Makaleler "Yurt Yazarları"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Mülteci palavrası - Hüsnü Mahalli
Suriye ordusu 4 yıldır teröristlerin kuşatması altında yaşayan Nubbul ve El-Zehra kasabalarını (70 bin) kurtarınca ordunun intikamından korkan  teröristler ve aileleri Türkiye'ye sığındı.
Herkes onları konuşuyor.
4 yıldır bu kaçanların kuşatması altında büyük dramlar yaşayan Nubbul ve El-Zehra'daki  insanlarla ilgili  tek bir kelime yok.
Yalan; 'Arap Baharı'nın en harika fantezisi.
Yalan söyledikçe insanların iştahı kabarıyordu.
Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Bahreyn'den sonra 15 Mart 2011'de gösteriler başladı.
Nisan ortalarında Suriye'den kaçan bazı subay ve askerlere Antakya'da Özgür Suriye Ordusu kurduruldu.
Kısa bir süre sonra İstanbul'da Suriye Ulusal Konseyi (SUK) oluşturuldu.
Ordunun  eleman sayısı az olunca Tunus ve Libya'dan 200 kadar militan taşındı.
31 Mayıs'ta Suriye'den kaçan ya da kaçırılan muhalifler Antalya'da toplandı.
O sıralar Hatay'ın sınır  bölgesinde olası göç hareketine karşı çadırlar kuruldu.
9 Haziran'da ÖSO'ya bağlı bir grup terörist Cisr El-Şuğur kasabasına saldırdı ve 120 kadar devlet memurunu vahşice öldürdü.
Bu Suriye'de ilk kanlı saldırıydı.
Önceden hazırlıklar yapıldığı için  İnsanlara 'kaçın ordu gelip sizi öldürecek' denildi ve böylece ilk güç dalgası başladı.
Ankara 'Bu göç devam ederse tampon bölge kurarım' dedi.
Bununla yetinmeyen Ankara NATO'daki müttefiklerine 'Suriye'nin kuzeyini uçuşa yasak bölge ilan edin' dedi.
5 yıl sonra Ankara'nın  tampon bölge, uçuşa yasak bölge ve son olarak güvenli bölge isteklerinin hiç biri kabul görmedi.
Mülteciler gelmeye devam etti.
Çok farklı rakamlar dillendiriliyor ama ortalama 2,5 milyon Suriyeli geldi.
Bunların 300 bin kadarı çadır kentlerde geri kalanlar kendi olanaklarıyla Türkiye'nin her tarafına dağılmış durumda.
Farklı rakamlar var ama son iki yılda bunların 700 bini Avrupa'ya gitti.
Türk makamları herkesin bildiği dramlara göz yumdu.
Sahil koruma görevlerinin gözü önünde insanlar botlara bindi ya da bindirildi sonra da Ege'nin o buz gibi sularına salıverildi.
Cesetler Ege sahillerine vurdu ama olsun.
Bu da yetmedi Ankara AB ülkelerine 'Para verin yoksa daha fazlasını yollarım' tehdidinde bulundu.
AB İç Güvenlik Müdürlüğüne göre ' Mültecileri botlara bindirip Yunan Ada'larına ya da kara sınırlarına taşıyan şebekelerin bir yıllık karının 5 milyar dolar olduğunu açıkladı.
Aynı Müdürlük Avrupa'ya ulaşan mülteciler arasında kimsesiz 10 bin kadar çocuğun ortadan kaybolduğunu açıkladı.
Batı medyasına göre tek suçlu: Türkiye.
Dönelim mültecilere.
İlk grup mülteci akınından sonra Suriye'de çatışmalar hızlandı. Dünyanın dört bir yanından Türkiye'ye gelen on binlerce  ruh hastası katil Suriye'ye girip IŞİD, NUSRA ve benzeri örgütleri kurdu ve kanlı saldırılara başladı.
İnsanlar sürekli bir yerlere kaçışıyordu.
2012'nin sonuna gelindiğinde Ankara destekli bu örgütler Suriye'nin Türkiye ile olan sınırının büyük bölümünü kontrol eder oldu.
Durum öyle olunca o bölgede yaşayan insanlar ruh hastası bu örgütlerin terör ve rezil yaşam şartlarından kaçmaya başladı.
Ankara, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve benzeri ülkelerin fiili müdahalesiyle Suriye giderek karışıyordu.
İnsanlar  sınır  komşusu Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Mısır'a kaçtı.
Yaklaşık 4 milyon.
5 milyon kadarı da Suriye içinde devletin kontrol ettiği daha güvenli bölgelere sığındı.
Devletin kontrol ettiği bölgelerde yaklaşık 17 milyon insan yaşıyor.
4 milyon ülke dışında ve 2 milyon terör örgütlerinin ve PYD'nin kontrol ettiği bölgelerde.

Hüsnü Mahalli /YURT

Ya Koalisyon ya Başkanlık - Eren Erdem
Halkın sandıkta verdiği mesaj açıktır. Bu mesajı anlamakta güçlük çeken, ya da ‘naz yapan’ herkes, halkın şamarına hazır olmalıdır.

Halk, 7 Haziran’da önemli bir mesaj verdi. AKP dışında bir formül istediğini açık biçimde ortaya koydu. Parlamentoya bu iradeyi yansıttı.
Hemen seçim gecesi açıklama yapan MHP lideri Bahçeli, “en erken seçim” diyerek bu talebi elinin tersiyle itti. Sonrasında söylemini yumuşatsa da, MHP bugün bir seçime girse muhtemelen 4-5 puan aşağıda oy alacak noktaya gerilemiş görülüyor.

Bahçeli’nin ‘en erken seçim’ söylemi, gerçekçi değildir. MİT, Ordu, Emniyet, Havuz ve tüm devlet kurumları AKP tarafından gasp edilmişken, halk bu gaspa karşı açık biçimde yönetime el koymuşken, bu iradeyi tanımayıp yeniden AKP’ye sopa vermek ne kadar mantıklıdır?
Ya da, sandıktan sadece ‘tek parti’ çıktığında mı hükümet kurulabilecektir. Yani, halkın koalisyon talebini reddederek milli iradeden bahsetmek ne kadar mümkün olabilir?

***

CHP, başından beri bu konuda net konumlandı. Net bir tavır aldı.
‘Biz, AKP dışında bir formül arıyoruz’ vurgusu, bu samimiyetin tecellisiydi. HDP de bu samimiyeti gösterdi. Sayın Bahçeli’nin çıkışı ise, Erdoğan’ı son derece mutlu etmiş olmalı. Çünkü, Erdoğan olası bir ‘en erken seçim’den zaferle çıkacak tek güçtür.

Kürsülere çıkıp; ‘bakın hükümet kuramadılar’ diye nara atacak olan Erdoğan, HDP’nin varlığından rahatsız olan MHP’li oyları da konsolide ederek tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayabilir. Kaldı ki, millet yönetime açık biçimde el koymuşken, birilerinin ‘bu mesajı almayışından’ ötürü böyle bir hadisenin yaşanması çok daha vahim bir durumdur.

Milletin mesajını almayan, milletin şamarını yer.
Başkanlık çökmüşken, AKP yıkılmışken, yan çizip ‘koalisyona hayır’ mesajı vermek, Erdoğan’ın kartını oynamak anlamına gelir.

Bu yüzden, Sayın Bahçeli; umuyorum ki bu sözleri pazarlık gücünü arttırmak için söylemiş olsun. Umuyorum…

Eren Erdem / YURT

Meclis ne işe yarar? - Ayşenur Arslan
Bazen aklıma takılıyor. “Acaba” diyorum, “kendimi çok mu önemsiyorum!”. Çünkü kendimi, liderlere, bakanlara, medya patronları ya da yöneticilerine “akıl verirken” yakalıyorum. Ekranda, bu köşede, özel sohbetlerde..

Elbette aklım, öteki akıllardan daha üstün değil. Birikimden tutun da siyasetçilerin ulaşma imkânı bulduğu stratejik / kozmik bilgilere kadar pek çok açıdan birkaç adım geride olduğumu da kabul ederim.

Ama.. Yine de başta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, liderlere ve ilgililere “akıl vermek gibi olmasın” deyip seslenmek istiyorum:

Millet / medyamız ne kadar farkında, sizler ne kadar ciddiye alıyorsunuz, bilmiyorum. Ancak Türkiye, bölgenin tarihi akışını değiştirecek –en azından etkileyecek- bir dönemeçte. Oysa TBMM ve muhalefet tümüyle seyirci durumunda. Fikrini soran yok. Fikrini söylemek için ortalığı ayağa kaldıran yok.


***
Kısa süre öncesine kadar ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Ricciardone, tam da Dışişleri Bakanı Kerry Türkiye’ye gelirken konuştu. Aslında hepimizin bildiği, dünya medyasının uzun zamandır yazdığı bir meseleyi “birinci ağızdan” anlattı:

“Türkiye, El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra ve diğer cihatçı gruplarla işbirliği yaptı. Uyarılara rağmen bu işbirliği sürdü ve militanların sınırdan geçişlerine göz yumuldu.”

Evet, Erdoğan iktidarının Esad’a karşı yürüttüğü bu “strateji”, El Kaide’yi bile sollayan bir vahşet örgütünü ortaya çıkartıp güçlendirdi. IŞİD, bu politikanın mimarları Erdoğan / Davutoğlu’nu bile çaresiz bırakan, hatta rehin alan bir konuma geldi. Üstelik, çok uluslu bir operasyonun arifesinde.

Bunları zaten biliyorsunuz. Asıl soru şu: Bütün bu süreç nasıl yürüdü? AKP milletvekillerinin bile bilgisi / kararı / onayı dışında. Erdoğan, Davutoğlu, Yalçın Akdoğan, MİT Müsteşarı Fidan, sınırlı biçimde Genelkurmay Başkanı Özel.. Belki birkaç isim daha.. Hepsi bu.

Köşe yazarlarını okurken gülesim geliyor. AKP 2015 seçimlerinde Anayasa değiştirecek çoğunluk hedefliyormuş.. Eğer bu hedefine ulaşırsa Anayasa’yı değiştirip Başkanlık Sistemi getirecekmiş..

Şu anda biz neyi yaşıyoruz peki?

Bir adam, TEK ADAM, BAŞKAN GİBİ DAVRANIYOR. Görüşmeleri o yapıyor. Kararları o veriyor. Türkiye’nin kaderi üzerine kumar oynuyor. Hem içeride hem de dışarda, Anayasa ve yasaları çiğneyerek kafasındaki rejimi inşa ediyor.

Hadi, bazıları hükümetin yetki alanında diyelim. Ya IŞİD meselesi?

    TBMM bunun için olağanüstü toplanmayacaksa.. Muhalefet, bunu sağlayabilmek için ortalığı ayağa kaldırmayacaksa..

    Başbakan Davutoğlu’nu bilgi vermesi için davet etmeyecekse..

    Gerekirse Meclis’e gidip Genel Kurul salonunda iktidar mensupları gelinceye kadar oturmayacaksa..

    Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinden, sınır güvenliğine kadar kritik konularda “bilgi vermek zorundasınız” demeyecekse..

    O bilgiler doğrultusunda karar sürecine katılmak için dayatmayacaksa..

Sırada hava durumu ve spor haberleri var. Ona geçelim bence!

***

BİR GELİNCİK HİKÂYESİ!

CUMA gününden bu yana –geleneksel yaz gribim nedeniyle- yatak döşek yatıyorum. Ve doğal olarak, her gazeteyi satır satır okuyorum. Bugün işte bu okumaların düşündürdüklerini, bir Pazar yazısına da uygun düşer diye paylaşmak istedim.

Nedenine az sonra geleceğim. Önce yazının esas kızını sahneye davet edeyim: Sinem Kobal. Küçücük yaşından itibaren dizilerde ve reklamlarda genç kızların idolü / rol modeli olmuş bir genç kadın. Onu belki futbolcu Arda’nın sevgilisi diye hatırlayabilirsiniz. Sinem Kobal, o günlerde “ışıltılı, renkli bir hayatın prensesi” gibi sunuluyordu. Ayrıldılar. Şimdi İbrahim Çelikkol isimli oyuncu ile birlikte.. Bu kez, sevgilisiyle orman yollarında, kocaman şahane bir köpekle ve sade kıyafetler içinde görüyoruz.

Arda ise bu arada, gazetecilerin “sende yeni bir durum var mı” sorularına “benim isteyip de alamayacağım kadın yoktur” gibi cümlelerle yanıt veriyor. Ve yakın arkadaşı Acun Ilıcalı’nın uçağı, yatı ile gezip dolaşarak, belki de “isteyeceği kadını seçmeye” çalışıyor.

Ne yazık ki, “eski Sinem” ve Arda gibi gençlerle onlara özenenler “azınlıkta” değil. Ya paraları var ve öyle yaşıyorlar. Ya da paraları yok ama “çok para kazanıp onlar gibi yaşamak” istiyorlar.

Trafiği kördüğüm İstanbul’da kullanmak için üç beş tane süper lüks araba almaktan ya da hayal etmekten utanmıyorlar. Kim bilir kaç milyon dolarlık kına geceleri, düğünler yapıyorlar.

Kadınlar güzelleşmenin 50 sırrına birden vakıf. Erkekler o güzelleri nasıl kapacaklarının “tek” sırrına..

Kitap okumak.. Memleket üzerine kafa yormak.. Sahici bir şeyler paylaşmak.. Ara ki bulasın.

O haberlere ve resimlere baktıkça Gelinciğimi düşünüyorum. Kayınvalide olduktan sonra hep sordular: “Gelinini seviyor musun” diye. Hep aynı şeyi söyledim: “Çok beğeniyorum ve saygı duyuyorum.”

Gelinciğim, Balıkesir’den İstanbul’a gelip hem çalışıp hem okuyan, tek başına ayakta kalmayı başaran, akıllı, şahane bir kadın.

Şimdi oğlumla birlikte kitap okuyorlar. Memleket üzerine kafa yoruyorlar. Otobüse biniyorlar. Ellerine iki kuruş geçince kendilerini zengin zannedip Darüşşafaka’ya bağış yapıyorlar.

Anladınız elbette. Sinem Kobal vesile.. Bu yazıyı, Gelinciğim ve onun gibi genç kadınlar için yazdım.


BİR SES DAHA KISILDI

Malum, Haber Türk’ün gazetesinde Yavuz Semerci, televizyonunda Zafer Arapkirli artık yok. Yaprak dökümü sürüyor.

Son haberi Enver Aysever Twitter’da verdi. CNN TÜRK, “Aykırı Sorular” programını yayından kaldırmış. Daha doğrusu, hafta içindeki bölümler yayınlanmayacakmış da, hafta sonundaki müzik ve magazin ağırlıklı versiyonu devam edecekmiş. Şaşıracak şey yok. “AYKIRI SORULAR” sormanın zamanı çoktaaan geçmedi mi! Değerli düşünür Rasim Ozan Bey “hepiniz tasfiye olacaksınız” derken bir bildiği varmış!

Ayşenur Arslan /YURT

İkiniz de Haşhaşisiniz! - Yaşar Nuri Öztürk
2002 yılından beri Türkiye’nin başına kara bir bela gibi çöken Allah ile aldatma ve zulümler koalisyonunun Türkiye’deki başı, yeni bir haykırışla çıktığı meydan yerinde, eski zulüm ortağını itham ederek dedi ki: “Bunlar, devlete sızmış virüs; bunlar Selçuklular döneminde devleti kemiren, düşmanlarla işbirliğine girebilen gözü dönmüş haşhaşîlerin bir devamı.” (15 Ocak 2014 tarihli gazeteler)
Zulüm koalisyonunun buradaki başının, suyun ötesindeki başı için söylediklerini bir kenara koyarak, işin ilmî-tarihî gerçeğine bakalım: Allah ile aldatanların tümü haşhaşîdir, yani insanları uyuşturup akıllarını çalışamaz hale getiren zalimlerdir. Akıl işlemez hale gelince, ne olur? Kur’an’ın cevabı şu: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik indirir.” (Yunus Suresi, 100)
Kur’an; aklı uyuşturan, aklın işletilmesini bir biçimde dumura uğratan her şeyi yasaklamaktadır. Bu yasağı sadece alkole, hele hele sadece şaraba hasretmek tamamen Kur’an dışıdır. Yasaklanan: ‘hamr’dır. Hamr; ‘aklı örten, onun işlemesini engelleyen şey’ demektir. O halde alkol de dahil, aklın işlemesine zarar veren her şey haramdır. Hamr; alkol olduğu gibi, haşhaş, kokain, esrar veya aklı uyuşturan, akılcı düşünmeyi dumura uğratan tarikat hezeyanları da olabilir.
‘Haşhaşîler’ diye bilinen tarikat ekibi, aklı uyuşturmak ve insanların aklı işletmelerini engellemek için, hem tarikat hezeyanlarını hem de haşhaşı kullanmış olabilir. Tarikat hezeyanlarını kullandıkları kesin de, haşhaşı kullandıkları sadece bir rivayettir ve büyük ihtimalle de iftiradır. Çünkü bu haşhaş kullanma iddiası lejander (menkıbevî) bir bilgidir ve Batılı gezgin Marco Polo’nun hikâyelerine dayanmaktadır. Sünnî iftiracılığın işine yaradığı için, egemen Sünnî güç tarafından tarihsel bir gerçekmiş gibi öne çıkarılmıştır.
Gerçek olan şu ki; Haşhaşîlerin önderi sayılan Hasan Sabah (ölm. 518/1224) bir tarikat şefiydi ve geleneksel ölçüler içinde son derece ‘dindar’ bir adamdı. Oğullarından birini şarap müptelası olduğu için, bir diğerini ise haksız yere adam öldürdüğü için idam ettirmiştir. Sünnî egemen gücün iftira borazanları işin bu yanına hiç değinmezler.

TÜM TARİKATLAR HAŞHAŞÎDİR

Daha doğrusu; Allah ile aldatan tüm zalimler, şurada dikkat çekilen anlamda haşhaşîdir. 2000’li yılların Türkiye’sinde, şeyhinin emriyle küçük oğlunun kafasını kesen tarikat meczubu, haşhaş filan içmiyordu; beş vakit namazlı, ağzına alkol koymayan Sünnî bir müritti. Sivas’ta 35 insanı gün ortasında diri yakan dinci kudurmuşlar haşhaşla değil, tarikat putlarının telkinleriyle uyuşturulmuşlardı.
Tarikatlarda insanları uyuşturup gütmek için haşhaş kullanılmaz, çünkü tarikat hezeyanları buna ihtiyaç bırakmadan uyuşturmayı zaten sağlar. Bu ocaklarda uyuşturma işini raiyyelik, müritlik ve abdi memlûk olmak sağlamaktadır. Kur’an’ın insan hayatından kovmak istediği bu uyuşturucu belalar üzerinde ayrıca duracağız.
Kur’an, bir yandan hamrı yani aklın çalışmasını dumura uğratan maddeleri yasaklarken bir yandan da raiyyeliği, müritliği, abdi memlûkluğu yasaklamaktadır. İşin özeti şu: Tarikat kazığı yemiş ve tarikat şeflerini rab edinmiş her robot-insan haşhaşîdir. Yani uyuşturulmuştur. Biri bir yerden, öteki başka bir yerden yemiştir haşhaşı. Birinin putu bir renk ve desendedir, ötekininki başka bir renk ve desende. Ortak özellik; Allah ile aldatılıp uyuşturularak insanlık ve hak aleyhine kullanılmaktır.

Cahiliye şirki bu kadar rezil değildi - Yaşar Nuri Öztürk
Giriş olarak şirk konusunun temel ayetlerinden ikisini vereceğim:

“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’ın berisinden yedek ilahlar edinirler de onları Allah'ı sevmiş gibi severler.” (Bakara, 165)

“Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktir!” (Tevbe, 28)

Sadece bizim tarihimizin değil, İslam tarihinin en rezil şirke batma olaylarından birini şu günlerde yaşadık. Talan, yalan ve yolsuzluk dosyalarıyla günlerdir ülkeyi taciz eden iktidar partisi AKP’nin, hem de imam hatipli bir milletvekili (Fevai Aslan), belediye seçimleri için propaganda yaptığı sırada ‘liderleri’ni överken, ona iki sıfat verdi: Birincisi, ‘dünya liderliği’, ikincisi ‘Allahlık’. (18 Ocak 2014 tarihli gazeteler)

Birinci sıfatı dünyanın takdirine bırakalım ama ikinci sıfatla ilgili olarak söylememiz gerekenler var. O gerekenleri söylemez isek Tanrı bizi hesaba çeker. Vekil efendi şöyle dedi:

“Başımızdaki lider Recep Tayyip Erdoğan, Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplayan bir liderdir”.

Aman Tanrım! Kur’an böyle bir yüceliği, vahyin muhatabı olan Hz. Muhammed’e bile vermiyor. Bu söz, bir adamın ‘Allah’lığını ilan etmenin en pervasız, en cüretkâr ve en rezil perdesidir; tevilsiz, tartışmasız bir şirk deklarasyonudur. ‘İmam hatipli’ bu adam, söylediğinin, katmerli bir şirk olduğunu nasıl olur da bilmez. Belli ki bu adam ‘arka bahçe imam hatiplisi’. O arka bahçeye bir kez girdin mi, Allah belanı verdi demektir. Ne ilim kalır, iman kalır; ne din, ne Kur’an kalır, ne İslam. Yağcılık, uşaklık, kutsallaştırma denen imansızlık ve ahlaksızlıkların bini bir paraya düşer.

Şirk deklarasyonunun yarattığı infiali görünce, bilinen şeytanlıklarına başvurarak şöyle demeye başladılar: “Onu demek istememiştim”… Öyle mi? Bir de “Evet, öyle demek istemiştim” mi diyecektin! Elbette ki kıvıracaksın. Hep böyle yapıyorsunuz. Yahu, siz bu milleti ahmak veya eşek mi sanıyorsunuz? Yoksa bu milletin vücut aynasında kendinizi seyrediyorsunuz da farkında mı değilsiniz?

DİNLE, EY MİLLET!

Ey millet! Kur’an bize bildiriyor ki, müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Onların diğer bütün yapıp ettikleri isabetli ve makbul de olsa, hüsrandan kurtulamazlar. Peşlerine takılanlar da hüsrandan kurtulamaz. Temel buyruk şudur:

“Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen amelin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer suresi, 65)

Ey millet! ‘Zümer Suresi - 65. Ayet’in sana söylediği şudur: Sen bu maskeli şirk zihniyetine prim ve paye verdikçe, Allah da senin belanı verecektir. Bu zihniyetteki kadrolara itibar edip sonra da haram paralarla kurduğun binalarda ‘namaz’ adı altında boşuna yatıp kalkma; o yatıp kalkmalarının sana lanetten başka bir şey getirmeyeceğini Kur’an bildiriyor. Aç da, bir kere olsun Mâûn Suresi’ni oku. Bak bakalım, insan haklarına tecavüz edenlerin namazları nasıl lanetleniyor. ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabını yazdım diye bana kızacağına, aç da oku! Kur’an’ın temel ibadeti okumaktır. Oku, ey millet; oku!

‘Konuşan eşek’ olmaktan kurtulmanın tek yolu; okumaktır.

Bir hurma cumhuriyeti haline gelen Türkiye’de giderek sertleşen, ahlak ve sınır tanımayan, hukuku ve kamu düzenini altüst eden, çatışan tarafların suç ortağı olduğunu unutmamak gerekiyor. Siyasal İslamcı iktidarın her iki kanadı da dinci karşı devrimin, 12 yıllık karanlık dönemin; neo-liberal yağma düzeninin ortak sorumlularıdır.

Daha önce ortaya attığım ve mevcut durumu çok iyi açıkladığını düşündüğüm kavramla ifade edersek eğer; Türkiye yeniden fetrete düşmüş durumda. Merkezi otorite iki iktidar odağı arasında parçalanmış; oluşan siyasal otorite boşluğu bütün toplumsal dinamikleri harekete geçirmiş halde.

Bu fetret döneminde muhalefet güçlerinin kendi seçeneklerini büyütmek yerine, çatışan taraflardan birini desteklemesi ya da yedeğine düşmesi, oyunun dışında kalmaya, iktidar mücadelesini kaybetmeye yol açacaktır. Asıl aktörlerden kim kazanırsa kazansın, yedeklenen güçler her halükârda kaybetmiş olacaktır.


ŞEHZADELER SAVAŞINDA SOL
Sol ve CHP, bu şehzadeler savaşında kendi bağımsız hattını kurmak ve cepheden bir muhalefet çizgisi izlemek zorundadır. Eğer, örtülü de olsa, taraflardan birinin desteklendiği ya da yedeğine düşüldüğü takdirde, bu tutum siyasal felakete yol açar. Bunu yapan parti ya da hareket, intihar eder. Ne yazık ki, kendisini sol’da sayan iki büyük siyasal muhalefet gücü bu hatayı yapıyor.

Öyle anlaşılıyor ki CHP, bu kavgada Cemaati destekleme konusunda kararlı. Cemaat ve ABD desteğiyle iktidar olabileceğine ikna edilmiş görünüyor. Evet, belki bu yolla iktidar olunabilir ama o sizin hükümetiniz olmaz. Sizi iktidara taşıyan güçlerin elinde rehin olursunuz.

BDP ise AKP Hükümeti'ni “çözüm süreci” adına desteklemeyi sürdürüyor. Kürt siyasal hareketi, böylece dinci-faşizan bir rejimin inşa edilmesine destek verdiğinin farkında mı bilmiyorum, ama Türkiye’nin tarihsel, ilerici, aydınlanmacı ve devrimci birikiminden hızla uzaklaştığı açık. Gittikleri yerde 200 yıllık gericilikten ve emperyalizmle işbirliğinden başka şey bulamayacakları da kesin.

CHP, Cemaatin bugün AKP ile çatışsa da, iktidarın bir parçası olduğunun farkın değil! Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını birlikte tasfiye eden, cinayeti beraber işleyen 12 yıllık iktidar ortaklarından habersiz görünüyor! Ortada net bir oportünizm var.

İKİ KİRLİ KILIÇ

Cemaate karşı mücadeleyi yükseltmek, devlet içindeki “Yeni Gladyo’nun tasfiye edilmesini istemek neden AKP iktidarına ve yolsuzluklara karşı mücadelenin üzerini örtsün ki? CHP’yi yöneten anlayışın temel tezi bu. Afedersiniz ama siz iki işi birlikte yapamıyor musunuz? Biz aptal mıyız? Masonik, mafyatik bir çeteye; sola, yurtseverlere ve aydınlanmacılara karşı acımasız bir şekilde tertip kuran (elbette AKP Hükümeti'nin desteği ve katılımıyla) yeni tipte bir Gladyo yapılanmasına karşı mücadele ederken, neden yolsuzluklara karşı eleştirimizi geri çekelim ki?

Hem AKP’ye hem de Cemaate karşı mücadele, bugün aralarında çatışsalar da tek bir iktidar gücüne karşı savaşmak demektir. CHP siyasal bir intihar koşusunun içinde olduğunun farkında mı emin değilim ama tehlikeli bir oyun oynandığı ortada.

CHP birbiriyle çatışan iki kirli kılıçtan birisinin kabzasından tutuyor. Bugün neredeyse bütün eleştirilerini geri çektiği Cemaat, 2007’den itibaren kurulan bütün tertiplerin sorumlusudur. Evet AKP Hükümeti'yle birlikte yaptılar, ama operasyon gücü Cemaattir.

Ergenekon, Balyoz, Şike, Devrimci Karargâh, Oda TV, KCK, Askeri Casusluk gibi bütün davaları, bugün CHP’nin sahip çıktığı savcılar ve polisler tezgâhladı. Sahte dijital kanıtları üreten, insanların ev ve işyerlerine bunları koyan, telefonları dinleyen, şantaj kasetleri oluşturan, uydurma gizli tanıklar üreten, sahte ihbar mektupları yazan, toprağa muhimmat/silah gömen bu çetedir. Biliyoruz. Başbakan da itiraf ediyor.

Türkan Saylan’ı Kürt çocuklarına –ki onlara göre bütün Kürtler PKK’lı oluyor- burs veriyor, Harp Okulu öğrencilerine burs verdiği kızları gönderiyor diye iftira metni niteliğinde iddianameler yazan, CHP’nin bugün sahip çıktığı savcılar ve Zekeriya Öz değil midir? Zekeriya Öz, nasıl olur da “temiz eller” soruşturması yapar?


O KILIÇTA HRANT’IN KANI VAR
CHP’nin kabzasından tutuğu kılıç kirlidir. O kılıçta Hrant Dink’in, Necip Hablemitoğlu’nun, Danıştay Yargıcı’nın kanı var. Karşımızdaki, bir inanç hareketi değil aynı zamanda bir cinayet şebekesidir. Ben bütün bunları yazdığım, ortaya çıkarmak için mücadele ettiğim, gerçeğin peşinde koşan bir gazeteci olmaya çalıştığım için hapisteyim.

Kuddisi Okkır cinayetinin sorumlusu bu çetedir. Vicdansız ve acımasızdırlar. Ölüm yatağındaki insanları, o dinmek bilmeyen dinci-gerici kinleri ve intikam duyguları nedeniyle hapishanelerde tutmayı sürdürüyorlar. Bugün Suriye’de tekbir getirerek insan boğazı kesen, kestiği insan başlarını sergileyenlerin kininden farklı değil bu çetenin intikam ateşi.

Prof. Fatih Hilmioğlu, sırf Malatya İnönü Üniversitesi’ni bir El Ehzer Medresesi olmaktan çıkardığı ve oradaki dinci yapılanmayı dağıtıp çağdaş bir üniversite yarattığı için, acımasızca öldürülmek isteniyor. Türkiye’de neredeyse herkesin serbest bırakılmasını istediği, 10 yıl rektörlük yapmış bir insanın hapiste tutulması çetenin sıradan bir işidir. Kinleri böyledir.

Unutmayın ki, bu çetenin elinde CHP için de hazırlanan dosyalar, şantaj kasetleri ve dijital belgeler var. Böyle şantaj kasetlerinin olduğunu biliyorum, bunu bazı CHP yöneticileri de biliyor. Ayrıca Deniz Baykal’a yapılan siyasal amaçlı şantajın sonuçları ortada.

Sonuç olarak ortada Başbakan’ın itiraf ettiği, bir illegal yapılanma, gerektiğinde cinayet bile işleten bir çete, masonik bir örgüt var. Mafyatik yöntemler de kullanan, ahlaki hiçbir sınır tanımayan bir örgüt söz konusu.

YENİDEN YARGILAMA
Bazı CHP sözcüleri/yöneticileri AKP Hükümeti'nin hem bu çeteyi tasfiye konusunda hem de bu dönemde açılan davalarda yeniden yargılanmanın ve özgürlüğün yolunu açacak yasal düzenlemeler konusunda samimi olmadığını söylüyor.

Siyasette samimiyet testinin yolu, tam da bu konularda iktidarı sıkıştırmaktır. Samimi olmadıklarını ben de biliyorum. Ancak AKP, bugüne kadar görülmemiş ölçüde sıkışmış durumda.

CHP, iktidara “haydi” demeli, madem istiyorsun, gel özel yetkili mahkemeleri bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıralım. Bu tutumun iki sonucu olacaktır ve her ikisinde de muhalefetin kazanacağı açıktır.

Ancak CHP, Barolar Birliği Başkanı Prof.Metin Feyzioğlu’nun önerisinde AKP kadar bile ilgi göstermedi. Bu, anlaşılır ve kabul edilir bir tutum değildir. Adil yargılanmaya destek verme konusunda bir tereddüt olmadığını, bu konuda Meclis’e bir yasa tasarısı sunulduğunu biliyorum.

Ancak bunlar düşük profilli ve yasak savmaya dönük girişimler. Türkiye gündemine taşıyacak, iktidarı silkeleyecek bir tutumla olayın üzerine gidecek yerde, usül tartışmaları yapmak, ince iktidar hesaplarına girmek anlaşılır değil.

Sonuçta öyle garip bir tablo çıkacak ki; söz konusu ahlaksız tertiplerin kurbanı olan insanlar zindanlarda kalacak, bunun faturası da CHP’ye çıkacak.

Olur mu, olur!

Ama bunun bedeli çok ağır olur. CHP’nin iki milletvekilinin bu ahlaksız tertiple 5 yıla yakın hapishanede tutulduğunu unutmaması gerekiyor. Asıl samimiyet testi budur.

İKTİDARI DÜŞÜRMEK ve DARBE

CHP ve muhalefet güçleri yüklense her an iktidar düşecek. Muhalefetin bunun için ne Cemaate ne de başka bir güce ihtiyacı var. Ülke ve toplum hazır.

Yolsuzlukların üzerine toplumsal dinamikleri de harekete geçirerek gitmek gerekiyor. Ortada gerçek bir iktidar yok. Hükümete el koymuş, bir tür saray darbesi yapan bir ekip var.

AKP bugün iktidarda işgalci durumundadır. Bütün meşruiyetini yitirmiş halde direniyor.

Polis yargı kararlarını uygulamıyor. Emniyet, hükümetin emrinde silahlı bir politik örgüt konumuna gelmiş durumda. Bu ülkede hükümetin ve AKP’lilerin yolsuzluk yapması serbest, soruşturmak ise adeta yasak.

Böyle bir iktidar fazla kalamaz. Muhalefet, kitleleri alanlara dökmeli. Sürekli eylem ve protesto gösterileriyle gayri meşru AKP Hükümeti'nin kendisini toparlamasına izin verilmemeli.

Bir yandan da devlet içindeki çetenin yani yeni Gladyo’nun tasfiyesi için bütün olanaklar seferber edilmelidir.

Türkiye çok özel bir tarihsel dönemeçten geçiyor. Hayatı ve siyaseti doğru okuyan,  ona uygun yol iz izleyenler kazanacak. Ancak CHP, yeni Gladyo ile işbirliği yaparsa, biter.

CHP Cumhuriyet’in kurucu kuvvetlerinden birisidir, sıradan bir parti değil. Dolayısıyla bütün Türkiye’nin, toplumun, Cumhuriyet’in sorumluluğunu alan bir yerden, tarihsel bir perspektifle hareket etmelidir. Böyle dönemlerde toplumun büyük kesimi, daha çok da CHP’ye oy vermeyenler, dönüp bu partiye bakarlar. CHP’nin buna bir cevabı olmalı.

Sanırım CHP’nin de Türkiye’nin de en önemli eksiği sol. Sol’u yeniden büyük siyasal güçler alanına/arenasına taşımak gerçek çare olarak görünüyor.

Hatırlayacaksınız, çarşamba günü size Davut Yıldız’dan söz etmiştim. Hani, askeri casusluk davasındaki genç astsubaydan. Yakından izlediğim için biliyorum, bu dosya da delik deşik!.. Okuyunca inanmakta zorluk çekiyorsunuz.
Ama, diyelim ki; iddiaların hepsi doğru ve hepsi “kanıtlandı”! Yine diyelim ki; Davut Yıldız, savcının istediği azami cezayla, 6 yıl hapse mahkûm edildi. Bu durumda, cezaevinde kalacağı süre 16 aydır.
İşte bunları anlatmış ve eklemiştim. “16 ay sonra çıkması gereken astsubay Davut Yıldız 18 aydır TUTUKLU”!..
Meğer, eksik söylemişim. Genç astsubay 20 aydır tutukluymuş. Yani, iki ay değil, daha şimdiden 4 AY FAZLADAN cezaevindeymiş!..
Başbakan Erdoğan kaç ay hapis yatmıştı sahi? 4 AY, değil mi?.
Yıllardır o ‘dört’ ayı anlatır durur Başbakan. Oysa Davut Yıldız, daha hüküm giymeden “hakkında istenen maksimum cezayı 4 AY fazlasıyla çekmiş oldu”.

YILLAR SONRA İTİRAF
 HSYK için yeni yasa çıkacakmış. Her nasıl olacaksa, ‘Yargı’ Adalet Bakanı’na bağlanmak suretiyle düzeltilecekmiş! Ayrıca, vaktiyle göz yumdukları haksızlıkları, adaletsizlikleri gidereceklermiş.
Erdoğan’ın, 25 yıllık yol arkadaşı, bugünün bakanı Veysel Eroğlu o adaletsizliklerden söz ederken coşmuş, taşmış! Gazetecilerle sohbet ederken, Balyoz, Ergenekon gibi davalar için şöyle demiş:
“Ben günahsız yere birçok insanın cezaevinde tutulduğunu düşünüyorum. Askeriyede ast-üst ilişkisi son derece nettir. Biri bir plan ve seminer düzenlediğinde, listede ismi olanların ‘Ben gelmiyorum’ deme şansı da yoktur. Dolayısıyla; ‘Üstünün çağırdığı toplantıya katıldı’ diye bir insanı suçlu ilan etmek, darbe planlarının içinde göstermek son derece yanlıştır. Bunu planlayan veya darbe faaliyetlerinin içinde olan kişi sayısı 5-10’u geçmez. Ama 100 kişilik bir heyeti sorumlu tutmak kabul edilir değil.”

SAMİMİYSENİZ, HAYDİ!
 Peki, bunu şimdi mi anladınız? Bir vakitler haksız yere yargılananlar, avukatlar, biz gazeteciler bunları anlatırken duymadınız, görmediniz mi? Diye soracağım…
Anlamı olmayacak.
Biliyorum, özellikle canı yananlar “Dünü bırak, yarına bak!” diyecek.
O yüzden, başka bir soru sormak istiyorum. Hem bakan Veysel Eroğlu’na, hem ‘yeniden yargılama’ konusunda formül üretmeye çalışan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a ve hem de bir başbakan olarak bütün bunlardan sorumlu olması gereken Başbakan Erdoğan’a sorum şu:
Davut Yıldız’ın HEMEN YARIN TAHLİYE EDİLMESİ İÇİN; NE YASA DEĞİŞİKLİĞİNE GEREK VAR, NE DE MÜTHİŞ FORMÜLLERE!..
Eğer samimiyseniz…
Hesap çok açık. Çok basit.
·          İstenen azami ceza: 6 yıl.
·          Bu durumda Davut Yıldız’ın yatması gereken süre: 16 ay.
·          Davut Yıldız’ın ‘tutuklu olarak’ cezaevinde yattığı süre: 20 ay. Hatta 21. ayına girdi.
Genç astsubayın hayatından çalınan günleri, haftaları da unutun. Ama onu hemen yarın, YARIN cezaevinden çıkartın! Davut Yıldız özgürlüğüne kavuşuncaya kadar da, lütfen adalet sözcüğünü ağzınıza almayın!

CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR
 “Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda Sağlık Astsubayı olarak görev yapmaktayım. 10 Mayıs 2012 tarihinde engelliler yemin töreninde, ambulans içinde görevimin başında iken telefonum çaldı. Açtığımda; polis olduklarını, evimi aramaya geldiklerini, kapının önünde beklediklerini belirttiler. Ben de ‘Şaka yapacak zaman değil’ dedim, telefonu kapattım. Sonra tekrar aradılar ‘Kapıyı kıracağız’ dediler. Ben de şaka mı, değil mi diye karşı büfeciyi aradım. ‘Evet, polis doldu burası’ dedi. Hemen, beni arayan polise ‘Bekleyin, geliyorum’ dedim. Komutana arz ettim durumu. ‘Korkacağım bir durumum yok, hemen gelirim’ dedim. Komutanım şüphelendi ‘Bu aralar askeri personele devamlı iftiralar atılıyor, dikkat et’ dedi ve de yanıma iki askeri personel verdi.
Evimde ve işyerimde yapılan aramalardan sonra Devletin güvenliğine ilişkin gizli belge, örgüt üyeliği, fuhuş, kadın ticareti, tehdit ve şantaj suçlamaları ile gözaltına alındım.
Hücrede 4 günü, tanımadığım havacı binbaşı ve denizci yüzbaşı ile geçirdim. Denizci yüzbaşı ‘Diğer komplolardan hiçbir farkı yok, en az 16 ay tutuklu kalırız’ dedi. İnanamadım. ‘Ben bir şey yapmadım ki, neden tutuklanayım’ dediğimde ‘Son beş yılda kim ne yaptı, askerler neden içerde sanıyorsun. Biz de bir şey yapmadık ama görürsün tutuklayacaklar’ dedi.
Şaşırdım, inanamadım; olamaz dedim. Ama 14 Mayıs 2012 tarihinde İZMİR 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandım. Cezaevine giderken, beraber tutuklandığımız hiç kimseyi tanımıyordum. Sonra dalga dalga tutuklanan silah arkadaşlarımızdan da kimseyi tanımıyordum, görmüşlüğüm bile yoktu. Nasıl olurdu da; örgüt üyeliğinden tutuklanırsın ve yargılanan kimseyi tanımazsın? 4 saat savcılık sorgusunda sana tek bir belge bile göstermemişlerdir ya da sormamışlardır... Buna rağmen, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeden nasıl tutuklanabiliyorsun?
Anlamak mümkün değildi. 8 ay havalandırmada dolaşırken hep birbirimize aynı soruyu soruyorduk: ‘Neden buradayız? Ne belgesi? Ne örgütü? Suçumuz ne?’
Gazetelerde ise ‘Fuhuş Örgütü’ başlıkları çıkıyordu. Daha sonra adı ‘Şantaj Örgütü’ oldu. Daha sonra da ‘Askeri Casusluk’... Biz, vatanına bu kadar derinden bağlı insanlar vatan haini miydik yani?”
Davut Yıldız

NOT: Bu soruların yanıtları hâlâ yok. Çünkü dava hâlâ devam ediyor. Dosyada onu suçlayacak somut kanıt, tanık ifadesi falan yok. Yine de Davut Yıldız tam 20 aydır cezaevinde; sonucu, sorularının yanıtlarını ve elbette tahliyesini bekliyor.

BİZİM BURALAR…
 Berlin’den yazan Tuncay Gedük, Bilal Erdoğan’ın savcılığın çağrısına uymayıp ifade vermeye gitmediğini hatırlatıp, özetle şöyle demiş:
“Sadece pasif eleştiriler yapılıyor. Bunun aktif bir eleştiriye dönüşmesi...  Sadece Bilal Erdoğan problemi değil de, Türkiye problemi olması için şunu demek yeter: Türkiye vatandaşlarına duyurulur. Savcı ya da polis size ifade vermeye çağırırsa gitmeyin, ciddiye almayın. Neden gelmiyorsunuz diye sorarlarsa ‘Canımızdan çok sevdiğimiz Başbakanımızı örnek aldığımız için’ diye cevap verin. Hepsi bu kadar!”
Fena fikir değil de... Bir sorun var Tuncay Bey. Almanya’yı bilmem ama buralarda sade vatandaşa “Neden gelmiyorsun” diye sorulmuyor. Derdest edilip götürülüyor.
Nedenini tahmin etmek zor değil. Zaten yazınızda şunu da tesbit etmişsiniz:
“İktidara gelmiş birisi, yapılan eleştirileri makama değil de, kendi şahsına diye algıladığı andan itibaren, bilin ki o artık bir diktatördür.”

Mustafa Mutlu "Kral çıplak" diyenlere bayılıyorum. Bu yüzden yıllar sonra ekranlara dönünce yaptığım programın adını "Kral Çıplak" koydum.
Herkesin bildiği ama dillendiremediği gerçekleri anlatmak için kullanılır bu söz...
Bir örnek vereyim:
Yıllardır Başbakan'ın eşi Emine Hanım'ın bazı hastane zincirlerinin ortağı olduğu fısıldanır kulaktan kulağa...
Ancak kimse yüksek sesle söyleyemez, yazamaz ve Başbakan'a bu soruyu soramaz!
Çünkü korkarlar, Başbakan'ın hakaret etmesinden çekinirler!
***
Oysa iş çığırından çıkmış durumda:
Hangi ile gitseniz yanınızdakiler, o ilin en büyük özel hastanesini gösterir ve kulağınıza fısıldar:
"Biliyor musun, bu hastane Emine Hanım'ınmış..."
"Hangi Emine Hanım'ın..."
"Kimin olacak canım, Başbakan'ın karısının..."
***
Sadece hastane zincirleriyle sınırla kalsa iyi...
Fısıltı gazetesine göre lüks binalar yapan şirketlere de ortaktır Emine Hanım, simitçi fırınlarına da...
Ancak kimse çıkıp bunları yüksek sesle söyleyemediği ve soramadığı için, gerçek bir türlü ortaya çıkmaz!
***
İşte; nihayet bu çılgınlığı yapmayı "kısmen" göze alan biri çıkmış...
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Meclis'te yaptığı konuşmada, "Hastane zincirlerinin ortağı olan, yandaş gazeteleri ve televizyonları olan First Lady kim?" diye sormuş...
Ancak o da tam olarak "Kral çıplak" diyememiş...
Sözünü ettiği "First Lady"nin adını verememiş:
***
"Devletten ayrıcalıklı muamele gören meşhur bir hastane grubu var. Bu şirketin yandaş gazeteleri var, yandaş televizyonları var, hepimiz biliyoruz. Hatta bu şirketle ilgili bazı şüpheler, bazı iddialar var. Deniyor ki 'Bunun ortaklarından bir tanesi First Lady...'
First Lady denilince benim aklıma Michelle Obama geldi. Ümit ediyorum Michelle Obama'dır. Sizin aklınıza bir başka First Lady'nin ortaklığı geliyorsa o da artık sizin bileceğiniz iş."
***
Ülkemizde yalaka medyanın "First Lady" diye tanımladığı iki kişi var:
Cumhurbaşkanı'nın eşi ve Başbakan'ın eşi...
Bu sözlerle kast edilenin, "Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan" olduğunu bilmeyen yok...
Bu yüzden "Kral çıplak" demek yine bana düşüyor ve sadece "herkesin bilip konuştuğu bu sır" artık doğrulansın ya da yalanlansın diye Başbakan'a soruyorum:
***
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel'in Meclis çatısı altında sözünü ettiği "First Lady", gerçekten de herkesin aklına geldiği gibi eşiniz Emine Hanım mı?
Eğer eşiniz ticaret hayatının içindeyse hangi şirketlerin sahibi ya da ortağı?
O şirketler ne zaman, ne kadar bir sermayeyle kuruldu ve eşinizin ortaklık payı ne?
Ve... İddia edildiği gibi bu şirketlere "ayrıcalıklı muamele" yapılıyor mu?
***
Soru sorana, "Kral çıplak" diyene kızmayın Başbakan Erdoğan...
Tam tersine; bu soruyu açıkça, korkmadan sorarak size bu konuda açıklama yapma olanağı tanıdığım için teşekkür bekliyorum.
Umarım bu fırsatı kullanırsınız!
NE 'KAN'MIŞ! )))) TEK SÜTUNAAA!!
Milliyet'in önceki Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca köşe yazarı olmuş...
Ağca, aşırı sağcıların kurduğu Haber Erk isimli sitede köşe yazmaya başlamış...
Ancak yazılarını kendisi yazamıyormuş; başka birine anlatıyormuş o da bilgisayara aktarıyormuş!
***
Abdi İpekçi'nin kanına bakar mısınız?
Otuz küsur yıl önce bulaştığı kirli eli bile "yazar" yapmaya yetti!
GÜNÜN SORUSU
Başbakan'ın bir dediğini iki etmeyen ve gerek Vatan, gerekse Milliyet'te gazeteci kıyımı yapan Erdoğan Demirören yine de "yaranamamış" olacak ki; iktidar, sahibi olduğu Kemer Country'e el koyma kararı almış... Sorum kendisine:
"Yüreği olmayanın yarını olmaz" desem, bir şey ifade eder mi?
Bu onur, hepimizin!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül incelemelerde bulunmak üzere dün Gaziantep'e gitti.
Türkiye Liseliler Birliği üyesi bir grup da Gaziantep Zeugma Müzesi'ni ziyareti sırasında, "Mustafa Kemal'in Askerleriyiz" diye slogan attı.
Polis hemen gençlere müdahale etti ve 15 yaşındaki lise öğrencisi B.K.K.'yı gözaltına aldı.
İyi de suçu ne B.K.K.'nın?
Taş mı attı, kurşun mu sıktı, küfür mü etti, taşkınlık mı yaptı, bölücü örgüt bayrağı mı taşıdı?
Hayır...
Mustafa Kemal'in koltuğunda oturan Cumhurbaşkanı'na, "Mustafa Kemal'in askeriyim" diye seslendi.
***
Sahi; bir Cumhurbaşkanı bundan neden rahatsız olur ki?
"Olmadım" diyorsa, o zaman korumalarının o çocuğu yaka paça gözaltına almasına neden seyirci kaldı?
Ve son soru:
B.K.K., "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye bağıracağına, "Biji Apo" dese yine gözaltına alınır mıydı?
Eğer Cumhurbaşkanı'nın koruma müdürü "Alınırdı" diyorsa...
Son iki yıldır bu sloganı atan kaç kişiyi gözaltına aldıklarını kendisine sormak isterim!
GÜNÜN İSYANI!
Son genel seçimlerde AKP'yi desteklemek için, "Ölülerinizi bile mezardan çıkarıp oy kullandırmaya götürün" diyen Fethullah Gülen'in cemaati, önümüzdeki yerel seçimleri "boykot" etmeyi düşünüyormuş... İsyanım onlara:
Desenize en azından ölülerimizi rahat bırakacaksınız!

Beş yıl kadar önceydi. Hem AKP’ye hem de Gülen Cemaati’ne yakın bir meslektaşım, Türkiye’nin “yol haritasını” anlatmıştı: “Önce Türk Silahlı Kuvvetleri ve medya temizlenecek.. Yargı ve üniversiteler ele geçecek.. Sonra sıra AKP’ye gelecek..”

Söyledikleri adım adım gerçekleşmeye başlamıştı. Sonraki görüşmelerimizden birinde hatırlattım. “Daha dur..” dedi. Oysa TSK bavuldan çıkanlarla altüst olmaya başlamıştı. Daha ne olabilirdi ki!

“Bunlar daha fragman.. Operasyon, hiç akla hayale gelmeyecek yerlere uzanıyor. Bekle!”

İlker Başbuğ tutuklanıp, “terör örgütü” suçlamasıyla ceza alınca, meslektaşımın ne demek istediğini anladım. Anladım anlamasına ama.. Operasyonun o safhası bile “SIRA AKP’YE GELECEK” öngörüsünü inandırıcı kılmıyordu.

Sıra nasıl gelirdi? Neden gelirdi? Cemaat bu kadarına cesaret edebilir miydi?

İKİNCİ BAVUL VAKASI
Mehmet Baransu’nun ikinci bavulu gösterdi ki, “evet, sıra AKP’de”. Üstelik Baransu bavulu daha açmadı bile. Kendi ifadesiyle “masasının üstündeki klasörden çıkarttığı bir belge” bizi nelerin beklediğini gösterdi: Kavga büyük olacak.. Silahlar da doğrudan iktidarın kalbini hedef alacak!

AKP kanadında şimdilik, olayı hafife alma politikası yürüyor. “Gülen Cemaati’ni bitirme planını imzalayan MGK tutanağı yok hükmündeymiş”.. Ha ha ha… O sırada asker henüz hizaya gelmediği için imza atılmış ama, o kadar-mış.. Ha ha ha..

Sonra.. Bakın şu işe.. Meğer, o plan sonraki yıllarda uygulanmamış mı! Hatta Erdoğan’ın değerli “ADAMI” Ömer Dinçer bizzat raporlar tutup bildirmemiş mi!

Peki buna ne diyeceksiniz? Başbakan uzun süredir ilk kez bir şey DİYEMEDİ. “Çok iftira atacaklar, fitne fücur üretecekler. Sakin olun, konuşmayın” dedi.

YOK HÜKMÜNDE DAVALAR
Erdoğan, Baransu’nun bavulunda neler olduğunu tahmin ettiği için susuyor olsa gerek. Çünkü ilk bavuldan çıkanların, nasıl koskoca bir kurumu, TSK’yı tarumar ettiğini gördü. İşine geldiği için teşvik etti. Cumhuriyet mitinglerinin terör eylemleri diye yargılanıp mahkum edilmesine göz yumdu. Sahte CD’ler, “YOK HÜKMÜNDE KANIT VE TANIKLARLA” insanların ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmesini, sessizliğiyle alkışladı.

Hukuku yok ederseniz, bunca haksızlığa yol verirseniz.. Sonra hakikaten sıra size gelir.

Geldi.

Meslektaşım, bundan 5 yıl önce bugünü nasıl öngörmüştü? Kehanet olamayacağına göre, o istihbaratı nereden / kimlerden almıştı? Bilmiyorum.

Ama umarım bir gün öğreniriz. Ve öğrendiğimiz zaman, bu iki kirli cephenin Türkiye’ye yaşattıklarını “mazide bir sayfa” olarak konuşur, anarız!

***

PADİŞAHIN MEDYASI
Erdoğan’ın medyayı neden bu kadar ağır baskı altına aldığı, üzerinde tepindiği, muhaliflerden temizlediği.. Cemaat kavgası sonrası iyice anlaşıldı.

Bugünlerde SUSAN MEDYA, iktidar için her şeyden önemli. Çünkü artık bazı şeyler saklanamıyor. Ortaya çıkıyor. Ama medyanın önemli bölümü görmezse “GÖZLERDEN IRAK” oluyor.

Bu konuda bazı isimler, kendilerini bile aşarak madalyayı / nişanı hak etti doğrusu. Ama birinciliği hiç kuşkusuz yine aynı isim aldı: CNNTürk’te program yapan N.A. adlı kişi..

Baksanıza, programda söylediği şu sözleri Yiğit Bulut veya Yalçın Akdoğan bile akıl edemedi:

“Gezi protestosu bir Alevi ayaklanmasıdır.”

***

İHBAR EDİYORUM!

İstanbul’da bir yurt. Kız yurdu. Adı üstünde, yalnızca kız öğrenciler kalıyor. Müdürü de başörtülü bir kadın. Ama yetmemiş. Kredi ve Yurtlar Kurumu’ndan gelen bir talimatla, yurttaki tüm erkek çalışanların, yerlerini kadınlara bırakacağı duyurulmuş. Bu da yetmemiş. Yurda gıda / temizlik maddesi vs. temin eden kuruluşlara da “erkek elemanların, kolileri yurt binasına girmeden dışarıda boşaltmaları gerektiği” söylenmiş.

Yurdun adı, yeri bende saklı.

Ama zannederim adın hiçbir önemi yok. Bütün bunlar, -maalesef- artık kanıksadığımız bir Türkiye gerçeği haline geldi. Bu konuda çok sık yazmama ve değişimleri dikkatle takip etmeme rağmen, ben bile “NEREYE GELDİĞİMİZİ” tam anlamıyla kavramamışım.

HEDEF: “ILIMLI ŞERİAT”
BirGün Gazetesi’nden Turan Eser, “ILIMLI ŞERİAT” başlıkla yazısıyla bir döküm çıkartmış. İşte o dökümü okuyunca nereye geldiğimizi “idrak” edip ürperdim.

Turan Eser, okullardaki din eğitimi, 4 yaşına kadar inen Kuran kursları bir yana “VAAZ OKULLARI” yolda diyor.

Aile imamlarından, imamlardan seçilen okul müdürlerine kadar, Türkiye’yi kuşatan siyasal İslam projesinden söz ediyor. Ve şöyle diyor:

“Ilımlı İslam şeriatı kendini adım adım inşa ediyor. AKP gerçeğini anlama ve okuma konusunda direnç gösterenler, Türkiye’deki muhafazakârlaşma dinamiklerinin “ılımlı şeriat” hedefinde ilerlediğini kabul etmiyor. AKP iktidarının 11 yıllık uygulamalarının, kamu kurumlarında ve toplumsal hayattaki değişimleri bir bütünlük içinde ele almayanlar, süreci sadece AKP üzerinden okuduğundan, ılımlı şeriat için atılan her adımı ve değişimi “münferit olay” gibi değerlendiriyorlar.”


NOT: Turan Eser’in yazısını ve Türkiye’nin bugününü gösteren gerçekleri ayrıntısıyla okumak isterseniz, adres: https://birgun.net/yazi-goster/turan-eser/26-11-2013/ilimli-seriat-%E2%80%93ii-1240.html

***

İŞTE SURİYE POLİTİKANIZ BEYLER!
(((Suriyeli mülteciler denize dökülmüştü.. Denizde bir kadın fotoğrafı. Bugün bizde de var.. 1’den anonslanan))  

Türkiye, barıştan yanaymış.. Suriye’de de bir an önce ateşkes istiyormuş.. Hatta Cenevre görüşmelerinde uzlaşma sağlanması için elinden geleni yapacakmış..

Bunları, El Kaide’yi koruyup kollayarak bu ülkeyi ateşe atan projenin mimarı Dışişleri Bakanı Davutoğlu söylüyor. “BARIŞ ADAMI” fotoğrafı vermeye çalışıyor. Ama gülümsemesi barıştan çok çok uzak, insanı ürpertiyor!

Bakan Davutoğlu.. Başbakan Erdoğan.. Gözleri bağlı seçmeninizi ikna edebilirsiniz.. Ama bu kadını nasıl ikna edersiniz? SAYENİZDE alevlenen savaşın kurbanlarını nasıl teselli edersiniz.. Bebeğine süt bulabilmek için iltica etmeye çalışırken denizde bebeğini kaybeden bu kadına söylenecek sözcükleri nasıl bulursunuz? Bırakın barış nutuklarını, hiç değilse birazcık SUSUN!

Yaşar Nuri Öztürk: 'Dershaneler Kavgası' Üstüne (1) Gezi Direnişi nasıl bir tarihsel terim haline gelip ulusal ve evrensel gündemi damgaladıysa ‘dershaneler kavgası’ da aynen öyle tarihsel bir terim haline gelip ulusal ve evrensel gündemi damgaladı. Bu iki tarihsel damganın omurgalarındaki temel kavram, zulümdür. Birincisi zulme direnişin yarattığı bir damgaydı, ikincisi ise zulmün kendisini deşifre edişinin yarattığı bir damga oldu. Belli ki, artık Türkiye’de bundan sonra gündeme oturan birçok şey zulümler ve zalimlerle ilintili olacak.

Bu kavganın temel koordinatını, ana şifresini ben Kur’an’da tespit etmiştim. Sonucunu bekliyordum, tecelli etti. Tecellinin iki ayağı veya iki aşaması var. Bu olup biten birinci ayak, birinci aşamadır. İkincisi daha ibretli, daha azametli olacağa benziyor. Sabredelim!

Koordinatı veren Kur’ansal beyyine, En’am suresinin 129. ayetidir:

“İşte böyle! Biz, zalimlerin bir kısmını bir kısmına, kazanır oldukları şeyler yüzünden dost/yardımcı/yönetici/önder yaparız.”

Kur’an’ın terminolojisi, semantiği ve tefsir ilmi açısından baktığımızda bize hitap eden anlam şudur: Biz, zalimlerin bir kısmını bir kısmına önce destekçi, yönetici, önder yapar, sonra da ikisini birbirine musallat ederiz.

Dershaneler kavgasında olan aynen budur; bu ayetin bir tecellisidir. Tecellinin devamı gelecek midir? Eğer iki başlı zulmün kahrına maruz kalan kitlenin günahı dolmuşsa tecellinin devamı gelir, aksi halde hiç kimse göbek filan atmasın, bir sabah bakarsınız her şey sükûnete ermiş, sular durulmuş, iki taraf, işbirliklerine kaldıkları yerden devam kararı almışlardır.

Çok çetrefil mi konuştuk? Açıklayalım:

Önce bir şifre okuyalım: Başbakan RTE ne dedi: “Cemaat bugüne kadar ne istedi de vermedik!” RTE fikriyatının sacayaklarından biri olan Bülent Arınç, basına sızdırılan 15 Ağustos 2004 tarihli MGK kararıyla ilgili olarak ne dedi: “MGK’da cemaat aleyhine karar alınmış olabilir ama önemli olan o değildir; önemli olan hükûmetin onu uygulamamasıdır.”

Elbette, karar alınır, çünkü ileride lazım olabilir; ama uygulanmaz, çünkü ortak saldırı hedefi henüz yok edilmemiştir, tehlike ve korku devam etmektedir, işbirliğine ihtiyaç vardır. Böyle olduğu içindir ki, MGK kararını bugün deşifre eden ‘cemaat elemanları’ yahut yandaşları, o gün böyle bir şey yapmamışlardır. Yapsalardı bu, sadece ‘ortak düşman’ın işine yarardı ve Allah korusun, ‘dava’ya büyük darbe vururdu. Beklemek lazımdı. Beklediler, meydan düşmandan boşaltılıp kılıçlar birbirlerine karşı çekilince yani En’am suresi 129 tecellisi uç gösterince ‘belgeler’ ortaya dökülmeye başlandı.

Kavganın mahiyetini ve iki tarafın ortaklaşa yürüttükleri zulüm ve kahrın dehşetini bundan daha güzel anlatan tanıklıklar bulunamaz. Önem açısından ikinci sıraya koyabileceğimiz tanıklık ise öteki ekibin başı tarafından telaffuz edilen şu sözdür: “Komutanları hapishanelere doldurup suçu bizim üstümüze atmaya kalktılar. Benim elimde olsa o insanların hepsini serbest bırakırım.”

Şu pişkinliğe bakın! Sanki, o içeri tıkılanları büyük bir şehvetle oralara gönderen anlı şanlı savcılar başka bir cemaatin adamlarıydı.

Tarihin diyalektiği, böylesine erken çok az konuşmuştur. Demek ki, bugünün kavgacılarının kitleye reva gördükleri zulüm, tarihin tahammül sınırlarını zorlamıştır. İtiraflarına bakıp da dehşete düşmemek mümkün mü?

Fethullah Gülen, “devletin kılcal damarlarında dolaşacağız” diyordu. Zamanı gelinceye kadar sabırla bekleyeceklerini söylüyordu. 1999 yılında atv Haber’de yayınlanan (yayınladığımız) kaset, Gülen’in o ifadeleriyle çok konuşulmuştu. Gerçi Gülen ve Cemaati (kaseti doğrulayıp) “konuşmalar montajlandı” diye yalanlamaya çalışmıştı. Oysa, yakın tarih her şeyi ortaya çıkardı. Cemaat’in örgütlenmesini ve hedefini, dostuna / hasmına kanıtladı.

Doğrusunu isterseniz, bir başka olay EN ÖNEMLİ KANIT oldu benim açımdan.

Ama o “kanıtı” anlatmadan önce filmi bu kez 2009 yılına doğru geri sarmam lazım. O yıl, atv Haber’de bir dönem birlikte çalıştığımız Sabah yazarı Mahmut Övür, kendisini de içeren kaset iddialarına dair bir yazı yazdı. Kaseti görmediğini, kasetle ilgili toplantılara katılmadığını söyledi. Bu arada, meselenin “iyi planlanmış bir 28 Şubat operasyonu” olduğuna dair kanaatini okuyucularından esirgemedi. Ardından, özetle “Gülen kaseti hakkında soru sorulacaksa Ali Kırca ile Ayşenur Arslan’a sorun” dedi.

SORDULAR.. ANLATTIM..
Mahmut Övür’ün yazısından birkaç gün önce –rastlantıya bakın- Zaman’dan röportaj talebi gelmişti. Ben de kabul etmiştim. Nitekim yazının ertesi günü genç bir muhabir geldi, konuştuk. Tahmin ettiğim üzere Gülen kasetini sordu. Ben de “EVET BİZ YAYINLADIK” dedim. Ve o günden bu yana, soran herkese tekrarladığım şeyi anlattım:

“Görüntüden, kameranın Gülen’in bilgisi ve elbette rızası ile orada olduğu anlaşılıyordu. Tahminen 20 kadar kişiye bir konuşma yapıyordu. Ancak yine tahminen, o kaset çoğaltılıp çok çok daha fazla sayıda kişiye ulaştırılacaktı. Kamera bunun için vardı. Fethullah Gülen de, Türkiye’nin pek çok köşesine ve hatta belki yurt dışına ulaşacak mesajında hedeflerini anlatıyordu. Başta da söyledim, DEVLET İÇİNDE NASIL ÖRGÜTLENİLECEĞİNİ izah ediyordu. Konuşmanın bir yerinden başlatıp –kesmeden, yani montajlamadan- belli bir dakikaya kadar verdik. Çünkü benim haber kriterlerime uyuyordu: Gizli kamera çekimi değil.. Gülen, kandırılarak konuşturulmuş değil.. Kaset ondan ya da o mekandan çalınmış değil.. Ayrıca Gülen, devletin ve siyaset sahnesinin en ünlü isimleriyle görüşüp ağırlayacak kadar önemli bir figür. Dolayısıyla devlet / yargı konusundaki görüşleri haber değeri taşır. Bugün olsa yine verirdim.”

SORU VAR YANIT YOK!
Röportajımız, röportaj olmaktan çıkıp kısa bir habere dönüşmüş halde ertesi gün yayınlandı. O haberde, anlattıklarımın hiçbiri yoktu. Sadece şu cümle vardı: “EVET BİZ YAYINLADIK”.

Haberin birkaç sorunlu yanı daha vardı. Gazetenin üst düzey isimlerinden birine mail attım. “Ali Kırca hakkında söylemediğim bir nitelemeye yer verilmiş. Lütfen düzeltin. Kaset konusunda sanki bir pişmanlık ifadesi gibi sadece “yayınladık” dediğimi yazmışsın. Gerekçemi de lütfen yayınlayın” dedim.

Yanıt geldi: Ali Kırca konusundaki düzeltmeyi yaparlarmış ama kaset konusunda söylediklerimi –mazur görmeliymişim- yayınlamayacaklarmış.

Sizce de şaşırtıcı değil mi! AKP ve Cemaat’in en güçlü döneminde sorularına yanıt vermeyi göze almışım. Kaçmamışım / kaçınmamışım. Ama onlar benim yanıtlarımı yayınlamaktan kaçmış / kaçınmış.

Elbette kimseyi açıklama yapmaya, yanıt vermeye zorlayamazsınız. Örneğin Mahmut Övür’e Fethullah Gülen’le Pensilvanya’da ne konuştuklarını sormayı aklımdan geçirmem. Ya da atv Haber döneminde –bu kez kendisinin başrolde olduğu- öteki kaset vakasını anlatmasını isteyemem.

Ancak sadece gazeteciliğin değil, insan olmanın da gereğidir: Eğer bir soru soruyorsanız yanıtını da yayınlarsınız. Eğer o yanıt işinize gelmiyorsa, o zaman soruyu hiç sormamış olursunuz. O soruya da yer vermezsiniz. Hele hele yıllarca “montajladılar, cümlelerimi değiştirdiler” diyenlerden ya da böyle düşünenlerdenseniz!

ŞİMDİ ERDOĞAN “FİRAVUN” OLDU
Son günlerde Cemaat – AKP kavgasındaki gelişmeleri okur, izlerken aklıma sık sık o günler geldi. Yazmak ve medya tarihine not düşmek istedim.

Çünkü bugün, 1999 yılında yayınlanan kaset onlarca, hatta yüzlerce örnekle doğrulandı. Bir süredir “Cemaat’e yakın polis ve yargı mensuplarının tasfiye edildiği” yolundaki isyanları bile yeter aslında. Üstelik, “taraflar” artık bunlarla yetinmiyor.

Son birkaç haftadır olan bitene bakın.

Başbakan’ın “dar katılımlı bir toplantıdaki” kızlı-erkekli evler sözleri Zaman’da yayınlandı. AKP en büyük sarsıntılardan birini yaşadı.

Dershanelerin kapatılacağı yolundaki haber, yine Zaman’da “eğitime büyük darbe” manşetiyle verildi.

Zaman’ın manşetine de AKP yandaşı gazetelerden “anında” tepki geldi. Hem de görülmemiş sertlikte. Sabah “KARA PROPAGANDA” dedi. Aynı grubun gazetesi Takvim “APAÇIK YALAN” diye manşet attı. Güya haberlerini Bakan’ın sözlerine dayandırıyorlardı. Oysa Bakan Avcı dershanelerin kapatılacağını doğrulamıştı. Sadece “kapatmayanlara ağır para cezası getirileceği” bilgisinin doğru olmadığını söylemişti.

Kavga burada bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor. Çünkü Fethullah Gülen, kimilerinin “AKP’ye muhtıra” dediği bir çıkış yaptı. "Firavun aleyhinizde ise doğru yolda yürüyorsunuz demektir" diye mesaj gönderdi.

Bundan sonra AKP’den aynı derecede güçlü bir hamle bekliyorum. Mesela, bende maalesef kopyası yok ama Erdoğan’ın damadının kanalı atv’de mutlaka vardır, Gülen kasetini arşivden çıkartıp yayınlayabilirler. “İşte bakın, bunlar böyle böyle devleti sardı” diye! Olur mu olur!

***

İSRAİL YANDAŞI İRAN AJANI!
AKP-Cemaat kavgasında en büyük hedef, Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş
Twitter’ı kullanmayı birdenbire sevmeye başlayan AKP “sanal milisleri” Keneş hakkında müthiş bir kampanya başlattı. "#cemaatbkenesigorevdenalmalicunku" adıyla bir hastag açtı. Herkesi Bülent Keneş hakkında düşündüklerini yazmaya çağırdı. İşte yanıtlardan birkaçına göre Bülent Keneş!

KÜRT TÜRK KARDEŞLİĞİNİN DÜŞMANI

TÜRKİYE DÜŞMANLARININ ORTAK ADAMI

RTE DÜŞMANI

İSRAİL YANDAŞI

İRAN YANLISI

AMERİKAN AJANI

CEMAATİN YÜZ KARASI

***

BU ARADA…
Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi sitesinde duyuruldu: “Mardin’in Nusaybin İlçesi’ne bağlı Üçköy’de görevden dönen askeri birliğe, PKK’lılar tarafından ateş açıldı. Güvenlik güçlerinin anında karşılık vermesiyle PKK’lılar kaçarken, olayda can kaybı ve yaralanan olmadı.”

AKP’nin “samimi” destekçilerinden Prof. Sedat Laçiner anında yorumladı: Barzani’nin Diyarbakır ziyareti öncesinde PKK’nın pususu ilginç.

Çok sayıda gazetede ve televizyonda da, zaten BDP ve PKK’nın Barzani’nin ziyaretinden mutlu olmadığı.. Barzani’nin AKP’ye seçim öncesi güç / kan verdiği haberleri yer aldı.

Bir başka habere göre ise aslında AKP PKK’ya güç verdi. Milliyet Gazetesi’nde Namık Durukan imzalı haberde “beklenen sürpriz” duyuruldu: İMRALI KAPISI ARALANIYOR. Habere göre, Öcalan’ın uzun süredir dayattığı talepler yerine gelecek. Sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile gazeteciler İmralı’ya gidebilecek. Ancak gazetecilerin, teker teker değil, genel yayın yönetmeni düzeyinde ve topluca gitmesi bekleniyormuş.

Kürtler ve Cemaat; RTE’nin iki ringde boks maçı - Mustafa Sönmez
AKP rejimini dört bir yandan sıkıştıran basınç, RTE’yi zorluyor ve son günlerde iki cepheden nefes penceresi açmaya çabalıyor. Abandone olmamak için, iki ringde boks maçı yapan boksör gibi… Bir ringde Kürt siyasetinin basıncına karşı koymaya, ötekinde koalisyon ortağı F. Gülen Cemaati’ne sağlı sollu yumruk sallama gayretinde…

BARZANİ İLE DANS
 RTE, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim (IKBY) Başkanı Mesut Barzani ile Başkent Ankara’da değil, Diyarbakır’da (Amed) buluşuyor. Türkiye'ye uzun yıllardır ayak basmayan ve PKK ile arası şeker renk olan Siverekli sanatçı Şivan Pervver’in buluşmaya ‘renk katması’ şovun bir başka ayağı.

RTE-Barzani buluşması, hem de Diyarbakır’da, neyin nesi? Bu yakınlaşma kime gözdağı? Tabii ki PKK’ye, yeni Türkiye Kürt siyasetine ve onun müttefikleri Suriye’deki PYD’ye, hatta Barzani’nin rakibi Talabani’nin KYD’sine. Bu kesim, 4 parçadaki Kürt hareketleri içinde sola daha yakın duran ve geneldeki Kürt siyasetine hakim olma kapasitesi daha büyük bir blok. Bu durum, Barzani’yi endişelendiriyor.

‘Irak Kürdistanı’nda petrol odaklı kapitalizm geliştikçe, Kürt nüfus  arasında sınıfsal ayrışma, gelir farklılıkları arttıkça, Barzani’nin ayrıcalığı iyice ortaya çıkıyor. Demokratikleşmeden uzak, sağ siyasete daha yatkın KDP, kendisine bölgede müttefik olarak AKP rejimini görüyor. Zaten, ihtiyacı olan mal ve hizmeti genellikle Türkiye’den sağlıyor. Dış ticaret istatistiklerinde birinci sıradaki Almanya’ya olan ihracatı geçmek üzere olan Irak ihracatı, aslında Irak Kürdistan’ına yapılan ihracat. Bölgede gelişen kapitalizmde, Türk firmalarının petrol ve inşaat odaklı yatırımları önde gidiyor… O nedenle Barzani, hem geleceğini garantiye almak hem de Kürt coğrafyasında kendisine en büyük rakip olarak gördüğü Öcalan’a karşı, RTE’ye her fırsatta daha da yaklaşıyor.

SINIFSAL
RTE ise, Barzani ile fotoğraf çektirerek el altından PKK’ya sopa gösteriyor, yaklaşan yerel seçimlerde Kürt siyasetine alan kaybettirmek için, Barzani’yi bir seçenek olarak kullanmayı düşünüyor. Bir süre önce, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye getirerek de bunu yapmak istemiş ama oyun tutmamıştı. Şimdi aynı hedefe ulaşmak için Barzani’yi deniyor.
Kürt siyaseti (PKK) bu oyunu uzaktan ve dişlerini gıcırtarak izliyor. Barzani’yi PYD’yi çelmelemekle eleştiriyor. Barzani, PYD için Esad’ın adamları ifadesini kullanarak RTE’ye jest yapıyor. Büyük Kürt fotoğrafındaki bu ayrışma, Kürt siyasetindeki ‘ulusalcılığın’ da iflası aynı zamanda. Bölgede kapitalistleşme geliştikçe; sınıfsal ayrışma, ulus öğesinin önüne geçiyor ve ulus ortak şapkası çıkarılıp, sınıf şapkası ile saflar belirleniyor. Doğrusu ve hayırlısı da bu…

İKİNCİ RİNG
RTE, bugünlerde bir başka ringde kadim koalisyon ortağı F. Gülen Cemaati ile kapışıyor. Malum; Cemaat kaç zamandır rejimi birlikte inşa etmelerine karşın, iktidarın kendileriyle yeterince paylaşılmadığından yakınıyor. Bunu medyadaki gazete ve televizyonları ile dile getiren Cemaat’in, RTE’nin kanadı altında tuttuğu MİT’e geçen yıl tehlikeli salvolar yaptığı hatırlarda. İki taraf da, hep karın boşluğunu kolluyorlar ringde ve sürekli birbirlerine karşı gard alıyorlar.

RTE’nin karşı tarafı zayıflatmak için son hamlesi, dershanelerin kapatılması… Dershaneler üstünden hem parasal birikim sağlayan hem de genç kadrolar yetiştiren, bunları Emniyet, Yargı gibi önemli organlara yerleştiren Cemaat için bu hamle, fideliğin kurutulması demek ve günlerdir sert bir kampanya yürütülüyor bu operasyona karşı. Bir yandan da, yaklaşan seçim maratonunda AKP ile yolların ayrılabileceğinin tehdidi savruluyor. En son Cemaat’in sesi olarak bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, ‘Hizmet’in doğrudan bir parti kurma niyeti olmadığını belirtmekle beraber, aba altından şu sopayı göstermeyi ihmal etmiyordu; “Câmia’nın bir ‘parti kurmayacağı ve herhangi bir partiye angaje olmayacağı’ ilkesi ile Hizmet’e gönül vermiş kişilerin bireysel tercihleriyle aktif siyaset yapabileceği konuları birbirine karıştırılmamalıdır”… Bunun, “Cemaat partiye dönüşmez ama Cemaatçiler parti kurabilir ya da ittifaklara girebilir” şeklinde tefsiri hiç de yanlış olmayacaktır.

Bu tehdit RTE’nin kafasında sallanırken, RTE boş kalır mı? Cemaat’in can damarı dershanelerin kapatılacağı ile ilgili tasarı Milli Eğitim Bakanı’nın önüne sürüldü. Buna da hemen karşı kampanya başlattı Cemaat.

MÜTTEFİKLER
Cemaat kampanyaya AKP’nin içinden ve muhalefetten destek arıyor. Zaman’a yapılan açıklamalarda, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, “Dershaneler ihtiyaçtan doğdu, ihtiyaç bitmediyse sıkıntı çıkar; ister devletin ister gönüllülerin yaptığı bu dershaneler terör, alkol, uyuşturucu sorununa olumlu tesir ediyorsa, bunları desteklemek lazım” derken CHP’li Erdoğan Toprak “… dershaneleri kapatmak popülizmdir. Ailelerimiz, o dershanelerle eğitim farkını kapatıp üniversite imtihanlarında çocuklarına biraz şans tanımak istiyorlar. Kimsenin bu şansı gençlerimizin elinden alma hakkı yoktur” diyerek Cemaat’e omuz veriyordu. MHP’den Zuhal Topçu da, “Eğitimin bu kadar sorunu varken, onlarla uğraşmak yerine, onlara çözüm üretmek yerine dershanelerin gündeme alınmasını samimiyetsizlik olarak görüyoruz” diyerek ittifaka katılıyordu.

MİT’E ZEYTİN DALI
Bu arada Cemaat, geri adım atma esnekliğini de gösteriyor ve MİT’e zeytin dalı uzatması dikkatlerden kaçmıyordu;  Samanyolu Haber'de yayınlanan bir haberde, Fidan'a şu övgüler diziliyordu; "Irak ile ilişkilerin düzelmesi ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sürece dahil edilmesiyle ilgili önemli adımların atılmasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın rolü dikkat çekiyor.

Çözüm süreci başta olmak üzere; Suriye, Mısır gibi birçok alanda hükümetin politikasının uygulanmasında büyük rol sahibi olan Fidan'ın sürecin kesintisiz devam etmesi için yürüttüğü mekik diplomasisi önemli görülüyor.
Gerek terörün sona ermesi için ortaya konulan çaba, gerekse Irak ile ilişkilerin kazandığı yeni seyirde Fidan'ın rolü Türkiye için kazanç olarak değerlendiriliyor.”…
İki ringdeki maçın nasıl seyredeceği ve sonucu elbette merak konusu…

Bütün veriler Siyasal İslamcı AKP iktidarının çözülme sürecine girdiğini gösteriyor. Yeni kurulan ve henüz istikrar kazanamayan dinci-faşizan rejim beklenenden önce temellerinden sarsılır. Oluşturulmaya çalışılan siyasal, ideolojik ve kültürel hegemonya, bu yolda çok mesafe alınmasına karşın, kurumsallaşamadığı gibi, bütün menteşelerinden zorlanıyor. İktidar, medyanın yüzde 80’ini denetlediği halde toplumdan yeni bir siyasal ve kültürel onay/rıza üretmekte başarılı olamıyor.

AKP, devleti bütünüyle ele geçirdiği, bir tehdit unsuru olarak gördüğü TSK’yı teslim aldığı, polis-adliye tertibi ve terörüyle muhalif kesimleri sindirdiğini düşündüğü bir momentte, çok katlı bir krize sürükleniyor.
Çünkü iktidarın en güçlü olduğu ve bu nedenle karşı devrim programının açıkça ve tamamıyla yaşam geçirileceğinin sanıldığı an, paradoksal olarak onun en zayıf olduğu ve inişe geçtiği dönemi işaret ediyor.
Toplumsal ve siyasal fay hatlarında biriken gerilimi harekete geçiren ve bir depreme dönüştüren etken ise, bütün ülkeyi saran Haziran (Gezi)Direnişi ve isyanı oldu. İşte bu direniş, bütün koşulları hazır olan iktidardaki çözülmeyi tetikledi. AKP iktidarı siyasal şiddeti ve devlet (polis) terörünü çığırından çıkaracak düzeyde tırmandıran toplumsal tepkiyi bastırmak, yeniden istikrarı sağlamak ve böylece çözülmeyi durdurmak istedi. Olmadı. Çünkü AKP’ye yön veren kadro ve Başbakan Tayyip Erdoğan çok önemli bir siyasal ve tarihsel hesap hatası yaptı.

İSLAMCILARIN HESAP HATASI
Erdoğan ve AKP liderliğinin en önemli tarihsel ve siyasal hesap hatası, milletin çok büyük bir kesiminin Cumhuriyet ve laiklikle kavgalı olduğunu düşünmeleriydi. Böylece toplumda en fazla yüzde 8 ila 12 aralığında olan seçmen desteğine karşı, dar bir siyasal Siyasal İslamcı çevrenin dinci programını mutabakat ya da uzlaşma bile aramadan, hile, yalan ve sahtekârlık yaparak bütün ülkeye dayattılar.
Bütün hesaplarını “devlet-millet” kavgasının bulunduğu varsayımına dayandırdılar. Böylece milleti devletle barıştırma gerekçesiyle Cumhuriyet ve seküler kurumları tasfiyeye yöneldiler. İşte tam bu kırılım noktasında şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Çünkü Cumhuriyetin ve 200 yıllık bir tarihsel derinliği olan aydınlanma ve modernite sürecinin tahminlerin çok ötesinde büyük bir kitle desteğine sahip olduğunu görememeleri yaptıkları hesap hatasının ikinci boyutunu oluşturuyordu.

Öyle ki, AKP’ye verilen ve büyük bölümü merkez sağdan gelen oyların önemli bir bölümü de bu iktidar Cumhuriyetin kazanımlarını imha etsin diye AKP’ye gelmedi. En büyük hesap hataları, tarihsel olarak ilerici ve büyük bir demokratik atılım olan Cumhuriyeti bir avuç seçkinin rejimi sanmalarıydı. İdeolojik ön yargılarına esir oldular.

İktidar gücünü iç dinamiklerden çok, dış dinamiklerden alan: çok özel koşulların iktidara taşıdığı; daha da önemlisi esas olarak bir ABD projesi olarak kurulan ve yönlendirilen AKP’nin, hem Türkiye’nin yakın siyasal tarihini yanlış okuduğu hem de kendisini iktidara getiren dinamikleri doğru değerlendiremediği anlaşılıyordu.
Çünkü AKP öngörülemiyor. Başlangıçta inkâr ettiği halde gizli bir ajandasının (programı, hedefleri) olduğu ortaya çıkıyor. AKP deyim uygunsa 2007'den sonra sürekli “suçüstü” yakalanıyor.

CUMHURİYET KAVGASININ ANLAMI
Siyasal muhalefetle toplumsal muhalefet arasında bir açı farkı oluştu. Bu makasın daha da açılma olasılığı yüksek. Çünkü halkın büyük bir kesimi Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını, insanlığın ilerici birikiminin sonuçlarını seküler değerleri, bilimi ve aydınlanmacı kurumlarını (ne kadarsa ve elde ne kaldıysa) savunmak için kitleler halinde sokağa çıkıyor. İktidarın polisiyle çatışmasını göze alarak mücadele ediyor. Ancak CHP dahil sol muhalefet güçleri ve sosyalistlerin çok önemli kesimi ısrarla bu olguyu görmezden gelmeyi sürdürüyor.
Oysa, önceki pazar (3 Kasım 2013) Yurt ’ta yazdığım gibi, bugün Türkiye’de tartışma, saflaşma ve çatışmanın merkezinde “Cumhuriyetin kazanımları” ve seküler değerler var. Sınıf mücadelesi de anti-emperyalist direniş de bu dolayım üzerinden gelişiyor.

(Bu konuyu, muhalif basının -hatta genel olarak medyanın- bir kazanımı olduğunu düşündüğüm bu kazanımda oynadığım rol nedeniyle mutlu olduğum, arkadaşım, sosyalist akademisyen Fatih Yaşlı da Yurt ‘ta benden önce -31 Ekim 2013'te- yazmış. Geç fark ettim, çünkü cezaevinde gazetelerin gelişi bazen aksıyor. Ayrıca yine Yurt ’un çok önemli başka bir kazanımı olan Mustafa Sönmez’in yazısında gördüm. Öneririm, web sitemiz üzerinden ulaşıp okuyabilirsiniz.)

Uzun süredir sokaklara, alanlara çıkan ve AKP iktidarını protesto eden kitlelerin ezici büyüklükteki bölümünü; Cumhuriyete ve değerlerine yönelik saldırılara tepki duyan, bu kurum ve değerlerin tasfiye edilmesine itiraz eden, ülkenin dinselleştirilmesini kabul etmeyen, seküler kurumların imha edilmesine karşı çıkan, yaşam tarzının tehdit altında olduğunu düşünen ve gündelik yaşamın muhafazakârlığın baskısı altında olduğunu gören toplum kesimleri oluşturuyor. Üstelik ağırlığını “yeni işçi sınıfı” diye tanımlayabileceğimiz, eğitimli ve kentli çalışanların oluşturduğu bu kesimler sola son derece açık bir kompozisyon oluşturuyor. Dahası kendilerini solda sayıyor. Eylem alanlarında solla ilişki kuruyorlar, devletin “terör örgütü ”diye nitelendirdiği grup ve çevrelerden bile hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Aksine birlikte aynı barikatta mücadele ediyorlar.

Saflaşma ve siyasal çatışma barikatı buradan kurulmuş durumda. Sosyalist solun bir bölümü bu barikatın çok ilerisinde duruyor. Öyle ki bu uzaklık bütün ilişkiyi koparacak düzeyde. Park forumlarına gelen insanlara ellerindeki Türk bayraklarını ve M.Kemal posterlerini indirmelerini (bazı yerlerde) söyleyecek düzeydeki bir kopukluk ve savrulma bu. İdeolojik ön yargılarına yaşamın zenginliğini feda etmekten başka bir anlam taşımıyor. Bu duru tarihin ve doğru eylemin ıskalanmasına yol açıyor.

CHP SAĞA DEĞİL SOLA YÖNELMELİ
CHP ise bu barikatın çok gerisinde duruyor Tuzağa düşmemeye çalışırken, dinci ideolojik-siyasal hegemonyanın yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor. Gezi direnişçilerinin, kendilerine anti-kapitalist Müslümanlar diyen küçük grupların dahi seküler değerler ve Cumhuriyet için sokağa çıktığını, insanların yaşam tarzını savunduklarını göremiyor. Örneğin Mustafa Sarıgül, CHP’ye katılma töreninde, sanki bir Cumhuriyetçi ve Sosyal demokrat partiye değil de bir tarikata ya da muhafazakâr partiye katılıyormuş gibi konuşuyor. Halkçı toplumcu ve sol denebilecek tek bir söz söylemiyor. Böylece AKP ya da merkez sağdan oy alınabileceği sanılıyor. İşte bu sanı en büyük yanılgıyı oluşturuyor. AKP’ye benzeyerek veya sağcılaşarak, yani farkını silikleştirerek sağdan oy alınamaz. Kimse aslı varken taklidine destek vermez. İnandırıcı olamaz. Merkeze açılmanın yolu da kimliğini netleştirmekten geçiyor.

B. Ecevit liderliğindeki yeni CHP, 1973 ve 1977 zaferlerini daha önce sağa oy veren yurttaşların önemli bir kesiminin de oylarını alarak kazandı. Bunu da sağa yaklaşarak değil, partiyi daha sola çekerek ve yeni kimliğinin altını çizerek yaptı. Şimdi de benzer bir siyasal ortamdan geçiyoruz. Dünyada neo-liberal politikalar çöküyor ve sol yükseliyor. Siyasal İslam bütün bölgede büyük bir başarısızlık, yenilgi ve çöküş yaşıyor. Kriz AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın kapısını çalmış durumda.

CHP elbette merkez sağda, Cumhuriyetin değerlerine bağlı olan yurttaşların ve AKP’ye daha önce oy veren emekçilerin oyunu almaya çalışmalıdır. Ancak bu sağa kayarak ve dini uygulamalara, toplumu bir mengene gibi sıkmaya başlayan muhafazakâr düzenlemelere ve yaşam tarzlarına müdahaleye, “ tuzağa düşmeyelim” diye destek vererek değil, solculaşarak ve Cumhuriyetin değerleri üzerinden yaşanan saflaşmada doğru kararlı, etkin tutum alarak gerçekleştirebilir. Gezi eylemlerinin çağrısı ve bildirisi budur çünkü. Bu çağrıya uymak ve sol-Cumhuriyetçi kimliğin altını çizmek, neo-liberal politikaları reddeden halkçı ve toplumcu ekonomik politikaları öne çıkaran bir çizgi izlemek gerekiyor. Bu durumda CHP tahmin edilemeyecek bir sıçrama gerçekleştirebilir. Çünkü kitleler basit bir iktidar değişimini değil, dinci AKP iktidarının yarattığı yıkımı onararak ve ülkeyi ileriye taşıyacak daha köklü bir dönüşümü ve kararlı bir siyasal müdahaleyi bekliyor.

Bütün kamuoyu araştırmaları, bilimsel incelemeler ve İslamcı partilerin daha önce aldığı oy oranları (ABD’nin yaptırdığı son uluslararası araştırma da dahi) Türkiye’de şeriatla yönetilmek isteyen kesimin büyüklüğünü en çok yüzde 12 olarak veriyor. Ancak AKP’nin aldığı oy oranına bakılırsa -ki seçimlerde dijital hile yapıldığı yönündeki güçlü ve önemsediğim iddiaları bir yana bırakıyorum- bu partinin en büyük desteğini merkez sağ seçmenden aldığı anlaşılıyor.
Ancak bu sosyolojik tabloya karşın, AKP Hükümeti ve Erdoğan yüzde 8-12 aralığındaki bu kitlenin taleplerini esas alıyor. Kendi çevrelerindeki dar bir siyasal İslamcı kadronun programatik hedeflerini, milletin iradesi diye sunmaya, daha doğrusu, yutturmaya çalışıyor.

KOALİSYON BOZULUYOR
Aslında AKP bir koalisyon partisi. Merkez sağın yolsuzluk ve yağma çamuruna batıp 2002 seçimlerinde yaşadığı büyük çöküşün bıraktığı boşluğu doldurdu. Bu nedenle kendisini Müslüman demokrat değil, “muhafazakâr demokrat” parti diye tanımladı. Bu tarihsel fırsatı değerlendirdi.

Oysa AKP, muhafazakâr bir parti iktidarı değil, Siyasal İslamcı bir profil veriyor. Bütün gücüyle Cumhuriyetin tasfiyesine yöneliyor. Seküler değerlere ve kurumlara çirkin, aşağılayıcı ve düşmanca bir üslupla saldırıyor. Okulların üçte birini din okuluna çevirdiği gibi, bütün eğitim sistemini de dinselleştiriyor. İktidarın bütün uygulamaları daha önce ilan edilmemiş, toplumdan saklanmış bir programın yaşama geçirilmesi şeklinde gelişiyor. Dar militan bir profil veriyor.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bu nedenle; “Biz bu düzenlemeleri 2004’te yapsaydık, AKP kapatılır ya da darbe olurdu” diyor. Böylece aslında gerçek hedeflerini gizlediklerini itiraf ediyor. Bu durumun açığa çıkması, çağın bütün ihtiyaçlarına karşın Türkiye’nin 200 yıllık birikiminin imha edilerek ülkenin kıytırık bir Ortadoğu devletine dönüşmesi olasılığı (en iyi haliyle Pakistanlaşma) parti içi koalisyonu da çözüyor.

AKP, çekirdek oylarına doğru daralma sürecine kaçınılmaz olarak giriyor. Bunun çok sayıda işaretleri ortaya çıkıyor. Üstelik, düzmece davalar ve sahte dijital kanıtlarla da önlenecek gibi görülmüyor. Bülent Arınç'la yaşadıkları tartışmayı tolere etmeye çalışırken bile “ düşmanları sevindirmeyelim” diyen Erdoğan hem kendisine oy vermeyenleri “düşman” olarak gördüğünü itiraf ediyor hem de bütün toplumun hükümeti ve Başbakanı olmak yerine, dar bir İslamcı fraksiyonun lideri gibi davranıyor. Hâlâ bir Ak-Genç'li gibi davranıyor. Örtünmeyi “dinin emri” saydığını ilan edecek, karşı çıkanları “cahillikle” suçlayacak kadar, bilgisiz ve ortaçağ mantalitesine sahip militan bir İslamcı olduğunu ortaya koyuyor. Kendi İslam yorumunu tek doğru, tartışılmaz ve kutsal din olarak görüyor. Dahası bu nedenle, kendi İslam yorumundan hareketle topluma yaşam tarzı dayatmayı, özel alana müdahale etmeyi meşru sayıyor. Buna hakkının olduğunu düşünüyor öğrenci evlerine ve karma yurtlara ilişkin müdahalesini “meşru olan ve olmayan ilişkiler” diye gerekçelendiriliyor. Sadece siyasallaştırdığı dini esas alıyor. Böylece toplumun yarısını ağır şekilde suçlama hakkını kendisinde buluyor.

KENDİLİĞİNDEN ÇÖKMEZ
Oysa kime ve neye göre meşru ya da gayrimeşru ilişkiler bunlar? İslamda çok farklı yorum ve akımların olduğunu bir yana bırakalım, Erdoğan kendi inancına göre, toplumsal yaşamı düzenleyeceğini kendi dini yorumuna göre insanların yaşam tarzı na müdahale edebileceğini ortaya koyuyor. Bunu doğal sayıyor. Yasaların kaynağını, kamusal düzenin ilkelerinin ve toplamsal yaşamın temelini seküler ve birleştirici pozitif hukuktan değil, tartışılmaz, sorgulanamaz ve değiştirilemez dinden ve kutsal değerlerden alınacağını ilan etmiş oluyor.

Bu tablo sadece liberallerle ve merkez sağ seçmenin bir bölümüyle AKP'nin yollarını ayırmıyor, parti içi koalisyonu da bozuyor.
Ancak AKP iktidarı ve dinci-faşizan yeni rejimin içine girdiği bu çözülme süreci nedeniyle bugünden yarına yıkılacağını söylemek ya da beklemek doğru olmayacaktır. Daha da önemlisi, artık zamanının geldiğini düşünerek bu çöküşün kaçınılmaz olarak hatta kendiliğinden olacağını sanmak da çok büyük yanlış olacaktır. Bu çözülmenin iktidarın çöküşüyle sonuçlanabilmesi, ancak muhalif güçlerin göstereceği etkinliğe bağlıdır. Doğru bir siyasal program ve mücadele olmadan AKP iktidarına son vermek kolay değil. Çünkü önümüzde herhangi bir merkez sağ iktidar değil, yeni bir rejim var. Bir diktatörlük...

31 Mart 2014 Yerel Seçimler, ardından Cumhurbaşkanlığı ve 2015 Genel Seçimi… Üç seçimlik bir maratona girerken, AKP rejimi kitlelere şirinlikler yapar, mavi boncuk, seçim rüşvetleri dağıtır mı? Maratonun start çizgisine yaklaşıldıkça, IMF’sinden iş dünyasına, onların medyadaki muteber sözcülerine kadar herkes “Aman ha!” diye uyarıyor; Sakın, yanılıp da seçim popülizmine kapılmayın. AKP rejiminin ekonomi bakanları da onları yatıştırıyor; merak etmeyin, şimdiye kadar yapmadık, şimdi de yapmayız, diye.

BABACAN GÜVENCESİ
18 Eylül’de IV. İstanbul Finans Zirvesi’nde konuşan Ali Babacan bakın bu noktaya nasıl değiniyordu; “Bu ara yorumlar yapılmaya başladı. İşte seçimler geliyor, hükümet yine kesenin ağzını açacak. Bu, bizim girdiğimiz ilk seçim dönemi değil ki. Türkiye 2007 yılında ve 2011 yılında genel seçimlerden geçti. 2004 yılında ve 2009 yılında yerel seçimlerden geçti, referandumlar yaptık ve bunların hiç birinde biz mali disiplinden asla taviz vermedik. Bu önümüzdeki dönemde de aynı disiplin devam edecek, bundan hiç kimsenin endişesi olmasın”
Bakan, 2009’dan bu yana, kamu borcunun milli gelire oranının yüzde 46,1’den, yüzde 36’ya düştüğünü hatırlatarak; bu 3 yılda 10 puanlık bir düşüş sağladıklarını ve önümüzdeki dönemde de bu bütçe disiplininin devam edeceğini belirtiyordu.

KAMUDA NEOLİBERALİZM
AKP rejiminin icraat yıllarına bakıldığında, IMF-Kemal Derviş operasyonlarından devralınan ekonominin en önemli boyutu olan ‘bütçe disiplini’nin sık sıkıya korunduğu gözleniyor. ‘2001 Krizi’ni aşmak için IMF’den alınan borçlarla; kamunun borç yükünün milli gelire oranı 2002 sonunda yüzde 74 iken, izleyen yıllarda borçlar geri ödenerek ve yeni borçlanmaya gerek kalmadan bugün yüzde 35’e kadar indirilmiş durumda. Peki nasıl olmuştu da, yeni borca gitmeden borçlar geri ödenebilmişti? Basit: Dış kaynakla sağlanan büyüme, vergi gelirlerini de artırmıştı. Vergi sistemi; KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilere dayanıyordu. İç tüketim ve ithalat arttıkça, vergi gelirleri de artmıştı. Yanı sıra, önceki hükümetin altyapısını hazırladığı ve toplamı 50 milyar doları aşan özelleştirmelerin hasadını yapmak AKP’ye kalmıştı. Yetmemiş; kamu arsalarına, gelecek gelirlerine varıncaya kadar her şeyi militanca özelleştiriyordu AKP İşsizlik Fonu’nu bile kemiriyordu.
Harcama ayağında ise; dünyada faizler düşük seyrettiği için, ucuz borç bulunabiliyor ve faiz gideri de düşüyordu. Ayrıca; kamu sektörü, yatırımcı olmaktan çıkarılmıştı. Sanayi yatırımları sıfırlanmış, enerji yatırımı neredeyse kamuya yasaklanmıştı. Eğitim, sağlık gibi temel sosyal hizmetler bile ticarileştirilmiş; yerel yönetimlere neoliberal belediyecilik hakim kılınmıştı. Sosyal harcamalar devede kulak bile değildi. Kamu personel politikasında yine neoliberal ilkeler uygulanıyor, büyüyen pastadan memurlara koklatılmıyordu. Sonuç: 2002’de milli gelirin yüzde 10 olan kamu açığının 2013’te yüzde 1’lere gerilemesiydi.

ÇİFTE AÇIK KORKUSU
Bakan Babacan, bütçe disiplininden neden sapmamaları gerektiğini açıklarken, işin püf noktasını da açık ediyordu: “Bir yandan cari açığınız, bir yandan da yüksek bütçe açığınız varsa; bu çifte açık, ülke ekonomileri açısından en önemli tehlike. Bizim cari açığımız yüksek. Bunun yanında, bir de bütçe açığını eklersek, Allah korusun, o zaman Türkiye’nin ekonomik istikrarı, finansal istikrarı zarar görebilir”. Aslında, Babacan, “Allah korusun dış sermaye girişi kesilir” demek istiyor. Çünkü, AKP ekonomisinin temel dayanağı yabancı kaynak girişi. Yabancı yatırımcı açısından da, Türkiye’nin vitrinindeki en çekici unsur: kamu maliyesi... Yani kamu borçlarının düşüklüğü, açıkların indirilmiş olması. Bu gösterge birçok yükselen ülkede yok. Cari açığı rekor düzeyde olsa da; yatırımcı kamunun ayakta olmasına güveniyor; bir yangın çıkarsa, su tankında su olması onu rahatlatıyor.
Ne var ki, bu cazibeye rağmen yabancı kaynak, FED’in sinyaliyle geri durmaya başladı zaten, Türkiye gibi ülkelerden. Bu tehdit, bütçeyi tavsatmamak gerektiğini iyice hatırlatıyor. Gelin görün ki, geçmiş seçim dönemlerinde bütçeden harcama yapmaktan uzak duran AKP için, bu seçim maratonu öyle değil. Dünkü yazımda belirttiğim gibi, dört yandan bir basınç altında iktidar. Bu basıncı biraz azaltmak için popülistlikten uzak durur mu? Bekleyip göreceğiz. Ama, bu konuda son sözü RTE söyler. Durum kritik ise, ekonomiyi boş verip kesenin ağzını açabilir de.
Bu arada, akçeli olmayan popülizmden de elini hiç sakınmayacak AKP. Mesela; bazı vergi afları, SGK afları ya da başka aflarla ve başka ‘cin fikirler’ ile kamu kesesinden bir şeyler dağıtmayı deneyecektir.

2013 baharı, RTE’nin AKP’sinin tarihine bir kırılma anı olarak geçecek. Hem 10 yıllık iktidarında arkasında duran dış egemen odaklarla, hem içerideki müttefikleriyle, ama daha çok da sindirdiği muhalefet ile olan ilişkileri açısından… AKP, bu kırılma anından itibaren, dört bir yandan basınç altına girdi, dört yandan sıkıştırılıyor. Bunlar:
1- Dış egemenlerin basıncı,
2- Müttefik Cemaat’in basıncı,
3- Gezi bileşenlerinin ve Kürt hareketinin basıncı,
4- Ekonomik kırılganlık.

Tek tek üstünden gidelim…

DIŞ VE İÇ MÜTTEFİKLER
Dış egemen ABD, AKP rejiminin Orta Doğu’da kendi başına buyruklaşma, sözde bölgesel güç, ‘Yeni Osmanlı’ olma heveslerini, Suriye ve Irak politikalarından sezince; nisan ayında Washington’da beyzbol sopalı Obama fotoğrafı ile ilk ikazını yaptı. RTE, ABD’den süklüm püklüm döndü. O zamandan beri araları şeker renk. İktidarın Mısır’daki tutumu ise, bunların üstüne tüy dikti.

İç müttefik Gülen Cemaati ile daha erken başlayan didişme bir türlü yatışmıyor. İktidarın nimetlerini hep kendine yontmakla eleştirilen AKP kanadına ,Cemaat her fırsatta yükleniyor . AKP ise; Cemaati , kontrolüne aldığı ‘Emniyet’ ve ‘Yargı’dan tasfiyeye çabalıyor. Karşılıklı hamleler bitmiyor. RTE ile Gül arasındaki düşük profilli iktidar savaşında da Cemaat, yeri geldiğinde Gül’ün yanında yer alarak basıncı artırıyor.

GEZİ VE KÜRTLER
2013 baharında en tarihi kırılma Gezi Direnişi’yle yaşandı. Rejimin yıllardır sindirdiği, ezdiği muhalefet, özgürlük eksenli Gezi Eylemleri ile birdenbire AKP rejiminin ve RTE’nin kimyasını bozan bir ortak kalkışmayı başardı. Rejimin; direnişi polis vahşetiyle bastırma çabası ise hem iç, hem dış imajını yerle bir etti. Misal; Umberto Eco’nun BM’deki Gezi ile ilgili son demecini hangi imaj kampanyası düzeltebilir ki?.. Dış dünya ile, özellikle AB ile olan ilişkiler, Batı medyası üstünden tüm dış alem imajı, Gezi sonrası ağır yara aldı. Ama daha önemlisi; içeride tüm muhalif güçler korku duvarını aştı ve Gezi direnişinin verdiği moral üstünlük ile gündem belirler duruma geçti.

İç muhalefetin en önemli bileşenlerinden Kürt siyaseti ile ilişkilerde de, 2013 baharı ve sonrası AKP için parlak seyretmedi. Barış süreci adıyla 2013 başlarında başlatılan görüşmeler, Kürt siyasetinin onca iyi niyetine, adımına karşılık; iktidardan cevap görmeyince, tavsadı. ‘Demokratikleşme Paketi’ adı altında getirilen cafcaflı pakette dağ, fare doğurunca, Kürt siyaseti tarafından “Süreç bitmiştir” sesleri yükselmeye başladı.

EKONOMİDE…
2013 baharında bir başka kırılma daha yaşandı ve yeni bir basınç odağı oluştu. Küresel ekonomideki durgunluğun etkisiyle, Türkiye’ye de akan dış sermaye ve sağladığı ekonomik büyüme, onun kitleleri oyalayan rüzgârı kesildi. ABD’nin yeniden büyüme için ayağa kalkma zamanı sinyalleriyle, dış sermaye birçok ülkeden olduğu gibi, Türkiye’den de çekilmeye başlayınca; ekonomi de yeni bir iklime geçti ve soğuma başladı. Döviz kurundaki ani tırmanış, büyük açık pozisyonu olan Türkiye ekonomisinin kırılganlığını iyice gözler önüne serdi. Yılın ilk 4 ayında ortalama aylık 11 milyar dolar olan sermaye girişi, Mayıs-Ağustos döneminde aylık 2 milyar dolara kadar düştü. Yabancı yatırımcılar açısından Türkiye ekonomisinin kırılganlığı iyice sivrildi. Bunun etkileri 2014’te daha da belirginlik kazanacak.

SEÇİM SINAVLARI
2014’teki Yerel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi ile 2015’teki Genel Seçim konjonktürüne bu dörtlü basınç altında giren AKP rejimi, bu dönemden en az zayiatla, tek parça nasıl çıkacağının hesaplarını yapıyor. RTE’nin amacı; Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne çıkmak ama geride de AKP’nin iplerini elinde tutmak. Başkanlık hedefinden özellikle 2013 baharında yaşadığı bir dizi iç ve dış muharebe yenilgisi ile şimdilik vazgeçen RTE, Gül’den Köşk’ü devralırken AKP’yi iktidarda tutmak, ama başbakanlığı da yönlendireceği bir emanetçiye verme niyetinde. Bunu ne kadar başarabilecek? Basınç yediği odaklar neyin peşinde, oradan gidelim.

ABD, RTE rejimine had bildirme peşinde. Dış politikada ABD’nin işini zorlaştıracak hamleler yapmasını, çizgi dışına çıkmasını istemiyor. ABD, bunun için hem sopa, hem havuç gösteriyor. Sopa versiyonunun son örnekleri MİT Başkanı’na dönük salvolar. Sopa ile ‘tecrit’ tehdidi savrulurken, AB üstünden de havuç gösteriliyor. AB, son ilerleme raporunda fazla gürlemedi, Gezi vahşetinden dolayı askıya aldığı müzakereleri de yeniden başlatacağını açıkladı. Dış egemenler, RTE’yi terbiye etmeyi, olmuyorsa tasfiyeyi ve RTE’siz bir AKP’yi iktidarda tutmayı bir seçenek olarak ajandalarında tutuyor gibiler.

İç müttefik Cemaat de, aynı paralelde; RTE’yi, iktidarı kendileri ile paylaşmaya zorlamanın peşinde. Seçimler yaklaştıkça bu basıncı koyulaştıracakları söylenebilir.

SEÇİMLERDE MUHALEFET
AKP’nın geçmişteki dış ve iç müttefikleri, terbiye edilmiş bir AKP’yi iktidarda tutmayı gönüllerinden geçirirken, esas mesele muhalefetin ne yapacağında. Özellikle yerel seçimlerde alacağı sonuçla AKP’yi sarsmayı hedefleyen ana muhalefet CHP’nin bunu başarması, Kürt siyaseti dahil, Gezi bileşenleri ile birlikte yürüteceği bir mücadelenin başarısına bağlı. CHP, bu tarihi anın önemini görmez ve işbirliğinden, eylem birliğinden uzak durursa, büyük bir şansı kaçırır ve parti olarak büyük gerileme gösterir.

Kürt siyasetinin, dar programatik hedeflerinden uzaklaşarak, tüm Türkiye demokrat güçleri ile özgürlük, kimlik, emek mücadelesini birleştiren bir hatta, birleşik bir eylemlilik içinde yol alması, menfaatine. Gezi Direnişi, bunun yolunu açtı ve hiçbir dönem olmadığı kadar Türk-Kürt demokratik güçlerinin ortak paydada ilerlemesinin zeminini hazırladı. Bu şansın da harcanmaması gerekir.

Son olarak; 2014 ve 2015’in ekonomik iklimi, AKP’nin işini kolaylaştıran değil, zorlaştıran bir faktör olacak. Hem varlıklı sınıflarda hem de alt sınıflarda, AKP’ye oy vermiş kesimlerde ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açacak yangınları, AKP’nin şimdilik müsait bütçe imkanları ile yatıştırması kolay ve uzun ömürlü olmayacak. Sızlanmalar, özellikle 2015 genel seçimlerinde yükselebilecek ve sandık sonuçlarına etki edebilecektir.

Medya için 'milli mesele' meselesi! - Ayşenur Arslan
Gazeteci Başbakan’dan harçlık ister, alır mı? MİT hakkındaki iddialar ışığında ne yapmalıyız? Bu konu ‘milli mesele’ midir?

Birbiriyle ilgisiz görünebilir. Oysa iki soru da, demokrasimizin ve medyamızın gelişmişliğini gösteriyor. Dolayısıyla, yanıtlar ‘aynı kapıya’ çıkıyor; demokrasimizin ataerkil niteliğine.

Prof. Dr. Deniz Kandiyoti, geçenlerde Milliyet’te Mehveş Evin’in sorularını yanıtlarken, son derece anlamlı ve değerli bir çerçeve çizdi. Türkiye’de demokrasinin, ataerkil dönemi aşamadığını söyledi. O yüzden bu topraklarda (askeri ya da sivil) otoriter yönetimlerin rahatça yeşerdiğini anlattı. Kandiyoti’nin analizi, toplumun neden bir türlü ergenlikten çıkamadığını da gösteriyor. Otoriter babaların çocukları, onlara itiraz edemez. Yanında ayak ayak üstüne atmaya da, fikrini söylemeye de kalkışamaz. Bu yüzden de bir türlü büyüyemez.
Gazetecinin Başbakan’dan harçlık istemesi, iliklerimize işlemiş bu anlayışın küçük de olsa ilginç bir örneği. “Harçlık babadan / büyüklerden istenir”. Gerçek maksadımız bu olmasa bile, böyle bir eylem, otorite ile ilişkimizi sergiler.

MİT BİZİM ‘NEYİMİZ’ OLUR?
Elbette, buraya kadarı daha ziyade meraklısı için not gibiydi. Bazen zihin kazısının bizi ayrıntı gibi görünen bir konudan nerelere götürebileceğini anlatan bir örnek, sadece...

Ancak MİT tartışması öyle değil. Hem konu önemli, hem de buna dair medyadaki tavır. Hükümete yakın (hatta, sevgili Şükrü Yavuz’un deyişiyle: hükümete hükümetten yakın) kaynaklar, doğal olarak MİT’in yanında yer aldı. “MİT 10 Mossad ajanını İran’a ihbar etti” iddiasıyla patlak veren tartışmada Hakan Fidan’ı savundu. Savunmaktan öte, son zamanların moda sloganıyla; yedirmeyiz dedi.

Burada ilginç olan şuydu: İddiadan daha çok, onları gündeme taşıyanların Wall Street Journal ve Washington Post gibi iki yabancı gazete olması konuşuldu. Tartışma da, daha çok bu noktadan yürüdü. ‘Hükümete hükümetten yakın’ köşe yazarları hep buna vurgu yaptı: “Dış mihraklar bizi zayıflatmaya çalışıyor. Öyleyse bile n’olmuş yani?.. Biz bağımsız ülkeyiz, topraklarımızda istediğimizi yaparız... MİT’imizi yedirmeyiz... Hakan Fidan’ı hiç yedirmeyiz!”

“SONUÇTA BİZİM KURUMUMUZ”
En şaşırtıcı destek ise, aslında şaşırtmayan bir isimden geldi: Taraf’ın bir süredir AKP karşıtı yazarı Emre Uslu, MİT’i eleştiren, hatta suçlayan yazılarından örnekler verdi.

Yetmedi, şöyle devam etti: “Bu örnekleri görüp de MİT’i eleştirmeyen kişi ya kalemini MİT’e satmıştır, ya korkusundan ses çıkaramıyor, ya da menfaati icabı susuyordur.”

Derken… Yazısının sonunda milli mesele duvarına çarpmış olmalı... Birden tarafını değiştiriverdi:
“Ancak son dönemde uluslararası basında, Hakan Fidan’a yönelik haddi aşan eleştiriler ve tehditler belirmeye başladı. MİT doğru veya yanlış yapabilir. Sonuçta bu bizim kurumumuz. Biz eleştirir veya biz destekleriz. Başka hiçbir ülkeyi ilgilendirmez. Eleştirilerim saklı kalmak kaydıyla bugün Hakan Fidan’ın yanındayım.”

“Bİ’ŞEY YOK! BABAM VURDU…”
İşte… Tipik bir örnek; Ataerkil düzenin ergen gazetecisi… Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (sahteliği ayyuka çıkmış kağıtlar, CD’lerle) paramparça ederiz... Telekom gibi kritik bir sektördeki kamu kurumunu yabancılara satabiliriz... Gezi’de çocukların üzerine, gerçek / plastik mermiler sıkar, biber gazı fişekleriyle gözlerini çıkartabiliriz.. Bütün bunlar BİZİM meselemizdir. Ancak BİZ eleştirip kızabiliriz. BİZİM dışımızda, yabancı medya ya da siyasetçiler eleştiremez. Eleştirirse gürleriz!

Devlet, babamızdır. Dayak atıp gözümüzü morartır, kolumuzu kırar!.. Kızarız, küseriz ama komşu “Bir şey mi var?” diye geldiğinde, “Hayır!” deyip, kapıyı suratına kapatırız.
MİT Müsteşarı Fidan da, “Milli meselede Hakan Fidan’ın yanında olmalıyız” diyen Davutoğlu da, hükümete hükümetten yakın köşeciler de kusura bakmasın.

Artık kadınlar, çocuklar dayağı yiyip oturmuyor. Kadın sığınma evlerine kaçıyor. Polise, savcıya gidiyor.
Her şey bir yana, MİT’in BENİM KURUMUM olması için, öncelikle beni fişlemekten vazgeçmesi lazım!.. Öte yandan; bizlerin, özellikle gazetecilerin de, sadece ve sadece kamuoyuna ve gerçeğe karşı sorumlu olduğumuzu unutmamak lazım. Yoksa, bu ergenlikten (ve ergen demokrasiden) kurtulmak zor!

AFORİZ-MAN
“Biz de bu ülkeyi yedirmeyiz!”
Sinan ARSLAN

“SIFIR GRUBU NEGATİF KOVA BURCU ARANIYOR”
Sevgili Melih Aşık yazdı. Sordu. Yanıt alamayınca bir kez daha yazdı. Bir kez daha sordu: Erciyes Üniversitesi gazete ilanıyla makine mühendisi arıyor. Ancak, kamu kurum ve kuruluşlarının Kök Hücre GMP Laboratuvarı’nda çalışmış olmak şartı aranıyor. Belli ki torpilli biri işe alınacak. Adrese teslim ilan veriliyor. Sayın Rektör ne diyor acaba bu işe?
Rektör, 11 Ekim’den bu yana bir şey diyememiş. Bir de ben sorayım, dedim.
Sayın Rektör, sahiden bu işe ne diyorsunuz? Makine mühendisinin kök hücre deneyiminden nerede, nasıl yararlanacaksınız? Bu kadar özel bir özelliğin söz konusu olmadığı durumlarda; adayların burcunu, hobilerini falan da şart koşacak mısınız?
LCV: Ayşenur Arslan (YURT) veya Melih Aşık (MİLLİYET)

GEZİ PARTİSİ
Şaka değil. 1 Ekim itibariyle siyaset sahnesinde artık bir de Gezi Partisi var. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın internet sitesinde duyurusu yapılan partinin Genel Başkanı: Reşit Cem Köksal (galiba müzisyenmiş). Merkezi: Ankara Fidanlık Mahallesi... Adının kısa hali GZP... Amblemi de, (internet adresinde oylama ile saptanmış) kök salmış bir insan figürü...

Partinin şimdiden, sınırlı da olsa ilgiyle karşılandığını söyleyebiliriz. Ancak bu ilgi daha ziyade, işin esprisini yapmaktan ve olmaz / olmamalı eksenindeki görüş beyanından ibaret. Benim görebildiğim kadarıyla; destek sadece (Rabia işaretinden anlaşıldığı kadarıyla) AKP’lilerden geliyor. İçlerinden en ilginci, Star Gazetesi’nin internet yazarlarından Hikmet Genç’in şu değerli analizi:
“Aha da, sonunda Gezi Partisi kuruldu. Tam da seçim öncesi, Çapulcular GZP’ye yönelecek, CHP’nin oyları bölünecek.”

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget