Makaleler "İrfan O. Hatipoğlu"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Gericiler, siyasal İslamcılar “Gerekirse Cizre’ye nasıl giriliyor, Silopi’ye nasıl giriliyor, ODTÜ’ye de girilir” mücadelesini başlatırlar. ODTÜ’ye yapılan siyasi bir saldırı, kışkırtmadır. Önemsenmelidir.
ODTÜ’de namaz kılmak - İrfan O. Hatipoğlu
“Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) bir grup öğrenci namaz kılan öğrencilere saldırdı” söylemi üzerinden yeni bir tartışma başlatılmak isteniyor. Başlatılan bu tartışmanın ana sürdürücüsü de Cumhurbaşkanı’dır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Utanmak yok, sıkılmak yok. ODTÜ’de namaz kılan gençlerin üzerine saldırıyorlar. Ben buradan sesleniyorum. Yönetici kadrolar lafa geldiği zaman ‘Özgürlükçüyüz’ diyorlar. Sizin neyiniz özgürlükçü? Ellerine geçirdikleri bir dokunulmazlık zırhını bunlar maalesef bu tür aleyhte kullanma gayreti içine giriyorlar. Böyle bir şey olamaz, olamaz. Gereği neyse bunun da YÖK tarafından yapılması gerekir. Tabii ki Cumhurbaşkanlığı makamı olarak bizler bunun da takipçisi olacağız” sözleriyle taraf olduğunu belirtti.
Üniversitelerde radikal/siyasal İslamcı girişimler uzun süre “türban” üzerinden yürütüldü. Türban sorunu aşıldıktan sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı mescitlerde yapılan ibadetleri görünür hâle getirmek için “Mabetsiz Üniversite Kalmasın” kampanyası başlatarak üniversite kampuslarına kuruldukları kentlerin en büyük camilerini inşa etmeye başladı. Artık üniversite kampuslarında birer cami var ya da inşaatı devam etmektedir. Tüm üniversitelerde olduğu gibi ODTÜ’de de öğrencilerin/ çalışanların ibadet yapması için iki bin kişi kapasiteli bir cami ve yerleşkenin yurtlar bölgesi, kütüphane, hazırlık binası, yapı işleri gibi nüfusun yoğun olduğu çeşitli noktalarında mescitler bulunuyor. Namaz kılmak için mekânsal anlamda sıkıntı yok. Yapılmak istenen ise radikal İslamcıların/ IŞİD sempatizanlarının ülkenin doğusunda yaşanan iç savaşın, hükümetin kırım uygulamasının gizlenmesi için “cami yakıyorlar”, “dinsiz imansız bunlar” diyerek yaptığı manipülasyonlara katkı koymaktır. Cumhurbaşkanının da üst düzeyde dillendirerek kışkırtıcı tavır almasının nedeni budur.
“Namaz kılanlara saldırıldı” kışkırtması söyleminin ODTÜ ile birlikteliğinin simgesel anlamı vardır. ODTÜ, ülkemizin yüz akı, akıl ve bilimin egemen olduğu ender üniversitelerimizdendir. Evrensel anlamda bilim yapılır, akademik çevrelerde saygınlığı vardır. Uluslararası akademik sıralamalarda üst sıralardadır. Kurulduğundan bugüne akademisyenler/ öğrenciler siyasal iktidarların dayatmalarına karşı direnmiş, ülkenin geriye, karanlığa sürüklenmesine duyarsız kalmamıştır. Dogmaları öteleyen, çağın duyarlılıklarını taşıyan gençler yetiştiğinden “komünist”, “solcu” yuvası olmakla suçlanmıştır. Bu nedenle gericiler, siyasal İslamcılar ülkenin siyasal/ sosyal/ ekonomik konjonktürü izin verdiği zamanlarda saldırıya geçerler. Bugün olduğu gibi “değerlere dönük vahşet kalkışmasına, ibadet özgürlüğünü yok sayan kolektif bir saldırıya, ibadet eden öğrencileri linç etmeye dönük vandallığa ‘yeter’ demek için buradayız” diyerek, “Gerekirse Cizre’ye nasıl giriliyor, Silopi’ye nasıl giriliyor, ODTÜ’ye de girilir” mücadelesini başlatırlar.
ODTÜ’ye yapılan siyasi bir saldırı, kışkırtmadır. Önemsenmelidir. Siyasal iktidar uyguladığı iç/ dış politikalarla bölgede, sınır ötesinde ateşler yakmış, büyüttüğü yangının içe sıçramasının önüne geçememiştir. Güneydoğuda süren iç savaşın getirdiği yıkımlar, hukuksuzluk, ölümler, yurtlarını terk edenlerin dramatik durumu. Bunları görünmez kılmak için, kamusal duyarlılığı yüksek “din temalı” saldırıları başlatabilecek konuma sürüklenmiştir. Hedef olarak simgesel anlamı nedeniyle ODTÜ’yü seçmiş; üniversite içinde egemen olan akıl ve bilimi/ kamusal duyarlılığı söküp atamadıklarından, saldırılarını din düşmanlığı, terör saldırıları –onlar cami yakıyor, bak bunlar namaz kılanları saldırıyor– üzerinden yaparak itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Saygın bilim kurumuna saldırarak yükselen tepkileri nötralize etmeyi hedeflemektedir. Bilmelidir ki terör, köktendinci saldırılarla bir bilim kurumunun yıldırılması, teslim alınması, gelecek kaygısı dışında bir katkı sağlamaz.
Üniversitelere kamusal duyarlılığı en yüksek, hükümet dışı kurumlar olarak bakılır. Ülkenin, bulundukları kentlerin sorunlarına duyarlıdırlar. Çözümler üretirler. Ülkemizde tam tersi, siyasal iktidarla uzlaşmayı seçmişlerdir. Derin bir sessizliğin içindedirler. Örneğin iç savaşın sürdüğü illerde bulunan üniversiteler kampus içine kapanmış, dışımda ne oluyor sorusuna sormuyor.
ODTÜ’ye yapılan saldırıyı bu bağlamda ele almalıyız. Teslim olmazsan…

 İrfan O. Hatipoğlu/Mustafa Kemal Üniversitesi

Bugün sürdürülmekte olan Neo-Muavi söylemleri,yönetim anlayışı ile ülkemiz ortaçağ karanlığına doğru çekiliyor. Demokrasi,hukuk devleti, insan hakları, saydamlık, yolsuzluk ve rüşvet alanlarında tipik bir “üçüncü dünya” ülkesi konumuna geldik.

Neo- Muaviye’ler - İrfan O. Hatipoğlu
Ortadoğu ve İslam tarihi inananlar arasında süren din/ mezhep savaşları ile iktidar  adına entrika, yağma, ötekileştirme öyküleri ile doludur. Bugün İslamı inananların arasındaki yarılma, Ortadoğu’da yaşanan bölünmüşlüğün, bölgesel savaşların kaynağını oluşturmaya devam etmektedir. Bölge barışı, birlikte yaşama olumsuz etkileniyor. Günümüze ulaşan mezhepsel ayrışmanın, bölünmüşlüğün, derinleşerek devam eden nefret söylemlerinin sorumlusu Muaviye’dir. Muaviye’nin 1400 yıl önce iktidarı ele geçirmek/sürdürmek için oluşturduğu para, kumpas, tehdit, propaganda ve siyasi suikast odaklı iktidar anlayışı Ortadoğu’da liderlerin ortak paydasıdır. Suriye’de, Irak’ta süren iç savaşın, sağlanamayan kalıcı barışın sorumlusu bölgedeki neo- Muaviye’lerin varlığıdır. Ülkemizde de İslam lideri olmayı düşleyen neo-Muaviye’ler, hiçbir, ölçüt tanımadan Muaviye yönetim anlayışını benimseyerek sürecin parçası olmaya çalışıyorlar.

Muaviye, Emevi Devleti’nin kurucusu, tipik bir Mekke aristokratıdır. Babası Ebu Süfyan, Mekke zenginlerinin ve tüccarlarının önderi, Mekke’nin önde gelen kabilelerinden Umeyyeoğulları’nın reisiydi. Annesi, İslamiyete en fazla direnen, mücadeleci ve inatçı Hind’dir. Muaviye’nin ailesi, İslam’ın ilk yıllarında Peygamber’e direndi, yapılan kutsal savaşlarda komutanlık/önderlik yaptılar. Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olmuşlardır. Muaviye, “Müellefi Kulub” olarak tanımlanan zorla Müslüman olanlardandır. Becerileri, faydacı yaklaşımları sonunda İslam topluluğu içinde öne çıktı. Önce Peygamber’in “Vahiy Kâtibi”, sonra Şam valisi oldu. Kabilesinden olan Halife Osman’ın suikast sonucu öldürülmesini iktidarı ele geçirme aracı olarak gördü. Halife olarak seçilen Ali’yi tanımadı, Osman’ın katillerini bulmak adına iç savaş başlattı, iktidar kavgası, Ali ve çocuklarının öldürülmesi ile son buldu.

Muaviye’nin Halife Osman’ın ölmesinden sonra iktidar alternatifi olması ve iktidarı ele geçirmesi Mekkeli oligarkların/aristokratların temsilcisi olmasıdır. İslam’ın yayılması, yeni bölgelerin ele geçirilmesi ile oluşan zenginliği kontrol etmek isteyenler tarafından desteklendi. Yönetim anlayışının temelini “Paranın iş gördüğü yerde konuşmaya, konuşmanın iş gördüğü yerde kılıca gerek görülmez” oluşturmuştur. Kamu kaynaklan ile yandaş zenginler yarattı. İktidarını sürdürmek için her türlü hile, entrika, baskı, tehdit ve yıldırma girişimini meşru gördü. Muaviye’nin başlattığı/kazandığı iktidar mücadelesinin ayırıcı noktası ise İslam toplumu içinde yarattığı kırılmadır. Ehlibeytin öldürülmesi, karşıtlarına -Ali taraftarları, hariciler- karşı geliştirdiği öfke/ nefret söylemleri îslamda yaşanan ayrışmayı günümüze taşınmasına sağladı. Kerbela’da sonlandığı düşünülen savaş, Ortadoğu’da iktidar kavgalarının, bölünmüşlüğün kaynağım oluşturmaya devam ediyor.

Muaviye’nin 1400 yıl önceki iktidar anlayışı neo-Muaviye’ler tarafından ülkemizde yerleştirilmeye çalışılıyor. Neo-Muaviye’ler iktidarını sürdürmek için Cumhuriyetin getirdiği tüm değerleri, geliştirdiği ulusal politikaları yok etmektedirler. Ülkenin zenginlikleri yağmacı/talancı anlayışla ele alınmakta, değerinin çok altında yandaşlara peşkeş çekilmektedir. Rüşvet, yolsuzluk kurumsallaşmış, bağımlı /yandaş zenginler yaratılmıştır. Gezi parkı olayı,ardından gelen ve bütün ülkeye yayılan gösteri yürüyüşleri bastırıldı görsel ve yazılı basın baskı altına alındı. Elektronik iletişim yollan kapatılıp daraltıldı. Sendikalar, dernekler, sivil toplum örgütleri vb. iktidarı eleştirenlerin bu davranışlarının hesabı sorulacak denerek sindirilmeye çalışılıyor. Kamu önderleri/akil adamlar, iş çevreleri “bitaraf olan bertaraf olur” denilerek tehdit ediliyor. Çıkartılan MİT Yasası ile ülke “Abdülhamit istibdadı” içine ' sürüklenmeye çalışılıyor. En tehlikelisi olan, Muaviye’nin îslamda yarattığı ayrıştırıcılığı “53 Sünni kardeşimiz öldü”, “Ali’siz Alevilik ateistliktir”, “Cemevi cümbüş evi” diyerek ülke gündemine taşımakta sakınca görmüyor. Öfke, kinini ve nefret söylemlerini medya (yazılı, görsel) aracılığı ile kamuya sunmaktan geri kalmıyor.
Bugün sürdürülmekte olan neo- Muaviye söylemleri, yönetim anlayışı ile ülkemiz ortaçağ karanlığına doğru çekiliyor. Demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, saydamlık, yolsuzluk ve rüşvet alanlarında tipik bir “üçüncü dünya” ülkesi konumuna geldik. Kötü gidişin önlenmesi, neo-Muaviye’lerden ve ardıllarından kurtulmanın yolunun Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmaktan geçtiğini bilmeliyiz. Sahip çıkamazsak neo-Muaviyecilik kök salacaktır.

 İrfan O. Hatipoğlu /Cumhuriyet

Dincilik Yarışı - İrfan O. Hatipoğlu
Dincilik yarışı kötü bir tümör gibi hızla yayılıyor. Yurttaşlarımızın büyük bölümü başarıyı dinci söylemlerde arıyor. İşyerlerini dua ile açmak, sınava giren çocuğunun başarısı için okul önlerinde dualar okumak sıradanlaştı. Son olarak Cumhurbaşkanı çatı adayı olarak dini eğitimi tam, bir İslam entelektüeli bulundu. Modern İslam anlayışı ve muhafazakâr kimliği yadsınmıyor, ama radikal İslamcı olmadığını ortaya koymak adına Ecevit’ten devlet nişanı aldığı, Nâzım’ın şiirlerini Arapçaya çevirdiği, çağdaş bir yaşam tarzına sahip olduğu anlatılıyor... Yaptığı çalışmalardan dolayı, İslamcı terör örgütlerinin hedefi haline geldiği, kadının sosyal yaşamda mutlaka yer alması gerektiğini savunduğu için İslamcıların eleştiri oklarına hedef olduğu söylenerek entelektüel düzeye yeni bir boyut getirilmeye çalışılıyor.

Cumhurbaşkanı çatı adayı olarak İslam entelektüelinin gösterilmesinin önemli sonuçları vardır. Birincisi son on yılda hızla yayılan dincilik akımının ulaştığı boyutu ve baskıcı, ayrıştırıcı (mezhepsel/etnik), yağmacı/talancı iktidara karşı seçeneksiz kalındığını göstermesidir. İkincisi neoliberal, “yetmez ama evet”çilerin desteğiyle geliştirilmeye çalışılan ileri demokrasinin dinciler tarafından teslim alındığını ortaya koymasıdır. İlginç olanıysa toplumsal muhalefeti temsil eden ana muhalefet partisinin ideolojik öngörüsüzlüğü, toplumsal muhalefetin inşası yerine yükselen dincilik akımına kapılması. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) kuruluş felsefesi dışında, Cumhuriyetin değerlerini bir yana iterek sürdürdüğü ideolojik söylem arayışıdır.

CHP yöneticileri “Yeni CHP”, “Dev çınar yeni filiz” söylemi altında muhafazakâr, dindar kesimle uzlaşmaya çalışıyor. Geliştirilen “dinci söylemler, cemaat yakınlaşması” ile muhafazakâr seçmenden oy alacaklarını düşünüyorlar. Yerel seçimlerde bu söylem karşılık bulmadı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de karşılık bulmayacaktır. Tam tersine CHP’nin Cumhuriyetin değerlerinden uzaklaşması, ideolojik söylem geriliği geleneksel seçmeni partiden uzaklaştırıyor. Çünkü CHP’nin kuruluş felsefesini bağımsızlık, laiklik, çağdaşlık, kurucu liderinin işaret ettiği gibi “akıl ve bilim” olmuştur. Akıl ve bilimin olduğu yerde dogmalara ve dinciliğe yer yoktur. Bu nedenle partinin 90 yıllık tarihi, dincilerle girdiği kavgalarla doludur.


CHP üst yöneticileri aldıkları eğitim, yaşam biçimi olarak dincilerden uzak oldukları için bu grubun özlemlerini, hedeflerini, öfkelerini doğru algılayamıyorlar. Sıradan, kabul edilebilir isteklerini karşılanması ile birliktelik sağlanacağını düşünüyorlar. Örneğin türbanın serbest bırakılması, okullarda din derslerinin okutulması, dinsel törenlere katılmak, Meclis’e türbanla girilmesi… Oysa dincilik yarışı siyasallaşan ve metalaşan İslamı temsil eder. Siyasallaşan ve metalaşan İslam anlayışı ile mücadele etmek, İslamcı anlayışa sahip seçmenleri etkilemek sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü İslam dini bir dünya dinidir ve günlük yaşama doğrudan müdahale eder. Kuran’ın üçte ikisi dünya işlerini düzenleyen, yöneten ayetlerden oluşur. Bu ayetler, insanın insanla, insanın toplumla olan ilişkilerini düzenleyen yasalardır. Kuran kadar önemli olan diğer kaynak ise Hz. Muhammet’in yaşam tarzı, söylemleri günlük yaşamın yönlendiricisidir. İnananlar açısından ortaya konan ilkeler tartışılmaz, değiştirilemezdir. İslami yaşam tarzını benimsemiş insanlar İslamın değişmez kurallarına günlük yaşamında uymak zorundadır. Bu nedenle dincilerle uzlaşmanın yolu radikal İslamcı söylemlerden geçer.

CHP’nin kuruluş felsefesi ile dinciler arasında doku uyuşmazlığı vardır. Radikal dinci söylemleri uyuşmaya izin vermez. CHP söylemleri ve tavrında ısrarcı olursa radikal İslamcı söylemler arasında boğulur.

 İrfan O. Hatipoğlu /Cumhuriyet

Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) üyesi radikal İslamcı militanların Musul’u ele geçirmesi ve diplomatlarımızı esir almaları ile siyasal iktidar ve yandaşları travma geçirdi. Üç buçuk yıldır Suriye’de yakıp yıkmalarına, insanları din adına boğazlamalarına seyirci kalmışlardı. Sayıları binlerle ifade edilen TIR’lar ile insani yardım adı altında silah yardımı, sınırlarımızda büyük boyutlu yapılan petrol kaçakçılığı ile parasal kaynak sağladılar. Serpilip gelişmelerine değişik yollardan katkı yaptılar/göz yumdular. Bunları yaparken Suriye’deki iktidarın değişmesi hedef olarak gösterilse de arka planda 1400 yıl önce Muaviye tarafından yazılan, yarım kalmış kanlı öykünün “neoMuaviyeler” aracılığı ile tamamlanmasıydı. Irak-Şam İslam Devle ti (IŞİD) örgütünün hedef olarak koyduğu “Bağdat, Kerbela” izlencesi bunu doğrulamaktadır.

Ortadoğu tarih boyunca kanlı mezhep savaşlarının merkezi olmuştur. Mezhep savaşlarının en kanlısı 1400 yıl önce halife olmak adına Ali ve Muaviye arasında başlayan; Kerbela’da, Hüseyin’in öldürülmesi ile son bulan kavgadır. Din adına yapılan bu kavganın özünü ülkenin zenginliğine kimin el koyacağı oluşturur. Başka bir deyişle egemenler ile yoksullar arasında çıkan savaştır. Bugün Ortadoğu’da sürdürülen savaşta enerji kaynaklarının emperyalistler tarafından el konulması uğraşıdır. Irak, Suriye kan gölüne dönerken borulardan petrol akmaya devam ediyor. Petrol akışının devamı için radikal İslamcı, neoMuaviye’lere verilen görev bölgeyi ortaçağ karanlığında boğmak, kan gölünü çevirmek, ulusal uyanışın önüne kesmeleridir. Bunu da “şeriat devleti” kurmak adına yapmaktadırlar.

Bölgede savaşan radikal İslamcı örgütler emperyalistler tarafından verilen görevi yerine getiriyorlar. Şeriat devleti kurmak için egemen oldukları bölgeleri evrensel yönetim anlayışından arındırıp, ortaçağ karanlığına gömüyorlar. Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) terör örgütünün, Musul’u ele geçirdikten sonra yayımladığı bildirinin ortaya koyduğu gibi. Bildiride amaçlarının şeriat kurallarının egemen olduğu bir halife devleti kurmak olduğunu duyurdular. Uygulanmasını istedikleri bildirinin önemli maddeleri şunlardır: Kadınlar zorunlu olmadıkça evlerinden çıkmayacak. Evden çıkanlar ise, İslami kurallara göre giyinmek zorunda. Hırsızlar şeriat kurallarına göre cezalandırılacak. Tüm Müslümanlar 5 vakit namazını, namaz saatlerinde camilerde kılacak. “Dinsiz kurumlar” adına şimdiye kadar görev yapmış polis, asker ve taraftarlar tövbe edecek, tövbe etmeyenler idamla cezalandırılacaktır. Alkol, sigara ve uyuşturucu kullanmak, satmak yasaklandı. Ölüler anısına yapılan tüm türbeler, anıtlar ve mozoleler yıkılacaktır.

Şeriat özlemcileri Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarının saldırısı ile din temelli sürdürülen savaşın kanlı olduğunu, inananlar arasındaki mezhepsel ayrılığı derinleştirdiğini, barış getirmediğini gördüler. Yayımladıkları bildiri ile insan hakları, çağdaş insani değerin özellikle kadınlar açısından bir anlam ifade etmediğini öğrendiler. Mezhep kavgalarından uzak, çağdaş, laik bir ülke armağan ettiği için Mustafa Kemal’e teşekkür etmeliyiz.


İrfan O. Hatipoğlu /Cumhuriyet

Üniversite Dediğin Susmalı! - İrfan O. Hatipoğlu
Evrensel anlamda üniversiteler bilimin üretildiği, özgür düşüncenin yüksek sesle dillendirildiği, aydınlanmanın merkezi, kamunun çıkarlarının savunulduğu ve siyasal iktidardan bağımsız kurumlar olarak tanımlanır. Ülkemizde bunun böyle anlaşılmadığını üniversitelerin içine düştükleri derin sessizlikten anlıyoruz. Ülkenin yasal/değişik uygulamalarla geriye doğru çekilmek istenmesi girişimi, yolsuzluk/rüşvet olayları ile ülkenin yağmalanmasının önünün açılması, medyanın (yazılı, görsel) rant ilişkileri oluşturularak kontrol edilmesi ve son olarak sosyal (internet) medyanın iktidarın denetimine alınmasına sessiz kalmasına örnek verebiliriz.
Siyasal iktidarın ortaya koyduğu “yasakçı/baskıcı anlayış” bulaşıcı bir şekilde üniversiteleri sarmıştır. Aldığı görevin bilincinde olan Yükseköğretim Kurulu da akademisyenleri ve öğrencileri duyarsız/ korkak hale getirmek için çaba harcıyor. En güzel örneği üniversite üst yöneticilerinin siyasal iktidarın “Gezi eylemlerinden” sonra başlattığı baskıcı uygulamalarına verdiği destektir. Siyasal iktidarın uygulamalarına koşut olarak eylemlere katılan/destekleyen öğretim elemanlarına soruşturma açılmış, bir bölümünün de üniversite ile ilişkileri kesilmiştir. Yine Gezi eylemlerine katılan öğrencileri saptayarak cezalandırmışlar, güvenlik güçlerine ve YURTKUR yöneticilerine ihbarda bulunarak tutuklanmalarını ve kredilerinin kesilmesini, yurtlarından atılmalarını sağlamışlardır.
Yükseköğretim Kurulu uyguladığı baskıcı uygulamaları kalıcı kılmak için öğrenci ve çalışanlar disiplin yönetmeliklerinde değişikliğe gitmiştir. Yönetmeliklerde yaptığı değişikliklerle üniversiteleri öğrenciler ve akademisyenler açısından “açık zindan”lara dönüştürmeye çalışıyor. Öğrenci disiplin yönetmeliğinde yapılan değişiklik ile soruşturma geçiren öğrenciler kampusa giremeyecek. Soruşturma geçiren öğrenciler, haklarındaki inceleme tamamlanmadan okuldan uzaklaştırılabilecek. Sadece okul değil, kampustaki kütüphane, yurt, sosyal tesis ya da hastane gibi tüm binalara giriş yasağı gelecek. Bugüne kadar birçok üniversitede serbestçe ve siyasi amaçlar dışında da kullanılan “izinsiz olarak bildiri dağıtmak, afiş ve pankart asmak” kınama gerektiren bir suç olarak işlem görecek. Eyleme katılan öğrenciler bir yıl boyunca okuldan uzaklaştırılacak. Bu ceza, eyleme katılmaya zorlayanlar için iki yıla çıkacak.
Üniversitelerin susturulması/susması bir ülke için iyiye yorulmaz. Ülkenin geleceğini sağlıklı inşa edemezsiniz. Korkak/yılgın/ürkek ve yeterli bilgi donanımından yoksun, sorgulayıcı olmayan insanların yaşadığı ülke olursunuz. Ülkemizin içinde hedeflenen budur. Bu nedenle konuşan bir üniversite için özgür/özerk üniversite mücadelesini yükseltmeliyiz.

 İrfan O. Hatipoğlu

Bazı araştırmacılar Türk üniversite kuruluş tarihini, fen bilimlerine ağırlık vermesi, eğitimi kademelendirmesi, öğretim elemanlarını sınavla alması nedeniyle Fatih Medreseleri’nden (Sahı Seman) başlatırlar. Oysa modern anlamda üniversite (Darülfünun) kuruluş girişimini 1900’ler olarak kabul etmek daha doğrudur.
Darülfünun (fenler evi) kuruluş süreci 1869 yılında Maarifi Umumiye Nizamnamesi’nin yayımlanması ile başlar. Bu nizamnamede “İstanbul’da Darülfünunu Osmani adında bir Darülfünun kurulacaktır” denilmekte ve Darülfünun’un çalışma izlencesi ayrıntılı olarak belirtilmektedir. Bu yönetmeliğe bağlı olarak kurulan Darülfünunlar, aydınlanmaya karşı olanlar ile dogmalar içinde boğulmuş, “kara güçlerin” sadırıları sonucu kısa aralıklarla kapatılmış, yeniden açılmıştır.
Dogmalar içinde boğulan, korkunun/ kuşkunun egemen olduğu Darülfünun, Cumhuriyetin kurucuları tarafından kapatıldı. Yapılan üniversite reformu (1933) ile üniversite yeniden inşa edilmeye başlandı. Başlatılan “çağdaş, özerk, aydınlanmacı” üniversite kurma süreci 1982 yılında kabul edilen yeni üniversite yasasıyla sonlandırıldı. Çıkarılan Yükseköğretim Yasası (YÖK) üniversitelerin “özerklik, çağdaşlık” anlamındaki tüm kazanımları yok etti. Üniversitelerin kimliksizleştirilme, dogmaların içinde boğulma süreci yeniden başlatıldı. Üst yöneticiler, konuşmalarına dini söylemler/örneklemeler ekleyerek akademik yaşama yön verilmeye çalışılıyor. Derslerin içerikleri kontrol ediliyor, oluşturulan “yerleşke baskısı” ile öğretim elemanlarının, öğrencilerin yaşam biçimleri yönlendiriliyor. Üniversite yerleşkelerine kuruldukları kentlerin en büyük camileri yapılıyor. Tarikat liderleri, yerel dini önderler adına konferanslar, sempozyumlar düzenleniyor, mevlitler okutuluyor, adlarına araştırma merkezleri kurularak kutsallıkları, bilgelikleri derinleştirilmeye çalışılıyor.
Bugün üniversiteler Darülfünun dönemine geri dönmüş, dogmaların içinde boğulmuştur. Üniversitelerin geldiği konumu iyi kavrayan siyasal iktidar, egemenliğini güvenlik boyutu ile tamamlamak istiyor. Yapılacak düzenleme ile yerleşke içinde ve dışında olağanüstü hal ilan edilecektir. Düzenlemenin özerk üniversite anlayışı açısından ağır sonuçları olacaktır. Gözetlenen üniversite oluşturularak farklı düşüncelerin oluşumunun, onay vermedikleri eylemlerin önüne geçmek istemektedirler. Öğrenci, öğretim üyesi davranışlarına ve derslerin içeriklerine müdahale edilecek, yönlendirilmeye çalışılacaktır. Güvenlik kaygısı öne sürülerek polisler derslere katılacak, anlatılan derslerin içeriği nedeniyle öğretim elemanları kışkırtıcılıkla suçlanacaktır. Öğrencilerin toplu davranmalarının (protesto etmek, tiyatro, müzik, spor vb. aktiviteler) önüne geçilecek, aralarında yapacakları tartışmalar, birlikte olmaları engellenecektir. Üniversite için gerekli olan özgürlük ortamı yok olacak, akademik atmosfer parçalanacaktır.
Siyasal iktidarın güvenlik kaygısını öne sürerek üniversiteleri kontrol altına almak istenci çok tehlikelidir. Tarihi süreç içinde görülmüştür ki siyasal iktidarlar üniversiteleri kontrol edememişler, tersine ülkeye ağır bedeller ödetmişlerdir. Dileğimiz bilimi özgür bırakarak ülkenin önüne açmalarıdır.

Ülkeyi geriye götürme çabaları sınır tanımaz biçimde hızla yol alıyor. Siyasal iktidarın öncülüğünde sürdürülen bu sürecin eğitim sistemi ve kadınlar üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz. 4+4+4 ile ilk ve orta öğretim yeniden düzenlenmiş; fiili uygulamalar ile tüm okullar imam hatip okullarına çevrilmek üzeredir. Kamu çalışanlarının türban takmalarının önü açılmış, arkasından kadın milletvekillerinin Meclis’e girmeleri ile birçoğumuz utkularını tamamladıklarını sanmıştı. Oysa gericilerin Atatürk ve cumhuriyet ile sıkıntılarının özünü kadınların özgürleşmesi oluşturur. Başka bir deyişle kadınların şeytanilikten çıkıp insanileşmesini gericileşmenin önünde en büyük engel olarak görürler.
Var olan siyasal iktidar döneminde kadınlarımız, kızlarımız sıklıkla gündeme getiriliyor. Türban taksınlar mı takmasınlar mı tartışması uzunca süre bizleri yordu. Şimdi de ortaöğretimde karma (kız, erkek) eğitimden çıkıp, ayrı okullarda okumaları önerisi ortaya atıldı. Bu yetmez(!) diyorum. Üniversiteleri kadın ve erkek öğrencilerin ayrı eğitim gördükleri kurumlar haline dönüştürelim. Kızlarımızın en fazla şeytanileştikleri dönem yükseköğretim dönemleridir. Başbakanımızın saptamalarına göre bunlar yalnızca birlikte öğrenim görmekle kalmıyor, birlikte yaşayarak “gayri ahlaki” ilişkiler içine giriyorlar. Bu nedenle erkek öğrencileri şeytanların etkisinden kurtarmak ve gayri ahlaki davranışların önünü geçmek için “Kadınlar Üniversitesi” kurulmalıdır!
Yükseköğretim tarihimizde kadınlar üniversitesi vardır.
Yalnızca kadınların kaydolduğu; İnas (Kadınlar) Darülfünunu 12 Eylül 1914 günü kurulmuştur. Kız liseleri ve kız öğretmen okullarına öğretmen yetiştirmeyi amaçlayan okuldu. Bu okul sosyal bilimler ağırlıklı; edebiyat, matematik, doğa bilimlerinin de okutulduğu üç yıllık yükseköğretim kurumlarıdır. Eğitimin iki ayrı darülfünunda sürdürülmesinin zorluğu nedeniyle 1919 yılında aynı binada ayrı dersliklerde eğitimi sürdürmek için İstanbul Darülfünunu’na bağlandı. Birleştirilmesi akademik/ idari sorunların çözümüne katkı yapmamış, eğitimin niteliğinin yükseltilememiş olması nedeniyle İnas (Kadınlar) Darülfünunu öğrencileri derslerini boykot ederek erkek öğrenciler ile birlikte aynı sınıfta öğrenim görmeye başladılar. Aynı sınıfın yarısında kadınlar, diğer yarısında da erkek öğrenciler ayrı bölümler halinde oturuyorlardı. Bugün olduğu gibi dönemin gerici basınında “Kızlarla erkekler aynı odada zanu be zanu (diz dize) oturarak güya ders görüyorlar. Bu hal ahlaka mugayirdir” tarzında yazılar yayımlanarak kamuoyu kışkırtılmaya çalışılıyordu.
İnas (Kadınlar) Darülfünunu 1921 yılında Ankara’da yapılan Maarif Kongresi’nde Mustafa Kemal’in kadın ve erkeklerin ayrı oturmasına tepki göstermesi ve Darülfünun öğrencilerinin de ayrı oturmayı reddetmesi ve eylemlere başlaması ile 16 Eylül 1921 tarihinde İstanbul Darülfünunu’na katılmasıyla kapatılmıştır. Yaşamı çok kısa olmasına karşın ülkemiz kadınlarının aydınlanmasında, kadın hareketinde ve cumhuriyet dönemindeki kadın hakları kazanımında önemli yeri vardır. Bu nedenle siyasal iktidar ülkeyi geriye götürme uğraşlarında kadınların eğitilmesini engel olarak görüyor. Çalışma yaşamında ve eğitim alanında yapılmaya çalışılan düzenlemelerin hedefi budur.
Yüz yıl önce yaşanan Kadınlar Üniversitesi deneyiminde görüldüğü gibi kadınları yaşamın içinden koparıp almak sanıldığı kadar kolay değildir. Buna Cumhuriyetin aydınlığını da eklerseniz gericilerin işinin kolay olmadığını düşünüyorum.

 İrfan O. Hatipoğlu /Cumhuriyet

Antakya'nın Habib Neccar Dağı'na yaslanan mahallelerinde; pazar sabahları güvercinler uçurulur. Gökyüzünde güvercin sürüleri, evlerin çatılarında uzun sırıkların ucuna takılmış plastik torbaları sallayan sürü sahipleri ilginç görüntü verir.
Hoş bir görüntü olmasına karşın güvercin yetiştirenlerin aralarında katı kuralları vardır. Ne kadar değerli o-lurlarsa olsunlar başka bir çatıya konan güvercin, konduğu evin olur. Güvercinin yeni sahibi de uçup gitmesin diye kanatlarındaki tüyleri kopartır. Kanatları kopartılan güvercin çatıda paytak paytak yürür. Yeniden uçması için uzunca bir zaman gerekir ve uçtuğunda o artık eski güvercin değildir.
Bugünlerde Ortadoğu’dan uçurulan barış güvercinlerinin başka çatılara konmalarına dahi izin verilmiyor. Kanatları ‘neo-Muaviye’ler ve emperyalistler tarafından koparılarak Doğu Akdeniz’de paytak paytak yürümelerine neden olunuyor. Aslına bakarsak barış güvercinleri Doğu Akdeniz’de tarihin hiçbir döneminde coşku ile uçamadı. Her zaman kanatlarının bir bölümünün tüyleri koparılmıştır. Her tüy koparmanın ayrı bir öyküsü vardır. Bu öykülerden en dramatik olanı; Muaviye’nin Doğu Akdeniz’de yazmaya çalıştığı ayrıştırıcı, ötekileştirici öyküdür.Doğu Akdeniz’de (Suriye/Şam) 1400 yıl önce din adına yazımına başlanan öykünün temasını, Muaviye’nin, Ali ile başlattığı iktidar kavgası oluşturur. Öykü; birlikte yaşayan, aynı inanca sahip insanlar arasında aşılması güç uçurumları, katliamları, dokuların derinliklerine işleyen nefret duygusunu anlatır. Tarihteki din adına yapılan iktidar savaşlarının en kanlılarından ve ayrıştırıcılarındandır. İktidar savaşı, Kerbela’da, Ali’nin oğlu Hüseyin’in öldürülmesi ile son buldu. İktidar savaşı son bulmasına karşın yarattığı travma ve kırılmanın derinliği büyük oldu. Muaviye ve ardıllarının Ali taraftarlarına din adına uyguladığı işkenceler ve sevenlerinin sapkın ilan e-dilmesi nedeniyle zihinlerde ve bölgede barış kalıcı kılınamadı. Bugün Doğu Akdeniz’de iktidar savaşını dinsel öyküyü tamamlamak isteyenler ile Doğu Akdeniz’i yeniden düzenlemek iste-yenler başlatmışlardır. Her birinin farklı beklentisi var. Neo-Muaviyeler açısından yarım kalan öykünün tamamlanmasıdır. Emperyalistler açısından ise Doğu Akdeniz’i yeniden düzenleyerek bölgenin zenginliğine el koymak, iki yüz yıl önce yapılan paylaşımı daha adil duruma getirmek ve bölgede filizlenen ulusal güçlerin bastırılması istencidir. Suriye’de başlatılan savaşın kanlı yüzünü neo-Muaviyeler yürütmektedir. Süren savaşı neo-Muaviyeler değil, emperyalistler kazanacak. Uçurulan barış güvercinleri de ayaklarımızın arasında paytak paytak dolaşacaklardır.

Cami, İslam dininin ibadet yeri; dini bir kurumdur. Din dogmalardan oluşur, önermeleri tartışılmaz, şüpheci ve sorgulayıcı bakış açısına sahip değildir. Din bu yönüyle bilimden ayrılır. İnanç düzeyinde kaldığı sürece din ile bilim çatışmaz/bir arada olmasında sakınca yoktur.

Üniversitelerimizde yeni bir kampanya başlatıldı: “Mabetsiz (cami) üniversite kalmasın!” Dünyanın saygın üniversitelerinde bölüm kapılarının mabetlere açıldığı, en güzel yerlerinde mabetlerin bulunması gerekçe gösterilerek üniversitelerimizde cami inşaatları başlatıldı. Üniversitelerin dinsel eğilimlerin çalışma alanı olması uğraşı cami yapımı ile sınırlı değildir. Dini eğitim almış gençlerin alan sınırı konmaksızın üniversiteye girişi, türbanın serbestleştirilmesi, dini liderler adına konferanslar düzenlenmesi, dualar ile üniversite açmalar öncü çalışmaları oluşturmaktaydı.

Üniversitelerde cami açılımı

Üniversitelerin geldiği durumu simgelemesi bakımından “üniversitelerde cami açılımı” söyleminin ayrı bir önemi vardır. Yapılan girişim ile cemaatler, yerel dini figürler bilimsel verileri sorgular, öğrencileri, akademisyenleri üniversite içinden yönlendirir duruma gelecektir. Çünkü başlatılan cami yapımlarının üniversitelere yük getirmediğini, yerel hayırsever (cemaatler) ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın katkıları ile yapıldığının özellikle belirtilmesi girişimin üniversite ile sınırlı kalmayacağını gösteriyor.

Üniversite (Darülfünun); 1933 yılı üniversite reformundan önce, kurumsal olarak dogmaların içinde boğulmuş, yeniliklere kapalı, şüpheci/sorgulayıcı olmaktan çıkmıştı. Başlatılan reform ile üniversiteyi “evrensel ilkeler” kazandırma uğraşına girişildi. 1933-1980 yılları arasında yürütülen reform çalışmaları sürecinde üniversiteler demokratiklik, çağdaşlık, özerklik alanında önemli kazanımlar elde etmişlerdir.

Aynı dönemde üniversitelerin demokratik, çağdaş ve özerk yapısından hoşnut olmayan sivil güçler ve siyasal iktidarlar da üniversiteleri kontrol altına almak, 1933 üniversite reformunun gerisine çekmek uğraşını sürdürdüler. Üniversitelerden bilim insanları uzaklaştırıldı, gerici örgütlenmeler desteklendi ve bilimin saygınlığının azaltılması için bilimsel veriler tartışmaya açıldı.

Çağdaşlık karşıtları istemlerine 1981 yılında çıkartılan 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası ile kavuştular. Üniversitelerin o güne kadar elde ettikleri demokratik, çağdaş, özerk yapı alanındaki kazanımları yok edilerek siyasal iktidarların denetimi/gözetimi içine alınmaları sağlandı. Bugün siyasal iktidarın çıkardığı yasalar ve uygulamaları ile bilim kurumları/bilim insanları taraf olmayı zorlanmaktadır. Türkiye Bilimler Akademisi’nde (TÜBA) yapılan uygulamalar ve üniversitelerdeki rektör atamalarını örnek gösterebiliriz. Bunun son aşamasını da “üniversitelerde cami açılımı” oluşturmaktadır.

Üniversitelerin görevi

Üniversiteler ve cami kurumsal olarak birlikte olabilir mi?

Üniversitenin Türkçe sözcük anlamı “evrenkent”tir. Üniversiteler; evrensel anlamda ortak değerleri olan kurumlardır. Bu değerlerin başında bilimsel işlevsellik (bilim üretme, aktarma, yayma), bilimsel anlayış üstünlüğü, akademik yaşamın yoğun olduğu ortamlar olmasıdır. Üniversitelerin görevi dünyaya geniş açıdan bakan, özgüveni olan, özgürlüğünü kazanmasını, korumasını bilen insan yetiştirmektir. Amaç üst düzeyde öğretim ve araştırma yaptırarak topluma bilimsel düşünme yeteneği ve beceriye sahip bireyler kazandırmaktır.

Özgür düşünceyle doğrunun arandığı, soru sormanın, tartışma yapmanın öğretildiği/özendirildiği, aklın dogmaya üstünlüğünün kanıtlandığı ve topluma bu doğrultuda katkıda bulunacak sorumluluk bilincine sahip bireylerin yetiştirilmesinin hedeflendiği bir yapıdır. Kısaca bakış açısı şüpheci, sorgulayıcıdır.

Cami, İslam dininin ibadet yeri; dini bir kurumdur. Din dogmalardan oluşur, önermeleri tartışılmaz, şüpheci ve sorgulayıcı bakış açısına sahip değildir. Din bu yönüyle bilimden ayrılır. İnanç düzeyinde kaldığı sürece din ile bilim çatışmaz/bir arada olmasında sakınca yoktur. Fakat ülkemizde din hiçbir dönemde olmadığı kadar siyasallaşmış ve metalaşmıştır.

Siyasallaşan din

Siyasallaşan ve metalaşan din; inancı yoğun olan insanları bölmüştür. Cemaatler, tarikatlar arasında yaşanan görüş ayrılığı nedeniyle camiler ayrılmış, dini ritüellerde ve yorumlarda farklılıklar ortaya çıkmış bulunuyor. Din; Tanrı ile kul arasından çıkmış, hoşgörü ve birleştirici özelliğini kaybetmiştir. Metalaşma sonucu çıkan ranttan daha fazla yararlanmak için gruplar arasında kavga başlamıştır. Ekonomik, siyasi olarak güçlenen cemaatler/tarikatlar halkın yaşam biçimine, devletin temel değerlerine müdahale eder duruma gelmiştir.

Bugün üniversitelerde başlatılmış olan “mabetsiz üniversite kalmasın” kampanyası üniversitelerde ayrışmalara neden olacaktır.

Ülkemizde oluşan din anlayışı ile akademik yaşamın birlikte olması mümkün değildir. Çünkü din anlayışı bilimin temel ilkelerine müdahale eder noktasına gelmiştir. Üniversite üst yönetimi ve diğer atamalar “dini kimlik” bakılarak yapılmaktadır. Özellikle taşra üniversiteleri cemaatlerin/tarikatların kontrolüne girmiş, bölgelerinde yaşayan dini figürlerin yönlendirmesi altındadırlar.

Cemaat/tarikatların kontrolüne giren üniversiteler şüpheci ve sorgulayıcı özelliklerini kaybedip, dogmalara boğulmuş durumdadır.

Üniversitelerde cami açılımının önünü alamazsak rektörler arasında kim daha büyük cami külliyesi yapacak yarışı da başlayacaktır.

İrfan O. HATİPOĞLU/Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget