: “Adalet dilenmekle ve acınmakla, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onur ve bağımsızlığı güven altına alınamaz. Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur” (Nutuk, s. 160). AKP ise hem büyük güçleri işine geldiği gibi şeytanlaştırıyor, onları üst akıl olarak niteliyor hem de kendine acındırırcasına ortama göre onlardan birine sığınıyor. MHP de benzer düşünüp davranıyor.

Din ve düşünce özgürlüğüne saygı
Ayrımcılık yapmayı onursuzluk sayan ve din ve düşünce özgürlüğünü her şeyin üstünde tutan Atatürk’ün belirlemesiyle, yurttaşları arasında “çeşitli dinlerden topluluklar bulunan bir hükümet, din ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır” (s. 328). Atatürk’ün bu görüşleriyle, bugün Türkiye’yi yönetenler arasında herhangi bir koşutluk olduğu söylenebilir mi? AKP’nin siyasetini belirleyenler, yaklaşık yüzyıl önce “din ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermek zorunluluktur” diyen Atatürk ile kendilerini nasıl karşılaştırabilirler?
26 Mart 1920’de İstanbul’un işgaline çok sert tepki gösteren Atatürk’ün “yabancı devletlere yaptığı protesto” tam bir bağımsızlık bildirgesidir. Atatürk’e göre, İstanbul’un işgali “20. yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere; özgürlük ve ulus duygusu gibi bugünkü insan topluluklarının temeli olan bütün ilkelere, bu ilkeleri ortaya koyan insanlığın genel vicdanına” indirilmiş bir darbedir. Bu işgalin hiçbir biçimde kabul edilemeyeceğini belirten Atatürk, bu konuyu “resmi Avrupa ve Amerika’nın değil, bilim, kültür ve uygarlık Avrupa ve Amerika’sının vicdanına bırakmakla” yetinir (s. 193).
Yukarıdaki alıntıdan da görüleceği üzere, Atatürk, savaş koşullarında bile işgalci Avrupa ve Amerika’yı, kendi nitelemesiyle bilim, kültür ve uygarlık Avrupa’sı ve Amerika’sından ayıracak denli geniş ve uzak görüşlüdür. Köktenci bir yaklaşımla, Avrupa’yı tümel bir düşman olarak niteleyen AKP’nin siyaset yapıcılarında böyle bir ayrımlaştırma düşüncesinin en küçük belirtisi var mı?

‘Din oyuncuları’
Atatürk’e göre, ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük, dinin propaganda aracına dönüştürülmesidir. Nutuk’ta Ocak 1923’te “Din oyuncuları, halifeyi bütün Müslümanlara egemen bir devlet başkanı yapmak istiyorlardı” diyen Atatürk’ün çözümlemesi uyarınca, Şükrü Hoca gibi din oyuncuları, “dünyanın dört bucağında yaşayan çeşitli soydan üç yüz milyonluk bir topluluğa sözü geçecek bir devlet başkanı” propagandası yapmaktadır. “Bütün Müslümanlara egemen olacak bu ulu devlet başkanının eline kuvvet olarak üç yüz milyon Muhammed ümmetinden yalnız on, on beş milyon Türk halkını” vermek istemektedir.
Atatürk’ün nitelemesiyle, “bu denli bilgisiz, dünya gerçekleriyle bu denli ilgisiz” olan Şükrü Hoca ve benzerleri, ulusu aldatmak için, yayımladıkları uydurmalarla, “bunca yüz yıllarda olduğu gibi, bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak, binbir türlü siyasal ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için, dini araç olarak kullanmaya” kalkmaktadır. Öte yandan, “insanlıkta din duygusu ve bilgisi, her türlü hurafelerden sıyrılarak, gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin, din oyunu oyuncularına” her yerde rastlanacaktır (s. 325). Atatürk’ün deyişiyle, “kendimizi dünyanın egemeni sanmak aymazlığına” artık son vermeliyiz (s. 327).
Şükrü Hoca gibi din oyuncuları şimdilerde de ortada dolaşmıyor mu? Ayrıca “Bizim yaptığımız, Atatürk anayasalarına dönmektir” diyerek, kurmaya çalıştıkları “parti devletini” meşrulaştırmak isteyenlere soralım. Yukarıdaki ilkeleri ne ölçüde paylaşıyorsunuz? Bu ilkelerin, sizin düşünce dünyanızda yeri var mı? Tarihi kurgulamadan ve çarpıtmadan bu sorulara yanıt verebilir misiniz?

ONUR BİLGE KULA
Prof. Dr., CHP Bilim, Yönetim,
Kültür Platformu Başkanı

'Anayasal devlet'ten 'anayasalı devlet'e - Sami Selçuk
Başkanlık sistemleri katı mı katı bir erkler ayrılığına dayanır. Parlamenter sistemler ise daha esnek bir erkler ayrılığını öngörür. Bu belirlemeler yüzünden 228 yıl önce yayımlanan 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin herkesçe bilinip özümsenmiş ünlü 16. maddesinde “... Erkler ayrılığının bulunmadığı toplum(lar)da anayasa yoktur” denmiştir.

Bu küresel ilkeye göre, söz konusu anayasa taslağı yasalaşırsa artık ülkemizde ortada bir anayasa kalmayacak, Türkiye anayasaya dayanan bir “anayasal devlet” olmaktan çıkacak, sadece anayasa adını taşıyan aldatmaca metne sahip bir “anayasalı devlet” olup çıkacaktır. Bu duruş, kendini aldatmadır, temaruzdur (simulation), hayalettir (simulacre).

Herkes köle

Hem başkanlık sistemini getirmek iddiasıyla yola çıkacaksınız, hem de erkler birliğini dayatacaksınız. Bu bir güldürüdür. Böyle bir sistemde demokratik bilince sahip bir başkan bile diktatör olmak, baskı, daha doğrusu tümelci (totaliter) bir rejimle toplumu yönetmek zorundadır. Montesquieu’nun teşhisiyle o ülkede tek bir insan özgürdür, öbürleri ise köledir.

Kısaca taslak, zorunlu tümelciliği kurallaştırmaya yeltenen, bu yüzden savunanları da köleleştirip doğduklarına pişman edecek bir metindir. Bu belirmeden sonra olanları gözlemliyorum ve kahroluyorum.

Hukukçular susmasın

Çünkü isterdim ki, yüze yakın hukuk fakültesi bulunan ülkemizde hukukçular susmasınlar. Sağduyulu ve ağırbaşlı bilim insanlarımız, siyasal ve ideolojik dalaşlara girmeksizin, bu metne nesnel ve yansız bir mantıkla ve de yüksek sesle karşı çıksınlar; “en doğru yol gösterici” olan soğukkanlı bilimin, salt bilimin ışığıyla yönetenleri ve yönetilenleri, Mevlana’nın deyişiyle “Ne olacak? Söyle gitsin!” diyerek aydınlatsınlar.

Ancak görüyorum ki, birkaçı dışında bilim insanlarının neredeyse tamamı, yine Mevlana’nın deyişiyle “Söyleyince ne olacak? Sus bitsin!” demeyi yeğliyor ve bu yanlış metnin kotarılmasına bir bakıma katkıda bulunuyorlar.

İsterdim ki aydınlar, toplantı üstüne toplantı yapsınlar, sürekli konuşsunlar, iktidarı ve toplumu uyarsınlar. İsterdim ki, özellikle iktidar milletvekilleri, gidişin iyi olmadığını dile getirsinler. Özellikle hukukçu olanlar, hukukun saygınlığını koruyup gözeterek tasarlanarak (taammüden) işlenmekte olan yanlışı yöneticilere duyursunlar. Böyle bir metne oy vermenin insan şerefi üzerine titreyen hukuka aykırı olacağını, fakültelerde öğrendikleriyle bağdaşmadığını, hocalarını kabirde bile rahatsız edeceğini haykırsınlar. Ama bırakın haykırmayı, gördüğüm kadarıyla rahatsız bile değiller. “Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi olup bitenden kendisini sorumlu tutmaz” der Oscar Wilde. Ama adı üstünde milletin vekilleri, milletin haklarını korumak için oradadırlar; olan bitenden sorumludurlar.

Halk ilgilenmiyor

İsterdim ki, halkımız getirilmek istenen düzene karşı çıksın, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayacağını söyleyen Başbakan De Gasperi’yi özür dilemeye zorlayan İtalyan halkı gibi, hükümeti taslağı geri çekmeye zorlasın. Ama ortada bir kıpırtı bile yok. Sadece devletin tasarlayarak insan öldürmesi demek olan çağ gerisi ölüm cezasını isteyen bir kamuoyu var. İtiraf edelim ki, hukuk bilinciyle donanmış bir hukuk toplumu olmanın çok uzağındayız. Daha çok yemek içmekle uğraşan bir halk var. Demokrasi, laiklik, hak ve özgürlükler, erkler ayrılığı, yargı bağımsızlığı gibi demokratik erdemleri kaygı edinmiş bir kamuoyu ülkemizde henüz yok. Bu büyük açık, Batı toplumlarında yaşananların tersidir. Hayıflanarak kabul edelim ki, yazılı bir anayasası bile olmayan bir İngiliz toplumu değildir henüz halkımız.

İşte iktidarlar çoğu zaman ülkemizde bundan yararlanmış, bu durumu sürgit kötüye kullanmışlardır.

Bugünlerde ise durum daha da üzücü. Halk çoğunluğu “Anayasa Taslağı”yla ilgili değil. İlgilenenlerse bir kölelik düzenini getirdiğinin ayrımında değil. Üstelik can derdine düşmüş toplum, OHAL ile yönetilmekte.

Milletin vekilleri ne yapıyor?

İsterdim ki, hükümet edenler, böyle bir metni bu koşullarda TBMM’ye sunmasınlar. Görevine başlarken yumuşak biçemi ve akılcı sözleriyle Başbakan beni çok umutlandırmıştı. Ama şimdi görüyorum ki, yanaşık düzende yerlerini almış yandaş hukukçuların dışında kimseye danışılmamakta. Dahası yadırganası sorumluluk anlayışları sergilenmekte ve “monşerler” küçümsenerek izlenen bir dış politikanın “baştan yanlış” olduğundan söz edilerek bütün sorumluluk eski bir bakana, başbakana yüklenmek istenmektedir. Bilim, olguları deneyerek, gözlemleyerek “kavram” üretir. “Stratejik derinlik”, “değerli yalnızlık” gibi zihinsel kurgularla ve metafizik kavramlarla olgular değiştirilemez, ayaklar yere basmadığından gerçekçi bir dış politika yapılamaz, ülke yönetilemez. Nitekim öyle olmuş ve sonuç da çok acılar getirmiştir. Bunu görmeyip izlenen politikaya uzun süre ses çıkarmayanların, dahası destek olanların bu yanlışa katlanacakları, sorumluluğun gereğini yapacakları yerde, kendilerinin hiç günahları yokmuşçasına, birini karalamaları etik açıdan insanı düş kırıklığına sürüklemektedir.

Sözüm sanadır

Ozan Banco Banov’un “Tavşanın Üçüncü Kulağı” adlı şiirindeki kulağı kestikten sonra sayan kaplan gibi mantık çarpıtmalarıyla, safsatalarla, totolojilerle ortak suç ve sorumluluktan sıyrılmaya çabalayan bir hükümetten bu taslak konusunda bir şeyler beklemek, artık anlamsızdır. Çünkü düştür.

Şimdi sözlerimi herkese yöneltiyorum. Ülkemin her bireyi elini vicdanına koyarak, bütün ideolojik, dinsel önyargıları dışlayarak, paranteze alarak lütfen şu soruyu yanıtlasın: Bu koşullarda böyle bir metni halkoyuna sunmak doğru mu? Size yapılmasını istemediğiniz şeyi başkalarına yapmak doğru mu? Ayıbı gizleyerek birine mal satmanın cezalandırıldığı bir hukuk düzeninde bilmeyenleri kandırarak sonuç almak dürüstlüğe sığar mı? Gelecek kuşakları, çocuklarımızı, torunlarımızı bir kölelik düzenine teslim edebilir miyiz?

Aydınlanma yüzyılı düşünürlerinin en büyüğü olan Kant’ın diliyle pratik aklın, ahlaka yaslanan aklın kategorik buyruğu bu sorulara “hayır” demektedir.

Son sözlerimi bugünkü Cumhurbaşkanı’na söylemek isterim: 2007’ye değin muhalefetin de katkısıyla hukuk alanında iyi işler başardınız. Dilleri bozuk da olsa temelde iyi yasalar çıkardınız. Türkiye’yi AB’ye hızla yaklaştırdınız. Ancak daha sonraları yandaşlarınız sizi sürekli yanlışlara sürüklediler. Şimdi ise son vuruşu yapmaya hazırlanıyor; sizi “zorunlu diktatör” yapmak istiyorlar. Buna lütfen izin vermeyin. Kendisine padişahlık, halifelik önerilen Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi bunları elinizin tersiyle geri çevirin. Çevirin ki, bu ölümlü dünyada tarih sizi bu erdemli duruşunuzla ansın.

Neden yazdım?

Her insanımıza da şunları iletmek isterim. Benim kendini düşünmek gibi bencil duygulara ve art düşüncelere kapılmak için yaşam sürem azaldı. Bilim yaparken de, hukuksal kararlar verirken de aynı bilinçle davranmaya çabaladım. Bu çabalarıma karşın yanıldığım elbette oldu.

Bu nedenle okuduğunuz bu yazıyı sadece bilim adına kaleme aldım. Hiçbir inancın, hiçbir ideolojinin etkisiyle değil. Bu bir. Milletin vekillerinden ve halkımdan umudumu kesmediğim için kaleme aldım. Bu iki. Ve nihayet çok eleştirdiğim, meşru olmadığını yüksek sesle haykırdığım 1982 Anayasası’nı kotaranlardan özür dilemek zorunda kalmamak için kaleme aldım. Bu da üç.

SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Eski Yargıtay Başkanı

MİT'te mobingi ileten mağdura ceza
Teşkilatta sumen altı edilen dinlemeleri Hakan Fidan’a yazan çalışanın maaşı kesildi, lojmandan çıkarıldı. Emekli olunca ‘sakıncalı’ ilan edildi, emekli kartı silah ruhsatı verilmedi.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) mobbing yaşandığını ve Arapça dinlemelerin “İstihbari Değeri Yoktur” denilerek sumen altı edildiğini Müsteşar Hakan Fidan’a yazdığı dilekçe ile anlatan ve karşılık alamadığı için bunu gazetemiz aracılığıyla duyuran MİT görevlisi M.Y’nin başına gelmeyen kalmadı. Önce maaştan kesme cezası alan, görev yeri değiştirilen ve lojmandan çıkarılan M.Y, baskılar üzerine emekli olmak zorunda kaldı. Teşkilat, şimdi de M.Y’ye emekli personel kartı ve silah ruhtasını vermedi. MİT Ankara Bölge Başkanlığı’na bağlı telefon dinleme servisinde çalışan M.Y, Ocak 2016’da Hakan Fidan’a mektup yazmıştı. Mektupta kurumda mobbing olaylarının yaşandığını, son 2 yıldaki istifa ve emekliliklerin mobbing kaynaklı olduğunu belirten M.Y, Arapça dinlemelerin de sumen altı edildiğini belirterek, “Suruç intihar saldırısı ve Ankara Garı intihar saldırılarının sorumluluğunu üstlenen IŞİD militanlarının Arapça konuştukları düşünüldüğünde takdir ederseniz ki bu dilin önemi yadsınamaz. Ancak şubemizdeki Arapça monitörler (Telefon dinleyen kişi A.U.) (2) yönetime yakınlığını kullanarak Arapça görüşmelerin neredeyse tamanını İDY (İstihbarat Değeri Yoktur) yapmakta, yönetim de bu duruma göz yummaktadır. Böyle hassas günlerde on binlerce Arapça görüşmenin İDY yapılması karşısında dehşete kapılmaktayım” demişti.

'Basına bilgi verdin’ cezası

Mektubun Hakan Fidan’a ulaşmadığını ve gereğinin yapılmadığını düşünen M.Y, mektubu haziran ayı sonunda gazetemizle paylaşmıştı. Mektup Cumhuriyet’te yayımlanınca MİT, idari soruşturma başlatmıştı. MİT’in soruşturmasından iddialarla ilgili herhangi bir sonuç çıkmadı. “Kurum içinde yaşananlarla ilgili basına bilgi verdiği” gerekçesiyle M.Y’ye 8/1 oranında maaştan kesme cezası verildi. Ankara’daki görev yeri değiştirilen M.Y, oturduğu lojmandan çıkarıldı. Bunu, kendisine uygulanan mobbing olarak gören M.Y, emekli olmaya karar verdi. M.Y’yi “sakıncalı personel” olarak gören teşkilat, personelin M.Y. ile ilişki kurmasını yasakladı. M.Y’ye son olarak “Emekli MİT Personeli” kimlik kartı ile silah ruhsatı verilmedi.

Dost işi araştırma

Buna karşı idare mahkemesinde dava açmaya hazırlanan emekli MİT’çi şunları söyledi: “Şubede yaşanan mobbing konusunda yapılan araştırma tam anlamıyla dost işi olmuş. Mobbing konusu sadece müdüre ve başkana sorulacak bir konu mudur? Zaten mobbingi uygulayan onlar. Mobbinge maruz kalan onlarca insanın hiçbirisine sorulmamış. Bu yönetim kendisine biat edenlere her türlü yardımı ve kolaylığı sağlıyor, biat etmeyenlere ceza verebilmek için didik dikik açığını arıyor, adeta peşinde hafiye gibi çalışıyor ve hatta kumpas kuruluyor. 20 yıldır hiçbir ceza almayan ben, biat etmediğim için, son bir yılda alabilecek bütün cezaları aldım. Bundan iyi mobbing mi olur? Bütün bunları belgeleriyle, kanıtlarıyla, olaylarıyla müfettişe sunuyorum, adamların dikkate aldıkları bile yok. İfademin tarafsız ve objektif araştırma yapacak başka müfettişler tarafından alınması için dilekçe yazdım.” Arapça görüşmelerin neredeyse tamamının “İstihbari Değeri Yoktur” yapılması konusundaki soruşturmanın da “ahbap-dost” ilişkisi çerçevesinde yürütüldüğünü ve tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten M.Y, “Ortada ciddi iddialar var. Acaba gerçekten arşivlere bakılıp iyice araştırma yapıldı mı? Karşılarına çıkan on binlerce yapılmayan Arapça görüşme çıktığında acaba ne cevap aldılar da bu cevabı tatminkâr buldular. Karşılaştıkları bu vahim tablo karşısında bu ihmali mazur gösterecek nasıl bir mazeret bulundu? Acaba bu müfettişler yaptıkları dost işi soruşturmanın nasıl vahim sonuçları olabileceğinin farkındalar mı?” dedi.

Alican Uludağ/Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget