Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Cezaevinde doktor da dilekçeyle. Bir doktor başka bir yere gönderildi. Nedeni bize iyi davranmasıydı...
Balbay’ın yazılarını okuyanlar bilir. Cezaevlerinde tamiratlar ve su kesintileri hiç bitmez. Gerçi su sorununu zamanla aşmışlar. “Önceleri tuvalete çıkmak için bile su saatini gözlüyorduk. Ama hakkı teslim edelim, son dönemde bunca yakınmalardan sonra her koğuşa bir kapasite vererek sorun çözüldü. Günlük 50 litre su veriliyordu, bazen biraz da artıyordu” diyor Balbay. Cezaevinden çıktıktan sonra “limitsiz suyu” bir an garipsemiş anlattığına göre. “Evde duşa girdim, hızla başımı yıkamaya başladım. Çok kısa bir an ‘ya kesilirse’yi geçirdim aklımdan” derken, ikinci garipsediği konuya da değiniyor hemen; “Yemek kaşığı ağır geldi. Çünkü biz plastik kaşık kullanıyorduk, her şeyimiz plastikti.” Bitmeyen tamiratlar ise, Balbay’a göre, Türkiye’deki kentleşme mantığının bir fotoğrafı aslında... “Yıllar önce Bosna gezimde şehrin hızla yenilendiğini görüp, ‘binalar yenilenmiş’ dediğimde ‘Evet çok kolay tamir ediyorlar, ama insanın tamiri çok zor’ demişlerdi. Hakikaten cezaevleri insanlara her gün değişik yaralar veriyor. Bütün devlet yapısındaki, Türkiye’deki kentleşmenin sakatlıklarını cezaevinde yakınen görüyorsunuz. Ya boru patlar, ya su sızıntısı olur, ya düzen değişir, ya da yeni bir duvar örülür.” Böyle bir ortamda en dikkat edilmesi gereken şey sağlığı korumak. Soruyoruz Balbay’a: “Doktor teması nasıl oluyordu?” Burada da şaşkınlık uyandıran bir bilgi paylaşıyor bizimle. Ergenekon’dan yargılananların hastalık tanılarına “Ergenekon” yazılırmış! Kendisinden dinleyelim: “Cezaevinde herşeyde olduğu gibi doktor da dilekçeyle. Ama bizi herkesten ayrı götürüyorlardı. Herkesten farklı olarak bizimle ilgili ‘tanı’ bölümüne ‘ergenekon’ yazılıyordu. Bir nevi hastalıktı yani Ergenekon. Doktorların özellikle ilk aylarda sürekli değiştiklerini gördüm. İsmini vermeyeceğim bir doktorun, başka bir cezaevine gönderilmesinin nedeni, bize iyi davranmasıydı mesela. Yani yakın temas, doktorlar için pek tercih edilen bir durum değildi.” 

Cezaevinin Tanrısı: Kamera 

Balbay, Sincan Cezaevi’nden çıktığında, eşi Gülşah’a sarılırken “Cezaevinde elinizi çevirdiğinizde demire çarpar, şimdi sevdiğine çarpması çok güzel bir duygu” demişti. Biz de ondan o beton, demir ve kamera üçlüsünü yorumlamasını istedik. “Cezaevinin tanrısı kameradır” diyip ekliyor: “Ortak yaşam alanı olan koridorlarda 24 saat boyunca kamera ve ışık vardı. Ama koridorun hemen içinde, 4 adım atınca yatağınıza geliyordunuz, dolayısıyla burada kamera ve ışık yoktu. Ama ne yaparsanız yapın, size sürekli bir ışık vuruyordu. Kamera, cezaevinde her şeyi kaydeder. Örneğin kalabalık koğuşlarda kavga çıkınca, kim kime bağırmış, kim ne yapmış kameradan bakıp ona göre ceza veriyorlardı. Yani, senin ne dediğin önemli değil, kameranın dediği önemli! Bodrum kalesinde bir zindan vardır, onun girişinde ‘Allah’ın olmadığı’ yer yazar. Cezaevinde Allah tabii ki var ama, kameranın dediği olur. Ayrıca dinlenme konusunda da ‘her yerde dinleniyoruz’ düşüncesi herkeste vardı.” Cezaevinde her yanınız demir, beton ve kamera... Balbay anlatıyor: “Cezaevinde en çok özlemini çektiğim şey, sınırsız bir alanda dönüş yapmadan koşmaktı. Bu sıkıntıyı yaşayınca ‘insan insana böyle bir şey yapmamalı’ diyorsunuz. Mesela Norveç’te bazı tutukluları bir adaya götürüyorlarmış, böylece üretimden de kopmuyorlarmış o insanlar. Yine Amerikan filmlerinde gördüm, herkes koğuşta ama gündüz herkes bir arada. Bugün Türkiye’de cezaevleri demir, beton ve kameradan ibaret. Demir, hayatın her şeyinde. Elini attığında demir, dolaplar demir, pencere çerçeveleri demir, kapı demir. Demir kapının kocaman o kolu demir. Taak diye gürültüyle açılır. Duvarların üstündeki teller ayrı... O duvarlara yaslanmak istemezdim hiç... Soğuk bir hava verirdi...”

 

Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim

Bunca olumsuzluğu hafifleten şeyler yok mu Peki cezaevinin rutin yaşamında? Elbette var; maç izlemek mesela. Koğuş başına 40 TL toplanarak Lig TV aboneliği alıyormuş cezaevi yönetimi. 90 dakika, 24 saatlik yaşamda bir nefes oluyormuş, Balbay’ın deyimiyle “cezaevini unutturuyormuş” o süre. “Peki yayıncı kuruluşun sloganları kesmesi nasıl bir etki bırakıyordu? diye sorunca anlatıyor Balbay: “34. dakikayı iple çekiyorduk! Sesi en yüksek seviyeye çıkartıyorduk! Sesi kesmek kötü bir şey ama bir yandan da hoşumuza gidiyordu, ‘ses var ki kesiyorlar, ya ses olmasaydı...’ diyorduk.” ‘Gece yarısı kalkıp Gezi’yi izledim’ Biliyorsunuz, Balbay’ın değindiği 34. dakika meselesinin çıkış kaynağı Gezi Parkı eylemleri... Soruyoruz kendisine “Gezi ruhu nasıl yansıdı Silivri’ye?” “Müthiş bir şeydi, o dönem Gezi ile nefes alıp verdik” diyip ekledi: “Biz de Gezi’deydik kimse farkında olmasa da! Biz yıllarca toplumdan ses yükselir umuduyla yaşadık. Gezi’nin pek çok nedeni vardır elbette ama, ben 13 Aralık ve 8 Nisan’daki Silivri buluşmalarının da payı olduğunu düşünüyorum. Direkt bizim adımızı anmaları gerekmezdi tabii ki, biz sadece bu gidişe ‘dur’ denilsin istiyorduk. Bazen saatlerce haberleri takip ediyordum. Mesela, gece 01.00’de yattım, gece saat 04.00’te kalkıp bakıyordum televizyonlara. Sabah duruşma olmasına rağmen yarım saat izleyip uyuyordum. Hapiste en mutlu olduğum, oradaki yaşantıyı unuttuğum anlardan birisidir Gezi Parkı eylemleri.

Müjde: Çim yerine halı saha
Dizinin başlangıcından beri yeniden adlandırılan gün isimlerinden söz ediyoruz. Bunlardan biri de spor günü. Bir toprak saha düşünün, kenarlarında tek tük çimenler bitmiş. O çimenler bile sizin için bir enerji kaynağı. Gün geliyor, o alanı da kaybediyorsunuz, hem de müjdeli bir haberle! Balbay’dan dinleyelim: “Çamur olduğunda bile çıkıyordum o sahaya. Sonra bir gün ‘Size müjde!’ dediler. ‘Toprak sahayı halı saha yaptık!’ Çok üzüldüm. Ama yapacak bir şey yok. Yine çıktım sahaya sevinçle gökyüzüne baktım ki, ne göreyim; halı sahanın üstü tellerle kaplanmış. Gökyüzü ile aramıza teller girmiş. Bu yüzden havalandırmada koşmak zaman zaman daha iyiydi. Çünkü gökyüzünü sansürsüz görüyordum. Burada bulutlarla konuşmak çok iyi gelirdi. Bazen hareket eden yalnızca bulutlar olurdu. Onlara ‘gökyüzü bahçesi’ derdim. Bazen, güneş batarken bulutlardaki o kırmızılık, kan kaybeden birisini andırır. Bazen ise tam tersine bir gül bahçesi. Psikolojik durumunuza göre nasıl yorumlarsanız... Bulut demişken, beyazla beyaz arasında onlarca fark olduğunu da bulutlardan öğrendim.” Gelelim filmlerde, dizilerde o ceberut yüzlü insanlar olarak yansıtılan infaz koruma memurlarına... O kadar sert mizaçlı, astığım astık, kestiğim kestik insanlar mıydı onlar? “Hayır” diyor Balbay, “Haklarını vermek lazım” diyerek devam ediyor: “Biz ceza alana kadar onlar hep ‘biz de 35 yıla mahkûmuz’ derlerdi. Gerçekten çok ilginç bir statüleri var. İş, görev ve sorumluluğa gelince üniformalı güvenlik görevlileri... Özlük haklarına gelince ise sıradan memurlar. Örneğin güvenlik görevlilerinin yıpranma izin hakları var, ama onlar bu hakların hiçbirinden yararlanamıyorlar. Bana 34 yıl 8 ay ceza çıkınca, onlara espri yapmıştım ‘Ben sizden 4 ay az ceza aldım’ diye. Sonuçta onlar da insan, kuralları uygulamak zorundaydılar ama insani davrandılar hep. ‘Bize gardiyan demeyin’ diyorlardı sürekli. Televizyon dizilerine kahroluyorlardı. ‘Bir dizide de gardiyan iyi adam olsun’ diye sitem ediyorlardı. Hatta Koray adlı bir görevli vardı, ‘en iyi yıldız ben olurum’ deyince, ona ‘Gökyüzünde güneş, yıldız ay; yeryüzünde Koray’ diye takılırdım. Hepsine memleketleri ya da isimleriyle hitap ederdim. Bu çok hoşlarına giderdi. İçlerinde iyi eğitimli çok fazla kişi vardı.”

Havalandırmaya düşen kuş bile çıkamaz!

Kanalizasyona ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Balbay’a göre kanalizasyon koğuşlar arasındaki en iyi iletişim aracı. “Biz ona kenefsel derdik” diye devam ediyor: “Koğuşlardan geçen kanalizasyon en iyi haberleşme aracıydı. Oraya eğilip konuşursunuz yan koğuşla. ‘Kenefselden konuşalım’ deyip ayrılırdık. Bazen tabii sesler birbirine karışıyor. ‘C1 çık aradan, C4 ile konuşacağım’ sesleri geliyor. Yağmurla bazen temizleniyordu kanallar. Ama yağmur yoksa koku gelmesin diye çöp torbası koyup üzerine su dökerdik. Poşet boşlukları doldurur, kokuyu da keserdi. Değme kapak bundan iyi işlev görmez emin ol!” l Balbay’ın kitaplarında sık sık değindiği bir diğer konu, cezaevinin davetsiz misafirleri; kuşlar, arılar, kelebekler... Duyunca inanamadığım bir şey anlattı bu konuda: “Silivri, özellikle kuşların geçiş güzergâhı. Geceleri o bölgede en yoğun ışık cezaevinden yükseliyor. Adeta stadyum ışığı gibi... Uzun yolculukta ışığı gören bıldırcınlar, cezaevine doğru yöneliyor. Bazıları havalandırma boşluklarına düşüyordu. Bunu bilen koruma memurları onları  alıp dışarı bırakıyordu. Yine arılar ve kelebekler çok düşüyordu. Bir basınç değişikliği mi, yoksa nedendir bilmem, 7 metrelik duvardan geri çıkamıyorlardı.” Yalnız bıldırcınlar, serçeler değil elbette. Bir de uçaklar var Silivri’nin üstünden geçen. Her akşam aynı saatte. “Geçen uçaklar hep hüzünlendirirdi beni. Bir süre sonra rötar yapınca bile anlıyorduk” diyor Balbay.



Balbay esareti anlatıyor: Sekiz saniyede seni seviyorum 

Balbay esareti anlatıyor: Toprağa basmak reçeteyle 

 Balbay esareti anlatıyor: Paran yoksa nakil de olamazsın 

 Balbay esareti anlatıyor: Hastalık tanısı: Ergenekon

Balbay esareti anlatıyor: Duygularıma özgürlük tanıdım

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget