Makaleler "Bilim Teknik"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Laiklikle dinsizliğin bir ilişkisi yoktur - Doğan Kuban
Dünyada din devleti yok. Hilafet de yok. Sadece papalık var. Laiklik sadece devleti dinden ayırma kavramıdır. ABD laik bir devlettir. Fakat dünyanın en dindar çağdaş toplumlarından birini barındırır.

İtalya laik bir devlettir. Fakat Papa, Katolik kilisenin başkanı olarak, İtalyan Cumhurbaşkanından daha ünlü ve etkilidir. İtalya’da bir kardinal bir başbakandan daha önemlidir. Latin Amerika, İspanya, Avusturya hatta İngiltere gibi laik, fakat Hristiyan olan ülkelerde de Kardinal ve piskoposların sosyal prestijleri politikacılardan yüksektir.

Komünist sonrası Rusya’da Ortodoks kilisesinin prestiji yüksektir. Hindistan laiktir. Fakat Hindu din adamı, Budist rahip bir devlet memurundan daha etkilidir. Çağdaş toplumların hepimizin izlediği yaşamlarında, insanlar bulundukları mevki ile değil, düşünceleri ve eylemleriyle değerlendirilir.

Bu cahilliği nasıl yeneceğiz

İslam ülkelerinde kilise olmadı. Osmanlı’da Sultan, Şeyh-ül İslam’dan daha güçlüydü. Müslüman toplumlarda tarikat şeyhi, halk katında imamdan güçlüdür. Bunu yüzyıllarca sultanın kulu, beyin, ağanın kölesi olan cahil İslam halkına, bu arada son elli yıl içinde köyden kente göçen Türk halkına anlatmak zordur.

İslam ülkelerinde diktatörlerin gücü her şeyin üzerindedir. Çünkü İslam toplumları gücün temelinin dinde değil, sultanda olduğu ortamda yüzyıllarca yaşadılar. Cahil ve fakir toplum kesiminin davranışları, kente göç etmeden genelde okumamış halkın geleneksel kültür diye sunulan cehaletinin içeriğini oluşturur.

Uluslararası durum, çağdaş dünyada laiklikle din arasında, dindar olup olmama bağlamında, hiçbir ilişki olmadığını kanıtlar. İslam geleneğinde Halife, Papa ya da papaz değildir. Devlet başkanıdır. İslam tarihinde Türk göçerler iktidarı ellerine geçirince aşiret reisleri, bey ve sultan oldular.

Eğer bir sultan, Yavuz Sultan Selim gibi, Bağdat halifesini esir alıp İstanbul’a getirmiş ve ondan sonra ‘Ben halife oldum!’ demişse, bunun Kuran da yeri yoktur, çünkü halifelerin Kureyş’ten olacağı Kuran’da yazılıdır.

Egemen halife değil değil Sultan

Din adamlığı Osmanlı ulemasının sadece kellesini kurtarmıştır, Devletin egemen gücü Osmanlı sultanıdır. Anaları esir Hristiyanlardan seçilmiş Osmanlı sultanları, 17 yüzyılda eski bir Türk göçerin kanından çok küçük oranda kan taşıyan kozmopolit kimlikleri ile devlet sisteminde İslam dininin prestijini ‘Halife’ lakabını koruyarak kendilerine mal etmişlerdir.

Fakat göçer Türk aşiret reisleri gibi davranarak idari egemenliğini kimseye bırakmamışlardır. Osmanlı sultanlığı devletinin tanımına giren bütün özellikleriyle Ortaçağ öncesinden kalmadır.

Buna karşın çağdaş dünyada din hala en büyük ve etkili toplumsal kurumdur. Fakat bu olgunun çağdaş laik devlet sistemi ile ilgisi yoktur. Bu tavır değişikliği Avrupa kültüründe Rönesans sonrasında, Luther’le başlamıştır.

Bugün Hristiyan kiliselerine mensup üç milyara yakın insanın bilim ve teknolojinin öncül olduğu ve ekonominin uluslararası güçler tarafından idare edildiği bir dünyada, laik kurallarla, fakat dinlerine bağlılıklarının kaybetmeden yaşıyorlar.

Türkiye ve İslamın sorunu, hala göçer eğilimlerini korumak ve politik amaçlarla dine sarılmaktır. Bu da toplumların cehaletini istismar ederek, ve bilimle din arasına paravana gererek oluyor.

Laik ülkede 100 bin cami

Laiklikle dinin hiçbir ilgisi olmamasını, 1950’den sonra laik Cumhuriyet hükümetleri döneminde 100.000 cami yapıldığını anımsatarak devam edebiliriz. Laik anayasa ile 500.000 genç kız imam hatip lisesinde öğrenci olmaktadır. Bu, toplumun cehaletini değişik renkte bir bir badana ile boyamak anlamına gelir. Kadından imam olmayacağı için Kuran öğretisi ile de uyuşmuyor.

Orta mektepten-üniversiteye kadar Türkçe yerine İngilizce öğretilmesi ile birlikte, Türkiye'de 200'den fazla üniversitenin olduğu bu dönemde, dini esas tema olarak tartışan, dünyada İslam dışında başka bir ülke yok. Bunları hala tartışan bir toplum olmak bize büyük tehlike kapıları açmaktadır.

Sanayisi gelişmemiş, doğal enerji kaynaklarını sanayileştirememiş, tarımsal yenilemeyi hala yapamamış ve halkını beslemek için dışarıya muhtaç, çok ağır dış borçları olan, fakir halkını dizginsız bir tüketim propagandası ile bombardıman eden bir ülkede yaşıyoruz.

Ekonomik durumu kötü olan Yunanistan’ın adam başına ulusal geliri 33.000 dolar, Nüfusu 1.400.000.000 olan Çin’in, nüfusu 80.000.000 olan Türkiye ile kişi başına ulusal geliri ayni: 8.000 dolar (kaynaklar yabancı yıllıklar).

Bu durumda ülkeye egemen olan politik tartışmanın din ve ‘laik anayasa’ olması akıl ve gerçek dışıdır. Bu olaya çağdaş bir perspektif getirecek bir Amerikan haberi ile gözlemlerimi sonlandıracağım.

Karakteristik bir uygarlık olayı

Geçenlerde Amerika’nın en ünlü modern dans yaratıcılarından biri olan Alvin Alley (1931-89) öldü. Afrikalı bir esir ailesinden geliyordu.

Çağdaş Amerikan Müziği Cazdır. Tarihi 20 yüzyıl başındaki New Orleans’lı karaderili davulculara kadar uzanır. Temelde Afrika müzik geleneği ile Avrupa geleneğinin bir karışımı olan caz yaratıcılarının ve özellikle solistlerin karalardan olduğunu biliyoruz.

Alvin Alley ve karaderili Afrikalılar, sonradan Hristiyan olmuş paganlardır. Fakat bu karaderili pagan ve esir kökenli, Hristiyan sanatçılar çağdaş Amerikan musikisini, Avrupa Klasik Musikisi karşısında, Avrupalıların başaramadığı bir aşamaya taşıdılar.

Caz yeni teknolojik çağ uygarlığının musikisi oldu. Bu yeni üslubun daha da ilginç yanı, dini musikiye girerek yepyeni bir kilise, koro ve dini nitelikli dans yaratması oldu. Amerika’da pek çok zenci kilise korosu var. Çok güzel bir musiki yarattılar.

Alley’in çoğunlukla koreografisini yaptığı danslar da bu nitelikte. Onun ‘American Dance Theater’ grubunun dini içerikli dansları çok özgün çağdaş yapıtlar. Bu çağdaş kültürel gelişmenin dünyanın teknolojisi en çok gelişmiş ülkesinde yaratılması ve dünyayı etkilemesi karakteristik bir uygarlık olayıdır.

Bir tarihsel yorum

Okuması kıt vatandaşlara bir tarihi yorumu sunma istiyorum:

’The History of Jazz, Oxford, 2011’ adlı kitabında Ted Gioia şöyle yazmış:

“Eğer Müslümanlar i.S. 732'de Tours’da Charles Martel tarafından yenilmemiş olsalardı, İspanya'nın güneyinde bugün saptadığımız gibi, Afrika ve Avrupa musikileri 8. yüzyılda karışmaya başlayabilirdi. Müslüman donanması Thames ağzına gelir, belki Oxford’da da şimdi Kuran okutulurdu.”

Bu şakacı yorum, kültürün rastlantısal yapısına ilişkin doğru bir gözlemdir. Günümüzde bilgisayar, otomobil ve telefondan bağımsız yaşamak nasıl olanaksızsa, alaturka şarkıyla Beethoven’in keman konçertosu arasındaki farkı kültür özgünlüğü sananlar, çağdaş dünyanın ekonomik kölesi olarak yaşamaktır.

Laikliği din düşmanlığı olarak sunmak o anlama gelir.

Doğan Kuban

Hükümetin Türkiye Bilimler Akademisi’ne, YÖK ve TÜBİTAK gibi elinin tamamen altındaki kurumlar aracılığıya doğrudan üye atama yetkisi, yakında kullanılmaya başlanacak. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, hem TÜBA Başkanı Yücel Kanpolat’la yaptığı görüşmeler hem de yurtdışındaki bilim akademilerinden gelen protesto ve baskılar karşısında, bir adım geri çekilme işareti vermiş gibiydi.. Akademi şu uzlaşma önerisinde bulunmuştu:
“TÜBİTAK ve YÖK doğrudan atama yapmasınlar, böyle bir uygulama dünyadaki bilimler akademilerinin özerkliğine ve uygulamalarına tamamen aykırıdır, biz bunu kabul edemeyiz; bu kurumlar bize üye adayı önerisinde bulunsunlar, biz kendi ölçütlerimize göre değerlenedirelim, genel kurula sunalım.. Akademi üye kabulde özgür olsun.”
Bakan Ergün, tam evet demedi ama bu önerinin kabul edilebilirliğine ilişkin olumlu bir izlenim verdi. Düşüncem, hayır yapmazlar zamana yayıyorlar, eninde sonunda üye atayacaklar, biçimindeydi.. Çünkü, bu iktidarın 10 yıl içinde aldığı kararı tartışmaya açtığına, uzlaşmaya gittiğine ilişkin ciddi bir örnek yoktu! Nitekim yasa değişikliği konusunda hiç bir adım atmadılar.. Keşke atsaydılar ve yorumum yanlış çıksaydı!
TÜBİTAK harekete geçti mi bilmiyorum, ama YÖK, yeni yasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanmaya başladı. Demek ki hükümetten işareti aldı! YÖK, bazı üniversite ve enstitü rektörlükleriyle vakıf meslek yüksek okulu müdürlüklerine gönderdiği mektupta, 3 Marta kadar, TÜBA’ya üye olabilecek nitelikteki öğretim üyelerinin listesini bildirmelerini istiyordu! Zaman doldu, isimleri topladı, şimdi, şu insanları Akademi’ye üye olarak atıyorum, diyerek, isim listesi gönderme aşamasına geldi..
Akademi’den bu durumda yeni istifaların olacağı bekleniyor, böylece hükümet, milletin kaynaklarını, denetlediği bir akademiye kullandıracak, adamlarını orada “şereflendirecek”... Böyle bir akademinin uluslararası kabul görme şansı da çok azalacak.
Zaten 70’e yakın üye istifa etti ve 53 üye kurulan Bilim Akademisi’nde örgütlendi (www.bilimakademisi.org)..

BAZI ÜNİVERSİTELERDE DESPOTİZM
Temel sorunumuz ve sorumuz, 10 yıldır hiç değişmiyor: İktidarda neden uzlaşma kültürünün kırıntısı bile yok? Bunun yanıtını herkes biliyor, ama söyleyelim yeniden: Herşey üzerinde kesin egemenlik kurma anlayışında olan otoriter bir lidere ve böyle bir iktidarın doğasına, demokrasi için uzlaşma kültürü aramak, aykırıdır.. Bu tür iktidarlar ancak kendilerinden daha büyük bir güç karşısında boyun eğerler veya uzlaşma ararlar..
Söz konusu bilim ve eğitim olduğunda önemli ölçüde itiraz veya en azından tartışma sesleri çıkarması beklenen üniversite yönetimleri, tam tersine görüyoruz ki genellikle, öğretim üyeleri ve öğrenciler üzerinde baskı uygulayan rejimlere dönüşmüş durumdalar. Özellikle bazı üniversitelerin yönetimlerinde, iktidara ygun küçük despotluklar oluştuğunu ve öğrencilerini ezdiğini görmek, derin bir hayal kırıklığı ve üzüntü kaynağıdır.. Ama şaşırtıcı, zerre kadar değildir! Çünkü desteklerini ve kaynaklarını (meşruluklarını!) doğrudan YÖK’ten ve iktidardan alıyorlar!
Nasıl yani, derseniz işte bir küçük örnek:

YÖK’TE VERGİ ZİYANI: BİR KİŞİ YETER!
Marmara Üniveristesi iletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran’ın, kendisini eleştiren öğrencine yaptığı kıyımı.. gazetecilere saldırgan tutum.. Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Pakdemirli’nin, Arınç’ı eleştiren öğrenciyi üniversiteden atmasını bir kenara bırakın.. Bunların nasıl oralara getirilidği çok daha önemli..
Son örnek Giresun Üniversitesi Rektörlüğüne, rektörlük seçimlerinde sadece bir oy (kendi oyu) alan Murat Teker’in YÖK’ün bir numaralı adayı olarak liste başı yapılması ve Çankaya’ya gönderilmesi sürecine bakın, anlayın! YÖK Genel Kuruludur bu atamayı yapan! Bırrravooooo!
YÖK’ün ne olduğu belli. Orada çok sayıda insanın olmasının zerer kadar önemis yok. Hepsi birbirinin kopyası gibi. Bir YÖK başkanı olması yeter! Neden böyle çok kişili ve maliyeti yüksek bir sistemde israr ediliyor ve vergilerimiz çarçur ediliyor, bunu da anlamıyorum!

AMA SUÇLU OLAN ÜNİVERSİTELİDİR!
Üniversite meydanına rektör seçeme sandığı kuruluyor. İçinden ne çıkarsa çıksın, YÖK’ün ve Çankaya’nın, 1 oy alsa bile kendi adamını atayacağı biline biline, öğretim üyeleri gidip oy kullanıyor ve bu komedinin aslında baş rol oyuncusu olarak, utanılacak bu sisteme alet oluyor! Kusura bakmayın, artık bu ayan beyan ortada!
Seçimleri boykot etmek bile örgütlenmiyor!
Şimdi bir gurup akademisyen, Hayrettin Ökçesiz ve arkadaşları, madem boykot örgütlenemiyor, o halde, bir ilkeler manzumesi saptayalım ve bu çerçevede rektör seçimlerine katılalım diyorlar. Önemli olan rektör seçilmek değil, ilkeleri ön plana çıkarmak ve büyük bir çoğunluğu bilime, onura, üniversiteye, öğrenciye, geleceğe sanip çıkıldığını göstermek!
Bu çerçevede, “direnen üniversite” yazısını iç sayfalarımıza koyuyoruz..
Hadi hayırlısı.. Gelecek Cuma umarım güzel şeyler yazarız.. Bu arada Antalya’da, Hacettepe’de ve Gazi Üniversitemizde, yüz, kol vb gibi organ nakilleri konusunda gösterilen başarılar bizi çok sevindiriyor.. Hepsine teşekkürler...

Orhan Bursalı/Cumhuriyet/Bilim ve Teknoloji

Protestocu hacker grubu Anonymous'un hedefinde bu kez Facebook var. Grup 28 Ocak'ta sosyal paylaşım sitesine bir saldırı düzenlemeyi planlıyor.
Anonymous Mark Zuckerberg’in SOPA’ya karşı tutumunu eleştirdiği için Facebook’a saldıracağı konuşuluyor.

Grup, YouTube’de paylaştığı videoda, interneti sansürleme girişimi olan SOPA ve PIPA yasalarının şimdilik kongre tarafından ertelense de insanların internete özgürce erişiminin hâlâ tehlikede olduğunu öne sürerek destekçilerini Facebook’a saldırmaya davet etti.

Sebep Mark Zuckerberg’in tutumu
Bilgi Çağı'nın haberine göre; "Dünyanın en büyük ve ilk resmi siber savaşına katılmak ister misiniz?" sorusunu soran Anonymous neden hedefine Facebook’u aldığını açık açık belirtmiyor. Ancak bu yine CEO Mark Zuckerberg’in SOPA’ya karşı tutumuna bağlanıyor.

Zuckerberg’in SOPA ve PIPA’ya karşı olduğunu uzun süre dillendirmemesi ve Facebook’un nihayetinde Amerikan şirketi olması nedeniyle Anonymous’un saldırıya geçeceği tahmin ediliyor.
Videoda kullanıcılara Facebook gibi dev sitelere saldırmanın zorluğundan bahseden grup, yine de bunun mümkün olduğunu talimatlarla anlatıyor.

Facebook'un yeni Zaman Tüneli'nden kurtulmak isteyenlerin başına bakın neler geliyor.
Facebook'un yeni özelliği Timeline (Zaman Tüneli) ile profilinizin görünümünü çok daha detaylı bir şekilde değiştirebiliyorsunuz. Timeline ile çok yaratıcı sayfalar hazırlayanlar olsa da, birçok kullanıcı eski görünümde kalmayı tercih ediyor. Ama ne yazık ki bu çok yakında mümkün olamayacak.

Dolandırıcıların yeni tuzağı ise Timeline'dan sıkılıp eski profiline dönmek isteyen kullanıcılar için... Basit bir Facebook uygulaması, sizi eski profilinize döndüreceğini vaat ediyor ama aslında tüm kişisel bilgilerinizi ele geçiriyor. E-posta adresinizi spam postalar atmak için kullanıyor ve Facebook hesabınızdan da izinsiz olarak arkadaşlarınıza mesaj gönderiyor ya da paylaşım yapıyor. Bu mesajlar veya paylaşımlardaki bağlantılar ise, tıklayanları da aynı tuzağın içine çekmiş oluyor.

Bu uygulamadan uzak durun!

Facebook'ta son günlerde hızla yayılan sahte bir uygulama, kullanıcıların kişisel bilgilerini çalıyor. Kullanıcılar, uygulamaya erişim izni vererek bu tuzağa düşüyor.
Facebook'ta güvenilir olmayan uygulamaların sayısı hızla artıyor. Son günlerde kullanıcıların birbirine gönderdiği "Takvimime" uygulaması, kullanıcıların kişisel bilgilerini çalıyor ve daha şimdiden Türkiye'den 2.8 milyon kullanıcı bu uygulamayı hesabına indirdi.

Facebook'un desteklemediği Takvimime isimli bu uygulama, prensipte kullanıcıların arkadaş listesindeki kişilerin doğum günlerini girmenizi istiyor ve bu şekilde size bir takvim oluşturmanıza yardımcı oluyor. Ancak tüm bunları yapabilmek için önce uygulamaya "izin" vermeniz gerekiyor. Gerekli izni sizden alan uygulama ise tüm kişisel bilgilerinize erişim hakkını eline alıyor.

Bu uygulamaya üye olduğunuzda arkadaş listenizdekiler de otomatik olarak sizden bu uygulamayla bağlantılı davet alıyor ve bu konuda dikkatli davranmayan kullanıcılar uygulamaya yetki vererek bu sahte uygulamanın yaygınlaşmasına sebebiyet veriyor.

Facebook'un şikayet butonu mekanizmasındaki bir açığın tüm profil fotoğraflarına erişim sağladığı ortaya çıktı.
Facebook’un son dönemde yaşadığı güvenlik hatalarına bir yenisi daha eklendi. Dün şirket tarafından yapılan açıklamaya göre, kullanıcıların “olumsuz içerikleri” şikayet etmesini sağlayan hizmet kapsamında bir hata olduğu belirtildi.

Hürriyet'in haberine göre söz konusu hata, bir kullanıcının profil resminin çıplaklık ve şiddet içerdiği için şikayet edilmesiyle başlıyor. Facebook, profil resmi şikayet edilen kullanıcının diğer profil resimlerini de açarak, uygun olup olmadığını şikayet eden diğer kullanıcılara soruyor.

Facebook, dün keşfedilen hatanın giderilmesi aşamasında söz konusu şikayet hizmetini geçici olarak kaldırdı. Hata düzeltildiğinde gerekli bilgilendirmenin yapılacağı ifade edilirken, güvenlik boşluğunun ne zamandan beri geçerli olduğu hakkında bir açıklama yapılmadı.

Facebook'ta güvenlik ayarlarını değiştirerek de bu güvenlik açığından kurtulmak mümkün olmuyor ve Facebook'un bu açığı gidermesi gerekiyor.

Atomdan küçük partiküller olan nötrinoların, temel fizik yasalarına aykırı biçimde, ışık hızını aştığını gösteren deney doğrulanırsa modern fizik kurallarının yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir.

Avrupa Parçacık Araştırma Merkezi CERN'deki fizikçiler, atomdan küçük partiküllerin temel fizik yasalarına ters düşen biçimde, ışık hızını aştığını belirtti.

Uzmanlar, İtalya'da Alplerin kolu olan Apenin Dağları'nın altında bir laboratuardan 700 kilometre ötedeki diğer laboratuara fırlatılan nötrinoların hedefe saniyenin milyarda biri kadar önce vardığını hesapladılar.

15 bin defa ölçüm yapan bilimadamları sonucun kendilerini şaşırttığını, bu nedenle ABD ve Japonya'dan başka kuruluşlardan da bağımsız şekilde bu ölçümleri değerlendirmelerini istediklerini açıkladı. Araştırmacılar o zamana dek bu bulgulara temkinli yaklaştıklarını söylüyor.

Albert Einstein'e göre, hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemiyor. Ancak doğrulandığı takdirde bu deney, Albert Einstein'in Özel Görelilik Kuramının bazı kısımlarını tersine çevirebilir, evrenin nasıl işlediğini açıklayan yasalar alt üst olabilir. Tüm modern fizik teorilerinin yeniden gözden geçirilmesini dahi gerektirebilir.

Bununla beraber araştırma grubu "sistematik hata" dedikleri durumun oluşması halinde istenildiği kadar ölçüm yapılsın, yine aynı hata, yani hız sınırının aşıldığı gibi bir izlenim elde edilmesi riski bulunduğunu, bu nedenle ölçümlerini kamuoyuna ilan ettiklerini bildirdi.

Doktor Antonio Ereditato ve ekibi bu konuda üç yıldır araştırma yürütüyordu. Ereditato "Hayalim başka bir bağımsız deneyde de aynı sonucun alınması o zaman rahatlayacağım" diye konuştu.

Ereditato, "Ama şimdilik hiçbir şey iddia etmiyoruz. Toplumun bu çılgın sonucu anlamakta yardımcı olmasını istiyoruz - çünkü bu çılgınlık ve elbette sonuçları da çok ciddi olabilir" dedi.

Asistan Prof. Dr. Umut Özcan, obezitede artan iltihabın şeker hastalığına neden olmadığını ortaya çıkardı.
Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki laboratuvarında obezite (şişmanlık) ve Tip 2 diyabet üzerinde çalışan 34 yaşındaki asistan Prof. Dr. Umut Özcan, dünyanın en saygın bilim dergilerinden Nature Medicine’de yayımlanan son araştırmasında, diyabetin gelişimine yol açtığına inanılan mekanizmaları alt üst edecek buluşla, obezitede artan iltihabın diyabete neden olmadığını gösterdi.
Nature Medicine’de son 1,5 yılda 3’üncü makalesi yayımlanan Özcan, yaptığı açıklamada, obezitenin dünyada çok hızlı bir şekilde yükselmesiyle Tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kalp damar hastalıklarında çok ciddi artışlar meydana geldiğini, obezite ve obeziteye bağlı olarak gelişen hastalıkların da insan sağlığını tehdit eden hastalıkların başında yer aldığını söyledi. “Obezitede vücutta artan iltihabın insülin direnci ve Tip 2 diyabete yol açtığı” yönündeki hipotezin, son 15 yıldır birçok diyabet bilim adamı tarafından savunulduğunu ve diyabet alanında kabul gördüğünü anımsatan Özcan, yaptıkları son çalışmayla 15 yıllık bu dogmayı yıkacak bir buluşa imza attıklarını vurguladı. Özcan, bu konudaki çalışmalarının Nature Medicine’de 4 Eylül 2011 tarihinde yayımlandığını dile getirerek, “Yaptığımız çalışma ‘P38 MAPK’ adı verilen, vücutta iltihabın hücre içerisinde etkisini göstermesi için gerekli ve çok önemli olan bir proteinin, yüksek derecede obez ve Tip 2 diyabetli farelerin karaciğerinde genetik yöntemlerle aktive edildiğinde, kan şekerinin normale döndüğünü gösterdi.  Obezitede vücutta artan iltihabın düşünüldüğünün aksine kan şekeri üzerine yararlı etkileri olduğunu kanıtladık” dedi.

Öğrenciyken Harvard’a kabul edildi
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa İngilizce Tıp Fakültesinde devam ederken, fakültenin 3. sınıfında Harvard Tıp Fakültesi, Joslin Diyabet Merkezi’nde dünyanın en iyi tanınan diyabet profesörlerinden Prof. Dr. C. Ronald Kahn’ın laboratuvarına kabul edilen Umut özcan, burada öğrenciyken yaptığı çalışmalarda diyabetin gelişiminde rol oynayan merkezi bir mekanizmayı buldu. 2009 yılında Amerika Diyabet Birliğinin proje yarışmasında, diyabetteki geleceğin öncü ve lider araştırmacısı olarak görünen genç hocalara verilen “Thomas R. Lee Kariyer Geliştirme Ödülü”nü alan Özcan, halen Harvard Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Endokrinoloji bölümünde 10 kişilik bir araştırma ekibini yönetiyor, aynı zamanda Harvard Tıp Fakültesi öğrencilerine dersler veriyor.

Dünyada bilinen en ince madde olan grafenin eskisine oranla daha çok ışığı emmesini ve elektriğe dönüştürmesini sağlayacak yeni bir yol bulan İngiliz bilim adamları, internet ve diğer optik iletişimlerde süper hıza ulaşmanın yolunu açtı.
Aralarında Nobel ödüllü bilim adamları Andre Geim ile Kostya Novoselov'un da bulunduğu ekibin, Nature Communication dergisinde yayımladıkları çalışma, grafen maddesi ile metalik nano yapıları birleştirmek suretiyle grafenin emebileceği ışık miktarını 20 kat artırarak elektrik enerjisine çevirmenin mümkün olduğunu gösterdi.
Sadece bir atom kalınlığında olmasına karşın çelikten 100 kat daha sert bir çeşit karbon olan grafen hakkında daha önce yapılan araştırmalar, bu madde üstüne yerleştirilmiş iki birbirine yakın metalik kabloya ışık yansıtmak suretiyle elde edilen güneş pili ile elektrik elde etmenin mümkün olduğunu göstermişti.
Araştırmacılar, grafenin yapısındaki elektronların hareketliliği ile hızının yüksek olması sayesinde bu şekilde üretilen grafenli araçların hızının, internet kablolarında kullanılan iletişim hızından onlarca ve potansiyel olarak yüzlerce kat yüksek olabileceğini ortaya koymuşlardı.
Grafenin ışığı sadece yüzde 3 gibi çok düşük oranda emmesinin ve geri kalan ışığın ise elektrik enerjisi üretimine katkısının bulunmamasının, bu maddeden üretilen araçların verimini düşürdüğünü belirten araştırmacılar, bu sorunu, grafenden üretilen araçların gündelik hayatta kullanımının önündeki en büyük engel olarak gösteriyordu.
Ancak Novoselov'un başkanlığındaki ekip, İngiltere'deki Manchester ile Cambridge üniversitelerinin işbirliğiyle yaptıkları çalışmayla plazmonik nano yapılar adı verilen, büyüklükleri ancak molekül ile mikroskobik yapılar arasında kalan, çok küçük metalik yapıları grafenin üstüne özel olarak ayarlanmış bir şekilde yerleştirerek bu sorunu aşmanın yolunu buldu.
Plazmonik güçlendirme sayesinde grafenin alabileceği ışık miktarını, hızından hiçbir şey kaybetmeksizin 20 kat artırdıklarını belirten araştırmacılar, elde edilen verimin gelecekte daha da iyileştirilebileceğine dikkati çekti.
Geim ile birlikte grafen üzerine yaptıkları çalışmayla 2010 Nobel fizik ödülüne layık görülen Rusya doğumlu bilim adamı Novoselov yaptığı açıklamada, ''Dünyada önde gelen pek çok elektronik şirketi yeni nesil araçlarında grafenden yararlanmak istiyor. Yaptığımız çalışma grafenin şansını kesinlikle daha da artırdı'' diye konuştu.
Araştırmaya katılan bilim adamlarından, son derece küçük kablolar üzerinde çok büyük hızda bilgi aktarımı metodu olarak tanımlanan plazmonik uzmanı Alexander Grigorenko, ''Plazmonik nano yapıların grafenden yararlanılarak yapılan araçların verimini iyileştirmesini bekliyorduk, ancak verimdeki iyileşmelerin böylesi yüksek bir oranda olması bizim için hoş bir sürpriz oldu'' dedi.
Araştırmaya katılan bilim adamları arasında bulunan Cambridge Üniveristesi mühendislik bölümünden Andrea Ferrari de bulgularının, ışığın oluşturulması, kontrolü ve belirlenmesi yönündeki çalışmaları kapsayan fotonik bilimi ve ışığı yönlendiren ve kontrol eden elektronik araçların geliştirilmesi açısından grafen maddesinin büyük bir potansiyele sahip olduğunu gösterdiğini söyledi. Ferrari, grafenin kendine has optik ve elektronik özellikleriyle plazmonik nano yapılarla birleştirilmesinden büyük oranda yararlanmanın mümkün olduğunu sözlerine ekledi.

Kadın haklarına ısrarla odaklanmak, kadınlar üzerinde cinsel şiddeti azaltabilir..
Kadın haklarına daha yoğun bir biçimde odaklanmak, yalnızca günümüzde yaşanan cinsel baskı düzeyini azaltmakla kalmayıp, toplumu da tümden değiştirebilir. Kadınlar, gerek siyasal gerekse ekonomik açıdan, daha büyük bir toplumsal güce sahip olurlarsa, toplumun sağladığı güçlü destek ağları sayesinde erkeklerin uyguladıkları cinsel baskıya da çok daha kolay karşı koyabilirler. Bu toplumsal güç erkek kültüründe genç erkeklerin cinsel yaklaşımlarında kadınlarla etkileşimlerini olumlu yönde etkileyecek bir değişimi de beraberinde getirecektir.

Elizabeth Wilde
’ın ağzına bezler tıkıştırılmış ve elleri arkadan bağlanmıştı. Efendisi John Lumbrozo kıza durmadan tecavüz ediyor ve karşı koyacak olursa onu öldüreceğini söylüyordu. Daha sonra 22 yaşındaki hizmetçi kızın gebe kaldığı anlaşılınca, tanıkların belirttiğine göre, Maryland’li saygın bir hekim olan Lumbrozo kıza çocuğu düşürmesini sağlayan bir kimyasal vermişti. Elizabeth Wilde 1663 yılının sıcak bir Haziran günü “pıhtılaşmış bir kan yumağı” dünyaya getirirken, tecavüzcüsü de baş ucundaydı ve cansız dölütün bedeninden atılması işlemini gerçekleştiriyordu.

Tarihçi Amanda Lea Miracle bu olayla ilgili denemesinde, “Doktor lazımlığın içindeki dölüt ve döleşini sokağa döktü. Komşuların da belirttiği gibi, yoldan geçen bir domuzun bunu bir çırpıda yiyip bitirecek olması genç kız için bir başka küçük düşürücü durumdu,” diye yazıyordu.

Lumbrozo daha önce iki başka hizmetçisine de cinsel baskı uygulamıştı. İlkinde kadının kocasının, cinsel saldırıdan ötürü değil de, dedikodular yüzünden kendi saygınlığını yitirdiği gerekçesiyle aleyhine dava açması üzerine Lumbrozo kadınla cinsel ilişkiye girdiğini kabul etmişti.

İkinci olayda da Lumbrozo kadına kocasının kendisine olan borcu yüzünden cinsel saldırı girişiminde bulunduğunu öne sürmüş, mahkemede verdiği ifadeye göre, “kadını yatağa itmiş, ancak çığlıkları karşısında gitmesine izin vermişti.” Ancak bu dava da cinsel birleşme söz konusu olmadığı için düşürülmüştü.

350 yıl değişmedi

Geçtiğimiz yüzyılda kadın hakları ve cinsel eşitlik gibi konularda kayda değer gelişmeler sağlanmış olsa bile, yukarıda örneği verilen ve yaklaşık 350 yıl önce yaşanan bu olaya benzer olaylara günümüzün gazete manşetlerinde sıklıkla tanık olunuyor. Daha birkaç ay önce IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn otel hizmetçisine cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla gözaltına alındı.

İstatistikler, dünyada kadınlar tarafından her yıl cinsel suçlardan on binlerce dava açıldığını ortaya koyuyor. Cinsel suçlara karşı giderek daha ciddi bir tavır takınılsa da, bu kapsamda açılan davalar yüzünden yine de çok büyük miktarlarda paralar ödenmek zorunda kalınıyor.

O halde, neler oluyor? Cinsiyetler arasında yaşanan bu türde bir eşitsizlik insanın doğasından kaynaklanan bir özellik midir, yoksa bu durum söz konusu olayların yinelenmesini önleme konusundaki başarısızlığımızın bir sonucu mudur?

Primat uzmanları ve evrimsel dirimbilimciler bu soruyu ciddi bir biçimde ele alarak konuya farklı biçimde yaklaşmamızı sağlayacak denli şaşırtıcı sonuçlar elde ettiler.

Martin Muller ile Richard Wrangham kısa bir süre önce yayına hazırladıkları “Primatlar ve İnsanlarda Cinsel Baskı” adlı kitabın giriş bölümünde, kimi primat türlerinde erkeklerin kendileriyle cinsel ilişkiye girmek istemeyen dişileri birleşmeye zorlamak amacıyla güce başvurduklarına dikkat çekiyorlar. Böyle bir eğilimin işe yarayıp yaramadığı tartışılır, ancak cinsel baskının çiftleşme eğiliminin son derece önemli bir düzeneğini oluşturduğu su götürmez bir gerçek.

3 farklı cinsel baskı
Araştırmacılara göre gerek insanlar, gerekse insan dışındaki primatlar için geçerli olan üç farklı cinsel baskı biçimi söz konusu: taciz, yıldırma ve cinsel birleşmeye zorlama.

Bunlardan en yaygın olanı, erkeklerin sürekli olarak birleşme girişiminde bulunup bedelini dişilerin ödemek zorunda kaldıkları, taciz.

Yıldırma, erkeklerin birleşme istemine karşı koyan dişilere uygulanan fiziksel şiddet eylemlerini içeriyor.

Cinsel baskının en az tanık olunan biçimi ise, zorla birleşme. Araştırmacılar zorla birleşme dışındaki iki cinsel baskı biçiminin Japon makakları, habeş maymunu olarak da bilinen babunlar ve en yakın akrabalarımız şempanzeler arasında uzun erimde üremeyi olumlu yönde etkilediğini gösteren son derece inandırıcı kanıtlar elde ettiler.

Bu da, en azından söz konusu üç canlı türü için, cinsel baskının erkeklerin cinsel davranışlarında uyarlayıcı bir taktik olarak seçilmiş olduğuna işaret ediyor.


Peki insana ne oluyor?

Peki, ya insanlar için ne demeli? Özel yaşamın gizliliği ilkesinden ötürü araştırmacılar bu soruya kesin bir yanıt getirilmesinin son derece güç olduğuna dikkat çekiyorlar. Ancak kayda geçen aşırı düzeyde yıldırma biçimleriyle ilgili istatistiklerin bizlere çağdaş toplumlarda cinsel baskının ne denli yaygın olduğu konusunda en azından bir fikir verebileceğine inanıyorlar.

Evrimsel ruhbilim uzmanı Martin Daly 1996 yılında merhum eşi Margo Williams ile birlikte yaptığı ve bu soruyu yanıtlamak amacıyla 1965-1990 yılları arasında Britanya, Kanada ve ABD’de karısını öldüren erkeklerle ilgili istatistikleri incelediği bir araştırmanın verilerini yeniden gözden geçirip yayımladı.

Daly ve Williams da, tıpkı insan dışındaki primatları inceleyen araştırmacılar gibi, “üretkenlik değeri” yüksek olan kadınların cinsel baskıya daha çok tanık oldukları varsayımından yola çıktılar. Bir başka deyişle, doğurganlık olasılığı daha uzun erimli olan genç kadınlar karşısında erkeklerin korkutma ve şiddet uygulama eğilimi de daha fazla olmalıydı.

İstatistiklerin de gözler önüne serdiği gibi, araştırmacıların elde ettikleri sonuçlar bu savı destekliyordu. Kocaları tarafından öldürülen kadınların çoğunluğu ergenlik dönemi ile 24 yaş arasındaki kadınlardan oluşmaktaydı. Bunu 25-34 yaşlar arasındaki kadınlar izlerken, en düşük öldürülme oranına menopoz dönemine yakın ya da menopoz sonrası kadınlar (50 yaş ve üzeri) arasında tanık olunmaktaydı.

Söz konusu eğilimin gerek evli, gerek evli olmayan kadınlar için eşit düzeyde geçerli olması bu tür cinayetlerin bir olasılıkla öteki cinsel şiddet suçlarıyla benzer dürtülerle işlendiğine işaret etmekteydi.

Yaşlı erkeklerin şiddeti

Wilson ve Daly, genç erkeklerin şiddete daha eğilimli olacakları ve bu yüzden de eşlerine daha çok cinsel saldırıda bulunacakları inancına karşın, genç kadınlarla birlikte olan yaşlı erkeklerin gerçekte genç erkeklere kıyasla çok daha sıklıkla yıldırma eylemlerine başvurduklarına da tanık oldular.

Bu sonuçlar insan dışındaki primat türlerinin erkekleriyle bire bir örtüşse de, kültür ve çevresel koşulların yarattığı farklılıklardan kaynaklanan olası eğilimlerin giderilmesi için, elde edilen sonuçların Batılı olmayan toplumlardan elde edilen sonuçlarla karşılaştırılması gerekiyor.

Ne var ki, insan evrimiyle ilgili çıkarımları değerlendirirken dirimsel özelliklerin bir yazgı olmadığını da unutmamak gerekiyor.

İnsan dışındaki primatlarla ilgili araştırmalar kendi türümüzü daha iyi kavramamıza olanak sağladığı gibi, birtakım sorunlara çözümler de sunabiliyor.

Primatlarda cinsel baskı konusunda göz ardı edilmemesi gereken son derece önemli bir özellik, cinsel baskının nerelerde ve neden görülmediğidir.

Dört ile altı milyon yıl önce her ikisiyle de ortak bir atayı paylaştığımızdan, bonobolar da bizlere en az şempanzeler denli yakındırlar. Bu iki türün yolları yaklaşık bir milyon yıl önce ayrıldı. Erkeklerin günümüzde de dişilerden az daha büyük olmaları gerçeğine karşın, erkek bonoboların cinsel baskı uyguladıkları tek bir olaya henüz tanık olunmadı.
Dişi dayanışması

Bonobo toplumuna özgü eşşiz bir özellik, bunların dişilerin birbirlerine verdikleri destek sayesinde dişi-egemen bir tür olmalarıdır. Şempanzelerde dişiler birbirlerinden soyutlanmış olmalarına karşın, dişi bonobolar sürekli birbirlerine destek olurlar. Bonoboların cinsel baskıdan yoksun olmalarında genetik farklılıklar rol oynasa bile, ortaklaşa ağları destekleyen ve erkek baskısının yararlılığını kısıtlayan farklı ortamların da son derece önemli bir unsur oluşturmaktadır.

Erkek bonobolar, şempanzelerde tanık olunan cinsel baskı girişimlerine başvurmak yerine, bu dişi yardımlaşma ağından aldıkları destekle çok daha sık çiftleşirler. Erkekler bu “kültürle” büyürler ve saldırganlık yerine koruyup gözeten bir davranış biçimini yeğleyen daha yaşlı erkekleri örnek alırlar.

Ancak bu yalnızca bonobolar için geçerli bir durum değil. Stanford Üniversitesi primatoloji uzmanlarından Robert Sapolsky cinsel baskı uygulamasının en uç örneklerini sergileyen savanlık babunları üzerinde yaptığı bir araştırma sonucunda, babun topluluğu içindeki en iri ve en saldırgan erkeklerin ölmesinin ardından giderek sevecenliğin ödüllendirildiği bir kültürün geliştiğine ve topluluğa katılan ergen erkeklerin de bu kültürü benimsediklerine tanık oldu.

Bir başka deyişle, başka bir yerde doğup ergenlik döneminde topluluğa göç eden erkekler o toplulukta geçerli olan davranış biçimini benimsiyorlardı. İnsanbilim ve hayvan davranışbilim uzmanlarının da tanımladıkları gibi, “kültür”, genetik ve ekolojik olmayan nedenlere bağlı olarak meydana gelen ve onları yaratanların ardından da uzun yıllar kalıcılığını sürdüren yerel davranış farklılıklarını içerir.
Kadın haklarını savunmak

Kurtarıcı

İnsan dışındaki primatların sergiledikleri bu örnekler, kadın haklarına daha yoğun bir biçimde odaklanmanın yalnızca günümüzde yaşanan cinsel baskı düzeyini azaltmakla kalmayıp, toplumu da tümden değiştirebileceğini ortaya koyuyor.

Kadınlar, gerek siyasal gerekse ekonomik açıdan, daha büyük bir toplumsal güce sahip olurlarsa, toplumun sağladığı güçlü destek ağları sayesinde erkeklerin uyguladıkları cinsel baskıya da çok daha kolay karşı koyabilirler. Bu toplumsal güç erkek kültüründe genç erkeklerin cinsel yaklaşımlarında kadınlarla etkileşimlerini olumlu yönde etkileyecek bir değişimi de beraberinde getirecektir.

Kısacası, kadınları cinsel baskı ve tacizden koruyacak siyasal önlemler önemli olmakla birlikte, asıl hedeflenen yalnızca erkekler için değil aynı zamanda bu konuda çifte standart uygulayan kadınlar için de geçerli olacak toplumsal bir değişimdir. Belki de böyle bir toplumsal değişimin sonucunda cinsel baskının geçmişe gömüldüğü bir ortam yaratabiliriz.

Rita Urgan, Kaynak: Scientific American, 20 Temmuz 2011; Eric Michael Johnson

Homo erectus modern insanın çağdaş'ımı yoksa atası mıydı? Yeni ölçümler ikinci tahmini doğruluyor. Homo erectus bugüne dek tahmin edilenden çok daha önce tükenmiş, yani Homo sapiens ile hiçbir zaman karşılaşmamıştı.
Homo erectus insanımsıların öncüsüydü. “Dik duran insan” (Homo erectus’un anlamı) düzenli olarak avlanan ve ateşi kullanan ilk insan olduğu gibi kıtaları ilk kez aşan da o olmuştu.

Homo erectus Afrika’dan Avrupa ve Doğu Asya’ya yayılmıştır. Antropologların çoğu Homo erectus’un bir buçuk milyon yıl önce dünya sahnesine çıktığını düşünüyorlar. Bir milyon yıl sonra ise Avrupa ve Asya’ya ayak basmıştı.

Ancak Endonezya’daki buluntular farklı bir tarih sunmuştu. 1930’lu yıllarda orta Java’daki Solo nehrinin yakınında bulunan 25 memeli fosiliyle birlikte on beş Homo erectus fosili gün ışığına çıkarılmıştı. 1996 yılında gerçekleştirilen tarihlendirmeye göre hayvan kemikleri dolayısıyla da Homo erectus fosilleri 35.000-50.000 yıllıktı. Homo erectus’un dünyanın diğer bölgelerinde tükendikten sonra Endonezya’da hâlâ yaşamaya devam etmiş olması o tarihlerde bile sürpriz olmuştu. Çünkü Endonezya’da bulunan en eski Homo sapiens kalıntıları da 40.000 yıllıktı. Bu tarihlere göre bu iki insan türü aynı çağda yaşayıp birbirleriyle karşılaşmış olabilirlerdi.

Homo erectus’un yaşını açıklayan Carl Swisher ve Susan Anton şimdi PloS ONE dergisinde sonuçları değiştirdiler. Yeni ölçümlere göre söz konusu buluntu yeri 143.000-500.000 yıllık. Eski ölçümler kemiklerdeki uranyum izotoplarıyla yapılırken, yeni ölçümler buluntu yerinden çıkarılan tüf taşlarındaki argon izotoplarıyla yapılmıştır ki ikincisi çok daha güvenilir diyor Susan Anton.

Özel bir şifreleme teknolojisine sahip kriptolu, dinlenemeyen cep telefonu Enigma T301TR, Sistem Teknik tarafından Koç Sistem işbirliğiyle, 3 bin 500 lira civarında fiyatla Türkiye pazarına sunuluyor. Türkiye'ye başlangıçta 15 bin adet getirilen telefonlarda öncelikle ses haberleşmesinin gizliliğini sağlamak hedefleniyor.
Yüksek güvenlik teknolojisi kullanan kriptolu Enigma T301TR’ler, kendi aralarında yaptığı görüşme ile üçüncü şahısların dinleme yapmasını engelliyor. Yazılımın yanı sıra donanımı da kripto teknolojisine sahip telefon üzerinden ortam dinlemesi de yapılamıyor. Sistem Teknik Genel Müdürü Burç Tutanç, önde gelen firmalardan oluşan bir konsorsiyum tarafından üretilen Enigma’nın, Almanya’dan ithal edildiğini kaydederek Tutanç, Türkiye’de Enigmaların kripto kartlarının üretimi, çağrı merkezi ve teknik servis hizmeti olmak üzere satış sonrası hizmetlerini Koç Sistem’in üstlendiğini ve telefonlara 2 yıl garanti verdiğini anlattı.

Tutanç, tüm bayilerde C5 Electronic tarafından satışa sunulacak Enigmaların, Teknosa mağazalarında 15 gün boyunca sınırlı satılacağını belirterek, Enigmaların şifre sisteminin INTSEC garantili olduğunu kaydetti.

Yazın ilk mevsimi haziranın son haftasına gireceğimiz şu günlerde nedir bu yazın ilk günü muhabbeti dediğinizi duyar gibiyim. Teknik olarak bu konuda pek bir bilgim yok, birazdan google amcanın yazın ilk günü logosuna tıklayarak sizler için biraz bilgi aktaracağım.
Yazın ilk günü

Evet arkadaşlar ekşi sözlükten almış olduğumuz bir bilgiye göre 21 haziran tarihi kuzey yarım kürede yazın ilk günü olarak geçmekteymiş. Bunun tam zıttı yani güney yarım kürede ise yaz başlangıç tarihi 21 aralık olarak geçmekteymiş.
Ayrıca değişik bir yorum ile yazın ilk günü üniversite öğrencileri için finallerin bittiği gün olarak ta geçmekteymiş

Her neyse arkadaşlar az da olsa sizlere biraz bilgi sunabildiğim için mutluyum. Google amca herşeyi bilir elbet bu logo içinde bildiği birşey vardır. İşte meşhur 21 haziran yazın ilk günü google logosu

Okurları sevindirecek anlaşma

İnternetteki arama motorlarından Google, İngiliz Kütüphanesi ile binlerce tarih kitabına internet ortamında ulaşma olanağı sağlayacak bir anlaşma sağladı.
- İnternet kullanıcılarına 1700 ile 1870 yılları arasında yayımlanmış 250 bin metni okuma, araştırma ve kopyalama olanağı tanıyan anlaşma, bugün yapılan açıklamayla duyuruldu.
Anlaşmaya göre, çalışmalarda kütüphanenin koleksiyonundan yararlanma olanağıyla birlikte metinlerin kopyalanmasına ilişkin kısıtlama da kaldırılıyor.
İngiliz kütüphanesinin 14 milyon kitap ve 1 milyon civarında süreli yayın koleksiyonu bulunuyor.
Dünya çapında başka kütüphanelerle de anlaşması bulunan Google, milyonlarca telif haklı belgeyi internete koymayı planlıyor. Buna tepki gösteren yayın endüstrisi ABD'de yasal mücadele başlatmıştı.

Bilim insanları, gebelikte, günde bir saatlik süre ile cep telefonundan yayılan elektromanyetik alana maruz kalmanın, beynin öğrenme ve bellekle ilgili yeri olan ''hipokampus'' bölgesinde, önemli derecede sinir hücresi kaybına neden olduğunu saptadı.


19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaplan,  cep telefonun son yıllara kadar kamuoyunda zararsız bir cihaz olarak gösterildiğini, hatta insan sağlığına zararının ''turşunun veya kahvenin'' verdiği zararla eş değer tutulduğunu belirterek, cep telefonlarının zararlarının hep örtülmeye çalışıldığını söyledi.
Kaplan, Karadeniz Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Ersan Odacı ve Rize Üniversitesinden Doç. Dr. Orhan Baş'ın da katılımıyla oluşturulan araştırma grubu ile yurt içi ve yurt dışından bilim insanlarıyla toksik maddelerin, obezitenin ve elektromanyetik alanın beyin ve diğer organlar üzerindeki zararlı etkilerini araştıran çok sayıda araştırma yaptıklarını ve bazı araştırmalarının da devam ettiğini kaydetti.
Grubun, cep telefonlarından etrafa yayılan elektromanyetik alanlara canlıların doğum öncesi ve sonrasında maruz kalmalarının nasıl bir etki oluşturduğunun incelediğini belirten Kaplan, ''Yavrunun anne karnında gelişmesi esnasında yani embriyonal yaşamda, cep telefonlarının elektromanyetik alanına maruz kalmaları durumunda nasıl bir sonucun ortaya çıkacağı önemli bir araştırma alanı olmuştur. Bunun nedeni, her geçen gün kullanımı artan ve yaygınlaşan cep telefonuna bağlı vücutta oluşabilecek muhtemel değişiklikleri gözlemlemektir'' dedi.
Kaplan, son 5 yıldır cep telefonlarının beyin ve beyincik üzerindeki etkilerini araştıran gruplarına ait çalışmalarının dünyada saygın bilim dergilerinde yayınlandığını da vurgulayarak, şöyle devam etti:
''Bu araştırma grubu, gebelikte cep telefonun yaydığı radyasyona maruz kalmanın etkisini bir deney hayvanı çalışması ile araştırmıştır. Bu çalışma sonucunda deney hayvanlarında ilginç sonuçlara ulaşmıştır. Doğum öncesi 21 gün boyunca günde bir saatlik süre ile cep telefonundan yayılan elektromanyetik alana maruz kalmanın, beynin öğrenme ve bellekle ilgili yeri olan 'hipokampus' bölgesinde önemli derecede sinir hücresi kaybına neden olduğu saptandı. Bu çalışma sonucu beyin araştırmaları konusunda saygın bir dergi olan 'Beyin Araştırma' isimli dergide yayınladı.''

''Cep telefonları sadece beyni etkilemiyor"

Araştırma gruplarının doğum öncesi cep telefonundan yayılan elektromanyetik alanın beyinde önemli derecede hücre kaybına neden olduğunu bulduktan sonra, ''acaba aynı etki genç bireylerde de oluyor mu?'' sorusunun cevabını bulmak için de aynı dönemi yansıtan deney hayvanı düzeneğini kurduğunu belirten Kaplan, şöyle devam etti:
''12 haftalık dişi sıçanlar, (ki bu yaşlar yetişkin, erişkin insana karşılık gelmektedir) 1 ay boyunca günde 1 saat cep telefonu dalgalarına maruz bırakılmışlardır. Daha sonra bu hayvanların beyin ve beyinciklerinde hücre sayımları gerçekleştirilmiştir. Araştırma grubumuz genç dişi sıçanların hem beyninde, hem de beyinciğinde cep telefonundan yayılan elektromanyetik dalgalar sonucunda önemli oranda hücre kaybının olduğunu saptamıştır. Tabii ki bir madde veya radyasyonun, doku veya organlar üzerindeki gerçek etkisi, ancak güncel ve güvenilir araştırma tekniklerinin kullanılması ile gözlenebilir. Yurt içi ve yurt dışından çok sayıda araştırıcı hücre sayım tekniklerini öğrenmek için laboratuvarımıza gelmektedir. Şu anda, Sudan ve Hollanda'dan gelen 2 araştırıcı laboratuvarda hücre analiz tekniklerini öğrenmekte ve uygulamaktadır.''
Kaplan, cep telefonlarının sadece beyin ve beyincik üzerinde olumsuz etki yapmadığını, aynı zamanda gebeliği, kan dokusu hücrelerini, antikor üretimini ve öğrenmeyi olumsuz yönde etkilediğinin de bilindiğini söyledi.
Cep telefonlarının insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisinin tartışıldığı uluslararası bir toplantıda konuşan araştırmacıların, ortak kaygısının, 15-20 yıl sonra cep telefonu kullanımına bağlı olarak beyinde beyin tümörleri vakalarının artabileceği noktası olduğunu ifade eden Kaplan, ''Beyin tümörleri vakalarının kısmen de olsa azaltmanın yolları arasında, cep telefonları ile kısa konuşmak, kulaklık kullanmak, çocuklardan uzak tutmak ve onların kullanmasına kesinlikle izin vermemek, cep telefonunu göğse yakın olan ceplerde taşımamak, cep telefonunu ayrı bir çantada taşımak, tünel, asansör ve hareket halindeki arabada cep telefonu kullanmamak gibi unsurlar yer alıyor'' dedi.

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi mezunu Onur Topçudere, fare ve klavye gereksinimi olmadan yalnızca göz hareketleriyle bilgisayara yazı yazdırılabilen bir teknoloji geliştirdi.
Özel bir alfabeyle çalışan sistem, özellikle engelli hastaların bilgisayar kullanmalarını sağlıyor.
Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Berna Dengiz, 16-17 Haziran tarihlerinde üniversitelerinde sergilenen Mühendislik Fakültesi mezun adaylarının projelerinin bu yıl ağırlıklı olarak engelsiz yaşamı sağlayacak ürünlerden oluştuğunu anlattı.
Bu projeler arasında yer alan Yrd. Doç. Dr. Metin Yıldız danışmanlığında Biyomedikal Mühendisliği mezunu Onur Topçudere tarafından gerçekleştirilen projenin özellikle engelliler için büyük avantajlar getirdiğini belirten Dengiz, projeye ilişkin şu bilgileri verdi:
''Projede, göz hareketlerini yazıya çeviren bir sistemle, felç veya çeşitli kas hastalıklarına bağlı olarak konuşma ve hareket yeteneğini kaybetmiş kişilerin istek ve düşüncelerini daha rahat ifade edebileceği bir teknik geliştirildi.
Bu ürünün tasarımında daha önce yine Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümünde geliştirilen bir kodlama sistemi kullanılarak hastanın çok az sayıda göz hareketi ile daha kısa zamanda çevresi ile iletişim kurabilmesi sağlanacak.''

Göz hareketlerini yazıya çeviren mevcut sistemlerin henüz ticari ürünler şekline getirilemediğini vurgulayan Dengiz, yalnızca bazı ülkelerde özel siparişlerle bazı uygulamaların yapıldığını aktardı.
Yeni sistemlerinin, hastaya öğretilen özel bir alfabesi olduğunu belirten Dengiz, şunları kaydetti:
''Öncelikle hastaya kodlama sistemini öğretiyorsunuz. Eski sistemler, bu yalnızca bir harfi bilgisayar ekranına yazdırabilmek için, hastaya dört beş hareket yaptırırken, üniversitemizde geliştirilen sistemle, hasta gözün tek hareketiyle harfi yazabiliyor.
Böylece hasta yazı yazmak için yorulmuyor. Sistemin çalışması için hastanın göz bebeği hareket yeteneğine sahip olması yeterli oluyor.''

Teknolojisi Başkent Üniversitesinde geliştirilen sistemin göz hareketlerine dayalı geliştirilen diğer sistemlere göre daha da ileri düzeyde olduğunu bildiren Dengiz, Türkiye'de üretilerek dünyaya pazarlanabilecek bu sistemle, özellikle motor nöron hastalığı ALS hastalarının yaşam kalitesine büyük katkı sağlanabilmeyi hedeflediklerini söyledi.

Kuzey Kutbu'ndan dev buzdağlarını römorkörle çekmeyi planlayan Fransız mühendis, bu yolla milyonlarca insanı susuzluktan kurtarmayı amaçlıyor.

Suudi Arabistan'ın, su ihtiyacına çözüm bulması için 1970'lerde görevlendirdiği ünlü Fransız mühendis Georges Mougin, 35 yılı aşkın bir çalışmanın ardından projesini tamamladı. Kuzey Kutbu'ndan dev buzdağlarını (aysberg) römorkörle çekmeyi planlayan 70 yaşındaki Mougin, bu yolla milyonlarca insanı susuzluktan kurtarmayı amaçlıyor.
Dünyada yaklaşık 1,1 milyar insan, temiz içme suyu bulmakta zorlanıyor. Mavi ve yeşilin yanı sıra genellikle beyaz renk olan buzdağlarının güneşli havalarda eriyen kısımları, yüzeyde gölcükler meydana getiriyor. Bu gölcüklerde, içilebilir tatlı sular birikiyor. Mougin, su sıkıntısı çeken ülkelere Kuzey Kutbu'ndan tatlı su ulaştırmayı hedefliyor.
Donmuş haldeki milyarlarca galon kullanılabilir temiz suyun, eriyerek tuzlu suya karıştığını ve heba olduğunu savunan Mougin ve ekibi, aysbergleri çekmenin yolunu bulduklarını belirtiyor. 3 boyutlu teknoloji, uydu verileri ve akıntı hareketleri bilgilerini kullanan Fransız mühendis, aysbergi çevresinden saran dev bir 'kemer' ve aşağı doğru inen büyük 'etek' tasarladı. 160 metreye kadar derinliğe inebilen eteği ve kemeri güçlü bir römorkör çekecek. Bu sayede ağırlıkları 100 milyon tona ulaşan buzdağları uzun mesafelere taşınabilecek. Etek sayesinde buzdağını kuşatan soğuk su korunabilecek. Buzdağı, taşıma süresi boyunca hızlı bir erimeye maruz kalmayacak.
Fransız dizayn firması Dassault Systèmes ile Georges Mougin'in çalışmaları kapsamında, dev buzdağlarının büyük römorkörlerle çekilmesini gösteren animasyonlar hazırlandı. Aysbergleri yüzdürme denemelerine ilk olarak 2012 ya da 2013'te başlanacak.

Bu yılın ilk tam ay tutulması gelecek hafta olacak ve tutulma olağan dışı şekilde uzun sürecek.
Hava durumunun izin vermesi halinde tam ay tutulması çarşamba günü ABD ve Kanada haricinde, dünyanın büyük bölümünden izlenebilecek.
Dünya'nın gölgesinin ayın önünü kapatması, 1 saat 40 dakika sürecek. Bu gökyüzü manzarası, başlangıcından bitimine kadar Doğu Afrika, Orta Asya, Ortadoğu ve Avustralya'nın batısında görülebilecek.
Uzun süreli tam ay tutulması, en son Temmuz 2000'de olmuştu ve 1 saat 47 dakika sürmüştü.
Güneş tutulmalarından farklı olarak ay tutulmaları, çıplak gözle güvenle izlenebiliyor.

Bugün saat 18.00'de ''operationturkey'' (Türkiye Operasyonu) adıyla başlayan siber saldırıda ilk olarak, TİB'in resmi internet sitesi ''www.tib.gov.tr'' ile kurum bünyesindeki İnternet Bilgi İhbar Merkezi'nin ''www.ihbar.org.tr'', ''www.guvenliweb.org.tr'', ''www.guvenlicocuk.org.tr'' isimli web sayfalarına ''DDoS'' adı verilen saldırılar gerçekleştirildi. Söz konusu sitelere saldırılar devam ediyor ve erişim zaman zaman gerçekleşemiyor.
Uluslararası siber-aktivistler grubu Anonymous'un Türkiye'de yürürlüğe girecek filtre uygulamasını protesto için gerçekleştireceğini açıkladığı ilk siber saldırı Telekomünikasyon ve İletişim Başkanlığı'nı hedef aldı. başkanlık, yedek sunucular da dahil 8 ayrı önmel aldı ancak şu dakikalarda siteye giriş yapılamıyor.

Anonymous, aynı anda çok sayıda bilgisayardan siteye ziyaret talebinde bulunarak hatları kilitleme yöntemini kullanıyor. Saldırının ne kadar süreceği veya başka hangi kurumları hedef alacağı henüz bilinmiyor.
Güvenlik uzmanı: Tüm hareketlerini takip ediyoruz
Sosyal paylaşım siteleri üzerinden örgütlenen grup üyelerinin “IRC” isimli anlık mesajlaşma kanalı üzerinden haberleştiğini ve saldırıya yönelik direktifler verdiğini kaydeden Siber Güvenlik Uzmanı Huzeyfe Önal, tüm hareketlerini yakından takip ettiklerini aktardı.

Söz konusu grubun saldırı tehdidinden sonra karşı atağa geçen Türkiye'deki bazı hackerların, Anonymous'un “www.anonnews.org” isimli internet sitesini etkisiz hale getirdiğini ve IRC kanalını ele geçirdiğini vurgulayan Önal, “Bu karşı saldırının ardından Anonymous'un web sitesine erişim saatlerce kesildi. Ancak bir süre sonra farklı ağlar üzerinden tekrar ortaya çıktılar” dedi.

Gece boyunca kamuya ve özel şirketlere ait çok sayıda siteye saldırı düzenlendiği bilgisini veren Önal, “Saldırılarda kullanılan 'zombi' bilgisayar sayısının 90 binin üzerinde olduğunu belirledik. Bu rakam gerçekten ürkütücü. Organize saldırılarda sayının 1 milyonun üzerinde olacağı kaçınılmaz. Böylesi bir durum internet altyapısı için felaket olur” diye konuştu.
Öte yandan; bugün Türkiye'de bazı kamu kurumlarına siber saldırıda bulunması beklenen siber-aktivistler grubu Anonymous, YSK'ye saldıracakları iddiasını yalanladı.

İşte açıklamanın tam metni:

"Hepinizin bildiği üzere Perşembe günü saat 18.00 itibariyle, Türkiye'de uygulanan sansüre karşı tepki koymak için bu sansürden sorumlu olan ve dolaylı da olsa destekleyen sitelere karşı operasyon düzenleyeceğiz. Saatin mesai bitimine denk gelmesi, devlet kurumlarıyla ilgili işleri olan vatandaşlarımın mağdur duruma düşmemesini istememizdendir. Bu operasyon Türk halkına değil, Türk halkının bilgi alma ve verme özgürlüğünü elinden almak isteyen sansür kurumlarınadır.
"Ancak halk arasında oluşan dedikodular ve medyada yer alan asılsız iddiaları endişe ile izlemekteyiz. Anonymous'un #operationturkey kod isimli operasyonu, Türkiye'nin internetini hedef almamaktadır.


Bu yüzden interneti çökertmek gibi bir durum söz konusu değildir.

Ancak bu durum, sitelerini koruyamayan kuruluşların uydurduğu bir bahane olup, operasyon anında kendilerini koruyamayacaklarının farkında oldukları için, interneti temelli sekteye uğratmaya hazırlıktır. Bu bahaneyle 22 Ağustos'taki genel filtreyi de topyekün denemiş olacaklar. Bu yalan iddia, Anonymous'a karşı "bakın, Anonymous size yardım etmiyor zarar veriyor, internetinizi elinizden alıyor" şeklinde kullanılacaktır. Öte yandan Anonymous Türkiye'nin demokratik seçimlerini bozmak gibi bir hedefe sahip olmadığından, pazar günü YSK sunucularına da saldırmayacaktır. Bu gibi oyunlara ve asılsız komplo teorilerine kanmayınız.

#operationturkey'in tek bir amacı vardır, o da internetin temel ilkesi olan bilgi alma ve bilgi verme özgürlüğüne sahip çıkmaktır.

Bu operasyon partilerle ilgili değildir, bu operasyon medyaya karşı değildir, bu operasyon Türk halkına karşı değildir, aksine Türk halkının yanındadır. Bu operasyon, Türkiye'de uygulanmakta olan internet sansürüne artık bir dur demek için yapılmaktadır. Bu operasyon, Türkiye'yi sansür ayıbından kurtarmak ve Türk halkının haber alma özgürlüklerini savunmak için yapılmaktadır. Ve bu sansür zihniyeti devam ettiği sürece, bu sansüre sebep verenler, uygulayanlar ve yardım edenlere karşı operasyonlar sürecektir. İlk operasyon sadece bir uyarıdır.

Türk medyasında yer aldığı üzre, Anonymous yabancı bir hacker örgütü değildir. Anonymous'un kimliği yoktur, ulusu yoktur.

Anonymous, dünyanın her yerinde bilgi ve ifade özgürlüğüne destek veren bir oluşumdur. Anonymous'un hiç bir devletle veya örgütle ilgisi yoktur. Anonymous, yaklaşık 2003 yılında kendi kendine oluşmuş ve evrimleşmiştir.

Herkes Anonymous olabilir. Patronunuz, işyerindeki temizlikçiniz, ilkokul öğretmeniniz, nişanlınız, sevgiliniz, hatta kendi çocuğunuz. Anonymous'un liderleri yoktur. Anonymous'un resmi mesajları yoktur. Anonymous'un resmi videoları yoktur. Anonymous'un resmi temsilcileri yoktur. Anonymous'un resmi buluşmaları yoktur.

Anonymous'un resmi bir amacı yoktur. Anonymous kişisel ordunuz değildir. Herkesin katkısı eşittir. Anonymous bütüne güvenir, Anonymous bütünün bir parçasıdır. Anonymous, anonimdir.

Kamuoyunun dikkatine arz ederiz.

"Anonymous adına, Anonymous."

Bugün saat 18'de nefesler tutulacak
Siber Güvenlik Uzmanı Huzeyfe Önal, Anonymous'un Türkiye'ye yönelik ilk en etkili saldırısının bu akşam saat 18.00'de beklendiğini bildirirken, “Başta tüm devlet kurumları olmak üzere bankalar, özel şirketler ve hedef alınan bazı medya grupları saldırıyı engellemek için güvenlik tedbirlerini artırdı” dedi.

Akşam saatlerinde bilişim güvenliği alanında görev yapan herkesin nefeslerini tutarak gelişmeleri takip edeceğini anlatan Önal, sözlerini şöyle tamamladı:
“Saldırının büyüklüğü ve ne kadar etkili olacağını kimse bilemiyor. Ancak saldırıya katılanların sayısı yüz binleri bulursa bu ciddi bir tehlikedir. Bu kişilerin aynı anda internet servis sağlayıcılarını hedef alması durumunda Türkiye'deki internet ağları saatlerce devre dışı kalır.”

Siber terör "kırmızı kitap'a girmişti

“Siber Terör” tehdidi bir süre önce yenilenen ve kamuoyunda “Kırmızı Kitap” olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ne de girmişti.

Genelkurmay Başkanlığının önerisiyle belgeye eklenen siber terörizm konusunda, “Teröristlerin herhangi bir bilgisayar merkezine yapacakları küçük bir elektronik saldırının, klasik bir terör eyleminden daha büyük zararlar verebileceği” görüşü aktarılmıştı.

İran'ın ilk nükleer santralı Buşehr'i vuran “Stuxnet” virüsünün gündeme damgasını vurduğu dönemde ele alınan siber tehdit, Wikileaks sitesi üzerinden yayınlanan belgeler ve son olarak Sony Play Station'ı hedef alan saldırılarla zirveye çıkmıştı.

ABD “Savaş nedeni" saymaya hazırlanıyor
Son olarak ABD Ordusu'na doğrudan hizmet veren Lockheed Martin şirketinin enformasyon ağına yönelik siber saldırı da ABD hükümetini harekete geçirmişti.
ABD Savunma Bakanlığı, kendilerine yönelik siber saldırıda bulunan kişi ve gruplara karşı gerektiğinde doğrudan “askeri operasyon” dahil her türlü karşılığı verme konusunda ciddi adımlar atmıştı.

Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada, “Eğer ortaya haklı bir neden çıkarsa, ABD siber ortamdan gelecek saldırılara karşı, ülkeyi tehdit eden tüm diğer unsurlarda olduğu gibi her türlü yönteme başvurabilir” denilmişti.

Hodri meydan
Türkiye'ye bugün saat 18.00'de sanal saldırı düzenleyeceğini açıklayan Anonim adlı hacker grubuna karşı Bilişim Suçlarıyla Mücadele Derneği hodri meydan dedi. Dernek Başkanı Yavuz Koçoğlu, grubun arkasında ABD'nin olduğunu tahmin ettiklerini belirterek "Bu gruba ülkemize yapacakları bir saldırının karşısında boş durmayacağımızı buradan hatırlatıp, devletin bu alanda suçlarla mücadele etmesi gereken kurum ve kuruluşlarını da göreve davet ediyoruz" dedi.


Youtube'u tekrar kapattıracağız
Bilişim Suçları Mücadele Derneği olarak internette yasaklara ve sansüre karşı olduklarının altını çizen Koçoğlu, bazı sitelerin Türkiye'yi 3. Dünya ülkesi konumunda gördüğünü ve birçok insanın mağdur konuma düşmesinde etkin rol oynadığını dile getirdi.
Özellikle son dönemde MHP'de meydana gelen kaset skandallarına ilişkin görüntüleri yayınlayan sitelere tepki gösteren Yavuz Koçoğlu "Özel hayatın gizliliğinin ihlali, kişilik haklarına saldırı ve müstehcen görüntülerden dolayı son zamanlarda Youtube, Wordpress, Twitter gibi sosyal medyada dünyaca tanınmış olan bu tarz sitelerin ülkemizde mağdur olan insanların video, ve tehdit içerikli paylaşımlarının kaldırılması için yapılan tüm girişimlerin sonuçsuz kalması bizleri zor durumda bırakmaktadır. Kapatmalara karşıyız fakat bu siteler kapattırılmakta ısrarlı bir tutum sergilemektedir. Bir aya yakın süredir Youtube'un hukuk müşavirleri ile gerek elektronik ortamda gerekse telefon vasıtasıyla görüşmelerimizde hiçbir sonuca ulaşamamış olmamız bizlerdeki tepkiyi daha da artırmaktadır. Ülkemizde hukuk müşavirleri ile yapılanmış bu sitelerin, hukuk müşavirliği düzeyindeki yapılanmalarını bir an önce ofis düzeyine dönüştürmeleri aksi takdirde gerekirse kapatılmalarına dair girişimlerde bulunacağımız bilinmelidir. Bu siteler elektronik ortamda ülkemizdeki reklam pastasının en büyük payından yararlanan sitelerdir. Derneğimize başvuran ve üyelerimiz olan son zamanlarda özel hayatlarına ilişkin videoları yayınlanan bazı siyasetçilerin videolarının en kısa zamanda kaldırılmaması durumunda bu sitelerin ülkemizden tamamen erişime engellenmesi için gerekli girişimleri başlatacağız" dedi.

Ünlü hacker grubu, sansüre karşı saldırıya hazırlanıyor... Pek çok kullanıcıdan Anonymous'7a şu paylaşımlarla destek verdi: 'Anonymous, tehdit edip aba altından sopa gösterdi. Eee dinsizin hakkından imansız gelir. Utan Türkiye utan, senin hakkını eloğlu arıyor. Türkiye ilerlemek şöyle dursun, hızla geriliyor'
22 Ağustos’ta başlayacak internette sansür dönemine tepki gösterip AKP’yi hedef gösteren dünyanın en büyük hacker gruplarından Anonymus, hazırlıklarına başladı. İlk saldırının bugün saat 18.00’de yapılacağı açıklandı.
Anonymus hacker grubunun AKP’yi hedef göstererek yaptığı hackleme uyarısının yankıları sürüyor. İnternet dünyasını yakından etkileyecek, filtreleme dönemine tepki gösteren Anonymus’un, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) başta birçok kurumun sitesine saldırı düzenlemesi bekleniyor.
Türkiye’de yaşanacak internet sansürüne ve AKP’nin duyarsız tutumuna karşı çıkan grup, Türkiye’ye yapacağı saldırının hazırlık çalışmalarını da başlattı. Grubun hackleme mi yoksa, crackleme mi yapacağı belli değil.
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nazife Güngör, AKP’deki muhafazakâr yapının Türkiye’yi hacklenme tehdidine kadar götürdüğünü kaydetti. Güngör, Her kesim kendi kamusal gücünü oluşturmaya çalışıyor. Hacker grubuna verilen destek de normal. Aslında bütün bunların sorumluluğu iktidarın yanlış uygulamalarıdır. İnternetin bu kadar yaygın kullanıldığı günümüzde getirilen kısıtlamalar neticesinde sonların da düşünülmesi gerekiyordedi.
Toplumun filtreleme politikasından rahatsız olduğuna dikkat çeken İnternet Yayıncıları Derneği Genel Sekreteri Kudret Ulu, BTK ve TİB’in hackerların saldırısını önleme zorluğu çekeceğini söyledi.
Ulu, Hackleme durumunda uluslararası boyutta Türkiye, İran ile aynı pozisyona girecek. Türkiye uluslararası alanda ses getirmesi gereken, saçma bir durumla gündemde. Bu durumlara gelmemize sebebiyet verenler de ortada. Derhal bu uygulamadan vazgeçilmeli diye konuştu.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget