Makaleler "İsmet İnönü"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“Batı cephesinde askeri deha, Lozan’da diplomatik zekâ”
Batı cephesinde askeri dehasını, Lozan’da diplomatik zekâsını, Siyasal yaşamda güçlü ve saygın devlet adamı karakteri gösteren, Türk ulusunun varlık yokluk kavgasında vatan savunmasında, her türlü çareye başvuran bir neslin son temsilcilerinden 2. Cumhurbaşkanımız M. İsmet İnönü’nün bedensel varlığının aramızdan ayrılışının 45.yılında bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.
Henüz dünyada çoğulcu demokratik sistem var olmuş veya kurulmuş değilken, iktidarın tüm olanakları elinde olmasına karşın özgür seçimlere giden, dahası bu seçimlerdeki yenilgisinin ardından büyük bir demokratik olgunlukla 'Benim en büyük zaferim bu yenilgimdir' diyerek iktidarı devredip muhalefete geçen İsmet İNÖNÜ, sonraki ve günümüz hükümetleri için onurlu demokrasi dersi veren saygın bir liderdir.
Ne yazık ki; kan ve irfanla kurulan, insanüstü bir çaba ile yüceltilen Cumhuriyetin kuruca kadrolarına yönelik saldırılar, cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı, yağmacı bir kesim tarafından büyük bir utanmazlık, değerbilmezlik ve bilgisizlikle artarak sürmektedir.
İsmet Paşa’ya, onun şahsında Mustafa Kemal ATATÜRK’E “utanıp” “sıkılmadan” her fırsatta saldırmayı “ustalık” sayan, ulusal bilinç ve kimlik yoksunları ele geçirdikleri iktidarları döneminde, yani son 16 yılda; Emperyalist batıya Lozan kazanımlarını yok eden yıkım niteliğinde ödünler verebilmiş, “yedi düveli” dize getiren soylu bir ulusa dünya ulusları karşısında başını eğdirmiş/EĞDİRMEKTEDİR.
Demokrasi öğretmeni İsmet İnönü’nün 1956’da TBMM’de, kendilerine iktidar yolunu açan Laik Demokratik Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya yönelen Demokrat parti yöneticilerine; “Arkadaşlar aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakıyetten bugüne geldik. Siz, bugünden mutlakıyete gidiyorsunuz” diyordu. Bugün İsmet İnönü’nün büyük bir siyasal erdemlilik ve demokratik olgunlukla açtığı o yoldan iktidarı ele geçiren, demokrasiyi içine sindiremeyen bir dinci faşist siyasal kadro ile karşı karşıyayız.
Cumhuriyet’in 65 yıllık demokrasi birikimi yerle yeksan edilmiş, demokratik hak ve özgürlükleri askıya alınmış, kuvvetler ayırımını, yok sayan otoriter tek kişi yönetimi, İtalyan - Alman faşizminin ruhunun Türkiye de yeniden hortlatılmasından başka bir şey değildir.
Faşizmin ikiyüzlülüğü ve yalana dayanan büyük propaganda gücünü alt etmek, toplumu, toplumsal muhalefeti uyanık ve diri tutmak, AKP’nin çizdiği siyasi hatta eklemlenerek, onu taklit ederek, hatta zaman zaman onunla bütünleşerek değil, Türkiye de hortlatılmaya çalışılan faşizm tehlikesi karşısında “kaya kadar sağlam” durup, direnerek, faşizmi üreten bataklıkları kurutarak mücadele edilir.
  Cumhuriyetin kuruluşuyla başlattıkları ‘cumhuriyet parantezini kapatma’ Cumhuriyet’ten rövanş alma, Atatürk Cumhuriyeti'yle hesaplaşma arzusu ile yanıp tutuşanlardan Atatürk'ün muhteşem eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'ne demokrasi tacını koyan İsmet İNÖNÜ’YÜ anlamalarını beklemek siyasal saflıktır.
  Çünkü vasatlığı, değersizliği, kalitesizliği yüceltenler; Emperyalist yağmacılığa, ağalara, şeyhlere, köleliğe boyun eğenler, akıl ve bilime değil hurafeye, inanan din sapkınları, zihinsel bir çürüme içinde yaşayanlar tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, ulusal onur ve bilinçten yoksundurlar.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük savaş ve stratejistlerinden biri olan Atatürk’ün yanında, yakınında bulunmuş olan İsmet İnönü, Türk ulusunun varlık yokluk kavgasında vatan savunmasında, her türlü çareye başvuran bir neslin son temsilcilerindendir.
Üzülerek belirtelim ki, ülkemizde, Atatürk’e, Cumhuriyete, Türk devrimine “kin” ve “düşmanlık” besleyenlerin sıkça yaptıkları şey, İsmet İnönü’ye “yerli yersiz” hücum etmektir. İsmet İnönü’yü eleştirmek başka şeydir, aşağılamak, önemsizleştirmek başka şeydir.
Ama unutulmamalı, kimsenin tarihi ve geçmiş zamanı değiştirme olanağı yoktur.  Bu nedenle, ne söyleyip yazarlarsa yazsınlar er ya da geç gerçekler ortaya çıkmakta ve İnönü’nün değeri tarihteki yerini korumaktadır.
Kağnıyla kamyonu yendiğimiz kurtuluş savaşının Batı Cephesi Komutanı, Türk'e biçilen emperyalist elbiseyi, yani Sevr’i yırtıp, Türk ulusun bağımsızlığı ve özgürlüğünün tapu senedi Lozan’ı tüm dünyaya kabul ettirmedeki katkıları yadsınamayacak değerde olan “Kaya kadar sağlam namus ve şeref, çok yüksek ve insan emelinin sınırını aşan bir vatanseverlik” erdemine sahip olan M. İsmet İnönü’nün bedensel varlığının aramızdan ayrılışının 45.yılında bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.

YÖNETİM KURULU ADINA 
Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ
ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

İsmet İnönü
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1960’lı yıllarda Türkiye-ABD ikili görüşmeleri sırasında, Başbakan İsmet İnönü’nün, protokol ve diplomatik nezaket gereği, Türkiye ve ABD bayraklarını elinde tuttuğu bir fotoğrafı gündeme getirerek, İnönü’yü ve CHP’yi “Amerikancı” olmakla suçladı! Bunu yaparken de, İnönü’nün elinde hem Türk hem de Amerikan bayrakları olduğu gerçeğini gizledi, İnönü’nün elindeki Türk bayrağının görünmediği bir fotoğrafı kullandı. Medyanın da alet olduğu bu kadar ucuz bir yalan ve iftira kampanyası, dünyanın en geri kalmış ilkel kabile devletlerinde bile görülmemiştir! Bir Cumhurbaşkanı’na da, bir siyasi parti Genel Başkanı’na da yakışmayacak türden böyle bir davranışa, dünya siyaset tarihinde az rastlanır!

İsmet İnönü kimdir?

İsmet İnönü, Kurtuluş Savaşı mücadelesini, bu mücadelenin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte vermiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Cephesi Komutanı olarak görev yapmış, Birinci İnönü Savaşı ve İkinci İnönü Savaşı olarak bilinen savaşları kazanmış, emperyalizme ve işgal kuvvetlerine karşı mücadele verirken yaşamını ortaya koymuş vatansever bir kahramandır!
İsmet İnönü, Türkiye’yi sömürge devleti statüsüne indirgeyen Sevr Antlaşması’nı yırtıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu sayılan Lozan Antlaşması’nı müzakere etmiş ve onaylatmış, cephede bizzat savaşarak kazandığı toprakları, masa üzerinde hukuken de kazanmış bir kahramandır!
İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişilerden birisidir!
İsmet İnönü, Cumhuriyet kurulduktan sonra, Başbakan olarak, Aydınlanma devrimlerini, birinci Cumhurbaşkanı Atatürk ile birlikte yürürlüğe koyan kişidir! İsmet İnönü, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı’dır!
İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı iken, Türkiye’yi, yaklaşık 50 milyon insanın öldüğü ve insanlık tarihinin en büyük savaşı olan 2. Dünya Savaşı’nın dışında tutmayı başarmış devlet adamıdır! Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nda büyük bir felaket ile karşılaşmadıysa, bunu İsmet İnönü’ye borçludur!
İsmet İnönü, Türkiye’nin çok partili serbest seçimli parlamenter sisteme geçilmesini sağlayan kişidir! Recep Tayyip Erdoğan, İnönü’nün yürürlüğe koyduğu bu sistem sayesinde Başbakan ve Cumhurbaşkanı seçilmiştir!
İsmet İnönü, Köy Enstitülerini kuran, bu projeyle birlikte toprak reformu hareketlerini başlatan, köylünün ve çiftçinin kalkınması için mücadele veren, toprak ağalarının ve din bezirgânlarının kölesi olmayan, bu nedenle de 1950 seçimlerini kaybetmiş olan kişidir!

Peki, İsmet İnönü kim değildir?

İsmet İnönü, “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” diyen Adnan Menderes’i ve onun liderlik ettiği Demokrat Parti’yi kendi kökeni olarak gören kişi değildir!
İsmet İnönü, yaklaşık 65 bin ABD askerinin Irak’ı işgal etmek üzere Türkiye’de konuşlanmasını öngören tezkerenin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasını sağlayan lider değildir!
İsmet İnönü, ABD emperyalizminin ürünü olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı değildir!
İsmet İnönü, CIA destekli Fethullah Gülen çetesi konusunda “kandırılmış” olan kişi değildir!
İsmet İnönü, ABD destekli Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki taşeronu değildir! İsmet İnönü, “milli kimlik” kamuflajı altında Anadolu kültürünün Araplaşmasının yolunu açan kişi değildir!
İsmet İnönü, eğitimi dinselleştirerek, laik eğitim sistemini ortadan kaldırarak, halkını cehalete mahkûm eden ve bu yolla emperyalizmin eline en büyük kozu veren kişi değildir!
Akılla birlikte, vicdan, vefa ve dürüstlük duyguları da ortadan kalkınca, İsmet İnönü hakkında, bunları hatırlatmak gerekiyor!

Kaynak:Örsan K. Öymen/Cumhuriyet

Faşizmin dünü ve 12 Mart
12 Mart günleri.
O günleri özellikle bilmeyenler yazıyor, konuşuyor, ahkam kesiyor. Faşizmin, kol gezdiği bir dönem için özellikle CHP ve İsmet İnönü suçlanıyor.
Sonda  söylemem gerekeni başta yazayım; o günlerin tek gerçeği, İsmet  İnönü'nün a'dan z'ye izlediği politikayla, TBMM'nin kapatılmasını, feshedilmesini önlemesidir. Kaldı ki, İsmet Paşa tüm kararları hem TBMM ortak grup - Meclis ve Senato grupları - toplantısında, hem de Parti Meclisi'nde tartıştırmıştır.
12 Mart günü Türkiye radyolarının saat 13’teki bülteninde ilk haber olarak muhtıra okunacaktı.
Muhtırayı verenler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Orgeneral Muhsin Batur'du. Öncelikli muhatap Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dı.
Aynı gün, muhtıranın Meclis'te okunması konusunda tartışma çıkacaktı. Ne var ki, muhtıra okunacak, Başbakanlık görevini sürdüren Süleyman Demirel istifa edecekti.
Bazı kişiler, her zaman olduğu gibi, askerin bu hareketini alkışlarken, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü 15 Mart günü CHP ortak grubu toplayacak ve muhtıraya karşı olduğunu ilan edecekti.
İnönü “Parlamento böyle bir baskı altında kaldıktan sonra artık görevini yapacak halde değildir. İcranın emri altında bulunan kumandanların takdir edeceği veya tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak veya kalmayacak, böyle bir düzen demokratik düzen değildir” diyecekti.
İsmet Paşa “reform hükümetine” hayır derken bir “seçim hükümeti" kurulmasını istiyordu.
24 saat sonra Türk Silahlı Kuvvetleri, muhtırayı alkışlayanların hevesini kıracak “9 Mart” grubu olarak bilinen "devrimci" diye nitelenen 1 amiral ve 35 albayı emekli  edecekti.
Bu arada, aracılar İsmet Paşa'yla görüşüyor, TSK'dan haber iletiyordu. Bunlar Paşa'ya TSK'nın isteklerini kabul etmediği takdirde, parlamentonun feshedileceğini fısıldıyorlardı.
İnönü, ikna edilmişti.
İnönü, kamuoyu önünde Ordu'nun bir an önce demokratik hayatın işlemesini istediğinin anlaşıldığını söyleyecek, özel konuşmalarında ise, askerin isteklerinin yerine getirilmemesi halinde TBMM'nin dağıtılma ihtimalinin yüksek olduğuna vurgu yapıyordu.
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Süleyman Demirel ve İnönü ile görüşecek, tarafsız başbakan fikrini desteklemelerini isteyecekti. İnönü Cumhurbaşkanı ile görüşmeye giderken Genel Sekreteri Bülent Ecevit'i de götürecekti.
“Tarafsız Başbakan” olarak Nihat Erim’in adı 19 Mart’ta ortaya çıktı. Nihat Erim durumu Kemal Satır aracılığı ile İnönü’ye duyurdu. İnönü, CHP'den istifa etmesi koşulu ile Erim'in hükümet kurmasını kabul edecekti. Ancak, Ecevit Erim'in başbakanlığına karşı çıkıyordu.
Ecevit 21 Mart günü Genel Sekreterlikten ayrılırken, "Muhtıra hükümete karşı değil, bana, ortanın soluna verilmiştir. Bu bir darbedir. İktidara gelmek üzere olan ortanın soluna karşı yapılmıştır" diyecekti. Ancak, kulislerde Genel Sekreterlikten istifasının nedeni olarak Erim'in başbakanlığını "içine sindirememesi" olduğu ileri sürülecekti.
12 Mart muhtırası da, 12 Eylül darbesinde olduğu gibi Atatürk'ün adı kullanılacak, ancak onun ilkelerine ihanet edilecekti.
İki darbe de faşizm uygulayacaktı. 12 Mart'ta Sadi Koçaş "balyoz" harekatını gerçekleştirecek, bunun sonunda 1961 anayasası kuşa çevrilecek, özgürlükler kısılacak, hatta yok edilecekti.
12 Eylül'de de hukuk rafa kaldırılacak, anayasanın değişmesi bile 5 kişinin dudakları arasından çıkacak iki cümle ile değişecekti.
Her iki olayda da, sansür uygulanacak, haberlere yasaklar getirilecek, "muhbir vatandaşların" yönlendirilmeleri ile, gazeteciler, aydınlar tutuklanacak, yaşı küçük büyük, suçlu - suçsuz bakılmaksızın gençler idam edilecekti.
12 Mart sonrasında CHP tarafından izlenen politikalarda, İsmet Paşa'nın haklı olduğu tek konu TBMM'nin açık tutulmasını sağlamaktı. Ecevit'in dediği gerçekleşseydi, parlamento açık kalabilir, ülke seçime götürülebilir miydi?
Ecevit, gerçekten muhtıraya mı karşıydı, yoksa yıllardır rekabet içinde olduğu Nihat Erim'in başbakanlığına mı?
Önemli mi? Belki...
Keşke, İnönü, Demirel ve Ecevit 12 Mart'ı kendi bakış açılarından değil de yansız olarak anlatmış olsalar, kafamızda oluşan soru işaretlerini yok etselerdi.
Ancak, tüm darbelerin, muhtıraların demokrasimizi geri götürdüğü, haklarımızı tamamen yok saydığı unutmamak gerekiyor.
9'uncu Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel'den esinlenerek söylemek gerekir.
İster askerlerden, ister sivillerden gelsin darbe darbedir ve darbeler faşizmi getirir.
O nedenle de en kötü parlamenter sistemin bile yaşatılması şarttır.

Nahit Duru abcgazetesi

Ekranda İnönü Üzerine Bir Yalan - Orhan Bursalı
Önceki hafta cuma akşamı Habertürk’te Didem Arslan’ın programında pek çok konunun yanı sıra Osmanlıca da tartışıldı. Tabii programın başaktörü, bence, örneğin okullarda kızlı-erkekli eğitime karşı çıkan Eğitim-Bir-Sen adlı sendikanın başkanı Ahmet Gündoğdu idi. Ekrandan aktar-dığı ve ne diyorsunuz diye bana da yönelttiği bir sözün yalan olduğunu, uydurduğunu yazacağım. Böyle bir sözü İnönü’nün söylemesi olanağı yoktu, biz de duymadık bilmiyoruz ama araştıralım öyle söyleyelim, dedik.
Şimdi gerçekler... Gündoğdu bu yalanı yaydığı için utanır mı bilmem ama hiç sanmam. Gündoğdu, İsmet İnönü’nün hatıraları diye şunu okudu:
“Harf Devrimi’nin tek amacı, hatta en önemli amacı okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlamak değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zorluğu da değildi. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arabistan dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazıyla çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğu için okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı. İsmet İnönü, Hatıralar, Cilt 2, sayfa 223…”(*)
İnönü böyle abuk sabuk şeyler söyleyebilir mi? Ama kaynağının sayfasına varıncaya kadar bir yalanı verince herhalde inandırıcı oluyor. “Bizim millet nasılsa açıp bakmaz (genellikle doğrudur!), biz de yuttururuz, doğrusunu bulsalar bile çoktaaan yalan gerçek olarak kabul edilir...” Düşünceleri ve genel tutumları bu...
Tıpkı camiler üzerine söyledikleri yalan gibi. En tepeden en aşağı, kim varsa... Din üzerine yalan uydurdun mu, eh iki satırı araştıracak ve gerçek nedir soruşturacak oy deposu olarak görülen kitleler içinden kaç kişi çıkar? Çıkanları hemen dinsiz imansız der kafasına balyozu indirdiriz, diyen bir kaya yapısı dimdik ayaktaysa bu ülkede!
Sayfalarda böyle bir zırvalık yokHatıraları açtık, sayfanın öncesine sonrasına, önüne arkasına, ortasına baktık, böyle bir cümle bulamadık... Sayfa 223’te, uydurdukları metinle ilgisiz, İnönü’nün Harf Devrimi ile ilgili görüşleri var.
Okurumuz Arıl Bircan, Gündoğdu’nun okuduğu yalanın, İnönü’nün fotoğrafı ile birlikte internette dolaştığını bulup gönderdi. Bu yalan metni internete Gündoğdu mu yükledi? Bilemem. Ama kendisine benzer aynı ekolden insanlar bu yalanı yayarak, Gündoğdu gibilerin alıp kullanmasını sağlıyorlar. Tabi akbaba gibi yalanın üzerine atlayarak.
Arıl Bircan ayrıca İnönü Vakfı ile de yazışmış. Sormuş soruşturmuş, sayfalar istetmiş, bana da gönderdi. Ayrıca .kesin bilgiyayalim.org/?p=43 başlıklı internet sitesinde de bu yalanı belgeleriyle ortaya kokuyor. O sayfada neler yazdığını da... Sayfa 223 tam metin olarak orada var. Ben kısaca bahsedeyim:
İnönü hatta önceleri Harf Devrimi’ne itiraz bile ediyor, Atatürk’ün kafasını karıştırıyor ve devrimi iki yıl ertelemesine bile neden oluyor!
İnönü’nün değerlendirmesine gelelim, şunları söyler:
‘Türk dilini ve kültürümüzü kurtardık’
“Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus ola-rak bahsederlerdi ve bunun için ‘cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapçayı kabul etmeliydik’ derlerdi.”
“Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürünü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur...”
***
İşte bu kadar... Gündoğdu gibilerin, Türklerin, din, dil, kültür, belki de hatta ırk olarak Araplaşmasının Atatürk ve devrimleriyle önlenmesi “kanlarına” mı desem yoksa inançlarına mı, dokunuyor olabilir. Ama Osmanlı da hiçbir zaman “Araplaşmadı”, ne dil ne kültür ne de din olarak. Türklerin dili ve kültürü, Osmanlı’nın genel politikasından bağım-sızlaşması da Atatürk ile başlamadı... 1800’ler öncesine bile gidebilirsiniz. Abdülhamit’in de (ve Enver Paşa’nın) Latin alfabesine geçme projelerinin varlığını okuyoruz.
Atatürk, Osmanlı’nın en başarılı, en devrimci “Genç Türk”üydü.
Osmanlı’da filizlenen “Türkiye damarı”nın, temellerini atacak ve bu işi başarabilecek liderin kendisi olduğunu büyük devrimleriyle kanıtladı.
Ne kadar çırpınsanız da, bunun boşuna olduğunu yakın tarih içinde göreceğiz...
(*) Gündoğdu’nun bu konuşması, yalanı ile birlikte kendi sendikasının sitesinde de tekrarlanıyor: .egi-timbirsen.org.tr/manset-haberleri/halkin-tercihlerine-saygi-gosteren-bir-egitim-sistemi-istiyoruz-/2942/ 

Orhan Bursalı / Cumhuriyet

Sevgili Dostlar,
Günümüzde, özdeyişte belirtildiği gibi “Deveyi hamuduyla götürmek” savları ayyuka çıkarken ve sorumluları hesap veremezken, yurdumuzu düşman işgalinden kurtaran, Cumhuriyeti kuran, devrimleri gerçekleştiren ve bir vefasızlık örneği olarak “iki ayyaş” diye suçlanan, kahraman ve dürüst iki önderin, yurttaşların bir kuruşuna nasıl sahip çıktıkları konusunda bir anıyı sizlerle paylaşmak gereğini duydum.
Tüm yöneticilerin bundan ders almasını diliyorum.
Bu anıyı okurken yaşadığım yoğun duyguları, tüm yurtseverlerin yaşayacağından kuşkum yoktur.

10.12.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı
Bir Kuruşun Hesabını Verebilenler - Gündüz Akgül

İŞTE O ANI;
İsmet İnönü bir gün yorgun ve sinirli bir halde Çankaya'ya çıkıyor.
Kahveden sonra Atatürk soruyor:
 - Hayrola İsmet? Sende bir fevkaladelik var bugün... Ne oldu? Neye sinirlendin?
- Türk Hava Kurumu'nun toplantısı vardı da...
- Eee, ne olmuş varsa?
- Fuat beyi (THK Başkanı) epey terlettim... İstifaya falan kalktı.
- Çalışkan çocuktur Fuat... Kurumu da iyi yönetiyor.
- Bunlara bir diyeceğim yok... Fakat canımı sıkan bir şey oldu.
- Neymiş o?
- Hesaplarda bir kuruş oynuyor.
- Bir kuruş.
İnönü:
- Daha önceki toplantıda dikkatimi çekmişti... Bu bir kuruşun nereye gittiğini öğrensinler diye talimat vermiştim. Bulamamışlar... Fuat beyin hassasiyetini anlıyorum... Ama milletimiz ondan daha hassastır... Verdiği paranın nereye gittiğini mutlaka bilmek ister... İstifa bu gibi hallerde en kolay çıkar yoldur... Ama kimseyi rahatlatmaz... Hatta söylentilere bile sebep olur.
 Atatürk:
- Demek mesele bu... Bir kuruşun hesabı seni bu kadar üzdü... Haklısın... Kırk para (bir kuruş) günün birinde 40 lira, 40 lira da 400 lira olur... Bu da giderek büyür halkın ağzında... Cumhuriyet'i kurarken böyle bir kuruşlara çok ihtiyacımız oldu.
Peki, ne yaptın sonunda?
İnönü:
- Memurları seferber ettim... Ve bir kuruşun yanlışlıkla başka bir hesaba geçirildiğini bulup, çıkarttırdım... Bizim milletimiz cömerttir, elindekini, avucundakini verir... Ama verdiğinin doğru, dürüst yerlere harcandığını görmek ister... Buna inanmak ister.

Atatürk'ün "manevi kızı" Sabiha Gökçen anlatıyor (Atatürk'ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti-Türk Hava Kurumu Yayını- 1982)

Atatürk Lozan için: "Tarihte misli görülmemiş bir hesaplaşma" der. Cepheden konferansa giden İnönü ‘ulusun ters dönmüş alınyazısınıyenen’onurla masaya oturur. Cumhuriyet ve devrim sürecinde büyük sorumluluklar taşır. Ama ‘hurafe ve safsatalar’ eşliğinde siyaset alanlarında yer tutanlar, antlaşmayı da demokratik rejimin
kurucusunudahedef alırlar. Ulus-devleti reddeden, ilerici ve toplumcu her gelişmeye karşıt, "Genişletilmiş Ortadoğu Projesi eşbaşkanı",karalamada herkesi geçer.Öyleyse yeren ve yerilen zihniyetleri,tarih önünde bir karşılaştırmak gerekir…

Lozan ve İnönü - Ertuğrul Kazancı
Emperyalizme kul olmuş yönetim elinde sömürgeciliğe biat etmiş bir ülke düşününüz.Bandolu askeri işgal güçlerini,hoş tutulmuş azınlıkların bozgunculuklarını, arkadan vuran iç isyanları hatırlayınız.Halife’nin idam fermanlarını sallayan işbirlikçi güçler ortalarda dolaşsın. Çaresizlik,başıboşluk ve yoksulluk dolu ortamda yurtseverler ülke ve ulus için ‘fedây-ı can’etsinler.İşte Lozan’a ulaşan onurlu yolun başlangıcında bunlar vardır.

Yaptıkları hizmetlerle göze çarpan saygın kişilerin eserleriyle beraber korunması,devlet geleneği olmalıdır. Geride kalanlara düşen yüceltici görev budur. Ama bu ülkenin yakın tarihini doğru-dürüst bilmeyenler çoktur. Sanırlar ki yaşadıkları günün koşullarında bir Türkiye armağan edilmiştir. Gametmeden toprağa düşenler,gaziler, kağnı arabaları ve “tekâlifi milliye özverisi belleklerden uçmuştur. Uçar olunca da,miting meydanlarındanhalka ve yakın tarihe “musallat” olanlar, fırsat bulmuşlardır.

Hak ve insaf:
Şanlı Anadolu İhtilâli, üç askeri ve iki de siyasal zafer üzerinde kuruludur. Birinci İnönü savaşı ilk başarı olurken, İkincisi emperyalist dünyada bile: “yeni bir devlet doğuyor”  yorumuyla karşılaşmıştır. Sakarya veDumlupınar  zaferleri de onurlu bir bağımsızlığın müjdelerini vermiştir.Mudanya mütarekesi , 1919-1922 arasındaki Anadolu savaşınıbitiren olaydır.Lozan antlaşması, 1914 yılında başlayan ama resmen 1923 yılına kadar uzanan süreci yani Birinci Dünya savaşını noktalamıştır. Her iki metindekiimzalararasında İnönü de yer almaktadır.

Mısırlılarla Hititler arasında yapılan Kadeş sözleşmesinden sonra en uzun ömürlüsü Lozan’dır. 13 ülkenin toplandığı konferansta dost Sovyetler dışındakilerle Türkiye karşı karşıyadır. Lozan’da yeni bir devletin varlığı hukuken onaylanmış, kapitülasyonlar kaldırılmış,saldırı antlaşmayla durdurulmuştur.

Bu arada kaydedilmesi gereken odur ki, 12 adalar, Balkan savaşından sonraki Berlin ve Quichy antlaşmalarıyla 1912 ve 1914 yıllarında Osmanlılarca terk edilmiştir. Lozan’da stratejik Gökçe’ ve Bozcaada elde edilirken Ege-Akdeniz bölgesindeki 5 adanın yeniden ele alınması, Musul’la birlikte1925 ve 30’lu yıllara bırakılmıştır. Ne yazıktır ki, İngiliz tahrikli Şark isyanlarının1938’lere kadar sürmesinin getirdiği sorunlar Türkiye’ye bu uğraşlardan alıkoymuştur.

Günümüzdekiayrımcı, teokratik, feodal ve dönek liberallere göre: Sevr, Lozan’a yeğdir. Bu cenah hem bu ülkede yaşamakta ve hem de bu ülkeye hıyanetin yolunu kıyasıya aramaktadır.İyiyi kötüden ayırma konusunda akıl almaz yanılgılara düşürülen bir halk da;  Lozan,Cumhuriyet ve devrim karşıtlarını sezememektedir.İşte felâket, haksızlık ve insafsızlık buradadır.

Saptırıcılık:
İsmet İnönü’ye karalamalar durmaksızın sürer. O da yakınır: Ben ki zaferler kazanmış ve birçok başarılara imza atmıştım. Ne oldu? İnkârlarla dolu bir propaganda her şeyi yıkıp geçti.İleri yaşımda sinirlerim ve aklımla mücadele vermek zorunda kaldım.

İnkârların’ başlatıcısı Demokrat Parti’dir. Tarih sayfasıyla oynanır. İnönü savaşları yok edilir veLozan küçültülür. Ulusal kahramanın başına taşlar attırmaya, linç ettirmeye kadar uzanan tertiplere girişilir. Günümüze aktarılan İnönü düşmanlığıda artan bir hınçlayürütülür.Saklı hedef Atatürk’ün  sırasıayrıca ve sabırsızlıkla beklenir.

Kem bir ağız,şimdilerde İnönü’ye tüm icraatlarıyla birlikte çatmaktadır. Ulusalcılığı ayaklar altına aldığını söyleyen, özgürlüklere sırt çevirmiş, kapitalizmin piyasa uygulayıcısı olankişi, bıyığı dahil İnönü’yü eleştirmektedir.  İnönü adı taşıyan İstanbul ve Kocaeli statları bile alışveriş merkezi olmak üzere bu zâtdöneminde satılmıştır.Ekonomik bağımsızlığın kaleleri bulunan Kamu İktisadi Teşekkülleri kalmamıştır.Atatürk-İnönü ikilisinin toplumcu üretim kurumları, yerle-bir edilmiştir.  

Ucuz tüketim malları çıkaran Sümerbank’tan yararlanmayı durduran, SEKA’nın ürettiği kağıtlarda yazıp-çizmeyi önleyen, iletişimi Lübnan-Fransız ortaklığına veren, nasıl bir zihniyettir?Bankaları can düşmanı ülkelere, işçi haklarını taşeronlara, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sermayeye sunan tutum nedir? Liman ve tersanelerle, kamu endüstrilerini çokuluslu şirketlere ihale ederek “babalargibisatan” talimatların kaynağı neresidir?

Terekesinde üç-beş tas, kilim,hırka vemisvak çıkan,“Ben mirasbırakmam” diyen bir Devlet Başkanı Peygamber’in yolunda gittiklerini’ söyledikten sonra malvarlıklarına paha biçilemeyen ‘karun’ gibiler mi güvene layıktırlar?

Sonuç:                                                                                  
24 Temmuz 1923 tarihli Lozan antlaşması, bu ülke ve ulusun hukuksal nitelikli evrensel yaşam belgesidir. Antlaşmaya imza atan el, siyasal bilimci Rostow’un deyişiyle: Diktatörlük yetkisinden demokratik rejime geçişin tek ve eşsiz örneğidir.

Düşmanlıklarını gerçek dışı savlara bağlayanlar,ulusal tarihimizde asla değer taşımayacaklardır. Ama Lozan ve İsmet İnönü, bu devletin onur sayfalarında hep canlı ve anlamlı kalacaklardır.

  Ertuğrul Kazancı / Eğitimci-Hukukçu/Cumhuriyet

(Eski Batı Cephesi Komutanı Kurtardığı Kentte, Kanlar İçinde!)

İsmet Paşa Uşak’ta Nasıl Taşlandı? - Galip Baysan
İsmet İnönü’nün Tren İstasyonundan Şehre Doğru İlerleyişi
İnsan yaşadıkça öyle enteresan şeylerle karşılaşıyor ki inanılmaz. Geçen zaman içinde en çok dikkatimi çeken; dürüst ve namuslu insanlar horlanırken yamuk, yumuk insanların yüceltilmesi, faşist ruhlu yöneticilerin demokrasi havarisi olarak tanımlanması insanı gerçekten şaşırtıyor. Gerçekleri dile getirdiğiniz zaman da, tıpkı günümüzdeki milyonlarca dolarlık suiistimallerde olduğu gibi, etrafınızda insan kalmıyor. Biz yine inandığımız şekilde okurlarımızı aydınlatmaya devam etmek istiyoruz.
Yanlış tanıtılan bir lider de AKP yöneticilerinin öve öve göklere çıkardığı Başbakan Adnan Menderestir. Onun İsmet İnönü’ye karşı davranışındaki sertlik ve kabalığı yazmak istiyordum. Bu arada ulusalcı bir sitede eski dostum Prof. Dr. Kemal Arı’nın Uşakla ilgili bir yazısını görünce, o yazıyı sizinle paylaşmamın yeterli olacağını düşündüm. Kemal beyin akıcı ve kapsamlı yazısını aynen sunuyorum.
 “1959 Yılı Nisan ayının sonuydu… Muhalefet Partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı İsmet Paşa’nın birkaç kenti kapsayan bir yurt gezisine hazırlandığı duyuluyordu. Demokrat Parti dokuz yıllık iktidarının sonunda, artık gücünün sonuna ulaşmış, bir inişe gittiğini görüyordu. Siyaset dünyasında birinin sönüşü, ötekinin canlanışı anlamına geliyordu. Canlanan elbette CHP’ydi.
 Şimdi Paşa, adına “Büyük Taarruz” denilen bir girişimde bulunarak, yeni döneme partisini daha diri bir moralle hazırlama çabasındaydı. Halkla temas edecek, özellikle özgürlüklere vurulan darbeyi halka anlatacak; basının nasıl sansürlendiğini, ekonominin nasıl bir kriz havasına girdiğini anlatacaktı.Bu gezinin ilk halkası Uşak’tı… Niçin?
Çünkü Uşak’ın İsmet Paşa’nın dünyasında özel bir önemi vardı. Uşak, Ulusal Savaş’ta en yoğun acıları yaşamış bir kentti. Savaşın tam merkezinde yer almıştı. Ve O, yani Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Yunan Komutanı Trikopis’i burada tutsak almış; kılıcını teslim aldıktan sonra, yenik komutanı Uşak’ta, kentin merkezinde karargâh olarak kullanılan tarihi evde Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya teslim etmişti…Bu nedenle Paşa Uşak’ı seviyordu. Uşak da bu sevgiye layık olduğunu göstermiş; Demokrat Parti’nin çok güçlü olduğu dönemlerde bile, CHP’nin yüzünü güldürecek oyları vermekten geri kalmamıştı. Bu nedenle Paşa Eskişehir’den Uşak’a, oradan da Manisa ve İzmir’e, en sonunda da İstanbul’a gidecek ve böylece ulusal savaşın bir serencamı siyaset dünyasında bir kompozisyon olarak yer alacaktı….
Ancak Paşa bunu yapacaktı da; Demokrat Parti bu girişimden geri kalır mıydı? Daha Paşa Uşak’a gitmeden, kimi demokrat parti milletvekilleri çoktan Uşak’a koşarak kendilerince önlemler almaya başlamışlardı. O tarihe kadar İsmet Paşa’dan söz edildiğinde, Demokrat Parti’nin en başta gelen temsilcileri o kadar aşağılayıcı bir dil kullanıyorlardı ki; O, “saçı başı ağarmış yaşlı bir zat” tı. Sanki ülkeyi demokrasiye o taşımamış gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın zor günlerindeki uygulamalar getiriliyor, Paşa’nın önüne konuluyordu.
Şimdi Paşa’nın bu yeni girişimi yeni bir endişe nedeniydi. Demokrat Parti’ye göbeğinden bağlı İçişleri Bakanı Namık Gedik, CHP’ye ulaşarak, bölgede halkın son derece heyecanlı olduğunu, Paşa’nın bu gezi sırasında güvenliğini sağlamanın olanaksızlığını; bu nedenle geziden vazgeçilmesini istiyordu.
Ancak buna İsmet Paşa şiddetle karşı çıktı. Memlekette vatandaşların seyahat hürriyeti vardı. Paşa Uşak’a gidecek ve muhalefet görevi yapmak üzere bir hareket başlatacaktı. Gerilim daha o Ankara’da iken başladı.
Paşa’yı uğurlamak için Ankara İstasyonu’na gelen CHP’li milletvekilleri, polis kullanılarak istasyona sokulmadı.
Bu gerilimli ortamda İsmet Paşa’yı taşıyan tren Eskişehir’e doğru hareket etti. Saatler süren yolculuktan sonra Eskişehir’e gelindi. Paşa, kendisinin Eskişehir’e geldiğini duyarak, istasyona koşmuş olan yurttaşlara bulunduğu trenden kısa bir konuşma yapmak istedi. Ancak tezgâh hazırdı: Paşa konuşmaya başladığında bir anda bütün iş makineleri düdüklerini çalmaya başlamış; hatta kalabalık ile Paşa’nın arasına bir yük katarı sokularak, onun yurttaşlarla temas kurması engellenmişti…
Uşak ise bu saatlerde kaynıyordu. Paşa’nın Uşak’a geleceğini duyan pek çok köylü CHP’li kente doğru yola çıkmışlardı. Aynı şekilde Demokrat Parti’nin ön ayak olmasıyla nümayiş yapmak üzere Demokrat Partililer de yola dökülmüş bulunuyorlardı. Köylerden Paşa’yı karşılamaya gelmek isteyen CHP’li köylüler kente sokulmadı. Demokrat Partililer ise İstanbul Sineması’na yerleştirilerek; yedirilip içirildiler; kendilerine değişik yiyeceklerin yanı sıra bol bol içki de ikram edildi.
Bu arada tren istasyonunda sanki bir onarım işi varmış gibi, alana iş makineleri sokuldu Belediye hoparlörleri sürekli anonslar yapıyor ve bu anonslarda paşayı karşılamaya gelecek olanların “Toplantı ve Yürüyüş Yasası”na aykırı hareket etmiş olacakları belirtiliyordu. Bu uyarılar o denli çığırından çıktı ki belediye hoporlarlörü aracılığıyla konuşanlardan biri de Demokrat Parti İl başkanıydı
Uşak Valisi İlhan Engin adlı kişi İçişleri Bakanı’nın iki dudağı arasından çıkan sözlere bakıyor; yasa var mı yok mu dinlemiyor; ne derse kentte onun yapılmasını istiyordu. Kentin Emniyet Müdürü ise Adnan Çakmak’tı. Adnan Çakmak, daha küçük bir çocukken babası Mehmet Nazif Efendi’yi Çanakkale’de Atatürk’ün buyruğunda yurt görevini yaparken yitirmiş bir şehit oğluydu. Amcası Mareşal Fevzi Çakmak tarafından yetiştirilmiş olup son derece dürüst ve onurlu bir kişiliğe sahipti.
Paşa 30 Nisan günü Uşak’a geldi. Saat 9 sıralarıydı. Tren Uşak İstasyonu’nda durdu. Halkın coşku gösterileri arasında karşılanan İsmet İnönü, Emniyet Müdürü Adnan Çakmak’ın ön ayak olmasıyla, üstü açık bir cip üzerinde kent merkezine doğru hareket etti. Kent son derece gergindi. İstanbul Sineması’nda konuk edilenler, sokaklara salınmıştı. Paşa’nın yolu, Demokrat Parti’nin il binasının önünden geçiyordu. Tam bu binanın önünden geçerken, paşanın arabasına doğru bir çay bardağı atıldı. Bardak bir gazetecinin kafasına çarptı ve hafif biçimde yaralanmaya neden oldu.
Paşa CHP İl binasına geldiğinde, kendini görmek isteyenlere yaptığı konuşmada; otuz yedi yıl önce burada Yunan Başkumandanı’nın kılıcını aldığını anımsatarak yaşadığı onuru anımsattı. Ardından kendisine gösterilen yakınlık nedeniyle teşekkür etti ve şimdi yurtseverlerin oradan sessiz sedasız ve ağırbaşlılıkla dağılmalarını rica etti. Halkın dağılmasından sonra İsmet Paşa; kalacağı eve geçti. Bir süre sonra yeniden otomobiline atladı ve partisinin Uşak’ta Gençlik Kolu İl Kongresi’ne katıldı. Orada konuşma yaparken, hıncahınç doldurulan salonda sahne çöktü. Ancak bir yaralanma olmadı. Paşa bir konuşma yaparak, Demokrat Parti’nin iktidarı döneminde özgürlüklerin nasıl kısıtlandığını; ekonomik alanda ne büyük yükler altına girildiğini anlattı.
Şimdi sıra Uşak’taki Atatürk Evi’ne gitmekti. Uşak Valisi ve onun görevlendirdiği kişiler, ulaşabildikleri CHP milletvekillerine paşanın bu ziyaretten vaz geçirilmesini; bu ziyaret sırasında olaylar çıkmasından korkulduğunu söylüyorlardı. Ancak Paşa Nuh diyor peygamber demiyor; ne pahasına olursa olsun, kendi hatıra dünyasında çok önemli bir yer tutan bu evi ziyaret edeceğini anlatıyordu.
Paşa razı olmayınca; Uşak Valisi kesin buyruğunu verdi: Ne pahasına olursa olsun, Paşa’nın bu eve gitmesi engellenecek, gerekirse paşaya silahla müdahale edilecekti. Bu buyruğunu Adnan Çakmak’a da ileten Vali İlhan Engin; Adnan Çakmak’tan şu yanıtı aldı:
“İşte Paşa orada… Buyurun ne yapacaksanız siz yapın!”
Vali, derhal Adnan Çakmak’ı Emniyet Müdürlüğü görevinden aldı. Aynı yanıtı veren Jandarma Komutanı da görevinden alındı. Emirlerinin dinlenmediğini gören vali çılgına dönmüştü. Bu hırsla arabasına atladı, hızla olay yerinden ayrılarak makamına gitti. İsmet Paşa ise halkın yoğun tezahüratı altında, Atatürk evine gitti ve burayı ziyaret etti. Evden ayrılırken paşanın şunu söylediği duyuluyordu: “Uşak’a kadar gelmişken, buraya uğramadan edemezdim!”
 Paşa bu ziyaretten sonra kalacağı eve çıktı. O gece kaldığı evin bodrum katında eski hasır ve kâğıtlar ateşe verilerek bir yangın çıkarılmak istendi; ama ilk alevler, olay fark edilir edilmez söndürüldü. Sabahleyin Paşa Uşak’tan ayrılarak, öteki kentlere doğru yoluna devam edecekti. Bu arada kimi Demokrat Partili sarhoşlar, CHP milletvekillerine saldırılarda bulunmuşlar; ancak duyarlı yurttaşların girişimleriyle amaçlarına ulaşamamışlardı. Paşa kahvaltıdan sonra kaldığı evden ayrıldı. Ford marka arabaya bindi. Yol boyunca kendisini kalabalık ve taşkınlık yapmaya hazır bir Demokrat Partili kalabalık izliyordu. Yeşil renkli Ford Marka araba tren istasyonuna yaklaştı. Ancak aracından indiğinde, önünü bir blok halinde Demokrat Partili kalabalığın kestiğini gördü. Bu olaya son derece sinirlenen Paşa; arabasından indi. Tek başına kendine doğru hınçla bakan kalabalığın üzerine doğru yürüyerek şunları haykırdı:
“Ne istiyorsunuz? Yaptığınız ayıp değil mi?”
Bu sesleniş karşısında kalabalık bir an duraksadı. Bu arada kimi CHP’liler paşanın yolunu açmak için öne atılmak istediklerinde paşa onları elleriyle durdurdu:
“Siz durun… Çekilin, ben kendi yolumu kendim açmasını bilirim!
Bu arada güngörmüş, eski günleri yaşamış yaşlı ve sakalları ağarmış birkaç köylü, ellerinde İsmet Paşa’ya hakaret içeren ellerindeki dövizleri yere attılar ve paşanın ellerine sarıldılar.
Yaşlı köylüler şunları söylüyorlardı:“Affet Paşam! Bize başka türlü söylediler”.
Bu sözlerden sonra kalabalığın üzerine yürüyen İnönü, kalabalık dalgasını yararak ilerledi. Paşa’nın arkası sıra yürüyen CHP’lilere kalabalık tarafından tekmeler atılıyor, hakaretler yapılıyordu. Ancak Paşa’nın hiç aldırdığı yoktu.Paşa kalabalığı yarmış, tren vagonuna doğru ilerliyordu. Bir anda kalabalık içinden atılan bir taş, yaşı yetmişi aşmış, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Reisicumhuru İsmet Paşa’nın başına şiddetle çarptı. Paşa önce sendeledi. Ardından, arkasından gelen kalabalığın itmesiyle yere düştü. Daha sonra kendi çabasıyla doğrularak, hiçbir şey olmamış gibi trene doğru yürüdü ve vagona bindi.
Paşa’nın bembeyaz saçları, şimdi kıpkırmızı kan içindeydi.
Paşa Vagona binip, ilk kompartımana girdiğinde, bu kez öfkeli kalabalık haykırış ve küfürler içinde vagonu taşlıyorlardı. Vagonun iki camı kırılmıştı. Tren hareket ettiğinde; İsmet Paşa kıpkırmızı kana bulanmış beyaz saçlarıyla, bir zamanlar Uşak denildiğinde yüreğinin alıp alıp verdiği bu kentten ayrılırken, yine de geleceğe ilişkin umudunu yitirmiyor ve sonradan konu üzerine konuşurken şunları söylüyordu:
“Yasa yolundan çıkmış olanlar, haklarını korumak kararında olan özgür yurttaşlar karşısında kesinlikle yenileceklerdir. Yurttaşlarımıza hizmet uğrunda seve seve ölmeyi, yaşamımızın yüksek onurlu, son ödülü saymaktayız. Hükümet sizlerin benimle buluşmamıza engel olmak istiyor. Telaş içindedirler”.
Kemal Arı, 26.03.2014”
Fazla söylemeye gerek var mı? bilmiyorum. Ama her halde okurlarımız DP yöneticilerinin davranışları ile günümüz yöneticilerin davranışları hakkındaki benzerlikleri fark etmişlerdir. Teşekkürler Sayın Arı.

Dr. M. Galip Baysan

Onlar, çalmadılar, çırpmadılar. Çıkarlarını hiç düşünmediler. Din ve Allah’ı kullanıp hiçbir yurttaşımızı aldatmadılar. Yalnızca Türk ulusunu, birlik ve beraberlik içinde, bölünmemiş bir vatanda, dünya uluslarının saygı duyduğu tam bağımsız bir devlet olarak özgürce yaşatmak için ömür tükettiler.

Metristepe’den Yükselen Kurtuluş Müjdesi ve Kahramanı İnönü
1 Nisan 1921, 30 Ekim 1918 “Mondros Mütarekesi” ile başlatılan hunharca saldırılarla elde kalan en son Türk ata yurdunun baştan sona istilaya uğradığı ve kutsal Türk bayrağının Yunan Kralı Konstantin’in ayaklarının altına serildiği bir tarihti. Ancak böyle bir zamanda, Türk ulusunun kaderini değiştirecek bir büyük olay oldu.

Yunanlılar, İzmir, Bursa ve Uşak’ta üç büyük üs kurmuş; emperyal devletlerden sağladıkları destekle Anadolu’ya çıkardıkları Yunan Küçük Asya ordusunu bu üslerden aktardığı silah, cephane ve donanımla beslemiş ve büyük bir yığınak yapmıştı.

 Ankara’da bir yıl önce 23 Nisan 1920’de kurulmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 28 Ocak 1920 tarihli Misakı Milli (Ulusal Ant)” adlı bildirisiyle tüm dünyaya ulusal sınırları içinde vatanını savaşla savunacağını ve tam bağımsızlık kararlılığını duyurmuştu. Ne var ki, elinde henüz, haksız işgaller ve katliam karşısında halkın örgütlediği “Kuvayı Milliye (Ulusal Güçler)”den başka düzenli bir ordu yoktu.

Üstelik, 17 Nisan 1920’de, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın son Osmanlı padişahı Vahdettin’in mührü ve onayıyla yayımladığı “İngiliz tuzağı din tahrikli bir” fetvayla kışkırtılarak ayaklandırılmış Türk çocuklarının birbirlerini kırmalarını önlemeye ve iç isyanları bastırmaya çalışıyordu.

TBMM’nin en zayıf olduğu böyle bir zamanda, “Kuvvei Seyyare” denilen, sayıca ve silahça oldukça üstün atlı birlikleriyle iç tehdidin önlenmesinde Ankara’ya destek olmuş Çerkez Ethem’in, Albay İsmet Bey’in emir ve komuta edeceği “Garp (Batı) Cephesi Komutanlığı” adlı düzenli ordu içinde bir tümen ve onun komutanı olarak yer almayı reddetmesi ve Mustafa Kemal Paşa’yı öldürmekle tehdit etmesi, İngiltere’nin işine yaramıştı.

Doğu Cephesi’nde Kâzım Karabekir Paşa’nın zaferiyle imzalanan ve Doğu Anadolu’da kurulmak istenen Ermenistan devletini ortadan kaldıran 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Antlaşması’yla, 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’ne zorla onaylatılan ünlü “Sevr” Türk vatanını paylaşma ve Türklü ğü imha planı nın gerçekleşti rilmesinin tehlikede olduğunu gören İngilizler, Çerkez Ethem’in ayaklanmasını fırsat bilip Yunanlıları harekete geçirdiler.

Albay İsmet Bey, daha kurulması tamamlanamamış düzenli ordunun 11 ve 61’nci Türk tümenlerini Ethem’in bastırılması için Kütahya’ya göndermek zorunda kalmış, böylesi yaşamsal bir süreçte hem Ethem’i ve hem de Yunan ordusunu yenik düşürerek yakın tarihimize 11 Ocak 1921 tarihli Birinci İnönü Zaferi’ni armağan etmişti. Ne var ki, asıl tehlike bundan sonra baş gösterecek ve Türk ordusunun zayıf bir durumda olduğunu anlayan Yunanlılar, bu kez daha büyük ve hazırlıklı bir saldırıyla Uşak ve Bursa’dan

Ankara üzerine yürümeyi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dağıtıp Sevr Antlaşması’nın uygulanmasını hedef alacaklardı.
Sonuç, ne Yunanlıların ve ne de onları emperyal amaçları için kullanan İngilizlerin istediği gibi oldu. Albay İsmet Bey, 1 Nisan 1921’ de İnönü savaş cephesinin en yüksek noktası olan Metristepe’den, Ankara’ya ve düşman ayakları altında umutsuzluğa düşmüş olan Türk ulusuna müjdeyi ve düşmanın saldırısının sonunu şöyle vermişti. “Saat 18.30’da Metristepe’den gördüğüm durum: Gündüzbey kuzeyinde sabahtan beri direnen ve artçı olduğu sanılan bir düşman müfrezesi, sağ kanat grubunun saldırısı ile düzensiz bir şekilde çekiliyor, yakından takip ediliyor. Hamidiye istikametinde temas ve faaliyet yoktur. Bozüyük yanıyor (Yunanlılar kaçarken yakıyorlar). Düşman binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş meydanını silahlarımıza terk etmiştir.”

Metristepe’den bahtsız vatanın semalarına kurtuluş müjdesini gönderen Birinci ve İkinci İnönü zaferlerinin kahramanı Albay İsmet Bey’e de Atatürk (Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal) şu özlü söylemiyle yanıt vermişti:

“Ankara, 1/4/1921İnönü savaş meydanında Metristepe’de Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya: ...

Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun (milletin) ters alın yazısını da (makus talihini) yendiniz. İstila altındaki bahtsız topraklarımızla birlikte bütün vatan bugün sonuna kadar zaferinizi kutluyor...”

Onlar, çalmadılar, çırpmadılar. Çıkarlarını hiç düşünmediler. Din ve Allah’ı kullanıp hiçbir yurttaşımızı aldatmadılar. Yalnızca Türk ulusunu, birlik ve beraberlik içinde, bölünmemiş bir vatanda, dünya uluslarının saygı duyduğu tam bağımsız bir devlet olarak özgürce yaşatmak için ömür tükettiler.

Geçen hafta, Fenerbahçe spor kulübünün Anıtkabir’e yürüdüğü gün, televizyon ekranlarında, bir hanım yurttaşımızın Atatürk’ün mozolesine gözyaşları içinde ellerini vurarak “Kalk! kalk!” diye acı içinde haykırdığını gördüm.

Gerçekten onlara muhtacız. Ama onlar kalkmasınlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bugün içine düşürüldüğü durumu ve kimlerin eline düştüğünü görmesinler. Bu acıyı yaşamasınlar!

Biz onların emanetine sahip çıkamadık. Hiç değilse, bir vefa borcu olarak, 93’üncü yıldönümünde, Metristepe’den yüce Türk ulusuna kurtuluşunu müjdeleyen merhum kahraman İsmet İnönü’yü ve aziz Atatürk’ü böylesi bir yazıyla ve özlemle anmış olalım!

Doç. Dr. Necati Ulunay Ucuzsatar/Cumhuriyet

İsmet İnönü ve THK.’nun Kırk Parası
 Anlatan Manevi kızı Sabiha Gökçen:

Bir gün, hiç unutmam, İsmet Paşa köşke hem çok yorgun, hem de çok sinirli gelmişti. Oysa, çoğu kez sinirlerine hakim olmasını herkesten iyi bilirdi. Şöyle bir yorgunluk kahvesi aldıktan sonra Gazi:
“Hayır ola İsmet” dedi. “Sende bir fevkaladelik var bugün... Ne oldu? Neye sinirlendin?”
İnönü yumuşamıştı. Gülümsemeye çalışarak:
“Türk Hava Kurumu'nun Genel Yönetim Kurulu Toplantısı vardı da...” dedi.
Gazi üsteledi:
“Eee, ne olmuş varsa?”
“Fuat Bey'i epey terlettim... İstifaya filan kalktı.”
“Çalışkan çocuktur Fuat... Cemiyeti de diğer milletvekili arkadaşları ile iyi yönetiyor...”
“Bunlara bir diyeceğim yok.. Fakat canımı sıkan bir husus oldu..”
“Neymiş o?”
“Hesaplarda kırk para oynuyor!...”
“Kırk para.. Yani bir kuruş...”
“Evet.. Toplantıya sabah onda girdik, saat on yediyi geçiyordu çıktık.. Daha önceki toplantıda dikkatimi çekmişti.. Bu bir kuruşun nereye gittiğini öğrensinler diye talimat vermiştim... Bulamamışlar.. Bugünü de onunla geçirdik.. Fuat Bey'in hassasiyetini anlıyorum ama, milletimiz ondan daha hassastır. Verdiği paranın nereye gittiğini behemahal bilmek ister. İstifa bu gibi hallerde en kolay çıkar yoldur. Ama kimseyi rahatlatmaz.. Hatta söylentilere bile neden olur.. Yurttaş bu parayı Türk Hava Kurumu yükselsin diye veriyor..”
Gazi Paşa gülümsedi:
“Demek mesele bu.. Kırk paranın hesabı seni bu kadar yorup üzdü. Tam adamını bulup bunların başına getirmişim.. Haklısın.. Kırk para günün birinde kırk lira, kırk lira da dört yüz lira olur.. Bu da giderek büyür halkın ağzında.. Böyle kuruluşlara olan güveni sarsar.. Biz Cumhuriyeti kurarken, böyle kırk paralara çok ihtiyacımız oldu.. Peki ne yaptın sonunda?”
"Muhasebeciyi çağırttım. Memurları seferber ettim. Ve kırk paranın yanlışlıkla bir başka hesaba geçirildiğini bulup çıkartırdım.. Bundan sonra da bu gibi hataları affetmeyeceğimi söyledim kendilerine.. Bizim milletimiz gerçekten de elindekini avucundakini verir. Hiçbir ulus Türk ulusu kadar cömert değildir. Ama verdiğin doğru dürüst yerlere sarfedildiğini görmek ister. Hem de buna inanmak ister.. Türk Hava Kurumu'nun halktan toplanan paralarla uçaklar alıp askeriyeye hediye etmesinden duyulan memnuniyet büyüktür.. Bu güzel havayı ne kırk para uğruna, ne de yüz para uğruna bozmaya kimsenin hakkı olmasa gerekir..”

Evet evet... Bu benim yakından tanık olduğum bir konuşma, bir olaydır... Türk Hava Kurumu'nun kırk parası uğruna harcanan emek ve zamanı belgeleyen kutsal bir olay.. Şayet ülke ve bazı müesseler bugüne kadar sarsılmadan, alın aklığı ile gelebilmişlerse hep bu 'kırk para'nın hesabı sorulduğu, milletin parası üzerine titrendiği için gelinebilmiştir kanısındayım..
Onlar bir başka devlet adamlarıydı.

Yine bir seçim… Yine Erdoğan, İnönü düşmanlığı yapıyor: “Bakınız, aradık sorduk, diktatörü
bulduk. Ey CHP senin içinde. Kim? İnönü.” AKP’liler İnönü’yü “faşist” gösteren afişler asıyor.
Erdoğan’ı hiç önemsemiyorum. O pankartı asan AKP’li gençler İnönü’yü tanıyor mu? Onlara
İnönü’yü hiç anlatmadık. Hayır, Kurtuluş Savaşı kahramanlığından bahsetmeyeceğim. İnsan
İnönü’yü, devlet adamı İnönü’yü yazacağım. Gölgede kalmış bir kahramanın hikayesini yazacağım..
Öğrenme meraklısı…
Cumhurbaşkanlığı döneminde fizik ve kimyaya merak sarıyor; fizik öğretmeni Prof. Hayri Dener ve kimya öğretmeni Prof. Avni Refik Bekman’dan ders alıyor. Çankaya Köşkü’ndeki bir odayı laboratuvar haline getiriyor; Prof. Berkman’ın gözetiminde kimya deneyleri yapıyor. Nobel ödüllü Prof. Heisenberg‘in fizik seminerine katılıyor.
Sonra motora merak sarıyor; önce şoföründen sonra mühendis general İhsan Aksoley’den öğreniyor. Hiç bitmiyor merakı; yeni gelişen piller hakkında da, hidrojen bombası hakkında da bilgi topluyor.
Fransızca biliyor. İngilizce ders alıyor.
Genellikle İngilizce kitap okuyor. Goethe ve Gogol‘a bayılıyor.
Felsefe terimlerini öğrenmeye çalışıyor.
Sanat sergilerine gidiyor; eleştirilerini kendi özel defterine not ediyor.
Mevhibe Hanım‘a 13 Nisan 1916’da evlendiğinde düğün hediyesi olarak piyano alıyor.
50 yaşında viyolonsel çalmak istiyor. İlk dersini, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın viyolonsel sanatçılarından Edip Tezer‘den alıyor. İkinci öğretmeni ise Hitler Almanya’sından kaçan ve Türkiye’de viyolonsel ekolünün temelini atan David Zirkin oluyor.
Sevdiği opera Aida.
Safiye Ayla’yı da dinlemekten hoşlanıyor.
Sinemaya ve tiyatroya gidiyor.
Maskeli baloya bile katılıyor…
“Seçimi neden kaybettik”
Ailesine çok düşkün. Anne babası ve akrabalarıyla iftar yapmayı seviyor.
Oruç tutuyor. Sıcak yaz aylarında herkes oruç tutmakta zorlanırken, “kuş gibi geçiyor” sözünü kullanıyor. Gençliğinde 5 vakit namaz kılıyor.
Her dini bayram ve cumhuriyet bayramında CHP’ye gidiyor, partililerle ve halkla bayramlaşıyor.
Malatya’ya her uğradığında mutlaka babasının mezarını ziyaret ediyor.
Mustafa Kemal’den “Gazi” ya da “Paşa”; 1934’ten sonra ise “Atatürk” diye bahsediyor.
Halide Edip’i “komutanları birbirine düşürüyor” diye pek sevmiyor.
Kazım Karabekir gibi yakın dostlarının ölümünde içinin çok yandığını yazıyor; cenazelerine mutlaka katılıyor.
Sevdiklerine “terbiyeli adam” sevmediklerine “fena adam” diyor.
Muhalefette iken hep polis takibine alınıyor; yetmiyor Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı Uşak’ta, İstanbul’da polis gözetiminde saldırıya uğruyor; yaralanıyor ama ağzından bir tek kötü söz çıkmıyor.
Adnan Menderes’in idamını durdurabilmek için Berrin Menderes ile Polatkan’ın kardeşleriyle görüşüyor; birlikte hareket ediyorlar ama kurtaramıyorlar. Denizler‘i de darağacından alamıyor. Kahroluyor.
Siyasette düşmanlığa karşı; siyasi nezakete önem veriyor. Yıllar sonra cezaevinden çıkan Celal Bayar‘ı ziyarete gidiyor:
“28 Haziran 1969. Celal Bey’in evindeyiz. Hanım, Özden, ben, Ali İhsan (Gögüş). Onlar Celal Bey, Nilüfer Hanım, Turhan Dilligil. 1 saat kaldık. İyi konuştuk. Ayrılırken odada onun teşebbüsü ile öpüştük. Resmi ziyaret faslı bitti. Bundan sonra normal münasebet devri başladı dedik. Memnun ayrıldım.”
14 Mayıs 1950 seçimini kaybedince oğlu Erdal’a yazdığı mektupta şöyle diyor:
“Niçin kaybettik? İnsaflı, insafsız bin bir sebebi var. Fakat en başta geleni değişiklik arzusudur. Bu da milletin hem masum, hem tabii bir arzularıdır.” (22 Mayıs 1950)
Hitler’den hoşlanmıyor; Stalin’e mesafeli. İngilizler’e yakın.
Ne Burak ne de Bilal
Her fırsatta Anadolu’yu dolaşıyor; sorunları özel defterine not alıyor.
Ülke sorunları nedeniyle uyuyamıyor.
Ülkesinin harcadığı bir kuruşu bile defterine yazıyor. En büyük kâbusu bütçenin denkleşmemesi!
Yağmur yağdığında topraktaki ürünler için bayram ediyor.
Gazi madalyasını kaybedince çok üzülüyor; bulunca çok seviniyor.
Halkevleri’ne büyük önem veriyor; Köy Enstitüleri’ni sık ziyaret ediyor. Kızların okula gitmesi için uğraş veriyor. Orta öğrenim projesini okuyor; müfredatla ilgili toplantılara katılıyor. Dahi çocukları ortaya çıkarmaya çabalıyor.
Çocuklarını devlet okulunda okutuyor; onlarla Cebir dersi çalışıyor. Ders notlarını özel defterine yazıyor. “Ömer’in imtihanı başladı… Ömer’in kimya imtihanı iyi… Ömer’in analitikten imtihanı iyi geçmedi, üzüldük…”
Oğlu Erdal’ın okul saatlerini yazıyor; “8.30 gelme saati… 11.40 öğle paydos saati… 13.40 öğleden sonra gelme… 15.10 paydos… “
Ömer İTÜ’de, Erdal ODTÜ’de öğretim üyesi oluyor.
Mevhibe Hanım ile pastahaneye gitmekten keyif alıyor.
Evlilik yıldönümlerinde eşiyle baş başa yemek yemeye özen gösteriyor. Eşinin doğum günü 22 Eylül‘ü unutmuyor. Çocuklarının evlilik ve doğum günlerini birlikte kutlamaktan keyif alıyor. Hediye vermeyi seviyor. Yabancı konuklardan hediye olarak sadece kitap kabul ediyor.
Eşiyle bezik; arkadaşlarıyla briç; ve oğullarıyla bilardo oynamaktan hoşlanıyor.
Babasının küçük yaşta öğrettiği satranca tutkun. Almanya’da çıkan satranç dergisine abone. Satrançta en büyük rakibi Başbakan Şükrü Saraçoğlu… II. Dünya Savaşı gecelerinde sürekli oynayıp gelişmeleri takip ediyorlar. Kimbilir belki de bu strateji oyunu sayesinde Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na sokmama başarısı gösteriyorlar.
ABD’nin dış politika konularına ağırlık veren ünlü Foreign Affairs adlı strateji dergisini okuyor.
Votka seviyor
İçki içiyor. Ama dayanıksız; not defterine şöyle yazıyor: “Gece çok içtim bozuldum.” Votka seviyor.
Tenis oynuyor.
Atlara özel merakı var; her fırsatta biniyor; at yarışlarına gidiyor.
Yüzmeyi (deniz banyosu diyor) her yaz yapıyor.
Futbol maçı seyrediyor; yorumda bulunuyor.
Golf kulübüne gidiyor.
Sağlığına çok dikkat etmesine rağmen genellikle hastalanıyor.
Kilo almamak için hep rejim yapıyor. Tartılıyor; 70-75 kilo aralığında. Yaşamının son döneminde 58 kiloya kadar düşüyor. İstese de artık kilo alamıyor.
Sık sık kan tahlileri yaptırıyor. Aldığı ilaçları defterine yazıyor; Sedo-corodil, Cardiographie, Ürodonal, İnsülin, Glucophyline, Neo antergan…
Kolesterol 212 ile 294 arasında değişiyor; 1965 yılında 322’ye çıkıyor. Şekerini, tansiyonunu hep defterine not ediyor.
60 yaşında sağlık için düzenli yürüyüşe başlıyor.
7 Ağustos 1929’da sigarayı bırakıyor. Fakat her seferinde tekrar başlıyor; tekrar bırakıyor, tekrar başlıyor.
1928’den sonra Alfabe Devrimi’ne uyarak notlarını Latin harfleriyle yazıyor.
İşte…
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aydınlanmanın ortaya çıkardığı bir devlet adamı portresi…
Vasatlığı, değersizliği, kalitesizliği yüceltiyorsanız; ağalara, şeyhlere, köleliğe boyun eğiyorsanız, bilime değil hurafeye inanıyorsanız; yani zihinsel bir çürüme yaşıyorsanız; İsmet İnönü’yü anlamamanız normal be kardeşim
Bu da İnönü’nün çıkını
İsmet İnönü, 1919-1973 yılları arasında parasal hesaplarını özel defterine yazıyor.
“14 Ocak 1919, Bu gece babamda idim. Batum işinden ziyan etmişler. Bin lira kadar. Pek üzgündü.”
“15 Nisan 1919, Babam ile Şehzadebaşı’ndaki dükkanları gördüm. Bankaya gittim. Mevhibe’nin parasını saydım. (535 lira 90 kuruş.) Benim param binyüz lira.
“22 Mayıs 1919, (Kardeşim) Hayri’ye elbiselik aldık. 12 çorap aldık. Valideye elli lira verdim.
Başbakanlığı döneminde bile değişmiyor ailesinin masraflarını defterine yazıyor:
“3 Eylül 1927; 200 elbise, 170 oto, 50 Abdurrahman, 250 Fikret’e verildi, 150 bilet, 350 Hayri’nin mektebi için Hüseyin Bey’e, 65 yeni sayyat, 150 Fikret’e, 20 Komisere, 5 hizmetliye, 5 İrfan’a, 10 Hüsamettin’e, 15 Hatçe’ye, 25 Seniha’ya, 20 Hayri’ye, 50 anneme.”
İsrafa çok karşı; özel defterine; “kadınların israfı her şeyde var” diye sitem ediyor.
“10 Temmuz 1929, Gece hanımın hiddeti. Hanıma ev masrafı olarak 1.550 lira teslim ettim.”
Yıl 1949. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı…
Erdal İnönü Amerika’dan gönderdiği mektubunda, annesine iki kürk beğendiğini; birinin fiyatının 1000 dolar diğerinin ise 600 dolar olduğunu yazıyor.
27 Şubat 1949 tarihli mektubunda İsmet İnönü oğluna şu yanıtı veriyor:
“Kürk hikayesini okudum. Olacak şey değil. O kadar doları bulamayız. Hemen sözünü geri al. Senin bu kadarcık ihtiyat paran için üç senedir uğraşıyoruz. Hulasa olacak iş değil.”
Evinde kullandığı sobanın siparişini kendi veren bir devlet adamı.
Ev tamirinin giderini bile defterine not eden bir parti lideri:
“25 Eylül 1959, 150 usta: 6 gün duvarcı+25, 60 sıvacı: 3 gün+20, 125 amele: 17 gün+12.5 ve 87.5 tenekeci: 3 gün. Toplam: 422.5”
Borçlanmayı hiç sevmiyor:
“25 Temmuz 1955, Avni Doğan’a 50 lira verdim. Eski borcu olduğunu söylemiş.”
“25 Ekim 1929, Borçlarım: 900 duvardan bulgura, 335 Nazmi’ye, 1.600 kok,
250 tahmini odun-kömür, 200 dişçi.”
“31 Temmuz 1966, Sabahattin’in aylığını verdim. Aylığı 500 lira. Temmuz 12’de gelmiş. 307 hesap ettik. 150 borç vermiştik. 157 borcu verdim. (200 lira verdim, masrafın oldu dedim.)” Şu zarifliğe bakar mısınız, fazla verdiği parayı bile yazarken parantez içinde belirtiyor, ayıp olmasın diye!
Borcu gibi alacağı konusunda da titiz olduğu görülüyor:
“Os.Bank. Erdal kömür ve borç 1700, Ziraat aylık: 1.500, İş Bankası borç sigorta 950, Emekli bono 600, Osm. Ömer’e havale doğum borcu: 1.000”
Hırsız bürokratları defterine kaydediyor: “Torbalı Kaymakamı hırsız. Beyazıt Valisi hırsız. Defterdar da hırsız. Mersin Valisi hırsız…”
Bir kuruşun hesabını soruyor. Vergisini hiç aksatmıyor. Hatta oğluna borç veriyor:
“30 Haziran 1961, İş Bankası Cebeci Şubesi 1360 Erdal’a vergi için.”
Erdal İnönü’nün evlilik gideri bakın İsmet İnönü’nün defterinde nasıl yer alıyor:
“6 Ekim 1957. Hesap hülasası:
7.000 Nişan yüzükleri, 23.500 yüz görümlüğü, 12.500 küpe, 2.250 nikah şekeri, 20.000 düğün, 2.200 gömlekler, 750 fotoğraf ve saire
Toplam: 68.200.
10.000 evvelce verdim, kaldı 58.200.
13.500 nakit borç, oldu 71.700.
38.700 mahsup, 33.000 kalan, 300 Hanım, 1000 Ömer için
38.700.
40.000 çek.”
Anlaşılan düğün giderleri İnönü’nün bütçesini zorluyor. Çünkü…
“2 Eylül 1954: Emekli aylık: 5.227; 3 Aylık 15.681; Damga pulu: 62.72
Toplam: 15.618.28”
Uzatmaya gerek yok; iki hafta önce Erdoğan’ın 20 yıllık çıkınını yazdım. Sonra telefon tapeleri ortaya döküldü.
İnönü ve Erdoğan’ı karşılaştırın bakalım!
Sözün bittiği yer tam burası değil mi?
Damat üzüntüsü torun sevinci
İsmet İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker Akis dergisinde yazdıklarından dolayı DP döneminde hapse atıldı. CHP lideri İsmet İnönü, damadını ziyaret için Ulucanlar Cezaevi’ne gitti. Görüştürmediler. Bir not yazıp damadına gönderdi:
“Tarih 11.2.1957
Metin evladım,
Görmek için geldim. Göremedim. Yarın gene gelirim. Acele ihtiyacın neyedir? Nasılsın? Metanetine güvenirim şerefli evladım. İ.İnönü.”
Bu pusulanın ardına Metin Toker şöyle yazdı:
“En ufak bir üzüntüm yok. Üzülürüm, benim için üzülürseniz. Burada iyi bir koğuşa verdiler. Şinasi ile beraberim. Özden size emanet. İnanın ki rahatım da yerinde. Bir tek ricam var: kimseye benimle alakalı bir kelime konuşmayın ve ne olur; ne baskı yapın ne baskı kabul edin. Ellerinizden öperim. Metin.”
23 gün sonra…
Eşi cezaevinde iken Özden Toker erken doğum yapıyor; Gülsün (Toker) Bilgehan dünyaya geliyor!
Dedesi defterine not alıyor:
“25.2.1957, Pazartesi saat 4.50
Kilo 3 boy 50 santim.
Doğum evi Zekai Tahir.”
Bir tek cümle kin, intikam yok defterde…
Tek yazdığı kızı Özden ile birlikte damadını sık sık ziyarete gittiği.
Adalet için şunu diyecektir:
Tarih: 22 Ocak 1957
“Adalete siyaset karışmaması için çalıştım. İnkılapların en şiddetli devirlerinde dahi karışmadık. Eski hakimlerin kanaati: Saltanat devri dahil hakimlere bu günkü tesir hiçbir devirde görülmemiştir.”
İsmet Paşa bir de bu günleri görseydi; ne derdi acaba?
Eminim ki, “boyun eğmeyin” derdi!..

Soner Yalçın/SÖZCÜ

Bu zafer o güne kadar yenilemez diye düşünülen İstilacıların desteğindeki Yunan Ordusunun durdurulabileceğini ve hatta yenilebileceğini göstermiş, devamlı sürüncemede bırakılan Milli Mücadele Dönemi Anayasasının kabulünü ve T.B.M.M.’nin Avrupa ülkeleri ve İstanbul Hükümetince tanınmasını sağlamıştır. Bu gün sizlere bu konuda biraz bilgi sunmak istiyoruz.

Zaferin Mimarı Albay İsmet Beyin ve yeni yeni kurulmaya çalışılan Türk Ordusunun o dönemde iki büyük düşmanı vardır. Çerkez Ethem birlikleri ve ilerleyen Yunan Ordusu.  (1)
Bursa ve Balıkesir’in kaybedilmesiyle birlikte Ethem ve kardeşlerinin şöhret ve etkinlikleri yeniden arttı. Bununla birlikte düzenli ordunun, zorunlu askerlik sistemiyle oluşturulan kıtaların artık bir iş göremeyeceği tabur, alay ve tümenlerin kaldırılması gerektiği savunularak, maaşlı asker; yani “Çetecilik” usulünün uygulanması gerektiği şeklinde yapılmakta olan propagandalar hızlandırıldı. 1920 yılı Eylül ayında Milletvekili Hacı Şükrü (Yeşil Ordu Üyesi) tarafından Meclise verilen bir önergedeki görüşe göre; her şey ulusal kuvvetlerden beklenmeli, bunun için ordu, küçük ve milli kuvvet müfrezeleri çağındaki birliklerden oluşmuş bir milis ordusu biçiminde kurulmalıydı. Öyle bir ordu ki, generalleri az olacak ve rütbeler bulunmayacaktı(2) (Hacı Şükrü Bey uzun süre Aydın Cephesinde Kuvayı Milliye komutanı olarak görev yapmıştı.) (3)

Muntazam ordunun kurulması kararı alındıktan sonra Meclis, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin idaresindeki kuvvetleri, devletin ancak jandarma kadrolarında barındırmak çaresini bulabildi. Bunlar seyyar jandarma vazifesini görmek üzere meydana getirilmiş kuvvetler olacak, böylece hem şimdiki maaşlarını almaya devam edebilecekler ve icabı halinde cephede de görev yapabileceklerdi. Bu jandarma kuvvetleri ülkenin değişik yerlerine asayiş ve inzibat işleri için sevk edilebilirlerdi. Esasen son zamanlarda bu gibi işlerde başarılı olmuşlardı ve böylece mevcut statülerine yasal bir biçim verilmiş olacaktı. (4) Meclis bu görüşünde oldukça samimiydi ve “Jandarma” tabiri yerine kanun metninde “Seyyar Kuvvetler” deyimini tercih etti ve daha yasa çıkmadan önce Ethem Bey’in kuvvetleri “Seyyar Kuvvetler” adı ile anılmaya başlandı. (5)  Ethem ve kardeşleri “Yeşil ordu” ve Bolşeviklerin “askeri güç”’ünü oluşturdukları ve ülkede en büyük güç oldukları iddiasıyla komutanların güdümüne girmek istemiyor, sorun üzerine sorun yaratıyorlar, özellikle subaylara karşı davranışları rahatsızlık verici bir hal alıyordu. Askerler de mevcut çetelerin yasa dışı, keyfi davranışlarına alet olmak istemiyorlardı.

Beklenen çatışma 24 Ekim 1920 tarihinde “Gediz Taarruzu” olarak bilinen küçük çaplı bir muharebe sırasında açığa çıktı. Kuvvetleriyle Gediz civarında bulunan Çerkez Ethem Bey ve arkadaşları, Uşak’ı geri almak için biraz yalnız kalmış bir Yunan Tümenine(6) karşı bir taarruz harekâtı planlamışlar ve Cephe komutanı Ali Fuat Paşa’yı da ikna edebilmişlerdi. Fakat bu taarruza, Doğu cephesinde kesin sonuç alacak saldırıyı başlatmak üzere olan Genelkurmay; cephane sıkıntısı ve kuvvetlerin hazır olmadığı gerekçesi ile (7) karşı çıkıyordu. Buna rağmen Genelkurmay ikna edildi ve saldırı 24/26 Ekim günleri arasında devam etti. Sonuçta arzu edilen başarı elde edilemedi ve emir komuta sisteminde aksaklıklar görüldü. Bu saldırıda Çerkez Ethem’in düşmana saldıracak yerde, ateş menzili dışında oyalanarak vakit geçirmesi başarısızlığın en büyük nedeni oldu. Hatta muharebe sırasında bir ara Ethem’in kardeşi Tevfik, 11’nci Tümen’e “neden taarruz etmiyorsunuz? İlerleyiniz” diye haber gönderince buna sinirlenen Tümen komutanı Yarbay Arif (Ayıcı Arif) de, “Bu heriflerin maksatları kötü, bizi kırdırıp kendileri sağlam kalmak, böylece bu iki muvazzaf tümeni yok ettirerek, vaziyeti ele almak istiyorlar” diyerek taarruzu tekrarlamaktan vazgeçmişti.(8)

Bu olaydan sonra cephenin daha sıkı bir düzen içine sokulması şart olmuştu. Ali Fuat Paşa’ya Moskova Elçiliği görevi verilerek geri alındı ve cephe 8 Kasım 1920 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Kütahya’nın kuzeyi ve güneyi olarak ikiye ayrıldı. Kuzey kesim, Genelkurmay Başkanlığı görevi üzerinde kalmak şartıyla Kurmay Albay İsmet Bey’in, güney kesimi de Kurmay Albay Refet Bey’in komutasına verildi.(9) Ali Fuat Paşa’ya Çerkez Ethem ve Reşit Beyleri de Moskova’ya beraber götürebileceği ve buna muvaffak olursa, çok iyi olacağı anlatıldı. Bu haber ortalığa yayıldığı zaman, muhalifler Ethem ve kardeşlerini bu teklife rıza göstermemesi için uyarmışlardı.(10)
Meclis askerlerle Milis kuvvetlerinin arasında bir çatışmayı önlemek için her türlü çabayı gösterdi, fakat Efe’lerin taviz vermez tutumu devam edince Meclis ve Mustafa Kemal, Cephe Komutanlığına şartların gereğini uygulama yetkisi verdi.(11)

Aynı günlerde Ethem’e Meclis’ten “Nasihat Heyeti” gönderildi. Meclis’in eğilimine saygı duyan Mustafa Kemal, tıpkı Demirci Efe gibi bir yere çekilip rahat oturması yolunda yazdığı bir belgeyi Cephe Komutanlığı vasıtası ile Ethem’e yolladı, bu yazıya “Ethem’e işten el çektirildiğini” ifade eden 29 Aralık tarihli bildirisini de ekledi. Albay İsmet bu yazıları, kendi uyarıcı yazısını da ekleyerek Ethem’e gönderdiyse de hakaret dolu bir yanıt aldı.(12) 30 Aralık 1920’de Milli kuvvetlerin ilerlemesi üzerine Ethem Gediz batısına çekildi, ertesi gün kendisinden ayrılan birliklerin bir kısmı Türk Ordusu saflarına katıldılar. İyici sıkışan Ethem kardeşi Tevfik Bey aracılığı ile Yunanlılarla irtibat kurdu.

Türk kuvvetleri arasındaki bu iç çatışmadan yararlanmak isteyen Yunanlılar 6 Ocak günü Eskişehir yöresinde bir saldırı başlatınca bölgedeki sınırlı sayıdaki birlikler çok zayıf bir durumda olmalarına rağmen Yunanlıları İnönü Mevzilerinde karşıladılar.  Yunan Ordusunun bütün gayretlerine rağmen Türk Ordusunun büyük bir kısmı Kütahya yakınlarında Ethemin kuvvetleri ile boğuşurken zaman kazanmak mecburiyetinde olduklarından mevzilerini terk etmediler.   Ethemin karşısında zayıf kuvvetler bırakılarak bütün kuvvetler olağanüstü bir gayretle ancak 10 Ocak günü muharebe meydanına yetiştirilebildiler. Gelen kuvvetler karşısında başarı şansı kalmadığını anlayan Yunan Birliklerinin Aynı gece çekilmesi ile serbest kalan kuvvetler, yeniden Çerkez Ethemin peşine düştüler. Nihayet sorun Ethem ve adamlarının Yunan kuvvetlerine sığınması ile çözülmüş oldu.(13)

1921 Ocağının ilk iki haftası içinde T.B.M.M. Ordusu adeta bir mucize yaratmış; hem çetelerin hâkimiyetine son vermiş, hem de küçük çapta da olsa, (istediği her şeyi yapabilir zannedilen) Yunan askeri gücü, ilk defa belirli bir bölgeden ileri geçirilmemiş, yenilmiştir. Bu iki olayın hem Mecliste hem de yurtta halk üzerinde yarattığı hava çok olumludur.

Birinci İnönü başarısı ve muntazam ordunun kuruluşu Türk tarihi için o güne kadarki en demokratik belge kabul edeceğimiz bir yasanın, 20 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmesini de sağlamıştır. O güne kadar yasaya karşı değişik kaynaklara dayanarak direnç gösterenler askerlerin sağladığı güven ortamının coşkusu içinde davaya olan inançlarını pekiştirecekler ve daha ılımlı bir tutum sergileyerek yasanın kabulünü sağlayacaklardır.

Meclis üyelerinde Yasanın bazı maddeleri ile ilgili tereddütler vardı. Sonucun ne olacağını tahmin edemediklerinden İstanbul hükümetine tamamen karşıt bir pozisyona düşmüş görünümünü vermek istememekteydiler. Ordunun ard arda elde ettiği başarılar, Meclisin bütün ülke üzerinde hâkimiyetini belirli bir şekilde ortaya çıkarınca, tereddütler giderilmiş oldu. İsmet Paşa bu durumu şu sözlerle özetlemektedir. “Dikkate değer ki Mustafa Kemal Paşa’nın biri 24 Nisan 1920, ikincisi 13 Eylül 1920 tarihli projeleri ilk Anayasa şeklini alıncaya kadar Birinci İnönü zaferi sonucunu beklemek gerekmiştir.”(14)

Türk toplumunun büyük bir çoğunluğunun hareketlerini çevresindeki gelişmelere göre ayarladığı bir ortamda, Mustafa Kemal o günlerde olağanüstü yaratıcı kabiliyeti ile olaylara yön vermek için, sanki gün kaybına dahi tahammül edemiyor, doğan her fırsatı değerlendirme çabası içinde bulunuyordu. 

DİPNOTLAR:
(1)  İ. İnönü, Hatıralar-I, s.181, 182
(2) Celal Erikan, 100 Soruda Kurtuluş Savaşımızın Tarihi, s.42 (Gerçek yayınevi–1971); Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.13 (Sel Yayınları, İstanbul–1955)
(3)  İzzet Öztoprak, İkinci Askeri Tarih Semineri, s.268
(4) Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.17, 18 (Detaylı bilgi için ayrıca bknz. Cemal Şener, Çerkez Ethem Olayı (Okan Yayınları, İstanbul–1984)
(5) Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.18
(6) General Konstinyadis komutasındaki 13’üncü Tümen (Ali Fuat Cebesoy, s.502)
(7) Harekât için bknz. A.F. Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, s.495–505; İsmet Paşa’nın görüşü için bknz. İsmet İnönü Hatıralar-I, s.213
(8)  Rahmi Apak, İstiklal Savaşında Garp Cephesi, s.164
(9)  İsmet İnönü, Gen kur Basımevi, s.15
(10) Y. Nadi, Çerkez Ethem, s.21
(11) Bknz. Söylev-II, s.377–406
(12) Türk İstiklal Harbi, Cilt-II, Kısım-II, s.99, Ek–4 ve Ek–5, (Ankara–1966)
(13) Söylev-II, s.405-406; Y. Nadi,Çerkez Ethem, s.121-125; Cemal Şener, a.g.e., s.93-97
(14) Hamza Eroğlu: Atatürk ve Millet Egemenliği, s.29

Dr. M. Galip Baysan

25 Aralık 1973 tarihinde aramızdan ayrılan İnönü, Atatürk’e saldıramayanların hedefidir. Onların yükselttikleri Cumhuriyet değerleri, karşıdevrimin alt etmeye çalıştığı amaçlardır. Ülke ve ulus olmanın onurunu yaşatan Kemal Atatürk’e ve “her büyük işin yetenekli yapıcısı” olarak nitelediği İsmet İnönü’ye saygılarımız vardır.

İsmet İnönü Gerçeği - Ertuğrul Kazancı

28 Eylül 1930 günlü “Cumhuriyet” gazetesinin Başbakanlık’tan istifa eden İnönü’ye ilişkin haberinde; “Başbakan, devlet yönetiminin başkaları tarafından üstlenilmesine fırsat vermek için yeniden görev istememiş, Atatürk’ün ısrarına karşın direndikten sonra kabul etmiştir” denilmektedir. İnönü’nün tavrını açıklayan Atatürk, “İktidar mevkiinin başka bir deneyime dayanıklılığı yoktur. Eğer İnönü, hükümet kurmaktan kesinlikle kaçınsaydı, Başbakanlığı bizzat üstlenmekten başka çare kalmazdı. Ya ben, ya o” demiştir.

İftiralar dizisi

İnönü; 1925’te Atatürk’le olduğu gibi çok partili demokrasi için yola yeniden çıkar. “Bırakınız bütün ret ve inkârlar dönemi üzerimde yaşansın” der ve 14 Mayıs 1950 tarihinde, “En büyük zaferim, en büyük yenilgimdir” demesini de bilir. Tedavüldeki parasal miktarın karşılığı olan 127 ton altını DP hükümetine devreder. O iktidarsa 1953’te altınları sandıklarla İngiltere’ye rehin verir.

“İnönü savaşlarının birincisi yok, ikincisi cılızdır” savı, yaman bir iftiradır. İnönü’nün esir aldığı Yunan Başkomutanı General Trikopis’e ait kaynaklar açıktır. Birincisinde 6 bin askere karşı 18 bin kişilik Yunan ordusu saf tutmuştur. Trikopis’e göre zayiat 2 bindir. İkincisinde İnönü’nün emrinde 15 bin kişilik bir güç varken karşı kuvvet 30 bindir. Toplam zayiat 8 bin kişiyi aşmıştır. Bu savaşlarla ilgili olarak; Nâzım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı” yapıtı ve Batı basınının; “Yeni bir devlet doğuyor” haberleri okunmalıdır. İsmet İnönü, “Mudanya Ateşkes Antlaşması”yla Anadolu, “Lozan Antlaşması”yla da Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren imzaların sahibidir. Para ve pullarla ilgili düzenleme, 30 Aralık 1925 tarihli 701 sayılı yasa ve 16 Mart 1926 tarihli 3322 sayılı kararnameyledir. Atatürk’ün imzasıyla yürürlüğe girmiştir. Buna göre “Para ve pullarda Cumhurbaşkanı resmi olacaktır”. 1937 yılındaki 2. emisyon para basımında Atatürk ve İnönü’nün resimleri birliktedir. Cumhurbaşkanı İnönü, “yasanın gereğini” ifade etmiştir.

“İnönü camileri ahır yaptı” yersiz bir suçlamadır. İkinci Dünya Savaşı’nda askerin, kışla yetmezliğinden camilerde barınması, İnönü’nün bilgisi ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Çakmak’ın emriyledir. “Halka süpürge tohumu yedirdi” sözüne karşı İnönü, “Buğday ordu için silolardaydı. Çocukları da babasız bırakmadım” der.

İkinci Dünya Savaşı sürüyor ve 120 kişilik bir bölük, günde 17 somun paylaşıyordu. Türkiye’nin 1939’daki 390 milyon liralık savunma gideri, 3 yılda 900 milyon liraya çıktı. 1942’de uygulanan “Varlık Vergisi” imtiyazsız bir mali disiplindi. Toplanan 314 milyon liranın 154 milyonu Müslüman yurttaşlardandı. Ekonomide yüzde 87 payı elde tutan ama vergi vermeyenlerden; yabancı uyruklular 130 milyon, azınlıklar da 30 milyon TL ödediler. Kaçınanlar, kısa süreli çalıştırıldılar. Köylülerimiz, 220 milyon hayvan, 227 milyon ürün ve 7 milyon TL yol vergi desteğini esirgemediler. İmeceyle de çalıştılar. Yüzde 10 ürün bedelsiz “tekalifi milliye” hükmündeydi. Ama CHP devri İstanbul Defterdarı Faik Ökten’in, 1951’de, DP iktidarına yarayan ve İnönü’yü karalayan “Varlık Vergisi Gerçeği” kitabı çıktı. İlginçtir ki Ökten’in “bir azınlığın hacizli evini ele geçirme” şaibesi kanıtlandı.(*)

‘İnönü, Köy Enstitülerini açtı, sonra kapattı” denir. 17 Nisan 1940 tarihinde açan İnönü’dür. 1946’da başta TBMM Başkanı Kazım Karabekir olmak üzere kamuoyunu etkileyenler, yönetimde tepki çeken değişikliklere neden olurlar. Sürdürülen Enstitüleri, 1954’te DP’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri kapatır.

DP döneminde İnönü’nün başına taşlar atılıp linç girişimlerinde bulunulur.“27 Mayıs 1960’ın tertipçisidir” diyenler, Org. Gürsel’in “İnönü’ye sorsaydık karşı çıkardı” dediğini bilmelidirler. Eski iktidarı sehpalardan kurtarmanın içten uğraşısı yine İnönü’ye aittir. Hukuk cinayeti olan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına verilen cezalara şiddetle karşı çıkan da İnönü’dür.

Sahteciliklerle karşılaşan İnönü, Sovyetler’le ilişkilerde tuzağa düşürülür. Araştırmalar, üs ve toprak isteklerinin olmadığını gösterir. Aktör, 1945’te Moskova Elçisi olan Selim Sarper’dir. Ankara’yı telgrafla yanıltan Sarper’in düzmece savlarını, “has adamı” olduğu ABD’nin açıklanan belgeleri bile doğrulamaz. 27 Mayısçılara “NATO ve CENTO’ya” bağlılık sunduran Sarper, Elçi Warren’in önerisiyle Dışişleri Bakanı da olur.

1963 yılındaki Ankara Antlaşması’yla gündeme gelen ‘AET’nin bürüneceği ‘AB’ hedefli emperyalist amaç, Lozan yapıcısı Başbakan’a sezdirilmemiştir. F. Cemal Erkin Dışişleri Bakanı’dır. İnönü 1964’te “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünya içinde yerini bulur” sözüyle çığır açar açmaz, ABD destekli iç yandaşlarca iktidardan düşürülür. Erkin de tutucu bir partiye geçiverir.

İnönü’nün “Ortanın Solu” açılımı, toplumcu yanıdır. “Toprak işleyene aittir” ilkesini dile getirip 1945’te yasalaştırmaya girişmiştir. Bu arada; CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrıldığı 1972 kurultayındaki divanın, iki kez ve işaretle yaptığı oylamalarda yarattığı hukuksal tartışmaların netleşmediğini de dile getirmek gerekmektedir.

Sonuç
İnönü; “Bir devrim için ölüm darbesi, her şeyden emin ve her şeyin kazanıldığının sanıldığı andır” düşüncesindedir. İ. H. Tökin’in tanımıyla: “İnönü’nün, kişiliğine özgü üslup ve renkle devrime ses kattığını görmemek olanaksızdır.”
(*) Bilgi: Varlık Vergisi, Kayra 2011

Ertuğrul KAZANCI Eğitimci/Hukukçu


Özden Toker, Babası İsmet İnönü ve Annesi Mevhibe İnönü’yü Anlatıyor
İnönü ailesi(Soldan sağa: mevhibe İnönü, Ömer İnönü, 
Özden İnönü, Erdal İnönü, İsmet İnönü)
Benim çocukluğumdan başlayayım...
Babam Başbakandı. Onun başka babalardan farklı olduğunu bilmiyordum. Bütün babalar böyle olur zannediyordum. Onun özel; hele evimize sık sık, aile büyüğümüz olarak gelen Atatürk’ün daha da özel olduğunu zamanla farkettim.
Atatürk Pembe Köşk’te bütün Türk evlerinde görmek istediği laik, çağdaş bir Cumhuriyet ailesi buluyordu. Biliyordu ki devrimler ailenin bütün fertleri tarafından kabul edilmez, benimsenmezlerse yaşayamazlar.
Orada, insanlara saygıyı öğrendim. Herkesi sevmeye mecbur değildiniz ama herkesi anlamaya çalışmanız, fikirlerine değer vermeniz lazımdı. Hiçbir zaman “Bana ne!” deyip, boş vermeyecek, aklınıza yatmayan konularda direnmeyi, kendi fikirlerinizi savunmayı bilecektiniz.
Gene “ben” diyorum... Aslında hepiniz, sizler, tüm Cumhuriyetin birinci kuşağı benim gibi düşündü, inandı ve devrimleri bugüne kadar koruyup yaşattı.
Aradan yıllar geçti... Nüfusumuz 13 milyondu. Şimdi 75 milyonu geçti.
Ben, Pembe Köşk’te, büyük yatak odasında doğmuşum... Pirinç karyolam hâlâ duruyor. Üşüyerek annemin yatağına girdiğim, bacaklarımı onunkilere dolayıp, sarılıp, ısınmaya çalıştığım geceler ilk anılarım arasındadır...
Şimdi ben onun yatağında yatıyorum. Bazen torunlarım geliyor. Ben de onlara sarılıyorum.
O odada annemin başını örtüp, seccadesini yayıp, namaz kıldığı, bir köşeye oturup Kuran-ı Kerim’ini okuduğu gözümün önüne geliyor...
Sonra bir telaş, etrafı toplar, babamın eşyalarını hazırlardı. O gün giyeceği takım elbiseye uygun gömleğini, kravatını, çoraplarını seçer, çıkarır, divanın üzerine yerleştirirdi. Resmi bir davet varsa ve smokin giyilecekse, iş değişirdi. Babam, papyon kravatını muhakkak annemin takmasını isterdi.
Akrabalarını, dostlarını hiç ihmal etmezdi. Annem, eşleri politikanın cilvesine uğramış, mevkilerini kaybetmiş tanıdıklara vakit kaybetmeden gider, onları teselli eder, ümit verirdi. Babam özellikle böyle yapmasını isterdi.
Onunla mevlütlere, peygamber sofralarına, düğünlere, gittiğimi hatırlıyorum. Ramazanda camiye, teravih namazım kılmaya da... Aile geleneklerini, paylaşmayı, destek olmayı, affetmeyi, dini inançlarını hiçbir zaman unutmadı, onlardan vazgeçmedi.
Abartılı iltifatlardan hiç hoşlanmazdı. Sofrada babama: “Paşam siz insan değil, insan üstüsünüz” gibi şeyler söyleyenlere hep kızar, onlar gittikten sonra, “Niye böyle söylüyorlar, siz de Allah’ın kulusunuz” demeyi ihmal etmezdi.
Babamı nasıl hatırlıyorum? Başımda kocaman bir kurdele ile babamın yanında çekilmiş bir çok çocukluk fotoğrafım var. Cumhuriyetin 10. yıldönümünde törenlere katılmak için gelen Rus heyetinin çektiği bir filmde Çankaya’daki bahçede, babamın kucağında bir görüntüm bile var. Küçükken benim elimden tutar, konserlere, tiyatroya, baleye, sergilere, toplantılara götürürdü. Yüzmeyi, ata binmeyi bana o öğretti. Heybeliada’da iskelenin ucundan, beni kucağına alıp, denize atıverirdi. Tabii ödüm patlardı, sesimi çıkaramazdım. Ama alışmıştım, can havliyle su üzerinde durmaya... Zaten etrafta beni hemen tutup çıkaracaklar bulunurdu.
İlk zamanlar, attan düştüğümde hemen yanıma gelip: “Niye indin kızım, haydi tekrar bin bakayım” diye beni bindiriverirdi.
İlgi duyduğu şeylere beni de alıştırmaya çalışırdı. Çok sesli batı musikisini ne kadar sevdiğini bilirsiniz! Hep benim, ona konser vereceğim günü, ümitle bekledi. Bana güzel bir piyano aldı. Sevgili, değerli Ferhunde Erkin Hanım, babamın hatırına sabretti, uğraştı ama işe yaramadı.
Allah’tan İdil ve Suna imdadıma yetiştiler.
Cumhurbaşkanı’ydı. İkinci Dünya Savaşı’na girmemeye çalışıyordu. Dünya kadar işi vardı. Ama hem Amerika’daki ağabeylerime her hafta mektup yazmaya, hem benimle ilgilenmeye vakit bulabiliyordu.
Yanında olduğumuz zaman, selâmlaştığı kimselere, tanısak da tanımasak da karşılık vermemizi isterdi. Nedenini anlamazdık ama yapardık. Sonraları asansörlerde, birbirinin yüzüne bakmayan, yanında oturanlara ağzını açıp, bir laf etmeyen insanlara rastlayınca, toplum hayatında nezaketin, güler yüzün ne kadar önemli olduğunu gördük.
Babam kendi babasından çok çekinirmiş. Onun için bizimle arkadaş olmaya çalışmış. Pek başaramadı. Bizim ona olan saygımız hep ağır bastı. Ama bizi hiç ezmedi, kendimize güvenmeyi, önemli konularda kendi tercihlerimizi savunmayı öğretti.
Ben Metin Toker’le evlenmek isteyince bunu anlayışla karşıladı. “Sorumluluk benim” dediğim zaman bana inandı. Bu kararımızdan ne o, ne ben, hiç pişman olmadık.
Savaş bitti. Çok partili rejime, demokrasiye geçiş mücadelesi başladı.
1950 Mayıs’ında babamın “en büyük zaferim” dediği şey oldu. CHP seçimleri kaybetti. Evimize, Pembe Köşk’e döndük. Babam, annem başımızdaydı. Çok mutluyduk. Devrin zor günlerini birbirimize dayanarak atlattık.
Rahatsızlığının son günlerinde beni yanına çağırmıştı. Gene aynı yatak odasındaydık. Yatağının yanına diz çöktüm, pamuk ellerini avucuma aldım, öptüm. Gözlerini bana dikti, uzun uzun baktı. “Kızım...” diyebildi.
Biz İsmet Paşa’nın ve Mevhibe Hanım’ın çocukları olarak doğmuş, İnönü’nün çocukları olarak büyümüş, hayata atılmış, o güne kadar gelmiştik. Artık kendi başımıza kalıyorduk.
Ama doğru eğitimi almış, Cumhuriyet çocukları olarak yaşamayı öğrenmiştik.
Devam edecektik. Sizler gibi...”

Bütün Dünya

Dedepaşa - Gülsün Bilgehan

Yaşı uygun olanlar, 25 Aralık 1973 gününü iyi hatırlarlar. Cumhuriyet tarihine damgasını vuran ikinci adam İsmet İnönü, saat 16.15'te vefat etmişti.
Dedepaşa - Gülsün Bilgehan
Haber duyulur duyulmaz sanki ülke derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kimse Paşa'nın öldüğüne inanamıyordu. O andan itibaren Pembe Köşk'ün bahçesi dolmaya başladı, büyük bir kalabalık saygı içinde aynı yere doğru akın ediyordu. İç bahçeden taşanlar bütün caddeyi kuşattılar, pek çoğunun gözlerinden yaşlar akıyordu. Ertesi gün on binlerce kişi, dondurucu Ankara kışına aldırmadan, TBMM tören salonunda katafalka konan cenazenin önünden geçti. Türk milleti ikinci büyük kahramanım ağır başlı, sakin, minnetle son yolculuğuna uğradı.
1906-1998 yılları arasında yaşamış ünlü matematikçi Andre Weil'in bir kuralı vardır: “Birinci sınıf insanlar, birinci sınıf insanları yanlarına alırlar, ikinci sınıf insanlar üçüncü sınıf insanları...” der.
Atatürk, mücadelesinde en yakınına İnönü'yü almıştı. Daha Birinci Dünya Savaşında, doğuda İkinci Ordu komutanı iken, o zaman emrinde çalışan, 4. Kolordu Komutam Albay İsmet hakkında ver dığı askeri sicil duyduğu güvenin kanıtıydı:
“Ciddi, çalışkan, çok uyanık, yüksek düşünceli, savaşın ruhsal durumuna hakim ve iyi bir görüş derinliğine ve kavrama çabukluğuna sahip, kolordusunun her türlü gereksinimini düşünmeye ve sağlamaya çalışmaktan bir an geri kalmaz ve başarır.

Askerlikle ilgili bilgi ve kapsamlı  doğru ve tereddütsüz karar sahibi, cesur ve kişisel kararlarıyla hareket etmek yeteneğine sahiptir. Orduda ve memlekette yükleneceği görevler ve vatanla ilgili önemli hizmetler beklenir. Toplumsal ilişkileri bakımından övülmeye değerdir. Kendinden yukarıda ve aşağıda olanların, çevresinin güvenini ve sevgisini her zaman kazanmış, doğru bir kişidir..”.

Dedepaşa - Gülsün Bilgehan İşte belki de aralarındaki bu sarsılmaz kardeşlik bağından dolayı, Atatürk yıllar sonra, ülkede karışıklıkların olduğu bir gün baş başayken, birden İsmet Paşaya dönerek, bugün için çok gündemde olan şu tarihi sözleri söylemişti:
“Rejim aleyhtarlarının bir tek ümitleri vardır: aramızda çıkacak ihtilaf. Seninle benim aramda çıkacak ihtilaf, içeride, dışarıda ümit buna bağlanmıştır. Hatırında olsun bu.”

İnönü uzun bir ömür sürdü ve Atatürk'ün kaybından sonra 35 yıl boyunca, onun eserini ayakta tutmak için, değişen koşullara, tüm zorluklara, baskılara karşı direndi. Çok az lider İnönü kadar ağır eleştirilere hatta eziyete maruz kalmıştır. Ölümü üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen, her gün hakkında köşe yazılan ve yorumlar çıkan bir başka lider de yoktur dünyada! Hayattayken, dayanmasının sırrını:
“Bütün ömrüm boyunca, her zaman elde edilmesi millet için aziz olan bir amaç peşinde koştum” diye açıklar.
Bu nedenle, “Herkesten hesap soracak, herkese hesap yerebilecek vaziyette yaşadım” diyebilecek kadar özgüvenli ve temizdir. “ Ben kendimi haksız büyük kitlelerin taaruzu karşısında müdafaa etmeye muktedir adamım" diye haykıracak kadar da ülkenin yararlarına hareket ettiğine olan inancı sağlamdır.
Bir de, ailesine güvendiğini söylemiş... Ne mutlu onlara ki, Atatürk'ün de, İnönü'nün de milyonlarca torunu var bugün ve gerektiğinde onlar “geziye çıkarak”, “bir ülkede namusluların da, namussuzlar kadar cesur olması gerektiğini” ispat ediyorlar!
O torunlardan biri, 25 Aralık 1973 günü en çok ağlayanlardandı.. Doğduğu gün, gazeteci olan babası hapiste olduğu için, dedesi ona, gelecek kuşaklar ilerde daha iyi yaşasınlar diye
“Gülsün” ismini koymuştu. Dedesi ile aynı evde 17 yıl yaşamıştı.
İnönü, küçük kız torunu için, önce dede, sonra paşaydı, bu yüzden ona “Dedepaşa” diye hitap ederdi.
Bugün, dünyanın her tarafında gururla onu yaşatıyor ve ailesi anıldığında saygı ile karşısında dikilen batı ve özellikle doğu siyasetçilerine bakarken, Dedepaşa'sına göz kırpıyor!

 Gülsün Bilgehan/Bütün Dünya

Özden Toker, Babası İsmet İnönü ve Annesi Mevhibe İnönü’yü Anlatıyor

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget