Makaleler "Zeynep Göğüş"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner


Çölde erguvan yetişir mi?
Madam Lilla -ki kendisi Ece Temelkuran’ın yazdığı son romanın baş kahramanıdır- bunu sağlıyor.
Harika bir romanda kullanılan erguvan simgesinin sırrını bu köşe yazısında ele vermeli mi, vermemeli mi?
Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı erguvan mevsiminde İstanbul’da okuduğum için şanslıyım.
Ece Temelkuran uzun zamandır okuduğum en iyi Türkçe romanı yazmış. Edebiyatsa edebiyat, siyasetse siyaset...
Siyaset, ama sığ ve dar alanda oynananı değil. Kartaca’dan, Tahrir Meydanı’ndan da geçerek zamansız bir çöle açılan, dünyayı sarmalayan dişil bir oyun.
O oyuna buradan bakınca, çölde açan erguvanla İstanbul’dakiler kız kardeş.

***

Tezat. Erguvanlar Boğaz’ın aşk tepelerindeki tarihe gömülürken, gökdelen muhitinde canlandılar. Apartmanların önündeki kaldırım taşlarını delmeye başladı cılız pembe dallar.
85 bin erguvan dağıtılmış bu mevsim İstanbullulara, eylülde 15 bin daha...
Ne büyük ruh eziyetidir gökdelenler, İstanbul’u Erguvan imgesiyle yaşayana...
80’ler, 90’lar... New York’a özenen, aidiyet yoksunu kültürsüz bir güruhun moderni gökdelen simgesine yüklemesiyle kabul gördü bu yeni İstanbul silueti. Şimdi tutabilene aşkolsun. Rant sırtlanlarını araziye saldıktan sonra iş işten geçti.
Bahane hep aynıdır: Hele bir bitsin inşaat, yeşillendireceğiz etrafı.
İnanırsan...
Üç otomobil park etmek için katledilen erguvanları görmedik mi? Asıl acı veren, buralı sayılanın zalimliği. Boğaziçi Mezunları Derneği’nin 1988’de Rumeli Hisarı’nda yaptığı erguvan katliamının önüne geçemediğim için hâlâ vicdan azabı çekiyorum. Kepçenin önüne kendimi attım, müdürün odasını bastım, ama çalıştığım gazetenin genel yayın müdürünü arayıp yaptığım haberi koydurtmadılar!
Şimdi oraya giden üyeler otomobillerini keyifle erguvan mezarlığına park ediyorlar, habersiz. Benimse gördüğünüz gibi erguvan öfkem dinmedi, o derneğin ise mezun sayısı kadar erguvan borcu birikti İstanbul’a, çünkü Rumeli Hisarı, kepçeyle erguvan sökme vahşetini unutmayacak kadar kadim bir yer.
Özür dilesinler!

***

Erguvanlar yaşayacak, çünkü öteki seçenekte ölmek de var. Eskiden dürbünle denizin seyredildiği gökdelenler de artık maviye hasret. Levent’teki Kanyon’un en üst katlarından birinde taraçaya çıktık geçen gün. Görülen “manzara” gökdelenlerden ibaret! Mantar gibi bitiyorlar ve bunun bir mıntıkası, sınırı yok.
Bizim Yazarlar Sokak’ın girişinde örneğin, 45 katlı bina yapılıyor.
Fakat mücadele sürüyor. Yazarlar Sokak’ta yazmaya devam ediyoruz ve iki bahar önce bahçe kapısının kenarına ektiğimiz mor salkım bu yıl ilk kez açtı.Seneye burada erguvanlarımız da olacak. Söz.
Onlar gökdelenlerini, biz erguvanlarımızı dikeceğiz.
Erguvan bir simge...
Bu değerler erozyonunda ayakta kalmak için elimizden geleni ardına koymayacağız. Kanımızın son damlasına kadar savaşa devam. Cephe açacağız ve bunu da bazen bir erguvanla yapacağız.
Ece’nin dediği gibi “Ömrümüzün bir kısmını -kimlere, nelere harcamışız- erguvanlara bedelsiz verebiliriz...”
Biline...

Başlığa bakınca yazının konusunun bir Fransız filmi olduğunu düşünebilirsiniz. Ya da hüzünlü bir aşk şarkısı... İkisi de değil. Son günlerde süregelen başkanlık ve anayasa tartışmaları, Fransa’da 1964 yılında sosyalist lider Mitterrand’ın Charles de Gaulle’e yazdığı ünlü protesto mektubunu hatırlatıyor. Mektubun başlığı: Coup d’Etat Permanent, “Sürekli Darbe Hali”ydi...
Başkanlık sistemi eleştirisi olarak dünya siyaset tarihine geçen bu metni ilgilenen internet ortamında bulabilir, ayrıntısına girmeyeceğim. Fakat AKP’nin önerdiği başkanlık sistemi bu haliyle kabul edilirse Türkiye’nin “sürekli darbe” halinde yaşayacağı kesin.

***

Fransa’da cumhurbaşkanı 1962 referandumundan bu yana doğrudan seçiliyor. Cumhurbaşkanı, başbakanı doğrudan atama yetkisine sahip. Ancak Fransa’da parlamentonun hükümeti istifaya zorlama yetkisi var. Bunun için de cumhurbaşkanının, parlamentonun desteğini alacak bir başbakan ataması gerekiyor. Hükümet ve devlet başkanlarının farklı siyasi gruplardan olması durumunda “birlikte yaşama” denilen “kohabitasyon” söz konusu oluyor ve cumhurbaşkanının siyasi gücü büyük ölçüde sınırlanıyor.
Fransa’da var diye oradaki yarı başkanlık sisteminin daha da ilerisinin bizde olması gerekmiyor. Ancak anlaşılan o ki, Büyük Ortadoğu Projesi bunu dayatıyor. “Kürt sorununun çözümü için başkanlık sistemi şart” algısı kafalara yerleştirilmek isteniyor.
Soru şudur: Askeri darbelerden ağzı yanan bir toplum, bu kez süreklilik arz eden bir sivil darbe ortamında yaşamayı kabul eder mi?
Açıkçası bunu pek olası bulmuyorum. Uyanıklık yapılıp referandumda Kürt sorununun çözümüyle birlikte sunulacak olsa bile milletin bu zokayı yutacağını sanmam. Haliç’teki aç balıklar bile Galata Köprüsü’nden atılan oltalara takılı her yeme kanmıyor.

***

AKP Ar-Ge Başkanlığı, yarın 17 ilde “Başkanlık Sistemi” sempozyumları düzenliyor.
Varyans Araştırma Şirketi’nin yürüttüğü anket sonuçlarına göre AKP’nin seçmen kitlesi dahil olmak üzere kamuoyu başkanlık sistemine sıcak bakmıyor. AKP seçmeninin yüzde 51.7’si başkanlık sistemi istemiyor.
Geçen yıllarda AKP’nin üst kademelerinden Bülent Arınç ve dönemin Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin gibi isimler de parlamenter sistemin Türkiye’ye daha uygun olacağına yönelik açıklamalarda bulunmuşlardı.
Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndaki süreç yavaş ilerliyor. Başbakan Erdoğan tepkisini “Uzlaşma olmazsa kendi anayasamızı hazırlar, referanduma götürürüz” diye dile getirdi.
Buna karşılık AKP’nin çeşitli kademelerinden “başkanlık sisteminin olmazsa olmaz bir konu olmadığı” şeklinde açıklamalar geldiğini gördük.
Pazarlık masasına önce kabul görmesi zor bir unsur sürülüp, sonra da geri çekilmesiyle “uzlaşmaya doğru bir adım atmış olma” havası yaratmak mıdır amaç?
Ya da ölümü gösterip sıtmaya razı etme taktiği...
Peki ama sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?
Hodri meydan!

Afrika’da insanlar açlıktan ölürken sen ne demeye Timbuktu’nun derdine düşersin?
Ne olmuş Kara Kıta’da türbeler tahrip edilip el yazmaları yakılıyorsa, önünde sonunda cansız taş binalardır yıkılan ve kâğıttır yakılan...
Yukarıdaki akıl yürütmeyi daha dün Galatasaray Üniversitesi’nin tarihi binası yanarken de duymadık mı biz? “Ne diye bu kadar patırdı yapıyorsunuz, insan yanmadı ya!” demediler mi?
Dediler.

***

Başbakan Erdoğan Millete Hizmet konuşmasında Türkiye’nin Afrika’da yaptıklarını sıralayıp “21’inci yüzyıl Afrika medeniyetinin tarih sahnesine geri döndüğü bir yüzyıl olacaktır” der demez, Timbuktu’ya doğru yola çıktım ben. Seyyah Leo Africanus’tan yardım istedim. Hayal bu ya, gece vakti İslam bilim ve kültürünün Afrika’nın bu en eski kentindeki 333 evliyanın türbesini tavaf edecektim.
Afrika uygarlıklarını düşünüp Başbakan’ın söyledikleri için “keşke” dedim.
Ama bugün Timbuktu’yu görünüşte Fransızlar “kurtardılar”.
Tabii ona kurtarmak denirse.

***

Özetle geçelim olan bitenin üzerinden.
Mali’de Azavad denilen bir bölge var. Tuareg halkının yaşadığı bu bölge Mali’den ayrılmak istiyor. Azavad Bağımsızlık Hareketi MNLA, Nisan 2012’de bağımsızlık ilan etti, ama kimseden itibar görmedi.
MNLA Hareketi, El Kaide bağlantılı Ensar Din adlı örgütle Mayıs 2012’de işbirliği yaptı. Ancak Ensar Din’ciler Azavad bölgesinin diğer iki büyük kenti Gao ve Kidal’ın yanı sıra Timbuktu’yu da geçen yaz ele geçirdiler.
Timbuktu İslam tarihi açısından da Afrika’nın en önemli merkezi. Bir zamanların bu zengin Afrika kenti, bugün izi kalmayan en eski İslam üniversitesi ile ünlü. Buradaki türbeler ve el yazmaları UNESCO koruma listesinde.
Ensar Din militanlarının Timbuktu’daki İslam eserlerinin en ünlüsü Sidi Yahya Camii’ni geçen temmuzda tahrip etmeleri, insanlık tarihi açısından Afganistan’da Buda heykellerinin yıkılmasından daha hafif değildi. Trablus’ta tarihi Sufi türbesi Seyyid Şaab’ın üzerinden El Kaide buldozeri geçeli de çok olmamıştı. Gerçi Mısır’da, Libya’da, Irak’ta İslamın radikal yorumuna uymadıklarını düşündükleri Sufi ibadethanelerini yakıp yıkanları biliyorduk, ama bu kadarı fazlaydı.
Ensar Din de Taliban gibi kendi bildiği İslamı korku salarak kabul ettirmekle kalmayıp, geçmişin izlerini de silmek istiyordu.
Batı dünyası bu olaylarla İslam dünyasından çok daha fazla ilgilendi.

***

Ve Fransa Mali’ye girdi. Fransızlar bu hafta Timbuktu’yu ele geçirdi. Bu arada Azavad Hareketi MNLA, Ensar Din’den koptu ve ülke bütünlüğüne bağlılığını açıkladı. MNLA Fransa tarafına geçti.
Bugün Timbuktu’da Müslümanlar Fransız bayrağına sarılarak namaz kılmaktalar...
Bu haberleri duyunca insan önce kendi ülkesini düşünüyor. Kendi ayrılıkçılarının da günün birinde bir yabancı ülkenin bayrağına sarılıp secdeye kapandıkları görüntüsünü zihninden kovmak istiyor. Etnik meselenin içine din parmağı karıştığında ne denli tehlikeli sonuçlar ortaya çıkabileceğini görüyor.
Din üzerinden politika tehlikeli bir oyun. Bu saptama bir yana, evet tarih ve kültür önemlidir. İslam uygarlığı kendi geçmişini koruyamıyorsa, geleceği de aydınlık olamaz.

Avrupa Birliği ile ilişkilerde Ankara’nın her dönem en güçlü destekçisi olan İngiltere’nin muhafazakâr başbakanı David Cameron’un hafta ortasında yaptığı konuşmanın sonuçları Türkiye’yi de ilgilendiriyor. O kadar ki İngiltere’nin AB içindeki konumu, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne kadar etki yapabilir.
Önce ne olduğunu anlayalım. Cameron, partisindeki AB karşıtlarına taviz verdi ve 2015 seçimlerinin ardından AB üyeliğinin yeni bir şekil almasını müzakereye açacağını, ayrıca bir “çık kal” referandumu düzenleyeceğini açıkladı.
Cameron’un iç kamuoyuna dönük yaptığı bu manevranın amacı 2015 seçimlerine kadar ülkesindeki AB tartışmasını dondurmak. Zira Cameron, AB karşıtı Bağımsız İngiltere Partisi’nin önümüzdeki yılın Avrupa Parlamentosu seçimlerinde alması beklenen yüksek oyun 2015 genel seçimlerinde muhafazakârların başını yemesini istemiyor.
2015 seçimlerini kazandığı takdirde Cameron’un referandum düzenlemesi için en erken tarih bugünden 4 yıl sonrası olabilir ki, o zamana kadar da köprülerin altından daha çok sular akar.
Bu konuları doğru bir isimle, AB’nin bundan önceki Genişleme Genel Müdürü Michael Leigh’le konuştum. 30 yılını AB’de geçiren Michael Leigh halen Avrupa’nın geleceğiyle ilgili önemli projelerde çalışıyor. Leigh, Cameron’un stratejisini riskli bulanlardan. Ona göre AB’nin Cameron’un istediği konularda ilişkiyi müzakareye açması zaten çok zor. Ayrıca İngiltere finans piyasasının kalbi City bu konuşmadan tedirgin, uluslararası yatırımcılar bu işten hoşlanmaz.
Öte yandan da İngiltere’nin ABD ile özel bir ilişkisi var. Obama güçlü bir AB içinde güçlü bir İngiltere istiyor.

***

Türkiye’nin AB üyeliği tartışılırken AB’deki gelişmelerin paralelinde farklı üyelik seçenekleri gündeme geliyor. Çok vitesli Avrupa’ya eklemlenecek bir Türkiye’den söz ediliyor. Leigh ise alakart üyelik seçeneklerinin mümkün olamayacağı görüşünde.
Önümüzdeki dönemde Türkiye ile müzakerelerde başlık açılabilir ancak Leigh, başta basın ve ifade özgürlüğü olmak üzere siyasi kriterlere uyumda çıkan sorunları hatırlatıyor. Her durumda Türkiye’nin üyelik olasılığı 2020’lere sarkmış durumda.

***

Gelelim güncel konu “İmralı süreci” ile Avrupa Birliği bağlantısına. Avrupa Birliği’ne üye olup da parçalanan bir ülke yok. Bu açıdan Türkiye için AB üyeliğini savunmak, Kürt sorununun parçalanmaya kadar gitmemesinin de bir tür güvencesi.
Leigh’le bu konuya değinmedik, ama o Cameron’un konuşmasını yorumlarken İngiltere’nin AB’den sapmasının İskoçya’daki ayrılma isteğini tekrar alevlendirebileceği görüşünde. Bunun AB içindeki izdüşümünün ise Belçika’da Flaman, İspanya’da ise Katalan ayrılıkçıları cesaretlendirebileceğine değiniyor.
Bugünün Avrupa Birliği kendi içinde kültürel hakların arkasında dururken parçalanmayı hiçbir şekilde desteklemiyor. Ayrılıkçılık Avrupa ruhuna aykırı ve onay görmüyor. Tam tersine Avrupa felsefesi egemenliklerin daha yüksek bir güç ve ideal için bir potada birleşmesini öngörüyor.
Cameron’un konuşmasından yola çıkarak “AB dağılıyor” diye sevinmeden önce bütün bunları düşünmek gerek.

Çocukken lunaparktaki aynalı odalarda kendimizi seyrederken ne eğlenirdik. Büyüdükçe iş değişti. Bazılarının kendilerini dev aynasında görme alışkanlığı edindiklerini gördük. İşin fenası bizim gazetecilik mesleğindeki arkadaşlar da bu konuda siyasetçilerden aşağı kalmıyorlardı.
Zaman içinde daha dün yerdiğini bugün öven ya da tersini rahatlıkla yapabilen karakterlerle dolu olduğunu fark ettik etrafımızın. Bu kadar çok narsist nasıl bir araya gelmişti? Nedense hele hele de televizyonlar devreye girdikten sonra, bu yapıdaki insanları daha da fazla çeker oldu bizim meslek.
Bugün toprağa verdiğimiz Mehmet Ali Birand, tanıdığım kadarıyla yukarıdaki fotoğrafa hiçbir zaman girmedi. “Kasıntı” kelimesi onun semtine uğramadı. Kişilik sorunu olmayan bir “haberci”ydi, bunun olağanüstü keyfini sürdü. Ezmek, sövmek, intikam almak gibi ilkel duygulardan çok uzaktı Birand. Evlilikte doğru eşi seçmiş olmasının da eriştiği konuma gelmesinde olumlu etken olduğunu düşünürüm.
Arkadan iş çevirmek, ayak kaydırmak gibi işlerle hiç uğraşmadı. Kafayı başarılı gazetecilik projelerine imza atmaya yordu. Kendi özgüvenini ve haber hırsını tüm çalıştığı ekibe geçirebilmesi de büyük başarıdır.
Onun strateji kurduğu alanların başında kuşkusuz 32. Gün’ün 1983’ten itibaren başlayan bir süreçte devletin televizyonu TRT’ye kabul ettirilmesi gelir. O macerada ufak bir rolüm olduğu için kendime pay çıkarmasam da mutluyum. Birand’a karşı yürütülen hiçbir kampanyaya, ne TRT bağlamındakine ne de Şemdin Sakık’ın ihbar listesi birlikte çalıştığımız gazeteye ulaştığındaki saçma sapan suçlamalara itibar ettim.

***

Brükselli yıllarda Birand’ı “görülen geçmiş zaman kipi”nde anlatacak kadar iyi tanıdım. O nedenle mişli muşlu “rivayet” kipine itibar etmem. Onun “Bir Pazar Hikâyesi: Türkiye-AET İlişkileri” kitabı olmasaydı Brüksel’e uyum sağlamak o kadar kolay gerçekleşmezdi. NATO koridorları, AB basın salonu, Brüksel-Strazburg tren seyahatleri onun enerjisiyle keyifliydi.
Birand genç insanlara inisiyatif verir ve güvenirdi. Bir gün yine Brüksel’deyiz, telefon etti. Yerel haberlerde asistanlığını yapan Sıtkı Uluç’u o sırada Brüksel temsilcisi olduğum Akajans transfer etmiş. “Bana çabuk birini bul” dedi. Ahmet Sever’in Dışişleri sınavına girmekten vazgeçip gazeteciliğe ilk adımını atması da böyle oldu...
Birand’ı ölümünün ardından yayımlanan 32. Gün’ün 25’inci yılı için yapılan programın tekrarında izledim. “Bugün neden 32. Gün gibi program yapılmıyor?” sorusuna verdiği “çünkü hiçbir kanal o bütçeyi ödemez” yanıtını lütfen bir kenara yazın. Bizi stüdyo konuklu ucuz programlara mahkûm eden yeni düzenden o da şikâyetçiydi. Yıl 1985’ti ve biz o günün konjonktürünün yardımı, iktidarın da arkasında durmasıyla Türkiye’yi dış dünyaya açmakta 32. Gün gibi kaliteli bir araca sahiptik.
Hakkını helal et Birand.

Toplu konutların balkonlarında neden çiçek yoktur hiç düşündük mü?
Çünkü orada oturanlar süs çiçeği değil, köyündeki gibi domates biber ekmek ister.
Neden mangal yakar Türkler balkonda?
Gökyüzüne inip çıkan asansöre binenlerin birbirlerine merhaba demediği bir binada yaşamak nasıl bir duygudur?
Kentsel dönüşümün TOKİ-toplu konut bacağı sosyal sorunlara gebe.
Toplu konutu insan ölçeğinden uzak, müteahhit işi olarak ele alan zihniyetin, sosyal bir üstünlüğümüz olan toplumsal dayanışmayı da yok eden mutsuz insanlar ülkesi yarattığını göremiyoruz pek...

***
Avrupa’nın büyük kentleri bugün yaşadığımız göç sancısını çekti. İngiltere’de sanayi devrimi sırasında bir yatak, günde 8 saatliğine 3 vardiya kiralanıyordu. Odadan değil, yataktan söz ediyoruz. Köyün kente akmasının sonucuydu bu durum. Ekonomik yapıdaki değişim farklı konut çözümleri üretilmesine yol açtı.
Toplu konut arayışlarında işin içine ideoloji de karıştı. İki dünya savaşı arası dönemin en mükemmel sosyal konut çözümünü sunan Viyana’daki Karl Marx Hof, 1934’te faşistler tarafından ağır makineli silahlarla tarandı.
Toplu konut tarihinin önemli uygulamalarından biri de Schrebergarten denilen küçük bahçeler. 19’uncu yüzyılın ortalarında toplu konutlar yapılırken bahçelerinden kopan insanları mutlu kılacak çözümler üretildi. Toplu konut sakinlerinin kent dışında kendilerine tahsis edilen bahçelere toplutaşıma ile gidebilmeleri sağlandı. Akşamları ya da hafta sonu sebzesini ekmeye devam etti insanlar.

***
Dönelim Türkiye’ye. Kentsel dönüşüm büyük bir gereksinim. Ne var ki her geçen gün yükselen, kentlerin dokusunu bozan TOKİ binalarının karaktersizliği içimizi acıtıyor. Midyat’taki Kasr-ı Nehroz’dan TOKİ silueti seyretmek ne büyük bir zulüm!
Havaya yükselirken, sadece topraktan değil insanlıktan da uzaklaşıyoruz. Mahallelerinden kopanlar acı çekiyor. Ortak buluşma mekânları yok oluyor. Dengeyi kuramayınca insanlar mutsuz oluyor.
Çamlıca gibi özel bir yeri bile cami yaptırma derneğinin insafına terk edebilen sistem, kentsel dönüşüm amacıyla mahalle yaşamı yok olurken mahalle sakinlerinin fikrini almıyor. Mimarlarla mahalleliyi buluşturup seçenekler hazırlatan bir mekanizma yok. Devreye en son girmesi gereken müteahhit ise TOKİ’de başrol oyuncusu.
Farklı sosyokültürel özellikteki gruplar nasıl bir araya getirilir? Kentsel dönüşüm alanında yaşayanların tercihleri nedir?
Biz insanlardan söz ediyoruz. O halde yoksul, derme çatma evlerden oluşan, estetik yoksunu mahallelerin üzerinden geçen buldozeri nasıl oluyor da bu denli sadistçe seyrediyoruz?
O buldozerlerin insanları da ezmemesi için ne yapmak gerekir?
Kâr peşindeki müteahhitler değil mimarların, şehircilerin, sosyologların ve elbette ki yerle bir edilen mahalle sakinlerinin ortak çözümünü dikkate almalı TOKİ. Aksi halde bugünkü TOKİ uygulamalarının 30 yıl sonra yıkılıp yerlerine başka çözümler aranacağını yaşayan görecek.
Bunu balkonumdaki sivri biber söyledi!(Not: Bu hafta Gaziantep’i Geliştirme Vakfı tarafından düzenlenen kentsel dönüşüm projelerinin ilke ve politikalar açısından değerlendirildiği toplantıya katıldım. Benzeri arayışlar tüm kentlerde yapılmalı.)

Modanın en sevdiğim tanımı, “kişisel olarak kendini ifade etme yolu”... Etraftaki çoğunluk bunu böyle algılamıyor ve küresel tüketim kalıpları içinde modayı taklitçiliğe hapsediyor. Daha çok küreselleşmeyle ilgili, ama sanırım biraz da birey olmakla ilgili bir durum.
Geçen hafta Gaziantep’ten bir telefon geldi. Bu kentin yöresel el sanatı olan kutnu kumaşının moda sektörüne kazandırılması için Avrupa Birliği desteğiyle bir proje yapılmış. Yıldız Sarayı’nda Abdülhamit’in yaptırdığı tiyatroda düzenlenen bir defile ile kutnuyu tanıtacaklarmış.
Kutnu hayranı olarak, bu projeye çok sevindim. Çözgüleri ipek, atkıları pamuk ipliğinden saten örgü ile dokunmuş bir tür yarım ipekli kumaş olan kutnunun bir desenini büyük olasılıkla tanırsınız, çünkü folklor dansı kıyafetlerinde kullanılır. Ancak kutnunun farklı adlar verilen yüzlerce çeşidi vardır ve bunu meraklısı dışında pek kimse bilmez.
İşte sözünü ettiğim proje “Yerelden Küresele Kutnu Kumaşı” başlığıyla kökü Anadolu Selçuklularına dayandırılan bu kumaşı dünya moda sahnesine çıkarmayı amaçlıyor. Nitekim proje için USOKDER (Somut ve Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Derneği), Fransız moda tasarımcılarını bir araya getiren Union des Designers Mode et Maison ile işbirliği yapmış.
Kutnunun bir AB projesiyle başlayan bu yeni serüveni beni çok heyecanlandırdı. Evimde sandalye kaplattığım, fularlarını yabancılara armağan ettiğim kutnu, nihayet dünya penceresini aralıyordu.
Defilede Siren Ertan, Özgür Masur, Cemile Gül, Tuvana Büyükçınar, Nurdan Özdemir ve Ankara Olgunlaşma Enstitüsü’nün kutnu kullandıkları koleksiyonları izledik.

***
Kutnunun yerelden küresele açılımı elbette markalaşmak için global düşünmek gerektiğini de çağrıştırdı. Buraya kadarı iyiydi de, küreselleşmenin nereye kadar gideceğini düşününce kendi hesabıma durup yutkundum. Kutnu el tezgâhlarının yerinde seri üretime geçmiş makineler, kutnu ustalarının yerini alan ukala işletmeciler, hatta çokuluslu kutnu patronları düşündüm.
Küreselle yerelin etkileşimi son yıllarda durmaksızın yüceltildi. Bu etkileşimin yarattığı melezleşmenin iyi olduğu savunuldu. “Küresel düşün, yerel davran” sözü duvarlara yazıldı. Varılan noktada hamburger tarifinde bile milim değişiklik yapmayan fast food zincirleri ramazan mönüsü sunmaya başladılar. Dünya tek bir pazardı, ama kültürel özellikler değişmiyordu. Bunun için nabza göre şerbet verilmeliydi. Dünya ölçeğinde hazırlanan satış stratejilerinde yerel özelliklerin dikkate alınması noktasına gelindi.
Kutnunun ise tersine bir yönde yerelden globale açılmasının bir AB projesi kapsamında ele alındığını söylemiştim. AB deyince küreselleşmenin paradoksunu bir kez daha hatırlayalım. Sermaye küreselleşirken emek büyük ölçüde yerel koşullara tabi. Bundan sadece yabancılar mı yararlanıyor? Hayır. AB ile yürütülen üyelik müzakerelerinde Sosyal Politika ve İstihdam faslı AB istemesine rağmen açılamadı, çünkü Türk iş dünyası direniyor.
Neyse, insafa geleyim. Akıllı bir AB projesine konu olmaktan başka suçu olmayan masum ve güzel kutnu kumaşımızı bu tartışmaya bulaştırmayalım.
Kutnu kumaşa küresel yolculuğunda başarılar diliyorum.

Biz bu tartışmayı da evrensel bir dilde yapmayı beceremeyeceğiz...
Çünkü tartışma eksenimiz yine belli.
Çünkü güvenmiyoruz.
Çünkü okul önlüğünü çıkartmanın saf bir özgürlük arayışı olduğuna inanmıyoruz.
Çünkü bunun gerisinde küçük kızların okula başı kapalı gönderilmelerini sağlama planının yattığına dair haklı bir kuşku duyuyoruz.
Çünkü kara önlük beyaz yakayla başladığım Şişli 19 Mayıs İlkokulu imam hatibe dönüştü...
***
İstanbul’un göbeğinde, 60’lı yılların Şişli 19 Mayıs İlkokulu’nda kara önlük bile fakiri zengini eşitlemeye yetmezdi.
Kiminin önlüğü parlak siyahtı, yakası kolalı, ayakkabıları rugandı.
Kiminin önlüğünün rengi soluk, pabuçları çamurluydu.
Hali vakti yerinde olan ailelerin çocuklarıydı müsamereye çıkanlar, çünkü herkes pamuk prenses yedi cüce kıyafeti diktirtemezdi. Çocuklarının rontlara katılması için gerekli giysileri alacak parası yoktu bazı ailelerin.
Eşitlikçi retorik burada çökerdi.
İmtiyazsız, sınıfsız bir kitle olmaya yönelikti kara önlük, ama zenginle fakir ayrımını örtmeye tam olarak yetmezdi.
Yıllar sonra, beni şaşırtan bir şey oldu. Bizim kara önlüğün tıpatıp aynısını 1980’lerde gittiğim Moskova’da ziyaret ettiğim ilkokullarda da gördüm.
***
Araştırmalar okuldaki başarı ve eğitimi ciddiye alma ile üniforma arasında bağ olmadığını gösteriyor. Buna karşılık tarihsel süreçte incelendiğinde doğum yeri 16’ncı yüzyıl İngiltere’si olan okul üniforması başlangıçta çocukların kendilerini birbirlerine karşı eşit hissetmeleri için bir araç olarak düşünülmüş. Çok sonraları, 19’uncu yüzyıla gelindiğinde seçkinlerin okullarında ayırt ettirici üniformalara geçilmiş.
İngiltere hâlâ üniformacı, kıta Avrupa’sı ise tek tipi sevmez.
***
Özel okulda kara önlükten lacivert formaya geçtik. Ergenlikle birlikte haliyle kılık kıyafet yönetmeliğini delme ve fark yaratma arayışları başladı. Zengin öğrenciler o yıllarda ender bulunan Shetland kazakları, pek moda olan künyeleri, sneakers denilen lastik pabuç gibi hevesleri taşırlardı okula...
Akıl ve mantığa sığmayan bir baskı görüyorduk okulda. Saçımızı nasıl bağladığımıza, eteğimizin boyuna, çizmemize, pabucumuza, her şeyimize gerekli gereksiz karışılırdı. Yerden cetvel tutup etek boyu ölçen, iki örgü yerine atkuyruğu yaptık diye saçımızı çeken muavinler vardı.
Hayatta en sevmediğim giysim okul formamdı.
Bugün ise göğüs cebinde sönmeyen meşale arması olan o lacivert formayı çok özlüyorum. Çünkü biliyorum ki sorun uygulamadaydı, lacivert forma sadece bir araçtı.
Bir başka şey daha biliyoruz. Okullarda serbest kıyafet uygulaması baskıcı zihniyeti değiştirmeye yetmeyecek.
Okul formasından nefret etmiş olan bu satırların yazarı bile formalara veda edilecek dendiğinde duraklıyorsa eğer, haklı bir sebebi var demektir.
Çünkü çocuk üzerinden yapılan siyasete güvenmiyoruz.
Çünkü 4+4+4’le başlayan kırılmanın devamında alınan bu kararın gerekçesinin, gerçekten özgür bireyler yetiştirmek olduğuna inanamıyoruz.

İkisi de kırmızı, ikisi de bizden.
Birinci uygulama geriye gidişi, ikincisi ileriye yönelişi temsil ediyor.
İlk örnek futbol sahasından, diğeri ise çağdaş sanattan...
***
Cumartesi akşamı Eskişehirspor-Fenerbahçe maçı.
Hakem orada olup biteni görmeden, anlamadan, Fenerbahçeli Caner’e kırmızı kart gösteriyor.
Televizyon seyircisi hakemin hata yaptığını belirgin biçimde görüyor. Nitekim Eskişehir’in futbolcusu da, kırmızı karta neden olan “lan” sözünü Caner’in değil, kendisinin söylediğini itiraf ediyor.
Hakemler hata yapabilir, ancak birden olay hakemi linç kampanyasına dönüşüyor. Tüm televizyon kanalları reytinge dönük yorumlar yayımlıyor. Hakemin evine kamera gönderiliyor, özel hayatı didikleniyor. Rezalet...
Ardından Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu kırmızı kart alan oyuncuya ceza veriyor. Hakem haklı bulunuyor. İkinci rezalet de bu.
Bu olay FB camiasında 3 Temmuz sürecinin devamı olarak görülüyor. İstatistikler zaten hakemin geçmişte de Fenerbahçe’ye karşı kararlar verdiğini gösteriyor.
Hakemin kararının yanlış olduğunu herkes görüyor, herkes söylüyor. Suçu işleyenin Caner olmadığını, karşı takımın oyuncusu itiraf ediyor. Yine de bu ifade dikkate alınmıyor.
Yetmiyor, ne hikmetse ceza kararları alelacele FB’nin Marsilya maçından iki saat önce açıklanıyor.
Hatalı karar veren hakemi, “Aman morali bozulmasın, İngiltere’de maç yönetecek” diye koruyanlar, aynı hassasiyeti Fenerbahçe’den esirgiyor.
Kırmızı kart olayı Türkiye’deki çifte standartlara, adaletsizliğe, kayırmacılığa iyi bir örnek oluyor.
Futbol sahası Türkiye’ye ayna tutuyor. Fenerbahçe’nin uğradığı haksızlığın aynısını ihalelerden duruşma salonlarına kadar her yerde görmek mümkün.
Ahlak bunun neresinde?
Vicdan ise zaten hiç yok.
***
Şimdi biraz da sanatın top sahasına girelim. İstanbul’da açılan Çağdaş Sanat Fuarı’ndan bir alıntı: Ressam Hanefi Yeter ahşap kıvrımlı çok katmanlı tarzını bu kez metal heykellere taşımış. Tüm fuardaki favorim olan “Kiraz Dudaklım” işte böyle lirik bir eser.
Kiraz Dudaklım’ın farkı neydi?
Sanatın genelinden kopup ayrıntıya bakmamızı zorlayan...
İnsanı çok katmanlı düşünce patikalarına götüren...
Tasavvufla geleceği buluşturan, kısacası özenti olmayan, bu anlamda da kendine has bir ahlakı olan...
Kültür emperyalizminin eseri olmayan...
Tuvale üç tane Arapça harf çizmekle kültürüyle barışık havası yutturmaya çalışanlardan farklı...
Kısacası sadece derin değil, aynı zamanda da ahlaklı...
Teşekkürler Hanefi Yeter.
.........
Yine geçen hafta keçe sanatçısı Selçuk Gürışık’ın Minerva Han’da açılan “Deveran” sergisindeki eserler de Hanefi Yeter’in sanatıyla aynı erdeme sahip.
Belki de iki sanatçıyı buluşturan ortak nokta sahip olma duygusunun ötesine geçebilmeleri, nesnelerle aramızda bir tür manevi ve ahlaki bir bağ kurma çabası...
Sonuçta futbol sahası da sanat fuarı da bu toplumun aynası. Bireylerin çoklu ve katmanlı düşünemedikleri bir toplum, haklı haksız her an ve her sahada kırmızı kart görebilir.
Özgürlük, vicdan, erdem gibi kavramlardan soyutlanınca böyle oluyor.
Kırmızı kartın kimden ve nereden geleceği belli olmuyor.

29 Ekim TRT’si - Zeynep Göğüş
TRT, ilk gözağrım. Mesleğe orada başladım. Ankara’da, Amerikan büyükelçiliğinin karşı köşesindeki binada. Haber dairesinde mütercim kadrosunda. Oradan Esin Talu Çelikkan tarafından kurtarılıp TRT Dış Yayınlar’a transfer oldum.
Mithat Paşa Caddesi’nde Birleşmiş Milletler’i aratmayan, insan kalitesi yüksek bir ortamda çalıştık. BBC yayıncılığını kıstas alan bir ekip... Sırpçasından Farsçasına kadar radyo yayını yapılan bir yerde, Fransızca yayınlarda eski kimya öğretmenim Türkan Mayatepek’le çalışıyorduk. Türkan Hanım, Enver Paşa’nın kızı... Geçim derdi var, 60 küsur yaşında Fransızca spikerlik yapıyor.
Devlet dairesinin ne demek olduğunu da, sansürü de TRT’de anladık. Yıl 1980. Bırakın içeriyi, dışarıyı da sansürletirlerdi. Örneğin İran’da Kürt grupların çatışma haberini verirken, “bir etnik grup” denilmesi gerektiği bildirildi. Kürt kelimesinin kullanılması yasak! Yurtdışına Fransızca yayın yapıyoruz, İran’da ne olduğunu anlatırken Kürt diyemiyoruz. Bir kısmımız bu gülünç uygulamalara fazla dayanamadı, ekip dağıldı. Yurtdışına gittim, TRT maceram sona erdi, ama bu kurumu hep umursadım.
29 Ekim günü öğleden sonra TRT1’in haberleri nasıl verdiğini merak ettim. O sırada barikatlar açılmış, 1’inci Meclis’in orada biber gazı yiyen kitleler Anıtkabir’e doğru ilerliyordu. TRT1’de karşıma Rutkay Aziz’in oynadığı Cumhuriyet filmi çıkmaz mı! Şaka mı bu dedim içimden, doğru kanalda mıyım diye kontrol ettim.
Görenler hatırlayacaktır, derinliğine girmeden Atatürk devrimlerini eksiksiz anlatan bir film. Şapka devriminden harf devrimine, Menemen olayından ezanın Türkçe okutulma kararına kadar tüm önemli olayları kapsıyor.
Sonra yine TRT1’de 18.00 haberlerini izledim. Hayret... Sanki hiçbir yerde olay çıkmamış... İzmir’de halk 29 Ekim’i büyük bir coşku içinde kutlamış, aynı şekilde 1’inci Meclis’in önünde de kutlamalar olmuş...
Kusursuz şenlik havası, ne güzel...
***
TRT1 29 Ekim yayını ile ne demek istedi?
Ben iktidarın emrinde değilim mi dedi?
Fethullah Hoca tarafında olduğunu teyit mi etti?
Her durumda iki başlılık resmi, bir kez de TRT1 eliyle çizilmiş oldu.
Bundan sonrasında Başbakan’ın Fethullah Hoca cemaatine açtığı savaşta meydan muharebelerinden birinin de TRT’de yaşanmakta oluşuna hiç şaşırmayacağız.
2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadarki süreçte Türkiye siyaset sahnesi pek çok oyuna gebe.
Birlikte izleyeceğiz...
***
TRT1, 29 Ekim yayınında bayramının halka zehir edilişini görmezlikten geldi. Bu noktada “bariyerleri ben kaldırtmadım”, “göstericiler terörist” diyen iktidardan farklılaştı. Ancak bu farklı tavır iktidar katlarındaki bir çatışmayı yansıtmanın ötesine geçip tarafsız yayıncılığa yetmedi. Zira bu kez de bayramın sorunsuz yaşandığını göstermek için aşırı, inandırıcılıktan uzak bir gayretkeşliğin içine girdi.
Bugünün Türkiye’sindeki radyo televizyon kanallarında ister özel olsun, ister kamusal “egemen erkin sesi” olma durumu ağır basıyor. Diziler, eğlence programları, yarışmalar... Bütün bunlar egemen erkin sesini kısmaya yetmiyor, Türkiye özgür ve demokratik bir ülkedir dedirtemiyor.

Alın Size Maneviyat! - Zeynep Göğüş

“İlerilerin en gerisinde, gerilerin en ilerisindeyiz!..” Falih Rıfkı teselli niyetine bunu yazdığında yıl 1964. Kötümserliğe kapılmamak için hep bu söze sarıldık, kendi ülkemizden beter durumda olanlara bakıp avunduk.
Neredeyse yarım yüzyıl sonra bir de baktık, artık bu noktanın da gerisine düşmüşüz.
Hapisteki gazeteci sayısında birinci olmak, kadın-erkek eşitliği uçurumunda zirveyi zorlamak gibi göstergeler yüzümüze vuruldukça, “Nerede hata yaptık” sorusu çıkar karşınıza...
Bayram günü sizi bu soruyla baş başa bırakmak değil niyetim, bayramımız kutlu olsun, ama sabah gazeteleri açıp da Anadolu Ajansı’nın geçtiği o fotoğrafı görünce keyfim kaçtı. Fotoğrafta Boğaz’ın Anadolu kıyısındaki sular, akan kurban kanından kıpkırmızı.
Bu görüntü karşısında derin bir suskunluğa kapıldım. Edecek sözüm kalmadı. Sanırım buna şok geçirmek deniyor.
Tatildeyiz, üstelik Kaş gibi cennetten bir köşede... Bin bir tekneye, git Meis’te dolaş, hava güzel, denize gir, balık tut, moral bul!
İyi de iki gün sonra da 29 Ekim. 75’inci yılı Kızılay Meydanı’nda babasıyla dans ederek kutlayan ben değil miyim? 89’uncu yılın kutlama yasakları sinirlerimizi germesin de ne yapsın? Atatürk anıtına çiçek koyulamazmış! Yok artık! Ben de koyacağım, oğlum da koyacak. Ailecek... Yasaktan önce böyle bireysel davranışlar aklımıza gelmezdi, ama artık görev biliyoruz.
Bastırılma duygusu işte böyle bir şey...
***
Liseyi bitiriyoruz. Kompozisyon sınavı: “Mehmet Akif’in Batı’yı anlattığı ‘tek dişi kalmış canavar’ benzetmesini yorumlayınız...”
Batı’nın maddiyatını, yani teknolojisini alıp, maneviyatını reddetmek gibi egemen bir söylem var 70’li yıllarda hâlâ süregelen. Maneviyattan o zaman anladığımız, sömürgecilik. Ne de olsa işgal yaşamış ülkeyiz. Bu çerçevede yazıyorum bir şeyler. Notum 10.
Bugün geldiğimiz noktada ise “maneviyat” meselesine gelip takılıyorum.
Sömürgeci dönem kapandı, ama bizim maneviyatla ilgili ciddi sorunlarımız var. En azından siyasal yaşam bize bu sorunların olduğunu gösterdi.
Batı uygarlığıyla yaptığınız işbirliği, Batı’dan bol kese aldığınız kredilerle kalkınmaktan ibaret olamaz. Özgürlükler olmadan Batı’nın parasıyla “manevi kalkınma” bir yere kadar...
Kaldı ki manevi kalkınmayı hangi din adamıyla yapacaksınız?
Maneviyat bahsinde de Batı’dan alacak çok şey var.
Gazetedeki kanlı Boğaziçi’ni bırakıp yazlıktaki kütüphaneden sararmış bir kitap çekiyorum. Falih Rıfkı yine karşımda. Ve bakın uygarlık için ne yazmış:
“Bir medeniyetin temeli, manevi dediğimiz şeydir. Batı medeniyeti fabrikada imar edilmemiştir. Feylesoflar, ilimciler, yani büyük kafa, ülkücüler, fedailer, hürriyetçiler, fikir uğruna can verenler, yani büyük ahlak, el ele vererek, ortaçağ dinciliği geleneklerini yere vurup, dinle dünyayı ayırarak ve dine yalnız vicdan görevlerini bırakarak bugünkü Batı medeniyetini yaratmışlardır...”
Ben artık Batı medeniyetinin önce maneviyatını istiyorum. Zaten manevisi olmadan maddisi de olmuyor.
Varsın sıfır alayım bu yazıdan...

Rumeli’de 1912’de yaşanan Türk ve Müslüman katliamının 100’üncü yılındayız. Türkiye’de milyonlarca Rumeli kökenli varken bu olayın bu kadar sessizce hatırlanmasının sebebi ne olabilir?
Belleğimiz seçicidir, özellikle de Rumeli göçmenlerinin aile geleneğinde aktarım zayıf kaldı. Rumeli’den göçen birinci kuşak Cumhuriyet’in 10’uncu Yıl Marşı’nı söylemenin keyfiyle geçmişi unutmak istedi. En azından benim kişisel aile deneyimimde bu böyle oldu. O ilk kuşak birer birer kaybolmaya yüz tuttuğunda, üçüncü kuşağın aklı başına gelmeye başladı, ama çok geç kalmıştık. Bu yıl Fügen Ünal Şen, ‘Bir Avuç Mazi’yi yazdı, birkaç değerli çaba daha oldu. Ama çok az. Refik Halid Karay’ın “Gözyaşı” öyküsündeki Rumeli göçmeni temizlikçi Ayşe’nin öyküsü Oscar ödüllü ‘Sophie’nin Seçimi’nden daha az acıklı değildir, ama filmini yapmak kimsenin aklına gelmedi.
Uzun lafın kısası 1915 Ermeni olaylarının aksine 1912 Rumeli faciası ne yeterince belgesele ne de edebiyata konu olabildi. Üsküp’e noktayı sanki Yahya Kemal’le koymuştuk. İşin içine ideolojiler karıştı, tıpkı geçmişteki gibi İslamcılarla Batıcı modernistler arasında kalan Türkiye’de sağlam bir “üçüncü bakış” üretememenin sıkıntısıyla Rumeli’yi bir kez daha ve bu kez ruhumuzda yitirmiştik...
***
Gazeteci dostumuz Kerem Çalışkan 100 Yılla Yüzleşme-Anlaşılır Tarih dizisi başlığı altında kitaplar yazmaya başladı. 1912’de Rumeli’nde yaşananla 1915 Ermeni olaylarına uzanan tarihi sürecin arka planını, birbirine bağlanan olaylar ışığında genç kuşaklara aktaran ilk kitabın ardından dizinin “100 Yılın Darbesi” adlı ikinci kitabı da piyasaya çıktı. İttihatçıların ‘Babıâli darbesi’nin anlatıldığı bu kitabı medyada boy gösteren herkes okumalı.
İlk anayasanın ve meşrutiyet rejiminin silah zoruyla getirildiği bir geçmişle yüzleşirken yapılan maksatlı saptırmaları yakalamak lazım. Fenerbahçe’ye yapılan İttihatçı yakıştırmasının altında ezilmemek için bile şart bu!
***
Bir ay önce Abdülhamit’in 5’inci kuşak torununun düğünü yapıldı. Naciye Sultan ile Enver Paşa’nın torunu Osman Mayatepek politik bir sempozyuma benzettiği bu düğünü terk etti. Mayatepek’in hatırında kalan, sunucunun askeri darbe kurbanı olarak kahramanlaştırdığı Abdülhamit’le ilgili yorumlarıydı.
Balyoz Davası sırasında bazı TV programlarında Abdülhamit’e yapılan darbe yine gündeme getirildi. Ancak bu kişiler Abdülhamit’in kendisinin de bir darbe ile iktidara geldiğini hiç gündeme getirmediler!
Kerem Çalışkan, “İslamcılar kızmasın, ama Abdülhamit modern askeri darbe ile iktidara gelen ilk padişahtır” diyerek bu gerçeğin de altını çiziyor.
Tarihi seçicilikle ele aldığımız sürece “üçüncü bakış”ı oluşturmamız gerçekten zor. Geçmişteki olguları karartarak bir yere varamıyoruz. Darbelere karşı olmak, İslamcılık adına zorlama yapmaya da karşı olmayı gerektirir. Bugünün toplumu bu zorlamayı ne kadar kaldırır? Zorlama tepkiyi de getiriyor ve tarihimiz bunun örnekleriyle dolu.
Ne yazık ki Batılılaşma ile İslamlaşma arasındaki çalkantılı denizde yüzen bu gemi, henüz tarihin sonuna gelmedi.

AKP’yi iktidara taşıyan 2002 seçimlerindeki havayı hatırlayın. Avrupa Birliği’ne üyelik projesi iktidar partisinin belli başlı seçim kozlarından biriydi. Seçim bildirgelerinde AB reformlarına bağlılık bildiriliyordu.
Milli görüş tabanından gelen bir partinin nasıl olup da AB’ci kesilebileceği konusunda kuşkular o zaman da vardı. Kimine göre AKP, türban meselesinde AB’den destek bekliyordu. Türban sorununun Avrupa üzerinden çözülemeyeceği kısa sürede anlaşılacaktı. Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurularda beklenen hukuki destek bulunamadı.
AİHM’nin 10 Kasım 2005 tarihli kararıyla, tıp fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in türban yasağına karşı başvurusu 16’ya karşı 1 oyla reddedildi.
Bu karar, iktidarın AB şevkinin kaybolmasında bir dönüm noktası oldu.
İkinci önemli konu ise siyaset üzerindeki askeri vesayetin kalkmasıydı. Avrupa Birliği, 1980 darbesinden itibaren yoğun biçimde Türkiye’deki ordu etkisinden rahatsızdı. Bu noktada yapılacak kurumsal reformlar AKP’nin de işine geliyor, partinin bir şekilde Avrupa çizgisinde durmasını gerektiriyordu.
Bugün gelinen aşamada ise Türkiye’deki iktidarın ne başörtüsü, ne de ordu konusunda artık AB’ye ihtiyacı yok.
Bu noktada AKP’nin Avrupa vizyonu diye bir derdi olmadığı net biçimde ortaya çıktı. Hazır AB de krizdeyken...
Ve müzakereler durmuşken...
Sayın Başbakan’ın geçen hafta sonu partisinin kongresinde yaptığı uzun konuşmada AB’den söz etmemiş olması bunun açık göstergesi.
2023’ten geçtik, 2071’den söz edilen bir konuşmada Avrupa vizyonu yok ise bunu nasıl yorumlamak gerekir?
Doğrudur, şu anda seçmen bazında AB’nin hiçbir getirisi yok...
Doğrudur, AB krizde ve Türkiye’yle uğraşacak halleri kalmadı...
Doğrudur, Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 2 yıldır ilerlemiyor. 9 yılda 35 fasıldan sadece 13’ü açılabildi. AB tarafında 8 faslı Kıbrıs’la ilgili ‘Ek Protokol’ün tam olarak uygulanması şartına bağlı olarak blokaj var.
Ya diğerleri?
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, şu anda müzakerelere açılabilecek olan 3 faslın ekonomik programı ve rekabet gücünü engelleyeceği için kendilerinin açmak istemediklerini söylemedi mi?
***
AB hükümetleri, Türkiye’yi Arap dünyasında yaşanan dönüşüm sürecinde önemli bir ortak olarak görüyordu. Ancak Ankara’nın belirginleşen İslami yönelimi ve otoriterleşme AB’yi korkutuyor. Türkiye’nin Arap dünyası için model ülke olmasına gelince, beklentinin tersine işlediği, Türkiye’nin giderek bu ülkelere benzeyebileceği endişesi bile var.
Önümüzdeki günlerde AB, Türkiye dahil aday ülkeler için ilerleme raporlarını yayımlayacak. Türkiye’nin bu yılki karnesi ise kimsenin pek umurunda olmayacak.
Kim ne derse desin, Cumhuriyetin Batı’ya dönük yüzüyle büyüyen kuşaklar için, iktidarın Avrupa vizyonunu yitirmiş olması dokunaklı bir düş kırıklığıdır.
Türkiye için de büyük bir kayıptır.
Bunun vebali ise...
Bir kısmı iktidar partisine...
Bir kısmı Avrupa’ya...
Ama birazı da o vizyona sahip çıkamayanlara...

Arap Baharı’nın ciddi bir enerji boyutu var. Petrol, gaz, su... Bunları da katmadan resmin bütünü algılanamaz.
Petrolün yakın dönemde Süveyş Krizi’nden Yom Kippur’a, Kuveyt’in Saddam, Irak’ın da ABD tarafından işgalinin nedenlerinden olduğunu biliyoruz.
Suriye meselesine su politikaları-hidropolitik üzerinden de bakmak gerek. Su güvenliği birinci derecede önemli İsrail için. Bölgede bir “su kartı” varsa, onu sadece Türkiye değil, başkaları da oynamak ister. Türkiye ile Suriye ve Irak arasına tampon Kürt bölgesi yerleştirmek, eski Başbakan İzak Şamir’in bu satırların yazarına daha 1984 yılında, Brüksel’deki bir basın toplantısında açıkça söylediği bir İsrail politikasıydı.
Geçen hafta Marmara Grubu’nun düzenleyeceği 16’ncı Avrasya Zirvesi’nin “Arap Baharı Tüketicinin Sert Kışı mı Olacak?” başlıklı hazırlık toplantısına katıldım. Burada eski Enerji Bakanı Hilmi Güler’i dinledik. Enerji sektörü için iki anahtar kelimeden söz etti Güler; dürüstlük ve şeffaflık. Bunların ikisi de yok. İşimiz zor.
***
ABD’deki düşünce kuruluşlarından Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi CSIS’nin Türkiye Direktörü Bülent Ali Rıza, ABD’nin son dönem Ortadoğu’ya yaklaşımını özetlerken W. Bush’un Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 2005 Ankara ziyaretini ve Kahire konuşmasını anımsattı. İki beklenti dile getirmişti Rice: Birincisi ABD ve Batı ile dostane ilişkiler içinde olunması. İkincisi ise uluslararası finansal sistem ve IMF ile işbirliği yapılması.
Karşılığında da ABD ılımlı İslamcıları destekleyecekti. Ancak ABD radikalleri de destekledi. Radikallere göz yumulması Amerikan çıkarlarına hizmet ediyordu. Bugün Amerikan yönetimi içinde bunun gerekli olduğunu düşünenler var.
Libya’da ABD büyükelçisinin öldürülmesi bir mihenk taşı olabilir. Libya olayı ABD’nin radikallere verdiği desteği geri çektirecek mi, göreceğiz.
Türkiye hükümeti açısından Suriye meselesine kadar sorun çıkmadı. Bugün ise Başbakan Erdoğan, Türkiye’yi yalnız bıraktığı için CNN International’da ABD’yi Christian Amanpour’a şikâyet etti.
Arap Baharı, güvenli ve aralıksız enerji akışı kuralını bozdu. Petrol ve gazda yüzde 90’ların üzerinde dışa bağımlı Türkiye, 2023 yılında dünyanın 10’uncu büyük ekonomisi olmayı hedeflerken enerji güvenliği yok!
Tam da bu noktada Türkiye’ye enerji sağlamada kilit ülkenin İran olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Şu anda Suriye’de İran Esad’ın, Türkiye ise muhaliflerin arkasında ve iki ülke karşı karşıya. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, eski arkadaşı ABD Başkan adayı Romney’e seçim kampanyasında destek için İran’a bir füzecik gönderebileceğini söyleyen var.
Olan biteni ABD seçimleriyle de irtibatlandırdığımızda Ortadoğu’da taşların yerinden oynayacağını söylemek mümkün. İran çok büyük bir soruna dönüşebilir.
Bütün bunlar Türkiye’nin stratejik kurgusunu ve pozisyonunu yeniden gözden geçirmesini gerektiriyor.

Avrupa Birliği artık ayyuka çıkan yargı sürecindeki ve ifade özgürlüğündeki gerilemeyi, basın özgürlüğü ihlallerini, 4+4+4’ü görmezden gelemezdi ve gelmedi de... Utku Çakırözer’in dün yazdığı gibi, Brüksel’in, Türkiye ile ilişkilerin yıllık değerlendirmesini yapmak için her sonbahar yayımladığı ilerleme raporlarının sonuncusunda bu konulara güçlü bir şekilde değinileceği anlaşılıyor.
Gelgelelim laikliği özümsemiş Türk aydınlarının AB’ye karşı kırgınlıkları kolay kolay giderileceğe benzemiyor. Özellikle son 5 yıldır artan derin bir yalnız bırakılmışlık duygusu, AB’nin Türkiye’deki en büyük destekçilerini birer birer yitirmesine yol açıyor.
Türkiye’nin AB üyeliğinin kamuoyunda öncülüğünü yapmış olanlar, üyelik süreciyle ilgili inanç kaybına uğradılar. Bu kişilerin AB sürecine ilişkin kuşkuları giderek artıyor ise bunun nedeni sadece AB’nin yaşadığı finansal kriz olamaz.
Örneğin 28 Şubat, AB-Türkiye ilişkisinde de bir kilometre taşı.
28 Şubat sürecinden itibaren, AB Türkiye ilişkisini Brüksel tarafında yönetenler ordunun yetkileri kısılınca Türkiye’de her şey hemen normale dönecek sandılar. Bir öncelikler sıralaması yapmadılar. Sadece orduya odaklandılar.
28 Şubat süreci bu anlamda AB ilişkisine büyük zarar vermiştir.
Kimileri “muhafazakârlaşma” demeyi tercih ediyorsa da ülke giderek daha fazla dinsel referanslarla yönetilen bir topluma dönüştü.
Bugün Türk usulü “ileri demokrasi”de imam hatiplerle yapılmaya çalışılan, hiçbir AB ülkesinde mümkün değildir. Bazı “liberal” aydınlar gibi AB de bu konularda yeni uyanmaya başladı.
***
Avrupa’nın her ülkesinin laiklik tarihi de aynı değil, uygulaması da... Ancak kabul edilen temel ilkelerin birincisi, ülke yönetiminin siyasal meşruiyetinin dine dayanmamasıdır.
Tam da bu noktada sandığın yetmediği yere tosluyoruz. Oyların yüzde 80’ini de alsan, bu oylardan yola çıkarak ülkeyi dinsel referanslarla yönetmeye kalktığında demokratik meşruiyetini yitirirsin. Avrupa’nın laiklik anlayışı bunu söyler.
Toplumsal hayatı dinsel yörüngede düzenleme arzusu Avrupalılıkla çelişir. Avrupa’da insanlar toplumsal ilişkilerini din öyle emrediyor diyerek değil akıl ne emrediyorsa onu yaparak düzenlerler.
Demokrasi için sandık olmazsa olmaz önkoşuldur ama tek başına yeterli değildir. Şu anda Türkiye’yi yönetenlerin en büyük hatası bunun ötesini görememek.
Demokrasinin ve laikliğin felsefesini sindirmeden ancak bizdeki kadar demokrat olunabiliyor.
***
Nedir AB’nin Türkiye’yi ve gerçek destekçilerini bu denli ihmal etme nedeni? Kuşkusuz kendi dertlerine düştüklerinden bakış açısını düzeltemediler. AKP’nin iktidarına denk gelen son 10 yıllık dönem, AB’nin debelenme yılları. Finansal krizde Türkiye’yi düşünecek halleri yoktu ama biz de kendimizi olumlu düşündürtecek bir şey yapamadık.
Bu durum AB’nin Türkiye’deki en samimi destekçilerini yalnız bırakmasında belki hafifletici nedendir ama ödenecek bedel maalesef kalıcıdır.

Suriye ve Raftaki AB Projesi - Zeynep Göğüş
Kendimizi aldatmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Gönülden geçen ile strateji olmaz, olsa olsa Telli Baba’ya başvurulur. Suriye konusunda yapılan son Birleşmiş Milletler toplantısı çıplak gerçeği göstermiş olmalı: ABD’nin önceliği kendi çıkarlarını korumaktır. Kendi çıkarlarını koruyacak rejimler ve ülkeler inşa etmektir. En iyi olasılıkla da o çıkarlara arka çıkan varolan rejimleri desteklemektir.
Satrançta hamlesizlik noktasına gelmeye “pat durumu” denir. Şu anda böyle bir noktadayız. Taş oynama durumu yok. O zaman hiç olmazsa geriye bakıp ders almalı.
1916 yılının gizli antlaşması Sykes-Picot’yu anımsamak gerek. Bir gezgin olan İngiliz parlamenter Sykes ile Fransa’nın Beyrut Konsolosu Picot’nun hazırladıkları paylaşım planına göre İngiltere ve Fransa, Osmanlı’dan kalan Ortadoğu topraklarını aralarında paylaşmışlar, Rusya’ya doğuda toprak sunmuşlardı. Kandırılmış Araplar ise bu gizli anlaşmadan habersiz bağımsızlıklarını elde edeceklerini sanıyorlardı. 1917’de Rusya’da devrim olunca Bolşevikler Sykes-Picot’yu açıkladılar. Araplar durumu kavradı ama geç oldu.
Bugünün süpergücü Amerika da epeydir kendi çıkarları için Ortadoğu’nun altını üstüne getiriyor. Özgürlük mücadelesi gibi sunulan Arap Baharı sadece bir araç. Öyle olmasaydı Suudi Arabistan neden hâlâ ABD’nin müttefiki olsun?
Dün İngiltere ile Fransa ne yaptıysa, bugün de ABD benzerinin peşinde.
***
Ortadoğu dürüstçe kurulan bir yapı değil. Mustafa Kemal cetvelle çizilen suni sınırların kalıcı olmayacağını bundan 89 yıl önce söylemiş ve Amerikalı gazeteci Marcosson’a verdiği demeçte Ortadoğu halklarının ayaklanacağını, Türkiye’nin de bu yüzden karışabileceğini öngörmüştü.
Bugün Suriye, yarın sırada İran var. Orasının da karışacağını öngörmek zorundayız. Unutmayalım ki yaklaşık 76 milyonluk İran nüfusunun içinde Azeri ve Türkmenlerin toplam sayısı farklı kaynaklara göre 20-25 milyon civarında. Dengelerle oynanıldığında bu insanların kuzeydeki Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşmeyeceğinin garantisi yok. İran’daki Kürtler kadar Güney Azerbaycan da denilen bölgede yaşayan İran Azerilerini de düşünmek durumundayız.
Bölgemizde daha pek çok karışıklık çıkacak. Dünyaya hâkim olan “etnik devlet” süreci durulana dek de devam edecek.
***
Etrafımızda yer yerinden oynarken Tükiye’nin sağlam durmasının koşulu demokratikleşme sürecini tamamlamış olmasıydı. Maalesef demokrasiyi sandıkla sınırlayan anlayışın ötesine geçemedik. Kaldı ki Seçim Yasamız bile barajlar nedeniyle demokratik değil!
Demokratik hukuk devleti olmayı başaramadık. Ödediğimiz bunun bedelidir!
Bu çerçeveyi Türkiye’nin Avrupa Birliği bağına bağlayalım. Bugün AB’nin ekonomik zorluk içinde olması önceliklerini değiştirdi. Ankara da bunu fırsat bildi.
Yine de tüm çelişkilerine rağmen Türkiye’nin yeri orasıdır...
Türkiye’nin AB bağı ne kadar güçlü olursa -ki bunun koşulu demokratik hukuk devleti olmaktır- parçalanma tehdidi o kadar azalacaktır. AB’ye üye olup da parçalanan ülke yoktur.
AB’ye kendisini destekleyen laik Türk aydınlarının yeterince arkasında durmadığı için yöneltilen eleştiri haklıdır. Ancak bizim de aşağı kalır tarafımız yok!
AB projesini rafa kaldırınca neler olduğu ortada iken...

Giyotindeki Kelle Kimin? - Zeynep Göğüş
VIRGINIA/ABD - 17’nci yüzyıldan kalma adliye binasının ahşap merdivenlerine oturdum, yandaki boş alanda sergilenen giyotine başlarını sokan çocukları seyrediyorum.
Amerika Birleşik Devletleri tarihinin yazıldığı yerlerden Williamsburg’dayım. Aynı anda iki kafayı birden uçuran giyotinle oyun oynanması tuhafıma gidiyor.
Koloni dönemi giysileri içinde müze bileti satan genç kız, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin Benjamin Waller tarafından 25 Temmuz 1776’da bu merdivenlerde okunduğunu söylüyor.
Günümüz Amerika’sının kurucuları, George Washington’dan Thomas Jefferson’a kadar hukuk, askerlik, ekonomi bilen, bildiğini de sindirmiş insanlar. Ordularının başında savaş tekniğini bilen askerler var.
Bağlamlar çok farklı da olsa, tıpkı 1923’teki gibi, burada da temelleri atan kadro donanımlı seçkinlerden oluşuyordu.
***
Bugüne gelip “Arap Baharı”nın Amerikan destekli özgürlük ayaklanmalarına bakalım. Libya ve Mısır filmini gördük. Libya’da Kaddafi’nin azgın bir güruh tarafından linç edilme sahnesi çoğumuz için insanlık ayıbıydı.
Sırada Suriye var.
15 gün kadar önce Gaziantep’in Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey Kilis’ten Kuzey Suriye’ye girdi. Kendisini karşılayanlara “Komutanınız nerede?” diye sordu.
Özgür Suriye Ordusu’nun o bölgedeki komutanı 20’li yaşlarında, liseden terk, hiçbir askeri eğitim almamış bir genç adamdı.
Yeni Suriye’yi herhalde bu komutanlar kuramayacak... Geçici dönemin ardından Libya’da bu hafta gördüğümüz gibi, orası için de Amerika’dan gönderilecek birini arayacaklar.
***
Williamsburg’da bağımsızlık mücadelesi verilen yıllarda önemli bir işlev gören matbaa ve ciltevini de gezdik. Fikirlerin yayılmasında, ulus bilinci oluşmasında matbaanın etkisi büyük.
Bunu düşününce, matbaanın icadından sonra ilk Türkçe/Osmanlıca kitabı basmak için 250 yıl geçmesini beklemiş olmak, acı acı yutkundurur insanı.
25 Temmuz 1776’ya geri dönersek bugün tarihi bir park olarak korunan koloni döneminin Williamsburg’una bir köprüden yürüyerek vardık. Köprünün üzerinde attığınız her adımda yere çakılı bir levhaya basıyorsunuz. Bu levhaların her birinde bir tarih ve o tarihten önce farklı konularda neyin ne olduğunu anlatan birer yazı var.
İşte bu levhaların birinde 17’nci yüzyılda en yeni haberin bile bir hafta öncesine ait olduğu yazılı.
Nitekim 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi’nin Filedelfiya’da ilan edilmesiyle güneydeki Williamsburg’da okunması arasında 21 günlük bir zaman dilimi var.
Az ama öz ve sindirilmiş bilgiymiş o zamanlar dolaşımda olan.
Günümüzde ise saniyeden daha kısa zamanda ulaşan yalan yanlış bilgiler yönetiyor bizi. Çağ, Facebook ve Twitter devrimleri zamanı. Her an devreye sokulabilen anlık haberlerle ilerliyoruz.
1776 gibi 1923 de liderlik vasfına sahip insanların mücadelesiydi. Gerçek bağımsızlık ve özgürlük, bugünkü gibi bir günlük şöhretlerle kazanılmaz. Onun için de Arap Baharı, hazin bir kukla tiyatrosundan başka bir şey değil. Sahnenin orta yerindeki giyotinde uçan kelleler belki de bizim.

Bir Cumhuriyet İmgesi: ‘Küçük Ülkü’
İhap Hulusi’nin tasarladığı Alfabe kapağındaki devrim imgesidir Küçük Ülkü. Yaşı yetenler için, üzerinden Cumhuriyet’e bağlılık ve aidiyet oluşturduğumuz sevimli kız çocuğudur.
Gıpta etmişizdir ona. Atatürk’ün manevi kızı olmak çok büyük bir ayrıcalıktır çünkü.
Altı yaşında yetim kaldığında neler hissettiğine, kaybetme duygusunun nasıl üstesinden geldiğine, özel konumunun aniden sona ermesinden nasıl etkilendiğine kafa yormamışızdır.
Buna karşılık ne çok yargılamışız Küçük Ülkü’yü.
İki çocukla ilk eşinden ayrılıp bir Türk Musevisiyle evlenmesinde kıyametleri koparmışız. 1962 yılının Türkiye’sinde çocukları olup da boşanmak her kadın için zaten yeterince büyük affedilmez bir suçtur. Bir de üstüne üstlük Müslüman olmayan bir Türk vatandaşıyla evlenmek!
Nitekim Türk basınının bir bölümü Ülkü’ye haddini bildirecektir. Irkçlılık tüten söylemlerle gazetelerde çarşaf çarşaf eleştiri yazıları yayımlanır. Bir Museviyle evlenmesi Ata’ya saygısızlık olarak yorumlanır.
Araştırmacı Rıfat Bali’nin bu konudaki çalışmasında yer alan gazete başlıkları bir felaket: “Gençlik Ülkü’yü protesto ediyor”, Milli Türk Talebe Birliği Ülkü’ye “Büyük Atatürk’ten intikal eden imtiyazları geri istiyor” gibi insanın kanını donduran manşetler var 1962’nin ağustos ayının basınında. Yeni Sabah, Gece Postası ve Hürriyet kışkırtıcı yayınlar yapmış o dönemde. Cumhuriyet, Dünya, Akşam, Tercüman ise susarak olayı görmezden gelmeyi yeğleyenler arasında.
Manevi kıza yapılan manevi baskı karşısında Ülkü kendini “Atatürk yaşasaydı karşı çıkmazdı, o azınlıklardan yanaydı” diye savunur. Eşi ise “Ben Türk’üm, Türk ordusunda askerlik yaptım. Ben kendimi Türk saydıktan sonra siz beni geri iterseniz, ben ne yapayım?” demektedir.
***
Ülkü’nün ikinci evliliğinde başına gelenler, günümüze de ışık tutuyor. Rıfat Bali’nin de doğru olarak saptadığı gibi, Türklük dendiğinde anladığımız Türk etnisitesi ile İslam dininin bileşkesinden öteye gidemiyor. Üstelik Alevilik olgusunda yaşandığı gibi devletin ve toplumun çoğunluğunun İslam dininin Sünni olmayan versiyonları ile de sorunu var.
Müslüman olmayanın “yabancı” görülmesi Cumhuriyet’in ilanından 39 yıl sonra hâlâ değişmemişti. Bugün, 89 yıl sonra değişen ne var? Bu bakış açısı aynı kaldığı gibi, din üzerinden ötekileştirme daha da perçinleniyor.
Alevilik konusunda alevlenen tartışma ve tahammülsüzlüğü ortaya koyan olaylar, farklı kimliklerle ortak aidiyet alanı yaratmakta başarısız kalındığının ispatı değil mi?
***
Eşzamanlı olarak herkesin birlikte gördüğü bir Cumhuriyet görseliydi Küçük Ülkü...
Büyümesine izin verilmeyen o kız çocuğu, hiç olmazsa bir dönem bizim Cumhuriyet’e olan aidiyetimizi güçlendiren ortak bir imgeydi.
O imgeyi çok örselemişiz.
Diyeceksiniz ki, 2013 yılının Türkiye’sinde Cumhuriyet’in yerin dibine batırılmadık imgesi mi kaldı?
Bu yazıya son noktayı koyup “Küçük Ülkü”nün Teşvikiye Camii’ndeki cenaze törenine koşuyorum.

Basın Özgürlüğü ve İnönü’den Ders - Zeynep Göğüş
“Geçen haftanın sonunda cumartesi akşamı, BBC’nin Türkçe yayınlarını dinleyenler, Times gazetesinin o sabahki başyazısının Türkiye’de gazetelerin kapatılması ve gazetecilerin hapishaneleri doldurması mevzuuna tahsis edildiğini öğrendiler. Ne Times’ın başyazısında ne de BBC’nin yayınlarında hayret uyandıracak bir nokta yoktu. Zira, Türk basınının içinde bulunduğu durumun acılığının çoktan sınırlarımızı aştığı öteden beri biliniyordu. Bazı kısımları BBC’de okunan Times’ın başyazısı, Türkiye’de iktidarın basına karşı davranışının liberal olmadığını belirttikten sonra, gazetecilerin bu kadar sık hapishaneyi boylamalarının normal bir hadise sayılamayacağını söylemektedir.”
Sadık bir dost olan kütüphanem bana her zaman sürprizler hazırlar. Ne zaman elimi atsam bir işaret verir. Aradığımı, zamanın ruhuna uygun olanı buldurtur. Önceki gün de böyle oldu. Yerleştirilmeyi bekleyen eski dergiler arasından çıkan 4 Ağustos 1959 tarihli Akis’i karıştırırken karşıma yukarıda okuduğunuz satırlar çıktı.
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra hâlâ aynı yerde sayıyor olmak insanı ezen bir duygu...
Üstelik daha bir gece önce sansürün kaldırılmasının 104’üncü yıldönümüne rastlayan 24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı için yapılan törene katılmıştım. Uluslararası Basın Enstitüsü IPI’ın Türkiye Başkanı olarak gösterdiği çaba nedeniyle cemiyetimizin ilk kez verdiği kişi dalındaki Basın Özgürlüğü ödülünü alan sevgili Ferai Tınç, ağır bir otosansür döneminden geçtiğimizi hatırlattı konuşmasında.
1959’daki Akis dergisinde yazan, 2012’nin de gerçeği!
104 yıl sonra hâlâ sansürden yakınıyorsak özgürlük nerede? Ferai’nin konuşmasındaki o en duygusal anda söylediği gibi, dileriz çocuklarımız da bizimle aynı baskıyı görmezler...
***
Cemiyetin 24 Temmuz töreninde sürekli basın kartı almaya hak kazananlar arasında Nedim Şener ve eşine de rastladım. Vecihe Şener babamdan anılar aktardığım yazılarımı seviyormuş. Onun hatırına, eskiden beri aklımda yer eden, babamdan dinlediğim bir olayı yeri gelmişken aktarayım.
Akis dergisindeki basın özgürlüğü haberinin çıktığı yıllara dönelim. Tıpkı bizim şimdiki başbakanımızın tarihi pek çok olayla ilgili olarak yaptığı gibi, dönemin başbakanı da Meclis kürsüsüne çıkmış, demokrasi ve özgürlüklerden söz eden muhalefet liderini suçlamaktadır. Menderes, İsmet İnönü’ye “Paşa, Paşa, İstiklal Mahkemelerini kurdurtan sen değil misin? Hangi demokrasiden bahsediyorsun?” diye bir konuşma yapmıştır.
Menderes kürsüden zafer kazanmış gibi iner, İnönü’ye atılan bu golle Meclis alkıştan inlemektedir...
İsmet Paşa ise sakin bir şekilde kürsüye gelir. Herkes sus pus kesilmiş, Garp Cephesi kumandanının ne diyeceğini merak etmektedir.
“Evet benim” diye kükrer İnönü: “O İstiklal Mahkemelerini kurdurtan benim. Ama ben oradan buraya geldim. Sen ise buradan oraya geri gidiyorsun!..”
Olay budur sevgili okur.

Suriye, Aleviler, CHP - Zeynep Göğüş
Haftada bir kez yazmanın zorluğu... Hangi konuyu seçeceksin? Suriye’yi başa yerleştiriyorum. Bazen Hint Okyanusu’ndaki bir ada gibi uzaksadığımız bu ülke, kimyasal silah deposu. Oysa Suriye ile sınırımız 877 kilometre!
Esad devrildiğinde bu depoları ve kimyasal silah üretim tesislerini kim kontrol edecek? Kimyasal gaz dolu mermiler kimi vuracak? 12 yaşındaki erkek çocuklarının video oyunlarına benzemez bu iş. Esad sonrası Suriye’yi kontrol için kaç bin asker gerekecek? Bu askerler nereden sevk edilecek?
İzleyebildiğim Batı medyası olayın bu boyutuyla da ilgili. Bizim ise görmezden geldiğimiz bir konu.
Öte yandan Suriye için Rusya ve Çin elbette nüfuzlarını kullanacaklar. Türkiye ve İran elbette çıkarlarını gözetecekler. Gelgelelim Uğur Mumcu’dan alıntıyla bizim Türkiye’nin hiçbir zaman C planı yok, hep ABD planları var! Oysa Suriye meselesi Batı’nın bakış açısıyla çözülemez. Amerika’nın Irak’taki, Afganistan’daki “başarısı!” ortada.
Moskova’nın Esad üzerinde nüfuzu var ve Esad sonrası Suriye tasarımında en başta devrede olacak olan devlet Rusya.
Putin yönetimi Suriye’ye silah satmaktan vazgeçti ama donanmasını indirdi Suriye açıklarına. ABD gemisi de arkadan geldi. Donanma, büyük devlet olmakta bugün de ölçüttür.
............
Financial Times gazetesi Esad’ın Suriye’de korunaklı bir “Alevi Bölgesi” oluşturma planından söz etti.
“Alevi” deyince duralım. Batıda çoğu insan, Türkiye Alevileri ile Suriye’dekilerin aynı olduğunu sanır.
Türkiye Alevilerinin baskılar karşısında kapalı yaşama tercihlerinin bedelidir bu yanlış algılar.
Nitekim bugün Türkiye’de süregelen Alevilik tartışmasında da ciddi bir iletişim sorunu yaşanıyor. Tarihsel süreç içinde Alevilere karşı ayırıcı politikaların yanında bilgi ve belge eksikliği de var. Alevi örgütleri arasındaki görüş ayrılıkları da cabası. “Alevilik nedir” diye sorsanız her biri ayrı tanım yapar.
Asıl söylemek istediğim, Alevilik dine ve siyasete hapsedilmiş bir konu olmaktan çıkmalı. Alevi ritüellerinin yazılması, belge oluşması şart. Bugünkü bilgisizlik ortamında “4 Kapı 40 Makam” gibi temel bir Alevi öğretisi gençlere yabancı. Kapı deyince Amerikan kapı, makam deyince nihavent anlayan bir toplumda Aleviliğin özgün bir felsefe olduğunu kabul ettirmek zor.
..............
Ve CHP’nin Alevi partisi olduğuna ilişkin eski söylem yine gündeme geldi. İktidar partisi Sünnilik üzerinden politika yapıyor ise doğaldır ki Alevilerin orada işi olamaz. Kaldı ki CHP’nin dünya görüşü, Alevi felsefesine daha yakın.
Bundan sonrası için CHP’nin programında Alevilikle ilgili önyargıları kıracak “kültürel projeler” olmalı.
Her durumda CHP son kurultayında demokrasi sınavından iyi not aldı. Bundan sonra CHP’nin iç iletişim süreçlerini ve iş akışlarını toparlaması gerekecek. Genel başkanın “evet” dediği konu aşağıda tıkanıyor ise buna “devlet dairesi sendromu” denir.
CHP’nin içinde sorun kişilerden değil, partide yönetim sistemi olmamasından kaynaklanıyor.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget