Eylül 2013
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Özakman bu ölümsüz kitabında, Atatürk’e, Milli Mücadele’ye resmi tarih diye saldıran, o tarihi saptıran, ikinci cumhuriyetçi, şeriat yanlısı ya da liboş yazarların bu yalanlarını tek tek ele alıp irdelemiş ve belgelere dayanarak bunların tarihin çöplüğüne atılmasını sağlamıştır.
Çok önemli kitaplarıyla Türk Milli Mücadele tarihi kütüphanesine büyük katkılar sağlayan araştırmacı, yazar, bilge insanı, Turgut Özakman’ı yitirdik.
Bütün Atatürkçülerin, Kemalistlerin, anti-emperyalistlerin başı sağ olsun.
Emperyalizme karşı 1919’da başlayan ve üç buçuk yıl süren savaş, daha sonra Cumhuriyetin kuruluşu, laik bir devlet düzeni ve çağdaş bir toplumun yaratılışı...
Büyük devrimler... Ortaçağ koşullarında yaşayan bir toplumun büyük dönüşümü...
Bu büyük devrimi, Nâzım Hikmet bize “Milli Mücadele Destanı”nda o unutulmaz destansı şiiriyle anlattı.
Bu devrimi Falih Rıfkı Atay, “Çankaya”da, Şevket Süreyya Aydemir, toplam 6 ciltlik “Tek Adam” ve “İkinci Adam” kitaplarında bize edebi eserleriyle anlattılar. Son yıllarda da bu konuyu bize Özakman yalın bir biçimde aktardı.
Çanakkale Savaşlarını ve önemini “Diriliş”, Milli Mücadele’yi “Şu Çılgın Türkler”, Cumhuriyet kazanımlarını da “Cumhuriyet-Türk Mucizesi” kitaplarıyla, Turgut Özakman halka ulaştırdı.
“Şu Çılgın Türkler”, bu tip kitaplarda görülmeyen bir başarı elde etti ve haftalarca en çok satanlar listesinde uzun süre yer aldı. “Şu Çılgın Türkler” kitabı Mart 2013 itibarıyla 397 baskı yaparak korsan baskılarla beraber milyonu aşan satışa ulaşmıştır. Böylesi kitapların milyonlara ulaşan rakamlarla dağıtım ve satış yapması çok güçtür. Ama “Şu Çılgın Türkler”, bu kırılması olanaksız rekoru yakalamıştır.
Turgut Özakman’ın kitapları çok ciddi bir araştırma ürünüdür. Özakman, konu ile ilgili bütün kitapları okur, notlar alır, bu kitaplarda bu notları yerli ve yabancı belgeleri kullanır ve bunlara gönderme yapar. Her kitabın arkasında yer alan dipnotlar, daha sonra araştırma yapacaklar için gerçek ve bulunmaz bir araştırma kaynağı niteliğindedir.
Onun kitapları alışılmış tarih kitabı değildir. Onun kitapları belgesel romandır. Roman tadında, senaryo modelinde, insanı içine alan bir kurgu düzeninde yazılmıştır.
Turgut Özakman aslında yakın tarihimizin askeri tarihini yazıyordu. Askeri tarihin anlatımı kuru ve sıkıcıdır. T. Özakman askeri tarihin bu yazılış yöntemini bir yana bırakmış kitaplarını bir öykü, bir roman tadında yazarak büyük başarı göstermiştir.
Özakman’ın kitapları bir “Türkiye Üçlemesidir”. 1915’teki Çanakkale Savaşı’nı 685 sayfalık belgesel romanında anlattı. Buna ‘Diriliş’ adını verdi.
Çanakkale, Türk vatanını, Türk milletini ve halkını parçalamak için uzun yıllar hazırlanan emperyalist planın ilk aşamasıydı.
Özakman, Çanakkale Savaşları için şu yorumu yapar: “Tarihin en eski milletlerinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa diriliyordu.”
İşte onun için kitabına “Diriliş” adını vermiştir.
“Şu Çılgın Türkler”de Özakman Birinci İnönü Savaşı’ndan başlayarak İzmir’in emperyalist askeri güçlerin işgalinden kurtuluşuna kadar geçen savaşları, bu en zor günleri toplam 750 sayfada anlatmıştır.
İki kitap, toplam 1281 sayfadan oluşan “Cumhuriyet Türk Mucizesi” kitabında ise Özakman 1923-1938 yıllarında, Cumhuriyetin kazanımlarının nasıl gerçekleştiğini anlatır.
Cumhuriyetin önünde hazır bir model yoktu. Yolunu düşünerek, arayarak, deneyerek açtı. Para yok, kredi yok, yetişmiş yeterli sayıda eleman, uzman yok, araç-gereç yok. Osmanlı’dan borca batık bir miras kalmış.
1923’te Türkiye 12 milyon nüfuslu, Anadolu’da doğru dürüst tek fabrikanın bulunmadığı, geri, ilkel, yoksul, nüfusun sadece yüzde 7’si okuma-yazması olan bir köylü toplumu. Kadın erkek eşitliği söz konusu değil. Dinsel kurallar yaşamın her noktasında egemen. İşte böylesi ortaçağ koşullarından çağdaş bir toplum yaratmak hamleleri... “Cumhuriyet Türk Mucizesi”nde bu devrimler anlatılır...
Turgut Özakman’ın ölümsüz bir büyük ürünü de yukarıdaki kitaplarından önce 1997 yılında yayımlanan “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” adını taşıyan kitabıdır. “Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar” kitabın ikinci başlığıdır.
Özakman bu ölümsüz kitabında, Atatürk’e, Milli Mücadele’ye resmi tarih diye saldıran, o tarihi saptıran, ikinci cumhuriyetçi, şeriat yanlısı ya da liboş yazarların bu yalanlarını tek tek ele alıp irdelemiş ve belgelere dayanarak bunların tarihin çöplüğüne atılmasını sağlamıştır.
Bu kitapta, Çanakkale, Milli Mücadele, Lozan gibi konularda, ortaya atılan yalanlar ve saptırmalar teker teker ele alınarak belgelere dayanılarak yanıtlanmıştı.
Çok sevgi ve saygı duyduğum dostum Özakman, imzalayıp gönderdiği “Şu Çılgın Türkler”i, kitabına koyduğu kısa mektubunda “eğer hak ediyorsa” kitap hakkında bir tanıtım yazısı yazmamı istemişti.
Kitabı bir solukta bitirdim. Müthiş bir eserdi. Milli Mücadele ilk kez bir senaryo tekniğiyle, yalın ve akıcı bir yazın biçemiyle, en önemli ve can alıcı noktalarıyla anlatılıyordu.
Rahmetli İlhan Ağabey’le kitap üzerinde konuştuk. O da hemen okudu ve benden önce “Pencere” köşesinde bir yazı yazdı.
Yazının başlığı: “Bu Kitabı Okuyun ve Okutun” idi. Kitabın önemini belirtiyor ve şöyle diyordu:
“Özakman’ın kitabı tarihsel gerçeğin güzelim bir Türkçeyle roman diline dönüştürülmesidir... Hiç lamı cimi yok; bilelim ki laik Türkiye Cumhuriyeti topun ağzındadır... Kırk yıllık özel çabayla saydamlaştırılan özgün tarihimizin anlamını yeniden içimize sindirmek, bize ve yeni kuşaklara her zamankinden daha çok gerekli... O nedenle bu kitabı okuyun, okutun... Toplantılar düzenleyin, üzerinde tartışmalar açın...” diyordu. (Cumhuriyet, 26 Nisan 2005)
Gerçekten, İlhan Ağabey’in bu yazısından sonra bu kitap dalga dalga yayılıp bütün Türkiye’yi sardı.
Turgut Özakman büyük bir yurtseverdir. Gerçek bir Atatürkçüdür. Çok ciddi bir araştırmacıdır.
Hukuk öğreniminden sonra Almanya’da Tiyatro Bilgileri Enstitüsü’nde okuması, Devlet Tiyatroları ve TRT’de önemli görevler alması, 25’i aşan tiyatro oyunu yazması ve sonunda Milli Mücadele tarihimizle ilgili olarak yukarıda özetini verdiğimiz kitapları, Milli Mücadele kütüphanemize kazandırması onu ölümsüzlüğe taşımıştır.
Türk toplumu gerçek bir yurtseverini yitirdi..
Atatürkçüler gerçek bir Kemalisti yitirdi.
Bağımsızlıkçı ve ulusalcılar gerçek bir anti-emperyalist yandaşını yitirdiler. Bütün halkımız gerçek bir yazarını. halkçı, devrimci bir insanını yitirdi.
Özakman, kalıcı eserleriyle yaşayacaktır. Nurlar içinde yat...

Günlerdir Başbakanın demokratikleşme paketini açıklayacağı haberlerini ve propagandasını dinliyoruz.
11 yıllık AKP iktidarında Atatürk İlke ve devrimlerinden verilen ödünler ve geriye doğru yapılan değişikler nedeniyle, AKP düşüncesinin herhangi bir demokratikleşme gerçekleştiremeyeceğini bilmemize karşı sonucun açıklanmasını beklemeyi uygun gördük.
Sonuç bu gün açıklandı.
Televizyonda izleyince başlığı oluşturan sözcük gayriihtiyari (iradem dışı) ağzımdan çıktı.
Çünkü bu bir demokratikleşme paketinden çok, somut olarak AKP seçim bildirgesi ve propagandası ile bağlayıcı niteliği olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına karşın Türbanın kamu alanlarında serbest bırakılması ve buna karşı gelenlere ceza yaptırımı getirmesi paketiydi.
Peki, ne bekleniyordu? Ne getirildi?
-Yurttaşların çoğunun beklentisi olan seçim barajının düşürülmesi, yine en çok oy alan partiye yarayacak dar bölge koşuluna bağlanıyordu.
-Tutuklu Milletvekillerinin serbest kalması için düzeltme isteniyordu. Eser yok.
-Ailevilerin Cem Evlerine resmi statü sağlanması isteniyordu. Eser yok.
-Kürt yurttaşlarımız, anadilde Eğitim istiyorlardı. Ancak zengin olan Kürt yurttaşlar için Özel Okullarda Eğitim yapma olanağı getiriliyor. Doğu ve Güney Anadolu bölgesini bilenler, bu olanaktan yararlanacak maddi gücü olan yurttaşlar bir elin parmakları kadar az olduğunu da bilirler. (Ben devletin resmi okullarında seçmeli olarak anadilde öğrenime evet, anadilde eğitime hayır diyenlerdenim.)
-Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasında yapılacak değişiklikle, uygulanan antidemokratik uygulamaların kaldırılacağı beklenirken, hükümet komiseri yerine iktidarın belirleyeceği Düzenleme Kurulu getirileceği söylenerek, antidemokratik uygulamalar es geçiliyordu.
-Aleviler yurttaşların, Üçüncü boğaz köprüsüne verilen Yavuz Sultan Selim adına gösterdikleri tepki üzerine, istekleri olmadığı halde Nevşehir Üniversitesinin adının Hacı Bektaşi Veli Üniversitesi olarak değiştirildiği belirtiliyor.  Bu tür argümanların siyasi malzeme olarak kullanılmasını doğru bulmuyorum.
-Yardım Toplama önündeki kısıtlamaların kaldırılacağı belirtiliyor.
Bilindiği gibi Kurban derilerini toplama yetkisi hepimizin kurumu olan Türk Hava Kurumuna aitti. Bu korumca toplanan derilerin bedeli iki kurumla bölüşülüyordu. Bu değişiklik zaten 26.09.2013 tarihli resmi gazetede yayımlanan “Yardım Toplama Esas Ve Usulleri Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile yapılmıştı. Demokratikleşme! Paketinde belirtilmesi anlaşılamamıştır. Bu değişiklikle, Tarikatların önü açılmak istenmiştir.
Paketin diğer maddelerinde belirtilen ve tek tek açıklanmasını gereksiz bulduğum diğer açıklamalar, demokratikleşme olmayıp, iyileştirme olarak değerlendirilebilir.
Sözün kısası, dağ fare doğurmuştur. 

30.09.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

Yazılı medya haberlerinde yazıyor…
Hiçbir Bakan Üniversite açılışlarına katılmayacak…
Medyanın yalancısıyım…
Katılmama nedeni, protesto korkusuymuş…
Sayın Başbakan, Sayın Bakanlar…
Protesto nedenlerini araştırdınız mı?
Sizi Protesto eden Üniversite öğrencileri…
Özgürlük, parasız eğitim, özel hayatlarına karışılmamasını…
Aydınlık geleceklerinin karartılmamasını istiyorlar…
Gençlerin bu haklı isteklerini karşılamak göreviniz değil mi?
Görevinizi tam anlamıyla yaptığınıza emin misiniz? 
Eğer eminseniz bu korku niye?
Ülkemizde yürürlükte olan “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası” var…
Bu yasanın 3. Maddesi;
   “Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” Şeklindedir.
Her ne hikmetse, bu yasal hakkını kullanın herkes iktidar tarafından, “yasadışı örgüt üyesi” olarak suçlamaktadır.
Gerçekten o toplantıda, yasa dışı örgüt üyeleri varsa, bunları saptamak ve kanıtları ile birlikte yargıya göndermek iktidarın ve güvenlik güçlerinin asıl görevidir.
Toplantıya katılan ve hiçbir örgütle ilişkisi bulunmayan katılanların tümünü bu şekilde suçlamak kolaya kaçmaktır ve masumiyet ilkesine aykırıdır.
Yazıktır, günahtır…
Bir Üniversite gencinin, tüm kanıtlar açıkça ortaya konulmadan bu kolaylıkla örgüt üyesi olarak suçlamak ve geleceğini karartmak, vicdanları sızlatmaktadır.
Cumhuriyet Savcıları ve Yargıçlar tarafından serbest bırakılanlar bu kanıyı doğrulamaktadır.
Korkmayın Beyler…
Bu gençler hepimizin geleceğidir…
Onlara sevgi, şefkat ve empati ile yaklaştığınızda korkulacak bir şey olmadığını göreceksiniz.
Bırakın onlar, kendi aydınlık geleceklerinin yöntemini özgürce seçsinler…
Sizin, ülkeyi yönetme yönteminiz onlara ters geliyorsa, kırmadan, dökmeden, suç işlemeden itiraz etmek, protesto etmek en doğal yasal haklarıdır.
İktidarlar, özellikle demokrasi ile yönetilen ülkelerin iktidarları bu tür protestolara hoşgörü göstermek zorundadırlar.
Sizin de çocuklarınız var…
“Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” Özdeyişinde dendiği gibi iktidarı kaybettiğinizde, gelenlerin onlara böyle davranmasını ister misiniz?
Ben istemem…

30.09.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Milletin değil, birilerinin heyecanla beklediği “demokratikleşme paketi”, olağanüstü bir engel çıkmazsa yarın törenle açıklanıyor.

Erdoğan’ı bekleyemeyen Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in kendi “paketini”  hangi İngilize takdim ettiğini anlatmadan önce üç not:
 
Değerli Yazar Necati Doğru dün şunu sordu:

“Adı açılım paketiydi. Değişti. Demokrasi paketi koydular. Paket hazır. Fakat açmıyorlar. Neredeyse 30 gündür; hemen her gün bir yandaş gazeteye haber sızdırıp; paketin içinden ‘sürpriz çıkacağı’  haberini yazdırıyorlar. Bu paket hazırsa ve içinde sürpriz varsa; neden 30 Eylül bekleniyor? Aç… Aç… tezahüratı mı isteniyor?”

Cevap vereyim. Gecikmenin sebebi, “aç... aç...”  tezahüratı beklenmesi değil. Milletin nabzını ve hazmını ölçtüler. Baktılar tepki, mepki yok paketi çuvala çevirdiler, yarın da milletin başına geçirecekler.

“Ultra demokratlar”, yıllarca Genelkurmay’ın bazı gazete ve gazetecileri sansürlemesinden yakınıp, “Demokrasilerde böyle şey olmaz. Mağdurum da mağdurum   dediler.

Başbakan Erdoğan’ın yarın yapacağı “demokrasi paketi”  açıklamasına, Yeniçağ, Aydınlık, Sözcü, Evrensel, Birgün, Özgür Gündem, Sol gazeteleri ile Halk, Hayat, İMC televizyonlarının çağrılmadığı ortaya çıktı.
 
Erdoğan’ın açıklaması, naklen İngilizce, Kürtçe ve Arapça’ya da çevrilecekmiş. İmralı’daki teröristbaşı ve Kandil’dekiler iyice anlasın da “çözüm süreci baltalanmasın”  diyedir mutlaka. “Ortadoğu’daki tüm halkların liderliğine”  oynuyoruz ya, Arapça tercümeyi de anladık. Ya İngilizce; Emperyalizme “amel defteri hesabı”  olsa gerek!..
                                 
                                      -Dersim’den Önce Amed-

Bir İngiliz Milletvekili var, aynı zamanda AB milletvekili. Bir dönem Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Başkan Yardımcılığı yaptı. Kraliyetin, “Tanrı ve İngiliz İmparatorluğu için hizmet etmiş kişilere”  verdiği OBE şeref rütbesi ve madalyasına lâyık görülmüş biri. Türkiye’ye ilgili de şu dostane(!) görüşlere sahip:

Atatürk bir diktatördü...
Devlet dairelerinden Atatürk’ün resimleri indirilsin...
Türkiye Avrupa’nın ortağı olabilmek için milliyetçi Kemalizm’le mücadele etmelidir...  
PKK’yla görüşme başlatılsın...
Kürtlere özerklik verilsin...
Eyalet sistemine geçilsin... 
Başkanlık sistemine geçmeden önce sistem federalleşmeli ve özerk yapılar tahkim edilmeli... 

İşte bu zat, Erdoğan’ın paketini açıklamasından 4 gün önce 26 Eylül’de Diyarbakır’a gelip, Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaret etti. Yanında Avrupa Parlamentosu Türkiye Dostları Grubu Başkanı Alojz Peterile cemaate yakın TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) AB Temsilciliğinden Serdar Yeşilyurt ve Muhammed Yılmaz da vardı.  

Ne görüştüler bilmiyoruz, ama AP Türkiye Dostları Grubu Başkanı Alojz Peter ziyaretlerinin amacının, “Son dönemdeki siyasi açılımların değerlendirilmesi, bölgedeki çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve siyasetçilerle görüş alışverişinde bulunarak, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye ile ilgili raporlara katkı sunmak olduğunu” açıkladı.

Görüşmeden sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, misafirlerine üzerinde Dicle Nehri ve Ongözlü Köprünün bulunduğu bir çini hediye etti.

Bakın, o çini tabağın üzerinde ne yazıyor; Amed!..


Erdoğan’ın paketinden “Dersim”  çıkarsa, Baydemir’in paketinden “Amed”  çıkmaz mı? 

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş dün, “Dersim, Dersim olacak. Peki Kürdistan, Kürdistan olacak mı?”  diye soruyordu. 

El birliğiyle, dört koldan, dört nala saldırıyorlar!..

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Sincan, Mamak ve Şirinyer’e kucak dolusu sevgiler
Müyesser YILDIZ
29 Eylül 2013   

Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı adlı yapıtında, “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler” der.
Ben o kadar karamsar değilim. Kalanların büyük bölümünün iyi insan olduğuna inanıyorum. Yazarımızın gözünden kaçmış diyelim alçakgönüllüce. Burada kalan ya diğerleri? Kişiliklerini yitirme pahasına sessiz kalanlar, araziye uyanlar. En değerli varlıkları onurlarından ödün verenler. Yaşar Kemal’in sayısına girmeyenler bunlar olmalı.
İçtenlik, yaşamın sağlam dalıdır, güler yüzüdür. Yaşamın özsuyudur. Onsuz yaşam sakattır.
Yokluğu görülen, eksikliği çekilen aranırmış. İçtenlik, öyle katlarda, yatlarda değildir. Parayla, pulla alınıp satılmaz. Doğrulukta, güvenlikte, bir tatlı gülümsemede, sadelikte saklıdır. İçtenliğin yakınında hile, yalan dolan barınamaz. Yaşamdan içtenliği çıkarsanız, geriye elle tutulacak bir şey kalmaz. Acılarımız ondandır.
Ünlü karikatürist Semih Balcıoğlu bir arkadaşını şöyle anlatır: “Çizgi adamı olduğu için, kendine de bir çizgi çekmişti. Bu çizginin dışına hiç çıkmazdı.” Yaşamda iyiden, güzelden, içtenlikten yana çizgiler olmalı. Biraz da, insanı insan yapan o çizgiler değil mi? Şöyle bir bakınca ortalığa, her konuda çizginin dışına çıkanları çok görüyoruz.
Padişahın biri rakıyı yasaklamış. Yakalanan içeri atılıyormuş. Birisini yakalamış getirmişler. Görevli: “Neden içtin?” diye sormuş. Adam, “Ama ben beyaz peynirle, kavunla içtim” diye yanıtlamış. Görevli, “Öyleyse beraat!” kararını verir. Padişahın adamı da olsa bir incelik, bir içtenlik kendini gösteriyor. Bugün bu çizginin, bu içtenliğin neresindeyiz?
Bir yerde içtenlik yoksa, oradan uzak durmalı.
Yaşam, yaşanarak anlaşılıyor. O da içtenlikle tamamlanır.

Dil Devriminin 81. Yılında Türkçe - Sevgi Özel
Hepimiz Türkçe konuşuyoruz da anlaşamıyoruz. Siyasal iktidarlar, özellikle “milliyetçi muhafazakâr”lar, inanmasalar bile “büyük ölçüde dil devrimiyle özgürleşmiş Türkçeyi” kullanıyorlar; ancak “milliyetçilik”ten çok “muhafazakârlık”a sarılanlar Türkçeye, düşünce özgürlüğüne ve Türk devrimine inanmadıklarından “devletin dili”ni doğru öğretme amacı taşımıyorlar. Dünyaya “aynı görüntüyle sınırlı” bir pencereden bakıyor, düşünce özgürlüğünü “ben”le sınırlıyor, “ben” özneli, dinsel kavramlarla bezeli bir dille inanç ve köken ayrımını kullanıyor; yüreklice değil, kaçak güreşerek devrimlerle hesaplaşıyorlar. Dil ve eğitim dinselleştikçe dinselleşiyor; resmi Türk Dil Kurumu (TDK), iktidar ağızlı üniversite ve korkusuna gömülen basın bu durumu eleştiremiyor.

Düşüncenin 
yenileşmesi
Dilin yenileşmesi düşüncenin yenileşmesi demektir; bunu bilen ve sürekli Atatürk’ün kurumuna saldıran gericiler, Kenan Evren TDK’yi kapatınca devrimcilerin soluğunu kestik sandılar. Başbakanlık’a bağlı TDK’ye iktidarların atadığı sözde bilimciler, dilimiz siyasaya araç yapılırken susuyor. AKP iktidarınca işlevsizleştirilen TDK, kuruluş amacıyla çelişen yandaş yapıtlarına “telif” ödeyerek Atatürk’ün kalıtını savuruyor, “cemaat” etkinliklerinde boy gösteriyor. Türkiye Türkçesi için hiçbir şey yapmadığı gibi ölçünlü dil ve yazım birliğini bozmayı sürdürüyor. AKP Osmanlı’ya sarılma, Cumhuriyetle hesaplaşma eylemlerine girişince, on yıl önce “Türk İslam sentezi”ni savunan TDK de bu “sentez”in “İslam” ayağına yapışır oldu; “gerici, irtica…” gibi kavramları “ak”larsa hiç şaşırmayız.
Atatürk, Türk Tarih ve Dil Kurumlarını “dernek” olarak kurmuş, kendi varlığından gelir bırakmıştı. Atatürk’ün amacının bu kurumların “akademi”ye dönüşmesi olduğunu, 12 Eylülcülerin de Ata’nın bu isteğini yerine getirdiğini söyleyenlere soruyoruz; bu TDK’nin “akademi”ye benzer yanı var mı? Dilsiz Dil Kurumu nerede görülmüş? 30 yıl önceki kurum, iktidarların dil ve eğitimdeki yanlışlarını bilimsel verilerle engellerdi; AKP’lileşen TDK’nin “4+4+4”lük çağ dışı eğitime tepki verdiğini duyan oldu mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir, diyebiliyor mu?
Kurucu çoğunluğun dili olduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir. Türkçe ünlüsü bol, sesçil bir dildir. “Bağlantılı” dil olmasıyla, ses, biçim ve anlam özellikleri arasındaki uyumla yerli-yabancı dilbilimcilerin de belirttiği gibi “matematiksel” dizgeye sahiptir. Dilbilimcilere göre bu özellikleri Türkçenin kolay öğrenilmesini sağlar. Dünyanın her yerinde çoğunluk hangi dili konuşuyorsa o dil, birlikte yaşayanların ortak iletişim aracı olmuştur. Türkçenin tarihsel akışı da bunu gösterir. X. yüzyılda İslamiyete geçişi tamamlanan Türkler İran’da Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmuş, sonra Anadolu’yu yurt edinmişlerdir. Oğuz Türkleri Anadolu’ya “Rum diyarı”, kurdukları devlete de “Rum Selçukileri” derken Avrupalılar, gelenlerin Türk olduğunu, Türkçe konuştuğunu görerek buraya “Türkmenlerin ülkesi” anlamında “Turcomania” ya da “Turchia” demiştir. Atatürk ve arkadaşları her türlü iletişim ve belgede “Osmanlı” değil, “Türk” adını kullanmış; kurdukları devlet de “Türkiye Cumhuriyeti” adıyla tarihe yazılmıştır.
Arapça ve Farsçanın boyunduruğu altına girdiği dönemlerde de aydınlar Türkçeyi savunmuşlar; “Kutadgu Bilig, Divanü Lügat-it Türk” gibi görkemli yapıtlar bu amaçla doğmuştur. Ömer Seyfettin’ler imparatorluk çökerken en çok dilin Türkçeleşmesini tartışmışlardır. Yüzyıllar önce de yönetenlerin yabancı hayranlığı ve aydın aymazlığı yüzünden Türkçe başka dillerin saldırısına uğramış; buna karşın ticaret amacıyla gelen Avrupalılar, örneğin İtalyanlar, buradaki farklı köken ve inançtan her insan gibi Türkçeyle iletişim kurmuştur. Osmanlı’nın son döneminde Osmanlıca yetersiz kaldığından tıbbiyede öğretimin ilkin İtalyanca, sonra Fransızca olması, eğitimde bu dile öncelik verilmesi, Türkçeye Fransızca sözcükleri doldurmuştur. Kendi okullarında hangi dille eğitim yapacağını bilmeyen imparatorluğun çöküşü sırasında, özellikle Doğu Anadolu’da kendi diliyle eğitim veren yüzlerce yabancı okul açılması, bugün aynı bölgedeki dil tartışmaları açısından da ilginçtir. 90 yıl önce olduğu gibi yine dili ve eliyle karnımızı karıştıran yayılmacıyla işbirlikçisinin gözünde Türkçenin de Kürtçenin de önemi yoktur; dilini eğitim kurumlarına yerleştirmiş, devletin dilinin önüne geçirmiştir. “Arabın medeniyeti benimdir” diyenlerin ardılları da 4+4+4’lük dizgeyle eski dil ve Arapçaya sarılmış, toplumu “okey”le “inşallah” arasına sıkıştırmıştır.

Cumhuriyetle hesaplaşma
Bugün kimilerinin bilimsel bilgi yoksunluğu ya da siyasa gereği “iki dilli” eğitimi, “iki resmi dil”i savunması “bölünme isteğinin örtülü biçimde dillendirilmesidir. Türkçenin devletin dili olması” yurttaşın “iki dilli” olmasına, anadilini öğrenmesine engel değildir. “Hiçbir dil kendiliğinden ortak dil olmaz”; bunu öğrenmenin yolu, ortak dilin tarihsel akışını önyargısız izlemektir. Ayrıca hak ararken çoğunluğun dilini ve birikimini karalanmak bilimsel ahlakla bağdaşmaz. İngilizce ülkeyi kuşatırken hem dinci takım hem köken farkını siyasallaştıranlar, farklı beklentilerle sessiz kalmıştır. İktidarın kendi üretimi olmayan dil/ekin siyasasızlığı, “muhafazakârlık”ı dinle ya da ırkla özdeştirenlerin cumhuriyetle hesaplaşma yarışını hızlandırmıştır. Bu yarışı kazanacağını sananlar, 90 yıllık devrimci birikime toslayacaktır. Ortak dili “yurttaşlık” bilinciyle içselleştirdiğimizde özgürce düşünerek birbirimizi anlayabilir, ortak çıkarlar için savaşım verebiliriz. Özgürlüğü ve yaşamı yok edilen her yurttaş, kurutulan her dere, kesilen her ağaç bizimdir; ortak dille çözüm üretemediğimiz için bunca yıkım ve acının üstesinden gelemiyoruz. 26 Eylül 2013’te, 81. Dil Bayramı’nı bilimin ve hukukun yaralandığı, özgürlük ve adalet isteyen gençlerin öldürüldüğü kirli siyasanın gölgesinde kutladık.
Her şeye karşın umutluyuz; Mustafa Kemal’lerden aldığımız güçle direneceğiz!

Yazıya böyle başladım zira bu kendisinin tabiridir.
Bana Talimhane’de durumun çok gergin olduğunu, 10 güne kadar büyük bir ihtimalle palalı, çakılı, bıçaklı birilerinin çıkacağını, bunun AKP’nin üzerine kalacağını söyledi. Ben, ‘Şaka mı yapıyorsun?’ diyerek konuyu kapattım. Gerçekten 10–12 gün sonra bu konu gerçekleşti. Bu tesadüf de olabilir, gerçek payı da olabilir.
CHP yaptı diye bir laf yok ki yapmış da olabilir, herkes neler yapıyor bu ülkede. Ben, ‘yapmadı, yaptı’ diye tabirde bulunmadım” Demiş terzi yamağı.
                                                                       ****
Gerçek payı olabilir demen, CHP ye çirkef atman için yeterlidir.
İlk önce şunu söyleyeyim sana terzi yamağı:
Yamaklıkta değil ama İşçi Partisine geçince yıldızın parlamaya başladı. Programlar, reklamlar ve verilen değer ile birden şımardın sanırım.
Buzdan Adam ve İşçi partisi ile adını duyurmaya başladın.
Haaa! Daha önceleri birkaç TV programında izlemiştik seni.
Kusura bakma modayı takip edemediğim için kendi mesleğinde neredesin bilemem.
Kayıp olduğun veya kaçırıldığın söylendiği zaman bir ben de merak etmiş ve başına kötü bir şey gelmiş olmasın diye dua etmiştim açıkçası. Şimdi bunun da adından bahsettirmen için bir komplo olduğunu düşünmeye başladım.
                                                                   ****
Senin kim olduğunu öğrenmek için biraz araştırma yapmak yeterli oldu.
Pembe Hayat LGBT Derneğine üye olan Barbaros Şansal Bülent Ersoy’a yönelik “Bizim kıyafetlerimiz ona uymaz çünkü kadın terzisiyiz” demiş ve bunun yanı sıra da
“Ben hala kendimim, mavi nüfus kâğıdımı değiştirmedim. Ben kamburumu onun gibi zımparalatmadım!” cümlelerini kullandığı için dernek üyeliğinden çıkarılmıştır.
Eşcinsel olduğu gerekçesiyle askere alınmadığını belirten Barbaros Şansal, ateist olduğunu da söylemiştir.
Haber Türk’te “Toplu İğne” ve Skytürk’te “Çengelli İğne” adlı TV. Programları yaptı.
Gençliğinde yapmış olduğu evliliğinden İsviçre’de yaşayan 1987 doğumlu doktor bir kızı var.
Sarıyer'deki evlerinde Yıldırım Mayruk ile birlikte oturuyorlar.(Bunları ben söylemedim yazılanlardan bir kısmını aktardım sadece.)
                                                                *****
Kendi mesleğinde çok iyi bir kariyer yapmış olabilirsin, Kimsenin cinsel hayatı kimseyi enterese etmez. Ateist de olabilirsin bu da kişinin kendi tercihidir tıpkı cinsel tercihi gibi.
Sivri dilli olduğun söyleniyor tanıtımında, bunu da bilemem, olabilir.
Bunlar beni hiç mi hiç ilgilendirmez!
                                                                   ****
Üyesi olduğum Cumhuriyet Halk Partisine böylesine hakaret etmen seni olduğundan da küçültür. İçerisinde ne olursa olsun parti bir kurumdur, kişiler gelir geçerler ama 90 hatta 92 yıldır ayakta kalan, ayrıca cumhuriyeti kuran, bizleri padişah kulluğundan çıkartarak özgür bireyler yapan bu partiye o sivri dilin sökmez.
Politika, siyaset bambaşka bir şeydir eğer bir parti içinde yetişmemişsen ders almalısın.!
                                                                      ****
Sen kendini Levent Kırca gibi mesleğinde duayen olan çok değerli ve tüm Türkiye’nin sevmiş olduğu sanatçı ile de bir tutamazsın.
Sanırım onun oyunlarından, konuşmalarından cesaret alarak, ortadan kaybolmandan sonra gündem yaratabilmek adına boyundan büyük sözler etmişsin.
Levent Kırca o mükemmel sanatının yanı sıra çok iyi bir konuşmacı ve nice siyasetçileri cebinden çıkaracak bir sanatçıdır.
O konuşur, nerede duracağını çok iyi bilir.
Cesurdur, korkusuzdur ve ipinden sapına kadar Atatürkçü bir vatanseverdir. Onun İşçi Partisine katılması parti için bir şanstır.
                                                          ****
Bizler yani ulusalcılar Atatürk’te birleşelim diye yırtınırken sen bir çuval incire yapıyorsun.
Ne demek “Bu tesadüf de olabilir, gerçek payı da olabilir.”
“10 güne kadar büyük bir ihtimalle palalı, çakılı, bıçaklı birilerinin çıkacağını, bunun AKP’nin üzerine kalacağını söyledi. ”Diyorsun.
CHP’nin palalı çakılı, bıçaklı adamlara ihtiyacı olmadığı gibi böyle bir vahşeti aklından bile geçirmez.
Ben öyle demedim de, böyle dedim diye kıvırtmana hiç gerek yok. Sözlerinle CHP yi zan altında bırakarak ne yapmak istiyorsun acaba?
Sen ayrıca ne Doğu Perinçek nede Hasan Basri Özbey’sin .
İşçi Partisi Genel Başkanı olan Sayın Perinçek’in demir parmaklıklar ardında vatan için verdiği mücadeleyi takdir ve saygı ile karşılıyorum.
Bugün muhalefet partilerinin yapamadığı yürekliliği Silivri’den o, zor şartlar altında gösteriyor. Eşi Şule Hanım desen dünya tatlısı saygın, mütevazı bir hanım. Kendisini çok sever ve saygı duyarım.
İşçi Partisinden can ciğer arkadaşlarım var.
Politikada siyasi partiler birbirlerine karşı, karşılıklı atmalar tutmalar yaparlar ama bunlar başbakanın dışında siyasi etik içerisindedir.
Senin söylemiş olduğun belki de uydurduğun bu sözlerle AKP ye yaranmak istediğin anlamını mı çıkartmalıyız diye düşünüyorum.
20 senedir tanıdığım İşçi Partisi ve içinde olan arkadaşlarımdan hiçbir zaman böyle bir çıkar iftirası görmedim. Belki zaman zaman tartıştığımız olur ama asla hakarete varmaz bunlar.
Senin bu ve bunun gibi söylemlerin bil ki mensubu bulunduğun partiye zarar vermekten başka bir şey değildir.
Bana kalırsa sen İşçi Partisini hak etmiyorsun.
Biraz ağır başlı ve saygın olmayı öğrensen diyorum.
Terzi yamağı olmaya benzemez siyaset.
Henüz siyasette çırak bile olamadan ustalığa soyunmuşsun.
Sen partiye insanları çekeceğin yerde, böyle sivri dilinle uzaklaştırırsın.
Akıllı ol ve biraz büyüklerinden ders al derim.
TC.Tünay Süer

28.Eylül.2013

Talat Paşanın katlinden sonra Ermeni teröristler Azerbaycan Milli Hükümeti’nin eski Bakanlarından biri olan Behbut Civanşir’i işgal güçlerinin kontrolündeki İstanbul’da öldürdüler. Civanşir İştanbul’a bir görev için geldiğinde Perapalas yakınında 19 Temmuz 1921 tarihinde Misak Torlakyan adında bir Ermeni tarafından katledildi. Yakalanan bu katil de İngiliz divanıharp mahkemesi tarafından beraat ettirildi, serbest bırakıldı ve 1968 yılına kadar Ermeniler arasında itibarlı biri olarak yaşamını sürdürdü. (1) Bu cinayetlerle aynı günlerde Ermeniler Ruslardan kaçan Milli Azeri Cumhuriyetinin Başbakanı Nasib Bey’i de Aras nehri üzerinde öldürdüler. (2)
Talât Paşa’nın ölümü üzerinden dokuz ay kadar sonra, Arsavir Şıracıyan adlı bir başka terörist; Eski Osmanlı Dışişleri Bakanı ve Sadrazamı Sait Halim Paşa’yı Roma’da öldürdü. Şıracıyan’ın “Bir Ermeni Teröristin itirafları” adı ile yayınlanan anıları, satırlar arasında çok ibret verici ve olayların derinliğini açıklayıcı bilgiler vermektedir. Örnek olarak bazı notları kısa kısa aktarmak istiyoruz.
“Bir akşam Merkez Komitesi delegelerinden Hratch ziyaretime geldi. Daha kendisini görür görmez mühim bir haber getirmiş olduğunu anladım. Gerçekten de Teşkilat beni Roma’ya yollamaya karar vermişti. Aralarında eski Sadrazam ve büyük vezir Said Halim Paşa’nın da bulunduğu İttihat ve Terakki Partisinin eski idarecileri bu başkentte lüks içinde yaşıyorlardı... Taşnak partisi kendi içinde bir mahkeme düzenleyip İttihatçıları yargılıyor ve suçlu olanları ölüme mahkûm ediyordu.” (3)
Şıracıyan 5 Aralık 1921 günü Sait Halim Paşa’yı öldürür. Silahsız insanları öldürmenin kendisine ve camiasına verdiği zevkle olayı anlatır. Bu arada Yunanlılarla ilişkilerini de belli eder.
“Yunanlılarda Sait Halim Paşa’nın katlini büyük bir zevkle öğrenmişlerdi. Yoldaş Varantian beni Yunan Konsolosunun evine götürdü. Konsolos beni hararetli bir şekilde kucakladıktan sonra bir madalya ile onurlandırdı ve elime bir tavsiye mektubu tutuşturdu.” (4)
İtalyanlara gelince, herkes katile yardımcı olur ve ne hikmetse bir türlü onu yakalamak kimsenin aklına gelmez.
“Venedik’te Aram’la beraber birkaç gün geçirdim. Müzeleri ve tarihi mekânları gezdik. Yakınlarda San-Lazzaro adası üzerinde bulunan Ermeni (XVII Yüzyılda bir Ermeni bilgini Mekhitar (1676-1749) tarafından kurulan tarikatın) manastırını bile ziyaret ettik. Mektebin müdürü ziyaretimiz müddetince gözyaşlarına mani olamadı. Said Halim suikastını anlattığım zamansa bu sefer sevinçten ağladı ve bizi bırakmak istemedi...” (5)
Katil 1922 Nisan ayında İttihat ve Terakki lider kadrosundan Doktor Bahaddin Şakir ve Cemal Azmi Beyleri öldürmek için Berlin’dedir ve gariptir bir polis müdürü olan bir Almanın; Herr Sack’un evinde kalır, kız kardeşiyle gezer eğlenir, pasaportu yoktur ama hiç bir sıkıntısı olmaz. Bakın işi nasıl halleder.
“Cebimden iri bir deste Mark çıkartarak Herr Sack’a uzattım ve kendisinden bu kayıt işiyle benim adıma alakadar olmasını rica ettim. Bu arada ürkek ve masum bir talebe havasına bürünerek benim de gelmem gerekir mi? diye sordum. Herr Sack banknotlara bakarak Belki de gerekmez, ama bir resminiz lazım dedi.”(6)  Alman polisinden böyle açıkça destek gören Katil ve yardımcısı 17 Nisan 1922 günü her iki Türk’ü öldürür. İstanbul’a dönüş yolunda Türk polisi onu Bulgaristan’da kıstırırsa da bu sefer Bulgar polisi onun yardımına koşar.
“Bulgarlar büyük bir nezaket göstererek ülkelerini terk etmem için üç gün mühlet verdiler. Müfettiş haklı olarak, beni korumaları için her gün emrime bir grup polis ve itfaiye eri veremeyeceğini münasip bir dille bildirdi.” (7)
Kitapta Türkler aleyhinde inanılmaz iftiralar ard arda sıralanırken Türkler konusunda bir tek olumlu “kelime” dahi bulmak için, beyhude gayret gösterilecektir ve bu Osmanlı vatandaşı Ermeni Sıracıyan da “Ermeni Milli Kahramanları” listesinde yerini alır.

DİPNOTLAR:

(1) Dr. Rıza Nur’un Moskova-Sakarya Hatırları, S.60 (İstanbul-1991).
(2) Aynı Eser S.60 (Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıralarım, 3. Cilt S.747-748’den alıntı).
(3) Arşavir Şıracıyan, Bir Ermeni Tetöristin İtirafları, S.141 (Kastaş Yayınları, İstanbul –1997)
(4) Aynı Eser, S.200.
(5) Aynı Eser, S.212-213.
(6) Aynı Eser, S.265.
(7) Aynı Eser, S.318-319, 320.


Dr. M. Galip Baysan

Halkın umudu olan CHP, artık kimlerin umudu oluyor bilemiyorum zira Atatürk İlkelerini yok sayarak karanlıkları tercih ediyor.
Oysaki CHP her Türk vatandaşı için bir umut sigortasıydı.
Bugün ise;
“cumhuriyetin kurucu iradesi ve temellerine” ihanet içine girmiştir.
                                                                  ***
 O, koltuğunun altında dosyalarıyla  ” Melih Gökçek ve AKP eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın yolsuzluklarını meydana çıkartmıştı. Yalnız CHP lilerin değil çoğu insanın sempatisini kazanmıştı.
Yerel seçimde aday olduğu İstanbul’da CHP’nin oylarını artırmış, yıldızı parlamıştı.
                                                                  ***
 Bir dümenle istifası sağlanmış, örgütün tekrar dönmesini istediği Baykal’ın önü Genel Sekreter Önder Sav tarafından kesilmiş ve dönmesi engellenmişti.
Örgüt, üzgün ve şaşkındı.
Siyasi kulislerde Baykal’ın yerine alacak ismin o olacağı konuşulurken, bir gazetecinin önümüzdeki günlerde kurultay var, genel başkanlığa aday mısınız? “ sorusuna Kılıçdaroğlu;
Hayır, hayır, öyle bir şey söz konusu değil. CHP kurumsal kimliği olan bir partidir. Kurumun yetkili organları görevdedir. Onların vereceği her karara bir partili olarak biz de uyacağız. Kesinlikle öyle bir şey yok “.(Çeşitli zamanlarda tam 4 kez aday olmayacağım demişti.)
”Sayın Baykal’a gerçekten hepimizi rahatsız eden bir haksızlık yapılmıştır. Toplum vicdanı bunu kabul etmiyor. Üzüntülüyüz, keşke bunların hiçbiri olmasaydı,” yanıtını vermişti.
Sonra Genel sekreter Önder Sav bilmem hangi düşünceler içinde ona genel başkanlığı adeta altın tepside sunmuştu.
Baykal’dan umudunu kesen örgüt onun genel başkanlığını gönülden desteklemiş, Olağan Kurultayda oylamaya katılan 1189 oyun tamamını alarak 7. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı seçilmişti.
Herkes için yeni bir umut olmuştu.
Onu sakin ve mütevazı haliyle hepimiz sevmiştik!
Davullu zurnalı karşılamalar, halay çekmeler ve umutların sevgiyle yeşermesi.
                                                            ****
Kılıçdaroğlu, koltuğu sağlamlaştırdıktan sonra Genel Sekreter Önder Sav, eski Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay ile Grup Başkanvekili Kemal Anadol’u tasfiye etmekle işe başladı.
Böylece Deniz Baykal’a karşı ihanet eden Önder Sav ekibi tümden tasfiye edilmiş oldu.
Sonra örgütün içindeki ulusalcıları temizledi. Kendisini seçecek delegeler yapıldı.
                                                                 ****
Tarihi sözleri;
Söz veriyorum türbanı da biz özgür kılacağız.
'cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar'
Laiklik tehlikede değil! Yargının içinde cemaat yok!
"dört parti anlaştıktan sonra başımın üstünde yeri var"
"Ben Dersim olayını zaten yaşamışım. Ben özür dilenmesi gereken kişiyim. Daha ne söyleyeyim ben? Dramı yaşayan, kayıplar veren birisiyim. Benden gelip özür dilenirse memnun olurum ben
                                                         ****
Milletvekillerinden
 “Tekkeler zaviyeler açılmalıdır” Bülent Kuşçuoğlu
Rıza Türmen, Atilla Kart “Türk Milleti demesek olmaz mı?”
Ben Atatürk ilkelerinin bekçisi miyim? (Sena Kaleli)
CHP, milliyetçi ve ulusalcı olmamalıdır. Ben 4+4+4 dü destekliyorum.(Binnaz Toprak)
 Tüm ulusalcıları, milliyetçileri partiden temizleyeceğiz.(Genel Başkan yardımcısı Erdoğan Toprak)
Perihan Sarı parti okulu seminerlerinde yaptığı ankette  “Atatürk devrimleri ile ve Atatürkçülük (ve sosyal demokrasi) ile ilgilenip ilgilenmedikleri soruyor.”
YAZIKLAR OLSUN!
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Kamer Genç ve Hüseyin Aygün TBMM Başkanlığına Tunceli İlinin Dersim olarak değişmesi için kanun teklifi veriyorlar.
Ve öğünerek,
Değiştirilmiş yer adlarının iadesine! Tunceli’de ilin adı ile başlayarak değiştirilen kaza, nahiye, belde, köy, mezra, dağ, tepe vb. tüm adların otantik eski hallerini iade ederek toplumsal barışın tesisi sağlanacaktır. Diyorlar.
Bu istekler biliyoruz ki aynı zamanda PKK ve BDP in istekleridir.
(Bir virüs gibi partiye girenler bizlere bulaşamayacaklar ve Atatürk aydınlığını asla yok edemeyeceklerdir. Buna izin vermeyeceğiz.)
Genel Başkan ise;
 “Dersim coğrafyasıyla bugünkü Tunceli coğrafyası farklı alanlar bunu kapsayan bir alan. Adı Dersim olabilir, bizce hiçbir sakıncası yok. Milletvekili arkadaşlarımız kanun teklifini verdiler zaten. Yani olmasını isterim. Diyor. Bu Atatürk ve onun kurduğu cumhuriyete ihanet değil de nedir? Tunceli Atatürk ışığıdır, bu ışığı kimse söndüremeyecektir.
                                                        ****
Balık baştan kokar derler. Kılıçdaroğlu televizyon programlarının birisinde sorulan bir soruya Diyarbakır diyeceğine AMED demiş sonra düzeltmişti. Belki çok kimse bunu o an anlamamıştı ama dikkatimden kaçmamıştı. Genel Başkan bunu yaparsa gerisini düşünmeye gerek yok zaten.
CHP'nin kendi içinde bir oluşum olduğu aşikâr ve ne yazık ki bu oluşum CHP ‘yi gittikçe yozlaştırıp Atatürk ilkelerinden uzaklaştırmaktadır. CHP, Atatürk ile başlayan Türkiye için kurumsal bir kimliğin adıdır ve bu kurum bugün Atatürk düşmanları tarafından zapt edilmiş durumdadır.
 Y-CHP antiemperyalist çizgisinden sapmakla kalmamış karşı devrime teslim olmuş görüntüsündedir. Tunceli’nin adını değiştirmeye kalkmak bunun sadece bir örneğidir.
                                                             ****
CHP ulusal duruşundan ve ideolojisinden uzaklaşırken içinde olan ulusalcı milletvekilleri ve biz ulusalcılar ne yapıyoruz?
Kimileri koltuk peşinde, kimileri koltuğumu kaybetmeyeyim bir daha milletvekili seçileyim düşüncesi içindeyken, diğerleri de yerel seçimler için aday adayı olma peşindeler.
Oysaki mesele Tunceli adının değişmesi değil, Atatürk’le hesaplaşmaktır. Tıpkı Ergenekon davası gibidir. Sesimizin çıkmaması içimi acıtıyor.
CHP, Erdoğan’a gidecek, Gül gelecek gözü ile bakıp iktidar veya iktidar ortağı olmayı asla düşünmemelidir. Zira yaptığı yanlış politikalar ile gözden düşmektedir. Erdoğan gitse bile bugünkü çoğunluğu ve iktidar olmanın tüm gücü ile yine başa gelecektir. AKP’nin zenginleri ve yoksulları var. 20 milyon olduğu söylenen yeşil kartlı insan aç kalmama peşinde. Bunu unutmamak gerek.
AKP bir daha iktidara gelirse ne parti kalacak ne de özgürlük. Bu günlerimizi bile arar duruma geleceğiz.
CHP’nin genlerini değiştirmeye kimsenin hakkı yoktur. İşçi Partisinin Atatürk te birleşelim çağrıları
Doğrudur. Vatanını seven, parçalanmasını istemeyen Atatürk düşüncesinde olan partiler seçim birlikteliği ile güç olarak AKP yi demokratik bir şekilde indirebilirler.
CHP bir alternatif sunmadığı gibi bu girişimi göz ardı ettiğine ve tek başına iktidar olmayacağına göre kimlerden ne vaat aldı açıkçası merak etmekteyim.
                                                                     ****
Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın!" - M.K. ATATÜRK
Ulu Önderimiz, o büyük DEHA, MUSTAFA KEMAL  ATATÜRK bu sözlerinde ne kadar haklıymış. Yıllar geçtikçe onun kıymetini daha çok anlıyoruz. Kurucusu olduğu partinin bu günkü haline bakarak bir üyesi olarak kahroluyorum.
 VE Atatürk’ten özür diliyorum.

TC.Tünay Süer
26 Eylül.2013

Ayni başlık altında yazdığım 12.03.2012 tarihli (1) yazımda;
“Herkesim ve her düşünceden insanlar, siyasi patiler, sivil toplum kuruluşları antidemokratik hükümler içeren 1982 darbe anayasasının yerine, daha demokratik, bireyin hak ve özgürlüklerini ön plana alan, çağdaş bir anayasa yapılması konusunda düşünce birliği içindedir.
AKP’nin, meclis çoğunluğuna dayanarak bu güne kadar gerek muhalefetin, gerekse sivil toplum kuruluşlarının demokratik isteklerini göz ardı ederek, istediği yasaları kendi düşünceleri doğrultusunda çıkardıkları herkesçe bilinmektedir.
Son olarak Milli Eğitim Komisyonunda görüşülen kesintisiz eğitimle ilgili yasa tasarısında sergilenen tavır ile Sayın Başbakanın dindar ve kinine sahip gençlik yetiştirme arzuları, çağdaş, demokratik, hukukun üstünlüğünü sağlayan, birey hak ve özgürlüklerini ön plana çıkaran bir anayasanın AKP çoğunluklu meclis tarafından kabul edileceğini düşünmek nerdeyse bir hayal olmuştur.
Halkın iradesini temsil eden seçilmiş çoğunluk, her şeyi yapabilen, azınlıkta kalanları dinlemeyen anlamına asla gelmemektedir.
Ne yazık ki AKP uygulamaları bu konuda pek iç açıcı değildir.
Sayın Başbakan halka hitap ederken, ‘dindar ve çağdaş bir gençlik yetiştirmeği amaçladığını ve halktan yetki aldığını’ söylemektedir.
Bu söylem kafa karıştırmaktadır.”
Demiş ve yazımı şöyle bitirmiştim.
“Sonuç,
Anayasa yapma yetkisi olmakla birlikte, AKP çoğunluklu bir mecliste çağdaş, laik bir anayasa yapılabileceği konusunda kuşkulu olan tartışmacıların haklı olduğunu düşünüyorum.”
Yine aynı başlıkla yazdığım 07.02.2013) (2) tarihli yazımda;
“O günden bu güne kadar Uzlaşma Komisyonunda yapılan çalışmalar sonucunda, özellikle devletin yönetim şekli ve diğer birçok konuda uzlaşma sağlanmadığı, her partinin kendi siyasi düşünceleri doğrultusunda dayatmalarda bulunduğu görülmektedir.
Dayatılan konuların, devletin üniter yapısı, vatandaşlık tarifi, laikliğin tarifi, vatanın bölünmez bütünlüğü ile ilgili olması ve çıkmaza girmesi endişeler yaratmaktadır.
Özellikle Sayın Başbakanın Komisyon çalışmalarını süre ile sınırlandırması, o süre içinde Uzlaşma Komisyonunun anlaşmaması halinde kendi Anayasalarını görüşerek halkoyuna götüreceklerini söylemesi, yaklaşık bir yıl önce belirttiğim kuşkularımda haklı olduğumu göstermektedir.
Sayın Başbakanın bu söyleminden sonra, Uzlaşma Komisyonunun tüm kesimlerin benimseyebileceği bir Anayasa hazırlayacakları konusunda kuşkularım devam etmektedir.
Çünkü Sayın Başbakanın, Komisyonun anlaşamadığı Başkanlık sisteminden vazgeçme niyeti yoktur. Bu konu “kendi Anayasamız” dediği taslak içinde vardır.” Demiştim.
Bu gün gelinen noktada, Başbakan başkanlık sistemin geri adım atmışsa da, Anayasa Uzlaşma Komisyonunda birçok temel konuda anlaşmaya varılmadığı ve görüşmelerin yeni bir Anayasa yapma ile sonuçlanmayacağı göstermektedir.
Dolayısıyla, ilkyazımdan belirtiğim ve ikinci yazımda tekrarladığım görüşlerimde hala bir değişiklik yoktur.
Bu Meclisten, her kesimi tatmin edebilecek, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini sağlam temeller üzerine oturtacak bir Anayasa çıkmayacağı görülüyor.
25.09.2013

Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı 

Silivri Davaları gibi o ülkenin adalet anlayışını karartan davalar, yüz yıllar geçse bile belleklerden silinmiyor ve her fırsatta emsal gösteriliyor. Bu tip davalara sadece ülkemizde rastlanmıyor günümüzün en modern, en demokratik ülkelerin tarihinde bile bu tip olaylar olabiliyor.
Eğer bir ülkenin insanları hem kendi tarihlerine ilgisiz ve hem de biraz unutkan olurlarsa, en önemli tarihi olaylar bile rahatlıkla ters yüz edilebiliyor ve haklılar haksız durumuna düşürülürken haksızlar da haklı durumuna getirilebiliyorlar. Türk ve Ermeni uluslarını yakından ilgilendiren “Ermeni meselesi” de bu tip olaylardan biri. Bu konuda açılan her tartışma Ermeni tarafın iddialarını haklı göstermek amacı ile sunulurken, Türk tarafı 1915 yılı olayları önce ve sonrasında tamamen haklı durumda olmasına rağmen bir türlü savunmadan başını kurtarıp atağa geçemiyor. İşte bu nedenle biz hatırlanmak ve hatırlatılmak istenmeyen konulardan biri olan “Ermeni Cinayetleri konusunu” birkaç yazılık bir seri halinde sunmayı uygun bulduk. Belki zaman zaman kritik dönemlerde ortaya çıkıp Diyaspora iddialarına destek veren “Türk Aydınları” harekete geçmeden önce, biraz daha fazla düşünmek, olayların değişik yönlerini görmek ihtiyacı duyabilirler.
 Birinci Dünya Savaşı sonrasında siyasi ve askeri alandaki ard arda gelen başarısızlıklar, İşgal Güçlerinin müsamahalı davranışları Ermenileri büyük bir öfke’ye ve o öfke’nin etkisi altında en ilkel güdülerle cinayetlere ve teröre yönlendirmişti. 1920’nin ilk aylarında, İstanbul’da “Nemesis” adı verilen gizli bir Ermeni şebekesi oluşturuldu. Örgüt ismini adalet ve öç almayı temsil eden eski bir Yunan Tanrıçası’ndan almıştı. İlk adımda Batı Avrupa’da sürgünde yaşamaya çalışan eski Osmanlı liderlerinin peşine düşecekti. Bu terör örgütünün üyelerinden biri olan Arşavir Şıracıyan’ın itiraflarına göre: Taşnaklar 1919 yılı içinde İstanbul’da yayınlanan Ermeni gazetesi Jagadamard’ın binasında bir “suikast takip Bürosu” kurmuşlardı. Gelişmeler buradan izleniyor ve talimatlar, ölüm emirleri buradan veriliyordu. (1)
Bu örgütün ilk kurbanı Osmanlı’nın ünlü İçişleri Bakanı ve Başbakan’ı Talât paşa olmuştur. Talât Paşa, Türk halkı içinden seçimle Başbakanlık makamına kadar yükselmiş ilk insandı, İttihat Terakki kuruluşundan yıkılışına kadar başında bulunmuş eğitimi sınırlı, fakat çok cesur ve dürüst tabiatlı bir insandı. Berlin’deki yaşamı sırasında maddi sıkıntı içinde yaşadığı günlerden birinde “Saghomon Tehlirian” adlı bir cani tarafından 15 Mart 1921 günü Berlin’de yolda yürürken arkadan kurşunlanarak katledildi. Katil kaçmaya çalışırken bir Alman genci tarafından yakalanmıştı. (2) Bu cinayetin gördüğü teşvik ve destek diğer cinayetlerin ve yıllarca sonra (1970 ve 1980 lerdeki ) cinayetlerin temelini oluşturdu. Bize göre burada dikkat edilmesi gereken esas gerçekler; cinayetlerden ziyade, gerek Ermeni toplumlarının ve gerekse bu cinayetlerin işlendiği ülkelerdeki ilgililerin, basın yayın organları, polis ve hukuk adamlarının taraflı tavır ve davranışlarıdır. Olayların üzerine biraz eğilen herhangi biri, insanlık ve medeniyet adına çok utanç verici sahnelerle karşılaşacaktır. Ermeni toplumunun bütün cinayetlerden ne kadar büyük “keyif aldığını” görmek de ayrıca düşündürücüdür. Şimdi gelişmeleri izliyoruz:
(Tehlirian) Teleyran Berlin’de yargı karşısına çıkarıldı. Ancak tutuklandığı günlerde Berlin’de kurulan “Sogomon Teleyran’ı Destekleme Fonu’na dünyanın her tarafından, özellikle Amerika’dan milyonlarca dolar tutarında yardım aktı. (3) Bu para ile sadece avukatlar değil nelerin satın alındığını okuyucunun yorumuna bırakıyoruz. Ancak ortadaki şu gerçekler dikkat çekiciydi. Mahkeme iki gün sürdü ve Sosyalist’lerin de desteklediği tam bir Ermeni şovuna dönüştü. O sırada iktidarda bulunan ve “Kızıl Papaz” adıyla anılan Sosyalist Erzberger; savcılığa, katilin beraat ettirilmesini emredince, Savcı, Türklerin vahşetinden bahseden bir iddianame hazırladı, nasıl olsa çevresinde bol miktarda propaganda malzemesi mevcuttu. Böylece hayatında Türkiye’ye hiç gelmemiş Teleyran’ın ailesi Türkler tarafından “kesilmiş” oldu. Jüri de bu iddiaların tesirinde kalmaya zaten hazırdı. (4) Basın, Kilise ve görevliler de yardımcı olunca inanılmaz bir “hukuk cinayeti” işlendi ve bir katil serbest bırakıldı. Bu olay, dünya tarihinde bir eşi daha görülemeyecek kadar inanılır olmaktan uzak bir olay olmasına rağmen, maalesef ki doğrudur.
 Dört yıllık savaş sonrasında, müttefik bir ülkenin Başbakanı Almanya topraklarında öldürülüyor ve o müttefik ülkenin mahkemesi düşman tarafın baskısı ile katili serbest bırakıyordu. Karara en çok üzülenler tabii ki savaş sırasında Türkiye’de bulunan ve olayları yakından izleyen Alman subayları olmuştu. Bunlardan biri olan Alman Generali Bronzat Schellendorf’un mahkemenin kararına itiraz için yazdığı yazı şöyledir.(5)
“Teyleran davasında dinlenen şahitler, ya hadise hakkında ifade veremeyecek yahut tahkik edilecek hadiseleri başkalarından işitmiş olan kimselerdir. Hakikati gören kimseler mahkemeye çağırılmamışlardır. Türkiye’deki Ermeni mezalimi sırasında bu vakaların cereyan ettiği yerlerde hizmet eden Alman subayları neden dinlenmemiştir?
Ermeni isyanı için bir sebep mevcut değildi. Çünkü büyük devletler tarafından Türkiye’ye yaptırılan ıslahat, tesirini yeni yeni göstermeğe başlamıştı. Ermeniler parlamentoda mevki ve rey hakkına sahiptiler. Hatta zaman zaman nazır bile oldular. Devletin teb’ası ile aynı sosyal ve siyasi hakları kullanabiliyorlardı. Memleketlerindeki asayiş, Fransız generali Baumann tarafından yetiştirilmiş olan Jandarma vasıtasıyla sağlanıyordu.
Ele geçen vesikalardan, beyannamelerden, silahlardan anlaşılıyor ki, isyan uzun zamandan beri hazırlanmış ve Rusya tarafından geliştirilmiş ve finanse edilmişti.
Ermeniler, cephede Ruslar tarafından durdurulmuş Türk ordusunun yanlarına ve gerilerine tesir etmekle yetinmiyor, bu bölgelerdeki Müslüman halkı da silip süpürüyorlardı. Şahidi bulunduğum Ermeni’ler tarafından yapılan zulümler, Türklere yükletilmek istenenden çok daha feci idi.
Ermeni Tehciri’nin Türklerin Hıristiyanları ezdiği şeklinde bir propaganda vasıtası yapılacağı evvelden düşünülmüş, her türlü sertlikten kaçınılmıştı. Türklerin buna hakkı varmış. Propaganda başladı. Yabancı memleketlerin her tarafında da buna inanıldı.
Bu davada doğuyu tanıyanlardan, yalnızca Talat Paşa’nın düşmanları söz söylemiş gibi görünüyordu. Böylece Ermeniler mazlum, mağdur olarak gösteriliyorlar. Bu yanlışın düzeltilmesi lâzımdır.
...
Seferberlik sırasında Ermenilerde “Rus tüfekleri” bulundu ve Türkiye Ermenileri bu Rus Ordu Komutanlığı arasında kararlaştırılmış bir anlaşmanın metni Türk Ordu Komutanının eline geçti. Bu vesikaya göre Ermeniler, Sabotaj yapmayı ve Türk kıtalarının gerilerine taarruz etmeyi kabul ediyorlardı.
İsyan, adı geçen vesikalarda yazıldığı gibi tatbik edildi. Türkler, isyan için Ermenilere hiçbir vesile vermediler. Bu yüzden hâdiselerin büyük kabahati Ermenilere aittir... Bu hadiselerden Türklerin tutumu takdir edilmelidir. Zalim, fakat görünüşte dindar Ermeniler, Türklere karşı feryat ediyor ve şikâyette bulunuyorlarsa, onlara ‘sizin daha önce yaptığınız gibi’ cevabı verilmelidir... Katil Teyleryan’ı beraat ettiren hâkim Doğuda anlaşılmayacaktır. Katilin akli dengesinin tam olmadığına kimse inanmayacak ve cinayet, cinayet olarak kalacaktır.”
Katil Teyleran daha sonra Güney Afrika’ya gitti. Kendine sağlanan imkânlarla orada “kahve kralı” oldu ve 1960 yılında New York’ta öldüğü güne kadar refah içinde yaşadı ve bir “Ermeni milli kahramanı” olarak kabul ve itibar gördü. 1968 yılında James Nazer adlı bir yazarın “Yirminci Yüzyılın ilk Soykırım’ı” adlı kitabındaki resminin altına bu unvan yani “Ermeni milli kahramanı” yazıyordu. Aynı yazar, Teleyran’ın izinden giden iki “Nemesis” üyesi katil “Şıracıyan ve Yergenyan”ı  da aynı kategoride mütalaa ediyordu. (6)
Biz Talât Paşa davasında vitrinde görülen Ermenilerden ziyade, görünmeyen güçlerin, özellikle İngiliz gizli ajanlarının rolü olduğuna inanıyoruz. İngiliz ajanlarından biri, Aubrey Herbert’in Talât Paşa ile ilgili anılarında Talât Paşa ile görüşmelerini detaylı olarak anlatır (7) Ermeniler bu görüşmeden iki hafta kadar sonra Talât Paşa’yı bulur ve vururlar. Mithat Şükrü Bleda’da “İmparatorluğun Çöküşü” adlı anılarını anlattığı kitabında (8) aynı görüşü paylaşmaktadır. (9)

DİPNOTLAR:
            (1) Michael M. Gunther: Contemporary Aspects of Armenian Terrorism [İnternational Terrorism And The Drug Connection, Symposium Organized By Ankara University, 17-18 Nisan 1984, S.107).; Arshavir Shiragian, The Legacy: Memoirs of an Armenian Patriot, S.37 (Boston: Hairenik Press, 1976): Kitabın Türkçesi Kastaş Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. (Bir Ermeni Terörits’in itirafları), Kastaş, Yayınları, İstanbul –1997).
(2) Altan Deliorman: Türklere Karşı Ermeni Komitecileri, S:282-283 (3.Baskı, İstanbul –1980).
(3) Heath W. Lowry: Nineteenth and Twentieth Century Armenian Terrorism ‘Threads of Continuity’ [international Terrorism –Symposium, S.77].
(4) A. Deliorman, a.g.e., S.286.
(5) Aynı Eser, S.284-286.
(6) Heath W. Lowry, a.g.e, S.77-78.
(7) Talât Paşa’nın Anıları, S.147 (Hazırlayan, Alpay Kabacalı, T.İş Bankası, İstanbul- 2000)
(8) Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, S.145-146 (İstanbul –1969).
(9) Talât Paşa’nın Anıları, S.163. Dip not.

Dr. M. Galip Baysan

Pragmatist bir tutumla hareket eden ve çıkarı gereği her türlü demagojiye başvuran Erdoğan, ülkeyi ortaçağ karanlığına taşımaya çalışırken bir yandan da savaş tamtamlarından vaz geçmiyor. Millî Eğitimi dindar ve kindar gençlik yetiştirmek amacı ile din için savaşan cihatçı ve şeriatçı yetiştiren bir olguya döndürerek, laik kurumsal niteliğini yok etti.. Türbanlı öğretmen derken kara çarşaflı öğretmenler de okullarda boy göstermeye başladı ve şeriatla yönetilen ülkelerden farkımız kalmadı.
Öte yandan, kan dursun, analar ağlamasın düzmeceleri ile milletin beynini yıkamaya kalkarak yine kendi çıkarı için PKK ya verdiği tavizler ile ülkeyi neredeyse bölünme sürecine getirdi.
Yandaş televizyonlarda her gün boy göstererek” bakın şehit haberleri artık gelmiyor, aman süreci kimse sabote etmeye kalkmasın” diye vaazlar vermeye, halkı kandırmaya devam etti.
(Oysa PKK’nın her istediğini yaptığı için kan durmuştu.) Kürdistan’ın resmi ilanına ve Apo denilen caninin özgür bırakılmasına gelmişti sıra.
Tüm bu olanlar ve başbakanın halka tepeden bakması, başına buyruk diktatör davranışları Türk Milletinin sabır duvarlarını aşmış patlamaya hazır bir bomba haline getirmişti. Gezi olayları ile nihayet yanardağ patlamış ve Türkiye’nin her köşesini lavlar sarmaya başlamıştı.
Başbakan halkın gücü karşısında şaşırdı, Böyle bir olayı hiç beklemiyordu. Mecburen bindiği otobüsün frenine bastı. Oyalama taktiği, şımaran PKK’yi iyice tehditkâr yaptı.
Terörist başı İmralı’daki villasından emirler yağdırmaya başladı, başbakan sanki Güneydoğuyu gözden çıkardı.
Türk usulü başkanlık için yapmadığı kalmadı.
Halkın üzerine güçlü polis ordusunu saldı. Türkiye’nin her tarafında başlayan başkaldırışları TOMA larla, Akreplerle, kimyasal sular ve plastik mermilerle bastırmaya kalktı ama ayağa kalkmış olan Mustafa Kemal’in askerlerini sindiremedi, durduramadı.
Nice canlar gitti, gözler kör oldu ama polisin ölümüne saldırısı karşısında savunmasız halk daha kinlendi ve Kürdü, Türkü, Alevi’si, Sünni’si, gayri Müslim’i el ele vererek zafere kadar mücadeleye devam dedi.
Başbakan halkı bu kadar kızdıracak neler yapmıştı dersek; 
İşsizlik, yoksulluk ve rantçılık ve yolsuzlukları tavana çıkarttı.
Zengin daha varlıklı fakir ise iyice yoksullaştı.
Kendi iktidarına bağlı Özel Yetkili Mahkemeler açtı.
Türk Ordusunun en değerli komutanlarını, aydınlarını, bilim adamlarını Ergenekon diye adlandırılan ama gerçekte böyle bir örgütün mevcudiyetinin olmadığı kesin anlaşılan örgüt düzmecesi ile zindanlara kapattı.
Bu arada unutmamak gerek, önce dostu olan Esad’ı U dönüş yaparak Esed diye adlandırdı ABD ile yaptığı anlaşma gereği komşu ülkeye savaş tamtamları çalmaya başladı. Kendisini BOP Eş Başkanı olarak Ortadoğu’yu yeniden dizayn  edecek bir komutan sandı. Bununla da yetinmedi dünya lideri havalarına girdi.
İşler ters gitti.
İki ayda halledeceğini sandığı Esed dişli çıktı, başkomutan olarak ülkesini savundu.
 Bizim başbakan ise,uluslararası istihbarat kuruluşlarınca iyi tanınan katiller ve teröristlere bağrını açtı, ÖSO diye isimlendirilen bu bağnazları bizlerin parası ile besledi, palazlandırdı ve Esad’ın üzerine saldı. Yine olmadı.
Esed bir türlü yenilmiyordu. Esad’ı yenmek için bir şeyler yapmalıydı. Sonunda onu suçlayacak bir çare bulundu.
21 Ağustos'ta Guta'da meydana gelen saldırıda kimyasal silahlar ölüm kustu. 1400 insanın ölümüne neden oldu.
Kimyasalı kim kullandı? Esad karşıtı başbakanın beslemeleri mi, yoksa bizzat Esad mı ?
Her iki taraf ta biz yapmadık deyince orası biraz meçhul kaldı.
Bu arada Almanya 2002+2006 yılları arasında Suriye'ye yaklaşık 170 bin Euro karşılığında 93 bin 40 kilo hidrojen florür, 6 bin 400 kilo sodyum florür ve 12 bin kilo amonyum hidrojen florür sevkiyatı yaptığını açıkladı. Yani bu iş tam anlamıyla ARAP saçına dönmüş durumda.
 Suriye'de kimyasal silah araştırması yapan BM denetçiler bir hafta sonra yeniden araştırma yapmak için Suriye’ye gideceklermiş. Bakalım neler çıkacak bekleyip göreceğiz.
                                                          ****
Suriye'ye ait 1 adet Mİ 17 helikopteri Ankara’nın bildirdiğine göre Türkiye hava sahasını ihlal ettiği
İçin mi vuruldu yoksa Alman Die Welt gazetesinin iddia ettiği gibi "Türkiye helikopter vurarak Suriye'yi provoke mi etmeye kalktı?"
Helikopter 2000 metre ihlal ettiyse ve Türkiye hava sahasında 1000 metre içeride vurulduysa nasıl oluyor da Suriye tarafına düşüyor? Bu soruyu bir önceki yazımda ben de sormuştum. Soruya henüz yetkili ağızlardan net bir cevap gelmedi.
Bir de akıllara gelen soru helikopteri muhalifler mi vurdu acaba?
Yani bu olay da Suriye’de kullanılan kimyasal silah gibi havada henüz, bakalım ardından ne çıkacak.
Türkiye hakkında da iddialar var.
“Gaz Baas partisi bağlantılı yabancı savaşçılara (Sünni ve Suudi Arap kökenli) El-Nursa cephesi elemanlarına Türkiye'nin iş birliği ile ve Türkiye'nin Hatay Bölgesindeki Antakya şehri bağlantıları ile Halep’te teslim edilmiştir.”Deniliyor. Sözlerin doğruluğu ispat edilirse Türkiye’ ye ne ceza gelir bilemem.
Hatay CHP İl Başkanı Servet Mollaoğlu’nun “Bu hükümet cihatçılara para, barınma ve Suriye'ye geçiş imkânı sağlıyor. Cihatçıların yüzde 90'ı Türkiye üzerinden geçiyor.” Diyor
Hatay halkı da bu teröristlerden yakınıyor ve evlerde bombalar imal ettiklerini dile getiriyor.
AKP sayesinde Türkiye Modern Atatürk Cumhuriyetinden ve anlayışından gittikçe uzaklaşmış, komşu ülkelerle savaş haline gelmiş ve yarınları bilinmeyen bir ülke konumuna getirilmiştir. Tüm bu olanlar AKP iktidarından bir an önce kurtulmak için en önemli sebeplerdir. Bence AKP’nin bir senelik bile ömrü kalmamıştır.
Gün, birlik ve dayanışma günüdür.
TC.Tünay Süer
20.Eylül.2013

İktidara baktığımızda çatışma politikaları ile varlığını sürdürebilmekten başka umudunun kalmadığını görüyorum açıkçası. İki yılı aşkın Suriye’yi ve Esad’ı yıkmak için elinden geleni yaptı. Bunlar defalarca yazıldığı için tekrarlamıyorum. Yaptığı yanlış politikalarla barış süreci diyerek Kürtçüler ve elebaşları Apo ile masaya oturup vaatler vermesi milli –üniter devlet yapımızı hem de Suriye politikası ile ülkemizi büyük bir tehlikenin içine attı. Yalnız ülkemizi değil tabi, Ortadoğu’yu daha da ilerisi, belki de dünyayı da tehlikeye sürüklemeye kalktı.
İlle de Esad düşmeli, Suriye parçalanmalı ve BOP projesi işlemeliydi, işlemeliydi ki başbakan ve iktidarı itibar kazansın.  Allahtan Cenevre’de üç gün süren müzakerelerin sonunda dünyanın iki büyük gücü ABD ile Rusya, halkına karşı kimyasal silah kullandığı henüz ispatlanmamış olan ama öyle kabul edilmişçesine Esad rejimine askerî müdahaleyi ortadan kaldıran bir mutabakata imza attılar. Bizimkiler yırtındılar, çok bozuldular bu mutabakata. Vay efendim silahları teslim etse de Esad kurtulmamalı mutlaka gitmeli veya gebermeliymiş. Bu kadar suç işleyen adam sağ kalmamalıymış! Söyleyenlere bakın hele...
Eğer bir savaş hali olursa, tehditler savuran PKK’yi de susturabileceklerini düşünüyorlar sanırım. Çünkü PKK tehditleri ayyuka çıkarken sanki Güneydoğu’daki topraklarımızın üzerinde Kürt Devleti kurulmuşçasına askeri gücümüz oralardan çekilmiş, adamlar alikıran baş kesen durumda, silahları bellerinde şehirlere inmişler kaymakam bile atar duruma gelmişler.
Şimdilerde PKK’nın uçaksavarlarının, tanklarının roketlerinin olduğunu bu çekilme süreci aldatmacası ile çektirilen Türk ordusu karşısında, tam teçhizatlı bir ordu haline geldiğini yetkili ağızlardan öğreniyoruz. PKK’nın elindeki silahların Suudi Arabistan’ın sağladığı her ne kadar söylense de bence bu şişirme haberdir. Neden mi? Hatırlayalım, İncirlikten kamyonlarla ÖSO ya silahlar gönderilmişti, nasılsa bu açığa çıkmış basına düşmüştü. Böyle olunca ABD elçisi bayanı (ismini hatırlayamadım şimdi) geri çekmişti.
O zamanlar kamyonlarla giden silahların en az yarısının PKK’nın eline geçtiğini yazmıştım. İşte tüm bu olanlar ve başbakanın halka diktatör yaklaşımı bizleri isyan ettirdi. İşler umduğu gibi gitmeyince başbakan için tek kurtuluş Esad’ı düşürmeye kalmıştı. Yani iktidar için Esad’ı yenmek zevahiri kurtarmak olacak.
Bugün başbakan yardımcısı Bülent Arınç Suriye’ye ait bir Mİ 17 helikopterinin Hatay Güveçli bölgesinde hava sahası ihlalinde bulunduğunu belirterek, "Tüm uyarılara rağmen ihlalin devam etmesi nedeniyle söz konusu helikopter Malatya’dan havalanan hava kuvvetlerimize ait jetlerimizle füze ile vurularak düşürülmüştür." dedi.
Ben olayın böyle olduğuna inanmıyorum. Esad bizle savaşmak istemiyor neden burnumuzun dibine kadar güpegündüz helikopterini göndersin ki?
Bunda bir iş var. Savaş çığırtkanlığını biz yaptığımıza göre mutlaka bir şeyler düşünmüşüzdür diyorum...
Helikopter Türk hava sahasını, yaklaşık 14.200 feet irtifada seyrederken, 2 km. derinlikte ihlal etmiş, bölgede hava devriye görevinde (Havada Hazır) bulunan iki adet F-16 uçağından birisi tarafından, saat 14.27’de Türk hava sahasında iken vurulmuş ve hududun takriben 1 km. Suriye tarafına düşmüş.” PÖH!
Bana hiç inandırıcı gelmedi açıkçası. Esad’ın helikopteri olduğu ne malum? Atılmayan iftira kalmadı adama. Belki ÖSO sunun olamaz mı?
Pilotların atladıkları görülüyor yani büyük bir oyun için, bir helikopter feda edilemez mi?
Pilotlar neredeler? Vahşi sakallılar öldürdüklerini söyleyebilirler. Bakalım Esad ne diyecek?
ABD’nin kanlı tarihine baktığımızda çıkarı için ne kadar kan döktüğünü biliyoruz, bu da bir senaryo olamaz mı? Yani Suriye bize saldırdı, yasalara göre vurma, savaş çıkarma hakkımız oluyor Helikopterin vurulduktan sonra 1 KM Suriye içine düşmesi nasıl olur bunun cevabı belki teknik olarak doğru olabilir ama bana yine de bir senaryo geliyor. Pislik atacağız ya!
Esad’ın aklı varsa “ki bunca yıl dayandığına göre elbette var,” karşı taarruza hiç geçmesin. Tıpkı arada bir ülkesinin üzerinde uçan sağı solu bombalayan İsrail uçaklarına karşılık vermediği gibi.
Erdoğan tarafından Türkiye gerçekten içinden çıkılmaz bir tehlike içine itiliyor
Kendi ülkemizde Doğu ve Güneydoğuya yasaklı bölge gibi gidemiyoruz. Bakınız, Hatay’ın Yayladağı ilçesindeki Kel Dağı’nda kurulan radar üssüne giden CHP milletvekilleri, ‘Yasak’ olduğu gerekçesiyle içeri alınmadı. Bu ne demektir düşünebiliyor musunuz?
CIA nın PKK ya Kandil de yaptığı gibi Suriye’nin rejim karşıtı teröristlerine de İncirlikte eğitim verdiğini de biliyoruz. Velhasıl Amerika çekilmiş gibi görünse de, başbakanın savaş çıkartmak için adeta çıldırdığını bildiğinden taşeron olarak bizi kullanmadığı, ortaya atmadığı ne malum?
Yarını bekleyecek ve göreceğiz. Allah sonumuzu hayır eylesin bu sorunlu Tayyip’ten ve iktidarından bizi biran önce kurtarsın. Başka ne diyeyim. Zorla kaşınıyoruz işte!

TC.Tünay Süer
17.Eylül.2013

Yirminci yüzyılın ilk yıllarında genç bir kurmay subay, Makedonya’daki sayısız çete harekâtı ile adını duyururken, ihtilalci, ve reformist fikirleri de ruhunda geliştirmektedir. Denilebilir ki Enver Bey devamlı kaynayan bir kazan içinde hareket halindeydi ve 1906–1907 yılları içinde hayatının en hareketli bir dönemini yaşamaktaydı.
9 Mart 1905’de Kolağalığa (Önyüzbaşı) terfi eden Enver bey, kısa bir süre sonra Manastır askeri bölgesinde eşkıya takibi amacıyla yeni teşkil edilen Ohri, Karasova Askeri Müfettişliğine tayin oldu. Bu çetin görevi büyük bir istekle kabul etti. Böylece, her fırsattan istifade ile Makedonya’da çok şeyler görecek, tanıyacak ve öğrenecekti. Enver Bey, o günleri şöyle anlatır:
“Bazen bir ay süren geceli gündüzlü çete takip ve çatışmalarından sonra hemen ikinci bir vazifeye memur ediliyor ama hiçbir zaman hoşnutsuzluk göstermiyordum, şahsi menfaat düşünmedim. Evet, çeteler ve ihtilal komiteleri hürriyet kelimeleri ile beraber bunlardan her biri, kendileriyle soydaş olan milletlerin, devletlerin dillerini konuşuyorlardı. Bunların hareketleriyle beraber Avrupa büyük devletlerinin de müdahaleleri artıyordu. Ama ne yapıp yapıp bu müdahaleleri azaltmak, bu suretle de bir (çözüm şekli) bulunana kadar memleketi elimizde tutmak lazımdı. Başka çaremiz yoktu. Bunun için çarpışıyorduk. İşte bu imanla ve bu maksat için, iki yıl zarfında yalnız kendi kumanda ettiğim müfrezelerle 56 müsademeye (çarpışmaya) girmiştim...”(4).
Bu günler içinde Enver Bey, Manastır’ın Morgeva nahiyesindeki İven taşlıklarında ve bir yortu günü 16 Bulgar köylüsünü öldüren Giritli Kaptan Skalidis’in 21 kişilik çetesini sıkıştırır ve hepsini imha eder. 5 Ağustos 1322 (1906) da daha birkaç çeteyi ayrı ayrı sarar. 3 şehit verir ama çeteler yenilmiş ve bölge temizlenmiştir.
Bir başka sefer, 22-25 Ocak 1322 (1906) günü yarım metre kar içinde, çok arızalı arazide, her defada 13 saat süren çarpışmalara kumanda eder. Karda ayakları kısmen donar(5). Karla ovuşturarak tedavi eder. Aynı yılın Nisan ayı hep çatışmalarla geçer. Demirhisar nahiyesinde çarpışır. 4 Mayıs’ta 15 kişilik Petro çetesinin tümünü imha eder. Aynı yılın Haziran ayında Manastır civarındaki Desolay köyündeki çatışmada uyluğundan yaralanır. Bir ay tedavi görür, ama yarası geçer geçmez hemen dağlara koşar. 14 Haziranda Elhova’da Rum, Pirlepe’nin Nikodim taraflarında Bulgar çeteleriyle savaşır.
Hele 3 Temmuz 1322 (1906) da, Pirlepe-Tikveş kazaları arasında, Nikodim ve Rafla köyleri etrafında tam 250 kişilik bir Bulgar çetesi ile savaşa tutuşur. Bu çeteye Bulgar subayları kumanda eder. Yanlarında 3 borazan bile vardır. İlk gün 52 kişilik ihtiyatları, ertesi gün de 85 çeteci imha edilir. Kendi birliğinden 4 şehit 7 yaralı vardır(6).
Bulgar, Rum, hatta Müslüman Arnavut çetelerinin peşinden ayrılmaz ama çatışmaların bir türlü sonu gelmez. Osmanlı Devleti, Osmanlı vatandaşları ile her tarafta savaş halindedir. Bu savaşa katılanlar sadece Enver Bey’in birliği de değildir. Makedonya’nın her yerinde askerler hareket halindedir.
Enver Bey’in maceraları, ordu safhalarında ona büyük bir ün ve itibar kazandırır. 1908 ihtilalinden sonra da Enver Bey’in bu maceraları unutulmayacak, onun cesaret ve fedakârlıklarından daima saygı ile bahsedilecektir. Zaten Ordu Komutanlığı da bunu görmemezlikten gelemez. Önyüzbaşı Enver Bey, bir buçuk yıl içinde 13 Eylül 1907’de ve olağan dışı bir şekilde Binbaşı rütbesine yükseltilir. O Henüz 26 yaşında olduğu halde bir Kurmay Binbaşıdır(7).
İhtilalci çabalarla ilişkisini Enver Bey şu sözlerle anlatır:
“1906 senesi Eylül’ünde Selanik’e geldim. Orada amcam Mümtaz Yüzbaşı Halil ile konuşuyorduk. Evvelce onunla Anadolu’da ve Bulgar çetelerine benzer çeteler teşkilatlandırarak halkı uyandırmaya, hiç olmazsa böylece Anadolu’yu, Rumeli’nin uğraması muhtemel akıbetten kurtarmayı düşünmüştük. Bana hala eski fikrimde olup olmadığımı sordu ve nihayet Selanik’te, bütün memleket için düşündüğümüz gibi çalışmak üzere gizli bir cemiyetin mevcut olduğunu söyledi. Kendisinin buna dahil olduğunu, kimseye söylemeyeceğime yemin ettirdikten sonra açıkladı. Hafız Hakkı Bey’i (Hafız Hakkı Paşa) ziyarete gidiyorduk, işi ona da açtık, tereddütlüydü. Amcama şartlarını sordum. Meşrutiyet İdaresinin kurulmasına çalışmak ve 1876 Mithat Paşa Kanuni Esasi’sinin tatbik mevkiine koymaktan ibarettir dedi. Zaten nice defalar eşkıya çarpışmalarında ölüme maruz kaldığımı ve oralarda ölseydim, vatanıma bir hizmet göremeden dünyayı terk etmiş olacağımı hatırladım. Hülasa bu yolda ölürsem, hiç olmazsa vicdanım rahat ölürüm. Hemen muvafakat ettim”(8).
Formaliteler tamamlanırken Enver Bey bir gün kendisine büyük güven duyduğu Selanik Askeri Rüştiyesi Müdürü Binbaşı Tahir Bey’i ziyaret eder ve ona akıl danışır:
“Evvela yüzüme sorucu bir nazarla baktı. Sonra:
-Beni anlamaya mı geldin? Söyleyeceğim. Böyle bir cemiyet vardır, sen de gir, iyi olur, dedi”(9).
Bundan sonra cemiyete kabul işlemleri tamamlandı. İşlemler 20 yıl kadar önce Jön Türklerin kurduğu sisteme benzer bir şekilde İtalyan Carbonari Sisteminin aynıydı. Bunun yanında, yakın temasta bulundukları asilerin, öncelikle Bulgarların teşkilatından da yararlanmaları ve buna milli karakterimize uygun bazı özellikler katmış olmaları ve hatta mason localarından mümkün olduğu kadar fazla yararlanmış olmaları mümkündür.

DİPNOTLAR:

 (4)     Ş. S. Aydemir, Enver Paşa-I, s. 482-483
(5)     Bu donma olayı, o dönemde ve hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında eşkıya takibine çıkan pek çok askerin başına gelen bir olaydır. (Amcam P. Alb. Mansur Güreskin gençliğinde eşkıya takibi sırasında ayağının donduğunu farketmemiş, 65 yaşında bir mide ameliyatı sırasında olay ortaya çıkınca, ayağını kaybetmek mecburiyetinde kalmıştır.)
(6)     Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asyaya Enver Paşa-I, s. 482-484 (İstanbul-1985)
(7)     Aynı Eser, s. 484
(8)     Aynı Eser, s. 489
(9)     Aynı Eser, s. 490

Dr. M. Galip Baysan


Bir Balkan Kahramanı Enver Bey -1

 Bir Balkan Kahramanı Enver Bey–2

İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey Ankara’da yaptığı basın açıklamasıyla 12 Eylül 2013 tarihli Milliyet gazetesinde “İşte 10 Yıllık Sır” manşetini adeta dozerle ezdi geçti. Fikret Bila her ne hikmetse Abdullah Gül ve ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell arasında yapılan“2 sayfa 9 maddelik anlaşmayı sanki yeni bir versiyon ile gazeteye taşımış.
Neden? Milliyette ki yeni görevinin bunda dahli olabilir mi acaba?
Zira bu anlaşmayı İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Televizyon kanallarında açıklamış hatta TBMM Milletvekillerine 16 Temmuz 2003 tarihli mektubu ile bildirmişti. Ben de bunu yazılarımda defalarca yazmıştım.
Perinçek: “Sayın TBMM Başkanı ve Sayın Milletvekilleri;
Bu Gizli Mutabakatın, milletimizin bağımsızlığını, devletin egemenliği ve tekliğini, Türkiye’nin bütünlüğünü açıkça ortadan kaldırmaya ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zaafa uğratarak etkisiz hale getirmeye yönelik içeriği, çeşitli uygulamalarla doğrulanmaktadır. Her şey apaçık dünya kamuoyunun ve milletimizin gözleri önünde cereyan etmektedir.” Diyerek mutabakatın tüm maddelerini de vatansever bir duyarlık içerisinde mektubunda anlatmıştı. Bu mektubu ve mutabakat metninin tümünü Sedat SERTOĞLU  “AKP Gerçeği Vatana İhanet “ başlıklı yazısı ile kamuya taşımıştı. (http://akpartigercegi.wordpress.com/2007/05/27/abdullah-gulun-basbakan-iken-colin-powell-ile-yaptigi-gizli-antlasma/)
Vatanı satan boyutlara getiren anlaşmaya o zamanlar ne hükümet ne de muhalefet partileri itibar etmemişlerdi ve ya öyle görünmüşlerdi. Gül’de orta yere çıkıp öyle bir şey yoktur dememişti. Neden dememişti zira Abdullah Gül, Vatan gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmişti (Vatan, 24 Mayıs 2003)
Böyle önemli bir konuya Gül hep sessiz kalmış 4 yıl sonra Milliyet Gazetesinin 2 Temmuz 2007 tarihinde yaptığı bir açıklamada ““Bunların hepsi iftiradır, yalandır. Aslı yoktur. ABD ile bir anlaşma olursa devletin zabıtlarında olur” denilmişti.

Şimdi bu anlaşmanın asparagas olduğunu kim söyleyebilir? Geçen 10 senede o anlaşmada yazılan her madde hayata geçirilmiş ve Türkiye bu günkü karanlıklara adım adım getirilmemiş midir?
Peki, iyi niyetle, böyle bir anlaşmanın yapılmadığını bizde düşünelim ve inanmaya çalışalım. O zaman akıllara şu gelmez mi? Olacak olayların 10 sene önceden kâğıda dökülmesi ve kamuya duyurulması bir müneccim veya medyumun işi miydi? “Haydi, canım oradan” derler bu saçma düşünceye.
                                                                        *****
Başbakan Erdoğan kabadayıdır, atar, tutar ama bence böyle ince işlere pek aklı yatmaz. Erdoğan BOP Eş Başkanlığı kendisine verildiği zaman dahi tüm olanları ve olacakları anlamamıştı belki. Şimdilerde anladı ama iş işten geçti. Diğer yazılarımda da yazdığım gibi Türkiye’yi bu duruma getiren aslında Kılıçdaroğlu’nun çok itibar ettiği cumhurbaşkanı Gül’dür. Başbakan şimdi zevahiri kurtarmak için çırpınıyor, çırpındıkça sertleşiyor, halkı ikna etmek için yalanlara baş vuruyor, dışarda ve içerde antidemokratik söylemleri ve agresif tutumu ile battıkça batıyor. Tabi bu arada Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun beceriksizliği onu yanlış yönlendirmesi ile de hata üzerine hata yapıyor.
 Gül İle Erdoğan arasında çok fark vardır. Gül İngiliz Üniversiteleri arasında  “Kürt Araştırmaları Enstitüsü” olan tek yükseköğretim kurumu Exeter Üniversitesi’nde eğitim almış ve de ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterilmiştir. Erdoğan ne kadar patırtıcı ise Gül aksine sakin ve içten pazarlıkçıdır.
Gül’ün bir özelliği daha vardır o da Fetullah Hocaya çok bağlı olmasıdır. 

      Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yetkilerini kullanarak, Yusuf Ziya Özcan gibi bir Gülenciyi YÖK Başkanı olarak atamakla kalmamış,  pek çok Fethullahçıyı Türkiye Cumhuriyeti'nin üniversitelerine rektör olarak atamıştı.  Gül'ün, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Danışma Kurulu üyeliklerine nerede Atatürk düşmanı ve irticacı insan varsa onları ataması tesadüf müydü? Diğerlerinin isimlerini hatırlayamıyorum ama Prof. Dr. Mümtazer Türköne denilen Atatürk düşmanını unutamıyorum.                                                                    
                                                                       ****
Fethullah Gülen’in Atatürk ve devrimlerine ne kadar düşman olduğunu biliyoruz.1942 yılında Erzurum’da doğan, kendisini peygamber kabul eden bir imam olan Gülen’in, dedeleri gibi Said-i Kürdi ’ye manevi olarak çok bağlı olduğu ve gizli amacının ise bir Kürt devleti kurmak olduğu da söylentiler arasındadır. Rejim karşıtı verdiği vaazlardan hakkında kaç kez dava açılmış, hapis yatmış bir kişidir.

”Işık Evleri” ile gençlerimizin nasıl birer Atatürk düşmanı olarak yetiştirildiğini bilmeyen çok azdır sanırım. um.
                                                                         *****
Beyin yıkama!  Bugün gözaltına alınan ve hakkında Ergenekon Davasından 10 yıl 7 ay hapis cezası verilen Gazeteci ve Yurt gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ Tuncay Özkan’ın televizyonu Kanal Türk’te yapmış olduğu Türkiye Nasıl Kuşatıldı? / Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası programında Nurettin Veren’i konuk edip Gülen hakkındaki gerçekleri kamuya duyurduğu için Ergenekon suçlusu yapıldı. AKP’nin taktiği budur. Doğruları halka kim duyurmaya kalkarsa veya başbakanı eleştirirse o Ergenekoncu oluveriyor.
Tam otuz beş yıl Fethullah'ın sağ kolu olarak görev yapmış olan Nurettin Veren’in anlattıkları insanın kanını donduracak cinsten sözlerdi..2009 yılında Veren Türkiye'deki iki milyon hazırlık okulu öğrencisinin yüzde 75'i Gülen okullarına kayıt yaptırdı. Demişti. Bu günkü sayısını düşünmek bile istemiyorum.
Gelelim destanlar yazan polise!
Başbakan her ne kadar benim polisim, benim valim dese de inandırıcılıktan uzaktır ve o kendisini avutmaktadır. Başbakan aslında yaptığı yanlışların kurbanı olan yalnız bir adamdır bugün.
Polis kendi halkına karşı neden bu kadar acımasız diye düşünmeye gerek yoktur.  Gülen’in yetiştirmiş olduğu 200 binin üzerinde gencin Emniyet teşkilatında bulunduğunu ve bu polislerin laik Cumhuriyet'e bağlı polisleri sindirip yerlerine Hoca Efendi’ye bağlı polisleri yerleştirmiş olduklarını yetkili bir ağızdan duymuştuk. İstanbul Emniyet Teşkilatı bünyesinde yer alan Organize Suçlar Masası'nın eski başkanı Serdar Saçan’ın hazırladığı raporlardan öğrenmiştik, hatırlayalım. Polis içindeki örgütlenmeyi meydana çıkartmasına karşılık AKP, mükâfat olarak Saçanı da “Hükümeti devirmek suçu ile Ergenekon’dan tutuklatarak içeri tıktı.
                                                                      ****
 Nurettin Veren ’de "Emniyet teşkilatında polis üniforması giyen imam başkanlar var. Pek çok komiser emirlerini bu imamlardan alıyor." Demişti. Tüm bunları daha geniş bir açıdan ele alırsak polisin Atatürk gençliğine düşmanlığı meydana çıkmaktadır. İşte bu şekilde beyni yıkanmış polisin bir gencin arkasından “Nereye kaçıyorsunuz Atatürk’ün piçleri “diye bağırması ona göre doğaldır. Çünkü Atatürk’ü din düşmanı, hain olarak ona tanıtmışlar bu duygularla yetişmiştir.
Fetullah Hocanın 1970 li yıllardan beri yetiştirdiği rejim ve Atatürk düşmanı gençlerin çoğu günümüzde devletin önemli yerlerindedir, hâkim, savcı ve ordunun içine dahi sızmış durumdadırlar. Yani yurdumuzda iç tehdit PKK dâhil dış tehditten daha fazladır. Birliğimiz, kardeşliğimiz, huzurumuz büyük tehlike altındadır.
 Tüm bu bilgilerin siyasetle ilgilenmeyen halkın bir kısmının dahi bilgisinde olduğu halde  “Cemaat sermayesinin gücü kırılırsa ülke zarar görür”  diyen CHP Genel Başkanı Kılçdaroğlu ‘un bu sözlerini talihsiz bir açıklama olarak görmekteyim. Cemaat sermayenin kırılmasını ülkenin göreceği zarar olarak dillendirmesi hiç hoş değil. Hele Atatürk’ün Partisi CHP Genel Başkanı sıfatına hiç yakışmamaktadır.
Şimdilerde Abdullah Gül+Fethullah Hoca+Kemal Kılıçdaroğlu hükümetinin “bir restorasyon hükümeti” olacağı dillendirilmektedir ve ne yazık ki CHP liderinden hiç ses çıkmamaktadır. Bu sessizliğinden ne anlamalıyız?
Tayyip Erdoğan’ın yerine konacak ortak olarak Kılıçdaroğlu’nun seçildiği söylentileri ayyuka çıktı. Kılıçdaroğlu’ndan tık yok!
“Mustafa Kemal’in Askeri” tanımına giren milletin ve Cumhuriyetin bütün güçleri hedefteyken CHP ‘den beklenen muhalefetin yapılmaması halkın üzerinde haklı olarak çeşitli anti yorumlara yol açmaktadır. Türkiye’de yer yerinden oynarken her taraf güllük gülistanlıkmış gibi sessiz ve tepkisiz kalmak CHP içindeki ulusalcıları derinden yaralamakta, kahretmektedir.  Buna kimsenin hakkı yoktur. Söylenenler yenilir yutulur cinsten değildir. Bir genel başkan partinin ideolojisinde hareket etmiyorsa ve parti içinde aynı şekilde davranan vekillere göz yumuyorsa o zaman üstlendiği görevi yapamıyor veya yapmıyor demektir. Böyle olunca da işgal ettiği koltuğu halkın yanında yer alacak adam gibi muhalefet yapacak bir başkasına devretmelidir.
Bu sözlerimi aynı zamanda adı var kendisi yok olan MHP ‘nin Genel Başkanı Bahçeli’ye de söylemekteyim. Sıkılmadan çökmekte olan AKP için AKP’de kaos ülkeye zarar verir” verir demesine ne demeli?
Ayıp ya! Aslında bu tutumuyla ülkeye kendisi zarar vermektedir.
Son söz, beni AKP’nin restorasyonu değil Türkiye’nin geleceği ilgilendirmektedir. BDP dışında Atatürk düşüncesindeki tüm partiler birleşerek isyan bayrağını açan halkın yanında olmalı mücadele etmelidirler ya da kapılarına kilit vurmalıdırlar. Eğer böyle giderse kendilerinin istemi dışında bir başkaları o kapılara kilit vuracaklardır. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna  az...
TC.Tünay Süer
15.Eylül.2013

Copumuz vardı…
Yetmedi…
Toma aldık.
Tazyikli su sıksın diye…
Sıktı da…
Oda yetmedi…
Biber gazı…
Sis bombası…
Gaz Bombası…
Plastik mermi…
Kullandık…
Sonuç oldukça başarılı!!!
Yurttaşlarda altı ölü…
Onlarca göz kaybı…
Yüzlerce yaralı…
Yine yetmedi...
Eksik olan tamamlanmalıydı!…
Ve tamamlandı…
Elektrik şok tabancası…
Daha fazla “destan” yazmak için…
Amerika’dan alınmış…
Demokrasi, insan hakları şampiyonu!!! Amerika’dan.
Silah tüccarlarının kasası yine doldu…
Emperyalistler, Türkiye’nin büyümesini istemiyorlar çünkü…
Beyler, yetkililer, etkililer.
Bunlar,
Olayları durdurmak bir yana, halkı tahrik eden uygulamalardır.
Olayların durmasını mı istiyorsunuz?
Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, yurttaşları ötekileştirmeden herkesi kucaklayacak şekilde empati (duygudaşlık) ve adil paylaşım.
Türkiye’nin laik bir ülke olduğu unutulmadan din ağırlıklı politikalardan vazgeçilmesi, din işlerinin Diyanet İşleri Başkanlığına bırakılması.
Alın size çözüm…
Deneyin mutlaka başarılı olacaksınız.
Tarihte sonuna kadar başarılı olmuş diktatörlüklerin örneği yoktur.
Ama başarılı olmuş, yurttaşlarına güven, huzur getirmiş, demokrasi ve hukuk üstünlüğünü ilke edinmiş yüzlerce devlet vardır.
Benden söylemesi…

15.09.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

 ANADOLU VE TRAKYA MÜSLÜMANLARININ EN TELİKELİ GÜNLERİ

SAKARYA  (23 AGUSTOS–13 EYLÜL 1921)



  Türk tarihinin en sıcak temmuz ayı olarak vasıflandırdığımız 1921 yılı Temmuz ayında Yunan Kıralı Konstantin ve Prenslerin de Anadolu’ya geçerek başlattıkları büyük Yunan Taarruzunun elde ettiği önemli başarılar sonucu, 12-19 Temmuz arasında, yani bir hafta kadar kısa bir süre içinde Afyon, Kütahya ve Eskişehir bölgelerinin düşman eline geçmesi nedeniyle, Türk Ordusu,   Eskişehir’in doğusunda tutunmaya çalışırken Ankara iyice karışmaya başlamıştı. Meclis sorumlulardan hesap sorma peşindeydi. Pek çok milletvekili aynı yılın Şubat- Mart aylarında Londra’da yapılan ara görüşmelerde biraz daha toleranslı davranılmadığından pişmanlık duyuyordu. Çoğu bu maceradan kendini sıyırarak İstanbul’a dönmek ve büyük devletlerin verdiği kararlara uymak gerektiğine inanıyordu. En önemli konu da, Yunan Ordusunun ölümcül yürüyüşü karşısında ümidi kırılan Ordudaki Asker kaçaklarının artmasıydı. Zaten az olan mevcut kuvvetlerin sayısı 20.000’in altına düşmüştü. Asker kaçaklarını durdurabilmek için çare olarak Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa; Meclise sunduğu bir teklifle İstiklal Mahkemelerinin (Kastamonu, Konya, Samsun’da) yeniden kurulmasını istedi.
Fevzi Paşa Mecliste yaptığı konuşmada büyük bir sorumluluk örneği gösterdi : “Stratejik komuta hatalarına gelince, Genelkurmay Başkanı olarak onlardan ben sorumluyum, vereceğiniz cezayı şimdiden kabul ediyorum” dedi ve “Ben ölümden korkmam, milletim uğruna seve seve şehit olmasını bilirim” diyerek yerine oturdu.(1)  Hiçbir kurtuluş çaresi kalmamış gibiydi. Türk halkı tarihindeki en acılı ve en zayıf günlerini yaşıyordu. Tanrıdan başka hiçbir yardımcısı kalmamıştı. Maddi ve manevi bütün güçler düşmanların elindeydi. Türk tarihinde 1683 yılında Viyana önlerinden dönen “Maksimum güç çizgisi”, Temmuz 1921’de Minimum- sıfır çizgisine yaklaşıyordu. Bu çöküşü ancak bir “Mucize” durdurabilirdi.
İşte bu ümitsiz günlerde Türk tarafında yeni bir faktör devreye girdi. BMM. Kurucusu ve Başkanı, müstafi (istifa etmiş) bir general olan Mustafa Kemal; 17 Temmuz günü gece yarısına doğru Batı Cephesi Komutanına şu telgrafı gönderdi: “Şimdi yola çıkarak sizinle görüşmek istiyorum, acaba rahatsızlık verirmiyim?” Telgrafına Cephe Komutanı İsmet Paşadan olumlu yanıt alınca cepheye hareket etti. 18 Temmuz saat 05.00de İsmet Paşa ile buluşup Karaca hisar’daki komuta yerine gittiler. Durum kendisine anlatılınca Yunan Ordusunun manevra planını daha iyi anladı. Yunanlılar mevcut üç kolordularının ikisi ile, Afyon kuzeyinden Eskişehir’in doğusuna doğru bir kuşatma yaparak Türk kuvvetlerinin Ankara istikametinde çekilmesini önleyecek ve bulundukları bölgede imhasını sağlayacaklardı. M. Kemal komutanlara “Savaşı kaybetmişiz değil mi?” diye sordu.”Öyle görünüyor” cevabını alınca da” Öyleyse işimiz Orduyu kurtarmak ve yeni bir mevzide hazırlanmak olmalıdır. Kademe kademe Sakarya gerisine kadar çekilmelidir.” Talimatını verdi.(2) Komutanlar kendisine bu kadar büyük bir arazi kesiminin savaşmadan düşmana terk edilmesinin Meclis ve Halk üzerinde büyük gerginlik yaratacağını, bunu göğüslemenin çok zor olacağını söyledikleri zaman da  “ Biz askerliğin gereğini yerine getirelim sivil politik baskılara hep beraber karşı koyarız”  cevabını verdi.
Mustafa Kemal Paşa bu çekilişle ilgili gerekçelerini kendi Söylevinde şu sözlerle anlatmaktadır.
“Ordu’yu Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusu ile aramızda büyük mesafe bırakarak çekilmek gerekir ki Orduyu derleyip, toplayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilinmeliydi. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden destek örgütleri kurmak zorunda kalacak, her durumda ummadığı bir zorlukla karşılaşacaktı. Buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha elverişli koşullar içinde bulunacaktı. Bu çekilişimizin en büyük sakıncası: Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok toprağımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda oluşabilecek iç sarsıntılardır. Ama az zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Askerliğin gereğini duraksamadan uygulamalı, başka türden sakıncalara hep birlikte karşı koymalıydık.” (3)
Ankara’ya dönen Mustafa Kemal Paşanın ne bilgi vereceğini herkes merakla bekliyordu. Aslında meclis aynı gaye ve aynı ideal uğruna mücadele eden homojen bir kitle değildi. Mecliste her ne kadar sadece iki grubun var olduğu görünüyorsa da, aslında hedef ve idealleri ayrı ayrı olan dört grup mevcuttu. Bilinen en önemli grup, İstanbul’a Saltanat ve Hilafete bağlı “Saltanat Grubu” idi. Bunlar ülkenin işgallerden kurtarılması için Mustafa Kemal Paşa ile çalışmayı, kurtuluştan sonra yeniden İstanbul’a, Halife Sultana bağlanmayı düşünüyorlardı. İkinci Grup eski İttihatçılardan oluşan ve doğacak ilk fırsatta Mustafa Kemali  elimine edip Enver Paşa ve kaçak İttihatçıları davet etmeyi düşünen “Enver Paşa Grubu” idi. Üçüncü grup yurt içi ve yurt dışındaki Bolşeviklerden oluşan “Sosyalistler Grubu” idi. Yunan ilerleyişine karşı Kafkasya’daki “Kızıl Orduyu”  davet etmek ve Anadolu’da bir “Sosyalist Cumhuriyet” kurmak istiyorlardı. Son grupta tamamen Mustafa Kemale ve onun kurtuluş, tam bağımsızlık ilkelerine bağlı “İstiklal Grubu” idi. Ülkenin kurtuluşunun gelecek için yeterli olmayacağını, bir daha aynı durumlara düşmemek için ülkede “çağdaş reformların da yapılmasının gerekli olduğuna inanıyorlardı.
Sakarya’da Yunan Ordusu’nun ölümcül yürüyüşünü durdurmaya çalışan Mustafa Kemal ve küçük ordusu (General Harington’un raporuna göre) iki ateş arasında idi. Bu ikinci ateş Enver Paşanın Bolşevik kuvvetleriydi(4) . Birinci tehlike batıdan yürürken, ikincisi doğuda bekliyordu. Bu arada kendileri(yani İngilizler) ve Sultan İstanbul’da pusuya yatmışlar, fırsat kolluyorlardı. Enver Paşanın hangi kuvvetlerin başında Ankara’yı kurtarmaya geleceği belli değildi. Bu kuvvetler sırf Ruslardan Kurulu olmayıp Azeriler, Dağıstanlılar, Çerkezler gibi “kardeş askerlerden” oluşabilirdi. Böylece Enver Paşa “İkinci Harekât Ordusu” başında yine bir kurtarıcı olarak ortaya çıkmış olacaktı.(5) İstanbul’daki Müttefik Orduları Başkumandanlığından İngiltere Harbiye Bakanlığına 5.8.1921 tarihinde gönderilen şu şifre mesaj ilginç bilgiler vermektedir:
“19 ve 21 Temmuz arasında, Türk çekilmesinin ilk haberleri Ankara’ya ulaştığı sırada, umumi maneviyat bozuldu ve Mustafa Kemal, Fevzi (Paşa) ve Genelkurmay dışında herkes Bolşevik kuvvetleriyle Enver Paşanın dönmesini yaygarayla istemeye başladı. Transkafkasya’daki Kızıl ordu Kumandanı 20 Temmuz günü Kazım Karabekir’e yaklaştı ve İngilizlerin Yunanlıları desteklemesi karşısında kendisinin de ordusunun yardımını milliyetçilere sunmaya hazır olduğunu bildirdi. Millet Meclisi’nin gizli bir oturumundan sonra, şu şekilde yanıt vermesi için Kazım Karabekir’e talimat yollandı: Millet Meclisi Mavera-i Kafkas’taki Kızıl ordu Başkumandanına teşekkür eder. Bununla beraber Türkiye, teklif edilen yardıma şimdilik ihtiyaç duymamaktadır. Böyle bir yardım gerekli olursa, Türkiye, Kızıl ordu Başkumandanının değerli yardımlarından yararlanacaktır. Milli ordunun bütünlüğü korunabildiği sürece, Mustafa Kemal’in “Milli Misakı” terk etmeye niyeti yoktur.(6)
Cephe dönüşü Mustafa kemal Paşa Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada “Cephede durumun düzeldiğini ve telaşa gerek olmadığını” söylemiş ve konuşmasını “Dört hafta sonra düşmanı yeneceğiz” sözleri ile tamamlamıştır. Tabii Meclis üyelerinin bu sözlere inandıklarını ve mevcut endişelerin giderildiğini söylemek mümkün değildi. Kimi mahzun gözlerle Mustafa Kemali dinlerken, kimisi kızgın kızgın söylendi, kimisi de dudaklarında alaylı bir gülüşle onu izliyordu.  Mecliste faaliyete geçen muhalifler: “Nasıl olsa arkasında bütün Hıristiyan Batı Dünyası’nın teşvik ve desteği olan Yunan Ordusunu yenmek imkânsız, Mustafa Kemal de bu işi başaramaz. Hiç olmazsa bu vesile ile ondan da kurtulmuş oluruz” düşüncesi ile önce gizli gizli, sonra da açıkça Mustafa Kemal Paşanın Ordunun başına geçmesini istediler.
Mustafa kemal Paşa önce arkadaşlarına danışmak gerektiğini beyan ederek izin istedi,  Arkadaşları adına konuşan Topçu İhsan: “Siz bizim son ümidimizsiniz, sizi kaybedersek her şey biter. Bu ümitsiz durumu kurtarmak imkânsız, bari siz ayakta kalın” sözleri ile onu caydırmağa çalıştılarsa da Mustafa Kemal arkadaşlarını yatıştırdı ve onlara cesaret verdi.  Görüşmelerden sonra “Başkomutanlığı, ancak üç aylık bir süre için ve Meclisin bütün yetkileri ile birlikte verirseniz kabul edebilirim” cevabını verdi. Bu teklif üzerine yapılan uzun ve tartışmalı görüşmelerden sonra (5 Ağustos 1921 günü),  salonda bulunan bütün milletvekillerinin oyları ile Başkomutanlığa atandı.(7)

DİPNOTLAR:

(1) Falih Rıfkı Atay : Çankaya S.298 ( Bateş A.Ş.İstanbul-1984)
 (2) Orgeneral Fahrettin Altay : On Yıl Savaş ve Sonrası (1912-1922),S.290 (İnsel Yayınları,İstanbul-1970)
 (3) Atatürk : Söylev-2,S.446-447 ( TTK,Ankara-1978,7.Baskı )
 (4) Eric Jan Zurcher : Milli Mücadelede İttihatçılık,s.229-230 (İstanbul-1987)
 (5) Bilal N. Şimşir : Sakarya’dan İzmire,s.134-135 ( Ankara-1989)
 (6) Aynı Eser, s.139-140
(7)   M.Galip Baysan: Türkiye’de Demokrasinin Kuruluşunda Ordunun Rolü, İkinci Kitap 1918-1950,s.112  ( İzmir-2005)

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget