Haşhaşilerin Sonu 4 - Cevat Kulaksız

Bin yıldan beri, her türlü terör ve vahşetin timsali olmuş, günümüzde bile vahşetin darbımeseli halinde söylene gelen Haşhaşiler, binli yıllarda 150 yıldan fazla suikast, katliam, soygun gibi olaylarla insanlara korku ile hükmetmiş, tarihin en büyük terör örgütüdür. Yüzyıllar boyu, katliam yapan bütün terör v gizli örgütler, “Haşhaşi bunlar Haşhaşı” diye kötüye örnek, misal olmuşlar.

İsmailî düşüncesinin kutsal mekanı olan Alamut Kalesi, XI. ve XIV. yüzyılları arasında birçok hükümdarın korkulu rüyası olmuştur. Alamut efsanesi tam olarak 1090 yılında, ünlü İsmailî komutanlarından biri olan Hasan Sabbah tarafından kalenin satın alınarak ele geçirilmesiyle başlar.

Günümüzün Başbakanı-Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan bile önce canciğer birlikte kumpaslar hazırlarken, araları açılınca, Fetullahçı-Cemaatçiler için “Haşhaşi bunlar haşhaşi” diye bağırıyordu. Bin yıl önceki Türk vezirlerine, devlet adamlarına kök söktüren, katleden Haşhaşiler, böylece günümüzün başka bir Türk lideri tarafından anımsanıyordu.

ALAMUT NERESİDİR

Haşhaşilerin Sonu 4 - Cevat Kulaksız
Alamutun Kalıntıları
 Bu terör örgütünün yaşadığı yer, Alamut Kalesi diye anılan, şimdiki İran’ın Hazar Denizi kıyılarında, şimdilerde halen kalıntıları bulunan Elburuz Dağları’nın zirvesinde kartal yuvası gibi sarp bir yerde bulunuyordu.

Haşhaşilerin lideri Hasan Sabbah, burayı bir derviş kılığında yörenin valisinden 3000 altına satın alınca, orayı dış dünyadan yalıtlamak, düşmanlarının sızmasını önlemek için giriş geçitlerini kapattı, görülmemiş bir tahkimat yaptı. Öylesine kartal yuvası gibi bir yerdi ki, binlerce düşman askeri de gelse, Alamut Kalesi’ne teker teker girmek zorunda idi.  Kaleyi kuşatacak düşman askerleri suyu keser endişesi ile suyu, çevredeki derelerden almıyordu. Alamut içinde dağları delerek öylesine görülmemiş su sarnıçları yerleştirdi ki yüzlerce müridi ve hizmetkârları asla su sıkıntısı çekmiyorlardı. Yıl içinde yağan kar, yağmur sularını bu dev sarnıçlara yerleştirilip stoklanıyordu. Hasan’in inzivaya çekildiği büyük odada, görenlerin şaşıp kaldığı, boşaldıkça dolan ve doldukça suları asla taşmayan “mucize havuz”u vardı.

Böylece Alamut Kalesi’ni tahkim eden Hasan Sabbah, kalesine çekilmiş ve bir daha oradan hiç ayrılmamıştı. Sabah akşam, yıpranmış ama asla değiştirmediği bir hasırın üzerinde oturur, öğretir, yazar ve fedailerini düşmanın peşine salardı. Hasan Sabbah’ın evi, tek penceresi bir uçuruma açılır, kale içinde kale idi.

Haşhaşilerin Sonu 4 - Cevat Kulaksız
Alamut Kalesini Gezenler
Erzak için de, Büyük İmam (müritleri öyle anardı), içinde yağ, sirke, bal muhafaza edilen kuyular açtırdı. Yiyecekler, kuru yemişler, kuzu yağı, kavurma, arpa stoklamayı ihmal etmedi. Bu hazırlık ve tahkimat, önce kış aylarının çok sert geçtiği yörede, kuşatmacıların dayanma gücünü aşıyordu.

İşte öylesine bir sarp, yalçın bir sığınak yapınca, insanları, köy köy, şehir şehir propaganda, baskı ve terörle kendine bağladı. Kanlı kinli, adam kestikleri halde, dünyanın en vahşi terör gruplarından IŞİD e nasıl ki, günümüzde bile insanlar kadınlar, kızlar, gençler gönüllü katılıyorsa, o devrin insanları da, öleceklerini bilseler bile Haşhaşilere fedai olmaya gönüllü idiler. Fedaileri öylesine sıkı bir eğitimle yetiştirmişti ki, haşhaş yağı ile de efsunlanan militanları göz kırpmadan insanı öldürüyorlardı. Onun fedaileri Büyük İmam öğretileri ile daima ölmeye hazırdılar, şehit olmakla cennetin kapılarını açtığına inanmışlardı. Öldürülecek kişi fedaiye bildirilmiş, gösterilmişse, Haşhaşi militanı mutlaka o kişiye bir biçimde yaklaşır, tek darbede muhatabını, kalbine veya şah damarına sapladığı hançeri ile öldürür. Kendisi parçalanarak öleceğini bildiği halde kaçmaz, orada parçalanarak ölmeyi bekler, çünkü o cennete gideceğini biliyordu! İşte bundan dolayı yöre halkı Haşhaşilerden korkuyor ve onlara saygı ile biat ediyorlardı.

Sabbah’ın ve bütün Haşhaşilerin tek amaçları vardı, Sunni Türk Selçuklu beylerini, sultan ve vezirlerini suikastla öldürüp, Türk Selçuklu devletini yıkmaktı. Çünkü Nizamülmülk, Selçuklu Sarayında çalışırken Hasan Sabbah’a tuzak kurmuş, Melikşah karşısında onu güç durumda bırakmış, hakkında idam kararı çıkmasına neden olduğu için, Hasan, Selçuklu vezirlerine, devletine düşman olmuş, onları yok etmek, yıkmak için terör ve suikastlara başlamıştı. İşte Haşhaşiler, Hasan Sabbah başkanlığında bu kin ve intikam için örgütlenmişlerdi. Alamut’ta kaleler, yapılar arasında gizli tüneller, geçitler vardı.

Haşhaşiler, militanları, müritleri sadece Alamut’da değil, çevre, köy ve şehirlerde uyuyan,  tebdili kıyafetle dolaşan gizli adamları da vardı ki, onlar her yıl çoğalıyordu. Alamut çevresindeki her türlü gelişmeler, posta güvercinleri ile anında Alamut imamına iletiliyor, haberdar ediliyordu. Böylece çevresine hükmeden Hasan Sabbah ve müritleri, Doğu’ya da Batıya korku salıyor; her İslam kentinde yüksek görevliler öldürülürken Haçlılar da önemli kayıplar vermişti.

Terör bir bakıma Alamut’da da vardı, sıkıyönetimden beter bir disiplin altında idi, müritleri. Alamut’un Büyük İmamı (Sabbah) müminlerin her saniyesini kendisi düzenlemek istiyordu. Ne kadar çalgı aleti varsa yasaklanmıştı; en küçük bir kaval derhal ateşe atılırdı. İçkinin cezası daha ağırdı.


HASAN SABBAH KENDİ OĞLUNU BİLE ADALET İÇİN KATLETTİRDİ
Hasan’ın öz oğlu, bir akşam babası tarafından çakır keyif yakalanınca, ölüme mahkûm edilmişti; annesinin yalvarmalarına karşın, ibret olsun diye sabaha karşı kafası uçurulmuştu. Hiç kimse, tek bir yudum şarap içemez olmuştu.

Hasan’ın adalet hızlı işliyor, etkisi çabuk oluyordu. Hasan’ın ikinci oğlu, bir adam tarafından suçlanmış, eğrisi, doğrusu araştırılmadan, Hasan Sabbah ikinci oğlunun da kellesini uçurmuştu. Birkaç gün sonra, gerçek suçlu itiraf etmiş, o da kellesini vermişti.

Alamut’un Büyük İmamı Hasan Sabbah’ın, adaletini ve tarafsızlığını göstermek için, oğullarının öldürüşünü örnek gösterirler; böylece bir ahlak timsali olduğundan, çevre halkı hayran kalır ve ona koşa koşa biat ederlerdi. Yine bazı kaynaklar, idamların hemen ertesi günü karısı ve kızlarının buna karşı çıktıklarından, Hasan’ın onları Alamut’dan kovdurduğunu yazarlar.  Hasan Sabbah böylece dünyadan elini ayağını çekmiş, çevresinden kopmuş, çevresine bir taş ve korku duvarı örmüştü.

İnsanları başına kurşun sıkarak, boğazını keserek katliam yapan IŞİD cıların ataları hemen hemen aynı topraklarda Haşhaşilerdi.

Ama o yalnızdı, dünyada ender bulunan muhteşem kütüphanesinde okuyor, yazıyordu, ama sıkılıyordu. Eski dostu Ömer Hayyam’a mektup göndererek Alamut’a davet etti. Ona, “burada korunursun, bakılırsın, hiçbir yerde göremeyeceğin kütüphanemde çalışırsın, muazzam bir kütüphane kurdum, burada rahat çalışır, yazar, araştırma yaparsın”.

Haşhaşilerin Sonu 4 - Cevat Kulaksız
Fakat Ömer Hayyam, yaşamak, yaşatmak, yaşarken sevmek felsefesi ile yoğurulan çağın bu aydını, artık onunla arayı açmak, Alamut’a kesinlikle gitmek istemiyordu;  ölmek öldürmek, kin, intkamla beslenen Hasan Sabbah için şöyle diyordu: “Ben hayatı seviyorum, o ölümü. O adamlarına aşkı, musikiyi, şiiri, şarabı ve güneşi yasak ediyor. Bir de cenneti vaat etmeğe kalkışıyo! Kalesi cennetin kapısı olsaydı, ben cennetten vaz geçerdim. Bu sahte dincilerin inine asla ayak basmam”. Zaten, dine, şeriata karşı imiş gibi görünen, felsefe yüklü rubaileri de, dini kullananları eleştirişyordu. Haşhaşilerden bin yıl sonra, dini çıkar aracı için kullanan AKP-RTE iktidarı da, böylesine Hayyam rubailerine, bunu söyleyen Fazıl Say'lara ve öteki aydınlara düşman oluyor, dava üstüne davalar açıyordu. Zaten Ömer Hayyam, felsefik mizahi dizeleri ile dincileri eleştiren rubaileri ile dini kullananları, din sömürücülerini eleştiryor, yeriyordu.

Nizamülmülk, Haşhaşi fedaisinin hançeri ile can verdikten sonra, Ömer Hayyam’a bağlanan on bin dinar ödenek de kesilmişti; Ömer Hayyam,  parasız kalma korkusu ile şehir şehir gezerek okuyup yazıyor, araştırmalarını sürdürüyor, yerel vali ve sultanların desteği ile yaşamını sürdürüyor. Vefalı yardımcısı Ermeni Vartan ile yazıp bitirdiği “Rubaiyat” kitabını yanından hiç ayırmıyordu. Fakat bir gece uyudukları sırasında, Haşhaşilerin fedaisi, bir gölge gibi “Rubaiyat”ı alıp  Alamut İmamına götürdü.  Oysa Hayyam, bu kitabı, Ermeni muhafızı Vartan’la birlikte gözü gibi koruyordu. "Rubaiyat" Alamut’a gelince, Ömer Hayyam’ın bu değerli el yazması kitabının önemini bilen Hasan Sabbah, bu kitabı, binlerce kitabın bulunduğu kütüphanesine, kitapların arasına koymadı. Duvarda gizli bir oyuk açıp, bu oyuğa koymuştu.

Hasan Sabbah, yetiştirdiği haşhaşi müritleri, militanları eliyle nice beyleri, vezirleri, muhalifleri suikastla öldürtmüşse de, kendisi bir katil gibi değil, bir bilgin gibi binlerce kitabın arasında uğraşır, okurdu. Nerede bir kitap ününü duysa, onu haber güvercinleri ile öğrenir, kaç lira olursa olsun satın aldırır, kütüphanesine koyardı. Muazzam kütüphanesinde binlerce, on binlerce adet kitabı vardı.

Hasan Sabbah, 1162  yılında 80 yaşında, 34 yıldır hiç çıkmadığı Alamut Kalesi'nde öldüğü vakit, öncüsü olduğu hareket yok olmaz. Halefi olarak tayin ettiği kişi İmam’ın odasına geçip oturma cesaretini gösteremedi. Hasan Sabbah’ın ölümünden yıllar sonra dahi, Alamut halkı, onun oturduğu yerin duvarlarından bile ürkmüşlerdi. "Hayaletine rastlarız" korkusu ile artık kimselerin oturmadığı o semtte dolaşmaktan bile korkarlardı. Haşhaşilerin yaşamları, Hasan’ın vermiş olduğu talimat doğrultusunda aynı çilekeş durumları sürüp gitmekteydi. Reisin ölümü ile hiçbir şeyin değişmediğini göstermek için bile olsa daha fazla cinayet ve şiddet oluyordu. Hasan Sabbah'a yapılan bu biatlı disiplin, onun ölümünden sonra onlarca yıl sürdü.

Aylar yıllar geçtikçe, çocuklar büyüyüp geliştikçe kendilerini, Haşhaşilik durumlarını kendi kendilerine eleştirmeğe, ne ki bir çoğu tüm gençliklerinin her türlü eğlencenin yasak olduğu bir çeşit garnizon-manastır karışımı bu yerde neden geçirdiklerini sorgulamaya, soruşturmaya, söylenmeye başladılar. Gençler, bir oğul, bir kardeş ya da bir kocayı asla geri döndürmeyen bir görev uğruna kaybetmiş kadınlar tarafından teşvik edilir olmuşlardı.


“ŞERİAT YOK BEŞ VAKİT NAMAZ YASAKTIR”
Bu gizli, bastırılmış özlemleri dile getiren bir adam ortaya çıktı, Hasan’ın halef olarak atadığı adamın torunu idi, babası öldüğünde Tarikat’ın dördüncü reisi olacaktı. Veliaht’ın adı da Sabbah gibi Hasan idi, onu görenler, “işte kurtarıcımız” diye fısıldıyorlardı. Bu veliaht 1164 yılında Alamut Halkını meydana topladı şu tuhaf konuşmayı yaptı:

“-Dünyada oturan herkese sesleniyorum: Cinler, insanlar ve melekler! Çağdaş İmamınız sizi kutsuyor, geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı af ediyor. Şeriat’ı kaldırdığını ilan ediyor, çünkü diriliş vaktidir. Tanrı sizi Şeriat ile zora koştu, cenneti hak edersiniz diye. Hak ettiniz. Bugünden itibaren cennet sizindir. Artık Şeriat yok. Bütün yasaklar kaldırılmıştır. Beş vakit namaz yasaktır. Mademki artık cennetteyiz ve Tanrı ile iletişim halindeyiz, o halde sadece belirli saatlerde o’na başvurmamız gerek yok; beş vakit secde etmekte direnecek olanlar Diriliş’e inanmayanlardır. Artık dua etmek secde etmek inançsızlıktır”.

Kur’anan’ın cennetin içkisi diye nitelediği şaraba izin çıkmıştı. İçmemek günahtı.  O yıllarda yaşamış olan bir Acem tarihçi şöyle yazar: “Önüne gelen saz çalmaya hatta mimberin basamaklarına çıkıp şarap içmeye başladı”. Alamut’da büyük değişiklikler olmaya başladı, İslam kentlerini dehşete düşüren cinayetler son bulmuştu. İsamililer köktendinci olmalarına karşın daha hoşgörülü olmaya başladılar. Olaylar, yaşam böylece yüz yıl kadar devam ederken birden bire Moğolların istilası başladı.

Cengiz Han yönetimindeki Moğolların istilası ile Pekin, Buhara, Semerkant gibi nice ünlü kentler yerle bir edilmiş, halkı öldürülmüş, insanları hayvan gibi boğazlanmış, kadınlar subaylara peşkeş çekilmiş, esnaf köleleştirilmiş, geriye kalanlar kılıçtan geçirilmişti.

160 yıl boyunca, bütün istilacılara kafa tutmuş olan Haşhaşiler kalesi, Moğolların saldırılarına dayanamadı,  nice kentler, kaleler, beldeler gibi teslim oluverdi. Moğol hükümdarı Hülagü tarafından 1256 yılında yıkılarak ortadan kaldırıldı. 245 yıl ayakta kalan devlet, Hasan El Sabah tarafından 1011′de kurulmuştu.

 Cengiz Han’ın Torunu Hülagu Han, bu askeri deha yapıtını görmeğe geldi Alamut’a. Anlatılanlara göre, Hasan Sabbah’tan beri onlarca yıl korunmuş, el değmemiş erzak bulundu. Böylece dünyanın en vahşi terör grubu Haşhaşiler, başka bir vahşi terör grubu Moğollar tarafından yok edildi.


HASAN SABBAH’IN KÜTÜPHANESİ YAKILDI
Hulagu Han, subaylarıyla çevreyi dolaştıktan sonra, askerlerine her şeyi yıkmalarını taş taş üstünde bırakmamalarını söyledi. Çağının en büyüklerinden olan kütüphanesine, Cüveyni adlı bir tarihçinin, on binlerce kitabın, el yazmasının bulunduğu bu yere içeriye girmesine izin verdi. Cüveyni, Hulagu’nun emriyle “Dünya Fatihi’nin Tarihi’ni yazmaktaydı.  Bu yapıt, günümüzde bile, Moğol istilaları konusunda en değerli kaynaktır.

Kütüphane kapısının dışında bir Moğol subayı ve bir el arabası tutan bir asker bekliyordu. Bu el arabasının alabildiği kadar kitap kurtarılabilecek, gerisi ateşe verilecekti. Tarihçi Cüveyni, ne kadar Kuran’ı kerim varsa toplayıp el arabasına koydu,  onlarla da zaten el arabası dolmuştu..

Cüveyni, kütüphanede elinde, koltuğunun altında ne kadar kitap alabilmişse o kadar aldı, bir Moğol subayı elinde bir meşaleyi sallayıp beklerken, Cüveyni’in çıkmasını istiyordu. Cüveyni, “Yıldızların ve Sayıların Sonsuz Gizi” adlı kitap yere düştüğünde eğilip yerden kaldırmadı. Kütüphane her yerinden, her köşesinde meşale ile tutuşturuldu. Binlerce insanın katliamcısı Haşhaşilerin Kütüphanesi, binlerce insanların katilleri Moğollar tarafından tutuşturulup yedi gün yedi gece yandı. Nice yapıt yok oldu, el yazması olan bu kitaplardan tek bir tanesi bile kalmadı.

Haşhaşilerin Sonu 4 - Cevat Kulaksız
Mogolların yıktığı Bağdat kütüphanesi
Günümüzde IŞİD denilen terör belasının insan kültürüne, insan değerlerine yaptığı katliam ve talan gibi, günümüzden 1150 kadar önce, Moğollar işgal ve yıkımcıları da Alamut Kütüphanesi yanında Bağdat, Buhara gibi kütüphaneleri yakıp yıktılar.

"750-1258 yılları arasında hüküm süren ve Abbasiler devrinde, başta Aristoteles, Platon ve Sokrates olmak üzere eski Yunan düşünürlerinin,  Süryani yazarlarının eserlerinin Arapça’ya çevrilmesiyle birlikte çok parlak bir bilim ve kültür hayatı doğmuş, Bağdat’da kültür, bilim ve felsefe ağırlıklı eserlerle dolu dünyanın en büyük kütüphanesi meydana gelmiştir. Abbasiler devrine son veren Moğol Hakanı Hülagü,  Bağdat’ı aldığında göçebe kültürünün içgüdüsel davranışı ile ilk olarak Bağdat Kütüphanesi’ndeki tüm eserleri Dicle nehrine atarak yok etmiştir. Öyle ki, görenler Dicle üzerine sanki kitaptan bir köprü kurmuş sanılırdı.  Hepsi el yazması olan kitapların mürekkeplerinin, Dicle’nin sularının haftalarca bulanık akmasına yol açtığı bilinmektedir". [i]

Haşhaşilerin Sonu 4 - Cevat Kulaksız
Bağdat Kütüphanesi Yanarken
Aynı kültür yıkımını, Haşhaşilerden 610 yıl sonra, Taliban'ın Pakistan Bamyan vadisindeki 50m yüksekliğindeki taşa oyulmuş eşsiz buda heykellerini yıktığı gibi, çağımızın Haşhaşileri- Moğolları olan IŞİD ciler da binlerce yıllık tarihi ve kültürel eserleri, müzeleri yıkmakta, nice antik eserleri balyozlarla parçalamaktalar.

Haşhaşileri, Nizamülmülk'ün kurduğu kumpasla Hasan Sabbah'ı nasıl tuzağa düşürüp, Sultan Melikşah tarafından önce idam, sonra  göze mil sonra da sürgünle cezalandırılıp sonunda Haşhaşiler terör örgütü yaratılmışsa; etkinin tepkiyi doğurduğu gibi, günümüz PKK sını da, "karda kart kurt yürüyen Kürtler", bok yedirilen köylüler kini ve öteki ihmaller yaratmıştır.

  Günümüzün kültür, insanlık yıkımcısı IŞİD'i yaratan da, din ve mezhep çıkarcısı, yanlısı gerici AKP-RTE iktidarlarıdır. MİT gözetiminde Türkiye'den Suriye'ye giden yüzlerce tır dolusu mühimmat ve silahlar dinci gruplara giderek IŞİD terör örgütünü yaratmıştır. Günümüzün bu gerici, IŞİD kafalı iktidarları, insanları Moğollar, Haşhaşiler, IŞİD gibi katletmiyorlarsa da, heykeltıraşlara (Mustafa Aksoy), müzisyenleri (Fazıl Say), karikatüristleri (Musa Kart), binlerce aydın ve gazetecileri zindanlara atarak aynı zihniyeti yaşatıyor, uygarlık ve kültür üzerindeki kıyım ve baskılarını sürdürüyorlar.  Bunları seçen saf bilinçsiz halkı düşündükçe de Aziz Nesin'i, insan, nasıl da rahmetle anmaz ki, diye düşünüyorum!

Haşhaşileri irdeleyen bu dördüncü yazımızla bu konuyu kapatıyoruz.

 Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

DİPNOTLAR

Semerkant Amin Maalouf YKY 2003
[i] http://www.frmtr.com/tarih/2727643-yakilan-kutuphaneler.html
Etiketler:

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget