Makaleler "Fırat Kozok"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Devlet yine başarıyı cezalandırdı: MİT TIR’ları operasyonunda görev yapan başarılı istihbarat köpeği Vahim sürgün edildi.

AKP, dünya gündemine oturan MİT TIR’ları skandalının ardından, TIR’ların durdurulmasında rolü olan tüm kamu görevlilerini ve olayı haberleştiren gazetecileri hedef tahtasına koymuştu. Bu isimler ya tutuklandı ya da sürgüne gönderildi. AKP’nin öfkesinden nasibini alan iki ilginç aktörün daha bulunduğu ortaya çıktı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba ile Grup Başkanvekili Özgür Özel’in başkanlığındaki Ankara Milletvekili Murat Emir, Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Kocaeli Milletvekili Tahsin Tarhan, Mersin Milletvekili Fikri Sağlar ile İstanbul Milletvekilleri Didem Engin, Gamze İlgezdi ve Zeynel Emre’den oluşan heyet 28 Aralık’ta Hadımköy Askeri Cezaevinde tutuklu askerleri ziyaret etti.
‘Köpek ortada yok’
Heyete “Casus, hain, şerefsiz, vebalı, hummalı gibi muamele görüyoruz. Basından okuduklarınızın tamamı yalan. MİT’e silah çekmek, yere yatırmak filan hepsi yalan” diyen Adana İstihbarat Şube Müdürü Jandarma Binbaşı Bekir Karataş, MİT mensuplarının kendilerine küfürler ettiklerini belirtirken, şöyle konuştu: “MİT’çiler Audi marka araçla askerlerin arasına daldı. Dört kişilerdi. İçlerinden iki kişi küfür etti. Olay çıkardı. Biz 115 kişiydik. Savcı TIR’lardan numune alıp serbest bıraktı. TIR’ları teslim etmek üzere Ceyhan Kışlası’na giderken bu kişiler yolu kesip olay çıkarttı. Yoksa kimsenin haberi bile olmayacaktı.”
TIR’larda inceleme yapılırken bomba arama köpeği “Vahim”in tepki verdiğini belirten Karataş, “Paralelci diye Vahim’i de sürdüler, nerede olduğunu bilmiyoruz. Onu eğiten görevliyi de sürmüşler” dedi. Vahim’in Malatya’ya sürüldüğü belirtiliyor.
‘Burun farkıyla’
CHP heyetiyle görüşen Biyoloji Şube Müdürlüğü Laboratuvar Amir Vekili Yarbay Mustafa Yardımcı, olayın gerçekleştiği dönem laboratuvar amirinin burun ameliyatı olduğunu belirterek, “Onun yerine ben vekalet ediyordum. Gelen numunelere ben baktım. Eğer o ameliyat olmasa ve numunelere baksa o Fethullahçı olacaktı. Burun farkı ile Fethullahçı olmaktan yırttı. Ben vekalet ettiğim için ben Fethullahçı oldum” dedi.
‘Radara giren TIR’lar durdurulamıyor’
Karataş’ın heyetle görüşmesinde en çarpıcı ifadelerinden birisi de, TIR olayının ardından Adana istihbaratında yaşanan korkuya ilişkin oldu. 11 kişinin olaydan sonra tutuklandığını belirten Karataş, “Bu olaydan sonra artık Jandarma İstihbarat rahat hareket edemez, korkar. Bu nedenle Suruç ve Ankara olaylarında bunun eksikliği olabilir. Biz bunları yaşamasak bu kişiler bu eylemleri yapamazdı. Şimdi istihbarat korkusundan rahat hareket edemiyor. Radara giren TIR’ı bile korkudan durduramıyorlar” diye ekledi.

‘Vahim’ bir sürgün hikâyesi

Adana hatırası
Binbaşı Bekir Karataş’ın sözünü ettği Vahim, Adana’da katıldığı narkotik ve kaçakçılık operasyonlarındaki başarılarıyla adını duyuran bir köpekti. Öyle ki, Adana İl Jandarma tarafından yapılan operasyonların ardından yakalanan uyuşturucu maddelerin önünde pozlar veren Vahim, yerel medyaya da sık sık haber olmuş.
Başarısı haber oldu
Bir keresinde 82 bin 52 kök dişi Hint keneviri ile 4 kilo 865 gram esrarı arkadaşı Vicdan’la birlikte bulan Vahim, yakalanan malzemelerin önünde poz vermiş. Jandarma tarafından yapılan operasyonun fotoğrafları Adana Valiliği aracılığıyla “operasyon hatırası” olarak basına geçilmiş.
Vahim, 2012 yılında da bu kez Vaka adlı arkadaşyla birlikte bir yıl içinde toplam 239 olayda 1 kaleşnikof, 8 tabanca, 12 av tüfeği, 322 fişek, 27 de molotofkokteyli yakalamış. Bu başarısıyla yine yerel medyaya “Jandarma köpekleri aman vermiyor” başlığıyla haber olmuş.

Fırat Kozok/Cumhuriyet

Balbay esareti anlatıyor: Davayı sorgulamayanların hiç mi suçu yok?
Balbay’la bugüne kadar cezaevine nasıl girdiğini, orada nasıl yaşadığını, çıktıktan sonra neler hissettiğini konuştuk. Şimdi sıra geldi Ergenekon davasıyla ilgili süreç ve siyasi değerlendirmelerine...
4 yıl 278 gün sonra özgürlüğüne kavuşan bir insana bunu sormak kolay değil ama üç kritik soruyu arka arkaya sıraladık Balbay’a “1Balbay’ın hiç mi suçu yok?” “2Pişmanlık duyduğu hiç mi bir şey yok?”, “3 Sizin açınızdan yaşanan hukuksuzluklar temel olarak nelerdi?” Anlatıyor:
“‘Balbay’ın hiç mi suçu yok’ diyenlerin öncelikle bu davayı sorgulamalarını dilerdim. Bu ana kadar benimle söyleşi yapan birçok gazete, televizyon oldu. Kimseyi özellikle hedef almıyorum, ama ‘Süreçteki hukuksuzlukları sıralar mısınız?’ diye soran olmadı. ‘Onu biliyoruz, geç’ diyorlar... Herkes yargılamadaki hukuksuzluğu kanıksamış, ‘Ya bu kadar suçlama var, biri bile doğru değil mi?’ demeye başlamış. Bu, Nasreddin Hoca’nın ‘Hırsızın hiç mi kabahati yok’ demesine benziyor. Bana bu soruyu soranların, en azından ‘Balbay’ı yargılayanların hiç mi kabahati yok’ diye sormaları gerekirdi diye düşünüyorum. Ben şimdi, dört gözle gerekçeli kararı bekliyorum. Bu satırları okuyanlar, ‘3 bin saat hâkim karşısında kaldın’ demesinler. Gerekçeli karar çıktıktan sonra asıl hukuk mücadelesi ortaya çıkacak. Ben ilk günden beri, kendimden adım kadar eminim. O kadar vicdanım rahat ki, beni sevenlerin, bana inananların ‘Acaba gerekçeden sonra söyleyecek sözümüz kalmaz mı?’ diye düşünmemelerini dilerim. Çünkü ben gerekçeli karardan sonra çok daha net konuşacağım. Neyi suç olarak görmüşler, neyi görmemişler anlayacağız.”

Yakın diyalog diye bir suç var mı?

“Ankara’da belgeden suç üretmeye başladığınız zaman, dışarıda gazeteci kalmaz” diyen Balbay, benzer haberlerden bir dönem “devleti çökertme suçu”, başka bir dönem ise “demokrasiyi yüceltme” anlamı çıkarıldığını belirtirken devam ediyor:
“Bence bu dönem henüz tartışılmaya başlanmadı bile. Çünkü daha dönemin içinden geçiyoruz. Benim durumum şu; tıpkı 2003-2006 arasında Türkiye’nin nasıl gerilimlerin içinden geçtiğini cesaretle yazdımsa, şimdi de bu yargılamaların yargılama olmadığını aynı cesaretle haykıran
benim. Ben mesleğime inandım ve geldiğim bir ekol var, Uğur Mumcu ekolü. Belgecilikte ve yurtseverlikte Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı ekolünden geldim. Onlarla birlikte büyüdüm. Mumcu’nun mesai arkadaşı, Kışlalı’nın oda komşusu oldum. Hatırlarsanız, Güldal Mumcu, ilk tutuklanmamda ‘Bu tabloda Uğur Mumcu da Ergenekon’dan tutuklanabilirdi’ dedi. Benim gazetemde çıkan manşetlerimden, kitaplarımdan birini çıkarsınlar ve desinler ki, ‘Balbay senin şu faaliyetin hükümeti devirmeye yönelikti.’ Ama eğer ‘sen şu manşetle falanca kişinin ekmeğine yağ sürdün’ diyorlarsa, bilmeliler ki her manşetin sevindirdiği, kızdırdığı insanlar vardır. Mesela askerle samimi olmak... Sormak isterim. ‘askerle samimi olmak’ diye bir suç mu var? Yakın diyalog diye bir suç mu var? Ben, karşılaştığım herkesle selamlaşırım, insani ilişki kurmaya çalışırım. Günter Wallraff’ın bir kitabı var ‘En Alttakiler’ diye. Wallraff, o kitap için Türklerle madene girdi, garsonluk yaptı, çöpçülük, dönercilik yaptı. Yani bir şeyi iyi tanımanız için onunla temasınız olması lazım. Ben bütün siyasilerle, bürokratlarla, askerlerle haber alma kaygısı dışında hiçbir şey gütmeden temas kurdum.”


Asıl AKP bana darbe yaptı

 Balbay, katıldığı toplantıların, etkinliklerin de sorguda karşısına çıktığını anlatırken şöyle devam ediyor:
“Savcı tutukluluk kararının açıklanacağı zaman aynen şunu söyledi; ‘Ankara’nın bütün protokollerinde varsın, nasıl oluyor bu?’ Ben katılabildiğim kadar çok toplantıya, sofraya katılmaya çalışırdım. Mesela bir sofra... Müsteşar, yüksek yargı mensubu ağırlıklı ya da belediye başkanı, eski bakan, emekli asker ağırlıklı bir sofra. Orada diyelim ki AB ile ilgili bir konu gündemdeyse, o konuya yakın bir bürokratın yanına sandalye çeker otururdum. Herkes şunu derdi; ‘Bu haftaki haber onda.’”
Konuşmanın seyrinden biz anlıyoruz ama yine de anımsatmakta yarar var Balbay’a “Pişmanlık duyduğun bir haber var mı?” Hemen araya giriyor:
 “Ben, haberlerle ilgili zaman zaman açıklama geldiğinde hemen ertesi gün belgesini yayımlardım. Arşivler ortada. Ben şimdi pür gazetecilik düşündüm diye mi pişmanlık duyacağım? Bence bütün bunlar açığa çıktığında, yani bugünkü asker-iktidar-Çankaya-devlet bürokrasisi arasındaki ilişkiler ortaya çıktığında, ilk ‘keşke...’ diyenler, bugün bana saldıranlar olacak.”

Deliller tartışılmadı

Ergenekon davasıyla ilgili o kadar yoğun bir bilgi kirliliği oluştu ki, biz gazeteciler bile sanıkların temel itiraz noktalarını zaman zaman karıştırıyoruz. Peki Balbay’a göre kendi açısından “Ergenekon’daki hukuksuzluklar” nelerdi? Yine kendisinden dinleyelim:
“Bir kere yasalara uymama vardı. Biz mevcut yasalara uyulmasını istiyorduk. Delil hukukuna uyulmadı, deliller tartışılmadı. Tanıklar dinlenmedi. Sanıklar bütün savunmalarını yaptıktan sonra onlar için yeni suçlar üretildi. ‘Bu suçlara ilişkin savunma yapmak istiyorum’ denildiğinde ise ‘Savunmanızı bitirdiniz’ yanıtı verildi. Yasalara uyulmadı derken; her şey bir yana CMK’nin 134. maddesine uyulsaydı, bilgisayar verileri nasıl delil olur, bakılsa bile bu davalar çökerdi. Bu dava öyle bir kurgu haline geldi ki, dışarıdan bakan ürker, içine giren ise kaybolur. Ben kamuoyundan ‘Balbay’ın hiç mi suçu yok, yaptıkları suça girmez mi’sorusundan önce bu davaları gündemlerine almalarını, sorgulamalarını istiyorum.” Türkiye’de son yıllarda birçok kişi “darbeci” olmakla
suçlandı. Hatta Gezi Parkı’ndan bile darbe teşebbüsü çıkartıldı. Bir yandan da sivil bir darbeyle karşı karşıya olup olmadığımız tartışma konusu... Bunları anımsattığımız Balbay, “Bizler AKP döneminde ağır darbe almış kişileriz” diyor ve ekliyor:
“Bizler darbe sözcüğüyle ancak böyle yan yana geliriz. Bu darbeden güçlenerek çıkmış biri olarak değerlendirmek isterim kendimi. Ben darbe davalarını inceledim; İspanya, İtalya, Arjantin, Şili ve hatta Yunanistan somut yapılmış darbelerle ilgili yargılananların sayısı üç beş generali geçmez. Çünkü, bunu herkese yaydığınız an o kişilerin temas kurduğu herkesi darbeci ilan ettiğiniz zaman bunun sonu gelmez. O zaman sizin yaptığınız yargılama darbe diye nitelenmeye başlar, toplumda büyük bir güvensizlik oluşur. Siz kötü bir gelenek başlatmış olursunuz. Size yönelik eleştirileri, darbe olarak algılamaya başlarsınız.”
Balbay TBMM Genel Kurulu’nda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu eleştirirken, bakana “Avutoğlu” diye takılmış, Bakan Davutoğlu’nun yanıtı ise “Balbay’ın da ‘b’sini düşürdüğünüzde sizin sivil olduğunuz halde ‘albay’lık yaparak bir darbe teşebbüsünde bulunduğunuz suçlamasını teyit etmiş olursunuz mu demem beklenirdi” demişti. Bu sözleri anımsatıyoruz Balbay’a... Davutoğlu’nun tahammülsüzlük örneği gösterdiğini belirten Balbay, devam ediyor:
“Avutmak, Türkçede anlamı olan, kullanılan bir sözdür. Kendisinin Dışişleri Bakanı olarak bu küçük eleştiriyi göğüsleyebilecek bir durumda olması gerekirdi. Ama anlaşılan sıfır tolerans ve sıfır diyalog... Ama ben her şeye rağmen özgürlükte Davutoğlu’nu konuşabileceğim, tartışabileceğim biri olarak görüyorum.”
Balbay aynı Genel Kurul’da biraz eleştirel konuşunca, “AKP’nin yaptığı anayasa değişikliği ile çıktı, teşekkür etmesi gerekirdi” tepkileri yükselmişti. Biraz da takılarak “Neden teşekkür etmediniz” diye soruyoruz kendisine ve anlatıyor:“Anayasa Mahkemesi, milletvekili seçildiği gün bırakılmalıydı diyor. Baştaki yıllarım bir yana, son 2.5 yılıma kim ne diyecek? Bu yolla hukukun önünün açıldığını, adaletin geldiğini düşünenlerin bana batırmak istedikleri topluiğneyi kabul ediyorum, ama şu şartla; bu adalet yolunun genişlemesi, haksız yargılamaların tümünün kalkması koşuluyla.”


Yasalar değişmeli

 “Bir genel affı mı kastediyorsunuz?” diye soruyoruz. Daha kapsamlı bir çözüme işaret ediyor Balbay: “Benim gördüğüm, çözüm için yasalarda değişiklik yapmak gerekiyor. Terör yasaları ve devlete yönelik suçlarla ilgili yasalarda daha daraltıcı ve netleştirici çalışmalar yapılırsa bugünkü KCK, Balyoz, Ergenekon... Pek çoğunun konusunun çok daralacağını ve beraberinde özgürlüklerin geleceğini düşünüyorum. Bu şekilde bir çözüm aranmazsa ya kişisel çözümler ortaya çıkıyor ya da dönemsel çözümler ortaya çıkıyor. Bunların da hukuk güvenliği yok. Ben bundan sonraki mücadele yaşamımın önemli bir parçasını bu konulara ayırmak istiyorum.” Peki kendisi cezaevindeyken KCK davalarını izleyebildi mi, bunlarla ilgili ne düşünüyor? “En az Ergenekon kadar vahim” diyor ve ekliyor: “İki KCK iddianamesini okudum. Gerçekten çok vahim... Örneğin kimi derneklerle ilgili davada önce ‘her türlü örgütlenmeyi yapabilirsiniz’ demişler, sonra da ‘bu şehir örgütlenmesi’ deyip terör örgütüne katmışlar. Bu herkesi doğrudan terörist olarak suçlamaktan daha kötü bir durum.” Peki, Balbay, Ergenekon davasının Yargıtay aşamasından ne bekliyor? “Önce gerekçeli kararın çıkmasını bekliyorum. Gerekçeli karar iyi bir zemin olacak. Bu suçlamaların hangi gerekçelere dayandığını göreceğiz. Yargıtay aşamasında da her ne olursa olsun hukuk arayacağız.” Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla Balbay tahliye edildi. Ancak hakkındaki yurtdışı çıkış yasağı kaldırılmadı. Balbay, bu konuda da “Anayasa Mahkemesi, ‘Balbay’ın hak mağduriyetini giderin’ dedi. Yerel mahkeme de ‘Tamam gideriyorum, ama bu mağduriyeti kısıtlıyorum’ dedi. Yerel mahkeme, yurtdışı yasağıyla Anayasa Mahkemesi’ne karşı bir karar almış oldu. Bu bağlamda karara itiraz ettik” diyor.

BİTTİ

Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Cezaevinde alınan ölüm haberleri, annenin elini öpememek...
Bir de ölüm haberi almak var cezaevinde! Kimler gitmedi ki? Cumhuriyet’te yıllarını paylaştığı İlhan Selçuk, Deniz Som, Mehmet Sucu, Abdülkadir Yücelman... Daha? Son söyleşisini Balbay ile yapan Halit Çelenk, Server Tanilli, Neşet Ertaş... Liste uzayıp gidiyor düşünsenize. “Bu günleri nasıl yaşadınız” diye sorunca hüzünleniyor Balbay:

“Cezaevinde insana en çok koyan şey bayram günleri ve özel günlerdir dedim ya... Bir de ölüm haberleri. Bir şey yapamama, acıyı paylaşamama duygusu. Hele hele onlarla çok şeyler yaşadıysanız! Paylaşma sözcüğünün ne demek olduğunu çok iyi anlıyorsunuz içeride. Cezaevi zaman zaman bir araf da olabiliyor ölümle yaşam arasında. Ben cezaevinde hiçbir duygumdan çekinmedim. Ağlayacaksam ağladım, haykıracaksam haykırdım! Duygularıma özgürlük tanıdım.”

Annem elimi öptü 

Silivri duruşmalarını bilenler bilir ama bilmeyenler için anımsatmakta yarar var. Duruşmayı izleyenler, yakınlarına en fazla 10 metre yaklaşabilirler. Bunu “Çok susadığınız bir anda bir kişinin sizin 10 metre uzağınızda suyu yere dökmesi kadar acı bir durum” diye niteleyen Balbay, duruşma günlerinden birinde annesiyle yaşadığı bir anıyı şöyle anlatıyor: “Bazen duruşma arasında, bakanlıktan izin alan kişiler geldiğinde cezaevi minibüsü ile duruşma salonundan hemen bitişiğindeki cezaevine gidiyorduk. Bu tür günlerde tam cezaevinin dış virajında minibüs yavaşlıyor ve yakınlarımız oradaysa sadece ellerini tutabiliyorduk. Aslında bu da yasaktı, ancak geniş alanda kamera olmadığı için elimizi başımızı uzatabiliyorduk. Böyle bir günde Annem ve kardeşlerim Silivri’ye gelmişlerdi. Minibüs yavaşlar yavaşlamaz elimi uzatınca görevli ‘Başınızı uzatırsanız biz zor durumda kalırız’ dedi. Ben eğilip annemin elini öpmek isterken eğilemeyince annem benim elimi öpmüştü. Bu anı hiç unutamıyorum.”

Çiçekle sarhoşluk

Öyle ya da böyle tam 4 yıl 278 gün geçti cezaevinde. Peki bu kadar süre tecritte kalan bir insan çıkınca neler yaşadı, kendisinde ve Türkiye’de ne gibi değişiklikler izledi? Balbay’dan dinleyelim:

“Bir defa ben, cezaevinde bir yanım Türkiye ile yaşadım. Olabildiğince değişime tanıklık etmeye çalıştım. Tabii o değişim sizi de kavuruyor, içine alıyor. Hiçbir şey yapamazken aynı anda yeni şeyler üretme dürtüsü. O zaman ‘Ben burada bir şey yapabilir miyim?’ diyorsunuz. Dışarı çıktığımda Ankara’nın çirkinleştiğini gördüm. Betonlar, binalar... Pek çok binayı cezaevi yapısından farksız gördüm. O yabancılaşmayı hissettim. Ankara bağlamında bir hayal kırıklığı oldu tam anlamıyla... Çıktıktan sonra ilk çiçeği kokladığımda sarhoş oldum, resmen başım döndü. S Bedenen tanış olmadığım bir duygu... Arada bir çiçek geliyordu ama eve gelen çiçeklerle karşılaşınca bir ilki yaşadım.”

Peki 5 yıl sonra ilk kez bir halıya çorapla basmak nasıl bir duygu olabilir? Gülümseyerek devam ediyor Balbay:
“Alışmak zor oldu. İlk gün ayakkabıyla daldım içeri, sonra dönüp çıkardım. Bir an ayaklarım çıplakmış gibi hissettim. Düşünün, ilk kez 5 yıldır ayakkabısız halıya basıyorsunuz. Cezaevindeyken özellikle kış koşullarında en azından kaldığımız yerlerin altındaki belirli yerlere halı koymak istemiştik ancak kabul edilmemişti. Daha sonra battaniyeyi halı olarak kullandık ama bunu da yapmamamız için uyardılar."

Hadi oyuncak almaya gidelim

Balbay’ın tahliye edildiği gün eve girişi sırasındaki fotoğraf karesi, hafızalarda yer etmiştir; oğlu Deniz ile kucaklaşma anı... O an Balbay’ın elinde kocaman bir de çikolata vardı oğlu için. O çikolata Balbay’ın oğluna elden teslim ettiği ilk armağandı. Öyküsünü merak edenler için anlatıyor:

“O gün o çikolatayı nasıl aldığımı şimdi anlatmayayım. Cezaevindeyken oğluma hediyeleri hep dolaylı yollardan alırdım. Karım aracılığıyla onun neleri sevdiğini öğrenmeye çalışıyordum. Deniz okuldayken, eşim Gülşah bir hediye alıp getiriyor ve ona ‘Baban gönderdi’ diye veriyordu. Tahliyenin ikinci gününde bana ‘Baba hadi oyuncak almaya gidelim’ dedi. Kalkıp bir oyuncakçıya gittik, gece 21.30 falandı. Onun çok sevdiği bir oyuncağı beraber aldık.”

Peki bundan sonra ne yapacak çocuklarıyla ve daha da önemlisi, yaşadığı süreci nasıl anlatacak onlara? Kendisinden dinleyelim:
“Çocuklarla açık görüşlerde bir saat görüşüyorduk. Çıktıktan sonra Deniz baktı 3-4 saattir evdeyim; soran gözlerle baktı ve ‘Daha kalacaksın değil mi baba?’ dedi. Yağmur da dersini yaparken bile bizim yanımızda oturuyor. Onlarla birlikte sinemaya gideceğiz, birkaç film önerisi geldi. Birisi de Çağan Irmak’ın ‘Tamam mıyız’ filmi. Ben de ‘Hangisini Çağan Irmak yönetiyorsa ona gidelim’ dedim. En son Gani Müjde’nin Osmanlı Cumhuriyeti filmine gitmiştik. Çocuklara süreci nasıl anlatacağıma gelince... Yağmur’a başlangıçta hep onun izlediği çizgi filmler aracılığıyla anlatıyordum. İşte ‘İyi insanlar önce kaleye kapatılıyor, sonra kurtuluyorlar’, biraz daha büyüyünce Voltaire ile anlatmaya başladım. ‘O da ülkesini çok seviyordu, 4 kez tutuklandı, Paris’ten sürüldü’ diyerek aktarıyordum. Bundan sonra da tüm çıplaklığıyla anlatacağım yaşadığımız dönemi. Ama her seferinde ‘bir daha olmaması için’ diye vurgulayacağım.”

Maraton koşarken geriye bakılmaz, aslolan hızdır

Balbay üniversiteyi İzmir’de okudu. Birlikte mesai paylaşırken sık sık anlatırdı İzmir’i, haber arasında bir koşu tatlıcıya gidip dönmelerini, İzmir ruhunu. Tahliyeden sonraki ilk hafta sonu önce anne ve babasına, ardından İzmir’e koştu. Soruyoruz, “Üzerinize gelen yalnızlığın ardından, bu kez üzerinize gelen insanlar ne hissettirdi İzmir’de?” Soruya elindeki çizikleri göstererek yanıt veriyor Balbay:
“İzmir’de sadece ‘Balbay siz değerli İzmirlileri selamlıyor’ diye anons yapıldı. Bunun üzerine balkonlara çıkanlar, ağlayanlar, beni kucaklayanlar; tarifsiz bir duygu. Bakın bu elimdeki çizikler o gün oluştu. Mesela bir kadın terliğiyle, ev haliyle çıktı sarıldı, bir gelin damat arabalarından inip sarıldı. Hepsine binlerce kez teşekkür ediyorum.”

İzmir’e değinmişken... Milletvekili seçildikten sonra kendisinin ağzından sık sık duyduğumuz bir cümledir; “Siyaseti sevdim”. Bu çerçevede “Yeni CHP”ye ilişkin söyleyecekleri de vardı elbette. “Ben, kuruluş yıllarında olduğu gibi ‘yeniden CHP’ diyorum” diyerek sürdürüyor konuşmasını: “Ben Sayın Kılıçdaroğlu ile de 17 Aralık’ta görüştüm, kendisine çok açık bir şekilde ‘Benden ne istersiniz?’ diye sordum. O da  ‘Çalışmanızı isterim’  dedi. Şu anda başlıca hedefim, daha çok çalışmak... Bunun devamında samimiyetle söylüyorum; hiçbir noktasal hedefim yok. Ben maraton koşan biriyim. Maraton koşarken geriye bakılmaz. İkide bir kaç kilometre kaldığı da sorgulanmaz. Yalnızca dakikada kaç metre koşulduğuna bakılır. Aslolan mesafenin uzaklığı değil, sizin hızınızdır. Ben iyi bir siyaset koşucusu olacağım. Kalemimi de hem siyasal mücadelenin bir parçası hem de edebiyat akımlarının bir hizmetçisi olarak kullanacağım. Hapishane beni aynı zamanda oyun yazarı yaptı. İlk oyunum Yargıtatör illerde dolaşıyor. Kafamda
ikinci bir oyun var, 2014’te onu da yazacağım.” Demek ki haber değilmiş Balbay’ı tanıyanlar ya da dinleyenler bilir. Daha önce de birçok kez milletvekilliği teklifi almıştır. “Ben habercilik yaptım” derken merhum Ecevit’le anısını anlatıyor:
“1995’te Sayın Ecevit haber gönderdi, ‘Bir çay içelim’ dedi. Seçimlere az kalmıştı ve yine tartışmalı bir dönemdi. ‘Ya bana bir konuda demeç verecek ya da bir kararını açıklayacak’ diyerek gittim. Oturduk, ‘Yaş otuz beş, Sayın Balbay’ dedi. ‘Ankara temsilcisisiniz. Yeter artık biz sizi bu tarafta görmek istiyoruz’ dediğinde, ilk aklımdan geçen ‘Demek ki haber değilmiş’ oldu. Üzüldüğüm konu bu...

Örneğin ben bir askerden ya da diplomattan bilgi aldım; ‘iyi bir yazı konusu olur’ der, bir bölümünü çıkarırdım. ‘Diplomasi muhabirine veririm’ der, bir parça ayırırdım. Emin Çölaşan’la yaptığımız televizyon programında kullanmak için bir bölüm alırdım. Üstüne, konunun geçmişiyle ilgili bir kısım varsa onu da kitaba ayırırdım. Yani bir malzemeden dört-beş post çıkarırdım.”



Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Cezaevinde doktor da dilekçeyle. Bir doktor başka bir yere gönderildi. Nedeni bize iyi davranmasıydı...
Balbay’ın yazılarını okuyanlar bilir. Cezaevlerinde tamiratlar ve su kesintileri hiç bitmez. Gerçi su sorununu zamanla aşmışlar. “Önceleri tuvalete çıkmak için bile su saatini gözlüyorduk. Ama hakkı teslim edelim, son dönemde bunca yakınmalardan sonra her koğuşa bir kapasite vererek sorun çözüldü. Günlük 50 litre su veriliyordu, bazen biraz da artıyordu” diyor Balbay. Cezaevinden çıktıktan sonra “limitsiz suyu” bir an garipsemiş anlattığına göre. “Evde duşa girdim, hızla başımı yıkamaya başladım. Çok kısa bir an ‘ya kesilirse’yi geçirdim aklımdan” derken, ikinci garipsediği konuya da değiniyor hemen; “Yemek kaşığı ağır geldi. Çünkü biz plastik kaşık kullanıyorduk, her şeyimiz plastikti.” Bitmeyen tamiratlar ise, Balbay’a göre, Türkiye’deki kentleşme mantığının bir fotoğrafı aslında... “Yıllar önce Bosna gezimde şehrin hızla yenilendiğini görüp, ‘binalar yenilenmiş’ dediğimde ‘Evet çok kolay tamir ediyorlar, ama insanın tamiri çok zor’ demişlerdi. Hakikaten cezaevleri insanlara her gün değişik yaralar veriyor. Bütün devlet yapısındaki, Türkiye’deki kentleşmenin sakatlıklarını cezaevinde yakınen görüyorsunuz. Ya boru patlar, ya su sızıntısı olur, ya düzen değişir, ya da yeni bir duvar örülür.” Böyle bir ortamda en dikkat edilmesi gereken şey sağlığı korumak. Soruyoruz Balbay’a: “Doktor teması nasıl oluyordu?” Burada da şaşkınlık uyandıran bir bilgi paylaşıyor bizimle. Ergenekon’dan yargılananların hastalık tanılarına “Ergenekon” yazılırmış! Kendisinden dinleyelim: “Cezaevinde herşeyde olduğu gibi doktor da dilekçeyle. Ama bizi herkesten ayrı götürüyorlardı. Herkesten farklı olarak bizimle ilgili ‘tanı’ bölümüne ‘ergenekon’ yazılıyordu. Bir nevi hastalıktı yani Ergenekon. Doktorların özellikle ilk aylarda sürekli değiştiklerini gördüm. İsmini vermeyeceğim bir doktorun, başka bir cezaevine gönderilmesinin nedeni, bize iyi davranmasıydı mesela. Yani yakın temas, doktorlar için pek tercih edilen bir durum değildi.” 

Cezaevinin Tanrısı: Kamera 

Balbay, Sincan Cezaevi’nden çıktığında, eşi Gülşah’a sarılırken “Cezaevinde elinizi çevirdiğinizde demire çarpar, şimdi sevdiğine çarpması çok güzel bir duygu” demişti. Biz de ondan o beton, demir ve kamera üçlüsünü yorumlamasını istedik. “Cezaevinin tanrısı kameradır” diyip ekliyor: “Ortak yaşam alanı olan koridorlarda 24 saat boyunca kamera ve ışık vardı. Ama koridorun hemen içinde, 4 adım atınca yatağınıza geliyordunuz, dolayısıyla burada kamera ve ışık yoktu. Ama ne yaparsanız yapın, size sürekli bir ışık vuruyordu. Kamera, cezaevinde her şeyi kaydeder. Örneğin kalabalık koğuşlarda kavga çıkınca, kim kime bağırmış, kim ne yapmış kameradan bakıp ona göre ceza veriyorlardı. Yani, senin ne dediğin önemli değil, kameranın dediği önemli! Bodrum kalesinde bir zindan vardır, onun girişinde ‘Allah’ın olmadığı’ yer yazar. Cezaevinde Allah tabii ki var ama, kameranın dediği olur. Ayrıca dinlenme konusunda da ‘her yerde dinleniyoruz’ düşüncesi herkeste vardı.” Cezaevinde her yanınız demir, beton ve kamera... Balbay anlatıyor: “Cezaevinde en çok özlemini çektiğim şey, sınırsız bir alanda dönüş yapmadan koşmaktı. Bu sıkıntıyı yaşayınca ‘insan insana böyle bir şey yapmamalı’ diyorsunuz. Mesela Norveç’te bazı tutukluları bir adaya götürüyorlarmış, böylece üretimden de kopmuyorlarmış o insanlar. Yine Amerikan filmlerinde gördüm, herkes koğuşta ama gündüz herkes bir arada. Bugün Türkiye’de cezaevleri demir, beton ve kameradan ibaret. Demir, hayatın her şeyinde. Elini attığında demir, dolaplar demir, pencere çerçeveleri demir, kapı demir. Demir kapının kocaman o kolu demir. Taak diye gürültüyle açılır. Duvarların üstündeki teller ayrı... O duvarlara yaslanmak istemezdim hiç... Soğuk bir hava verirdi...”

 

Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim

Bunca olumsuzluğu hafifleten şeyler yok mu Peki cezaevinin rutin yaşamında? Elbette var; maç izlemek mesela. Koğuş başına 40 TL toplanarak Lig TV aboneliği alıyormuş cezaevi yönetimi. 90 dakika, 24 saatlik yaşamda bir nefes oluyormuş, Balbay’ın deyimiyle “cezaevini unutturuyormuş” o süre. “Peki yayıncı kuruluşun sloganları kesmesi nasıl bir etki bırakıyordu? diye sorunca anlatıyor Balbay: “34. dakikayı iple çekiyorduk! Sesi en yüksek seviyeye çıkartıyorduk! Sesi kesmek kötü bir şey ama bir yandan da hoşumuza gidiyordu, ‘ses var ki kesiyorlar, ya ses olmasaydı...’ diyorduk.” ‘Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim’ Biliyorsunuz, Balbay’ın değindiği 34. dakika meselesinin çıkış kaynağı Gezi Parkı eylemleri... Soruyoruz kendisine “Gezi ruhu nasıl yansıdı Silivri’ye?” “Müthiş bir şeydi, o dönem Gezi ile nefes alıp verdik” diyip ekledi: “Biz de Gezi’deydik kimse farkında olmasa da! Biz yıllarca toplumdan ses yükselir umuduyla yaşadık. Gezi’nin pek çok nedeni vardır elbette ama, ben 13 Aralık ve 8 Nisan’daki Silivri buluşmalarının da payı olduğunu düşünüyorum. Direkt bizim adımızı anmaları gerekmezdi tabii ki, biz sadece bu gidişe ‘dur’ denilsin istiyorduk. Bazen saatlerce haberleri takip ediyordum. Mesela, gece 01.00’de yattım, gece saat 04.00’te kalkıp bakıyordum televizyonlara. Sabah duruşma olmasına rağmen yarım saat izleyip uyuyordum. Hapiste en mutlu olduğum, oradaki yaşantıyı unuttuğum anlardan birisidir Gezi Parkı eylemleri.

Müjde: Çim yerine halı saha
Dizinin başlangıcından beri yeniden adlandırılan gün isimlerinden söz ediyoruz. Bunlardan biri de spor günü. Bir toprak saha düşünün, kenarlarında tek tük çimenler bitmiş. O çimenler bile sizin için bir enerji kaynağı. Gün geliyor, o alanı da kaybediyorsunuz, hem de müjdeli bir haberle! Balbay’dan dinleyelim: “Çamur olduğunda bile çıkıyordum o sahaya. Sonra bir gün ‘Size müjde!’ dediler. ‘Toprak sahayı halı saha yaptık!’ Çok üzüldüm. Ama yapacak bir şey yok. Yine çıktım sahaya sevinçle gökyüzüne baktım ki, ne göreyim; halı sahanın üstü tellerle kaplanmış. Gökyüzü ile aramıza teller girmiş. Bu yüzden havalandırmada koşmak zaman zaman daha iyiydi. Çünkü gökyüzünü sansürsüz görüyordum. Burada bulutlarla konuşmak çok iyi gelirdi. Bazen hareket eden yalnızca bulutlar olurdu. Onlara ‘gökyüzü bahçesi’ derdim. Bazen, güneş batarken bulutlardaki o kırmızılık, kan kaybeden birisini andırır. Bazen ise tam tersine bir gül bahçesi. Psikolojik durumunuza göre nasıl yorumlarsanız... Bulut demişken, beyazla beyaz arasında onlarca fark olduğunu da bulutlardan öğrendim.” Gelelim filmlerde, dizilerde o ceberut yüzlü insanlar olarak yansıtılan infaz koruma memurlarına... O kadar sert mizaçlı, astığım astık, kestiğim kestik insanlar mıydı onlar? “Hayır” diyor Balbay, “Haklarını vermek lazım” diyerek devam ediyor: “Biz ceza alana kadar onlar hep ‘biz de 35 yıla mahkûmuz’ derlerdi. Gerçekten çok ilginç bir statüleri var. İş, görev ve sorumluluğa gelince üniformalı güvenlik görevlileri... Özlük haklarına gelince ise sıradan memurlar. Örneğin güvenlik görevlilerinin yıpranma izin hakları var, ama onlar bu hakların hiçbirinden yararlanamıyorlar. Bana 34 yıl 8 ay ceza çıkınca, onlara espri yapmıştım ‘Ben sizden 4 ay az ceza aldım’ diye. Sonuçta onlar da insan, kuralları uygulamak zorundaydılar ama insani davrandılar hep. ‘Bize gardiyan demeyin’ diyorlardı sürekli. Televizyon dizilerine kahroluyorlardı. ‘Bir dizide de gardiyan iyi adam olsun’ diye sitem ediyorlardı. Hatta Koray adlı bir görevli vardı, ‘en iyi yıldız ben olurum’ deyince, ona ‘Gökyüzünde güneş, yıldız ay; yeryüzünde Koray’ diye takılırdım. Hepsine memleketleri ya da isimleriyle hitap ederdim. Bu çok hoşlarına giderdi. İçlerinde iyi eğitimli çok fazla kişi vardı.”

Havalandırmaya düşen kuş bile çıkamaz!

Kanalizasyona ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Balbay’a göre kanalizasyon koğuşlar arasındaki en iyi iletişim aracı. “Biz ona kenefsel derdik” diye devam ediyor: “Koğuşlardan geçen kanalizasyon en iyi haberleşme aracıydı. Oraya eğilip konuşursunuz yan koğuşla. ‘Kenefselden konuşalım’ deyip ayrılırdık. Bazen tabii sesler birbirine karışıyor. ‘C1 çık aradan, C4 ile konuşacağım’ sesleri geliyor. Yağmurla bazen temizleniyordu kanallar. Ama yağmur yoksa koku gelmesin diye çöp torbası koyup üzerine su dökerdik. Poşet boşlukları doldurur, kokuyu da keserdi. Değme kapak bundan iyi işlev görmez emin ol!” l Balbay’ın kitaplarında sık sık değindiği bir diğer konu, cezaevinin davetsiz misafirleri; kuşlar, arılar, kelebekler... Duyunca inanamadığım bir şey anlattı bu konuda: “Silivri, özellikle kuşların geçiş güzergâhı. Geceleri o bölgede en yoğun ışık cezaevinden yükseliyor. Adeta stadyum ışığı gibi... Uzun yolculukta ışığı gören bıldırcınlar, cezaevine doğru yöneliyor. Bazıları havalandırma boşluklarına düşüyordu. Bunu bilen koruma memurları onları  alıp dışarı bırakıyordu. Yine arılar ve kelebekler çok düşüyordu. Bir basınç değişikliği mi, yoksa nedendir bilmem, 7 metrelik duvardan geri çıkamıyorlardı.” Yalnız bıldırcınlar, serçeler değil elbette. Bir de uçaklar var Silivri’nin üstünden geçen. Her akşam aynı saatte. “Geçen uçaklar hep hüzünlendirirdi beni. Bir süre sonra rötar yapınca bile anlıyorduk” diyor Balbay.



Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Kendisini Ankara’ya götüren araç için 800 TL ödeyen Balbay, nakil ücreti yüzünden yaşanan dramdan söz etti.
Balbay ile yazı dizisi hakkındaki planlarımı konuşurken “Dilersen bana gelen mektuplardan ve cezaevimdeki eşyalarımdan da yararlanabilirsin” deyince, heyecanlanmıştım. Ama nereden bilebilirdim 8 koca çuval mektubun beni beklediğini! Abartısız bir cümle: “3 günde bitti bu çuvallar!” Tutuklandığı yıl gelen mektuplardan, fotoğraflardan tutun da, çıktığı güne kadar ne kadar mektup, kart, fotoğraf... Ufacık bir kâğıt parçasını bile saklamış. Sorduk haliyle, “Nasıl birikti, nasıl korundu bunlar?”

‘Sayın cezaevi görevlisi, mektubum samimiyetle yazılmıştır’

“Yaşam alanımdan fedakârlık yapıp bir köşeyi arşiv köşesine dönüştürdüm” diyor ve devam ediyor: “Bir bu kadar mektubu da eve gönderdim. Bana gelen hiçbir mektubu buruşturup yırtıp atmadım. Bazı mektuplar şöyle başlıyordu; ‘Sayın cezaevi mektup okuma görevlisi, aşağıdaki mektup tüm samimiyetimle yazılmıştır, muhatabına vermemezlik etmemenizi rica ediyorum!’ Yani önce cezaevi yönetimine, sonra bana yazmış. Bir doktor düşünün, en iyi muayene yöntemi yüz yüze muayenedir elbette ama, bazen tahlil sonuçlarına da bakmak ister. Böylece çok daha doğru okur hastalığı. Ben de, bana gelen o mektuplara toplumun durum tahlil raporları olarak baktım! İçtenlikle yazılan onlarca mektup...

Örneğin, tutuklandığım yıl, yıllık izin yapmamışlar! ‘Bizim izin yapmamız yakışmaz’ demişler, ertesi yıl da yapmamışlar. ‘Biz de tatile gitmedik haberin olsun’ demişler.”

‘7 mektubu yollayamadım, bu sekizinci!’
“Bir de beni çok etkileyenlerden biri, ‘Bu size sekizinci mektubum’ diyen kişiydi. ‘Acaba ilk yedisini nasıl görmedim’ diyorsunuz. Oysa devam ediyor mektup; ‘İlk yediyi gönderemedim, korktum. Sonunda yazmaya karar verdim!’ diyor. O zaman şöyle düşünüyorsunuz; ‘toplum korkuyu yenmeye başladı.’ Gençlerden gelen mektuplar artınca yine aynı duyguları yaşadım. 2011’de mesela öyle özgüven dolu mektuplar geldi ki, ‘Artık biz yetişiyoruz, merak etmeyin’ diyordu gençler. Beni en etkileyen bir diğer şey ise birçok genç insanın beni hapiste tanımasıydı. Örneğin 2012’de aldığım mektupta diyor ki: ‘Okuma yazmayı öğrendiğimde anneannem ‘Benim gözlerim görmüyor’ deyip köşe yazılarını bana okutuyordu. O yazarlardan biri de sizdiniz. Sonra anladım ki, anneannem aslında görüyor, ama benim de o yazıları okumamı istiyor!’”

Mektuplar iyi hoş da, bunlara cevap yazmak da maliyetli değil mi? Sonuçta 300 TL harcama limitiniz var... Pul fiyatlarının çetelesini çıkaran Balbay, bunu da anlatıyor: “Ben girdiğimde 60 kuruştu, sonra 65, 75, 80 kuruş oldu. Ben çıkarken 1 TL 10 kuruştu.
Cezaevinde pul fiyatı çok önemli. Bazen bazı aylar çok yazıyordum, bazen az yazıyordum. Cezaevlerinden topluca yazılmış mektuplar geliyordu, ama tek tek yanıt isteyenler oluyordu. Cezaevi mektupları bambaşkaydı. Yeri gelmişken söylemekte yarar var. Aylık 200 TL evet azdı. Ama 300 olunca normalleşti. Bana desen ki ‘500 olmalı mı?’ ‘Hayır’ derim. Çünkü bu para bir kişiye ağalık statüsü yaratabilecek bir para.” Tam bunu anlattığı sırada cüzdanına uzanıyor eli Balbay’ın; “Beş yıl sonra elim ilk kez paraya değdi” diyor. Çünkü cezaevinde parayı somut haliyle hiçbir zaman göremiyorsunuz. Yaptığınız harcamalar bir nevi “hesaptan” düşüyor.

Ergenekon korkusu
Cezaevinde parasızlık, en çok kafamı kurcalayan konu olmuştur. Böyle olunca “para” çerçevesinde sorular dallandıkça dallanıyor. Balbay’ın verdiği yanıtlar ise cezaevlerinde yaşanan o gizli dramlara da ışık tutuyor. Mesela “Avukat tutamamak nasıl bir şey?” diyoruz Balbay’a: “Tam bir felaket! O insanların hukuk arayışı öyle hüzün verici ki... Yardım etmek istiyorsun ama yardım etsen ona da kötülük etmiş olursun. Birine yardım etmek istedim, ama dedim ki ‘Ergenekon’a seni de bulaştırırlar.’ Böyle deyince hemen vazgeçti. Tutukluluk süresi, alacağı cezayı aşmış olan pek çok insan oluyordu bazen. Bir dilekçe yazmak bile zor oluyordu zaman zaman. Burada da zaman zaman komik anılar yaşamışımdır. Mesela avukat olup tutuklu olanlar vardı.

Birçok tutuklu için onların ayrı yeri vardı. Herkes onlara dilekçe yazdırıyordu. Avukatın yazdığı dilekçenin yararı dokunursa teşekküre boğuyorlardı. Ama işe yaramazsa şöyle diyorlardı; ‘zaten kendi düşmüş içeriye, iyi avukat olsa kendine hayrı olurdu!’”

Parasızlık mı ana-baba hasreti mi?
* Balbay, uzun Silivri yıllarından sonra geçen aylarda ailesinin yaşadığı Ankara’ya naklini istemiş ve Sincan’a getirilmişti. Kendisini Ankara’ya getiren cezaevi aracı için 800 TL ödediğini, sırf bu nakil ücreti meselesi yüzünden cezaevlerinde yaşanan dramı biliyor muydunuz? Kendisinden dinleyelim: “Aslında cezaevleri kendi içinde üçe, dörde ayrılıyor. Belki daha da fazladır. Merkezileştirilen cezaevleri belki iyi bir şey, ama düşünün; insanları sevdiklerinden uzaklaştırıyorsunuz, ailesinden uzaklaştırıyorsunuz. Sırf bu nedenle cezaevine ziyarete gelmek bambaşka bir zorluk halini alıyor. Mesela bana gelen bir mektupta anlatıyordu; tutuklunun anne ve babası Urfa’da. Babası, mektubunda ‘Oğlum, bu ay sana ayırabileceğimiz para şu kadar. İstersen bu parayla sana gelip açık görüş yapabiliriz ya da sana göndeririz bir aylık giderine harcarsın’ diyor. Düşünün. Bir ay hiç para harcamamayı mı, yoksa anne babayı görmemeyi mi tercih etmeli bu insan şimdi?”

“Ben Silivri’den Ankara’ya gelirken 800 lira nakil ücreti verdim. Para peşin, kırmızı meşin! Önce dediler ki ‘2 bin 500 lira hazır dursun.’ Sonra, bakanlığın onayından itibaren 7 gün içinde nakil olacağım söylendi. Biraz geçince ‘Naklime ne zaman cevap verirsiniz’ dedim. ‘Onu biz size söyleriz’ dediler ve beklemeye başladım. Nakil netleşince pek çok giysimi oradakilere bırakmak istedim. Ama başka koğuştakilere giysi vermek de yasak. Ne yaptım?

Bir gün çöpü biriktirdim, o gün ‘çöp yok, yarın çok olacak’ diye çöp bırakmadım. Ertesi gün bir normal çöp poşeti, bir de çöp poşeti görünümlü elbise poşeti hazırladım. Kapıya koydum, çöpü alanlar da cezaevlerindeki işçi koğuşunda kalanlar. Dedim ki ‘Bu çöp, bunun içinde de giysiler var’, ‘Abi sağ olasın’ dediler. Hemen ayakkabıların numarasını sordular. Ben 800 TL ücret ödedim, ama ödeyemeyenler yok mu? Elbette var. Mesela bir tutuklu, memleketine yakın diye Samsun’a gitmek istiyor. Tam 1 yıl beklemiş; 10 kişi olalım, parayı bölüşerek ödeyelim diye.”

İşçi koğuşlarının kimsesizliği

İşçi koğuşlarında kalan insanlar... Balbay’ın anlatımıyla cezaevlerinin en zor durumda kalmış tutukluları. Ayda yalnızca 100 TL için, çöpçülük de yapıyorlar, yemek dağıtımı da... “Benim hep söylediğim şeydir, bir insan cezaevine girdiğinde ailesi de tutuklanıyor” diyen Balbay, anlatıyor: “İnsanlar o kadar yalnız kalabiliyor ki... Bazılarının tüm bağı kesiliyor. Ziyaretçisi bile olmuyor. Benden bir adam gönderip ailesine ulaşmamı, bir kerecik çoğunun sesini duymak için yardım isteyenler oldu. Hiç para da gelmiyor. Onlar da cezaevlerinin iç hizmetlerini görüyorlar. Zaman zaman cezaevinde ‘gönüllü var mı?’ anonsları yapılır. Çalışırsan eğer, benim konuştuğum kişilerin anlattığına göre ayda 100 lirayı geçmeyen bir ücret alırsın. Ayrıca kantinden belli bir iaşe verilir; peynir, sigara vesaire. Bunların karşılığında çöp temizleme, yemek dağıtımı, cezaevlerinin tamir işleri onlar tarafından yapılıyordu.” Tam bunu söylerken, gülümseyerek saçlarını gösteriyor Balbay; “Bak bu gördüğün saç tıraşımı da onlar yaptı.”


Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Bilmeyenler için anımsatmakta yarar var;
Balbay 4 yıl 278 günlük cezaevi yaşamında tam 8 kitap yazdı. Ne bir daktilo, ne bir bilgisayar... Hadi diyelim ki, aradığınız bilgiyi saniyeler içerisinde önünüze çıkaran internet arama motorlarından mahrum kalmanızı anladık... Ancak bunlar için kalem oynatmak, ayrı bir mesele. Hem de 6 sayfa dayanan o tükenmez (!) kalemlerle... Sol elle yazı yazmayı öğrendiğini vurgularken kitap yazma süreçlerini de şöyle anlatıyor Balbay:

 “Kitap yazmak öyle sancılı bir durum ki... Kitapta kullanacağın, normalde özgürlükte beş dakikada doğrulatabileceğin bir durum için, bazen bir hafta gerekebiliyor. Mesela ilk gelen avukata bir konuyu soruyorsunuz, yanıtı bir sonraki haftaya kalıyor. O yüzden böyle bir iletişim çağında ‘hafta’ kavramıyla çalışabiliyordum. En önemli sorun kaynak, ikincisi ise bilgiye ulaşma... Ama ben gerçekten yılmadan planlamaya çalıştım. Havalandırmada koşarken bir kâğıt kalem alıp bir yandan da not tutuyordum. Duştan sonra, notlara bakıyordum. İnanır mısınız, koşarken daha iyi şeyler düşündüğümü görüyordum! İçimde çok değişik fermante havuzları vardı. Cezaevi, aynı zamanda fikirleri olgunlaştırma yeri. Mesela bir elma, hormon verdiğinizde hemen büyüyebilir, ama organik olmaz. Cezaevlerinde üretilen kitaplar ise tam anlamıyla organik kitaplar. Hiçbir katkı maddesi yok! Bir sürü süzgeçten geçirdikten sonra koyuyorsun tüm malzemeleri.

Tüm bunların elle yazım süreci sıkıntı... Gerçekten o anlarda elle yazma anında işaretparmağı o kadar yoruluyor ki, ona işkence ettiğimi hissediyordum. Artık yalvarıyordu bana ‘n’olur biraz dinleneyim’ diye. O zaman sol elle yazmaya başlıyordum. Çünkü o an aklıma gelen şey, daha sonra tekrar gelmiyor. Sonra ne mi yaptım? Genel kurgusu oluşmuş, çok fazla beyin gücü gerektirmeyenleri sol, diğerlerini sağ elle yazmaya başladım. Kalemlerin bitmesi meselesine gelince... Cezaevinde satılan kalemlerle 6 sayfa yazabiliyordum, sonraları içi değiştirilebilen kalemlerden getirtmeye başladım. Ayrıca duruşma salonlarına gelenlerin uzun ömürlü kalemlerini alıyordum. Kalem içi stokunun azalması inanılmaz rahatsız ediyordu.”

Tuncay televizyonu kıracak


Gazeteci, gündemi bir gün önceden yaşayan insandır. Bu mesleğin içinde bu denli yoğun bir tempo içindeyken gündemin bir anda dışında kalmak nasıl bir duygudur peki? Hakkınızda yazılan, söylenen onca şeye en erken iki gün içinde yanıt verebilmek?...

Tuncay Özkan’la yaşadıkları sinir harplerine değinerek anlatıyor Balbay:

“Baş edilmesi en zor durumlardan biri buydu. Sizin için öyle şeyler söylüyorlar ki, ‘öyle değil’ diyeceksiniz ama diyemiyorsunuz. Çünkü en erken müdahale etme zamanın iki gün! Ondan erkeni yok. Tuncay’la kalırken korkardım televizyonu bir gün kıracak diye. Çünkü Tuncay, sevgisi ve öfkesi çok güçlü bir insan. O da çok yoğun yaşamış özgürlüğü. Onunla tartışma programlarını izlerken kimi programlarda karşılıklı yarışa girerdik ‘kaç dakika tahammül ederiz’ diye! Kumandayı ona verirdim, daha çok o kullanırdı. Ama bizimle ilgili gündemin yoğun olduğu günlerde aynı kanalda 10 dakika kaldığımız zor olurdu. Balbay dedim, buradasın. Yapabileceğin ne var? Anında müdahale etme olanağın var mı? Yok. O zaman kahrolmayacaksın. Mektup yoluyla ikna edebileceğin bir tablo var mı? O da yok. Eğer yayımlanacağını düşünüyorsan açıklama yaz gönder, yoksa bulaşma. Son seçenek; abartmamak kaydıyla kendi köşende açıklamanı yap. Şunu çok net gördüm; televizyon programlarına öyle bir bilgi eksikliği ile çıkılıyor ki... Yorum, hatta kişisel beklenti, bilginin önüne geçmiş çoğunlukla.”

Kanser özgürlüğe açılan pencere

Yalnızlığın, öz kardeşi de “çaresizlik” cezaevinde. Öylesine bir çaresizlik ki, kanseri “özgürlüğe açılan pencere” olarak bile tanımlatıyor insana. Bire bir tanığıdır Balbay bu durumun. Erol Manisalı hastadır... Cezaevine gelir gelmez sağlık sorunlarını bildirmiştir hapishane yönetimine. Hastaneye gider, kontrollerden geçer. Gardiyanların görüşü “Eğer amansız bir hastalık teşhisi konursa tahliye ederler”dir. Derken... Manisalı’nın kanser olduğu haberi ulaşır Silivri’ye. Birden “Yaşasınn!” narası atar Balbay... Nedenini yukarıda anlattık, bir de kendisinden dinleyelim: “Bu özgürlük demekti... Sonra ürktüm. Çok sevdiğim, saygı duyduğum bir kişinin kanser haberini alınca sevineceğim hiç aklıma gelmezdi.”

Silivri’de insanlar ‘elektriğimizi atalım’ deyince cezaevi bir yöntem buldu

Kafeste kuş besleyin

Cezaevinde her şeyin tarifini yeniden yaptığını, güneşin, toprağın önemini Silivri’de daha iyi anladığını söylüyor Balbay. Güneşi nasıl kovaladığını anlatırken yüzünde bir tebessüm:

“Cezaevinde güneş hep tellere doğar, ondan sonra duvara, sonra da yere doğar. Batarken de hep önce tellere batar. Ondan sonra bir kuş geçecek mi diye beklersin, çünkü kuşun kanadına vurur güneş... Her seferinde beklerdim; bir kuş geçecek, kanadından güneşi izleyeceğim diye.”

Tam bu sözlerinin üzerine, Nâzım Hikmet’in dizelerindeki “Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım” sözünü anımsatınca Balbay’a “Hayır” diyor, “Bu artık geçerli değil.” “Güneşi nasıl kovaladığımı anlattım, toprağa basmak ise sadece reçeteyle!” Yüzümdeki “şaka mı bu?” ifadesini görünce başlıyor anlatmaya:

“Cezaevinde toprağa reçete ile basıyorsunuz. Örneğin, Silivri’de toprağın olduğu bir bölüm var. Bu bölüme tutuklu ve hükümlüleri çıkarmıyorlar. İnsanlar ‘Toprağa basalım, vücudumuzdaki elektrik gitsin’ demeye başlayınca, cezaevi yönetimi şöyle bir yöntem buldu; dedi ki, ‘Doktor eğer, ‘Vücudundaki elektriği atabilmesi için ayağını toprağa basması lazım’ derse bu mümkün.’ Ben böyle bir dilekçe yazdığımı biliyorum... ‘1 No’lu cezaevi müdürlüğüne... Ayağımı toprağa basmam gerekmektedir. Gereğini rica ediyorum...’ bunu doktora iletiyorlar. Doktor onayı basıyor dilekçeye ve gidip toprağa basabiliyorsun.”
Yanıtın artçı şoklarını atlatmamışken biz, ekliyor Balbay:

“Yalnız toprak için değil, her şey için dilekçe yazmak gerekiyor. Koğuş ampullerinden biri söndü... Yaz bir dilekçe, ertesi gün getirsinler. Saçların uzadı, yaz bir dilekçe, haftanın bir günü berber gelsin. Koğuş değiştirmek istiyorsun, yaz bir dilekçe.”

Toprağa ayak basmak doktor reçetesiyle olduğundan, koğuşta çiçek yetiştirmeyi hayal bile edemezsiniz haliyle... Balbay koğuş yaşamının ilk günlerinde sormuş baş gardiyana “Küçük bir saksı için toprak izniniz olur mu?” Gardiyanın yanıtı “Saksı olmaz isterseniz kafes verelim, kuş besleyin” olmuş.

Meyvelerdeki mevsim

Çocuklarından birinin ismi Deniz, diğerinin Yağmur olan Balbay’ın doğaya karşı ilgisi tartışmasız. Cezaevi yaşamının kendisine en ağır gelen yönlerinden biri de “Yağmurun kokusuz olması” olmuş. Devam ediyor Balbay:
“Çünkü dedik ya toprak yok. Seni mutlu eden tek şey, yağmurun melodisi. Dışarı çıkamıyorsun, kokusunu alamıyorsun. Ben yine de ‘Bu yağmurdan bir şey yaratmalıyım kendime’ der ve dinlerdim... Tellere vurunca ince bir ses, duvardan daha kalın ses, tavanın demirinden daha sert bir ses... İşte bunlardan bir melodi yaratırdım kendime.”

Nâzım’ın “Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım” sözü yalan olmuş... Peki ya Ahmed Arif’in “Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, karanfil kokuyor cigaram” dizelerini nereye koyacağız? Balbay’dan dinleyelim:
“Görüşmecin sana artık yeşil soğan gönderemez. Hiçbir gıda maddesi içeri alınmaz. Örneğin Sincan Cezaevi’nde birkaç sebze meyve sürekli vardı ama istediğiniz şeyi yazamazdınız listeye. Bunun için ‘Mevsim meyvelerinden birer kilo’ diyorduk. Ben en son mandalinada kalmıştım.
Karpuz geldiğinde bakıyorsunuz yaz gelmiş, erik geldiğinde bahar gelmiş... Mevsimler hava durumu haberlerinden çok koğuşa gelen meyve ve sebzelerle geliyordu bize. Koğuşta toprak hasretimi sebze ve meyvelerle gidermeye çalıştım.”

Bir semaver nelere kadir

 Balbay’ın emektar semaverinden söz etmeden geçmek olmaz elbette. Öyle bir semaver ki, kimi zaman bir şofben, kimi zaman kalorifer, kimi zamansa yemek kazanı... Gerisini, cezaevindeki en önemli eşyasını gazetedeki odasında yanı başına yerleştiren Balbay’dan dinleyelim:
“Semaver, bizim için ‘semaver’ diyecek kadar, gökyüzü kadar önemli bir eşyaydı. Sincan’da mesela, semaver sabah 10.00’a kadar sıcak su ısıtıp duş alma aracıydı. Yani şofben... 11.00’den, 14.00’e kadar ise çaydanlık! Saat 17.30’dan 18.30’a kadar yemek tenceresi. İçerisine genelde havuç, domates ve biber atar, haşlardım. Üstündeki kapağı açıp, karavanadan gelen yemeği koyunca, bir yandan o da ısınıyor. Böylece semaver, hem yemek tenceresi, hem ocak oluyordu. Akşam saat 21.00-22.00 arasında ise kahve için cezve haline geliyordu. Daha bitmedi... Soğuk günlerde 23.00’ten sonra suyu koyup kapağını açıyordum. Kaynamaya başlayıp buhar yayınca oldu mu sana kalorifer! Aynı zamanda da nemlendirici!”

“Oldu olacak, semaverle yapılan yemeklerden bir iki tarif verin” deyince de iştahla başlıyor Balbay anlatmaya, bir eli masasındaki semaverin üstünde:

“Çok özlediğim menemeni yapmayı denedim. Cezaevinde yalnızca haşlanmış yumurta veriyorlar.
Ben o yumurtayı güzelce doğradım. Biraz süt döktüm, karıp hafif sulu hale getirdim. Domates, biber ve soğan karıştırdım. Yoksa dibi tutuyor abicim! Sonra sütlü haşlanmış yumurtayı döktüm ve bir menemen tadı verdim.
Ton balığı geliyordu mesela. Domates ve biberi haşlayıp semaverin kazanından çıkarıyordum. Kaynar su kazanda kaldığı için ocağa dönüşüyor. Üzerine karavana tenceresini koyuyordum. Bu tencerenin içine biraz zeytinyağı ve o haşlanmış domates, havuç ve soğanı koyup limon dilimliyordum. Ton balığını da ekleyince o kadar nefis oluyordu ki, usta balık restoranları alınmasın, ben ondan lezzetli balık yemedim. Nefis! Sebzeli balık mı dersin, balıklı sebze mi, ne dersen de.
Son olarak; cezaevinde 5 gün bulgur çıkıyordu. Aslında yararlı bir şey, ama ben ‘langur lungur, hep bulgur’ diyordum. Yine o sebze takımını haşlayıp çıkardıktan sonra karavananın içine koyunca oldu mu sana bulgur aşı!” 


Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

'Her yöne sınırsız' kampanyası Silivri'de farklı. Her yöne 10 dakika, üstelik haftada bir....
5 Mart 2009 Perşembe sabahı... 06.00’da çalan kapı zili hepimize ne hissettirirse Balbay da onu hissetmiş ilk an. İlk şaşkınlıktan sonra ilk sorusu gelir Balbay’ın “Bu bir gözaltı mı?” “Hayır” diyen polis ekler, “Sizi alıp Emniyet’e götüreceğiz. Oradan İstanbul’da ek ifadeniz alınacak.”
Önce 9. 5 aylık oğlu Deniz’in ense kokusunu ciğerlerine doldurur. Yağmur’un ise okul saati geldiğinden ona seslenir. Sımsıkı sarılıp, öper ve “İstanbul’a gidiyorum, döneceğim” der sadece. Eşine sıkıca sarılır ama yorum yapmadan polislerle birlikte evden ayrılır. Bu ayrılışla başlayacaktır beş yıllık savaşım. 
Adli Tıp’ta sağlık kontrolünü yapan doktor Fuat Bey, “Sabah radyoda yorumunuz yoktu. Demek ki buymuş” der tanıdık bir sesle. Araçtaki polisler de “Sabah radyo konuşmalarınızın sıkı takipçisiyiz” deyince; Balbay’da takılır, “Her anlamda sıkı takip ettiğinizin farkındayım” der gülerek. 
 
‘ADALETİN PENÇESİNİ YEDİM’ 
 
Peki sabahın kör vakti, apar topar gözaltına alınan, İstanbul’a götürüleceğini öğrenen ama ne zaman geri döneceği konusunda hiçbir fikri olmayan bir insanın ilk endişesi... İlk korkusu ne olur? Balbay’ın kendisinden dinleyelim:
“Tabi öncelikle bu soruşturmanın son derece çetrefilli ve ucu açık olduğunu tahmin ediyorduk ama, önce ne kadar sürer, görmeye çalıştık. En büyük sorun belirsizlikti. Beni endişelendiren ‘Eyvah, bu süreç uzayabilir ve çocukları okutamayacağız’ düşüncesi oldu. Ama ne kadar uzayacağı konusunda kimsenin fikri yoktu. Türkiye’de ‘Adaletin pençesi’ diye bir söz vardır; gerçekten bir pençe hissettim... Bir de ‘seni mahkemelerde sürüm sürüm süründüreceğim’, ‘yüzün mahkeme duvarı gibi’ laflarının çok sıradan olmadıklarını net bir şekilde gördüm.”
 
‘GÜNAYDIN SEVGİLİM’ YERİNE ‘ALLAH KURTARSIN’
 
Peki ya bir insanın yalnızca 24 saat sonra kasvetli mi kasvetli, demir ve betonların arasında o soğuk cezaevinde uyanması... Eşinden işiteceği “Günaydın sevgilim”in yerini, bir gardiyanın ağız alışkanlığıyla “Allah kurtarsın” dileğinin alması... Balbay’ın da ilk yadırgadığı bu olur zaten:
“Cezaevinde en kritik an, sabah güne başladığın andır. Normal yaşamda ‘yeni bir gün başlıyor’ diye başlarsınız güne. Cezaevinde ise ‘Hapiste bir gün daha bitecek’ diye... O güne başlama anının hüznü geçince düzeliyordu işler. Cezaevinde herkesi sayıyorlar. Günde iki defa... Sabah 8, akşam 8. Yadırgadığım bir diğer şey ise, ‘sabah sayımı için sayım düzeni alınız. Allah kurtarsın’ lafıydı... Yani artık sizi kurtaracak kimse yok.”
Sabahın 08.00’inde sayıldınız... Yargılama başlamamış ve önünüzde kocaman bir gün var. Nasıl geçer saatler? Balbay’ın kritik cümlesi “Zamanın seni kullanmasına engel olup, senin onu kullanman lazım” oluyor. Zamanı nasıl yönettiğini şöyle açıklıyor:
“Sayımdan sonra yargılamalar olmadığı dönem, bütün zaman senin elinde, avuçlarında. Avuçlarındaki zamanı ne yapacağını bilmiyorsun. Burada bütün mesele işte o zamanın seni kullanmasına engel olup senin onu kullanman. Eğer güne belli bir disiplinle başlamışsan kendine olan saygın da artıyor. Ama bu yoksa gerçekten insan kendisini zamanı göstermeyen bir saat gibi hissediyor. Ben günde en az 4 saatimi okumaya, 2 saatimi gazete okumaya, 1 saatimi spora ayırıyordum, akşamları da 2-3 saat televizyon izliyordum. Eğer avukat görüşü olursa ya da ziyaretçi görüşü olursa ayrıca onunla görüşüyordum.”
 
Balbay’ı ziyaretlerimizde kendisinden duyduğumuz bir söz vardı “Bir açık görüş, yarım tahliye demektir.” Bu kez “açıkhavada” görüşürken o günlerin hissiyatını belki daha net anlatıyor Balbay: 
“1 saat çok hızlı geçiyordu. O an ‘süre doldu’ diyen gardiyan, benim için anlatılması zor biri haline geliyordu.”
 
8 SANİYEDE ‘SENİ SEVİYORUM’ DEMEK
 
Bir de telefon görüşmeleri var... Telefon şirketleri reklamlarında denir ya; “Her yöne sınırsız dakika...” Silivri’de kampanyaları biraz farklı. Her yöne: “10 dakika!” Üstelik “haftada bir!” On dakikaya ne, nasıl sığdırılır? Balbay’a kulak verelim:
“Cezaevinde telefon görüşmesi bir törendir. İnsanlar yüzünü görmüyorlar, sadece sesin var. Dolayısıyla ses tonunu çok iyi ayarlaman, süreyi de çok iyi kullanman gerekiyor. Telefon kartı bir konuşmayla bitiyor. Sonunda sadece 8 saniyelik bir konuşma payı kalıyordu. Hakkımız dolduktan sonra, tekrar kartı takıp 8 saniyeyi kullanmaya çalışıyorduk. Eşim Gülşah’la biz bu 8 saniyeye ‘seni seviyorum payı’ diyorduk.”
 
HAFTANIN GÜNLERİ YENİDEN ADLANDIRILIR
 
Balbay’ın deyimiyle tüm zaman avuçlarınızın içinde, onun sizi yönlendirmesine izin vermeden, siz onu yönlendirmeye çalışıyorsunuz. “Peki ya mahpuslukta pazartesinin, cumartesinden farkı nedir? Benim cumartesi sabahı için kahvaltı planım, pazartesi için sendromum vardır, ya sizin?” diye sorunca, günlerin nasıl “yaşamlara bölündüğünü” de anlatıyor Balbay:
“Mesela çarşamba günü ‘açık görüş günü’dür. Pazartesi ‘telefon günü.’ Haftanın günleri, dışarıdaki insanların anlamlandırdığı şekliyle anılmaz. Pazarı ‘sıcak su günü’ olarak biliriz, Salı’yı ise ‘spor günü...’ Yani ‘yapabildiğimiz birşeyin’ günüdür o gün.”
Cezaevindeki bir insanın güne nasıl başladığını, günü nasıl yaşadığını ve günleri nasıl ayrıştırdığını anladık. Ya doğum günleri, bayramlar, yıldönümleri? Hayat arkadaşınızla yollarınız ayrı düşmüşken evlilik yıldönümü cezaevinde ne anlatır ki bir tutukluya? “Bu sorunun üzerinde daha fazla durmak lazım” deyip, anlatmayı sürdürüyor:
“Hapiste güzel yıldönümlerinin ve bayramların bir an önce geçmesini istersin. Örneğin en kötü gün Kurban Bayramı’nın ilk günü, nispeten en güzel günü de son günüdür. Bitiş güzeldir... O bayram günlerinde herkese bir hüzün çöker. Cezaevi yönetimi o gün bir anons yapar ‘Tutuklu ve hükümlülerin dikkatine; cezaevi yönetimi olarak bayramınızı kutluyor, bir dahaki bayramınızı sevdiklerinizle geçirmenizi diliyoruz.’ İşte bayram kutlaması budur. Bayram kutlaması, bir dahaki bayramı sevdiklerinle birlikte geçirme duygusudur. Bayramın birinci günü mutlaka iyi bir baklava olur ve ben hep takılırdım ‘Hayatta hep oklava olacak değil ya...’ Bir de geleneksel olarak Kurban Bayramı’nın birinci günü kavurma yapılır. Artık tabi et mi kavrulmuştur, sen mi kavrulmuşsundur orası bilinmez...”
 
Her bayram öncesi gazetelerden okur, televizyonlardan izleriz “Bayram boyunca cezaevlerinde açık görüş yapılacak!” Balbay’a bunu anımsatıyoruz ve ekliyoruz “O zaman bayramın o kötü havası kırılıyordur biraz?” İtiraz ediyor:
“Cezaevlerinde görüş günleri 12 Eylül’den beter! Ben de geçmişte cezaevi ziyaretleri yaptım. Genel usul şöyleydi; gün ikiye bölünür, bir grup öğleden önce, bir grup ise öğleden sonra görüş yapardı. Hatta bazı bayramlarda tam gün görüş olurdu. Şimdi ise görüş süresi tam 1 saat. Adalet Bakanlığı’nın niyetini sorgulamam ama, kurban bayramı açık görüş yapılacak mesela... Haberlerde deniliyor ki, 1. gün sabahtan, 4. gün akşam mesai bitimine kadar görüş var! Herkes bizim dört gün ziyaretçilerimizle haşır neşir olduğumuzu sanyordu. Oysa her tutuklunun bir saat görüş hakkı vardı.”
 
SİVRİSİNEKLE PAYLAŞILAN YALNIZLIK
 
Balbay’ın Zulümhane kitabında okuduğum bir anısı vardı. “Sivrisinekle yalnızlık paylaşmak...” Okumayanlar için tekrarladı Balbay; yalnızlık duygusunu tarif etmek için başka birşeye gerek bırakmadan:
“Hamdi Gökhan Ecevit yeni koğuş arkadaşım oldu. O tahliye olunca da ben yalnız kaldım. Ecevit’in gittiği gün, gece televizyonu kapatıp hücreye çekildikten sonra büyük bir sessizlik çöktü. Bir ses duymak istiyordum; bir çıtırtı, bir kapı sesi... Derken bir sivrisinek sesi çınlattı geceyi. Son 15-20 gündür koğuşumuzu pek seven sivrisineklerle ‘refleksimiz ne kadar’ yarışı yapıyorduk. Bu gece ‘hayır, yapmayacağım. İstedikleri gibi dolaşabilirler. Birden fazla da olabilirler.’ demiştim.”
 
‘Yalnızlık çok kalabalık gelir insanın üstüne’
 
Yalnızlığı “kendi içinde onlarca odası olan bir yapı ya da orman” olarak tarif ediyor Balbay. “Yalnızlık çok kalabalık gelir insanın üstüne” diyor ve ekliyor:
“Tutunduğunuz herşey, bir başka şeyi çağrıştırıyor sizde. Bir bakıyorsunuz; kendinizi daha iyi tanımanızı sağlıyor, bir bakıyorsunuz; sizi kendinizden uzaklaştırıyor. Yalnızlık çok kalabalık aslında. Bazen, bir zaman sonsuzluğuyla geliyor. O an, elinizi uzatıp avuçlarınıza aldığınızı hissediyorsunuz yalnızlığı. Onunla başbaşasınız... Böyle zamanlarda sanki içindeki bütün duygular sana daha erken ulaşmak için yarışıyor.”
Peki ya yazmak... Yalnızlığı azaltır mı? Peş peşe koşar mı düşünceler yazarken de? Cevabı net:
“Yazıyla barışık olma duygusu yalnızlığı en çok azaltan durumdu. Yalnızlığın arkadaşı yazmak.  Yazmanın önemini, kıymetini insanı çoğaltan durumunu çok iyi anlandım. Yazarken, okurken en güzel akrabalıkları kazandım bir yandan. Firdevsi’nin Şehname’sini okuyorsun, Turgut Özakman’ın kitaplarını okuyorsun... Kitaplar orada seninle birlikte yaşıyor. Hapiste ayrıca ezberlediğim ilk şiir Nazım Hikmet’in ‘Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler’, ikincisi ise Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiiri oldu.”
 
HAYDİ ARKADAŞLARIMA GİDELİM!
 
Balbay’la konuşurken, gözümüz cezaevinden getirdiği bir tabloya takılıyor. Bir salkım söğüt resmi... Öyküsünü sorunca, “Benim bu ağacı çok sevdiğimi bilen bir okurum, kendi elleriyle yapıp göndermişti” diyor. Sohbetin sonlarına doğru “Haydi benim arkadaşlarıma gidelim!” diyor. “Arkadaşlarım” diye tanımladığı ağaçları görmek için soluğu Çankaya’daki Botanik Parkı’nda alıyoruz. Karlarla kaplı parka girince derin bir nefes alıyor önce, sonra koşuyor ağaçlara! Önce yere yatmış iğde ağacını buluyor, “İşte burada şınav çekerdim!” arkasından sırasıyla kestane, çam ve dut ağaçları... Hepsinin yerlerini ezbere biliyor. Bu sırada karşısına çıkan bir yurttaş “İnanamıyorum sizi burada gördüğüme” diyor, “Bu anı hayatım boyunca unutmayacağım.”


Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

< İçişleri Bakanlığı, YÖK aracılığıyla yurtlarda kalanların isimlerini, kimlik numaralarını istedi.
İçişleri Bakanlığı’nın, YÖK aracılığıyla öğrenci yurtlarında kalan binlerce öğrenciyi fişlediği ortaya çıktı. Üniversite rektörlüklerine gönderilen yazıda “yürütülmekte olan bir çalışma için” öğrenci yurtlarının adresleri ve yurtlarda kalan öğrencilerin isimleri ve kimlik numaraları istendi. Bu yazı üzerine üniversiteler yurtlarda kalan öğrencilerle ilgili bilgileri YÖK üzerinden bakanlığa bildirdi. Gezi Parkı eylemlerine katılan bazı öğrencilerin kaldıkları yurtlarda fişlenmeleri ve yurtlarından atılmaları kamuoyunda tartışma yaratmıştı. Ardından Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, kızlı-erkekli öğrenci evlerine müdahale edeceklerini açıklamasıyla birlikte çeşitli kentlerde öğrenci evlerine yönelik polis baskınlarının örnekleri gündeme gelmişti. Tüm bu tartışmalar ardından Cumhuriyet’in ulaştığı bir belge, öğrenci yurtlarında kalan tüm üniversitelilerin tek tek fişlendiklerini ortaya çıkardı. ‘Bir iş için lazım!’ İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, 23 Ağustos 2013’te YÖK’e gönderdiği yazıda, öğrenci yurtlarının adresleri ile bu adreslerde kalan öğrencilerin bilgilerinin toplanmasını istedi. Genel müdürlük yazısında, bilgilerin “yürütülmekte olan bir çalışmaya esas olacağı” ifadesine yer verilmesi ve somut bir gerekçe sunulmaması soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Yazı üzerine harekete geçen YÖK ise, 6 Eylül’de tüm üniversitelere “ivedi” ibareli birer yazı gönderdi. YÖK Genel Sekreteri Recep Sarıipek imzasıyla gönderilen yazıda, “Öğrenci yurtlarının adres standartlarına uygun adresleri ile bu yurtlarda kalanların kimlik numaraları, adları ve soyadlarının 23 Eylül’e kadar elektronik ortamda bakanlığa gönderilmesi gerektiği” belirtildi. İşte bu yazı üzerine Türkiye’deki tüm üniversiteler kendilerine bağlı öğrenci yurtları ve bu yurtlarda kalan öğrencilerle ilgili tüm bilgileri YÖK aracılığıyla İçişleri Bakanlığı’na iletti.
Öğrenci fanusun içinde
YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya, YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım’da yayımladığı akademik özgürlük bildirisinde şu ifadeleri kullanmıştı: “Üniversite yerleşkeleri öğrencilerin kendi görüşlerini rahatlıkla ifade edebilecekleri güvenli ortamlar olmalıdır. Entelektüel çeşitliliğin ve düşünsel çoğulluğun baskılanması öğretim/öğrenim süreçlerinin verimliliğini azaltacak, öğrencilerin öğrenme özgürlüğünü kısıtlayacak, eleştirel ve derinlikli düşüncenin oluşum imkânlarını zora sokacaktır.” Bu açıklamadan bir gün sonra Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği değiştirilmişti. Soruşturma geçiren öğrencilerin tüm kampustan uzaklaştırılabilmelerini öngören yönetmelikle bugüne kadar birçok üniversitede serbestçe ve siyasi amaçlar dışında da kullanılan “izinsiz olarak bildiri dağıtmak, afiş ve pankart asmak” hakkının kınama gerektiren bir suç olarak işlem görmesi hükme bağlanmıştı. Bir başka değişiklikle de suç sayılan öğrenci eylemine katılan öğrencilerin bir yıl boyunca okuldan uzaklaştırılmalarının önü açılmıştı.

 Fırat Kozok/Cumhuriyet

Devletin kasasından ancak savaş ve seferberlik durumunda kullanılabilecek harcama yapıldı.
Sayıştay, devletin hesabından 15 milyar TL’lik fazladan harcama saptadı. Denetçilerce hazırlanan taslak raporda, “mevzuata aykırı” olarak yapılan bu harcamalar için “Tamamlayıcı ödenek verilmemesi gerektiği” vurgulandı. Ancak TBMM’ye sunulan
ve kamuoyuna açıklanan nihai raporda, “Tamamlayıcı ödenek verilip verilmemesi
hususu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin takdirindedir” denildi. Cumhuriyet, Sayıştay’ın, 2012 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi ile ilgili genel uygunluk bildiri raporunun taslak haline
ulaştı. Raporda, 2012 merkezi yönetim bütçe yasasıyla 665 milyon 250 bin TL’lik yedek ödenek kalemi oluşturulduğuna değinen Sayıştay, bu rakamın yıl sonunda 30 milyar 919 milyon 961 bin TL’ye yükseldiğine işaret etti. Sayıştay raporunda, “5018 sayılı kanunun ‘Yedek ödenek’ başlıklı 23’üncü maddesi gereğince mali yıl içinde yedek ödenekten yapılan aktarmaların tür, tutar ve idareler itibarıyla dağılımı Maliye Bakanlığı’nca başlangıç bilgileri değil, yıl sonu gerçekleşmeleri üzerinden ilan edilmelidir” denildi. Bütçede devasa boyuta ulaşan ödenek üstü giderlere de değinen Sayıştay, merkezi yönetim ödenek üstü gider toplamının kamu idareleri için 15 milyar 56 milyon 194 bin TL, özel bütçeli idareler için de 17 milyon 943 bin TL olmak üzere toplamda 15 milyar 74 milyon 821 bin 500 TL olduğunu saptadı. ‘Savaş ve seferberlik dışında kullanılamaz’ Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası’nda yer alan “Kamu idareleri, bütçelerinde yer alan ödeneklerin üzerinde harcama yapamaz”, “Bütçede yeterli ödeneği bulunmayan işler için yüklenmeye girişilemez. Yüklenme süresi mali yılla sınırlıdır. Harcama yetkilileri, tahsis edilen ödenekler dahilinde yüklenmeye girebilirler” ve “Harcama yetkilileri bütçede öngörülen ödenekleri kadar, ödenek gönderme belgesiyle kendisine ödenek verilen harcama yetkilileri ise tahsis edilen ödenek tutarında harcama yapabilir” hükümlerini anımsatan Sayıştay, “Ödenek üstü harcama” başlıklı 70’inci maddesindeki şu ifadeye de atıfta bulundu: “Kamu zararı oluşturmamakla birlikte bütçelere, ayrıntılı harcama programlarına, serbest bırakma oranlarına aykırı olarak veya ödenek gönderme belgelerindeki ödenek miktarını aşan harcama talimatı veren harcama yetkililerine, her türlü aylık, ödenek, zam ve tazminat dahil yapılan bir aylık net ödemeler toplamının iki katı tutarına kadar para cezası verilir.” Bu hükümlere göre belirli hizmetler için bütçeye konulmuş bulunan ödeneklerden fazla harcama yapılmamasının ödenek kullanımında esas olduğunu vurgulayan Sayıştay, aynı yasaya göre bunun tek istisnasının seferberlik, savaş ilanı ve olağanüstü haller olduğuna işaret etti. Tüm bu saptamaların ardından bütçede oluşan 15 milyar TL’lik ödenek üstü harcama konusunda “Genel bütçeli idareler için 15.056.878.194 Türk Lirası, özel bütçeli idareler için 17.943.305 Türk Lirası olmak üzere, merkezi yönetim toplamında 15.074.821.500 Türk Lirası tutarındaki ödenek üstü gider için, 5018 sayılı kanunun 20, 26, 31 ve 70’inci maddeleri ile 2012 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’nun 9, 23 ve 24’üncü maddelerinin açık hükümleri karşısında tamamlayıcı ödenek verilmemesi gerekir” denildi.
Meclis’e sunulunca değişti
Ancak bütçedeki kara delik için açık bir dille “tamamlayıcı ödenek verilmesin”  diyen Sayıştay, önce Meclis’e, ardından da kamuoyuna sunduğu raporunda bu ifadelerini “sansürledi”. Raporun ilgili bölümünde “Tamamlayıcı ödenek verilip verilmemesi hususu, TBMM’nin takdirindedir” ifadeleri kullanıldı.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Prof. Karslı'dan inciler...
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini konularda en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu’nun üyesi Prof. Dr. Halil İbrahim Karslı, Kuran’ın kadınlara örtünmeyi emrettiğini belirterek “Çünkü kadının bedeni bir süstür.
Dolayısıyla değerlidir ve korunması gerekir” dedi. Kadınların bedensel çekiciliklerini toplumsal yaşama karşı değil, eşlerine karşı sergilemeleri gerektiğini de ifade eden Karslı, Adem ve Havva’ya değinirken, “Cennette şeytan, insanın elbiselerini soymakta ve mahrem yerlerini açığa vurmayı başarmaktadır. Kıyamete kadar şeytan insanı bu konuda rahat bırakmayacak ve beden mahremiyetine hürmetsizlik göstermesi için elinden geleni ardına koymayacaktır” diye ekledi.

Karslı’nın, Diyanet’in yayın organında yayımlanan “Tesettür Emri ve Kadın” başlıklı makalesinde yer alan yorumlarından bazıları şöyle:

* Şeytan, huzuru ilahiden kovulduktan sonra ilk girişimini Adem babamız ve Havva anamıza karşı yaptı. Bu sırada onlar cennette bulunuyorlardı. Vesvese ile üzerlerine vardı. Amacı, yasak ağaçtan onlara yedirmek, elbiselerini soyup edep yerlerini kendilerine göstermekti. Onları ayartmak için elinden geleni ihmal de etmedi. Neticede amacına ulaştı. (Araf7/20-22)

* Görüldüğü gibi daha ilk karşılaşmada, cennette şeytan, insanın elbiselerini soymakta ve mahrem yerlerini açığa vurmayı başarmaktadır. İlk yaratılış sahnesinde Rabbimiz bir başkasını değil de bu konuyu bizlere hatırlatmıştır. Elbette ki bu, ilahi bir hikmet sebebiyledir. O da, herhalde şudur: Kıyamete kadar şeytan insanı bu konuda rahat bırakmayacak ve beden mahremiyetine hürmetsizlik göstermesi için elinden geleni ardına koymayacaktır.

* Aydınlanma süreci insanın dini değerlerden kopması, kendi kendisini kutsaması sonucunu doğurdu. Her alanda özgürlük, insana verilen değerin bir yansıması olarak görüldü. Dolayısıyla örtünme, kadının örgütlüğünün önünde bir engel kabul edildi. Geleneksel uygulamaları terk ettiği ölçüde insanın özgürleşeceği düşünüldü. Belki de insanlık tarihinde ilk defa müstehcenlik bu denli sosyal bir görünüm kazandı ve dünyanın hâkim kültürü haline geldi. Bütün bunlar, kadının bedeni üzerinden yapıldı. Onun kişiliği değil, dişiliği öne çıkarıldı.

* İslami değerler sistemi, iffetli fert, iffetli toplumu hedefler. Bu sebeple beden mahremiyetini korumaya büyük önem verir. Kadının da erkeğin de kendini sergilemesini ve teşhir etmesini onaylamaz. Cinsel sapmalara giden yolları kapatır. Cinsler arası ilişkilerde birtakım kurallar koyar. Mesela bakışların haramdan korunması ve tesettüre riayet edilmesi bunlardan bazılarıdır.

* Kuran, Nur suresi 31. ayette kadınlara kendi doğal güzelliklerini ve takılarını namahremlere göstermemeleri uyarısını yapar. Çünkü her iki cins birbirine karşı birer cazibe merkezidir. Bu, fıtratın bir gereğidir. Bu anlamda erkeğin nazarında kadının konumu ayette ziynet/süs olarak nitelendirilir. Ancak Kuran, bunun açığa vurulmamasını, aksine yine ziynet olarak isimlendirilen elbiseye büründürülmesini emreder. Çünkü kadının bedeni bir süstür. Dolayısıyla değerlidir ve korunması gerekir.

* İlahi uyarılar, kadının doğasının bastırılması anlamında yorumlanmamalıdır. Aksine Kuran, burada bir yönlendirme yapmakta ve onun bedensel çekiciliğini ortaya koyma arzusunu toplumsal hayatta değil, eşine karşı sergilemesini hedeflemektedir.

Ankara'daki bir dil merkezi, kamu personelinin 4-18 yaş arası çocuklarına yüzde 50 indirimli yaz Kuran kursu kampanyası başlattı. Kursun gönderdiği kampanya duyurusu resmi işlem görerek bakanlıklar tarafından birimlere dağıtıldı.
Merkezi Ankara’da bulunan bir dil merkezi, yaz okulu için kamu kurumlarına yazı gönderdi. Yazıda, 04-18 yaş arası kamu personeli için yaz okulu programı düzenleneceği duyuruldu. Duyuru, bazı kamu kurumlarınca birimlere gönderilerek çocuklarını kursa kayıt yaptırmak isteyenlerin bilgisine sunuldu. Resmi işlem görerek birimlere dağıtılan duyuruda, 1 ay 10 gün sürece yaz okulunda Kuran, din kültürü gibi derslerin yer alacağı da belirtildi.
Duyuruda, 1200 lira olan kurs ücretinin ilgili kamu personeli çocukları için yüzde 50 indirimli olacağı da vurgulandı.Ankara merkezli Özel Marka Dil Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı Savaş Arslan imzasıyla yayımlanan duyuruda, Kuran ve Peygamber’in hayatının okullarda seçmeli ders olarak konulduğu anımsatılarak şu ifadelere yer verildi: “Yaz okulunda çocuklarımız hem yüce dinimizi öğrenecek hem de güzel bir tatil geçirmiş olacaktır. Yaz okulumuzun normal ücreti 1200 TL olup, kurumunuz çocuklarına erken kayıtta yüzde 50 iskonto yapılacaktır.”
Duyuruya göre bu yaz okulunda Kuran, din kültürü, İngilizce, mental aritmetik, hızlı okuma, satranç gibi derslerin yanı sıra yüzme, ata binme, ok atıcılığı, drama gibi etkinlikler de düzenlenecek.

Milyonlarca liralık zarar Sayıştay, Milli Piyango İdaresi’nin bazı sponsorluk harcamalarının hiçbir denetime tabi tutulmadan yapıldığını saptadı.
 Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, şans oyunlarının özelleştirilmesine ilişkin çalışmaların hızlandırılması amacıyla önceki gün danışmanlık hizmeti alımı için bir şirketle sözleşme imzalamıştı. Sürecin hızlanmasıyla, gözler para basan Milli Piyango İdaresi’ni (MPİ) 10 yıllığına kimin alacağına çevrilmişken Sayıştay’ın kurum faaliyetlerine ilişkin son raporu, talih kuşunun nasıl zarara uğratıldığını gözler önüne serdi. Raporda yaptırılması planlanan okullarla ilgili süreç anlatılırken Ağustos 2012 itibarıyla Türkiye genelinde yapılan ve inşaatı süren okul, öğrenci yurdu, pansiyon, spor kompleksleri sıralandı.

Denetimsiz harcama
Rapora göre Kevser Kültür ve Eğitime Hizmet Derneği ile Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü arasında 3 Eylül 2009’da imzalanan anlaşma ile toplam 9 bin metrekarelik alanda okul inşaatına başlandı. İnşaatın yüzde 35-40’lık kısmı derneğin kendi imkânları ile tamamlanırken 2011-2012 öğretim yılına yetişebilmesi için KDV hariç 2.5 milyon TL’ye daha ihtiyaç olduğu okul müdürlüğü tarafından MPİ’ye bildirildi. Yönetim kurulu kararıyla okula 2.9 milyon TL katkı sağlanması kabul edildi. Daha önceki protokoller MPİ Genel Müdürü ve ilgili valilik tarafından imzalanırken bu protokol okul müdürü ile genel müdür arasında imzalandı. Protokol kapsamında; 2011’de 422 bin TL, 2012’de 1.4 milyon TL olmak üzere toplam 1.8 milyon TL tutarında harcama yapıldı. Harcamalar, okul müdürü tarafından onaylanıp imzalanan faturalar karşılığında gerçekleştirildi. 1.8 milyon TL tutarındaki kamu kaynağı, okul müdürlüğü tarafından herhangi bir esasa bağlı olmadan harcandı.
Protokolde, harcama ve denetimle ilgili hiçbir kontrol mekanizmasına yer verilmezken inşaat işlerinin Kamu İhale Yasası’na uygun olarak ihale edileceğine yönelik bir hüküm de yer almadı. Kevser Kültür ve Eğitim Hizmetleri Derneği adına düzenlenmiş 129,7 bin TL tutarındaki fatura da idare ödemeleri arasında yer aldı.
Raporda ayrıca valiliklerle yapılan protokollere aykırı bir şekilde MPİ’nin teknik elemanlarının yer teslimi ve ilerleme raporunun hazırlanması süreçlerine iş yoğunluğu gerekçesiyle katılmamaları da eleştirildi. Gerekli kontrollerin yapılmaması nedeniyle yaşanan sorunlar ise şöyle örneklendirildi:
* Batman’da 16 derslikli lise inşaatı yapım işinde geçici kabulün 18.02.2011’de yapıldığını belirten tutanak 18.04.2011’de düzenlenmiş olmasına rağmen, işin yüzde 19’una karşılık gelen 712 bin TL tutarındaki 5 No’lu hak edişin 27.07.2011’de onaylanarak aynı tarihle MPİ’ye gönderildiği ve MPİ tarafından 01.08.2011 tarihli makam oluru ile ödemenin gerçekleştirildiği, yani 5 No’lu hak edişin ödemesinin geçici kabulden yaklaşık 5 ay sonra yapıldığı,
* Kastamonu Meslek Lisesi inşaatı işinde; geçici kabul komisyonu tarafından geçici kabul tarihi 30.07.2011 olarak uygun görülmüş olmasına rağmen, 17.10.2011’de düzenlenmiş olan ve işin yüzde 10’una tekabül eden 748 bin TL tutarındaki 8 No’lu hak edişin idare tarafından 31.10.2011’de, 30.11.2011’de düzenlenmiş olan ve işin yüzde 3’üne tekabül eden 240 bin TL tutarında 9 No’lu hak edişin idare tarafından 22.12.2011’de ödendiği, 8 ve 9 No’lu hak edişlerin işin geçici kabulünden sonra düzenlendiği,
* İş bitim tarihi 26.08.2011 olan Kızıltepe Milli Piyango Lisesi ve Öğrenci Pansiyonu işinin geçici kabulünün 5-7.12.2011’de yapıldığı ve 13.12.2011’de onaylandığı, geçici kabul tutanağında yüklenicinin konuyla ilgili 25.08.2011 dilekçesinden bahsedilmekte ise de 25.08.2011’de 864.8 bin TL ve 421 bin TL tutarlarında 10 ve 10/a No’lu hak edişlerin düzenlendiği, daha önceki hak edişler düzenlendiği tarihte idareye gönderildiği halde 10 ve 10/a No’lu hak edişlerin 10.11.2011’de yani düzenlendikten yaklaşık 2 ay sonra idareye gönderildiği, görüldü. Bunlar yukarıda belirtilen 3 işin esasen süresinde tamamlanamadığını gösteriyor.

Yönetim şirketle mahkemelik oldu. Danıştay ihalenin iptalini istedi ancak herhangi bir adım atmadı. TRT, kurumun 2 yıllık temizlik ve park-bahçe bakım hizmeti için 12.5 milyon TL’lik ihaleye çıktı. İhaleye katılan 16 firmanın 12’si komisyon tarafından çeşitli gerekçelerle elendi ve ihale yaklaşık maliyetin 110 bin TL altında teklif veren şirket ortaklığına verildi. İhalenin iptal edilmesini isteyen TRT Yönetim Kurulu ile şirket mahkemelik olunca, konu Danıştay’a kadar uzandı. Danıştay ihalenin iptal edilmesine karar verdi ancak idare, sözleşmenin iptali için adım atmadı. Sayıştay, “Danıştay kararının uygulanmayarak kurum menfaatı uygun olmayan hizmet sözleşmesinin iptal edilmeyip sürdürülmesi Maliye Bakanlığı’nca soruşturulmalı” dedi. Cumhuriyet’in ulaştığı rapora göre süreç şöyle gelişti: Kurumun, 265 işçi ile iki yıl süreyle malzemeli genel temizlik ve park-bahçe bakım hizmeti alımı için ihaleye çıkılabilmesi amacıyla 16 Haziran 2010’da yönetim kurulu tarafından karar alındı. İhalenin yaklaşık maliyeti 12.5, şirket kârı ise 1.1 milyon TL olarak belirlendi. Açık ihaleye 16 firma kapalı zarfla teklif verdi. İhale komisyonu bunlardan 3’ünü eksik ve uygun olmayan belge verdikleri gerekçesiyle eledi. Daha sonra da yapılan değerlendirmelerin ardından 9 firma daha süreçten çıkarıldı. Fiyat teklifi yaklaşık maliyetin üstünde bulunan bir firma ile birlikte dört firmanın teklifleri değerlendirilme kapsamına alındı, yaklaşık maliyetin 110 bin TL altındaki teklif, ekonomik açıdan en avantajlısı olduğu gerekçesiyle TRT Yönetim Kurulu’na sunuldu. Ancak TRT Yönetim Kurulu yeterli rekabetin gerçekleşmediği ve kamu yararı gerekçeleriyle ihaleyi iptal etti. Komisyon tarafından en avantajlı teklifi verdiği saptanan şirketin TRT’ye ve Kamu İhale Kurumu’na itirazları sonucu değiştirmeyince, konu yargıya taşındı. Davayı görüşen Ankara 5. İdare Mahkemesi, başvuruyu haklı bularak iptal kararının yürütmesini durdurdu. Bölge İdare Mahkemesi de itirazı geri çevirdi. Mahkeme kararına göre 30 gün içerisinde işlem yapılması gerekliliği üzerine, ihale komisyonunun kararını bir kez daha değerlendiren yönetim kurulu, bu kez kararı onayladı ve iş ortağı firmalarla sözleşme imzalandı. Ancak bu kez de Danıştay’dan TRT Yönetim Kurulu lehine bir karar çıktı ve idare mahkemesinin kararını bozdu. Ancak TRT haklı çıktığı davayla ilgili idare herhangi bir adım atmadı. Sayıştay raporuna göre 13 Şubat 2012’de Danıştay kararı kuruma tebliğ edildi. Ancak firma ile imzalanan sözleşme sürdürüldü.

Sayıştay: Soruşturulsun
TRT Yasası’nda Sayıştay’ın yıllık ve ara raporlarında TRT’nin idari, mali ve teknik işlemleri ile ilgili bazı konuların soruşturulmasının istendiği durumlarda Başbakan’ın tensibi ile Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu’nca yapılacağına işaret edilerek konunun soruşturulması gerektiği belirtildi.
 

Adalet Bakanlığı ve AKP'ye yönelik saldırılardan sonra güvenlik en üst düzeye çıkarıldı.
Çevresinde adeta “kuş uçurtulmayan” Başbakan Tayyip Erdoğan’a yönelik koruma, AKP Genel Merkezi’ne ve Adalet Bakanlığı’na gerçekleştirilen saldırıların ardından tavan yaptı. Başbakan’ın giriş çıkış saatlerinde Başbakanlık personelinin koridorlara çıkması bile yasaklandı. Başbakan’ın katıldığı programlarda yurttaşlar iki güvenlik kapısından geçirilip yüz tarayıcı kimlik aracıyla tek tek taranırken, Başbakanlık çevresindeki güvenlik önlemleri de en üst düzeye çıkarıldı.
Adalet Bakanlığı ve AKP'ye yönelik saldırılardan sonra güvenlik en üst düzeye çıkarıldı.
Erdoğan’ın yakın koruma ekibi geçtiğimiz yıl baştan sonra yenilenmişti. Ekibin değişmesiyle birlikte yeni motorsikletler ve araçlar da devreye sokulmuştu. Ancak DHKP-C’nin Türkiye’nin en iyi korunan yerlerinden Adalet Bakanlığı’na ve AKP Genel Merkezi’ne yönelik saldırıları, güvenlik alarmını en üst seviyeye çıkardı.
Bu çerçevede ilk olarak Başbakanlık girişinde bulunan araç kontrol noktasına üst düzey kameralar yerleştirildi. Yere monte edilen kameralar, üzerlerinden geçen arabaların altının rahatlıkla görülebilmesini sağlıyor. Özellikle Bakanlar Kurulu toplantılarının yapıldığı günlerde çevrede önlem alan polis yoldan geçen yurttaşları durdurup kimlik sorabiliyor.

Havadan Sikorsky, yerden yüz tarama
Erdoğan’ın çevresindeki güvenlik önlemleri bununla da sınırlı kalmadı. Önceki hafta Eskişehir’de iki gün boyunca çeşitli programlara katılan Başbakan’ın helikopterini Sikorsky ve Kobra helikopterleri korurken, halka seslendiği alan üzerinde ise polis helikopteri turladı. Alana hâkim olan her noktaya keskin nişancılar yerleştirilirken, Erdoğan’ın konuşması sırasında bir koruma da sürekli çelik yelek ile bekledi, yüz tarayıcı kimlik aracı miting alanında bulunanlar üzerinde sürekli tarama yaptı. Erdoğan’ın çevresindeki güvenlik alarmı önceki gün Suriye Türkmenleri Platformu’nca Ankara Dedeman Otel’de düzenlenen “Suriye Türkmenleri Meclisi Kuruluş Toplantısı”nda da kendini gösterdi. Otel çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alınırken, salona girenler iki ayrı noktasında üst aramasından geçirildi.

Personelinden bile koruyorlar
Tüm bu önlemlerin ardından belki de en çarpıcı uygulama Başbakanlık’ta başlatıldı. Özellikle Erdoğan’ın binaya giriş çıkışlarında koridorlardaki korumalar, bürokratların odalarında görev yapan sekreterlerin bile çıkmalarına izin vermiyor. Personel, hareketlilik bitene kadar bekletiliyor.

RTÜK, geçmişte "Atatürk'e hakaret"ten 15 ay hapse mahkûm olan eski Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak'ın "Mustafa Kemal ırkçıydı. Cumhuriyet'in ilk çeyrek yüzyılı tamamen ırkçı bir dönemdi. Cumhuriyet zaten her bakımdan yanlış kurulmuştur" ifadelerinde sakınca görmedi.
“Atatürk’e hakaret”ten geçmişte 15 ay hapse mahkûm edilen eski Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak, katıldığı bir televizyon programında Atatürk için “Mustafa Kemal düpedüz ırkçıydı, dilde bile ırkçıydı. İlk çeyrek yüzyıl tamamen ırkçı bir dönemdi. Cumhuriyet zaten her bakımdan yanlış kurulmuştur” dedi. RTÜK hukuk müşavirliğinin skandal raporunu dayanak alan Üst Kurul oybirliğiyle Atatürk’e yönelik “ırkçı” yakıştırmasını tescil etti.
“Bu kadarına pes” dedirten skandalla ilgili süreç şöyle gelişti: Habertürk televizyonunda yayımlanan bir programın 15 Ocak tarihli bölümünde İslam ve İslami hareketlerin İmralı görüşmelerine yaklaşımı konu edildi. Programa katılan eski Milli Gazete yazarı, Sancaktar dergisi Genel Yayın Yönetmeni Albayrak’ın Atatürk’e yönelik ifadeleri üzerine RTÜK telefon yağmuruna tutuldu. İzleme ve değerlendirme dairesinin raporunun ardından Üst Kurul, hukuk müşavirliğinden görüş istedi.

Skandal yorumlar
Müşavirliğin, başkanlık makamına gönderdiği 26 Şubat tarihli, Arslan Narin imzalı görüşünde “skandal” yorumlara yer verdi. Hukuk müşavirliği şu yorumları yaptı: “(...)Albayrak, programda Atatürk milliyetçiliğinin etnik bir milliyetçilik olduğunu, Atatürk’ün Türklüğü bir ruh hali veya bir vatandaş kimliği olarak gördüğü şeklindeki yerleşik anlayışın yanlış olduğunu, Mustafa Kemal’in düpedüz ırkçı olduğu, dilde dahi ırkçı olduğunu, Gençliğe Hitabe’sinde geçen asil kan sözünün bunun bir tezahürü olduğunu belirtmiştir. Albayrak, devam eden konuşmasında, bütün Cumhuriyet tarihinin bu şekilde olmadığını, yüzyılın ilk çeyreğinde böyle bir anlayışın hüküm sürdüğünü ve bu şekilde Cumhuriyet yönetiminin yanlış kurulduğunu ifade etmiştir.” Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Yasa’ya atıfta bulunan müşavirlik, “(...)Düşünce açıklamalarının ceza kanunlarının veya yaptırım öngören diğer kanunların konusu haline gelmesi ve özellikle kamu görevlilerine, politikacılara ya da devlet kurumlarına yönelik ifadelerin ceza tehdidi altında tutulması, otosansür riskini artırmakta ve kamusal konuların özgürce tartışılmasını tehdit etmektedir. İfade özgürlüğü sınırları içinde beyan edilen ifadelerin felsefi anlamda yaptırımı yine başka bir düşünce olmalıdır.”

‘Hakaret kastı yoktu’
Müşavirlik, Albayrak’ın programda sırf hakaret kastıyla hareket etmediğini, belli bir kişi ya da hükümeti hedeflemediğini ileri sürerken şunları kaydetti: “...programın tartışma konusuyla ilgili kamuoyuna hitap ettiği ve kullanılan ifadelerin tarihi-politik bir dönemin uygulamalarının nitelendirilmesine yönelik olduğu ve özel bir hakaret kastının olmadığı, ileri sürülen fikirlerin eleştiri sınırları içinde ve ifade özgürlüğünün ulusal ve uluslararası düzenleme ölçütlerine uygun olduğu...”
Müşavirliğin bu görüşleri Üst Kurul’da ele alındı. Tartışmaların ardından yapılan oylamada 3 üyenin karşı oyuna rağmen 6 üyenin oyuyla kanala ceza verilmesine yer olmadığına karar verildi. RTÜK böylece, “Atatürk düpedüz ırkçıydı...” ifadelerini tescilleyen bir Cumhuriyet kurumu olarak tarihe not düştü.

Reklam alım işini özelleştiren ve 3 yılda kendi hesaplarına göre 150 milyon lira zarar eden TRT, ikinci 3 yıl için ihale açınca karşısında farklı bir şirket ismi altında aynı adres ve telefon numarasını buldu. İhaleyi kazanan Satış Ofisi, ilk ihaleyi alan ve kurumu tam 150 milyon TL zarara uğratan Akdeniz Medya’nın reklam pazarlama işini devrettiği firmaydı.
Reklam alım işini özelleştiren ve 3 yılda Sayıştay’ın saptamasıyla 89.2 milyon, kendi hesaplarına göre 150 milyon TL zarar eden TRT’nin ikinci 3 yıl için açtığı ihaleyi, kurumla mahkemelik olan Akdeniz Medya Satış ve Pazarlama Evi ile “aynı adreste ve aynı telefon numarasıyla” faaliyet gösteren Satış Ofisi’nin aldığı ortaya çıktı. Satış Ofisi, ilk ihalede de Akdeniz Medya’dan satış ve pazarlama işlerini devralmıştı. 

TRT’nin televizyon, radyo, internet ve teleteks yayınlarına ait reklam zamanları 3 yıl süre ile Veritas Medya ve Reklam Hizmetleri A.Ş’ye verilmişti. Şirketin ismi daha sonra Akdeniz Medya Satış ve Pazarlama Evi San.ve Tic. AŞ olarak değişti. Akdeniz Medya ihaleyle ilgili prosedürün tamamlanmasının ardından reklam bulma işlerini Satış Ofisi adlı bir şirkete verdi.

Akdeniz Medya bu yöntemle reklam almasına aldı ancak TRT’ye ödemesi gereken parayı zamanında ödeyemedi. Şirketin TRT’ye borcu Sayıştay raporuna göre 3 yıl içerisinde 89.2 milyon TL’ye ulaştı. TRT’nin kestiği cezalar ve faizlerle birlikte rakam 150 milyon TL’ye çıktı.

Ticaret odası kayıtlarındaki tesadüf

Cumhuriyet’in gündeme getirdiği haberle ilgili çarpıcı bir bilgi daha ortaya çıktı. Akdeniz Medya ile mahkemelik olan TRT, 3 Ekim 2012’de ikinci 3 yıllık reklam alım ihalesi yaptı. Bu ihaleyi Satış Ofisi adlı bir şirket kazandı. Satış Ofisi, ilk ihaleyi alan ve kurumu tam 150 milyon TL zarara uğratan Akdeniz Medya’nın reklam pazarlama işini devrettiği firmaydı.

İki şirket aynı adreste

30 Eylül 2011 tarih ve 7911 sayılı Ticaret Sicil Gazetesi’nin 359’uncu sayfasında yer alan bilgilere göre Akdeniz Medya’nın adresi şöyle: “1. Levent, Ebulula Mardin Caddesi No: 53” TRT’nin internet sitesinde yer alan bilgiye göre Akdeniz Medya’nın telefon numarası da “0 212 385 00 00”. Ancak ilginç bir şekilde bu adres ve telefon numarası halen Satış Ofisi tarafından kullanılıyor. Tüm bu süreçle ilgili şirketin görüşünü almak için dün TRT tarafından Akdeniz Medya’ya ait olduğu belirtilen yukarıdaki telefon numarasını aradık. Yetkili isim olarak şirket CEO’su olduğu söylenen Teoman Tükeler’e bağlandık. Teoman Tükeler, TRT’nin ikinci ihalesinden sonra Satış Ofisi Genel Müdürü sıfatıyla medyaya demeç vermişti.

Tükeler’in asistanı “uygun zamanda size dönüş yapacağız” dedi. Ancak ısrarlı aramalarımıza karşın 48 saat boyunca dönüş yapılmadı. Tekrar aradığımızda görevliler “Akdeniz Medya buradan taşındı” dedi. Görevliler, “Teoman Bey Akdeniz Medya’nın mı yoksa Satış Ofisi’nin mi CEO’su?” sorusuna ise “Bilgimiz yok” yanıtını verdi.

İlk ihaleyi kazanan Veritas’ın sahibi Kaan Bülbüloğlu ise 2009’da Veritas adlı şirketin isminin Akdeniz Medya Satış ve Pazarlama Evi olarak değiştirildiğini, ortaklık yapısının da aynı dönemde değiştiğini bildirdi.

İhale kapsamındaki tüm işlerin başından sonuna kadar Akdeniz Medya tarafından yürütüldüğünü belirten Bülbüloğlu, “Söz konusu devir ve isim değişikliğinden sonra şahsımın ve şirketimiz Veritas Media’nın konu ile hiçbir alakası kalmamıştır” dedi.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget