Makaleler "Hasan Pulur"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

 İnsan ya okuduğunu anlamıyor ya da yazan meramını anlatamıyor. Bir cümle okuyorsun “Öyle mi demiş, böyle mi demiş?” bir karara varamıyorsun!.. Hele yazarı tanıyorsan, ya bu görüşü onunla bağdaştıramıyorsun ya da tanıdığını sanıyorsun.
Örneğin, Prof. Emre Kongar’ın cuma günkü yazısı... (12 Nisan 2013 - Cumhuriyet)
***
Sayın Kongar “Kimlikle oynamak kimseye hayır getirmez!” demiş.
Sonra ne demiş?
Emre Hoca şöyle diyor:
“Bu ülke, bu toplum, Kürtlere uygulanan inkarcılıktan çok çekti...
Şimdi tam bu sorunu çözüme kavuşturmanın yollarını ararken başımıza bir de Türk ve Türkiye Cumhuriyeti inkarcılığı sorunu çıkarıyorlar...
Sonunda Halil İnalcık gibi, dünyanın yaşayan, belki de gelmiş geçmiş en büyük Osmanlı tarihçisini ve İlber Ortaylı gibi hiçbir zaman ideolojik saplantıları olmamış gerçek bir tarih profesörünü, Mümtaz Soysal gibi demokratlığının bedelini hapislerde ödemiş bir anayasa profesörünü bile isyan ettirerek ‘300 Aydının Bildirisi’ gibi bir metnin yayımlanmasına yol açtılar!”
***
Bu ne demek?
(...) “300 Aydının Bildirisi gibi, bir metnin yayımlanmasına yol açtılar!”
“300 aydının imzaladığı bildiri gibi bir metnin, yayımlanmasına yol açmak!” ne demek!
Emre Hoca, bildiriyi beğenmemiş, sakıncalı bulmuş ya da imzalayanları garipsiyor.
Biz bir şeyler anladık ama, belki de yanlış anladık...
Onun için Emre Hoca açık söylemeli...
Bildiriyi beğenmemişse bunu açıkça yazmalı...
“Gibi”ye sığınmak olmuyor.
“Gibi” yetmiyor.
“Ne gibi?”nin cevabı olmalıdır.
Tabii bize göre...
“Ne gibi?” diye soranlar çıkabilir.
Bizim gibi!
———————————————
Düzeltme

Geçen gün bir yanlışlık yaptık; ortaokuldan beden eğitimi öğretmenimiz olan “Kör Galip”i hakkın rahmetine kavuşturduk. Darüşşafaka’dan aradılar; kendisi de telefon etti:
“Ben yaşıyorum oğlum.”
Çok üzüldük “Milli futbolcu Vefa’lı Galip Haktan’ın yaşadığını yazdık.
Bir hata daha:
“Galip Haktan” değil, “Galip Haktanır”mış...
Allah uzun ömür versin...

Geçen gün “barış” için en büyük sorunun, Başbakan Erdoğan’ın o şartında düğümlendiğini yazmıştık. Sorun, Anayasa’nın “değiştirilemez”  maddelerdeydi, çünkü o maddelerde, “Türk” vardı, “Türklük” vardı...
Silahları gömüp ya da mağaralara bırakıp çıkıp gitmek kolay mı?
Kolay!
Rahmetli Orhan Tokatlı’nın ruhu şad olsun, “Goley!” derdi, hem de çok goley!
***
Soranlar oldu:
“Nasıl kolay?”
Nasıl girdilerse, öyle çıkarlar, diyorduk, büyüklerimiz öyle demiyorlar mıydı?
Girdikleri gibi çıkarlar!
Davul zurna çalarak halay çekerek gelmediler ya, sessiz sedasız çekip giderler.
Ya polis, asker, özel harekâtçı ne olacak, onlar görmeyecek mi?
Görmezden gelirler, olur biter.
***
“Olur mu?” diye itiraz edenler oldu...
Olur olur hatta iki üç gün önce olmuş bile...
***
“Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Andaç köyünde oturan bazı kişilerin Kuzey Irak tarafına geçip kaçak mazot getirmeleriyle önceki gece başlayan gerginlik, güvenlik güçlerinin çekilmesiyle sona erdi. Salı gecesi kaçak mazot getirmek için gizlice Irak tarafına geçen kaçakçılar geri dönerken güvenlik güçlerince sınırda durduruldu. Bu arada yakınlarından haber alamadıklarını belirten yaklaşık 200 köylü de sınır hattının sıfır noktasında bulunan Habur-2 köprüsünün ilerisinden Irak tarafına geçmek istedi. Askerler ile köylüler arasında gerginlik çıktı. Köylüler askerleri taşladı. Bölgeye helikopterlerle asker sevk edildi. Önceki akşam saatlerine kadar devam eden gerginlik, Şırnak Vali yardımcısı Deniz Zeyrek, 23’üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Ali Doğan İnce, Şırnak İl Genel Meclisi’nin BDP’li üyeleri, Rahmin Bal, Erşat Ediş, İrfan Encü’nün araya girmesiyle sona erdi. Sınırdaki köylülerin dönmesinden sonra BDP’li Meclis Üyeleri, buradaki askeri ve sivil yetkililer ile görüşmeler yaptı.
Görüşmeyle birlikte buradaki çok sayıdaki güvenlik görevlisi helikopterlerle geri çekildi. Askerlerin çekilmesinin ardından, Kuzey Irak topraklarında bulunan kaçakçılar yaklaşık 120 katır yükleriyle birlikte Türkiye topraklarına girdi. Andaç köyü çevresinde önlem alan diğer askerlerin de çekilmesiyle birlikte kaçakçılar, yükleriyle birlikte köye döndü. Köyde bekleyen yakınları, olası bir müdahaleye karşılık, her biri 65 litre yakıt alan katır sırtındaki 2’şer varili indirerek evlere götürdü.” (x)
***
Mehmet Y. Yılmaz’la bir iki yıl birlikte çalıştık, o Genel Yayın Müdürü, biz yine bu köşedeydik. Milliyet’ten ayrıldıktan sonra Hürriyet’e geçti, bu defa yönetici değil, yazardı. Son aylarda yazdıkları; yazar olmanın onuru, cesareti ve dürüstlüğün örneğiydi.
Mehmet Y. Yılmaz, geçtiğimiz cuma günü, yukarıdaki olayı yorumlarken noktasını şöyle koyuyordu:
“Dünyanın başka ülkelerinde de sınırı korumakla görevli bir ordu, kaçakçıları ‘yakalamamak’ için ricat etmek zorunda mı hiç?
Eline, kalemine sağlık Mehmet Y. Yılmaz...
—————
(X) 5 Nisan 2013, Hürriyet gazetesi

Eski dostlardan biri aradı, onlar da olmasa cehalet denizinde boğulacağız, kimin nesi, kimin neresinde bilen yok!
Neyse eski dost uyardı:
“Yahu Ümit Yaşar’ı nasıl unutursun?”
Biz duraklayınca tamamladı:
“Yedek asteğmen Niyazi’nin ifşaatını!”
* * *
Anladık, “27 Mayıs”tan bir süre sonra “İhtilali kimin yaptığı” tartışılıyordu:
“Ben yaptım, hayır biz yaptık, nah yaptınız, bizim kayınbirader olmasaydı...”
Uzayıp gidiyordu tartışma...
Derken ortaya “Asteğmen Niyazi” çıktı, Ümit Yaşar tanıştırdı. (*)
Ümit Yaşar tanıştırırken ihtilali ifşa eder:
“Yıl 1957-58 arası
Bendeniz o tarihte yedeksubayım
Bir akşam mahfelde Albayımla tavla oynuyoruz
Albayımın zarı kuvvetli
Bense tek kapıya gele atıyorum
Bir mâlşans ki sormayın
Hala hatırımdadır
Son partiyi nasıl verdiğim
Uğursuz kemik
Üç açığı göremedim
Neyse lâfı uzatmıyalım
İhtilâle gelelim
Mars olup tavlayı kapatınca
Albayıma dedim ki
- Albayım dedim
İşler çok terso gidiyor
Milletin mâlşansı âşikâr
Adamlar da iyice azıttılar
Şöyle bir komite kursak da
Helâlinden bir ihtilâl yapsak
Ne dersiniz? -
Albayım akıllı adam tabii
Hemen uzağı gördü
- Olur asteğmenim dedi
Yapalım, sefamız olsun -
Cebimizden çakılarımızı çıkardık
Üzerine yemin ederek
Kurduk ilk ihtilâl komitesini”
* * *
İhtilale karar vermek kolay da, bundan sonrası ne olacak? Asteğmen Niyazi anlatır:
“- Albayım dedim
Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın
Sen Münif Paşa’ya çengeli at
Ben Hızır paşaya atarım
Sonra Talât’a, Sami’ye, Sezâi’ye
Sıtkı’yı, Orhan’ı, Münir’i de unutmıyalım -
Albayım tamamladı
- Cevdet’le Cemal de var
Fahri Paşa da var
Hele Alpaslan’a söylemezsek olmaz
Alıngandır, darılır, kızar -
Neyse, çengeller birer birer atıldı
Hepsi komiteye katıldı
Ben tevazuum dolayısıyle
Ön planda görünmüyorum tabii”
* * *
İhtilal planlandığı gibi bitmez ki:
“Fakat bütün ipler benim elimdeydi
Planı ben hazırlayacaktım
Alarmı ben verecektim
Önce bir güzel yüzümü yıkadım
Sonra kolları sıvadım
Durumu derhal anladım
Ve işi planladım
Parola: K 2 R
Yani temizlik ve leke ilacı
O da yetmezse
Vim, Omo, Mintaks, Fay
Gelgelelim
Son anda bana oyun etti Albay
İhtilalden on gün evvel
Terhisim çıktı
Yoksaaa
İşler başka türlü olacaktı
Ben bunları yıllardır
Tevazuum dolayısıyle ifşa etmedim
Fakat baktım ki gerçekler saklanıyor
Herkes kendini ihtilalci sanıyor
Oysaki ihtilali biz yaptık
Onu bunu anlamam!”
* * *
Ah o tezkere ah!
Kim bilir kaçımızı kurtarmıştır.

(*) Ümit Yaşar, Tüm Şiirleri: 4, Sözüm Meclisten Dışarı, Özgür Yayın-Dağıtım, 1984.

Türk ve ümmet
Anlaşılan “ulus devlet” ve Türk/Türklük kavramları yeni Anayasa tartışılırken, daha çok tartışılacak ve belki partiler uzlaşamayacaklar...
Neden mi?
Kimlerin bu kavramları tartıştığını görünce bunun nedenini anlarsınız.
Laik Cumhuriyet’e karşı olanların hedefi “ulus-devlet”tir, çünkü “ulus-devlet” sisteminde “ulus” vardır, “ümmet” yoktur.
Ümmet sistemi milli kimliği olmayan çok kültürlü bir modeldir, Osmanlı devleti gibi.
*
Geçenlerde emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ ile görüşüyorduk, devletin en önemli görevlerinde bulunmuş bir büyükelçi, bize göre de bir düşünürdür.
Elekdağ, “ulus-devlet” ve “ümmetçilik” için şöyle dedi:
“Ulus-devlet, Osmanlı devlet sisteminin Türklük olgusuna ve kimliğine asla yer vermeyen, bu nedenle de milli kimliği olmayan, ümmet ideolojisine dayalı çok kültürlü toplum modeli yerine inşa edilmiştir. Esasında, ulus-devlet olgusu, Batı toplumlarının geçirdikleri Reform, Rönesans ve Aydınlanma Çağı süreçlerinin kendilerine kazandırdıkları birikimler sonucunda ulaştıkları eşitlikçi ve özgür demokratik düzeyin ürünüdür. Osmanlı devleti Batı toplumlarının geçirdiği bu kültürel süreçlerin dışında kalmış, ümmet ideolojisi etkisiyle ‘asabiyesini’ yani milli kimliğini, Türklük bilincini tamamen yitirmiştir. Atatürk’ün kurduğu ulus-devlet, Türk halkını hiçbir alt grup ayrımına gitmeden, tüm toplum bireylerini dil, kültür ve tarih bilinci temelinde ‘Türk milleti’ ve ‘Türklük’ şemsiyesi altında birleştiren üniter yapıdır.”
*
Ya Türk ve Türklük kavramı?
Ellerinden gelse tümüyle çıkaracaklar ama, geride “Ben Türküm!” diyen milyonlar var, kolay değil!
Elekdağ “Türk milletinin var olamadığı Türkiye, Yugoslavya’ya döner,” diyor.
Peki “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”, “Türkiyeli” kavramlarını nasıl değerlendiriyor?
“Türk milleti deyiminden kaçarak onun yerine bu tür terminolojilerin tercih edilmesi Türkiye’nin milli kimliği olan Türklüğün reddedildiği şeklinde algılanır. Ülkemizin içinde bulunduğu şartlarda Türk milleti yerine TC vatandaşlığı veya Türkiyelilik kavramlarının ikame edilmesinin, Türk milli şuurunun zayıflatılmasına, ülkemizin etnik köken bazında ayrıştırılmasına ve milli kimlik ve kültürden yoksun bir insan kitlesi, bir mozaik haline dönüştürülmesine hizmet edeceğinin bilinmesi gerekir. Türkiye’yi bir Türk milletinin var olmadığı noktasına getirirseniz, Türkiye Yugoslavya’ya döner, parçalanır.”
*
Öyle sallayıp, yutturmaya çalışıyorlar ki, sanki “ulus-devlet” bitip, müzeye konmuş...
Yooo, Sayın Elekdağ öyle demiyor:
“Bugün Avrupa’da ve dünyada birçok ülkenin milli kimliğinin, devletin kurucusu olan egemen unsurun kimliği olduğudur. Örneğin Fransa’da yaşayan halkın kimliği olan Fransızlık, Fransız devletinin kurucusu olan ve tarihsel kuruluş sürecinde yüzde 40 çoğunlukla hakim unsur konumundaki Frankların kimliğidir... Bizim milli kimliğimiz de, Türk devletini kuran Türk unsurundan kaynaklanıyor.”
*
Yazının başında da söyledik, bu kavramlar çok konuşulacak ola ki, “ulus-devlet” neymiş, “Türk ve Türklük ne ola?” diye düşünenler, Elekdağ’ın bu sözlerini okusunlar.haberguncel.blogspot.com
Biz ancak bu kadarına yer verebildik.
Meraklısı arar, araştırır, boş laflara kanmaz.

Bir politikacının yıldızı parladı mı, iktidara yaklaştı mı, nedense önce akrabaları, hısımları, sonra arkadaşları gündeme gelir.
Aranan nedir?
Politikacının yakını olmak, onu nerelere getirmiş?
Yani “torpil”in gücü...
Yer mi değiştirmiş, mevki makam mı değiştirmiş, ev mi değiştirmiş, eş mi değiştirmiş?
Hepsi didik didik didiklenir...
“Nereden nereye geldi?” diye...

Ama bunun tersi hiç görülmemişti, onu da gördük, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun kardeşi, bir inşaatta bekçilik yapıyor diye gündeme geldi.
Genel başkanın kardeşi bekçilik yapar mı?
Niye yapar?
Alışılmamış bir durum.
Bunun altında ne yatıyor?
Tersine öyle alışmışız ki!

Neredeyse adamdan hesap sorulacak:
“Ayıp değil mi, bekçilikten başka iş bulamadın mı?”
“Kardeşine doğru dürüst iş bulamayan, nerede kaldı seçimi kazanacak!”
“İşte bunların sosyal demokratlığı budur...”
Adam da bunalmış, her gün bir haber, çalışıp emeğinin karşılığını almak suç, işi bırakmış.

Bu defa başka bir laf:
“Kılıçdaroğlu’nun kardeşinin çalıştığı firmaya baskı yapıyorlar.”
Bakalım şimdi ne çıkacak?
Oysa kendi isteğiyle, aynı firmada iş değiştirmiş!

Kılıçdaroğlu’nun başı dertte.
Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün yeter...
Adamın her gün bir marifeti var.
Son marifeti, Kurtuluş Savaşı, Anadolu’daki Rum ve Ermenileri temizleme harekatıdır!!!
Cevap verilmeye değmez ama sorulur:
“Yunan orduları niye Anadolu’ya çıktı? Onları da kırmızı dipli balmumuyla Türkler mi davet etti?”
Peki, Kılıçdaroğlu ne yapmış?
Çağırmış adamı kulağını çekmiş:
“Bir daha böyle konuşma!”
Bravo, kulağını çekmiş işte, kulağından çekip dışarı atacak değil ya!
Demek CHP Genel Başkanı’na bu yakışıyor.

Çocukluktan kalan bir marş: “Osmanlı’dır şanımız    Feda olsun canımız.”
Sonrası hafızamızda yok, rahmetli babaannemiz söylerdi, ondan duymuştuk. 
Osmanlı’nın pek revaçta olduğu bugünlerde, belki işe yarar diye hatırlattık.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi 17 Aralık 1908’de açılır, adı “Osmanlı’dır” ama kimse “Osmanlı” değildir, herkes etnik yapısına göre tanınır. Arnavut vardır, Rum vardır, Ermeni vardır, Yahudi vardır, Bulgar vardır, Sırp vardır, Ulah vardır. Prof. Mehmet Ali Ayni, “Sanki Babil kulesi” der.

Meclis Başkanı Halil Menteşe anılarında şöyle der:
“Meclis’te yalnız bir milletin sesi yükselemiyordu:
Türklerin!
Türk milletvekilleri, biz Türküz demeye cesaret edemiyorlardı, İttihat Terakki’nin ‘Osmanlı’ baskısı vardı.
Bir kısmı da aldıkları dini terbiyeden dolayı kavim ve milletten söz edemiyorlardı, günah sayıyorlardı. Onlar Arap olsun, Arnavut olsun, hepsi Hazreti Muhammed’in ümmetinden olduklarına inanmışlardı, millet ya da kavimdem değil. Onların bu itikadı o kadar içtendi ki Evkaf Nazırı Şemseddin Paşa bir konuşmasına Arapça başlamıştı.”
Kimsenin “Osmanlıyız” demeye niyeti yoktu, hatta Serfice milletvekili Boşo Efendi açık açık söylemişti:
“Benim Osmanlılığım, Osmanlı Bankası’nın Osmanlılığı kadardır.”

Eski meclislerde, siyasi çevrelerde mizah ve nükte, hazır cevaplık vardır.
Mesela Osmanlı Meclisi’nde meclis katibi yoklama yaparken “Babanzade”nin adını “Yabanzade”, diye okumuş...
Babanzade aşağıdan uyarmış:
“Babandır, baban!”

Hüseyin Cahit Yalçın, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken hakim sormuş:
“Bu gazeteyi çıkarmak için parayı nereden buldunuz?”
Hüseyin Cahit hiç duraksamamış:
“İsteseydim, siz de verirdiniz!”

Bedii Faik üstat, “Dünya”da yazıyor, Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ne muhalif, bir gün birkaç avukattan telgraf gelir:
“Senin yazdıklarını kıçımıza siliyoruz!”
Üstat bu lafı yer mi:
“Memnun oldum, hiç olmazsa kıçınız akıllanır.”

Geçen gün, Rahmi Kumaş hatırlattı, İsmet Paşa’ya saldıranlardan birine Yusuf Ziya Ortaç şu cevabı vermiş:
“İsmet Paşa’nın sırtında, İnönü savaşlarının zaferi var. Senin sırtında terzi İzzet’in ceketi.”

Bir zamanlar sanıyoruz “Zuhuri” diye biri İsmet Paşa’nın adını tarih kitabından çıkarmıştı, hatta derisini yüzüp, otla doldurup denize atmayı düşünenler bile vardı!
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın internet sitesindeki “Kültür Portalı”nda İsmet İnönü yokmuş, Selda Güneysu’nun yazısı üzerine koymuşlar.
Cüceler!

Ne zaman kadın konusu açılsa, aklımıza -Allah şifasını versin- Savaş Ay’ın bir televizyon programı gelir; “A Takımı”nın konusu “kadın”dı, kadına şiddet...
Programa katılanlardan bir erkek “karım değil mi, döverim” dedi...
Kıyamet koptu, kadınlı erkekli şiddet karşıtları coşup kükrüyorlardı. Savaş Ay, ısrarla söz isteyen, köyden şehire yeni gelmiş bir kadına söz verdi, herkes umutlanmıştı...
* * *
Yooo, kadıncağız hiç de beklenen kadın değildi:
“Kocam değil mi, döver!”
Ve devam etti:
“Hak etmişim ki dövmüş!”
* * *
Maalesef böyle bir gelenekten geliyordu, töre diye canlara kıyılan bir gelenekten...
Hatta “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!” diyen hükümden...
O gün “bu iş zor” demiştik.
Kimi, kime karşı savunacaksın...
Bırakın dayağı, sapır sapır öldürüyorlar.
* * *
“Kocam beni döver, haklıdır!” diyen köylü kadını hiç unutmadık, birkaç gün öncesine kadar...
* * *
Adam kalkıyor, güya benzetme yapıyor, açık açık, aleni kadını becermekten hatta daha kabasıyla söz ediyor.
Aklı başında herkes ayağa fırlıyor, bazıları ise “adam muhalif diye bunlar başına geldi” gibi akıllara zarar, bahaneler üretiyor!!!
İnsaf, “gidip bir kadın becereceğim!” diyen kim?
Dedirten iktidar mı?
Anlamak mümkün değil!
Neredeyse “iktidarın komplosu!” diyecekler.
İnsaf yahu!
* * *
Günlerden beri tiyatro oyuncusu bir hanım ısrarla bizi arıyormuş...
Uzun yıllardır tanıdığımız, herhalde aynı yaştayız, saygıdeğer bir hanımefendi, aynı konuyu açacak, bizden daha sert, daha ağır bir yazı bekliyor, diyoruz.
Ne münasebet?
Çünkü adam muhalifmiş, peşini bırakmıyorlarmış...
İnsaf yahu!
“Sen kadınları aşağıla, becermekten filan laf et” mi demişler!
Tıssss, cevap yok.
Bari oldu olacak “devrimci” ilan edin.
“Devrim”i kimler kirletmedi ki?
“Laiklik” gibi...

Hepimizin, kötü huylarını saymakla bitiremeyiz, sıralamakla yetişemeyiz.
Hepimiz derken, “biz”i de dahil ettik.
Örneğin biz, bardağın hep boş olan yanını görürüz, yarısı dolu, onu da görsene...
Ne yapalım ki, şeyhülmuharririn üstat Burhan Felek’ten böyle görmüştük, “gazeteci ayıbı görür!” derdi, biz zaman zaman itiraz etsek de, olaylara onun gibi de bakarız.
Günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan eskilerin deyimiyle “mütemmim parça” televizyonlardan hep yanlışları, ayıpları görürüz.
Yaptığımız doğru mu?
* * *
Biliyorsunuz geçenlerde “kıyamet günü” yaşandı, daha doğrusu kıyamet günü öncesi...
Aklımızda bu kalmıştı, bir de “Şirince”nin uyanık esnafı...
Kıyamet kopacak, “Şirince” dışında neresi ayakta kalacak belli değil! Herkes “Şirince”de yiyecek, içecek, yatacak, tüketecek.
Türk Max televizyonundaki kıyamet provası...
* * *
Üçü kadın, ikisi erkek televizyoncuların her sabah ekrana taşıdıkları “Her Şey Tadında”, magazin ağırlıklı sanat ve kültür programı...
Beklenen kıyametin kopacağı gün “Her Şey Tadında”da kıyamet koptu, bir gürültü, bir patırtı, karmakarışık görüntüler, gök gürlüyor, şimşek çakıyor, bu arada program yapanlar, kendilerini kıyamete kaptırmışlar, yalnız bir kadın sesi, gülmekten katılıyor:
“Bunu söylememiştiniz! Bunu söylememiştiniz!”
Meğer kıyamet programını, daha önceden rejiyle hazırlamışlar, yalnız bir kadın arkadaşlarına söylemeyi unutmuşlar.
Bundan daha güzel hoşluk olur mu?
Bunu görüp anlatan var mı?
* * *
Ama mutlaka bir “ikilem” haberi vardır.
Bir bakıyorsunuz, annesi babası trafik kazasında ölen, mucize bebek ile ilgili bir haber:
“Bebeğin anne ve baba yakınları velayet için birbirlerine girdiler, mahkemelik oldular!”
Ne zaman, kim, hangi mahkeme?
Çok şükür haber yalanlandı, felaket tellallarının hevesleri kursaklarında kaldı.
* * *
Lakin, telafi edecek öyle olaylar var ki!
Sinema ustası Metin Erksan‘ın mirası mahkemelik...
Niye?
Metin Erksan, mirasını asistanına bırakmış, üç yeğeni itiraz ediyor.
Dava, sürüp gider.
* * *
Geçenlerde palavra çıkan bir haber vardı.
Genç adam pantolonunun cebinde, 22 milyar liralık piyango biletini unutmuş, annesi de pantolonu çamaşır makinesine atınca...
Çok kişiye sordular, suçlu “anne” çıktı!
Hiç cebine bakmadan, makineye atılır mı?
Haberin sunucusu kadın isyan etti:
“Kabak dönüp dolaşıp yine kadına patladı!”
Bileti pantolonunun cebine koyup unutan gencin günahı yok mu?
O, erkek değil mi?

Sanki Amerika’yı yeniden keşfediyoruz.  “Herkes herkesi dinliyor!” Günaydın, sabah-ı şerifler hayrola, sanki ilk defa...
Mahkeme kararlarıyla, Yargıtay kararlarıyla kesinleşenler bir yana, o kadar çok dinlenen var ki.
Üstelik telefon dinlemek çok basit kaldı, adam, dinleme cihazını Başbakan’ın makam odasına yerleştiriyor, gelsin dinleme muhabbeti.
* * *
Birtakım kavramlar bulup, suçu onlara yükle gitsin...
Kime olacak?
“Derin devlet” ne güne duruyor?
Baksanıza Sayın Başbakan bile teslim oldu.
“Derin devleti tamamen sildik, bitirdik, iddiasında bulunamam. Çünkü hiçbir ülkenin derin devleti bitirdiğine, temizlediğine bir siyasetçi olarak inanmıyorum.”
* * *
Başbakan Erdoğan bunu ne zaman söylüyor?
Kaç yılın iktidarında söylüyor?
Seçimden önce böyle bir soru gelseydi, cevap ne olurdu?
Coşup kükremez miydi?
Ne derinliğini bırakırdı, ne yüksekliğini...
Ama şimdi nereye geldi?
“Derin devleti yok ettik diyemem!”e geldi.
Sayın Başbakan mutlaka bilir, bilemezse danışmanları söyler:
“Bekara boşanmak kolaydır!” derler.
* * *
Demek ki demekle olmuyor, saç sakal önüne düşünce ak mı kara mı anlaşılıyor?
“Derin devlet”in gücü ne?
Başbakan’ın makam odasına dinleme aleti (böcek) yerleştirecek kadar, şimdilik...
Gerisi boş laf!
Başbakan da bunun farkına vardı.
* * *
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeki olaylar, şiddet olayları Başbakan’ı kızdırdı.
Şiddete karşı.
Haklı!
Peki şiddet tek taraflı mı?
İçişleri Bakanı bile “bu kadarı da fazla” dediğine göre...
Hem sormak gerekmez mi?
ODTÜ’ye molotofkokteyli imalatında kullanılan malzeme, yakılmaya hazır araç lastikleri, taş sopa nasıl sokuldu?
Polis bunların istihbaratını alıp önleyemez miydi?
Yooo, ne önlemesi, bile bile polis yığınağı yapmak, çatışmayı önlememek için pusuya yatmak değil mi?
Şiddeti önlerken, ölçüyü kaçırmak.
* * *
Eski, bizim gibilerin kaç kere seyrettiği bir film.
Son sözümüzü baştan söyleyelim, yaşadık, gördük...
Bu çocuklar, bizim çocuklarımız, ülkeyi, memleketi onlara teslim edeceğiz, hain değil, düşman değiller.
Elbette özgürlük isteği, ama şiddete dayanmayan, gücünü şiddetten alan özgürlük isteği değil.
Sen önce tedbirini al, sonra şiddeti önle.
Ve muhterem “bazı” hocalar.
Tepkileriniz, size çok yakıştı...
Zaten yakışacağını bildikleri için size o unvanları verdiler ya!
* * *
Levent Kırca adındaki adam, kadınları aşağılamış, kadınlar ateş püskürüyor.
Bu onun kaçıncı sabıkası?
Bir koalisyon hükümetinin kadın bakanının “bekareti”ni diline doladığı zaman sesiniz çıkmamıştı. Biz karşı çıktık, adam eski karısıyla bize saldırdı.
Hatırladınız mı?

Siyaset ve para...Düşman kardeşler değil ama, yapışık kardeşler.
Bazılarının yapışık kardeşiyle pek ilişkisi yoktur, bazılarının ise yapışık kardeşiyle olmadığı yer yoktur.
Bazısı ölür gider, yapışık kardeşine bir çul bile kalmaz. Bazıları ise içli dışlıdır, hatta bir bedende iki can gibidirler.

Yakın ve uzak tarihimiz bu iki kardeşin yaptıklarıyla doludur.
Kanuni’nin damadı Rüstem Paşa’nın yapışık kardeşiyle ilişkisi ayyuka çıkmıştır, tarih “böyle hırsız görülmedi” diye yazar.
Cumhuriyet döneminde “Yavuz-Havuz davası”, “Tomruk yolsuzluğu”, “Yassıada yargılamaları” hep iki kardeşin el ele verişi değil midir?

Meydan-ı siyasette bunun adını “nüfuz ticareti” koymuşlar.
Nedir nüfuz ticareti?
Siyasi mevki ve makamını kullanarak, güç alarak haksız ticari işler yapmak, hazineyi soymak...

Öyle insanlar vardır ki, söylenenleri ona yakıştırmak mümkün değildir.
Lakin “yapışık kardeş”i onu yakalayıp sürükler ki...

Kime sorsanız Enver Paşa’nın siyasi ve askeri hatalarını sıralarlar ama onu nüfuz ticaretiyle bağdaştıramazlar.
Halil Menteşe, Osmanlı Meclisi’nin son başkanıdır.
İttihat Terakki Partisi’nin “üç lideri” Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa ise dördüncü sırada Halil Menteşe’yi gösterirler. Partinin aldığı her önemli kararda vardır, Birinci Cihan Savaşı’na girmek gibi...

İttihat Terakki “darbe” ile iktidara gelmiş, Enver Paşa üstelik “damat”tır da...
Halil Menteşe anılarında damatlığı şöyle açıklar:
“Cemiyet, Hürriyet mücahitlerinden bazılarını saraya damat vermeyi, bir sultanla evlendirmeyi düşünmüştür, Enver Paşa da Naciye Sultan’la evlenmiştir.” (*)

Halil Menteşe bir gün, İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın odasında otururken Enver Paşa cepheden gelir. Siyasetten, savaştan konuşurlar, Enver Paşa, Talat Paşa’ya “Bana bankalardan 8 bin lira bul!” der, yani kredi...
Talat Paşa sorar:
“Ne yapacaksınız?”
Enver Paşa anlatır:
“Naciye Sultan Erenköy’de bir köşk almak istiyor... Ne yapacak? Ne gidecek, ne görecek, kimse Sultan’ın köşkü diye kiralamayacak... Abraham Paşa da Sarıyer’deki çiftliğini 15 bin liraya satmak istiyor, içinde köşkler de var. İsmail Hakkı Paşa, ‘burayı alın, hem koyun besler, hem de ormandaki ağaçlardan mangal kömürü yaparsınız’, diyor. Bu çiftliği satın alacağız.”
Talat Paşa itiraz eder:
“Paşam senin en büyük imtiyazın fedakarlığındır. Arkadaşların yarı aç, yarı tok dövüşürken senin çiftlik almanı doğru bulmam. Hepimiz biliyoruz ki Sultan’ın tahsisatı, kendi maaşın, bu borcu kolaylıkla ödeyebilirsin. Fakat bu 15 bin lira, İstanbul’da 150 bin, cephelere varıncaya kadar bir milyon lira olur.”

Sonra ne olur?
Bankalardan bir kuruş kredi alınmaz.
Naciye Sultan’ın değerli mücevheratının bir kısmı Hilmi Paşa aracılığıyla Viyana’ya gönderilip orada satılır.

Siyaset ve para...
İşte böyle yapışık kardeşlerdir.
Enver Paşa’yı nüfuz ticaretine çeken...
Ama bakın ki “Talat Paşa” gibileri de vardır.
“Dur yahu ne yapıyorsun?” diyen.
Aranıp da bulunamayan budur.

(*) Hürriyet Vakfı Yayınları

Bir laf bir lafa uygun gelirse “Denk düştü!” deriz.    Geçen günkü bir yazımızda da denk düştü.
Keşke düşmez olaydı...
Ne demiştik o yazıda?

Kadına ikinci sınıf diye bakarlar, her fırsatta döver, söver, hatta öldürürler.
“Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!” lafını kim söylemiştir?
En basit benzetmede, kadının beceriksiz olduğunu belirtmek için “elinin hamuruyla bu işe karışma” diyen erkekler değil midir?
Hem de kime karşı?
Erkeğe karşı!
Yani beceriksiz erkek bile, yine kadına benzetilir.

Konya’daki son cinayet...
Gülşah öğretmen Van’da görevli, bir süre arkadaşlık ettiği adamdan ayrılıyor, selamı sabahı kesiyor, adam peşini bırakmıyor, tehdit ediyor, öğretmen savcılığa başvuruyor, mahkemeye gidiyor, mahkeme adama altı ay öğretmene yaklaşmama cezası veriyor, ayrıca Asliye Ceza Mahkemesi’nde de dava açılıyor.
Öğretmen hayatından endişelidir, tedbir istiyor, koruma istiyor, nasihat ediyorlar:
“En kötü ihtimal ölürsün, herkes ölecek, ölüm haktır, kaçış yoktur.”
Canını korumak için sığınan genç öğretmene, biber gazıyla dolaşması tavsiye ediliyor, “Kızlarımız böyle abuk sabuk dalaşıp hata ediyorlar”, diye de uyarılıyor.
Kim bilir belki de koruma değil nasihat veriliyor, öğretmen Konya’daki baba evine kaçıyor, katil gelip öldürüyor.

Dedikleri doğru mu?
Öleni mezarından çıkarıp sorgulamayacağımıza göre, kalan yetkililerin söylediklerine itibar etmek zorunda mıyız?
Başka çare var mı?

Bir kadın daha gitti, kim bilir kaç kadın daha gidecek?
Kadının “başlık parasıyla” alınıp satıldığı bir toplumdan başka ne bekliyorsunuz?
Ölüp giden öğretmen Gülşah Aktürk’ü sayı ile vermediler ya!
Künyeden düşerseniz olur biter.
“Kaç çocuğun var?” diye sorana “Beş evladım, iki de kızım” diyen babalar oldukça.
Kızları evlattan saymayan...
Kadın ne ki?
Çocuk doğuran, hamur yoğuran...

DÜZELTME: 8.12.2012 tarihli yazımızdan sonra, okurlarımızdan Mehmet Aytek’ten gelen bilgiyi aktarıyorum:
Okurumuz, Leyla Zana’nın 6 Kasım 1991’de, “yaşasın Kürt halkı” demediğini, Türkçe yemin ettikten sonra Kürtçe, “ben bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için ettim” dediğini belirtti.

Bugün biraz politika...    O memleketin başbakanı “az konuşurmuş”, her fırsatta soru soran gazetecilere cevap vermezmiş, diyeceği varsa basın sözcüsü konuşurmuş:
“Sayın başbakan bugün şunlarla görüştü, şu toplantıya katıldı, şu kanunu imzaladı.”
Başbakanlık sözcüsü bir gün gazetecilere şaka yapayım demiş:
“Başbakan bugün gölü yürüyerek geçti!”
Gazeteciler şaşırmış:
“Ne yaptı, ne yaptı?”
“Gölü yürüyerek geçti!”
Ertesi gün gazetelerden birinin manşeti:
“Yüzme bilmeyen başbakan gölü yürüyerek geçti!”
Ve haberin yorumu:
“Yüzme bilmeyen başbakan mı olur?”

Bir muhalif gazeteci yazmış...
Trenlerdeki şu ekspres farkını kaldırmak gerek.
Geçen gün biletçi geldi, bu tren ekspres dedi, fark istedi.
Sordum:
- Niye?
- Bu tren hızlı gider, erken gider!
- Bana ne, siz de hızlı gitmeyin, dedim. Hükümet bu eşitsizliğe çare bulmalı!

Adam yolda giderken kıç üstü düşmüş, arkadan gelen bir adam koşup yetişmiş, kaldırmış...
Ve ricasını söylemiş:
“Bizim partiye oy verir misiniz?”
Adam kalçasını ovuşturarak yüzünü buruşturmuş:
“Ben düşünce kıçımı yere vurdum, kafamı değil!”

Kuraklık var, yağmur yağmıyor, nefesi kuvvetli bir hoca getirmişler, hep beraber tepeye yağmur duasına çıkmışlar, akşama kadar dua etmişler, bir damla yağmur düşmemiş...
“Hani hocaefendi, yağmur nerede?”
Hoca terslemiş:
“Sizin kalbiniz bozuk!”
“Niye?”
“Eğer yağmur yağacağına inansaydınız, şemsiye taşırdınız. Bir ben inandım, şemsiye aldım, o da yetmedi!”

Churchill, akıl hastanesini dolaşırken birinin kendisiyle hiç ilgilenmediğini görmüş:
“Ben kimim biliyor musun? Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun başbakanıyım!”
Hasta gülmüş:
“Dikkat et, ben de böyle diyordum, alıp buraya getirdiler.”

Osmanlı Meşrutiyet Meclisi’nde bakan konuşurken aşağıdan laf atan muhalefete kızmış:
“Sizde iktidar hırsı var!”
Bakana bağırmışlar:
“Siz de suçüstü halindesiniz...”


Biz televizyon karşıtlarından değiliz, üstelik televizyondan yanayız.    Bakmayın bazı züppelere ve rüküşlere, “Ben televizyon seyretmiyorum” diye kasılmayı bir marifet sananlara...
Öylelerini tanıdık bir zamanlar futbola karşıydılar, şimdi ise futbol tarihçisi...

Ama bizim de itirazlarımız var.
Sıralayalım...
Ya mide fesadı olacağız ya da obur...
Sağlık Bakanlığı yırtınıyor aman çok yemeyin obez olursunuz dese de, tenceresini, tavasını kapanlar, teyzeler, amcalar habire yemek yapmayı tarif ediyorlar. Uyduruyorlar diyen de var...

Eski aşçılar, yemek tarifine “miktarı kafi” diye başlarlardı:
“Miktarı kafi un,
Miktarı kafi yağ,
Miktarı kafi şeker,
Miktarı kafi tuz.”
Şimdi “miktarı kafi”yi bırakmışlar, yemek tezgahının üstüne kaseler sıralamışlar, içinde şu kadar gram tuz, şu kadar gram biber, yağ...
Yemeği hazırla, fırına koy, iki saat 120 derecede fırında pişsin...
Her şey ölçülü, saatli...

Bir de diyetçiler var, bir ara “iki kibrit kutusu peynir”i dillerine dolamışlardı.
Vazgeçtiler...

Bir de şarkıcı, oyuncu, türkücü takımının dedikodu programları, kim nerede kiminle?
Kimin nerede olduğu önemli değil, kim nerede, kiminle, niçin beraber olmuş...
İşte bunu bilmek, öğrenmek zorundasınız.
Meraklısına takdim.
Ya siyasi tartışmalar?
Dalaşmalar, çatışmalar.
Neyse ki eski ilgi yok, nerede Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı”.
Televizyon başında horoz sesleriyle uyananlar vardı.
Hilmi Yavuz’u çoktandır görmüyoruz, görünce soracağız:
“Sporun felsefesi var mıdır?”
Hani biz arada onu kızdırmak için “Felsefe, saçma sapan sorulara, abuk sabuk cevapların verildiği bir alandır, baş oyuncuya da filozof denir”, derdik.
Haltetmişiz, her futbol maçından önce ya da maçtan sonra saçma sapanlığı abuk sabukluğu görün.
“Programın formatında bu var!”
O ne demek?
Televizyonculukta bir deyim...
“Bu nasıl program?” deyince cevap hazır.
“Bu programın formatı böyle.”

Televizyonlarda bir yenilik de evlendirme programları, çok sık olmasa bile Esra Erol‘un programı sosyoloji atölyesi...
Programın demirbaşı “Yıldırım Abi” kaç zamandır evlenemiyor, herhalde artık programın kadrosuna geçti!
Ya diziler?
“Arka Sokaklar, Kuzey Güney ve Kayıp Şehir”.
Bunlar severek seyrettiklerimiz, “Kayıp Şehir”in geç farkına vardılar. O kadar bizden ki!

Darbe Komisyonu raporunu verdi.  Genellikle darbelerin sonrasına pek iltifat edilmez.
Darbe olmuş mudur? Olmuştur, yeter.
Oysa darbenin ilk günleri çok önemlidir, devrilen iktidarla ilişkiler nedir? Bazısı bunları delil saklar gibi hatta kaçırır, neme lazım başım belaya girmesin diye...
Bir de “darbecilere yanaşmak” bir zenaattır(!), her kula nasip değildir.
Gidene ağam, gelene paşam, demek.

Tarihimizin Cumhuriyet öncesi en önemli darbesi “Babıâli Baskını”dır. İttihat Terakki’nin fedaileri şimdi İstanbul vilayeti olan binayı basmışlar, Milli Savunma Bakanı’nı öldürüp, Başbakan’ın elinden istifa yazısını almışlardır.

Ya ertesi günü ne olmuştur?
İstanbul Muhafızı Cemal Paşa anılarında sıcağı sıcağına olanları anlatır:
“Muhafızlığımın ikinci günü, Merkez Kumandanlığı’na giderek orada tutuklu bulunan Ali Kemal Bey’le Sinop Mebusu Doktor Rıza Nur ve Gümülcineli İsmail Hakkı beyleri ziyaret ettim. Her üçüne de kendi haklarında, bundan sonra münasebetsiz şekilde muhalefet yapmaktan vazgeçmeleri şartıyla, hiçbir tehlike bulunmadığını, memleketin bu felaketli zamanlarında bilakis bütün münevverlerin birlik halinde çalışmaları lazım geleceğini ve bu fikrime iştirak ettikleri takdirde kendileri için namuslu birer çalışma muhiti temin edebileceğimi söyledim. Ali Kemal Bey, Avrupa’da bir memuriyet istedi. Doktor Rıza Nur Bey, Paris’te tıp tahsili için kâfi aylık tahsisat verilmesini rica etti. İsmail Bey, memlekette serbest bırakıldığı halde, olağan duruma geçilinceye kadar, hükümete karşı hiçbir muhalif tavır takınmayacağına dair namusu üzerine yemin etti. Doktorun tahsil masrafını temin ettim ve Paris’e gönderdim. Ali Kemal Bey’i de yol masrafını vererek Viyana’ya yolladım.”

Alpay Kabacalı’nın yayına hazırladığı anılarda bazı mektuplar da vardır. (*)
Mesela gazeteci Ali Kemal’in Viyana’dan gönderdiği mektuplar.
Ali Kemal’i hatırlamış olacaksınız. Türkiye’ye dönmüş, Peyam-ı Sabah gazetesinin başyazarı olmuş, Milli Mücadele’ye karşı, Kuvay-ı Milliye’ye “eşkıya” demiş. Halkın “Artin Kemal” lakabını taktığı Ali Kemal, Nurettin Paşa’nın müsaade ve müsamahasıyla İzmit’te linç ettirilmiştir, olay kara bir sayfadır.

Ali Kemal, darbecilerden canını kurtardığını adeta unutmuş, Cemal Paşa’dan para istemektedir.
“Acizlerimin memuriyetine dair lütfen yaptıklarınıza teşekkür etmemek kabil değil...
...
Evvela, siz ne derece inayet sarf etseniz, o memuriyet işi öyle kolay kolay olmaz. O oluncaya kadar cömert teklifiniz veçhile, ileride maaşıma mahsuben mi, ya başka suretle mi olur, bendenize bir miktar para gönderiniz, şu muzayaka (geçim zorluğu) yükünü üzerimden def eyleyiniz...
...
Fikir ve vicdanınızın temizliğini, yazdıklarınızdan, yaptıklarınızdan anladığım ve takdir ettiğim için, mamafih bir çok tereddütlerden sonra ahvalimin bu hususiyetlerini böylece size yazmaya cesaret eyledim. Hareketimi mazur görünüz.”

Ya Rıza Nur, o keskin muhalif, onun da derdi paradır. Ya parayı gönderin, ya sebebini bildirin demektedir.
“Muhterem Beyefendi,
Geçenlerde, gönderilmesini istirham etmiş olduğum aylıklarımın gönderilmesi hususunda yüksek lütuflarınızı esirgememiş ve aynı zamanda bir daha gecikme olmayacağı vaat buyurulmuştu. Halbuki bu defa, talebenin temmuz maaşı verildiği halde bile henüz bizimki gelmemiştir. Bu hal, gazetelerde gördüğüm bazı kimselerin maaşlarının kesildiği havadisinin acizler hakkında da tatbik edilmiş olması zehabını hasıl etmiştir. Esasen zatıâlileri ile angajmana girmiş ve sözünüze itimatla hareket etmiş olduğumdan maaş kesilmesi vaki değilse, lütfen geçmiş olan temmuz, miadı gelen ağustos maaşlarımın her zamanki lütufları veçhile gönderilmesine delalet buyurmalarını; yok vaki ise, sebeplerinin lütfen bildirilmesini rica ederim.”

Darbeler birbirine benzer, derler.
Acaba darbe sonraları da benzer mi?
“12 Eylül” sonrasının benzer yanı var mıdır? Diyârı gurbetten para isteyen biri?
Diyeceksiniz nereden çıkarıyorsun bunu?
“Darbeler birbirine benzer” diyen siz değil miydiniz?
Biz de bunu merak ettik, “Benzerlik var mı?” diye.
————
(*) İş Bankası Yayınları

Okul kıyafetleri için her kafadan bir ses çıkıyor.   Durup dururken bu iş de nereden çıktı?
Hiç durup dururken olur mu?
Seçim yatırımının günü mü olur?
Seçim yatırımı...
“Bir başörtüsünü çözemediniz” diyenlere “İşte çözdük!” demenin fiyakası...
* * *
Nasıl çözülecek?
Kız çocukları Kur’an dersine başlarını örterek girebilecek mi?
Evet, izin var.
Peki, pratikte nasıl olacak?
* * *
Çocuk sabah evden çıktı, başörtüsünü çantasına koydu, okula başı açık geldi, seçmeli Kur’an dersine daha var.
Derse girerken çantayı açtı, başörtüsünü çıkardı, örtündü.
Ders bitti, bitince ne yapacak?
Başını açacak, örtüyü çantaya koyacak, derslere açık başla girecek...
* * *
Hangi öğretmen, öğrenciyi uyarabilir?
“Kızım başını aç!” diye.
Hele bu devirde...
Ertesi gün saldırı:
“Öğretmen çocukların başlarını açtırıyor!”
Başörtüsü artık kızın başındadır, bırakın öğretmeni, Kur’an dersine giren çocuk, bir daha başını açar mı?
* * *
Kılıçdaroğlu’nun dediği doğru...
“İlkokula giden kızlara kısa kollu gömlek giydirmeyen kafa sağlam olur mu?”
Bu bir örnek, yaşanacak örnek...
Güya tek tip kıyafeti kaldırıyorsun, kısa pantolona, tayta, şorta ne karışıyorsun?
Rozet takmak yasak...
Hangi rozet?
Atatürk rozetleri mi?
* * *
Bir toplumu bölmenin, ayırmanın denemeleri.
“Karşı devrim” diyince kızıyorlar.
* * *
En komiği neydi biliyor musunuz?
Meğer biz “Faşist ordu” çocuk askerleriymişiz.
Biz de, çocuklarımız da ilkokulda siyah önlük giydik.
Kim giyer siyah önlük?
Faşistler giyer...
* * *
Cumhuriyetin kaç kuşağı bu önlüklerden, siyah önlüklerden giymiştir, faşistlikten değil, yoksulluktan, sizin gibilerin asla anlayamayacağı eşitlikten...
Çünkü mahallenin bütün çocukları aynı ilkokula giderdik, zengini de, yoksulu da...
Sizin heveslendiğiniz “Herkes her şeyi giysin!” böyle önlenirdi... Kim altına ne giyerse giysin, üstüne siyah önlük giyecek.
Siyah önlük, ayıbı değil, eşitsizliği örterdi.
Ne faşizmi, ne nazizmi?
Sabah “Türküm, doğruyum...” diye yemin ederdik.
“Heil Hitler!” diye değil...
* * *
Peki şimdi çocukların ya da çocukların ana babalarının söz hakkı yok mu?
Var, özel okullardaki çocukların velilerinin en az yüzde 60’ının onayıyla okul yönetimince okul kıyafetleri belirlenecek...
Hiç olmazsa bu kadar söz hakları var...
Bu hakkınızı kullanın!

DİPNOT: Soranlar da var, sorarken tahrik edenler de, bulaştırmak isteyenler de... Alaeddin Asna’nın kulakları çınlasın...
Tokatizade Şekip diyor ki:
“Gafiller boğuşsun sen kal uzakta
Yalnız ibret al, dikkatle bak da
Gün gelir hepsi barışır toprakta
Bugün devam eden kavgayı hoş gör.”

Türk Basın Tarihi’ne ilgi duyanlar, özellikle İzmirli Hasan Tahsin‘i hemen hatırlarlar. Yunan işgaline karşı çıktığı gbi işgalci Yunan ordusuna tek başına direnmiş, silah çekmiş, ateş etmiş ve şehit edilmiştir. Anısına İzmir’de “ilk kurşun” anıtı dikilmiştir.
Evet Kurtuluş Savaşı’nı kazandık ama, işgale direnen yalnız tek gazeteci “Hukuku Beşer” gazetesi sahibi ve yazarı “Hasan Tahsin” bey değildi.
O, öyle bir devirdir ki sapla saman, akla kara birbirine girmiştir.
Örneğin, işgal sırasında matbaasını basan işgalcilere karşı bomba ve silah kullanan “Köylü” gazetesi sahibi Mehmet Rıfat kurtuluştan sonra düşman cephesine geçmiş, işgalcilerle işbirliği yapmıştır.
Ne hazin değil mi?

İzmir’de Hasan Tahsin gibi bir gazeteci daha var, adı sanı pek bilinmez. İşgale karşı çıkanlar, işgalden bir gün önce Haydar Rüştü’nün “Memleket” gazetesi matbaasında toplanırlar “Reddi İlhak” diye bir dernek kurarlar.

Yunanlılar, işgalciler İzmir’i işgal ettikleri gün Haydar Rüştü’nün matbaasını, evini basarlar, yakıp yıkarlar. Kapıyı kucağında iki çocuğuyla eşi açar.
“Haydar Rüştü nerede?”
Haydar Rüştü o gece bir arkadaşının evinde gizlenmiş.
“Antalya’da Anadolu” gazetesini çıkarır.
Sonrası?
Belli değil...

Eğer rahmetli Ömer Sami Coşar‘ın araştırması, Gazeteciler Cemiyeti’nin “Milli Mücadele Basını” kitabı olmasaydı bu gazetecilerin varlığından bile habersiz olacaktık.

Zeki Sarıhan o dönemi şöyle anlatır:
“Kurtuluş Savaşımız yıllarında subaylar, esnaf, köylüler, gençler, kadınlar gibi gazeteciler de büyük ve tarihi bir sınav içindeydiler.
İnsanların bir kısmı korkusundan veya bir çıkar umarak işgalcilere hizmet etti. Bunu daha iyi anlamak için Bolu, Düzce, Gerede, Konya, Yozgat isyanlarını hatırlamak yeter.
Anadolu’ya geçmeyerek İstanbul’da Padişah’ın çevresinde toplanan, susan ve Kuvayı Milliye’ye cephe alan bazı subayları da hatırlamak gerekir.
Üniversiteden bazı öğretim üyelerinin işgalcilere yaranmak için neler yaptıkları, derslerinde neler söyledikleri ibret alınacak bir konudur.
Ya gazeteciler?
Onların bir kısmı vatanın kurtuluşu aleyhine kalem oynattılar. İttihatçı düşmanlığını Kuvayı Milliye düşmanlığına çevirdiler. Fakat öyle gazeteciler de vardı ki daha başından itibaren kalemini vatanın bağımsızlığı ve milletin onuru için kullandı. Bunlar İstanbul’da da Anadolu kentlerinde de İzmir’de de vardı.”(*)

Yaşadığımız bu devrin de tarihi yazılacaktır.
Karen Fogg’un şekerlerini de orada bulabilirsiniz...

(*) Kurtuluş Savaşı Öyküleri, 3. Öğretmen Dünyası.

Prof. İlber Ortaylı, İsmail Küçükkaya ile bir “nehir söyleşi” yapmış, böyle uzun söyleşilere “nehir söyleşi” diyorlar...
“Cumhuriyet’in ilk yüz yılı”nı konuşmuşlar. Bu gibi söyleşilerde, soru da önemlidir. Nereye gidilecek? Hangi yoldan gidilecek? Bu güzergâhı soruyu soran çizecek. (*)
Mesela AKP?
Nasıl oldu da kuruluşundan kısa bir süre sonra iktidara geldi?
Ortaylı’ya göre “AKP halka hitap eden bir parti...”
Bu ne demek?
Soruyu cevaplamaya yeter mi?
* * *
Ortaylı’ya göre AKP iktisadi bakımdan her birikimi kullandı.
Ne gibi?
Kendilerinden önce başlamış işleri sürdürdüler.
Özelleştirmeden sonra, o kaynağı bitirdikten sonra sağlık hizmetlerine geçtiler.
“Daha öncekilerin hiçbirisi bunu yapmamıştı. Mesela Özal da dövizi yoluna koymuştu. Şurası bir gerçek; devlet hastanesine gittiğiniz zaman yapılan iş görülüyor. Bu devam eder mi bilinmez ama her halükârda oy toplar. Şimdi İstanbul’da ulaşımla ilgili yatırımlar yapılıyor. Sao Paulo’da, New Mexico’da, Kahire’de böyle yatırımlar yok. Demek ki AKP birtakım birikimleri iyi kullanıyor. Bu partinin bir diğer özelliği üyelerini kullanması. Türkiye’de AKP dışında kadın üyeleri etkin olarak siyasete sokan parti yoktur. Ama hâlâ başörtüsü sorununu çözememesi o kadroları rahatsız ediyor.”
* * *
“İlber Hoca”yı tanımasak bazı palavracıların “Türkiye’yi biz kurduk!” palavrasına kapılmış gidiyor diyeceğiz.
Hayır, İlber Hoca öyle demiyor...
Ya ne diyor?
“AKP zaman zaman Türkiye’yi yeniden kuruyoruz iddiasını dile getiriyor. Fakat Türkiye onlardan çok daha önce her bakımdan kurulmuştu. Yapılan iyi şeyler takdirle karşılanmalıdır ama geçmişimizden miras aldığımız şeyleri de inkar edemeyiz. Onlardan önceki bir yönetici altyapıyı geliştirmiş, bir diğeri asayişi sağlamış, bir diğeri yollar, barajlar yapmıştır.”
Demek, bu memlekette AKP’den önce de hizmet yapanlar varmış...
Neredeyse 10. Yıl Marşı’nı söyleyecekler!!!
“Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” diye.
Osmanlı’da bağırırlarmış:
“Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” diye.
* * *
Bazıları “Osmanlı” deyimini küçültme anlamında kullanır.
“Ne de olsa Osmanlı!” gibi...
Sanki Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, 1920’de Anadolu bozkırına gökten zembille inmişlerdir.
Hepsi Türk’tür ve Osmanlı uyruğundandırlar, gökten de zembille inmemişlerdir, askeriyle siviliyle tarihin en kutsal kurtuluş savaşını onlar yapmış, Cumhuriyet devrimini onlar yapıp, “laik Cumhuriyet’i” onlar kurmuşlardır.
* * *
Yer yer küçümsenen “tabiri amiyane” diye tiye alınan “Osmanlı” diye bir tip var da, “Cumhuriyet tipi” var mı? İlber Hoca şöyle der:
“Maalesef Cumhuriyet tipi yaratamadık. Şöyle bir şey oldu. Kendisine ‘Cumhuriyetçiyim’ diyen belli bir görüşü veya sloganları savunan bir grup var ama bunun cumhuriyet tipiyle ne kadar uyuştuğu çok su götürür. Cumhuriyet kendi tipini etraflıca tarif etmiş mi? Hayır. Kendi adamını yetiştirmiş mi yeterince? Hayır. Bu bir maarif, bir okullaşma meselesiydi. Atatürk’ün ömrü buna yetmedi. Bazı örnekler koydu ama arkadan gelenler bunu doğru devam ettiremedi. Ettirselerdi bu ‘cumhuriyet tipi’ okullardan yetişecekti. Ve onlar da başkalarını bu okullardan yetiştirecekti. Bu iş oldukça gecikti. En azından bundan sonra dikkat etmeliyiz. Hakikaten yemeyi, içmeyi, spor yapmayı, serbest yaşamayı, okumayı ve en az bunlar kadar milli değerlere bağlı, dünyayı tanıyan insanların yetişmesi gerek. Bu çocukların yetişeceği okullar kurmak lazım. Ne kadar kurulup, başarı gösterildiği ortada. Sıfır düzeyde değiliz ama hedef saptı. Bunu müfrit bir cumhuriyetçilik ve laiklik tutumu olarak görmeyin. Modern dünyada dindar ve muhafazakârlar da kendilerini bu ortamda geliştirip ifade edebilirler ancak.”
* * *
İlber Ortaylı’nın düşüncelerine katılmayabilirsiniz.
Lakin en azından sizi düşündürebilir, belki bazı ezberleri de bozar.
Yalnız şunu söylemeliyiz, İlber Hoca’nın küçümsediği “Cumhuriyetçiler” var ya!
Ya onlar da olmasa!
———————————-
* (TİMAŞ Yayınları)

“Öleceksek adam gibi ölelim!” Bu deyimin Arapçası nedir acaba? Tercüme ettirip Araplara dağıtmak gerek...
Ölecekseniz adam gibi ölün...
Kim söylemiş bunu?
Başbakan Tayyip Erdoğan, birkaç kere yüzlerine karşı söyledi.
Türkiye’ye dönünce de grup toplantısında...
* * *
Muhatap kimdi?
Gazze katliamını seyreden Araplar ve Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, Amerika, İngiltere, Avrupa Birliği, Çin, irili ufaklı “Ehli Salip” kırıntıları...
* * *
Onlar böyle de, Araplar nasıl?
Kılları kıpırdıyor mu?
Üstelik öldürülenler din kardeşleri, attıkları zaman mangalda kül bırakmayanlar, petrolleri, dolarları, avuç avuç paraları, bankaları...
Filistin için ellerini ceplerine atıyorlar mı?
Arada sırada, Paris’te garsonlara dağıttıkları kadar bahşiş verir gibi Gazze’ye gönderiyorlar. Filistin halkına yardım ediyorlar ya da Londra’da şirket alıp futbol takımı kuruyorlar.
* * *
Başbakan Erdoğan haksız mı?
Ölecekseniz adam gibi ölün, derken.
Biz Kıbrıs’ta savaşırken, yardıma koşan yalnız rahmetli Kaddafi’ydi.
Uçak yedek parçalarını, tekerlek lastiklerini kapıp havaalanına koşmuştu.
* * *
Geçen gün Araplarla işbirliğine kalkışanlara, Cemal Paşa’nın Birinci Cihan Savaşı anılarını okumalarını önermiştik.
Fahrettin Paşa’nın Anadolu Mehmetçikleri, “Peygamber’in evini İngiliz’e bırakmayız” diye açlıktan, sefalet içinde çekirge kavurup yerken, iskorbüt hastalığından dişleri dökülürken, geleceğin Suudi kralı Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı, Türk askerini arkadan vuruyordu.
* * *
Bugünlerde tarih merakı var.
Hadi o günlerin tarihini de yazsanıza.
Yazamazlar, çünkü “İttihatçı” düşmanlığını kimseye kaptırmazlar. Onca hatalarına rağmen İttihatçılar vatansever insanlardı, sonra geçinemeseler de laik Cumhuriyetçi kadroların temelindeki taşlardı.
* * *
Sabahları yeni işyerimize gelirken tam karşımızdaki “Hürriyet Anıtı”na bakarız, orada yatanlara, başta Berlin’de bir Ermeni’nin öldürdüğü “Talat Paşa”nın ruhuna Fatiha okuyarak...

Bir zamanlar bu memlekette “Halk” diye bir deyim ve kavram, hatta kurumlar vardı.
“Halk otobüsleri, halk matineleri, halk pazarı...”
“Halk”ın anlamı yerine göre değişirdi.
“Halk” ucuzluğun simgesiydi.
Halk pazarında patates daha ucuzdu, halk matinelerinde biletler tenzilatlıydı, halk otobüsleri daha ucuzdu.
“Halk” demek ucuzluk demekti.
* * *
Giderek anlam değişti, halk kavramı ayrıcalık oldu çıktı.
“Ucuz olsun da kalite ne olursa olsun...”
Bu kadar “halk”ın bir de bankası vardı.
Halk’ın parasını toplayan işleyen kredi veren banka...
Büyük bankaların yanında küçük kalan banka...
Halkın bakışı böyleydi.
* * *
Güngör Uras’a göre “Halkbank’ı yabancılar kapışmış”.
Banka, ekonomik ve siyasi deyimle özelleştirildi.
* * *
O günleri hatırlar mısınız?
Bir tarafta Turgut Özal, karşısında Necdet Calp, biri Anavatan Partisi kurucusu, diğeri Halkçı Parti Başkanı.
Özal köprüyü satarım diyor, rahmetli Necdet Calp çırpınıyor:
“Sattırmam!”
Bu kavga sürdü gitti. Mümtaz Hoca’nın satışa, özelleştirmeye karşı gayreti unutulur mu?
Satıştan sonra durum ne?
Satış sonunda satılan hisse senetlerinin,
* Yüzde 80’ine 159 adet büyük yatırımcı sahip oldu.
* Yüzde 10’unu içeriden 268 banka, şirket, yatırım fonu satın aldı.
* Kalan 10’unu da 29 bin 869 küçük yatırımcı paylaştı.
* * *
Güngör Uras, çocuk tekerlemesiyle konuyu açıyor.
“Bizim Anadolu’da küçük çocukları eğlendirmek için avuçlarını açarlar... ‘Bak burada bir kuş varmış’ dedikten sonra, çocuğun parmaklarını teker teker, teker teker bükmeye başlarlar. ‘Bu parmak kuşu görmüş. Bu parmak taş atarak vurmuş. Bu parmak pişirmiş. Bu parmak da kuşu afiyet ile yemiş... Dedikten sonra açıkta kalan parmağı yakalarlar. Ve hikayeye devam ederek... ‘Bu zavallı da, hani benim payım, hani benim payım diyerek ağlamış...’ derler... İşte o biçim... Hani benim payım? Adı üzerinde ‘Halka Arz... Halka arz’ da... Halkın payı çok az!”
* * *
Halkbank başarılı, kârlı bir banka. Halka hizmet ediyor. Bu halka hizmetin karşılığı biriken kâr, hisseleri ellerinde tutan yabancılara gidiyor.
“Bu işte bir terslik yok mu?” diyerek “ulusalcılığa” gerek yok!
Adı “halk” ama halkın esamesi okunmuyor.
“Ey halkım, sen oyunu yüzde ellinin üzerinde verip payını almadın mı?
Daha ne payı istiyorsun?”
Biraz daha ileri gidersen, elindekini de alırlar Dırıl Dede‘nin düdüğü gibi kalırsın.
* * *
Böyle günde üç beş payın lafı mı olur?
Arapları kendileri için cihada çağırdık; işimiz büyük...
Keşke Cemal Paşa’nın, 1. Cihan Savaşı Arabistan ve Filistin anılarını bir okusalar.

Bazı yazıların bizde özel yerleri vardır ya da konuları. Örneğin bayramlar için yazı düşünürüz, saklarız ya da bir kenara not ederiz.
Geçtiğimiz bayram için de öyle bir yazı tasarlamıştık, yanılmıyorsak Oktay Atasü ağabey anlatmıştı.
Lakin olmadı, hastalık engel oldu, yazı hazır bekliyor.
* * *
Her ne kadar bizim politikacılar çöldeki bedevi hikayesine merak salmışlarsa da, bu hikayede de “bedevi” vardır, ama bir başka bedevi...
* * *
Bir şeyhin, çok değerli bir kısrağı varmış. Çölün en namlı atıymış. Bir bedevi bu kısrağa göz koymuş. Bir gün on kese altınla atın sahibi şeyhin yanına varmış.
“Ya şeyh” demiş. “Bana bu atı sat! Al sana on kese altın...”
Şeyh, “Olmaz!” demiş.
“Atıma verdiğin bu değere teşekkür ederim. Ama benim satılık atım yok.”
Bedevi gitmiş.
Ertesi gün yine gelmiş:
“Ya şeyh! İşte bir sandık mücevher. Ver şu kısrağı bana...”
“Sağ olasın, atıma verdiğin değere teşekkür ederim, ama benim satılık kısrağım yok!”
Bedevi iki gün sonra çölün en değerli hecin devesinin üzerine, güzelliği dillere destan kızını bindirip gelmiş:
“Ya şeyh, işte bu deve de, bu kız da senin olsun, şu kısrağı bana sat!”
“Sağ olasın, ama benim satılık atım yok. Kızın da senin olsun, deven de senin... Ama benim kısrağımı bana bırak.”
* * *
Şeyh o değerli kısrağıyla çölden geçerken yerde, kumlar içinde, kıvrılıp yatmış bir bedevi görmüş. Açlıktan, susuzluktan, yorgunluktan ölmek üzereymiş. Hemen atlayıp bedeviyi atının terkisine oturtmuş ve kendisi de binip kısrağı mahmuzlamış. Birden ölmüş gibi duran bedevi kefiyesini sıyırıp tabancayı şakağına dayamış:
“Ya şeyh, sana ne verdiysem bu kısrağı bana satmadın! İşte şimdi elime düştün. Kısrak da benim, canın da benim!”
Şeyh acı acı gülmüş:
“Tamam kazandın, ama bu yaptıklarını kimseye anlatma!”
“Niye anlatmayayım? Şanın şerefin düşer diye mi korkuyorsun?”
“Yok yok, onlardan yana bir korkum yok! Herkes cibiliyetini ortaya kor. Benim tasam şundan yana: Bir daha çölde baygın, ölmek üzere bedevi görenler, onun yardımına koşmazlar, bundan korkarım...”
* * *
Kıssadan hisse sizden...

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget