Haziran 2015
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Okuyucuya bundan böyle, sıkıcı günlük olaylardan uzaklaştırmak amacıyla, bazen, tarihi, ilginç, eğlenceli değişik konular vermek için, okul tarih kitaplarının (resmi tarihin) pek de yazmadığı çok ilginç bazı olaylara değineceğiz.
Bu yazımda Büyük Selçuklu Türk Devletinin kurucu hükümdarı Tuğrul Bey’in yaşantısından ilginç bazı kesitlere yer vereceğiz.
Tuğrul Bey Ve Bazı İlginç Yanları -1- Cevat Kulaksız

Tuğrul Bey ya da Toğrul, Toğril Beg, (do. 990--öl.4Eylül 1063) Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve hükümdarıdır.
Tuğrul Bey, Kardeşi Çağrı Bey’le, Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Bey’in torunudur. Babası Mikail, savaşta gazaa akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk’un yanında büyüdü. Çocukluğu Cend’de geçti.
Tuğrul Bey'in ilk yılları yurt aramakla geçti. 1034'te Şah Melik'e karşı ilk mağlubiyetini aldı ve 7–8 bin askerini kaybetti. 1035'te ilk büyük zaferini Gazne hükümdarı Mesud'a karşı savaşarak elde etti. Bu savaş Selçukluları mültecilikten kurtarıp ülke sahibi bir devlet haline getirdi. Tuğrul Bey, Nişabir'i payitaht seçip 1038'de ilk kez adına hutbe okuttu.

NİŞABUR YAĞMALANMAKTAN NASIL KURTULDU
Nişapur’lular, bir sabah uyandıklarında, kentlerini Türk savaşçılarının kuşattıklarını görmüşlerdi. Ordularının başında iki kardeş vardı: “Şahin” diye tanınan Tuğrul Bey ve “Atmaca” diye bilinen Çağrı Bey. Bu iki kardeş, Selçuk Bey’in oğlu Mikail Bey’in iki oğlu idiler. Kuşattıkları Nişapur kentinin ileri gelenlerine şöyle haber göndermişlerdi:
“-Erkeklerinizin küstah, sularınızın yer altında oldukları söyleniyor. Direnecek olursanız, yeraltındaki su oluklarınız yer üstüne, erkekleriniz de yer altına gider”.
Kuşatma sırasında sık görülen palavralar! Yine de, Nişapur’un ileri gelenleri, “kent halkının canına ve malına dokunulmayacağı, suyollarına zarar verilmeyeceği” sözüne karşılık teslim olmaya karar verdiler. Yenenin sözü ne işe yarar? Kuvvetler kente girer girmez, Çağrı Bey adamlarını kent içine ve çarşıya salmak istedi. Tuğrul Bey, “ramazan olduğu ve bir İslam kentinin ramazanda yağmalanamayacağı” gerekçesiyle karşı çıktı. Görüşü benimsendi ama Çağrı Bey pes etmedi. Sadece halkın bağışlandığı ramazan ayından çıkana kadar beklemeye karar verdi.
Kentliler, iki kardeş arasındaki görüş farkını öğrendiklerinde, ertesi ay yağmalanacaklarını, saldırıya uğrayacaklarını ve öldürüleceklerini anladılar. İşte büyük korku böyle başladı. Saldırıdan kötüsü, saldırının beklenmesidir. Hiçbir şey yapamadan, aşağılayıcı bekleyiş. Dükkânlar boşaltılmıştı. Erkekler gizlenmişti. Kadınlar ve kızlar güçsüz kalmış, ağlaşıyorlardı. Ne yapmalı? Nasıl kaçmalı? Hangi yoldan gitmeli? İşgalci her yeri tutmuştu. Atlı askerler, Büyük Meydan Çarşı’sının çevresinde, Yanık Kapı’da, mahalle aralarında, semt sokaklarında gidip geliyorlardı. Sürekli sarhoştular. Bir fidye, bir vurgun, bir rüşvet bekleyişi içindeydiler. Diğerleri de komşu köyleri yağmalıyorlardı.
Orucun bitmesi, bayramın gelmesi istenmez mi genelde? O yıl, orucun sonsuza kadar sürmesi, bayramın hiç gelmemesi istendi. Yeni ay gökyüzünde belirdiği vakit, kimse ne eğlenmeyi, ne gezmeyi, ne kuzu çevirmeyi düşünebiliyordu. Zaten bütün kent,bir aydır beslenen kurbanlık bir koyuna benziyordu.
Bayram öncesinde, dileklerin yerine getirildiği Kadir Gecesi’nde, binlerce kişi, dua ve gözyaşları içinde, geceyi camilerde, tekkelerde geçirmişti.
Kale içinde ise, SEçuklu kardeşler arasında hararetli bir tartışma sürmekteydi. Çağrı Bey, askerlerine aylardır para verilmediğinden sızlanıyor, bu zengin kenti yağmalamaları sözü verildiği için savaştıklarını söylüyor, ayaklanmak üzere olduklarını, onları daha fazla tutamayacağını söylüyordu.

Tuğrul Bey başka bir dilden konuşuyordu:
“-Biz, fetihler öncesi bir dönem yaşıyoruz. Daha alacağımız nice kent var. İsfahan, Şiraz, Rey, Tebriz ve daha niceleri. Teslim olduğu halde Nişapur’u yağmalamayacak olursak, bize hiçbir kapı açılmaz, hiçbir karargâh zaaf göstermez.
“-Düşünü gördüğün tüm bu kentleri, ordumuz olmadan, askerlerimiz bizi terk edecek olurlarsa, nasıl alırız? En sadık olanları bile, şimdiden ayaklanmış durumda, tehdit savuruyor.
İki kardeşin yanında, aşiretin kıdemli subayları vardı ve hepsi Çağrı’yı doğruluyorlardı. Bundan cesaret alan Çağrı, ayağa kalkıp şöyle dedi:

 “-Çok konuştuk. Adamlarıma kent sizindir diyeceğim. Sen, seninkileri durdurmak istiyorsan, durdur. Herkes kendi ordusundan sorumludur.
Tuğrul cevap vermedi, kımıldamadı. Korkunç bir ikilemin tam ortasındaydı. Sonra birden sıçradı ve hançerini eline aldı. Çağrı kılıcını çekti. Oradakiler, müdahale etmek mi yoksa her zamanki gibi iki kardeşin hesaplaşmasını izlemek mi gerektiğini bilemiyordu. Sonra Tuğrul konuştu:

-Ağabey, bana itaat etmeni bekleyemem. Senin adamlarını da durduramam. Ama onları kente salarsan, bu hançeri kalbime saplarım. Bunu deyip, hançeri kalbinin hizasına getirdi. Ağabeyi bir an duraksadı. Sonra kollarını açarak ona doğru ilerledi ve kardeşine sarıldı. Ona, bir daha karşı çıkmayacağına yemin etti. Nişapur böyle kurtuldu. Ama o yılın ramazanında duyduğu Büyük Korku’yu asla unutmadı.[i]
1028-1029 yılları arasında kardeşiyle birlikte Merv ve Nişapur kentlerini ele geçirdi. Buhara ve Balh kentlerine seferler düzenledi.
1038 yılında Nişapur'da kendini sultan ilan etti. 1040 yılında Gaznelilerle yaptığı Dandanakan Savaşı'nı kazanarak Gazne Devleti'ne karşı Selçukluların üstünlüğünü sağladı.
Kardeşi Çağrı Bey’i Horasan Valisi tayin eden Tuğrul Bey, İran’ın büyük bölümünü ele geçirdi ve Selçuklu topraklarını Anadolu’ya kazandırdı. 1060 yılında Fatımilerin eline geçmiş olan Bağdat’ı ele geçirdi. Abbasi Halifesi Kaim’in tekrar Bağdat’a dönmesini sağlayan Tuğrul Bey Halifenin kızıyla evlendi. 

TUĞRUL BEY HALİFENİN KORUYUCUSU OLUYOR.
Türkler Müslüman olduktan sonra da, gelişen ve genişleyen İslam’ın içinde sürtüşmeler, iktidar kavgası ve mezhep çatışmaları oluyor, bu arada İslam Halifelerine de büyük zulümler yapılıyordu.
Bu nedenle Abbasi Halifesi Kaaim Biemrillah, Selçuklu Türkleri’nin yardımını istemişti. Selçuklıu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 tarihinde güçlü bir orduyla Büveyhilerİn (Büveyhoğulları’nın) elinde olan Bağdat önlerine gelir.
Büveyhoğulları’nın zulmünden bıkmış olan Halife Kaaim Biemrillah, bunu kendisi için bir kurtuluş sayar ve henüz kente girmemiş olan Tuğrul Bey adına hutbe okutur. Hutbe okunması ve sikke kestirilmesi İslam geleneğinde hükümdarlık simgesidir. Halife’nin istemi ile Bağüdat’ta Cuma hutbesinde adı okunan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Bağdat yönetiminin başına geçer.
İşte o gün, artık “dünyevi saltanat” Türklere geçiyor, halife sadece “uhrevi” temsilcilikle yetiniyordu.
Böylece din işleri ile dünya işlerinin ayrılması bakımından laiklik açısından atılmış çok önemli bir adımdı; bir anlamda İslam’da laikliğin temeli sayılabilirdi. Bu adımı ve bu adıma dayalı temeli, İslam dünyasında bin yıl önce de, Cumhuriyet devrinde de ilk kez Türkler atmıştı. [ii]

GÖZLERİ OYULAN HALİFE
Abbasi Halifesi Kaaim Biemrillah, neden Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i dünyevi liderliğini kabul etmişti?
O sıralarda Abbasiler’in son dönemindeki kanlı mezhep savaşları vardı, tabii mezhep savaşlarının temelinde de iktidar kavgası vardır.
İran kökenli bir Şii hanedanı olan Büveyhoğulları 945 yılında Bağdad’ı fethetmişlerdi.
Bu fetih üzerine Halife Mustakfi, Büveyhoğulları’nın lideri, Bağdat Fatihi Ahmet’i emirülümera tayin etti. Ama Emirülümera Ahmet, Bağdat’ın fethinden birkaç hafta sonra Halife Mustakfi’nin gözlerini oydurttu ve yerine, Abu Kasım al-Fazl’ı Muti adıyla halifelik tahtına getirdi.
Abbasilerin son döneminde kanlı mezhep ve iktidar çatışmaları nedeni ile Abbasi Halifesi Kaaim Biemrillah, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in liderliğini kabul etmişti.
Bu tarihten sonra halifelik makamı artık Şii Büveyhoğulları’nın elinde oyuncak oldu.
Büveyhoğulları kardeşlerinin aralarındaki taht kavgası, Tuğrul Bey’in Bağdat’a girdiği 1055 yılına kadar bölgeyi kana buladı ve hilafet makamı da büyük zulüm görmüş biçimde Türk Sultan’ı Tuğrul Bey’e sığındı.
Halife’ye büyük zulüm yapan Büveyhoğulları’nın son temsilcisi Malik al-Rahim, Tuğrul Bey’in Bağdat’ı fethi üzerine hapse atıldı ve orada öldü.
Tuğrul Bey’in Bağdat hâkimiyeti devam ederken, onun kardeşleriyle savaşmasını fırsat bilen Şii Fatimileri 1058 yılında Bağdat’ı ele geçirerek, hilafeti makamını ellerine geçirdiler. Sonraları da Şii-Sunni çekişmeleri ile zulümler devam etmiş.
Daha sonra Gaznelilerle çeşitli tarihlerde savaşan Selçuklular Tuğrul Bey'in en önemli zaferi olan Dandanakan Meydan Muharebesi"yle yıkılma tehlikesini iyice bertaraf ettiler. Payitaht 1043'te Nişapur'dan Çağrı Bey'in komutanlarından İbrahim Yınal tarafından fethedilen Rey'e taşındı. 1058'de Abbasi Halifesi "Cenab-ı Hakk'ın kendisine tevdi ettiği tüm ülkeleri Tuğrul Bey'e naklettiğini" bildirdi.

Tuğrul Bey Ve Bazı İlginç Yanları -1- Cevat Kulaksız
Tuğrul Bey 1060'ta Mısır Fatimilerini bir daha toparlanamayacak şekilde bozguna uğrattı. Bizans karşısında sürekli savunma durumunda olan İslam dünyası, Tuğrul Bey'le birlikte hücuma geçti. Bizans elindeki Anadolu'ya ilk giren Türk Sultanı da Tuğrul Bey oldu.
Tuğrul Bey'in amcası Musa Yabgu'nun oğlu Şehzade Hasan, 1048'de Zap Nehri kenarında Bizanslılara mağlup olmuştu. Bunun üzerine Tuğrul Bey tarafından gönderilen İbrahim Yınal ve Kutalmış, Bizans ordusunu Hasankale'de mağlup ve komutanlarını da esir etti.
Tuğrul Bey Erciş ve Bergri kalelerini fethederek Anadolu'nun kilidi olan Malazgirt önünde ordugâh kurdu. Fakat Malazgirt, Tuğrul Bey'e nasip olmadı. 5
Eylül 1063 senesinde rey şehri yakınlarında yetmiş yaşlarında iken çocuksuz olarak vefat etti. Rey' deki türbesine defnedildi. Yerine yeğeni Alp Aslan geçti. [iii]

YEMEK DÜŞKÜNÜ TUĞRUL BEY
Tarihimiz boyunca, bazı Türk Hükümdarlarının içinde, birbirinden ilginç hareket ve davranışları olanları vardı. Türk Hükümdarı Tuğrul Bey, iyi sofra kurmak ve türlü türlü yiyecekler hazırlamak konusunda son derece itina gösterirdi. Öyle ki, erkenden atlayıp gezintiye veya ava gitti ise, çölde bir şeyler yemek üzere yirmi katır yükü yiyecek onunla birlikte giderdi. Sahrada o kadar yiyecek ortaya korlardı ki, bütün emirler ve Türkler bu işten hayretler içinde kalırlardı. Türkistan Hanlarının saltanat düzeni hep böyledir. Zira hizmetkârların elinde ve mutfakta bol yiyecekler bulunurdu. Sofrasına kim oturursa otursun onların, yiyip içmelerinden büyük haz duyardı.

KISIR TUĞRUL BEY’E ÇARE
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey kısırdı, ardı ardına evlendiği iki karısını da çocuk olmuyor diye boşadı. Tuğrul Bey’in çocuğu olmuyordu bir türlü, üçüncü eş olarak Bağdat halifesinin kızını aldı, o da altı ay sonra ölüverdi. Müneccimler, sağaltmacılar, üfürükçüler, şamanlar, «her dolunaydan sonra yeni sünnet edilen bir çocuğun pipi kapçığını yutmasını» önerdiler. Onu da yaptılar, Tuğrul Bey’e çocuk pipi sünnet kapçığını yedirdiler, ama bir çare olmadı. Tuğrul Bey’e bir çocuk vermemişti Tanrı. Türk elleri üzgün kalmıştı bunun için… [iv]

Cevat Kulaksız  
ckulaksizster@gmail.com


DİPNOTLAR

[i] Semerkant Amin Maalouf YKY İstanbul 2003 sf 37-38-39
[ii] Semerkant Amin Maalouf YKY İstanbul 2003 sf 21-22
[iii] Tarihimizle Yüzleşmek Emre Kongar Remzi Kitabevi sf 22-23
[iv] 2-Semerkant Âmin Maalof Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık 1998 Sf: 43–44

Güler misin ağlar mısın? - Güner Yiğitbaşı
Bugün (30/06/2015) avukat olarak sıkıntılı bir günümüzdeydik, sadece Karşıyaka Adliyesinin (   ) Asliye Ceza Mahkemesinde saat 10.25 de bir duruşmamız vardı.

Sabah kalktık hazırlandık ve rahat bir şekilde, güle oynaya, duruşmadan 15 dakika önce duruşma salonunun önünde hazır olduk.Listeye bir baktık, yirminin üzerinde dava dosyası var ve bizim duruşma saati olan 10.25 itibariyle,henüz onuncu sıradaki dava dosyasının duruşması yapılıyordu. Duruşm saatimiz gelmiş, ancak, önümüzde daha on dosya var.

Neyse, dosya çokluğundan dolayı olabilir diye düşündük, en fazla bir iki saat gecikmeyle de olsa, saat 12.00 sularında duruşmamıza girip ofisimize döner ve diğer işlerimizle meşgul oluruz diye düşündük.

Ne gezer, bütün dava dosyalarının ilk duruşmaları, hakim bey; dosyaların sanıklarını, müştekilerini ve tüm tanıklarını çağırmış, dosyaların arasına da beşer dakikalık süre koymuş, bizim kem talihimizden olsa gerek, tüm dosyaların, tüm sanık, müşteki ve tanıkları da hazır bulunmuşlar, tamam dedik, şimdi hapı yuttuk,bugün bir duruşma için burada geceleyeceğiz.

Ofisimiz,Karşıyakada olmadığı için, bir süreliğine ofisimize de gidemiyoruz, Karşıyaka Adliyesinde çakılı olarak kaldık.Can sıkıntısından, bir duruşma izliyoruz, bir Baro Odasına gidip televizyon seyrediyoruz, ancak, önümüzdeki on dokuz dosya bir türlü bitip bize sıra gelmiyor,akacak kan damarda durmuyor, bugün mahkeme kapısının önünde çile çekmek kaderde varmış, her dosyada iki üç tanık, dosyalar yeni ve ilk duruşmaları, kimlik tespiti ifade tespiti derken, her dosya için ayrılan beş dakika yeter mi? Yetmez tabii.

Duruşmada, sanık ifade verirken, müşteki sırasının gelmesini beklemeden sanığın sözüne karışarak, yalan diyor ve sanığa laf yetiştiriyor, bir avukat karşı tarafın avukatına yalan konuşuyorsun diyerek yalancılıkla suçluyor, bizim için  tam anlamıyla talihsiz ve sıkıntılı bir gün.

Sabah saat 10.25 de girmemiz gereken duruşmaya, tamı tamına dört saat yirmi beş dakika gibi rekor bir gecikmeyle, ancak saat 14.50 de girebiliyoruz.

Öfkemiz burnumuzda, duruşmaya, avukat kızımın yerine, yetki belgesiyle girdiğmiz için yetki belgemizi dava dosyasına koyulsun diye hakime vermesi için zabıt katibi bayana uzatıyoruz, katibe, bunu niçin taratmadınız diyerek hesap sormaya kalkıyor, tabi anında cevabını veriyoruz.

O sinirle, söz alarak; hakim bey'e, bu dilekçe değil, dilekçe olsa önceden  havalesini yaptırdıktan sonra taratır öyle dosyasına sunarız, bu yetki belgesi, duruşmada sunduğumuz bir belge, taratma mecburiyetimiz yok,siz tarayın, esasen havalesi yapılmayan bir belgeyi taratma imkanımızın da olmadığını söylüyoruz ve bu engeli de sinirlerimiz tavan yaparak, sağ salim aşıyoruz, sözümüze devamla; bu yaklaşık beş saatlik gecikmenin, kötü işleyen yargı sisteminin bir hatası mı, yoksa hakim hatası mı olduğunu anlayamadığımızı söylüyoruz ve yerimize oturuyoruz, nihayet duruşmamız başlıyor ve saat 15.15 de duruşma salonundan çıkabiliyor ve saat 16.00 da sağ salim ofisimize ulaşıyoruz.

30/Haziran/2015 gününü de bu şekilde sadece bir duruşma ile çöpe atıyoruz.

Şunu da belirtelim, bu üzücü ve düşündürücü gecikme, başımıza ilk defa gelmiş olmadığı gibi, sadece bizim karşılaştığımız bir durum da değildir.Tüm avukat meslektaşlarımızın başına gelen ve artık kanıksamak zorunda kaldığımız bir yargı ayıbıdır.

Güler misin ağlar mısın?

Sizce ne yapalım, gülüp geçelim mi, yoksa oturup ağlayalım mı?

Zamanın en değersiz olduğu ülkeler sıralamasında sanırım ülkemiz birinci sıradadır.

Orta Okul öğrencisiyken Almanca dil dersinde okuduğumuz Almanca kitabında bir okuma parçası vardı. “Zeit ist geld”, Türkçesi; vakit nakittir. Ne kadar doğru, Alman için vakit paradan kıymetli, Almanya'nın, 2.Dünya Savaşında tamamen yıklımasına rağmen, şu anda Avrupanın en ileri ülkesi olmasının hikmeti bu olsa gerek.

Vah, benim zavallı ve sahipsiz ülkem vah!

30/06/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosuna Kayıtlı Avukat

Parlamento Tarihinden Milletvekilleri - Cevat Kulaksız
Bu yazımızda tespit edebildiğimiz milletvekilleri ile ilgili bazı ilginç kesitlere değineceğiz. Pek çok farklı, değişik ayrıntı ve olaylar varsa da, biz okuyucuyu sıkmamak için sadece bazı ilginç ayrıntılara kısaca yer vereceğiz.
25 Dönem milletvekilleri yemin ederek göreve başladılar. İçlerinde türbanlı İslamcılar(AKP İstanbul Milletvekili Ravza Kavakçı), Kürt Vekil ( HDP Şanlıurfa Milletvekili Dilek Öcalan), Süryani Vekil Erol Dora (HDP Mardin Milletvekili) , Ermeni Vekil Garo Paylan (HDP den İstanbul milletvekili), Ermeni Vekil  Selina Özuzun Doğan CHP den İstanbul Milletvekili), Ermeni Vekil Markar Esayan (AKP İstanbul Milletvekili),  Roman Vekil Özcan Purçu (CHP İzmir Milletvekili),  Ezidi Vekil Feleknas Uca (HDP Diyarbakır Milletvekili Türkçe bilmiyor)
Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Roman milletvekili CHP İzmir Milletvekili Özcan Purcu olarak tarihe geçmiş oldu.
7 Hazirandaki genel seçimde 25. Türk parlamentosuna AKP den 258, CHP den 132, MHP den 80, HDP den 80 milletvekili ile 550 milletvekili girerken, seçilenlerden 98 kadın vekilden 21 tanesi başörtülü olarak Mecliste göreve başladılar. Başörtülülerden İstanbul Milletvekili Ravza Kavakçı, ablasının 16 yıl önce taktığı türbanla genel kurulda yemin etti. Merve Kavakçı 16 yıl önce türbanda direndiği için milletvekilliği düşürülmüştü.
Türk Parlamento tarihinin ilginç milletvekilleri böylece yemin edip göreve başlarken, hemen tespit edebildiğimiz aklımıza takılan ilginç bazı milletvekillerini aktaralım.
Türk siyasi tarihinde ilk parlamento Osmanlı döneminde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan törenle 19 Mart 1877'de açıldı. Bu meclis Kanuni Esasi'ye göre "Meclis-i umumi" olarak adlandırılmıştı. "Ayan meclisi" ve "Meclis-i Mebusan" olmak üzere iki kısımdan oluşan bu meclis, ilk oturumunu 20 Mart 1877 tarihinde Sultanahmet'teki İstanbul Üniversitesi binasında yaptı. Kısa süren bu meclis 93 Harbi nedeniyle dağıldı. Daha sonra yapılan ikinci genel seçimlerin ardından 18 Aralık 1877'de yeniden açılan meclis, Kanuni Esasi'nin verdiği yetkiyle padişah II. Abdülhamit tarafından 14 Şubat 1878'de kapandı.
1908'de bir seçim kanunu dikkate alınarak ilk seçim yapıldı. Seçme yaşı 25, seçilme yaşı 30 olan bu seçimlerde vergi ödeyenler oy kullanabiliyordu. 17 Aralık 1908'de yeniden açılan meclis, İstanbul'un işgali'ne kadar açık kaldı. Üç yıl sonra ise İstanbul'da ilk kez bir ara seçim yapıldı. Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmasından sonra bu meclis Mondros Ateşkes Anlaşması sonrasında İstanbul'un işgali nedeniyle 11 Nisan 1920'de resmen kapandı.

OSMANLI MECLİSİMEBUSAN
Parlamento Tarihinden Milletvekilleri - Cevat Kulaksız
1.Osmanlı Mebusan Meclisi ilk kez seçildiğinde 69'u Müslüman ve 46'sı gayrimüslim olmak üzere 115'tir. İlk Osmanlı Mebusan Meclisi 19 Mart 1877 Pazartesi günü Dolmabahçe Sarayında Padişah II. Abdülhamit tarafından açılmıştır. Mebusan Meclisi'nin ilk reisi padişah tarafından atanan Ahmet Vefik Paşa'dır (Armağan, 1978).
http://onedio.com/haber/ilk-osmanli-secimleri-ve-parlamentosu-242847
III. dönem Meclis-i Mebusanı'nda 142 Türk,  60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni bunlara 4 Taşnak ve 2 Hınçak mensubu dahildi, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 2 Ulah ve 1 Asuri (Dawud Bey Yusufani, Musul Vilayeti) mebus bulunmaktaydı. İdeolojik altyapısı dönem içinde şekillenmeye devam edecek olan İttihat ve Terakki Fırkası yaklaşık 60 mebusun desteğine sahipti.
https://tr.wikipedia.org/wiki/1908-1912_Osmanl%C4%B1_Meclis-i_Mebusan%C4%

OSMANLI MECLİS-İ MEBUSAN’DA  ZİNA TARTIŞMAMSI
1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet) sonucu yapılan seçimlerin ardından Meclis-i Mebusan 27 Aralık 1908’te açıldı.
Üç yıl görev yapacak Meclis-i Mebusan hukuk alanında da devrim niteliğinde düzenlemeler yapmak için çalışmalara başladı. .
Ceza Kanunu’nun bazı maddelerinin değiştiren yasa tasarısı Meclis Adliye Encümeni’nden geçip meclis genel kuruluna geldi.
Değiştirilmesi istenen maddelerden biri de zinaya ilişkin olan 201’inci maddeydi. Zina maddesi dört fıkradan ibaretti.

 ZİNA MADDELERİ
-Zina yapan kadın hakkında soruşturma açılması; eğer evliyse eşi; evli değilse velisinin şikayetine bağlıydı. Zina sabit görülürse kadın 3 aydan 2 yıla kadar hapsedilecekti.
-Şikayetçi olan koca veya veli davadan vazgeçer ya da mahkeme sırasında vefat ederse dava düşecekti. Kocası kadınla evlenirse dava yine düşerdi.
-Kadının zina yaptığı erkek evliyse, 3 aydan 2 yıla kadar; evli değilse 1 aydan 1 seneye kadar hapis cezasına çaptırılacaktı. Ayrıca her iki durumda da 5 Osmanlı altınından 100 Osmanlı altınına kadar para cezası verecekti. Ancak bu durumun kanıtlanması için suçüstü veya bir Müslüman’ın evinde yakalanılmasını ya da erkeğin kendi tarafından yazılmış mektuplarının bulunması şart koşuluyordu.
-Erkek karısıyla birlikte oturduğu evde zina yapmayı alışkanlık edinmişse 3 aydan 2 yıla kadar hapis ve 5 Osmanlı altınından 100 Osmanlı altınına kadar para cezası öngörülüyordu.
 
“ALLAH GÖSTERMESİN”
 Zina yasa tasarısının görüşülmesine 18 Nisan 1911 günü, Ahmed Rıza Bey’in başkanlığında Meclis-i Mebusan’da başlandı.
İlk sözü alan Halep Mebusu Artin Boşgezenyan, Hüseyin Üzmez vakasında da ortaya çıkan bir gerçeğin altını çizdi: Bu ceza erkekleri koruyor!
Sözleri sürekli laf atmalarla kesilen Artin Efendi şöyle konuştu:
“Kanun aslında erkeğe diyor ki, ‘Ey birader, biz senin kıymetini biliyoruz. Her ne kadar biz sana ceza verir gibi gözüksek de sen bundan korkma. Ama dikkatli ol sakın kendi evinde yapma. Ama ola ki bir kere yaptın ziyanı yok, fakat bunu adet edinme. Yani metres tutma, çiçekten çiçeğe kon.”
Artin Efendi erkeğin kollandığını belirtikten sonra, “farz ediniz ki Meclis-i Mebusan kadınlardan teşekkül etse” demesiyle salondan bir kahkaha yükseldi. Kütahya Mebusu Cemal Bey, “Allah o günleri göstermesin” diye laf attı.
Artin Bey yine sözlerini sürdürdü:
“Bu gök kubbenin altında her şey olur efendim. Kadınlar meclise gelseler ve bu yasadaki kadınların yerlerine erkekleri, erkeklerin yerlerine kadınları yazsalar; siz buna ne dersiniz? Zannederim ki ‘bu gayet haksızdır’ dersiniz. Bu nedenle kadınların hukukunu korumalıyız efendim.”
Daha sonra kürsüye gelen Şebinkarahisar Mebusu Mustafa Hayri Efendi, kadınların ve erkeklerin eşit ceza almalarına karşı çıktı; “kadınlar daha ağır ceza almalıdır” dedi. Ayrıca, zina kovuşturmasının sadece eş ve veli şikayetine bağlı olmasının kocasız ve velisiz kadınları yasa kapsamı dışına bırakacağını söyledi.
Bingazi Mebusu Mansur Paşa, ayetlerden alıntılar yaparak başladığı konuşmasında, iffetin korunmasının sorumluluğunun erkekten çok kadında olduğunu belirterek, “bu nedenle kadınlara daha çok ceza verilmesi gerekir” dedi.
“ZAMPARA”… “PUŞT”…
İpek mebusu Hafız İbrahim’in kadınlardan yana çıkan konuşması yine genel kurulu karıştırdı.
“Kadınları baştan çıkaran erkeklerdir. Bugün bir kadının aklı başında bir erkeği olursa, hiçbir vakitte fenalığa bulaşmaz. Fakat namussuz alçak bir erkek, kendi zevcesini evinden bırakıp Beyoğlu’nda sabaha kadar sürterse, kadıncağız da bir zamparayı evine almaya mecbur kalabilir. Bir erkek bütün gün Beyoğlu’nda zamparalıkta bulunursa ona ceza yok. O kadın ne yapsın?”
Bu sözü duyan mebusların büyük çoğunluğu hep bir ağızdan bağırıp çağırarak itiraz ettiler. Kimi mebuslar kürsüye yürümek istedi.
Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey mebusları sakin olmaya çağırdı. Hafız İbrahim Efendi’yi de daha dikkatli konuşması için uyardı:  “Lütfen edeb-i lisanla konuşunuz. Bu kürsüye, meclise yakışmayacak sözler sarf etmeyiniz.”
Konya Mebusu Mehmed Vehbi Efendi, Artin Efendi ve İbrahim Efendi’nin sözlerini eleştirerek, kadınların dışarıda erkeklerini kontrol etmesi gibi bir durumun asla mümkün olamayacağını söyledi.

ERKEK İKTİDARI
 İstanbul Mebusu Kirkor Zohrab da genel kurulu hareketlendiren bir konuşma yaptı. “Bu cürümde en büyük kabahat erkeklerindir” deyince salon yine ayaklandı.  Sataşmalar üzerine Kirkor Zohrab, “bu tahammülsüzlüğünüzün nedeni, erkeklerin zorla kadınlar üzerinde egemenliğini muhafaza etmesinden kaynaklanıyor” dedi.
En çok laf atan Kengiri Mebusu Mehmed Tevfik söz alarak kürsüye çıktı. Hiçbir Osmanlı ferdinin Zohrab Efendi’nin bakış açısına ve düşüncelerine iştirak etmeyeceğini söyleyerek, konuyu “dinsel farklılıklar” meselesine getirmek istedi. Müslümanlar’ın Ermeni ve Rum gibi Hıristiyanlarla bu konuda ayrı olduğunu belirtti. “ Müslüman erkekler mümtaz bir mevkidedir ve bu mevki-i hiçbir vakit terk etmeyeceklerdir.”
Serfice Mebusu Yorgo Boşo Efendi, soruşturma açılması hakkının sadece erkeklere tanınmasını eleştirdi. Ayrıca, erkeklerin rezil olmamak için şikayette bulunamayacağını da belirtti.
Son olarak söz alan Sinop mebusu Hasan Fehmi Efendi konuşmasına zinanın İslam şeriatındaki yeri hakkında geniş açıklamalar yaparak başladı. Bırakın kadının zina hakkındaki şikayetçi olup olmamasını, kadın böyle bir davada tanık olarak bile dinlenmemesi gerektiğini söyledi.
Tartışmalar uzayınca Meclis Başkanı yeterlilik önergesini oylamaya sundu. Kabul edildi. Yasa tasarısı da yapılan oylamada hiçbir fıkrası değiştirilmeden kabul edildi.
 Alıntı: Soner Yalçın Odatv.com

OSMANLIDA SEÇİM BÖLGELERİ
Osmanlı mülkü, Meclisi Mebusan Seçim için ülkedeki sancak sistemi esas alınarak 29 büyük bölgeye ayrıldı. Bunlar; İstanbul, Ankara, Aydın, Adana, Bağdat, Basra, Bosna-Hersek Cezayir, Diyarbakır, Erzurum, Edirne, Girit, Halep, Hicaz, Hüdavendigar, İşkodra, Konya, Kosova, Elazığ, Selanik, Manastır, Sivas, Suriye, Trablusgarb, Trabzon, Tuna, Van, Yanya, Yemen’dir.6
http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=419

BU DA OSMANLI MİLLETVEKİLİ İDİ
Meşrutiyet Devri’nin İstanbul Mebusu Rum kökenli P. Kozimidi Efendi İstanbul’da un değirmenler kralı idi. “Bir gün, istersem İstanbul’u aç bırakırım” deyişiyle, meydan okuyacak kadar temsil ettiği şehrin ekmeğine hâkimdi. Seda’yı Millet gazetesi, onun parasıyla kurulmuştu. Gazeteci Ahmet Samım’in gerçek katili oydu. Kundakçılardan birisi olduğundan, Balkan Savaşı’nın çıkışından kısa bir zaman önce, servetinin büyük bir kısmını aktardığı Yunanistan’a yerleşti.      
Kaynak: Yazılmamış Tarihimiz Seçmeler Cemal Kutay Sf: 154
İkinci Meşrutiyet’in ilk mebuslar meclisinde milliyeti Türk olan millet temsilcilerinin sayısı, Türk olmayanlara göre hemen hemen eşitti. İngiliz İstihbaratçı Mandesit tam’a göre Mecliste 142 Türk milletvekiline karşın 60 Arap, 25 Arnavud, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp ve Ulah (Rumen) vardı. En iyimser hesaba göre, aslı Türk olanların sayısı karşıdakilerin yekûnundan sadece dokuz fazla idi.  Rumen Tarih Profesörü Yorga’nın tespitine göre ise 107 Türk’e karşılık 45 Arap, 27 Rum, 22 Arnavut, 10 Ermeni, 5 Bulgar, 4 Sırp, 4 Yahudi ve ikişer Rumen, Dürzü ve Marunî olarak, Türk’ten gayri olanlar, 14 fazla sandalyeye sahip idiler.  İçlerinde öyle milletvekilleri vardı ki, hiç Türkçe bilmez, Meclisteki konuşmaları anlayamadıkları için, kendi dilini de iyi bilen bir Türk milletvekilinin yanına oturur, “ne diyo” ne diyo” diye yanındakinin kendisine fısıldayarak tercüme etmesini sürekli rica ederdi.
Kaynak: 31 Mart 85 Yaşında Bir Geri Dönüşün Mirası Cemal Kutay Kazancı Kitap 1994 sf 24

ZAFERE SEVİNMEYEN BİR MİLLETVEKİLİ
İlk meclisin milletvekillerinden Mühiddin Baha, Falih Rıfkı Atay’a bir Ankara öyküsünü anlatır.
30 Ağustos Başkomutanlık savaşı kazanılmış, Yunanlılar İzmir’e denize dökülmüş, İzmir kurtulmuş, herkes sevinç içindedir. Mecliste bir aralık, Muhuddin Baha ellerini yıkamaya gitmiş. Lavabolarda asık suratıyla bir milletvekili görmüş. Mustafa Kemal’in muhaliflerinden olan buna birine sormuş:
“-Yahu nedir bu halin?  Diye sormuş. Öteki dudaklarını ısırarak:
“-Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir’i bize vereceklerdi. Nesini büyütüp duduruyorsunuz?  Diye çıkışmış da!
Sonra da:
“-Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Musatfa Kemal’den nasıl kurtulacağız”, demiş.
Evet, muhalifler ve rakipleri sapsarı idiler. O gün, o kin, o hain düşünce içinde sapsarı olanların ve de onların kinini güdenlerin uzantıları, günümüze kadar uzanmıyor mu?
(Kaynak: Çankaya -Falih Rıfkı Atay Yayınevi: Pozitif Yayıncılık 2009 Sf: 340
Parlamento Tarihinden Milletvekilleri - Cevat Kulaksız

BİR DE VEKİL FIKRASI
YARISI EŞEK
24. Dönem milletvekilleri arasındaki, küfürleşmeyi bir hatırlayın. Buraya yazmaktan utanacağım ana avrat sinkaflı, daha nice galiz hakaret ve küfürleri bir hatırlayın. Aşağıya aldığımız fıkra, solda sıfır kalır. Şimdi aşağıdaki fıkraya bir göz atalım.
Bir milletvekili, meclis kürsüsünde konuşurken kendisine atılan laflara dayanamaz ve “bu meclistekilerin yarısı eşek” deyip kürsüden iner. Bunun üzerine meclis karışır ve herkes kendisinden sözünü geri almasını ister. Arkadaşlarının da ricası üzerine tekrar kürsüye çıkar ve şöyle der:
“-Bu meclistekilerin yarısı eşek değil!”…
 Böyle şey olur mu, demeyin, bizim Meclisimizde ne galiz küfürler edilmiştir. Tutanakları bir inceleyin, kimisi “eşşeoğlu eşek” yanında,  kimisi ana avrat küfür eder.
Bir takvim yaprağından alındı.
**
1934'te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı ve seçimlerinde 18 kadın milletvekili o zamanki meclise seçildi.
1935 yılı seçim sonuçlarına göre, seçilmesi gereken 399 milletvekilinden 17’si kadın olmak üzere, 386 milletvekili CHF adaylarından oybirliği ile; 4’ü azınlıklardan olmak üzere 13 bağımsız aday oy çokluğu ile seçilmişlerdi. Bazı eserlerde 18 olarak verilmesine rağmen l8 bu seçimlerde Meclis’e 17 kadın milletvekili girmiştir. 1936 yılı başında boşalan milletvekillikleri için yapılan “ara seçimi”nde ise Çankırı Milletvekili olarak seçilen emekli öğretmen Hatice Özgenel ile bu sayı 18’e çıkmıştır. 19 Böylece, kadınlar Meclis’teki tüm milletvekillerinin %4,5’ini oluşturdular. Bu oran o günden bugüne ulaşılan en yüksek rakamdır. Zira, çok partili döneme geçildiği 1950-5l’de 3 kadın ile %0,61 gibi en düşük rakamla temsil edilen kadınlar, en son yapılan 1995 seçimlerinde de 13 kadın ile %1,82 oranında Meclis’te yer almışlardır.
1935 yılı seçimlerinde TBMM’ne seçilen ilk kadın milletvekilleri şunlardır: 20
Mebrure Gönenç (Afyonkarahisar): 1900’de İstanbul’da doğdu. 1919’da Arnavutköy Amerikan Koleji’nden mezun oldu Fransızca ve İngilizce bilen Gönenç bir süre Çamlıca Kız Lisesi ve Üsküdar Amerikan Kolej’nde dil hocalığı yaptı. Adana Belediyesine seçilen ilk kadın meclis üyesidir. Seçilmeden önce CHFdan Mersin Belediye üyesiydi. Bir dönem milletvekilliği yaptı.
Hatı Çırpan (Satı Kadın – Ankara): 1890’da Kazan’da doğdu. Milli savaşta malûl olmuş bir askerin eşiydi. Beş çocuğu vardı. Çiftçilikle uğraşan Satı kadın hususi eğitim gördü. Seçildiğinde Kazan Köyü muhtarıydı. Bir dönem milletvekilliği yaptı.
Türkan Örs Baştuğ (Antalya): 1900’de Üsküdar’da doğdu. İstanbul Darülfünunun Felsefe Şubesinden mezun oldu. Fransızca biliyordu. Uzmanlık alanı felsefe, sosyoloji ve eğitimdi. Üsküdar Kız Sanat Mektebinde müdürlük yaptı. Seçimden önce Feyziâti Lisesi Kız kısmı müdürlüğündeydi. İki dönem milletvekilliği yaptı.
Sabiha Gökçül Erbay (Balıkesir): 1900’da Bergama’da doğdu. İstanbul kız Muallim Mektebinde ve Yüksek Kız Muallimin İhzari (hazırlık) kısmında okumuştur, İzmir Kız Muallim Mektebinde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yapmıştır. Adana Lisesi ve İstanbul Erenköy Kız Lisesinde de öğretmenlik yapan Gökçül V. Dönemde Balıkesir, VI. ve VII. Dönemde ise Samsun milletvekili olmuştur. TBMM Başkanlık Divanı Katip üyeliğinde de bulunmuştur.
Şekibe İnsel (Bursa): 1886’da İstanbul’da doğdu. Ortaokul mezunuydu. Almanca biliyordu. Seçilmeden önce çiftçilikle uğraşıyordu. V. Dönemde milletvekiliydi.
Hatice Özgener (Çankırı): 1865’te Selanik’te doğdu. Rüşdiye ve hususi öğrenim gördü. Rumca bilen Özgener milletvekili olmadan önce Darüleytam Müdürlüğünden emekli bir maarifçiydi. 1936 ara seçiminde parlamentoya girdi.
Huriye Öniz Baha (Diyarbakır): 1887’de İstanbul doğdu. Tahsilini Londra Üniversitesi kadın kısmında Betford Kolej’de pedagoji eğitimi görerek tamamladı. İngilizce bilen Öniz İstabul Kız Muallim Mektebi ile eski inas idadisinde pedagoji ve uygulama dersi ile ev idaresi derslerini okuttu. Balkan Harbinden sonra muhacirlere açılan kurslarda ders vermiş ve türlü hayır işlerinde çalışmış, Hilal-i Ahmer’in açtığı kursa giderek gönüllü hastabakıcı olmuştur. Milletvekili seçilmeden önce Türkçe öğretmenliği yapmaktaydı. Yeniköy Rum Mektebinde de öğretmenlik yapan Öniz, 1950’de vefat etti.
Fatma Memik (Edirne): 1903’te Safranbolu’da doğdu. İlköğrenimine Safranbolu’da başlayan Memik sekiz yaşında İstanbul’a geldi. Burada Beyazıt Inas Numune Mektebi ile Bezm-i âlem Valide Sultan Mektebinde okuduktan sonra Tıbbiye’ye girdi. Tıbbiye’den 1929’da birincilikle mezun odu ve Gureba Hastanesinde çalıştı. Dahiliye uzmanı olan Memik seçilmeden önce Gureba Hastanesi Poliklinik Şefi idi. V., VI., VII., Dönem Edirne Milletvekilliği yapan Memik 1991’de vefat etti.
Nakiye Elgün (Erzurum): 1882’de İstanbul’da doğdu. Kız Muallim Mektebi mezunu olan Elgün, ülkemizin en eski eğitimcilerinden biri olarak biliniyor, istanbul Kız Lisesi müdürü iken, 1930’da İstanbul Şehir Meclisine ilk kadın üye olarak seçildi. Daimî Encümende üye olarak kaldı. 3 dönem Erzurum milletvekilliği yaptı.
Fakihe Öymen (İstanbul): 1900’de İşkodra’da doğdu. Darülfünunun Coğrafya bölümünden mezun oldu. Fransızca bilen Öymen, Maarif ve Coğrafya uzmanıydı. Bursa Kız Muallim Mektebinde tarih ve coğrafya öğretmenliği ve Bursa Kız Lisesi Müdürlüğü yatı. V., VI., VII. Dönem İstanbul, VIII. Dönem Ankara Milletvekilliği yapan Öymen, 1983’te vefat etti.
Ferruh Güpgüp (Kayseri): 1891’de Kayseri’de doğdu. Öğrenimi hususi olan Güpgüp Arapça biliyordu. Biçki dikişle de ilgilendi ve Kayseri CHF Vilâyet İdare Heyeti ile Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu.
Bahire Bediş Morova Aydilek (Konya): 1897de Bosna’da doğdu. Bolu orta mektebinden mezun oldu.Bolu Kız Sanat Okulu’nda resim öğretmenliği yaptı. Seçimden önce Bolu Belediye Meclisi üyesiydi. V. Dönemde milletvekilliği yaptı.
Mihri Bektaş (Malatya): 1895’de Bursa’da doğdu. Amerikan Kız Koleji Mezunuydu. Fransızca ve İngilizce biliyordu. Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yaptı ve CHF Kütüphane Encümenine seçildi. V., VI., VII. Dönemlerde Malatya Milletvekilliği yaptı.
Meliha Ulaş (Samsun): 1901’de Sinop’ta doğdu. Darülfünun’un Edebiyat Şubesinden mezun oldu. Fransızca ve İngilizce biliyordu. İstanbul Kandilli Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği ile beş yıl Erzurum Kız Muallim Mektebinde başmuallimlik ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Seçilmeden önce Samsun Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. V. ve VI. Dönem Samsun Milletvekilliği yapan Ulaş 1942’de vefat etti.
Esma Nayman (Seyhan): 1899’da İstanbul’da doğdu. Lise mezunuydu. Fransızca, İngilizce ve Rumca biliyordu. Belediyecilik alanında uzmandı. Adana Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu. Bir dönem milletvekilliği yapan Nayman 1967’de vefat etti.
Sabiha Görkey (Sivas): 1888’de Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Kız Sanayi Mektebinden sonra Darülmuallimat’ı bitirdi. 1917’de Darülfünun’un Riyaziye Şubesinden mezun oldu. Fransızca bilen Görkey Kız Muallim Mektebi Müdür ve Muallimliklerinde bulundu. Seçilmeden önce Tokat orta mektebinde Riyaziye öğretmeniydi.
Seniha Hızal (Trabzon): 1897’de Adapazarı’nda doğdu, ilköğrenimini İstanbul Fatih Rüşdiyesi’nde, orta öğrenimini Kız Sanat Mektebi’nde yüksek öğrenimini ise Darülfünun Fen Fakültesi’nde tamamladı. (1918) Fransızca bilen Hızal, Darülmuallimat ve Erenköy Kız Lisesi Müdürlüğü’nde bulunduktan sonra Maarif Umum Müfettişliği’ne tayin edildi. Kendisi Türkiye’de ilk kadın müfettiş olarak bilinmektedir. İstanbul Kız Muallim Mektebi Müdürlüğü ile Fevziye Lisesi Müdürlüğünde bulundu. Selçuk Kız Sanat Okulu’nda da öğretmenlik yaptı. Şişti’de açtığı ilk ve orta tahsilli Yeni Türkiye Özel Mektebi’nde müdürlük ve öğretmelik yaptı.
Benal Nevzad İstar Anman (İzmir): 1903’te İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de yaptı. 1921’de Paris Sorbonne Üniversitesi’nin Edebiyat bölümünden mezun oldu. Döndükten sonra Hilâliahmer ve Himaye-i etfal gibi yerlerde sosyal faaliyetlerde bulundu. CHF vilayet heyeti üyeliği de yapan Anman, Fransızca ve Rumca biliyordu. Uzmanlık alanı belediyecilik, sosyoloji ve edebiyattı. İzmir Belediye üyeliği de yapan Anman, V., VI., VII., ve VIII. Dönemde İzmir Milletvekilliği yaptı. 1990’da vefat etti.
http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-42/turkiyede-ilk-kadin-milletvekilleri-ve-meclisteki-calismalari

 GAYRİMÜSLİM MİLLETVEKİLLERİNİN YILLARA GÖRE DAĞILIM
Yazar Rıfat Bali, 2009 yılında Toplumsal Tarih dergisinde "Cumhuriyet Döneminde Azınlık Milletvekilleri" başlıklı bir makale yayımladı. Bu makalede gayrimüslim milletvekillerini de ayrıntılı olarak ele aldı. Bali'nin, HDP Milletvekili Süryani Erol Dora'yı bizim eklediğimiz listesi şöyle:
Berç Türker (Keresteci), Ermeni, Bağımsız, 1935-1946
Nikola Taptas, Rum, Bağımsız, 1935-1943
Abravaya Marmaralı, Musevi, Bağımsız, 1935-1943
İstamat Zihni Özdamar, Türk, Ortodoks, Bağımsız, 1935-1946
Mihal Kayaoğlu, Rum, Bağımsız, 1943-1946
Avram Galanti Bodrumlu, Musevi, Bağımsız, 1943-1946
Nikola Fakaçelli, Rum, CHP, 1946-1950
Vasil Konos, Rum, CHP, TBMM'ye katılmadan istifa etti.
Salamon Adato, Musevi, DP, 1946-1954
Ahilya Moshos, Rum, DP, 1950-1954
Andre Vahram Bayar, Ermeni, DP, 1950-1954
Aleksandros Hacopulos, Rum, DP, 1950-1960
Zakar Tarver, Ermeni, DP, 1954-1960
Hanri Soryano, Musevi, DP, 1954-1957
Yusuf Salman, Musevi, DP, 1957-1960
İzak Altabev, Musevi, DP, 1957-1960
Hristaki Yoannidis, Rum, DP, 1957- 1960
Mıgırdiç Şellefyan, Ermeni, DP, 1957-1960
Erol Dilek, Musevi, Kurucu Meclis Devlet Başkanı Temsilcisi, 1961
Hermine Agavni Kalustyan, Ermeni, Kurucu Meclis Devlet Başkanı Temsilcisi, 1961
Kaludi Laskari Rum, Kurucu Meclis Devlet Başkanı Temsilcisi, 1961
Berç Sahak Turan, Ermeni, Cumhuriyet Senatosu Üyesi, 1961-1964
Cefi Jozef Kamhi, Musevi, DYP (sonra DTP), 1996-1999
Erol Dora, Süryani, HDP (bağımsız seçildi), 2011-2015
http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/04/150420_secim_gayrimuslim_adaylar

Parlamento Tarihinden Milletvekilleri - Cevat Kulaksız
TBMM,de 25.dönem Milletvekili dağılımı


Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Çifte Standart - Gündüz Akgül
Cumhurbaşkanı verdiği demeçte, “Suriye'nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun buna engel olacağız. Biz bölgede demografik yapının değiştirilmesine göz yummayacağız.” Demiş…
Doğru söylemiş…
Köklü ulus devletler yerine komşularımızın, ona buna hizmet için emperyalistlerin istekleri ve yardımlarıyla ırkçı küçük grup devletçiklerden oluşması, ulusal çıkarlarımız açısında zararlıdır…
Tabii ki çifte standart olmamak koşuluyla…
2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana, Irak’ın kuzeyinde özerkliğini ilan eden ve fiilen bir devlet olmakla birlikte hala resmen devlet olarak kabul edilmeyen “Kürdistan Bölge Yönetimi’ne ” 13 yıllık AKP iktidarı döneminde itiraz ettiğimizi anımsamıyorum…
Bu durum çifte standart değil midir?
Bir dönemler Barzani, postal yalayıcı olarak nitelendirilirken, birden bire ne oldu da kırmızı halılarla karşılandı, devletin en üst katında devlet başkanı gibi ağırlandı…
Bu çifte standardı anlamakta güçlük çekiyorum…
Hep böyle mi yapacağız?
Ulusal çıkarlarımıza değil de, kişisel çıkarlarımıza göre mi değerlendirme yapacağız…
Cumhurbaşkanı ayrıca, “Türkiye Suriye’deki özgürlük mücadelesine elbette destek veriyor. Irak’takilere elbette iyi niyetle yaklaşıyor. Ama bunu yaparken teröristlerle bir araya gelmiyor. Ne devlet terörü estiren Esed ile ne de oradaki diğer terör gruplarıyla Türkiye'yi kimse yan yana gösteremez.” Demiş…
Yine doğru söylemiş…
Türkiye devletinin terör örgütleriyle bir arada görünmesi elbette büyük devlet oluşumuzla bağdaşmıyor. İnsanlık düşmanı her türlü terörün karşında yer almamız hem çıkarlarımız, hem de insanlık adına kaçınılmazdır…
Ancak, uzun bir zamandan beri, gerek dış devletler tarafından ileri sürülen savlar, gerekse Cumhuriyet gazetesinin yayımladığı belgeler, ülkemizin IŞID denilen kanlı terör örgütüne yardım ettiği söylenmektedir…
Eğer bu korkutucu savlar doğru ise bu çifte standart değil de nedir?
Oslo görüşmeleri, çifte standart değil de nedir?
“Eğri oturup doğru konuşmak gerekir” diye bir özdeyişimiz vardır…
Eğri oturup doğru konuşursak…
Ne yazık ki söylemlerle, eylemler uyuşmuyor…
Yine bir özdeyişle durumumuza baktığımızda…
“Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete”…
Sonumuz hayrola…

29.06.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

İnönü Çok Partili Demokratik Düzeni Nasıl kurdu?-1 

İsmet Paşa  Çok Partili Demokratik Düzeni  Nasıl Kurdu -2

1940ların ortalarında İnönü’nün arzusunun uzun zamandan beri rejimin daha liberalleşmesi olduğu biliniyordu. Dörtlü takriri veren milletvekillerinin İnönü’nün bu görüşlerini bilmediklerini iddia etmek ve İnönü’nün desteğini hesaba katmadan tamamen kendi insiyatifleri ile “büyük çıkışı” başlattıklarını söylemek inandırıcı olamayacaktır. İsmet Paşa “mini muhalefet”in niyetini anlamıştı, onları itmek, teşvik etmek ve kanat germek istiyordu. Muhalefet partisini Celal Bayar gibi tecrübeli bir arkadaşın kurması onun bir hayali idi. Bu konuda, o tarihte CHP Grubu Başkanvekili olan Kazım Özalp’in ilginç anıları vardır. Özalp (Paşa) hem İnönü’nün, hem de Bayar’ın yakın ve eski bir arkadaşı idi. İnönü kendisine defalarca Bayar’ın muhalefet partisini kurmasını arzuladığını bildirmiş, bunu Bayar’a duyurmasını talep etmiştir. Bayar her defasında kendisinin mazur görülmesini istemiş, böyle bir hareketi düşünmediği cevabını vermiştir. İnönü ısrarından vazgeçmemiş ve sık sık Özalp’a “Ne oldu? Yapacak mı?” sorusunu sormuştur.(1)
Aynı günlerde İnönü’nün kararlılığını öğrenen Saffet Arıkan, Recep Peker, Mümtaz Ökmen, Şemsettin Günaltay gibi aslar kendisine “Paşam bu izni verirseniz sizin için öyle şeyler söylerler, öyle hakaretler yağdırırlar, öyle iftiralar atarlar ki dayanamazsınız, vazgeçiniz” dediklerinde İsmet Paşa “dayanırım” cevabını verecek (2) ve yeni bir parti kurulması çalışmalarını dikkatle izleyecektir.
Suat Hayri Ürgüplü Bayar’ın istifası üzerine yapılan durum değerlendirmesi sırasında, İnönü’nün kendisine “Ürgüplü, sen parti reisliği yaptın, bu kadar parti içindesin, partinin, senin kanaatiniz nedir?” diye sorduğu zaman “Bayar’ı iyi tanımadığını ancak behemehâl bir parti kuracağı” cevabını verince,
İnönü kendi görüşlerini şöyle açıklar:
“Sayın Bayar parti kuracaktır, bu memleket için hayırlı olacaktır. Müstakil grup yerine müstakil bir partiyle karşı karşıya kalacağız. Şimdi buna çalışmalısınız, hazırlığınızı yapın.”(3)    
 Celal Bayar’ın o dönemle ilgili anıları da şöyledir:
“Saraçoğlu Şükrü’nün Başvekilliğinin ilk günlerinde İsmet Paşa beni köşke davet etti. İçerde havuzlu bölümde beni kabul etti. Yanında biri Yakup Kadri Bey olmak üzere bir kaç kişi vardı. Beni ilgilendirmeyen bir konuda biraz konuştular. İsmet paşa elimden tutarak;
-    Size söyleyeceklerim var…. dedi iç hole götürdü. Orada bana:
-    Sizinle beraber çalışacağız, arkadaşımız olacaksınız dedi. Ben olumlu, olumsuz karşılık vermeden yüzüne baktım, vedalaşarak ayrıldım. Birkaç gün sonra Şükrü Saraçoğlu davet etti. Bana grup başkanvekilliğini teklif etti. Düşünmek için mühlet istedim. İki gün sonra Refik Şevket İnce ziyaretime gelerek bu tekliften bahsetti ve kabul etmemi istedi. Hâlbuki ben hükümetin gidişini beğenmiyordum. Grup başkanvekili olmak beğenmediğim politikayı gruba hazmettirmek işini omuzuma almaktı.
-    Müstakil Grup Başkanvekilliğini kabul ederim dedim.
Saraçoğlu’nun teklifini kabul etmediğimi İsmet Paşa’ya söylemem gerekir diye düşündüm. Randevu alarak köşke gittim ve çalışamayacağımı söylediğim zaman Paşa,
-    Saraçoğlu çok üzülecek, dedi
Birkaç zaman sonra İstanbul’a gittim. Beni Harbiye’de bir eve götürdüler. Orada Topçu İhsan, Cafer Tayyar Paşa, Hasan Rıza Bey vardı. Tanımadığım birkaç kişi de bulunuyordu. Bir parti kurmak lazım geldiğini söylüyorlar, beni bu işe teşvik ediyorlardı. İzmir’e gittim, orada da halkın eğilimlerini yansıttıklarına inandığım kimseler aynı yolda teşvikler yaptılar.” (4)
İnönü çoğunlukçu demokratik düzene geçişi hızlandıran en önemli konuşmalarından birini 1 Kasım 1945’te Meclis’in açılışı sırasında yaparak Celal Bayar ve arkadaşlarına en büyük desteği verdi.
“Her manasıyla bir ortaçağ kurumu olan imparatorluktan modern, medeni ve bütün insanlık prensiplerini temel tutan bir Cumhuriyet doğmuştur. Devletin karakterinin, bu kadar büyük değişiklikleri meydana getirebilmek için devrimci olması zaruridir. İlk devirlerde fesin yerine şapkanın giyilmesini, devletin laik bir Cumhuriyet olmasını ve Latin harflerini, bütün bunları açık ve uzun bir tartışma ile kabul ettirmemizi insaflı hiç kimse bekleyemezdi. Türkiye’de demokrasi usullerinin geçmişe ait hesapları yapılırken bütün büyük devrimlerin 1923’ten 1939’a kadar meydana geldiği ve altı seneden beri de bir Cihan harbi içinde bulunduğumuz unutulmamalıdır.
Bizim tek eksiğimiz hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır. Bu yolda memlekette geçmiş tecrübeler vardır. Hatta iktidarda bulunanlar tarafından teşvik olunarak teşebbüse girişilmiştir. İki defa memlekette çıkan tepkiler karşısında teşebbüsün muvaffak olamaması bir talihsizliktir. Fakat memleketin ihtiyaçları şevkiyle hürriyet ve demokrasi savaşının tabii işlemesi sayesinde başka siyasi partinin de kurulması mümkün olacaktır.
Tek dereceli olmasını dilediğimiz 1947 seçiminde milletin çoklukla vereceği oylar gelecek iktidarı tayin edecektir. O zamana kadar bir karşı partinin kendiliğinden kurulup kurulamayacağını ve kurulursa bunun Meclis içinde mi, dışında mı ilk şeklini göstereceğini bilemeyiz. Şunu biliriz ki, bir siyasi kurul içinde prensipte ve yürütmede arkadaşlarına taraftar olmayanların hizip şeklinde çalışmalarından fazla, bunların kanaatleri ve programları ile açıktan durum almaları, siyasi hayatımızın gelişmesi için daha yapıcı bir tutumdur.” (5)
Asım Us; o dönemdeki izlenimlerini şu sözlerle özetlemektedir:
 “Öyle anlaşılıyor ki, dörtlü takrir parti Grubuna verildiği zaman, İsmet İnönü bunların fikri ayrılıklarını görmüş ve kendilerini bir karşı parti yapmaya mecbur edecek vaziyet almıştır. Partiden çıkarılmaları bunun neticesidir. İsmet İnönü, bir karşı parti teşkilinin demokrasinin gelişmesi bakımından zaruri olduğuna kani bulunduğu için, Demokrat Parti’nin kurulmasına yardım edecek (gibi) görünüyordu.” (6)
Bu arada CHP’nin sesi durumunda olan Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay:
“Siz de partinizi kurunuz, programınızı yapınız, açık, belli fikirlerle meydana atılınız. Demokrasi memleketin ve milletin hayrını kendi düşündüklerinde gören partiler arasında bir savaşmadır.”(7) ve “Partiler kurulmak isteniyorsa da olmaz mı diyoruz? Partiler kurulmuştur da seçime katılmaktan mı menediyoruz” gibi yazılarla muhalefeti teşvik ediyordu.

DİPNOTLAR:
(1)  Metin Toker; Tek Partiden Çok Partiye 1944-1950,,s.69 (İstanbul-1990)
(2)  Metin Toker, İsmet Paşayla 10 Yıl, 1954–1957, Birinci Cilt, s.156 (Akis Yayınları, İkinci baskı, Ankara–1966)
(3)  Hıfzı Topuz- Hüsamettin Ünal: Cumhuriyetin Beş Dönemeci, s.113(İzmir–1984)
(4)   Mehmet Kemal: Celal Bayar Efsanesi ve Raftaki Demokrasi, s.25–26 ( İstanbul–1980)
(5)  Feruz ve Bedia Turgay. Ahmad Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi, s.15 (İstanbul/ Ankara–1976); Cem. Eroğul: Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, s.5 (Ankara–1990); Kema Karpat Türk Demokrasi tarihi, s.131(İstanbul–1967); Taner Timur; Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, s.15–16( İstanbul–1991); M. Toker, Tek partiden Çok Partiye, s.78, 79
 (6)  Asım Us, 1930–1950 Hatıra Notları, s.669; Mehmet Kabasakal; Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi1908–1960, s.168(İstanbul–1991)
 (7)  Tek Partiden Çok Partiye, s.73


Dr. M. Galip Baysan

AKP’ye koltuk değneği olmak genlerine işlemiş - Kemal Baytaş
Tür­ki­ye­’nin kur­tu­lu­şu için Kı­lıç­da­roğ­lu­’nun dek­la­re et­ti­ği 14 mad­de­lik
ko­şul­la­rın tüm mu­ha­le­fet par­ti­le­ri­nin as­ga­ri müş­te­rek­le­ri ol­ma­sı ge­re­ki­yor.
An­cak, MHP “o­la­sı bir AKP koa­lis­yo­nu için” bu 14 mad­de­nin ol­maz­sa
 ol­maz­la­rı ol­du­ğun­dan söz et­mi­yor.
Oy­sa bu ko­şul­la­rın bi­ri­ni bi­le ber­ta­raf ede­rek AK­P’y­le koa­lis­yo­na gi­ren bir si­ya­si par­ti, ken­di ku­yu­su­nu ken­di­si kaz­mış olur.
Bu du­rum­da HDP des­tek­li CHP-MHP koa­lis­yo­nu Tür­ki­ye­’nin tek şan­sı
olu­yor.
An­cak, Bah­çe­li­’nin “AK­P’­yi kur­tar­ma mis­yon ve ge­le­ne­ği” bu­na izin
ver­mi­yor. Şöy­le ki:
- Türk­lük bi­lin­ci, mil­li şu­ur­la ma­ya­lan­mış la­ik Cum­hu­ri­ye­tin ku­ru­cu­su CHP’y­le koa­lis­yo­na “as­la” di­yor.
Türk ke­li­me­si­ni te­laf­fuz et­me­yen, Türk yok, Tür­ki­ye­li­lik var di­yen, T.C. lev­ha­la­rı­nı kal­dır­tan, mil­li­yet­çi­li­ği ayak­lar al­tı­na ala­ca­ğı­nı söy­le­yen­ler­le or­tak­lı­ğa “as­la ve ka­t’­a” de­mi­yor.
- Cum­hu­ri­yet ta­ri­hin­de hiç­bir dö­nem­de hiç­bir yol­suz­luk ve hır­sız­lı­ğa is­mi ka­rış­ma­mış CHP’y­le koa­lis­yon
“a­bes­le iş­ti­gal­dir” di­yor.
Ül­ke­yi, ku­pon ara­zi­le­ri, sit alan­la­rı­nı ta­lan eden, İs­tan­bu­l’­da yüz mil­yar do­la­rı aş­tı­ğı bil­di­ri­len imar
soy­gun­cu­la­rı, An­ka­ra­’yı par­sel par­sel sa­tan­lar­la koa­lis­yo­na “süm­me ha­şa” de­mi­yor.
- Ata­tür­k’­ün “Yurt­ta ba­rış, dün­ya­da ba­rış” il­ke­si­ni şi­ar edin­miş CHP’y­le hü­kü­met or­tak­lı­ğı­na “zin­har”
di­yor.
Or­ta­do­ğu­’da Şi­i’­le­ri yok edip, bir Sün­ni ege­men­li­ği ama­cıy­la baş­ta IŞİD, dün­ya­nın en azı­lı te­rör ör­güt­le­ri­ni
 si­lah­lan­dı­rıp Or­ta­do­ğu­’yu ka­na bu­la­yan, Ku­zey Irak ve Ku­zey Su­ri­ye­’de Tür­ki­ye­’yi kıs­ka­ca alan te­rö­rist Kürt dev­let­le­ri ku­rul­ma­sı­na ne­den olan­lar­la “mu­ta ni­ka­hın­da” bir sa­kın­ca gör­mü­yor.
- PKK’­nın uzan­tı­sı di­ye HDP’­nin dı­şar­dan des­tek­le­me­si­ne bi­le ha­yır di­yor. Bu­na kar­şın 2000 yıl­la­rın­da
PKK te­rö­rü­nü sı­fır­la­yan kah­ra­man Türk ko­mu­tan­la­rı­nın “te­rö­rist giz­li ta­nık­lık­la­rıy­la” ha­pis­ha­ne­ler­de
ha­yat­la­rı­nı sön­dür­ten, “BOP” şer pro­je­si eş baş­ka­nı sı­fa­tıy­la Gü­ney­do­ğu­’yu PKK’­ya peş­keş çe­ken­ler­le
 “ko­alis­yon or­tak­lı­ğı­nı da­ha eh­ven” bu­lu­yor.
- Ata­türk mil­li­yet­çi­li­ğiy­le meş­bu CHP’y­le de­ğil, mil­li­yet­çi­li­ği yok ede­ce­ğim di­yen­le­rin par­ti­siy­le koa­lis­yon
 yap­ma­nın ne­re­si mil­li­yet­çi­lik­tir?
HDP’y­le or­tak bir hü­kü­met­te bu­lun­mak MHP um­de ve il­ke­le­ri­ne ters dü­şe­bi­lir.
An­cak, HDP’­nin dı­şar­dan des­tek­le­ye­ce­ği bir hü­kü­me­tin MHP il­ke­le­ri­ne ne za­ra­rı ola­cak­tır?
Ak­si­ne MHP, CHP’­li bir hü­kü­met­le ken­di il­ke­le­ri­ni da­ha iyi güç­len­di­rip, mu­ha­fa­za et­me im­ka­nı­nı bu­lur.
Eğer CHP-MHP koa­lis­yo­nun­da (san­mı­yo­ruz ama) HDP dı­şar­dan “tek dev­let, tek mil­let, tek bay­rak”
 il­ke­si­ne ters dü­şen da­yat­ma­lar­da bu­lu­nur­sa, “ön­ce bu­na CHP izin ver­mez”, Tür­ki­ye­’ye ne­fes al­dı­ra­cak
ya­sal dü­zen­le­me ve ön­lem­ler alın­dık­tan son­ra koa­lis­yon bo­zu­lur, se­çi­me gi­di­lir. Bun­dan her­kes kâr­lı, HDP
za­rar­lı çı­kar.
TÜR­Kİ­YE CAN, BUN­LAR OY DER­DİN­DE
Mey­dan­lar­da Tay­yip Er­do­ğa­n’­ın yap­tık­la­rı ya­nı­na kâr kal­ma­ya­cak, ik­ti­dar ol­du­ğu­muz gün tü­mü­nü ai­le
bo­yu Yü­ce Di­va­n’­a gön­de­re­ce­ğiz di­ye kük­rü­yor.
Şim­di ise “ne yap­tık­sa Tay­yip Er­do­ğa­n’­ın em­riy­le yap­tık di­yen”, sa­de­ce 4 ba­ka­nı Yü­ce Di­va­n’­a
gön­de­re­ce­ğiz de­mek­le ye­ti­ni­yor.
Mey­dan­lar­da “me­şum (uğur­suz) ka­çak sa­ra­yı ba­şı­na yı­ka­ca­ğız” di­yor, şim­di sa­ra­yın tah­li­ye­si, koa­lis­yon
 ko­şul­la­rın­dan sa­yıl­mı­yor.
“Yol­suz­luk­la­rın kay­na­ğı Zar­ra­b’­a” iki AK­P’­li Ba­kan “i­na­dı­na ba­şa­rı ödü­lü”­ve­re­rek Bah­çe­li­’ye “na­nik”
 ya­pı­yor­lar.
Çağ­daş, po­zi­tif eği­ti­mi, de­mok­ra­si­nin te­mel öğe­le­ri hu­kuk dev­le­ti, ba­ğım­sız yar­gı, ba­sın öz­gür­lü­ğü­nü
 kat­le­den, yar­gı gü­ve­ni­lir­li­ği­ni yok ede­rek ya­tı­rım­cı­lar ve eko­no­mi­yi if­las et­ti­ren, Tür­ki­ye­’yi so­yup, so­ğa­na
çe­vi­ren bir ik­ti­dar; 7 Ha­zi­ran se­çim­le­rin­den son­ra “ma­şe­ri ve hu­ku­ki vic­dan­da” he­sap ver­mek üze­rey­ken MHP, Hı­zır gi­bi ye­ti­şip, ha­yat ik­si­ri ol­ma­ya ça­lı­şı­yor.
Bah­çe­li­’nin ha­ta­lar zin­ci­ri kap­sa­mın­da 2002’de hiç yok­tan er­ken se­çim is­te­ye­rek AK­P’­yi ih­ya, MHP’­yi ip­ka (yok) et­ti­rip ba­raj al­tın­da kal­ma­sın­dan ders al­mış gö­rün­mü­yor.
Gö­rü­lü­yor ki, bu akıl tu­tul­ma­sı de­vam eder­se önü­müz­de­ki se­çim­de (mil­li­yet­çi­lik düş­ma­nı) Tay­yip Er­do­ğa­n’­ın ya­ra­rı­na, “A­ta­türk Tür­ki­ye­’si­nin za­ra­rı­na olur ki” bu da ül­ke­miz için fe­la­ket de­mek­tir.
So­nuç: ilk he­def ve amaç Tür­ki­ye­’yi aya­ğa kal­dır­mak­tır. Bu­nun için mu­ha­le­fet par­ti­le­ri­nin söz ko­nu­su
 “mil­li­yet­çi, la­ik, de­mok­ra­tik, sos­yal hu­kuk dev­le­ti­ni ko­ru­mak ve bu ik­ti­da­rı de­vir­mek­se ge­ri­si te­fer­ru­at­tır”
 de­me­le­ri ge­re­ki­yor. Ak­si hal­de bu en­kaz al­tın­dan kim­se çı­ka­maz.
Not: De­niz Bay­kal, ge­nel kül­tü­rü, bil­gi bi­ri­ki­mi, po­li­tik de­ne­yim­le­riy­le Tür­ki­ye­’de ön­de ge­len say­gın bir
si­ya­set  ve dev­let ada­mı­dır.
Bu kri­tik sü­reç­te bu ni­te­lik ve özel­lik­te bir ki­şi­nin Mec­lis Baş­ka­nı ol­ma­sı bir şans­tır. Mil­let­ve­kil­le­ri­nin
par­ti­le­ri öte­sin­de Tür­ki­ye için oy ver­me­le­ri ulu­sal bir bek­len­ti­dir.

Kemal Baytaş / SÖZCÜ

Bahçeli koalisyondan korkuyor mu? - Güner Yiğitbaşı
MHP lideri Sayın BAHÇELİ, koalisyonları oldum olası sevmiyor ve koalisyonlardan korkuyor.

Niyet okumayı pek sevmiyor ve tasvip de etmiyoruz ama, 2002 senesinde içinde yer aldığı üçlü koalisyonu bozanın ve ülkeyi erken seçime zorlayarak, 13 yıllık AKP iktidarının mimarının Sayın BAHÇELİ olması, yine aynı BAHÇELİ'nin, koalisyonu işaret eden 7 Haziran seçimlerinin yapıldığı gece, henüz sandıkların tümü açılmadan, alelacele beyanat vererek, kurulacak bir koalisyon hükumeti içinde yer almayacaklarını, ana muhalefet olmaya talip olduklarını beyan etmesi, dün de AKP dahil, tüm partilerle koalisyon kapısını kapatan beyanları karşısında, Sayın BAHÇELİ'nin; koalisyon hükumetleri içinde yer almayı sevmediğini ve adeta koalisyonlarda görev almaktan korktuğunu beyan etmemiz, bir niyet okuma  ve Sayın BAHÇELİ'ye yapılan bir haksızlık olarak değerlendirilmemelidir.

Sayın BAHÇELİ, koalisyon yoluyla da olsa, iktidar olmayı, hükumet içinde yer alarak ülkeye hizmet etmeyi niçin istemiyor? Anlamakta zorlanıyoruz.

Sayın BAHÇELİ'nin lideri olduğu MHP, 7 Haziran sçimlerinde göreceli olarak oylarını artırmış olsa da, temsil ettiği ideoloji ve dayandığı taban itibariyle, yakın zamanlarda tek başına iktidara gelmesi  imkansız olduğuna göre, bu ülkeye iktidar olarak ne zaman ve nasıl hizmet edecek?Bir bilen varsa bize anlatsın lütfen.

Sayın BAHÇELİ, iktidar koltuğu yerine, ana muhalefet koltuğuna ve protokolüne talip olmuş, oylarını artıracağını zannederek, olası bir erken seçim pususuna yatarak,elini taşın altına koymaktan kaçmaktadır.

Siyasi parti liderleri,asıl amaçları olan tek başına iktidar olamıyorlarsa, hiç değilse, koalisyon ortağı olarak iktidara gelmek üzere seçimlere katılırlar.Koalisyon koşullarında anlaştıkları partilerle koalisyon hükumeti kurmak için, en azından bir niyet ortaya koyup, bunu sağlamak için çaba sarf ederler. Bu çaba sonuç verir, anlaşma olur veya olmaz, ancak, Sayın BAHÇELİ de bu niyeti ve çabayı göremediğimizi, üzülerek ve hayret ederek belitmek zorundayız.

Bize göre Sayın BAHÇELİ, partisine ve ülkemize haksızlık yapmaktadır.

Olası bir erken seçimde, Sayın BAHÇELİ'nin, elini taşın altına koymaktan kaçınmış olması, partisine zarar verecektir.

Sayın BAHÇELİ'nin; seçim gecesinden itibaren, muhalefette kalma isteği, elini taşın altına koyarak sorumluluk alma konusundaki isteksizliği karşısında, MHP lideri olarak, 7 Haziran seçimleri öncesinde halkımıza yaptığı vaatlerinde de samimi olmadığı, tek başına iktidar olamayacağının bilinci ve rahatlığı içinde, sadece  oylarını artırma amacına yönelik vaatlerde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Sayın BAHÇELİ'nin; barajı aşarak %13 oranında oy alıp, MHP gibi 80 milletvekiliyle Meclise girme başarısını göstermiş bulunan HDP'ye yönelik tutum ve değerlendirmeleri de, kendisini yok etme özgürlüğüne dahi hoş görüyle yaklaşan demokrasinin ilkeleriyle ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın da bu ülkede yaşadıkları gerçeğiyle asla bağdaşmamaktadır.

Sayın BAHÇELİ, dünkü beyanatında, 80 milletvekiliyle Mecliste grubu bulunan HDP'yi ve dolayısıyla HDP^ye oy veren seçmen yurtttaşlarımızı yok hükmünde saymıştır. Sayın BAHÇELİ, HDP'yi ve onun politikalarını beğenmeyebilir, sevmeyebilir, ancak, HDP'yi yok hükmünde saymak onun yetkisi ve haddi değildir.

Bahçeli, yine aynı demecinde, kendi partisine mensup bir milletvekilinin, Tayyip Bey ile görüştüğü iddiasıyla ilgili olarak yaptığı değerlendirmesinde, böyle bir görüşme yapıldığını tespit etmeleri halinde, görüşmeyi yapan milletvekilini partiden ihraç edeceği açıklamasını yapmış olup, partili bir milletvekilinin partiden ihracı için tek başına karar verme yetkisinin bulunmadığı, ilgili kurullarda görşüldükten sonra bu konuda karar verileceği gerçeğini göz ardı eden ve antidemokratik bir tutum sergileyen BAHÇELİ'nin bu tutumu, bazı parti liderlerimizin, tek adama dayalı, çarpık ve otoriter demokrasi anlayışlarını ortaya koyması açısından, bizleri ümitsizliğe sevk etmiştir.

28/06/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Müjde koalisyonu kuruyorum! - Gündüz Akgül
Beyler, Bayanlar…
Sandık başına gittiniz oyunuzu kullandınız ve dediniz ki…
13 yıldır iktidarda olan AKP bu işi beceremedi, bizleri siyasi, ekonomik, demokratik, hukukun üstünlüğü konusunda memnu etmedi. Bu nedenle ona sarı kart gösterip size iktidar yolunu açıyorum…
Üç muhalefet partisi olarak yan yana gelip iktidar olun, seçim alanlarında bizlere verdiğiniz sözlerinizi gerçekleştirin…
Nafile oylarınız boşa gitmiş…
Muhalefet partilerinin her biri, armudun sapını, üzümün çöpünü bahane gösterip yan yana gelemiyor ve sizi hayal kırıklığına uğratıyor…
Anlaşıldı, iş yine bana düştü. Şu koalisyonu kurayım da sizi bu sıkıntıdan kurtarayım…
İşte önerim…
Madem ki yurttaşlar AKP’nin olumsuzluklarını görüp kendinse sarı kart gösterdi, o zaman muhalefet partileri olarak hiç olmazsa şunu söyleyin…
Ey AKP,
Tek başına iktidar olmamanla birlikte, sana iktidar yolu açıyoruz, azınlık hükümetini kur sana güven oyu verelim. Neden olduğun tüm olumsuzluklarını (yolsuzluk savları, ihalelerde şeffaf davranmama, tüm güçleri tek elde toplama, yandaş kadrolaşma, doğayı bozma, torba yasalarla hukuk düzenini bozma, israf, Cumhuriyet rejiminin temel değerleriyle oynama, çağdaş eğitim birliğini bozma) sen düzelt, aksi halde üçümüzün çoğunluğu var, gerekirse yasa çıkarır her olumsuzluğun ayrı ayrı hesabını sorarız deyiverin…
Yan yana gelip hükümet kuramıyorsanız ve AKP’ye bunu demiyorsanız, niçin varsınız?
AKP, bu hükümeti kurar ve yanlışlarını farkına varıp düzeltirse, bir dahaki seçimde üçünüzde AKP’nin arkasında nal toplarsınız…
Bunun farkında mısınız?
Farkında iseniz, hemen yan yana gelip tez elden hükümeti kurun…
Değilseniz, “kendi düşen ağlamaz” durumuna düşersiniz…
Sevgili yurttaşlar…
Kusura bakmayın, müjde verdim ama yine hükümeti kuramadım…
Muhalefet partileri yanaşmıyor…
AKP, asla yanlışını kabul edip dönüş yapmıyor…
Anlayacağınız kabahat bende değil…
Siyasi partiler, seçim sonucundan hala gereken dersi çıkarmamış…
Hadi ben kaçtım…

27.06.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Koalisyon ve Chp’nin 14 İlkesi - Gündüz Akgül
7 Haziran seçimlerinden sonra, yurttaşlar AKP’nin tek iktidar dönemine dur derken, diğer muhalefet partilerine de (CHP, MHP, HDP) “alın size oy, kurun hükümetiniz ve seçim meydanlarında bizlere verdiğini sözleri yerine getirin” dedi…
Ne yazık ki aradan 19 gün geçmesine karşı, MHP’nin kesin inadı yüzünden muhalefet partilerinin bir koalisyon kurmaları hayal oldu…
Ufukta AKP-MHP veya AKP-CHP koalisyonu görülüyor…
Gerek emperyalist ülkeler, gerekse iş dünyası (kendi çıkarlarına daha uygun gördükleri için) ısrarla AKP-CHP, koalisyonunu dayatmaya çalışıyorlar…
İşin garbi başta AKP ’siz bir koalisyon diyen CHP, 14 ilkesini kamuoyu ile paylaşarak, bunlar kabul edilmedikçe koalisyona girmemiz düşünülemez dedi…
Ne idi bu 14 ilke (özetle);
1- Can güvenliğini güvence altına alınmalı, hukukun üstünlüğüne dayalı bir hukuk sistemi kurulmalıdır...
2-12 Eylül darbe hukukunun tamamen değişmeli, güçler ayrılığı sağlanmalı, yüzde 10 seçim barajı, YÖK belası kaldırılmalıdır…
3- Siyasal ahlak yasası çıkarılmalı, siyaset köşeyi dönme aracı olmamalı...
4- Güçlü bir sosyal devlet politikası uygulanmalıdır.(Emekliye 2 ikramiye, asgari ücret 1500 TL, taşeron işçiliğe son, aile sigortası, çiftçiye 1,5 TL mazot)…
5-Cumhurbaşkanı kesinlikle anayasal sınırları içine çekilmelidir.
6- Örtülü ödeneği bir kişi kullanır ve bu kişi de Başbakandır. İki kişi örtülü ödeneği kullanamaz.  İkincisi (Cumhurbaşkanın ki) kaldırılmalıdır…
7- kesinlikle yeni bir dış politikaya ihtiyacımız var. Barış eksenli ve ülkemizin çıkarları üzerine kurulu bir dış politika uygulanmalıdır...
8-Ülke nüfusunun yarısı genç ve bu gençleri potansiyel tehlike olarak kabul eden siyasal düşünce asla kabul edilmeme ve hiçbir meydan gençlere yasaklanmamalıdır…
9- Yasakları artan bir Türkiye değil, yasakları azalan bir Türkiye istenmelidir…
10-TRT, iktidar kim olursa olsun, iktidarın borazanı olma durumundan çıkarılmalıdır.
11-Vergi denetimleri siyasal araç olarak asla kullanılmamalıdır.
12-Kesin hesap komisyonu TBMM'de kurulmalıdır. Her kuruş verginin hesabı mutlaka parlamentoda verilmelidir.
13-Çağdaş bir anayasaya ihtiyacımız var. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına ihtiyacımız var. Yapılan değişiklikler yargıyı yürütme organının arka bahçesi haline dönüşmemelidir…
14-Yolsuzlularla mücadele bizim zaten olmazsa olmazımızdır.  Mutlaka yolsuzlukların üzerine gidilmelidir…
CHP’nin bu ilkeleri demokratik, sosyal hukuk devletinin olmazsa olmazlarıdır. Ülkenin çıkarlarını düşünen her aydının, demokratın itiraz kabul edebileceği ilkelerdir...
CHP, AKP ile bir koalisyon kurduğu takdirde, bu ilkelerin kaçını hayata geçirebilecektir? Garantisi nedir?
13 yıldır tanıdığımız AKP, kendi davasında vazgeçmeyecek (ne tür bir dava ise), bu ilkelerin çoğunu savsaklayarak yerine getirmeyecek ve CHP tabanına söyleyecek söz bulamayacaktır…
Yandaş hukuku yaratan, siyasi ahlak yasasını kaldıran, YÖK’ü tepe tepe kullanıp Üniversiteyi susturan, Cumhurbaşkanına örtülü ödeneği çıkaran, Sayıştay raporlarını getirmeden bütçe geçiren, Eleştiren medyayı susturan, gösteri ve yürüyüş hakkını kullanan gençleri gaza bozan ve coplatan, yolsuzlukları örten ben değilim…
Vallahi, billahi ben değilim…
O zaman kim? AKP ile koalisyonu düşünen CHP’ye sormalı…
Ne yazık ki yazılı medyaya yansıyan haberler göre, CHP içinden de birçok milletvekili bu koalisyona dünden razı…
Ülke hükümetsiz kalmasın kılıfına arkasına saklanarak, Cumhuriyeti kuran, ülkenin esenliği için olmazsa olmaz partim CHP’yi feda etmeyin…
Yazıktır, günahtır…
Yıllardır her zor koşulda AKP’ye stepne görevini yerine getirenler nerede?
Söylemesi benden…

26.06.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Bir Akp ve Chp koalisyonu mu? - Güner Yiğitbaşı
Günlerden beri, seçim sonuçlarına göre koalisyon tartışmaları ve senaryoları, görsel ve yazılı basında sürüp gidiyor, bu tartışmalardan, en akılda kalan ve koşullara göre en olabilir gözüken senaryonun, AKP ile CHP'nin anlaşarak bir koalisyon hükumeti kurmalarının gerektiği senaryosudur.

CHP'nin; Meclis Başkanlığına aday olarak Sayın BAYKAL'ı göstermesi ve Sayın BAYKAL'ın da, olası bir AKP ve CHP koalisyonunda gizli ortak konumunda olacak olan Cumhurbaşkanı Tayyip Bey'i siyasi yasaklı olmaktan çıkararak, Tayyip Bey'i kuyudan çıkaran adam misyonuna sahip bulunması ve de, bir süre önce gerçekleşen Tayyip Bey ve BAYKAL görüşmeleri hep birlikte değerlendirildiğinde, ufukta bir AKP ve CHP koalisyonu inşa başlangucının görüldüğünü söyleyebiliriz.

Dikkat ederseniz, bu konuda tedbirli konuşuyor ve ufukta görünen şeyin, bir AKP ve CHP koalisyon hükumeti inşa başlangıcı ve girişimi olduğunun altını özellikle çiziyoruz.

Bize göre, gerçekçi bir AKP ve CHP koalisyon girişimine geçilebilmesi için, büyük parti olarak başbakanlık AKP'nin, Sayın KILIÇDAROĞLU'nun da, AKP'ye ait başbakan'ın yardımcısı olacağına göre, bağımsız olmasının gerekmesine rağmen,AKP'li gibi davranan Cumhurbaşkanı Tayyip Bey'in yokluğunda, Anayasanın gereği olarak, Cumhurbaşkanı Tayyip Bey'in vekili olacak olan Meclis Başkanının da, CHP'li Sayın BAYKAL'ın olması, koalisyonun selametli ve sağlıklı yürümesi için şarttır.

Bu nedenle, Meclis Başkanlığı seçiminde AKP'nin takınacağı tavır, olası bir AKP ve CHP koalisyonunun olabilirliğini ortaya koyacaktır.

AKP ve AKP'nin gizli koalisyon ortağı Tayyip Bey, gerçekten ve samimi olarak, erken seçimden yana değillerse ve bir AKP-CHP koalisyonundan yanaysalar ve CHP'yi, kendi iktidarlarının devamı için bir koltuk değneği olarak kullanma niyetini taşımıyorlarsa, Meclis Başkanlığını CHP'ye vermek ve CHP adayı BAYKAL'ı desteklemek zorundadırlar.

CHP yetkilileri de, gerçekten, AKP ile bugünden gizli bir koalisyon pazarlığı ve görüşmesi içine girmişlerse, AKP'nin iktidarını sürdürmesine koltuk değneği olmayacaklarını göstermeleri açısından, AKP'ye, Meclis Başkanı seçiminde CHP adayı BAYKAL'a destek olmalarını şart koşmalıdırlar.

AKP'nin Meclis Başkanlığı seçimindeki tavrı, Sarayın ve AKP'nin samimiyetini ortaya koyacaktır.

25/06/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Trt Müdüründen Başka Bir Skandal  - Cevat Kulaksız
Bundan önceki bir yazımda, TRT de başka bir müdürün  rahmetli  Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hakkındaki bir densizliğine değinmiştik.    Spor Yayınları Dairesi Başkanvekili Nasuhi Güngör’ün Star Gazetesi’nde yayınlanan bir yazısında, yaşamını yitiren 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hakkında ağır ifadeler yazdığı medyada yayıldı. Güngör, Star'daki yazısında "Demirel sahteliktir, korkaklıktır, köylülüktür, hiledir, kirli savaştır, ölümdür!" diye yazması toplumda şaşkınlık yarattı.  Oysa İslamiyet, “ölülerinizi hayırla yâd ediniz” der.
Aradan çok zaman geçmeden yine TRT nin Dış Haberler Servisinde Müdür olarak çalışan Serdar Akın,  devletin bir memuru olduğu halde, sanki bir siyasal partinin lideri imiş gibi, CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu için tweetler atarak ağır hakaretlerde bulunduğuna tanık olduk.
Bilindiği gibi,  Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan ile Kılıçtaroğlu arasında “altın klozet” tartışması olmuştu.
İktidarın borazanı konumuna düşenTRT nin bu müdürü, tweet hesabından,  Kemal Kılıçtaroğlu’na ağır hakaretlerde bulunmuş, altına da “Klozet Kemal” diye not düşmüştü.
Aynı Müdür Serdar Akın,  R.T.Erdoğan ile Kemal Kılıçtaroğlu arasında tartışma ve polemik konusu olan tweetlerin birinde şöyle diyordu: “Sen Cemaat’in gazı ile klozete düşersen, Reis de sifonu çeker” diye yazıyordu.  Bir devlet memurundan, demokrasinin olmazsa olmazı bir parti liderine böylesine hakaret edici mesaj yazılmasının iğrençliğini siz düşünün. Devlet organları böylesine laçkalaştıramamalı.
        
SADECE KILIÇTAROĞLU’NA DEĞİL, DEMİRTAŞ’A DA HAKARET
TRT nin aynı yandaş müdürü Serdar Akın R.T.Erdoğan’a  “tilavetinde hitabetin gibi güzel Uzun Adam” diye övgüler diziyorken, HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a da  hakaret ediyor,  “isterse milyonları toplasın, bu onun terörist olduğu imajını değiştirmez… Gelsin Karadeniz’de yapsın yiyorsa” diyordu, mesajlarında. Aynı Müdür Akın, bunun nedenini soran gazetecilere, “Olabilir. Onları yazmış olabilirim. Ama ben direk şahsı hedef almak değil de benzetmeler yaptım. Sosyal medyada dönen geyiklere katkı sundum”, diyebiliyor.
Sen devletin, ciddi bir kurumunun müdürü müsün, yoksa herhangi bir kahvehanede geyik yapan müdavimlerinden misin, bu nasıl memurluk?
Türkiye’de her vatandaşa gelen elektrik faturasına baktığınız zaman, TRT payı diye bir vergi kesildiğini görürsünüz.  Bu pay dışında devlet bütçesinden de ödenek ayrılan devletin bir kurumunda çalışan, devletten maaş alan bir memur, bir parti liderine böylesine hakaret içeren mesaj atması ahlaki olmayışı bir yana, suç teşkil etmez mi?  Kendilerine yazarların, gazetecilerin yazı ve çizileri ile eleştirel yazı yazanlara karşı Başbakan ve Cumhurbaşkanı yüzlere varan davalar açarken, bir parti liderine böylesine bir hakareti nasıl hoş görebilir. Demek ki, AKP-RTE iktidarı, devletin bütün kurum, müdür ve yetkililerini muhalefete saldırı aracı olarak kullanıyor gibi görünüyor. Bu ve buna benzer nice örnekleri gördüğümüz zaman böyle düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
AKP-RTE iktidarının RTÜK ile TRT ile borazanı olan kurumlarda böylesine kin ve hakaret dili kullanan müdürlerinden tarafsız-yansız haber, program beklenir mi? Muhalefet partileri TRT ve RTÜK gibi devletin özerk ve tarafsız olması gereken kurumlarından yıllardır yakınıyorlardı. Bu tavır içinde olan TRT yayınları eleştiri olması bir yana haberleri bile dinlenilmek istenmiyor artık.
En küçük eleştiri için, yazarlar, karikatüristler hakkında peş peşe davalar açan Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan,  demokrasinin bir kurumundaki lidere böylesine hakaret eden resmi bir kurumun müdürü hakkında dava açtırmak bir yana,  en küçük eleştiride, kınamada bulunmaması, suskun kalması nasıl yorumlanır. Ama tarafsız kalması gereken, bunun için anayasal yemin eden bir cumhurbaşkanı meydanlarda muhalefet partilerini eleştirirken,  böylesine hakaretimsi olayı kınamaması mümkün olamazdı sanırım.
Cumhuriyet tarihinde cumhurbaşkanı ile valileri, kaymakamları ile müdürleri, bürokratları ile muhalefet partilerini böylesine kötüleyen, tarafsız olmayan bir yönetim gelmemişti.

 Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

İnönü Çok Partili Demokratik Düzeni  Nasıl kurdu?-1
Bu yazı serisine başlarken şunu açıkça beyan etmek isteriz ki; günümüzde Çağdaş Demokrasinin en tabii hali olan çoğunlukçu demokratik düzenin kuruluşunun hikâyesi hayli enteresandır. Bu konunun en az bilinen yönü; zamanın Milli Şefi olarak adlandırılan İsmet İnönü’nün oynadığı roldür. Biz birkaç bölüm devam edecek bu yazı serisi içinde bu dönüşün baş mimarı İnönü’nün rolünü anlatmaya çalışacağız.
Atatürk gibi İnönü’de “Demokrasi” idealine belki genç bir subayken sahip olmuştu, ancak uygulama imkânına yavaş yavaş sahip oluyorlardı. Bu yolda ilerlerken de hiçbir zaman Orduyu kullanmak akıllarından geçmedi. Orduyu siyaset dışında tutarken siyasi yaşamın temel direği olarak partilerine güvendiler. Hatta Serbest Fırka olayında olduğu gibi Atatürk’ten tarafsız kalması istendiğinde, Atatürk hiç bir zaman “Ordu’nun başına geçerim” gibi bir söz kullanmamış fakat “o zaman bende partimin başına geçer öyle mücadele ederim” sözleriyle kriz anında tek çözüm kaynağının siyasi parti olacağını açıkça ortaya koymuştur. Atatürk’ün kendisinden sonraki döneme “siyaset dışı kalmayı benimsemiş” bir Ordu devredişi, onun dikkati çekmeyen, ancak demokratik yaşama geçiş döneminde üzerinde durulması gereken en önemli miraslarından biridir.(1)
Rauf Orbay’ın anılarında Cumhurbaşkanı seçildikten sonra İnönü’nün kendisine bir parti kurmayı teklif ettiğini ve Rauf Bey’in “Oh! Beyim siz yine Cumhur reisi ve biz yine muhalefette boğuşacağız” mealinde bir ifadeyle reddettiği belirtilmektedir. Tamamen Atatürk’ün izinden giden İnönü, yaşının 60’a dayandığı bir dönemde, ülkesini “çağdaş demokratik düzen”e bir kademe daha yaklaştıracak büyük adımı atmaya hazırlanıyordu. İnönü bu adımın da Atatürk’ün amacı olduğunu 10 Kasım 1962 tarihinde yaptığı bir radyo konuşmasında şu sözlerle ifade etmektedir:
“Eğer sağlığı müsaade etseydi, belki de İkinci Dünya savaşından önce bile, gene bizzat Atatürk, eserini tamamlayacaktı. Çünkü Atatürk temel kanaatte Cumhuriyetin ve millet hâkimiyetinin, iktidar ve muhalefet partileri rejiminde olacağına yürekten inanmaktaydı.”.(2)
“Demokratik rejim, Atatürk idaresinin amacı olmuştur. Atatürk idaresi demokratik rejimi hazırlama devridir,”(3)
İsmet Paşa’nın Demokrasi konusundaki görüşleri de şöyledir:
“Demokratik yönetim insanlık yönetimidir. Biz bu yönetimi bütün çizgileri ile getireceğiz, geliştireceğiz. Demokratik kurumlarımız tamamdır. Bir eksiğimiz ikinci partidir. Bu işin tarihçesi şudur: Eğer İttihat Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkası girişimini her ne pahasına olursa olsun anlayışla karşılayabilmiş olsaydı, iki parti geleneği ve eğitimi şimdi yerleşmiş olacaktı. Sonradan Hürriyet ve İtilaf Fırkası işbaşına geçti ve kör tutkuları onları hainliğe kadar götürdü. Cumhuriyet döneminde Terakkiperver Fırkasını bizim arkadaşlarımız kurdular. Şeyh Sait isyanı bizi korkuttuğu için, henüz yeni olan devrimi korumak için bu kaygıyla partiyi kapattık. Ama bu iyi bir şey olmamıştır. Onu koruyacaktık, hata ettik. Koruyabilseydik, şimdi bu gelenek de yerleşmiş olacaktı.
 Bu eksiği tamamlayacağız. Bu kadar devrim yapmış olanlar, bunu da başaracaktır. Bu kuvveti ben kendimde görüyorum. Yalnız on yıllık bir emek ister. Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bütün uluslar Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar, hatta Araplar, Mısır becerir de Türkler yapamazlar mı? Böyle şey olur mu? Mutlaka bunu başaracağız. Baskı yönetimi kolaydır. Önemli olan demokrasiyi işletmektedir. İkinci partiyi koruyacağım, büyük partiye ezdirmeyeceğim. Bu parti Mecliste kurulacak orada kurulursa ona karşı da durumumuz aynı olacaktır.”(4)
1944–1945 yıllarına yaklaşırken Çankaya’daki akşam yemeklerine davet ettiği arkadaşları ile tartışırken ortaya koyduğu bu görüşler(5) İsmet Paşa’nın kesin kararlılığının belirtileridir. Bu akşam yemeklerine katılanların anlattıklarına göre, İsmet Paşa, bir parti kurulmasından yanadır ve çevresinde bunu kurabilecek adamlar aramaktadır. “Ekonomide bazı hükümetlerin, bazı kişileri zengin etmek için teşvik pirimi verdikleri gibi, İsmet Paşa’da parti kuracak olana bazı garantiler vermektedir”.(6)
Ahmet Şükrü Esmer İnönü’nün bu görüşlerini şu sözlerle teyit etmektedir.(7)
“Zorunlu demeyeceğim ama o günkü (1945 yılı) uluslararası şartlar İsmet Paşa’yı itti. İnönü zaten öteden beri çok partili hayatı kurmak kararındaydı. İnönü iktidara 1938’de geldi, fakat süratle savaşa doğru gidiliyordu. Savaş içinde çok partili bir hayat elverişli bir durum olmayacaktı. Onun için bekledi. Biz yerimizi demokrasiler cephesinde almıştık”.(8)
Suat Hayri Ürgüplüye göre “CHP içindeki büyük bir arkadaş grubu zamanın erken olduğunu öne sürüyorlar ve demokratik sisteme geçmek için İkinci Dünya Savaşının bitmesini ve memlekete sükûnet geldikten sonra bunun denemesinin yerinde olacağını telkin ediyorlardı. İnönü buna karşıydı. Ve enerjisiyle muhakkak bir an evvel demokratik hayata geçmeyi istiyordu”.(9)
Halk Partisi politikacılarının haklı olarak bazı endişeleri vardı. Onlar siyasi, sosyal, dini her türlü irticadan ürküyor, halkın isteği dışında yapılan bütün atılımların aleyhlerinde kullanılacağını tahmin ediyorlardı.
İsmet İnönü 19 Mayıs 1945’te yaptığı bir konuşmayla demokrasi ile ilgili tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştı.
“Memleketimizin siyasi idaresi Cumhuriyetle kurulan halk idaresinin her istikamette ilerlemeleri ve şartlarıyla gelişmeye devam edecektir. Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. Büyük Meclisin şimdiye kadar parlak bir surette ispat ettiği hakikat halk idaresinin memleketi serbest düşüncelere ve hürriyet hayatına alıştırıp eriştirmesi ve geçmişte olan otoriter idarelerden daha kuvvetli olarak vatanda anarşiyi ve sözü ayağa düşürmeyi kaldırması olmuştur. Büyük Meclis az zaman içinde büyük inkılâplar geçirmiş bir memleketin sarsıntılara uğramadan, daha ziyade ilerlemesini temin edecektir”.(10)
Aynı günlerde İsmet İnönü’nün yakınlarında görülen ve ara seçimlerde memleketi Kocaeli’nden milletvekili seçilen hukuk profesörü Nihat Erim, o gece (19 Mayıs 1945) İnönü’nün görüşlerini şu şekilde ifade ettiğini söylemektedir.
“Bizim şimdiki sistemimiz baştaki şahsa dayanmaktadır. Bu türlü idareler ekseriya pek parlak başlar, hatta bir süre parlak devam eder. Fakat bunun sonu yoktur. Baştaki şahıs sahneden çekildiği zaman nasıl bir akıbetle karşılaşılacağı bilinemez. Tek parti rejimleri normal demokrasi usulleri ile idare şekline intikal edemedikleri, hiç değilse bu zaruri olan intikali tam zamanında yapamadıkları için yıkılmışlardır. Yıkıntının arasında da birçok zahmetlerle meydana getirilen bir eserin hepsi heba olmuştur. Memleketimizi böyle bir akıbetten korumalıyız. Ciddi ve esaslı murakabe ve muhalefet sistemlerine süratle geçmeliyiz”
“Ben ömrümü tek parti rejimi ile geçirebilirim. Ama sonunu düşünüyorum. Benden sonrasını düşünüyorum. Bu sebepten vakit geçirmeden işe girişmeliyiz”(11)
Aynı günlerde Mecliste ünlü “Toprak Kanunu” tartışılıyor (4–18 Mayıs 1945) ve parti içi muhalefet şekilleniyordu. 7 Haziran’da verilen dörtlü takrir nedeniyle 11 Haziran günü CHP Genel İdare Kurulu önemli bir toplantı yapıyordu. Bu toplantıda İnönü arkadaşlarını dinledikten sonra görüşünü şu sözlerle belirtti:
“Bunu parti içinde yapmasınlar. Çıksınlar, karşımıza geçsinler, teşkilatlarını da kursunlar ve ayrı bir parti olacak mücadeleye girişsinler”.(12)
DİPNOTLAR:
(1)       Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam-2, s.30 ( İstanbul-1985
 (2)   Aynı eser, s.346
(3)    Aydemir, İkinci Adam-2, s.436; Abdi İpekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor, s.28-40 (İstanbul-1968)
(4)    Mehmet Kemal, Celal Bayar Efsanes ve Raftaki Demokrasii, s.132–134( İstanbul-1980)
(5)    Aynı eser, s.132
(6)    Aynı eser, s.134
(7)    1945yılında A.Ş. Esmer Parlamento üyesiydi.
(8)    Cumhuriyetin Beş Dönemeci, s.109
 (9)    Cumhuriyetin Beş Dönemeci, s.111
(10)    M. Toker, a.g.e.,s.58
(11)    Aynı eser, s.59
 (12)  Aynı eser, s.68, 69; Feroz ve Bedia Turgay Ahmad : Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojis 1945-1971.,s.14( Ankara-1976)

Dr. M. Galip Baysan

Tuzaktaki Demokrasi - Mehmet Halil Arık
Demokrasiler, vesayetçi de olsa, “melez” türden de olsa, ağır-aksak da işlese, o kötürüm haliyle bile bazen fırsatlar sunar topluma…
Seçimler bu fırsatı yaratan araçların en önemlisidir.
Değerini bilenler için bir nimettir bu.
Yılların resmi siyaseti haline getirilmiş öfkeyi dindirmek, nefreti sindirmek, hukuksuzluğa son vermek adına bir umut doğmuşsa, yapılacak iş, parlamenter sistemi bekleme odasına alan zihniyete bir daha açılmamak üzere kapıları kapatmak olmalıdır.
Vesayetten kurtulmak söylemiyle yola çıkanların, doymak bilmez ego ve ihtiraslarına kurban edilmek üzere olan bir ülkeyi, uçurumun kenarından çekip çıkarabilecek bir fırsat, toplumsal beklentilerini de beraberinde getirmiştir..
Seçim sonuçları ile birilerinin ego ve ihtirasları üzerine kurguladığı planlar çöpe atılırken, ortaya çıkan beklentilerin gerçekleşme umutları da, başka birilerinin ego ve ihtiraslarına kurban edilmemelidir. Tarihi bir vebaldir bu.
Toplumun gözünün içine baka baka, örtbas edilen ve parmak hesabıyla aklanan vurgun, soygun ve yolsuzlukların, rüşvetin, yalan üzerine kurulu komplo ve kumpasların hesabının sorulacağı inancını güçlendiren umut sönmemeli, söndürülmemeli!...
*
Umut işin başıdır, kurtuluşa giden yolda bir araçtır. .
Umut soyuttur ancak, başarıyla somutlaşır. Umudun peşinden giden ulaşır başarıya.
Karanlığın ardından görünüveren ışığı sonuç sanmak gaflettir. Zira görünen ışık çare değildir: Çare o ışığın nesnel kılınıp sürekliliğinin sağlanmasındadır. Kıvılcım ateşe vesiledir ama, ateşin kendisi değildir. İşlemeyen hukuk, hukuk sayılamayacağı gibi, sonu getirilemeyen fırsat da çözüm değildir.
Üç beş harami yakalamakla örneğin; haramiler yola gelmiş olmaz. Soygunlar da durmaz.
Aslolan haramileri yaratan şartların ortadan kaldırılmasıdır!... Fırsat doğmuşsa, durumdan görev çıkarma gereği de doğmuştur. Görevin kimlere düştüğünü de yasalar ortaya koymuştur.
Fırsatlar, çözüme gitmeye vesiledir. Çözüm ise, özveriyle, bilgiyle, birikimle örgütlü soygun düzenine karşı, yine örgütlü birlik ve dayanışma içinde verilecek bir uğraşla gelir.
Üstelik bilinmelidir ki; uğraş anlık değil, süreçtir.
Zaman bir fırsat sunmuşsa… Ve seçim de bir vesile olmuşsa, kurtuluş, sunulan fırsatın devamının getirilmesindedir.
İşte, akıl, izan, vicdan ve irade dediğimiz insani hasletler bu noktada girmelidir devreye!...
Mücadele süreci içinde, farklı düşüncelere sahip egoların asgari müşterekleri temel alınarak oluşturulacak mutabakat, böylesi durumlarda çözüme anahtardır. Üzümde çöp, armutta sap bahaneleriyle harcanacak zaman, haramilerin arayıp bulamadığı karşı fırsatlardır.
Akıl, izan ve vicdan sahibi bir kimse hür iradesiyle iyiyi ve doğruyu seçerken kendi ego ve ihtiraslarını bir kenara bırakabilen insan erdemli insandır.
Bir toplumda, toplumun iyisi ve doğrusu, bireylerin “ iyi ve doğrusunun” önüne geçebiliyorsa o toplum huzurludur, demokrattır, eşitlikçidir, paylaşımcıdır, hoşgörülüdür.
Soyguna fırsat yaratan koşullardır harami için “iyi” olan!...
Haramiler için “iyi” olan koşullara ise, “iyi” diyemez soyguna karşı duran.
Bu nedenle; her kesim kendisi için “iyi” olan koşulları ortaya koymanın yollarını dayatırsa o toplumda haramiden hesap da sorulamaz, huzur da kurulamaz... Kaosu başlatan budur. Doğanın yasasıdır bu.
Toplumsal huzurun, sadece üretilenin değil fikirlerin de hoşgörüyle paylaşımı üzerine kurulabileceği unutulmamalıdır. Gerçek demokrasinin özü de budur.
Haksız çıkara karşı durur hukuk. Hukuka sahip çıkan sistemin adı da demokrasidir.
Amaç gerçek demokrasi ise,işleyen hukuk ise, haramiye karşı verilecek mücadele için bundan ala asgari müşterek mi olur!?...
Hırsız; soygun sürsün ister!... Bu nedenle kendi sisteminin koşullarını dayatır.
Mağdur da soygun “bitsin” der!.. Bitsin ve hırsız hesap versin ister!..
*
Kötürüm de olsa, o demokrasinin ortaya koyduğu fırsatı, küçük siyasi hesaplara feda etmek aymazlıktır. Ağır bir tarihi vebaldir bu.
*
Bir diktatör; kendiliğinden “demokrat” olmaz!... Olursa, adı diktatör olmaz.
İster ki;
* Seçim varsın olsun!.. Yeter ki hep kendi çıksın sandıktan!...
* Yasalar emretsin, ne yazar!... Yeter ki; kendi emri yasa olsun;
* Yasalar kendine dokunmasın!.. Her yere kendi gölgesi düşsün!. Korksun, yılsın, sinsin teba.
* Beraber yürüyenler dost, karşı duranlar hasım!...
* Demokrasi bildiği kadar, hak ve özgürlük verdiği kadar olsun!...
* İtibarın ölçüsü saraylar… İnançların sömürü alanı meydanlar!...
****
Kişisel ego ve ihtirasların son bulması adına demokratik yoldan ele geçmişse bir fırsat, görünmüşse tünelin ucunda bir ışık; çakmışsa bir kıvılcım; çoban ateşine evrilmelidir o ışık, o kıvılcım.
Umutlar toplumsal beklentiye dönüşmüşse, erdem sahibi siyasilere düşen ilk görev kişisel ego ve ihtiraslarından kendilerini arındırmak ve toplumun talebine kulak vermek olmalıdır. Bunun adıdır toplumsal mutabakat!... Bu toplumsal mutabakat sağlanamazsa, “beraber yürüyenler arasındaki dostluk, karşı duranlara hasımlık” sür-git devam edecektir.
Unutulmasın ki; savaşın kazananı örgütlü olanıdır.
*
İçerden ve dışarıdan tuzaklanmış bir demokrasinin hayat bulduğu bir ülkede yaşayanlar güçlerini toplumsal mutabakat doğrultusunda birleştirmesini bilmezlerse, birilerinin ego ve ihtirasının vesayeti altında, melez demokrasilerin kendilerine tanıdığı kadarcık hak ve özgürlüklere rıza göstermeye mahkumdurlar.
*
Siyasetçiler “ayda şu kadar maaş alacağıma, filan işi şu kadar bedele takip edeceğime, bir daha gelebilmek adına elimden geleni yapacağıma, liderin gözüne girmek için gerekirse çantasını taşıyıp her sözüne evet diyeceğime…Vatan benim neyime” diyerek şeref ve namus sözü vermezler!... Yeminlerinde, ulusun ve ülkenin çıkarı vardır, ülke çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutma sözü vardır.
*
Yemin metninde doğrudan olmasa bile, vicdanlarında ve akıllarında, gerçek demokrasiyi kurma sözü yanında, haramilerle “savaş” sözü de olmalıdır!...
Bu bile yeter “bir birliktelik” kurup haramileri devre dışı bırakmaya….

Mehmet Halil ArıkEmekli eğitimci – DENİZLİ
mehmethalilarik@gmail.com

Mecliste Yemin Edilirken Yemin ve Yeminler
Yemin veya ant bir şeyi yapacağına veya yapmayacağına dair, genellikle kutsal kabul edilen bir varlık üzerine verilen söz. Kökeni tarih öncesi dönemlere dayanan ve genelde dinî bir mana içeren yemîn veya and içme törenleri, günümüzde bazı kurumlarda görev başı yapan kimseler tarafından da görevin hakkıyla yerine getirileceğine dair söz vermekte kullanılır. Yemin ederken, kimi yerlerde sağ el kalbin üstüne, sağ el Kuran veya İncil gibi kutsal kitaplar üstüne konur. Değişik yemin biçimleri var.
Ancak gündem milletvekilleri yemini üstüne olduğu için, özellikle bu konuya değineceğiz. Dört partinin seçilen milletvekilleri mazbatalarını alarak TBMM ine geldiler, kayıtlarını yaptırıp ilk etapta yemin ettiler.
Türkiye ’de öğretmenlikten askerliğe pek çok göreve yeminle başlanıyor. Bu yemin metinlerinde de Osmanlı Mebusan Meclisi üyelerinin 1877’de ettiği ilk yeminde padişaha ve vatana sadakat yemini ediliyordu. Osmanlı’da ilk yemin töreni 1877 yılında, Mebusan Meclisi’nin açılışında vekiller, “Zat-ı Hazret-i Padişahîye ve vatanıma sadakat ve kanun-i esasi ahkâmına ve uhdeme tevdi olunan vazifeye riayetle hilafından mücanebet eyleyeceğime kasem ederim” diyerek yemin etti.
Her ne kadar meclis olarak toplanmamış olsa da Sivas Kongresi’nde de delegeler, “Vatan ve milletin saadet ve selametinden başka hiçbir şahsi maksat izlemeyeceğime, İttihat ve Terakki Cemiyetinin diriltilmesine çalışmayacağıma, mevcut siyasal partilerden hiç birinin emeline hizmet etmeyeceğime, vallahi, billahi...” şeklinde yemin ederek toplantıya başladılar.
23 Nisan 1920’de yemin edilmedi. 1921’de çıkarılan ve Türkiye’nin ilk anayasası kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye’de de yemin falan yoktu.1924 Anayasası’nda vekillerin ‘‘Namusum üzerine söz veririm ki: Vatanın ve milletin mutluluğuna, esenliğine, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine aykırı bir amaç gütmeyeceğim ve Cumhuriyet esaslarına bağlılıktan ayrılmayacağım’’ şeklinde yemin etmesine karar verildi.
1924 Anayasası’na göre yemin eden milletvekilleri ‘vallahi’ diyordu. 1928’de ‘vallahi’ yerini ‘Namusum üzerine söz veririm’e bıraktı. 1982’ye gelindiğinde ise milletvekillerinin vatanın ve milletin bölünmez  bütünlüğünü korumak için büyük Türk milleti önünde and içmesi gerekiyor.

1961 Anayasası’nda, “Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma; milletin kayıtsız şartsız egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma ve halkın mutluluğu için çalışacağıma namusum üzerine söz veririm” halini alan ve her yapılan anayasayla birlikte daha da uzayan yemin metni 1982 Anayasası ile günümüzde tartışılan son şekline büründü.

YEMİNLER:

Asker yemini: Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine andiçerim.’’

Devlet memurlarının yemini: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma...; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağım... namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.’’

Anayasa Mahkemesi üyesi yemini:  “Türk milleti tarafından demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını koruyacağıma... namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

MİLLETVEKİLİ YEMİNİ:

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim”.

T.C. ANAYASASI MADDE 81
Böylece seçilen 550 milletvekilleri Anayasamız hükmünce yemin ederek görevlerine başladılar.  Ülkemiz için hayırlı uğurlu olmasını dileriz.

Cumhurbaşkanı yemini de 1982 Anayasasının 3. Kısım 11.Bölümde şöyle yer alır:
“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget