Kasım 2015
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Döneklik bazılarının fıtratında var - Tayfun Talipoğlu
"Akan su pislik tutmaz" diye bir söz vardı kulağımda, gerçi şimdi akanı da duranı da kirlettik ya…
Suların pürü pak olduğunu varsaysak bile  Herakleitos' un dediği gibi "Sağ ayağımızı attığımız nehirle sol ayağımızı attığımız nehir aynı değildir."
Dünya hızla değişiyor, eski aktörler artık danışman edasıyla siyasetten çekilirken yeniler başka bir heyecanla dünyaya yön vermek içinkararlı adımlarla ilerliyor. Ancak bu dediğim, Ortadoğu ülkeleri dışındaki dünya için geçerli. Biz ve bizim gibi coğrafyanın cömert olduğu ama insanlarının seyretmeyi ve biat etmeyi yaşam tarzı haline getirdiği tarafta bilgiden, üretimden çok, hamaset pirim yapıyor.
Bir "one minute" ne kadar egosunu okşamıştı ezik halkımın düşünsenize ama ondan sonra İsrail ile ticaretin üç katına çıkmasına şaşırmamıştı bile. Hatta "Hâlâ Gazze’ye bir şey götüremiyoruz, o poz, o eda neydi?" diye soranlara neredeyse vatan haini muamelesi yapılmıştı.

Şimdi yasal olarak cumhurbaşkanı ama fiilen başkan gibi hareket eden Sayın RTE’ nin borsa gibi günlük değişimlerle verdiği demeç ve söylemler de inanıyorum ki kendisine pirim sağlayacaktır.
Alın şimdi  şu düşürülen Rus uçağına ilişkin söylenenlere bakın, "Çadır devletleri bile daha kararlı tavır sergiler" desek bize kızacak ve sosyal medyada topa tutacaklar, bu yüzden çaresizim.

İnanmak istediğine inanan, değişime direnen, güdülenmeye alışmış, kendi özgürlüklerini yönetenlere armağan eden halkımın yüzde 49’una şimdi ne diyeyim ben?
Ne yazabilirim?
"Bakın bir gün gürlüyorlar, ertesi gün kıvırıp Rus uçağı olduğunu bilemedik diyorlar" diye hatırlatsam, "Ekonomik tedbirler karşısında telaşa düşen iş adamları reislerinin moralini bozmamak için şimdilik susuyorlar yarın mızıldanacaklar" desem, hepten linç edilebilirim.
Hatta daha ileri gidip "Üç beş gün sonra Rusya’dan özür de dileyecekler" diye iddia edeceğim, edeceğim de ne olacak?  Hiç!
Çünkü artık biliyorlar ki dün  dediklerini bugün inkâr etseler de oy kaybetmeyi bırakın oylarını daha da arttırıyorlar.
Döneklik, bazılarının fıtratında var. İnanmıyorsanız önce Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in MİT tırlarına ilişkin "Yemin ediyorum!" diye başlayan sözlerine bakın, daha sonra da şimdi nerede olduğuna...

Tayfun Talipoğlu/abcgazetesi

Biraz olsun utandınız mı? - Güner Yiğitbaşı
Hain ve karanlık bir saldırı ile hayatını yitiren Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir ELÇİ, dün yapılan görkemli bir törenle ebedi istirahatgahına tevdi edildi.
Cenaze töreninde, merhum Tahir ELÇİ'nin ardından yapılan konuşmalarda çok anlamlı sözler söylendi.
Eşi Türkan hanım tarafından dile getirilen; acı,duygu ve anlam yüklü; “bugün yurt dışı yasağın kalktı,kuşlar gibi özgürsün” sözleri, anlayana çok şey ifade ediyordu.
Bu sözler, Sevgili Tahir ELÇİ'nin şahsında, ülkemizin içinde bulunduğu acınası koşulları, yargının siyasallaşarak bağımsızlığının yok olduğunu, insanların; konuşulanları, savunulan değerleri ve fikirleri anlayamamakta zorlanacak derecede ön yargılı hale getirildiklerini ve şartlandırıldıklarını, rahmetli Tahir ELÇİ'nin;sırf Kürt kökenli olduğu ve Diyarbakır da yaşadığı için, bugüne kadar yaptığı, terörü, silahı, savaşı, çatışmaları eleştiren sayısız konuşmaları, ileri sürdüğü fikirleri ve insan hakları ve insanlık adına yaptığı olumlu çalışmaları görmezlikten gelinip bir kenara konularak, sadece çıktığı son televizyon programında sarf ettiği bir sözün, onun bugüne kadar ortaya koyduğu terörü eleştiren ve dışlayan duruşunun ve gerçek kimliğinin imbiğinden geçirilmeden cımbızlanarak, mercek altında büyütüldükten sonra, PKK terör örgütünün destekçisi ve propagandisti ilan edilip, vakit geçirilmeksizin hakkında soruşturma açılarak, Diyarbakır Baro Başkanı kimliği, toplum içindeki saygınlığı gözetilmeden, sanki kaçacakmış gibi, davetiye ile çağrılmadan, gözaltına aldırılarak, apar topar mevcutlu olarak Diyarbakır'dan İstanbul'a getirtilerek sorgulanması, tutuklama istemiyle hakim önüne sevk edilmesi ve adli kontrol tedbiri ve yurt dışına çıkış yasağı ile serbest bırakılarak itibarsızlaştırılması, zaten tehdit aldığı bilinen Tahir ELÇİ'nin hedef tahtası haline getirilmesi...kimse alınmasın ve darılmasın ama, maalesef işte gelinen sonuç bu.
Tahir ELÇİ'nin eşi; eşinin ölümünden duyduğu büyük acı içinde, “Bugün yurt dışı yasağın kalktı, kuşlar gibi özgürsün” diyerek ölen eşine müjde verirken, bizim koskocaman paragrafa sığdırmakta zorlandığımız, onlarca cümle içinde ancak ifade edebildiğimiz acı gerçekleri, tek cümlede ifade etmiştir.
Cenazede bir konuşma yapan HDP Eş Başkanı DEMİRTAŞ da; “insanların nasıl öldükleri değil, nasıl yaşadıkları önemlidir.” diyerek, günün en anlamlı sözlerinden birisini yapmıştır.
Rahmetli Tahir ELÇİ; hakkında soruşturma açılmasına, gözaltına alınmasına,tutuklanmaktan kıl payı kurtulmasına ve hakkında yurt dışı yasağı uygulanmasına neden olan, hiç hak etmediği suçlamaya karşı, hain saldırı sonucu öldürülmeden birkaç dakika önce, Diyarbakır'ın simgelerinden Dört Ayaklı Minare önünde, propagandasını yapmakla suçlandığı terörün kendisine de yönelen baskısı altında ve korumalar eşliğinde, en anlamlı savunmasını yapmış ve bırakınız insanlarımızın, cansız dört ayaklı minarenin dahi uğradığı terör saldırısını kınamak amacıyla dile getirdiği; “Birçok medeniyete beşiklik, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede insanlığın bu ortak mekanında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar çatışmalar operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz “ sözleriyle, tüm halkımızın vicdanında aklanarak son nefesini vermiştir.
Bundan daha güzel, anlamlı, samimi, kalbi ve gerçekçi savunma olabilir mi?
Bu savunma, ön yargıları kırmak ve yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına, Hukuk Fakültelerinde ders olarak okutulmalı ve iş başındaki her daldan hukuk adamlarımız, iş başı yapmadan önce her sabah, Tahir ELÇİ'ye son bir ay içinde yaşatılan bu eğitici dramın ses ve görüntü kayıtlarını gözlerinin önünden geçirmelidirler.
Son söz, Sevgili Tahir ELÇİ; birilerini utandırman, kendini savunabilmen, gerçek ve samimi düşüncelerini anlatabilmen için, mutlaka ölmen mi lazımdı?

30/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
 İzmir Barosu Üyesi Avukat

Yapılanlara akıl tutulması denmez, eğer varsa akıl tutulur
Bu kadar cahil, bu kadar ehliyetsiz, dirayetsiz, basiretsiz bir iktidara Türkiye değil, dünyanın hiçbir ülkesinde tanık olunmuyor.
Neye ellerini attılarsa berbat etti, işin cılkını çıkardılar.
- Eğer ünlü “hababam sınıfı” öğrencilerinden oluşan bir hükümet olsaydı;
Bu kadar hata yapmazdı.
İç ve dış odaklı bir şer plan uyarınca “Türk düşmanlarının ekmeğine yağ sürercesine” kendi milli ordusunu çökertecek kadar aklını yitirmez, sıkışınca cemaat kumpas yaptı diye tüm suçu “besleyip, büyüttükleri, tetikçi olarak kullandıkları” cemaatin üzerine atmazdı.
Dünyada eşi görülmemiş 17-25’de rüşvet ve hırsızlıkları suçüstü yakalanınca cemaat darbe yaptı hokkabazlığıyla işin içinden sıyrılmazdı.
- Eğer 23 Nisan Bayramı’nda çocuklardan oluşturulan bir hükümet olsaydı;
En azından çocuklar hile, hurda bilmez.
İmam-molla eğitimi ve kindar-dindar bir gençlik yetiştirilmesine izin vermezdi. 300 bin öğretmeni sokakta bırakmaz, ortaokul çocuklarına türban taktırmaz, 13-14 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesine şiddetle karşı çıkar, kadına, “annelerine“ yapılan şiddeti lanetler, IŞİD vari zulümler için kıyametler koparırlardı.
- Eğer bir kahvehaneden 30 kişi getirtilip, bir hükümet kurdurulsaydı;
Ortadoğu lideri olmak sevdasıyla Sünni terör örgütlerini silahlandırarak bölgedeki Şii yönetimleri yok edip, Sünnileri egemen kılma amacıyla bölgeyi ve Türkiye’yi ateşe atma eblehliğini göstermezdi.
Ülke “himmete muhtaç bir dede” halindeyken 2,5 milyon Suriyeliyi davet edip, Türkiye’nin sosyal ve ekonomik hayatını felce uğratma akılsızlığına düşmezdi.
Vatanını bu denli yolsuzluklar, hainlikler, ülkesi haline getiren bir iktidarı tarih yazmıyor.
* * *
Sınırları aşan bir yabancı uçağın düşürülmesi uluslararası angajman kuralıdır. Ancak düşürmek farz değildir. O uçağın ülkenize yönelik bir taciz ya da saldırı niyetli olup, olmadığına bakılır, kötü niyetli değil, dost bir ülke ise kendi savaş uçaklarımızı gönderir o uçak ikaz edilerek, savuşturulur ya da diplomatik olarak bir protesto ültimatomu verilir.
Siz eğer bunları yapmayıp, sırf Esad rejimine sahip çıkıyor diye uçağı düşürür, kendi halkınıza da hamasi nutukları çekerek hâlâ akıl almaz bir şekilde Esad saplantısından kurtulamazsanız karşı tarafa koz verir, bunun bedelininde ağır ödenmesine neden olursunuz.
Davutoğlu, (sanki kendisinin inisiyatifi varmış gibi) “uçağı düşürme emrini ben verdim” diyor. AKP hükümeti tüm komşularıyla hatta dünyayla düşman olma zilletine düşüyor. Bir tek Rusya kalmıştı onunla da “savaşın eşiğine gelmek” hangi akıl, mantık ve basiretin gereğidir? Adamı “sen bunları neyin uğruna yapıyor, neden ülkeni ateşe atıyorsun” diye sorgularlar.
Kendi yaptıklarını başkasına mal etme, “Ey” ya da “Van Münit” yöntemleri herkese sökmez. Birileri artık sus demezse ateşe atılan biz olacağız.
Şimdi hem kabadayılığa toz kondurmuyor, hem de Putin’le görüşmek için yalvar, yakar oluyorlar. Bunu daha önce düşünmeliydiniz.
* * *
Türkiye’nin Rusya’yla çatışması tam bir idrak özürlülüğüdür. Türkmenlere sahip çıkma iddiası “terör örgütlerine gönderilen silahların örtbas edilmesi” hinliğinden ibarettir. Tuğrul Türkeş “o silahları vallahi de billahi de Türkmenlere gitmiyordu” diye yemin ediyor. Ne var ki bunları haber yapan, TIR’lar içindeki silahların kime gittiğini belgeleriyle yayınlayan Can Dündar ve Erdem Gül hapishaneyi boyluyor.
Türk turizmini Rusya ayakta tutuyor. Rusya’dan Türkiye’ye yılda 4,5-5 milyon turist geliyor. Sadece Rusların ağırlıkta olduğu Antalya turizminden Türkiye’ye yılda 13-14 milyar dolar para geliyor. 3-4 milyon insan turizmden geçiniyor. Türk müteahhitleri Rusya’da milyarlarca dolarlık işler yapıyor. 12 bin Türk işçisi Rusya’da çalışıyor. Gıda ihracatımızın başında Rusya geliyor. Doğalgazın yüzde 70’ini Rusya’dan alıyoruz.
Durduk yerde kendimize düşman ettiğimiz Rusya artık Kuzey Suriye sınırlarına füzeler yerleştiriyor.
Şimdi sormak lazım; hiç yoktan arı kovanına çomak sokmak neyin nesidir? Buna akıl tutulması da denemez. Akıl eğer varsa tutukluk yapar.

 Kemal Baytaş / SÖZCÜ


TBMM Genel kurulunda 64. Hükümet programı görüşmeleri sırasında sataşma üzerine söz alan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş'in daha önce sarf ettiği ''Vallahi de billahi de o silahlar Türkmenlere gitmiyordu'' sözlerini anımsatarak ''Ben Tuğrul Türkeş'e sataşıyorum. Gelin, burada yemin edin; bu silahlar Türkmenlere mi gidiyordu yoksa AKP'nin politikaları sonucunda Suriye bataklığında yaratılmış, bu topraklarda gelmiş geçmiş en barbar, katil örgüt IŞİD'e mi gidiyordu? Bunu size soruyorum. Lütfen, gelin, burada cevaplayın.'' ifadelerini kullandı.

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'nin Ölümü Üzerine
Bugün(28/11/2015) sabah saatlerinde Diyarbakır'ın Sur ilçesinde terör nedeniyle hasar gören tarihi dört ayaklı minarenin bu hasarından ve bölgede devlet güçleriyle PKK terör örgütü militanları arasındaki şehir içi hendek savaşlarına dönen karşılıklı silahlı mücadeleden ve çatışmalardan duyulan üzüntüyü ve artık bu beyhude çatışmaya son verilmesi çağrısını içeren barışcıl bir basın açıklaması yapmak üzere Diyarbakır Barosunun yetkilileriyle  bölgeye gelen ve gerekli basın açıklamasını yapan Baro Başkanı Tahir ELÇİ, basın açıklamasını yaptıktan sonra, henüz bölgeden ayrılmadan çıkan bir kargaşa ve silahlı çatışma sırasında başına isabet eden bir ateşli silah mermisine bağlı olarak hayatını kaybetmiştir.

Diyarbakır Baro Başkanının, planlı olan bu basın açıklamasını yapacağı önceden bilindiğine göre, sabahın erken saatlerinde vukubulan bu silahlı saldırının, Baro Başkanı Tahir ELÇİ'nin öldürülmesine yönelik planlı bir suikast olduğu, aniden oluşan bir silahlı çatışmanın arasında kalarak kör bir kurşunun hedefi olarak tesadüfen hayatını kaybetmediği, kuvvetli bir ihtimal olarak varlığını muhafaza etmektedir.

Sayın Baro Başkanı değerli meslektaşımız Avukat Tahir ELÇİ'nin bir suikasta kurban gittiği şüphesi kuvvetli olduğuna göre, acaba bu suikastı kim ya da kimler, hangi hain odaklar yapmıştır sorusuna kesin bir cevap verebilmek, henüz soruşturmanın devam ettiği,delillerin tam olarak toplanmadığı bu aşamada mümkün değildir. Bu konuda ancak komplo teorileri ve tahminler yürütülebilir ki, ülkenin birlik ve beraberliğe ihtiyacının olduğu şu sırada bu konuda tahmine dayalı spekülatif beyanlarda bulunmaktan herkes kaçınmalıdır.

Ancak, kesin olan bir husus var ki; bu suikast ve saldırı, rahmetli Tahir ELÇİ'nin şahsında, ülkemizin bütünlüğünü,birliğini,huzurunu ve kardeşliğini bozmaya ve bu nedenle de, 78 milyon Türk vatandaşına yönelik hain bir saldırıdır.

Bu tür saldırı ve suikastlar, ülkenin birlik ve dirliğine, bütünlüğüne yönelik olduğundan, bu tür saldırı ve suikastlar için;toplumun bir kesimi tarafından sevilen ve sayılan, toplumun diğer kesimi tarafından da eleştirilen, isimleri bir adım öne çıkan, öldürülmelerinin toplumda ses getireceği ve halkı infiale sevk edeceği, toplumda gerginlik ve çatışma ortamı ve fail ya da faillerinin kimler olduğu konusunda toplumda kafa karışıklığı yaratmaya, faillerin derin devletin adamları olduğu kuşkusunu yaratmaya  elverişli  kişilerden seçildiği de bilinen bir gerçektir.

Öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir ELÇİ'nin kişiliğine bakıyoruz, Sayın Tahir ELÇİ; Cizreli ve bölücü terör örgütü PKK'nın hedefindeki Güneydoğu Anadolu bölgesinin bir evladı ve Diyarbakır Baro Başkanı olup, yörede sayılan sevilen ve PKK terörüne ve Kürt sorununa ve çözümüne ilişkin fikir beyan eden, seveni yanında sevmeyenleri de olan, ismi ve kişiliği sürekli gündemde kalan, hele, hele son iki ay içinde, katıldığı bazı televizyon tartışma programlarında açıkladığı fikirleri, özellikle de CNN Türk Televizyonunda katıldığı Tarafsız Bölge tartışma programında, amacını aşacak bir şekilde yaptığı konuşmanın ve açıkladığı fikirlerin bütünü içinde terör örgütü propagandası sayılamayacak ve fikir özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecek olan konuşmasının bütünü içinden cımbızla çekilen “PKK, terör örgütü değildir” açıklamasından hareketle, hakkında PKK bölücü terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan Bakırköy C.Başsavcılığı tarafından soruşturma açılarak, davetiye ile çağrılması mümkün iken, bu yapılmayarak apar topar gözaltına alınıp, Diyarbakırdan, mevcutlu olarak İstanbul'a getirilerek sorgulandıktan sonra tutuklanması istemiyle hakim önüne çıkarılan ve tutuklanmanın eşiğinden dönerek, ancak adli kontrol şartıyla serbest kalabilen, bu şekilde  ismi tüm ülke genelinde öne çıkan ve tartışılan,  siyasi amaçlı bir suikast sonucu öldürülmesi halinde,bu suikasttan dolayı, derin devletin kolaylıkla fail ilan edilerek suçlanabilmesine müsait bir kişi olması nedeniyle, Sayın Tahir ELÇİ'nin, provokasyon amaçlı bu suikast için en başta bölücü PKK örgütü olmak üzere, karanlık ve hain odaklar tarafından hedef seçildiğini değerlendiriyoruz.

Hayatını kaybeden  meslektaşımız Diyarbakır Baro Başkanı Avukat Sayın Tahir ELÇİ'ye ve aynı olayda şehit düşen güvenlik görevlilerimize Allahtan rahmet, aile yakınlarına sabır, yaralanan güvenlik görevlilerimize ve basın mensuplarına da geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

28/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Güner Yiğitbaşı

Devlet Sırrı - Güner Yiğitbaşı
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can DÜNDAR ile Ankara temsilcisi Erdem GÜL'ün,halkın haber alma ve basın özgürlüğü adına yaptıkları MİT Tırlarıyla ilgili haberleri nedeniyle,hem de yayının yapıldığı tarihten altı ay geçtikten sonra,devlet sırrını ifşa ve casusluk suçlamasıyla, tamamen siyaset kokan hukuksuz ve haksız bir kararla tutuklanmaları üzerine, devlet sırrı kavramının ne anlama geldiği, demokrasi,basın özgürlüğü ve kişi özgürlükleri adına daha bir önem kazanmıştır.

Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, ceza hukukunun en temel ve evrensel bir kuralıdır.

Kanunsuz suç olmaz ilkesine göre, unsurları ve sınırları ceza kanunlarında açıkça belirtilip tarif edilerek suç sayılmayan bir eylemden dolayı,hiç kimse, asla cezalandırılamaz.

Mahiyeti ve doğuracağı sonuçlar itibariyle devlet sırrı olmadığı halde, idari makamlar tarafından sözde devlet sırrı yaratılarak ve sır sayılması mümkün olmayan bir konunun devlet sırrı olduğu iddia edilerek, halkı haberlendirmekten sorumlu ve görevli olan  gaztecileri devlet sırlarını açıklama ve casusluk yapmakla suçlayıp tutuklanmalarına neden olmak, açıkça kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ihlalidir.

Yürütme organının, keyfi bir şekilde, her konuyu devlet sırrı kavramı içine sokmaları ve yargı organının da, hiçbir yorum ve değerlendirme yapmadan, buna harfiyen uyarak, devlet sırrı olmaması gereken bilgilerin peşine takılarak insanları cezaevine kapatmaları, bir demokrasi ve özgürlükler ayıbıdır.

Gelip geçici olan siyasal iktidarların, herkesin malumu olan politik pisliklerinin gizlenmesi, devlet sırrı kavramı içinde değerlendirilemez.

Can DÜNDAR ve Erdem GÜL'ün; uydurma devlet sırrı yaratılarak, devlet sırrını ifşa ve casusuluk yaptıkları iddiasıyla tutuklanmaları nedeniyle yeniden güncel hale gelmiş bulunduğundan, tarafımızdan kaleme alınarak daha önce yayınlanmış bulunan 02/06/2015 tarihli “DEVLET SIRRI NEDİR?” başlıklı makalemizi aşağıda aynen yayınlıyoruz.27/11/2015 Güner YİĞİTBAŞI

                                        DEVLET SIRRI NEDİR?

Devlet sırrının ne olduğuna geçmeden önce; bir defa, kelime anlamı olarak “sır “ ne demektir? Onu belirlemekte fayda vardır.
Sır; varlığı veya bazı yönleri açığa vurulmak istenmeyen, gizli kalan, gizli tutulan şey olarak tarif edilmektededir. Gizli tutulan bu şey; bir bilgi, bir belge, bir fotoğraf, bir harita, bir plan, bir silah, herhangibir buluş, bir icraat, bir karar, bir fikir ve benzeri başka bir şey olabilir.
Bu sır tarifinden hareketle, bir şeyin devlet sırrı olabilmesi, yani varlığının açığa vurulmak istenmeyerek gizli kalması ve gizli tutulması için; o şeyin gizli tutulmasında, açığa vurulmamasında, devletin; askeri, siyasi, ekonomik,diplomatik ve Uluslar arası çıkar ve menfaatlerinin bulunması, o şeyin bir başkaları tarafından elde edilmesi ve/veya açıklanması halinde, devletin; askeri, siyasi, ekonomik, diplomatik ve Uluslar arası çıkar ve menfaatlerinin zarar görmesi ve/veya zarar görme ihtimal ve yakın tehlikesinin bulunması zorunludur.
Demek ki; bir şeyin devlet sırrı sayılabilmesi için, adı üzerinde, gizli kalmasında, açıklanmamasında, devletin askeri, siyasi,ekonomik,diplomatik ve Uluslar arası çıkar ve menfaatlerinin varlığı şart olup, devlet ile eş değer olmayan, devlet aygıtını geçici bir süre yönetmek üzere seçimle iş başına gelen hükümet ve siyasi iktidarların,kendi siyasi çıkarlarını ve geleceklerini tehlikeye atmamak, oy kaybına neden olmamak için, bazı kötü karar ve icraatlarını, kendi halkından gizlemek amacıyla, bazı şeyleri gizli tutmak istemeleri, devlet sırrı içinde değerlendirilemez.
Gündemdeki tartışma konusu olan MİT TIR'larıyla, Suriye Devleti ile mücadele içine giren Suriyeli muhalif örgütlere silah ve cephane mi, yoksa Türkmenlere insani yardım mı gönderildiğini açıklığa kavuşturan ve AKP iktidarı tarafından Devlet sırrı olarak nitelendirilen bilgi, görüntü ve belgelerin açıklanarak haber konusu yapılması, devletimizin siyasi, askeri, ekonomik,diplomatik ve Uluslar arası çıkar ve menfaatlerini zarara sokan ve/veya zarara sokma tehlikesi yaratan, bu nedenle de gizli tutulması ve açıklanmaması gereken bir devlet sırrının ifşası olarak değerlendirilemez.
Bize göre, AKP iktidarının bu haberi devlet sırrının ifşası ve casusluk faaliyeti olarak ilan etme ve soruşturma konusu yapma çabası, Suriye politikasındaki hatalı tutumunu örtme ve yaklaşan seçimler nedeniyle, kendi siyasi çıkarlarını koruma çabasından ibarettir.
Zira; AKP iktidarının bugüne kadar izlemiş olduğu Suriye politikası çok açık ve net olup, hiçbir gizli yanı bulunmamaktadır.
AKP iktidarı; Suriye'de cereyan etmekte olan iç çatışmada, açık ve net olarak pozisyonunu belirlemiş ve resmi Esat yönetimine karşı saf tutarak, tavrını açıkça ortaya koymuş, bir ara Esat'ın düşmesi için gün saymış, kendince süreler koymuş, bir hafta sonra Suriye'ye girerek Şam da Cuma namazı kılacağız demiş, Suriye Devletine isyan eden muhaliflere açıktan destek olmuştur.
Suriye'nin bu iç savaşında, bizim dışımızdaki bazı ülkeler de tavırlarını açıkça koymuşlar, İran, Rusya, Çin Esat yönetimine desteğini açıklamış, Amerika ve onun malum ortakları bazı Avrupa ve Arap devletleri de, AKP iktidarı ile birlikte, Esat karşısında saf tutmuşlardır.
AKP iktidarı, hatalı bir dış politika izleyerek, Suriye'nin iç işine burnunu sokmak ve Esat karşıtı bir tavır sergilemek suretiyle, Esat yönetimindeki Suriye Devleti ile adı konmayan bir savaş içine girmiş olup, bu nedenle; MİT TIR'larıyla Suriye Devleti ile savaşan muhalif gruplara silah ve cephane gönderildiğinin ifşa edilmesi, AKP'nin iktidarda olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini, askeri yönden, Suriye ile savaşa girme riski ve tehlikesiyle karşı karşıya getirmeyecektir. Aynı şekilde, Esat ile papaz olan AKP iktidarı, Suriye ile olan siyasi, diplomatik ve ekonomik tüm bağlantılarını sona erdirmiş ve bu nedenle, siyasi, diplomatik ve ekonomik (dış ticaret) yönden uğrayabileceği tüm zararlara uğramış olduğundan, MİT TIR'larıyla Suriye muhaliflerine silah ve cephane sevkiyatı yapıldığının Cumhuriyet Gazetesinde açıklanması, AKP iktidarına oy yönünden zarar verecek olsa da, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin siyasi,askeri, ekonomik ve Uluslar arası çıkar ve menfaatlerine, bundan daha fazla bir zarar vermeyeceğinden, bu bilginin açıklanması, devlet sırrının ifşası ve casusluk faaliyeti olarak nitelendirilemez.
Şayet, AKP iktidarı; görünürde, Esat yönetimini destekliyor veya hiç değilse tarafsız kalıyor görüntüsü çizseydi ve buna rağmen, MİT TIR'larıyla el altından ve gizlice, Esat yönetiminin aleyhine muhaliflere silah ve cephane yardımı gönderseydi, görünürde tarafsız olması nedeniyle, Esat yönetimi ile siyasi, diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkileri dostça devam ediyor olacağından, Cumhuriyet Gazetesinin MİT TIR'larıyla Suriye muhaliflerine silah ve cephane gönderildiğini ifşa eden haberi, devletin, askeri,siyasi,diplomatik,Uluslararası ve ekonomik çıkar ve menfaatlerine zarar veren ve/veya zarar verme tehlikesi doğuran bir devlet sırrının ifşası olarak kabul edilebilirdi.
Bize göre olayın hukuki değerlendirilmesi bundan ibaret olup, basının dördüncü kuvvet olduğunu dosta ve düşmana gösteren Cumhuriyet Gazetesini ve onun değerli yönetici ve yazarı Can DÜNDAR'ı, halkımızı bilgilendiren, kamuoyunu aydınlatma görevlerini yerine getiren bu yürekli gazetecilik ve habercilik hizmetinden dolayı gönülden kutluyoruz.

02/06/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Çan’ın beş kez çalması olaganlaşıyor mu?
 Ne yazık ki bilinen bir öyküyü son zamanlarda sıkça tekrarlamak zorunda bırakılıyoruz…
Öykümüz şöyle;
“Ölümlerin “Çan çalarak” ilan edildiği bir ülke varmış…
Çan;
Bir defa çalındığında, “halktan biri” ölmüştür…
İki defa çalındığında, halk içinden tanınmış, “eşraftan biri” ölmüştür…
Üç defa çalındığında, saray çevresinden, yani “bürokrasiden biri” ölmüştür…
Dört defa üst üste çalındığında ise “Kral” ölmüştür…
Günün birinde yine bir çan sesi duyulur. İnsanlar, biri öldü sanırlar…
Peşinden hemen ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü çalar…
Halk, “Kral öldü” heyecanıyla kilisenin etrafında toplanmaya başlamışlar…
Ama o da ne! Çan beşinci defa çalar…
Meraklanan kalabalık, çan sesinin geldiği yere koşar...
“Ne oldu? Kim öldü? Nedir bu beş çan sesi?” diye soranlara:
Çancı, “Adalet öldü! Bu ülkede adalet öldü.” Der…”
Sonrada, mahkemede haklı olduğu davasında nasıl haksızlığa uğradığını toplanan kalabalığa anlatır…
Son zamanlarda ülkemiz yargısı tarafından verilen kararlar, herkesi şaşırttığı gibi biz hukukçuları şaşırtmakla birlikte içimizi sızlatmaktadır…
Bir dönemler gururla ve tarafsızca, hiç bir baskıya boyun eğmeden uyguladığımız hukuk kurallarının, kişilere, yakınıcılara ve siyasi otoritenin isteklerine göre uygulanması içimizi sızlatmaktadır…
Çünkü biz hukukçular çok iyi biliyoruz ki;
Hukuk, günün birinde herkese gerekecek, o günde uygulanacak tarafsız ve adil bir hukuk olmadığı için büyük haksızlıklar ve mağduriyetler yaşanacaktır…
Yaklaşık altı ay önce gelişen ve silah taşıdığı savıyla MİT tırlarıyla ilgili bir olay yaşandığını herkes bilmektedir…
Bu olayı haber yapan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül, hakkında başlatılan soruşturma sonucunda, her ikisi de dün İstanbul Sulh Ceza yargıçlığınca tutuklandı…
Bir yakınıcı varsa elbette olay soruşturulacaktır. Cumhurbaşkanı bu konuda yakınma dilekçesi verdiğine göre olayın soruşturulması da gayet doğaldır…
Ancak doğal olmayan, altı ay önce başlatılan soruşturmada, kaçma şüphesi bulunmayan, tüm kanıtlar yayınlandığı haberde sunulduğu için kanıt karartma olanağı olmayan iki gazetecinin tutuklanmasıdır… 
Yasalarımıza göre tutuklama zorunlu değildir. Yargıç kanıt durumuna göre gerek görürse sanığı tutuklayabilir…
Nitekim tutuklamayı düzenleyen Ceza Muhakemesi Yasasının 100. Maddesinde, “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren ve tutuklama nedeni bulunması halinde şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir” denilerek, tutuklamayı zorunlu değil, Yargıcın takdirine bırakmıştır…
Altı ay önce meydana gelen ve tutuklanan gazeteciler tarafından haber konusu yapılan olayda, kanıtlar gazetecilerin yaptığı haberdir ve kaçma şüpheleri de yoktur…
Anayasamıza göre basın özgürdür ve sansür edilemez…
Basın özgürlüğünün serbestçe kullanılması ve yurttaşların haber alma hakkı baskı altına alınamaz…
Bu olayda da, tutuklama olmadan yargılama yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, her iki gazetecinin tutuklanarak basın özgürlüğüne ve yurttaşların haber alma hakkına darbe vurulması kabul edilemez…
Güzel ülkemizde Çan’ın, hep beş kez çalmasını hak etmiyoruz…

27.11.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı


Çan’ın beş kez çalması olaganlaşıyor mu?

Gündüz Akgül

Can Dündar'ın Tutuklanması Siyasi Bir Karardır
Ülkenin içinde bulunduğu seçim ortamının hassas koşullarından kaynaklanan bir gecikme ile de olsa, bize göre hiç de sürpriz olmayan ve beklenen tutuklama kararı nihayet çıkmış bulunuyor.

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Can DÜNDAR ile gazetenin Ankara temsilcisi Erdem GÜL, MİT tırlarının silah taşıdığı görüntülerin gazete manşetinden yayınlanması haberine dayalı olarak haklarında açılan soruşturma nedeniyle İstanbul Çağlayan Adliyesinde bugün (26/11/2015) savcı tarafından sorgulanmalarını müteakip tutuklanmaları istemiyle sevk edildikleri Sulh Ceza Hakiminin aldığı kararla tutuklanarak cezaevine konuldular.

Biz burada, adı geçen gazetecilerin, halkın haber alma özgürlüklerinin gereği olarak, bir gazeteci sıfatıyla basın özgürlüğü çerçevesinde yayınladıkları bu haber nedeniyle Türk Ceza Kanununa göre savcı tarafından üzerlerine yüklenen suçları işlemiş olup olmadıklarını tartışacak değiliz.Ortada,gerçekten suç oluşturan bir eylem var mıdır, yok mudur, yapılacak olan yargılama sonunda ortaya çıkacaktır.

Bu aşamada üzerinde titizlikle durulması, demokrasi adına düşünülmesi ve altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken husus;bugün itibariyle, ülkemizdeki yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının tamamen yok olduğu ve yargının tamamen siyasallaştığı, Anayasamıza göre Türk Milleti adına tarafsız bir şekilde yürütülmesi gereken yargı faaliyetinin ve Türk yargısının, artık birilerinin telkin ve talimatlarına göre iş yapan bağımlı kuruluşlar haline getirildiği gerçeğidir.

Bir hatırlayınız, bugün tutuklanan Gazeteciler Can DÜNDAR ve Erdem GÜL bu haberi yaptıktan sonra aradan yaklaşık altı ay gibi uzun bir süre geçmiştir.Bu haberin yapıldığı tarihlerde, Cumhurbaşkanı Tayyip Bey çok kızmış ve bunun hesabının sorulacağını, bu gazetecilerin hesap vereceklerini, açık bir şekilde ifade ederek, bu haberi yapan gazteciler hedef gösterilmiştir.

Bunun üzerine adı geçen gazeteciler hakkında harekete geçen savcılar inceleme başlatmışlar, ancak, 7.Haziran seçimlerine çok az bir zaman kaldığı için, siyasal ortam ve koşullar uygun bulunmamış olacak ki, soruşturma adeta uykuya yatırılmış,üzerine bir şal örtülerek seçim sonuçları beklemeye alınmıştır.

7.Haziran seçimlerinden, Tayyip Bey ve partisi AKP'nin güç kaybederek çıkması ve tek başına iktidardan düşmeleri nedeniyle, koşullar yine elvermediğinden Can DÜNDAR'ın üzerine gidilememiş ve soruşturmanın bırakıldığı uyku haline dokunulamamış, soruşturma uyutulmaya devam edilmiştir.

Koalisyonun kurulamaması ve Tayyip Bey'in seçimlerin 1.Kasımda yenilenmesi kararı almasından sonra, 1.Kasımda yapılan seçimlerde AKP'nin %49 oy alarak yeniden tek başına iktidar olarak eski gücüne kavuşması ve yeni AKP hükumetinin kurularak iş başı yapması üzerine,soruşturma uykudan uyandırılmış ve Can DÜNDAR'dan hesap sorulması ve defterinin dürülmesi için uygun bir gün kollanırken, iktidar tarafından, MİT Tırlarıyla kendilerine silah değil insani yardım gönderildiği iddia edilen Türkmenlerin Rus uçakları tarafından bombalanmaları ve tam bu esnada hava sahamızı ihlal eden bir Rus savaş uçağının angajman kurallarına göre düşürülmesi üzerine, MİT Tırlarıyla gönderilen malzemelerin yeniden gündeme geldiği günlere denk getirilerek, Can DÜNDAR ve Erdem GÜL; 26/11/2015 günü Çağlayan Adliyesine çağırılarak sorgulanmışlar ve zamanlaması manidar olan bugün, yasal koşulları olmadığı halde, usul yasaları ihlal edilerek, siyasal bir kararla tutuklanarak cezaevine gönderilmişlerdir.

Evet, ülkemizin tanınmış ve saygın iki Gazetecisi olan Can DÜNDAR ve Erdem GÜL'ün tutuklanmalarını gerektiren ve haklı kılan hiçbir yasal neden yoktur.

Haklarında suçlu olduklarına dair yeterli suç şüphesi veya kanıt olsa dahi, tutuklanmaları için bu tek başına yeterli değildir.Suç işlediklerine dair haklarında yeterli suç şüphesinin bulunması, tutuklamanın olmazsa olmazı olan ön koşuludur.Bu ön koşula ilaveten, kaçma  ve/veya delilleri karartma şüphesinin de bulunması zorunludur.

Şüpheli gazeteciler, tutuklandıkları suça ilişkin haberi yapalı altı ay gibi uzunca bir zaman geçmiş ve kaçmamışlardır.Gazetecilik görevlerine devam etmişler, zaman zaman da televizyonlara çıkarak tartışma proğramlarına katılmışlar, sorguya çağırıldıkları bugün de kaçmayarak tıpış,tıpış Çağlayan Adliyesine giderek ifade vermişlerdir.Artık, kaçma şüphesi diye bir tutuklama koşulu söz konusu değildir.Kaçmadıklarını, kaçmaya niyetli de olmadıklarını ve kaçmayacalarını,altı aydan bu yana sergiledikleri tavırlarıyla açık ve net bir şekilde ortaya koymuşlardır.

Can DÜNDAR ve Erdem GÜL hakında yapılmakta olan soruşturmada, bundan sonra, adı geçen şüphelilerin karartma şüphesinin bulunduğu toplanacak bir delil de mevcut değildir.Yaptıkları haber ortadadır, o haberin yer aldığı gazete ellerindedir.İfşa edildiği ve gizli ve devlet sırrı olduğu iddia edilen bilgi ve belgeler,devlet arşivlerinde olup,toplanacak ve dolayısıyla karartılacak bir delil olmadığı için, şüpheliler tarafından delillerin karartılması şüphesi de asla söz konusu değildir.

Kaldı ki, bizim hukuk sistemimizde, mecburi tevkif(tutuklama) kurumu yoktur.Tutuklamanın yasal koşaulları olsa dahi, yargıç tutuklama kararı vermeyebilir.Yasa,tutuklama koşullarını saydıktan sonra,bu koşulların varlığı halinde şüpheli veya sanık tutuklanabilir demektedir, tutuklanır diyerek hakimi bağlamamaktadır.

Tutuklama bir tedbir olup, asıl olan tutuksuz yargılanmaktır.

Bizim Ceza Muhakemesi Yasamızda yer alan, her türlü kötülüğün ve keyfiliğin baş nedeni olan ve kişilerin haksız bir şekilde tutuklanmalarına gerekçe yapılan, kötü niyetli hakimler tarafından,verdikleri yasa dışı ve haksız tutuklama kararına yasal dayanak gösterilen, yasada yer alan ve adına katalog suçlar denilen bazı suçlardan yargılanan kişilerin, kaçacakları ve/veya delilleri karartacakları şüphesinin, yani tutuklama nedenlerinin var sayılabileceğine ilişkin karine getiren çağ dışı hüküm dahi, Can DÜNDAR ve Erdem GÜL'ün tutuklanmalarını haklı gösteremez.Zira, tutuklamaya ilişkin katalog suçlarda dahi, tutuklama nedenleri var sayılabilir denmekte ve hakime taktir yetkisi verilmektedir.Katalog suçlarında dahi, şüphelilerin özel koşullarına göre,yargıç tutuklama nedenlerinin var olup olmadığını taktir etme hak ve yetkisine sahiptir.

Yazımızı bitirirken şu soruyu sormakta yarar görüyoruz.

Can DÜNDAR ve Erdem GÜL, tutuklanacak kadar ağır bir suç işlemişlerse, bu savcı ve hakimlerimiz altı ay süreyle niçin beklemişler ve görevlerini savsaklamışlardır? Türk Milleti adına yetki kullanan savcı ve hakimlerimize bu soruyu sormak ve cevabını istemek, en doğal hakkımızdır.

26/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Can Dündar'ın Tutuklanması Siyasi Bir Karardır

Güner Yiğitbaşı

Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül, sevk edildikleri İstanbul Nöbetçi 7. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı.

TÜM GÜN ADİLEYEDELERDİ

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Can Dündar kamuoyunda "Mit Tırları" olarak tanınan davaya ilişkin görüntü ve bilgileri yayınlamaktan yargılanıyor.  Konuya ilişkin gelişmelerin ayrıntıları Cumhuriyet gazetesinde böyle yer aldı.

SAVCI TUTUKLANMA İSTEDİ

Savcılık, Genel Yayın Yönetmenimiz Can Dündar ve Ankara Temsilcimiz Erdem Gül'ün "silahlı terör örgütüne üye olmak, siyasi veya askeri casusluk ve devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken belgeleri açıklamak" iddiasıyla tutuklanmasını istedi.

Dündar ve Gül, soruşturmayı yürüten Başsavcıvekili İrfan Fidan’a ifade verdi. Savcılık ifadesinin ardından Dündar ve Gül, tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edildi. İki gazetecinin de 'silahlı terör örgütüne üye olmak, siyasi veya askeri casusluk ve devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken belgeleri açıklamak' suçlarından tutuklanması talep edildi.

SAVUNMALARI BİTTİ

Dündar ve Gül, nöbetçi İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliğinde ifade verecek. İki gazetecinin duruşması saat 17.48 itibariyle başladı. Dündar ve Gül'ün savunmaları sona erdi.

Mahkeme heyeti karar için ara verdi.

CAN DÜNDAR: GAZETECİLİK YARGILANIYOR

Tutuklama talebinin ardından Can Dündar, Twitter hesabından bir fotoğrafını paylaştı. 7. Sulh Ceza Hakimliği Duruşma Salonu önünden bir fotoğraf paylaşan Dündar, "Sıra duruşmada, gazetecilik yargılanıyor" diye yazdı.

ADLİYEDE DESTEK İÇİN TOPLANILDI

Dündar ve Gül'e, çok sayıda meslektaşı  ve CHP Milletvekilleri Mahmut Tanal, Enis Berberoğlu, Barış Yarkadaş, Sezgin Tanrıkulu, DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu'nun aralarında bulunduğu çok sayıda kişi destek verdi.

İFADE VERMEDEN ÖNCE AÇIKLAMA YAPTILAR

İfade vermeden önce adliye önünde basına açıklama yapan Can Dündar, "Biliyorsunuz MİT TIR'larında silah taşındığına dair yaptığımız haberden dolayı bir soruşturma yürütülüyor. Bizzat Cumhurbaşkanı'nın şikayetçi olduğu bir soruşturma bu" dedi. "Gazeteciliği, halkın haber alma hakkını, kamuoyunun hükümet yalan söylüyorsa bunu bilme hakkını savunmaya geldiklerini" dile getiren Dündar, "Hükümetlerin hiçbir şekilde illegal yollara sapmaması gerektiğini göstermeye, kanıtlamaya, bunun savunmasını yapmaya geldik" dedi.


"BU SIR DEVLETE AİT BİR SIR MI?"

Cumhurbaşkanı'nın bu durumu kendi kişisel davası olarak ele aldığını, "Takipçisi olacağım"dediğini söyleyen Dündar, Cumhurbaşkanı'nın tek başına şikayetçi olmasının nedenini bilmediğini söyledi. Dündar, "Bu sır devlete ait bir sır mı? Kendi şahsi sırrı mı? Bunu da herhalde bu soruşturma gösterecek" dedi. Casuslukla suçlandıklarını ve Cumhurbaşkanı'nın "Vatana ihanet"dediğini belirten Dündar, "Bizler casus değiliz, hain değiliz, kahraman değiliz. Bizler gazeteciyiz. Burada yapılan şey de baştan sona gazetecilik faaliyetidir" diye konuştu. Cumhurbaşkanı'nın iddialarına ilişkin haklarında iki kez müebbet istendiğini belirten Dündar, olayın bu çapta büyümesini anlayabildiğini, çünkü ortada bir suçüstü olduğunu söyledi. Dündar, "Suçüstü yakalanmış bir hükümet var. Bunun yarattığı bir panik var. Bu anlaşılabilir birşey. Ama bütün bu soruşturma sürecinin bu paniği daha da büyüteceğini düşünüyorum. Bunu uluslararası boyuta taşıyacağını ve bize de burada gizli ibaresi altında yapılan silah ticaretini, insan ticaretini belgeleme ve bütün dünyaya kanıtlama şansı vereceğini düşünüyorum" dedi.

"ASIL SUÇLULARI DEĞİL, SUÇU ORTAYA SERENLERİ SORUŞTURMA KONUSU YAPTILAR"

Cumhurbaşkanı'nın önceki gün "Silah taşınsa ne olur taşınmasa ne olur" ifadesinde bulunduğunu söyleyen Dündar, "Ben de aynı şekilde yayınlansa ne olur yayınlanmasa ne olur diyorum" dedi. TIR'lar için önce gıda yardımı dediklerini, sonra içinde silah çıktığını, bunun da Türkmenlere gittiğini söylediklerini hatırlatan Dündar, "Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş 'Vallahi de billahi de Türkmenlere gitmiyordu' açıklamasını yaptı. Herhalde bizim soruşturmamızda gelip tanıklık yapacaktır. Bugünkü hükümet adına o sözünü tekrarlayacaktır diye düşünüyorum" diye konuştu. Dündar, "Türkmenler'in de bize gelmediğini söylemeleri üzerine bu kez asıl suçluları değil, bu suçu ortaya serenleri soruşturma konusu yaptılar" dedi.

"DEVLET BİR ŞEY YAPIYORSA MİLLETİN BUNU BİLMEYE HAKKI VAR"
Can Dündar, bir gazetecinin "Rus uçağının düşürülmesinin ardından MİT TIR'larının, Türkmenler'e gittiği yönünde yapılan iddianın tekrar gündeme getirildiği gün ifadeye çağrılmasını nasıl değerlendirdiğini" sorması üzerine ise "Hikmet diyelim. Biliyorsunuz bazı TIR'lar tekrar bombalandı Rus uçakları tarafından. Devlet birşey yapıyorsa milletin bunu bilmeye hakkı var. Çünkü bu devlet bizim devletimiz. Ve biz de gazeteci olarak milet adına kamuyu denetlemekle görevliyiz. Bu kez karşılarında hemen sinmeye hazır gazeteciler yok. Bu kez kararlılıkla bu işi takip edecek, dik duracak, sonuna kadar arkasında duracak gazeteciler var" diye konuştu.

"HALK TEHLİKE ALTINDAYSA GAZETECİ BUNU YAZMAKLA GÖREVLİDİR"

Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül de, "Gazeteci aynı zamanda, eğer ülke tehdit ve tehlike altındaysa bu tehlikeyi halka bildirmek zorundadır. Geriye doğru dönersek, Suruç katliamı ve Ankara katliamı var. Bu haberler biraz da bununla ilgili haberler. Dolaysıyla halk tehlike altındaysa gazeteci bunu yazmakla görevlidir" diye konuştu.

Açıklamanın ardından Can Dündar ve Erdem Gül, ifadelerini vermek üzere adliyeye girdiler. Dündar ve Gül, saat 11.20 sıralarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili İrfan Fidan'ın odasına alındılar. Bu arada savcının odasının bulunduğu 5. kattaki koridor gazetecilere kapatıldı.

Can Dündar'a adliye koridordarında destek

Adliyede demokrasi nöbeti

4 AYRI SUÇLAMA

MİT TIR’ları haberi, Cumhuriyet Gazetesi’nde “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” manşetiyle 29 Mayıs tarihinde yayımlanmıştı.

Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu, bu haber hakkında “Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme”, “Siyasi ve askeri casusluk”, “Gizli kalması gereken bilgileri açıklama”, “Terör örgütünün propagandasını yapma” suçlamalarıyla soruşturma başlatıldığını bir basın açıklamasıyla duyurmuştu.

ŞİKÂYETÇİ: ERDOĞAN

Hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhuriyet ve Dündar'dan kişisel  olarak da şikayetçi olmuştu. Cumhurbaşkanı dilekçesinde, “Devletin menfaatlerini gerçeğe aykırı görüntü ve bilgileri yayınlamak suretiyle hedef alan şüphelinin bu eylemi kesinlikle gazetecilik olarak değerlendirilemez” denilmiş ve Dündar’ın bir kez ağırlaştırılmış müebbet, bir müebbet ve 42 yıl hapsi cezası ile cezalandırılması istenmişti.

KİRLİ OPERASYON

Bu haberden 2 hafta sonra da Erdem Gül’ün “Kirli Operasyon” başlıklı haberi yayınlanmış, orada da IŞİD bayrağının dalgalandığı Atme kampına nasıl cihatçı taşındığı, görüntülerle belgelenmişti. Haberde cihatçıları taşıyan otobüs şoförlerinin ifadelerine de yerverilmişti. Gül, 12 Haziran’daki haberinde de Erdoğan’ın yok dediği silahların, Jandarma Genel Komutanlığı laboratuvarında yapılan inceleme raporunu yayımlamıştı.


Diyanette çok büyük yolsuzluk iddiası
CHP Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda çok önemli yolsuzluk ve usulsüzlüklerin yapıldığını, iddia etti.

“Yolsuzluk ve usulsüzlüklerle ilgili meblağları biliyorum ama yine de Diyanet İşleri Başkanlığı’na yazılı soru önergeleriyle sorarak teyit etmek istedim. Bu yolsuzluk ve usulsüzlükleri yapmak için ya Allah korkusu olmayan bir vicdana yada derin bir cehalete sahip olmak gerekir.” diyen Bülent Kuşoğlu Diyanet İşleri Başkanlığı’na  şu konuları sordu;

1- Vekâlet yoluyla kesilen kurban paralarından ne kadar gelir elde edilmektedir? Elde edilen gelirin akıbeti ne olmuştur?
2- Hac ve Umre işlemleri ile ilgili Türkiye Diyanet Vakfı’na aktarılan meblağlar ne kadardır?
3- Yurt dışındaki vatandaşlarımızın Hac ve Umre ziyaretlerinden elde edilen gelirlerin akıbeti nedir?
4- Diyanet Radyo ve Televizyonu’nun gelir ve giderleri ne kadardır? Kaynakları nedir?
5- Diyanet İşleri Başkanlık makamının temsili ödenekleri ne kadardır, nereden karşılanmıştır?
6- 2010 yılında meydana gelen depremde Haiti’ye yardım için toplanan meblağlar neden gönderilmemiş ve vakfa aktarılmıştır?

Bülent Kuşoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel bütçeye tabi bir devlet kuruluşu, Türkiye Diyanet Vakfı’nın ise özel hukuk kişisi olduğunu belirterek, “Diyanet yetkilileri bu çok önemli ayrımı görmeden, devlet imkânlarını babalarının çiftlikleri gibi kullanıyorlar, Dinle uğraşan bir kuruma hiç yakışmıyor, kul hakkı yeniyor.” dedi.

Kuşoğlu; “Haiti için halktan bağış toplanıp gönderilmemesi ve üstelik vakfa aktarılması doğru ise tam bir uluslararası skandal” yorumu da yaptı.

Emperyalist ülkelerin demokrasi getiriyoruz kandırmacasıyla kendi çıkarları için başlattığı Arap baharı, Ortadoğu ülkelerini kan deryasına çevirdi…
Ne yazık ki bu emperyalist oyuna, yanlış dış politikamızla bizde karışmış bulunuyoruz…
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, henüz bir Osmanlı subayı iken yaşamı savaşlarda geçmiş, savaşın ne olduğunu en iyi bilen bir komutan olarak, emperyalistlere karşı başlattığı Kurtuluş Savaşının yengi (zafer) ile sonlandırdıktan sonra, “Lakin milletin hayatı tehlikeye düşmeyince, savaş bir cinayettir.” Diyerek Türk ulusuna “Yurtta barış, dünyada barış” hedefini göstermiştir…
Atatürk döneminde, Kurtuluş savaşında savaştığımız tüm ülkelerle barış içinde çok iyi ilişkiler oluşturduğumuza tarih tanıktır…
Büyük önderin gösterdiği barış hedefinin değerini bilen silah arkadaşı İsmet İnönü, tüm yabancı oyunlara karşın ülkesini ikinci dünya savaşına sokmadığına yine tarih tanıktır…
Şu anda hiçbir komşumuzla barış ilişkimiz olmadığı bilinmektedir…
Son olarak, ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkilerimizin iyi gittiği Rusya ile uçağını düşürdüğümüz andan itibaren neredeyse tüm bağları kesmek üzereyiz…
Bu konu iki gündür uzmanlar tarafından masaya yatırılarak tartışılmaktadır…
Ben başka bir açıdan olayı ele almak istiyorum…
Cumhurbaşkanı bu güne kadar her canı sıkıldığında Muhtarları Saraya toplamakta ve o toplantıda günün konularını gündeme taşıyarak, düşüncelerini kamuoyu ile paylaşmaktadır…
Son olarak öğretmenler günü dolayısıyla öğretmenleri Saraya toplayarak yaptığı konuşmada, “Uçak düşürdük” dediğinde, öğretmenler tarafından coşku ile alkışlanmıştır…
Cumhurbaşkanı alkıştan sonra, “Mesele alkış meselesi değil. Biz buna şahit olmak istemeyiz. Ama böyle bir durumla karşı karşıya bırakılmanın ne yazık ki ıstırabını yaşıyoruz” diyerek yanıt vermiştir…
Burada durup düşünmek gerekir…
Mustafa Kemal Atatürk, 25 Ağustos 1925 te Ankara’da toplanan  “Muallimler Birliği Kongresi’nde Öğretmenlere seslenirken; “Cumhuriyet sizden, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister.” Diyerek, Öğretmenlere güvenini belirtmiştir…
Savaşı alkışlayan bir öğretmenin, öğrencilere barışı nasıl anlatacağını, büyük önderin   “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini nasıl benimseteceğini merak ediyorum…
Sadece merek etmiyorum, geleceğimiz olan gençlerin, bu Öğretmenler tarafından hangi ilkelerle yetiştirtileceğinden endişe duyuyorum…
Merak ve endişemde haksız mıyım?
Birisi çıkıp bana mantıklı bir yanıt versin…

26.11.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Ortadoğu Bataklığı…

Gündüz Akgül

'Türkiye'den IŞİD'e her ay 40 milyon dolar' IŞİD'in petrol kaçakçılığından sorumlu yöneticisi Ebu Sayyaf'ın bilgisayarından çıkan belgelerde, Türkiye'nin IŞİD'i görmezden geldiği ve petrol kaçakçılığı ile IŞİD'e ayda 40 milyon dolar aktardığı ileri sürüldü.
Guardian gazetesinin Ortadoğu Muhabiri Chulov, son yazısında Türkiye'nin IŞİD ile ilişkilerine dair yeni detaylar paylaştı.  Chulov, son iki yıl içinde birkaç IŞİD liderinin kendisine ''Türkiye'nin kendilerini görmezden geldiğini ve çok nadiren kendilerine doğrudan müdahale ettiğini'' söylediğini belirtti.

Türkiye'den IŞİD'e haftada 10 milyon dolar

Haberdar'dan İlhan Tanır'ın haberine göre Chulov, ABD özel kuvvetler biriminin Mayıs ayında Suriye'de üst düzey bir IŞİD liderine yönelik operasyon düzenlediğini ve komşu ülkelere operasyonla ilgili bilgi vermemeye özen gösterdiğini söylemiş şunları eklemişti:

"O dönemde türünün tek örneği olan operasyonun hedefi IŞİD'in petrol kaçakçılığından sorumlu yöneticisi Ebu Sayyaf'tı. IŞİD'in üst düzey isimleri hariç kimse Ebu Sayyaf'ın adını dahi bilmese de, bu isim Türkiye'ye hiç yabancı değildi.''

''Türk iş adamları, IŞİD'in petrol kaçakçıları ile karlı büyük anlaşmalar yaparak haftalık en az 10 milyon dolar kadar bir geliri terör örgütünün cebine verdi ve IŞİD için Suriye rejiminden daha büyük bir müşteri haline geldiler.''

IŞİD ile Türk yetkilileri ilişkileri kayıt altında

Chulov, Pazartesi günü yazdığı yazıda Ebu Sayyaf'ın hard diskinde bulunan belgeler hakkında daha detaylı bilgiler verdi:

''Ebu Sayyaf'ın bilgisayarında bulunan hard diskler IŞİD üst düzey yetkilileri ile Türk yetkilileri arasında bağlantıları detaylandırdı. Washington'a ve Londra'ya uyarılar gönderilerek keşfedilen bu bilgilerin 'acil politika sonuçları' olması gerektiği söylendi.''

Rus Ruleti - Güner Yiğitbaşı
Dün (24/11/2015) Suriye sınır bölgemizden hava sahamıza giren bir Rus savaş uçağı, tüm uyarılara rağmen hava sahamızı ihlal etmekte direndiği için, angajman kurallarına göre Hava Kuvvetlerimize mensup devriye gezen savaş uçaklarımız tarafından düşürülmüştür.

Kural olarak, hiçbir acil ve olağanüstü bir durum olmaksızın, Türk hava sahasına izinsiz ve yetkisiz olarak giren yabancı bir devlete ait savaş uçağının bu davranışını onaylamak asla mümkün değildir, devletimiz, tüm uyarılara rağmen, hava sahamızı ihlal etmekte direnen yabancı devlet savaş uçaklarına karşı, angajman kurallarına göre gereğini yapacaktır. Bu nedenle, Türk savaş uçaklarının, tüm uyarılara rağmen, hava sahamızı ihlalde direnen Rus savaş uçağını düşürmesinde, Uluslar arası hukuka bir aykırılık bulunmamaktadır.

Ancak, Tayyip Bey'in üstlendiği ve açıklamasının dahi saraydan yapıldığı ve çıkan krizin saraydan ve bizzat Tayyip Bey tarafından  yönetildiği böyle bir uçak düşürme girişiminin, tüm haklılığına rağmen, Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik, ticari, beşeri, siyasi ve askeri ilişkilere vereceği olumsuz sonuçları düşünülmüş müdür bilemiyoruz.

Devletimizin itibarı, caydırıcılığı, sınırlarımızın güvenliği, pek tabiidir ki, herşeyden önce gelir.Devletimizin sınırlarının ve hava sahasının Rus savaş uçakları tarafından ihlal edilmesine tahammül etmek, bunu sineye çekmek, ülke olarak itibarımızı, caydırıcılığımızı,güvenliğimizi ve hükümranlık hakkımızı zedeler, bu nedenle Rus savaş uçaklarının hava sahamızı ihlal etmeleri karşılıksız kalmamalıydı.

Tüm bu gerçeklere rağmen, sadece ilgili askeri ve sivil üst düzey yetkililerin haberlerinin olduğu, insanlarımızın haberdar olmadıkları ve farkına varmalarının, galeyana gelmelerinin ve iktidarı eleştirmelerinin mümkün olmadığı bu hava sahası  ihlalini yapan Rus uçağının düşürülmesi eylemine geçilmeden önce, Rusya'nın bu sınır ihlalinin ve ona tepki olarak bizim olası bir uçak düşürme eylemimizin;Türkiye ile Rusya arasındaki, ekonomik, ticari,kültürel,insani,siyasi,askeri ve diplomatik ilişkilere verebileceği büyük zararların, kendi savaş uçağının düşürülmesiyle sonuçlanacak olan  bu sınır ihlalinin, Rusya'nın; Suriye ve Ortadoğu politikasının gerekli kıldığı bizim bilemediğimiz bir sonucu elde etmeye yönelik bir kışkırtma olup olmadığının enine boyuna düşünülmediğini, AKP iktidarının ve saray'ın, bu uçak düşürme eyleminden, iç politika adına yararlanma eğiliminde oldukları kuşkusunu taşımaktayız.

Biz de böyle bir kuşkunun oluşmasının haklı nedenleri var tabi.

Tayyip Bey ve onun vesayeti altındaki AKP iktidarının, Kürt sorununun çözümündeki, birbirine taban tabana zıt uygulamaları göstermiştir ki; AKP ele aldığı bir sorunun çözümünde, öncelikle üke menfaatini değil, kendi politik çıkarlarını esas almaktadır.Çözüm süreci adı altında uygulamaya koyduğu Kürt sorununun çözümünde, analar ağlamasın, şehit cenazeleri gelmesin sloganıyla başlattıkları çözüm sürecinde, aslında ülkemizin birliğine ve dirliğine büyük zararlar vereceğini bildikleri halde, bir süreliğine cenazeler gelmesin ve oylarımız düşmesin, iktadarda kalmaya devam edelim düşüncesiyle, PKK ve yandaşlarının ülke çapında silahlanmalarına ve mevzilenmelerine göz yumulmuş, PKK ve yandaşlarına yönelik operasyon yaptırılmamış olmasına rağmen, 7.Haziran seçimlerinde bu politikanın iflas ettiğinin ve AKP'ye zarar verdiğinin, tek başına iktidardan düşerek görülmesinden sonra, yüz seksen derece bir politika değişikliğine gidilerek,silahlı PKK ve yandaşlarına karşı şahin politikalar izlenerek, silahlı güç kullanmak suretiyle PKK ve yandaşlarıyla silahlı  mücadeleye girişilip, bunun mükafatı da 1.Kasım seçimlerinde tek başına iktidar olunarak görülmüştür.

AKP'nin ve onun fiilen  başında bulunan Tayyip Bey'in; değişken ve öncelikle AKP yararına olan bu tavırları, uyguladığı politikalardaki samimiyetsizliğini, politikalarını ülke menfaatinden önce, siyasal çıkar ve menfaatlerine göre belirlediğini açıkça göstermektedir.

Dün hepiniz televizyonlarınızın başında izlemişsinizdir.Rus savaş uçağının düşürülmesi nedeniyle oluşturulan kriz masasının başına Tayyip Bey oturmuş ve tüm açıklamaları bizzat kendisi yapmıştır.Tayyip Bey'in bu davranışını, Anayasamıza göre başkomutan odur gerekçesiyle izah edemeyiz.Bize göre, ülkemizde uygulanmakta olan parlamenter sistemin gereği olarak, sorumlu bir Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti ve onun bir başbakanı vardır, dış politikadan da Başbakan sorumludur.

Anayasamıza göre,Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı Tayyip Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmekle birlikte, bize göre bu durum, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yabancı bir devlet ile savaş hali ilanına izin verdiği hallerde söz konusu olup, Anayasamıza göre barışta Silahlı Kuvvetlerin komutanı Genelkurmay Başkanıdır ve Başbakana karşı sorumludur. Genelkurmay Başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin izniyle girilen bir savaş halinde,Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunan başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirecektir.

Bu itibarla, Rusya veya bir başka devletle Türkiye Büyük Millet Meclisinin izniyle ilan edilen bir savaş hali bulunmadığına göre, barış halinde iken, angajman kurallarına göre Rus Savaş Uçağının düşürülmesinden kaynaklanan krizin, Başbakan yerine, Cumhurbaşkanı Tayyip Bey tarafından üstlenilmiş bulunması, Tayyip Bey'in bu krizden yararlanmak istediği şüphelerini ister istemez aklımıza getirmektedir.

Umarız ve temenni ederiz ki;biz kuşkularımızda yanılırız ve  ülkemiz bu krizden hiç zarar görmeden, bilakis daha da güçlenerek ve itibar kazanarak çıkmasını bilir.

25/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Vahdeddin’e Mektupla Bir Vatandaş “Domuz Çobanı Ol” Dedi
Yıl 1919, Birinci Paylaşım Savaşında (Birinci Dünya Savaşı), emperyalistlere yenik sayılan Osmanlı, Mondros ve Sevr Antlaşmalarını imzalamak zorunda kalınca, galip gelen emperyalist devletler tarafından yurdumuz batıdan, güneyden işgal edilmeye başlar; millet bu yüzden üzüntü ve ıstırap içindedir.

İşgal edilen her yerden Padişah Vahdeddin’e ıstıraplı, feryatlı ve de protestolu, telgraflar gelmekte. Hatta yurdun her yandan işgalini gören üzgün vatandaşlar, yazdıkları mektupta, padişaha “domuz çobanı ol” diyerek kızgınlıklarını dile getiriyorlardı.

Ülke böylece çalkalanırken, Başkent İstanbul’da binlerce personeli ile saray sanki normal günlerini yaşamakta.

Padişah Vahdeddin’in Mabeyn Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi’nin anılarından öğrendiğimize göre, padişahın şahsına gelen mektuplar, belgeler “mühürleri açılmadan, kayıt olmadan, okunmaksızın Zatı Şahaneye takdimi emrolunduğundan, böylece evrak gelince doğrudan padişaha takdim olunurdu”.

Gelen postalar içinde her nasılsa kâtipler, Babeyn makamına gelen bir evrakı yanlışlıkla açmış olduklarından, padişah “bizim kâtip beyler pek meraklı” diye uyarmıştı.

Yine bir gün, çeşitli evrakla birlikte küçük bir zarfı, Ali Fuad Türkgeldi tarafından “Hünkâra (padişaha) takdim edildi. Padişah mühürü açınca telaşla:

“-Bu ne?”  diyerek hiddetle Mabeyn Başkatibi Ali Fuad Türkgeldi’ye verdi.

“Frenk mürekkebi ile ve ince Fransız kalemi ile ve yazanın kimliğinin anlaşılmaması için sol el ile yazılmış olan pusulada”, padişaha hitaben şöylece yazıyordu:

“Corciyan Efendi, devleti ve memleketi bu hale getirdin; bundan sonra sen de git Kral Corc’un domuzlarını güt”. Aman Tanrım! Padişaha birileri böylesine bir yazı göndermiş.  İşgal, istibdat, sıkıyönetim zamanında adamdaki yüreğe bakın… Vay be bu olay şimdi olsaydı adamı bulup buluşturup “Ergenekoncudiye içeri, zindana atarlardı.

“Hünkarın” (Padişah Mehmed Vahdeddin’in üzüntüsünü görünce, Başkatip Ali Fuad Türkgeldi, “Aman efendim bunda bir yanlışlık olsa gerektir” diyerek, padişaha moral vermek güya düzeltmek için çaba harcarsa da, olan acı gerçeğin yanlışlığına ne Padişah inanır, ne de Başkatip Ali Fuad Türkgeldi inanır.[i] Ülkenin acı gerçeği karşısında, mektuptaki hakaret mi, sitem mi? Her ne ise, ikisi de donup kalırlar.

Vahdeddin dedik de, aklıma hemen bir şey geldi. Bütün padişahlar sakallı olduğu halde Vl. Mehmet Vahdeddin dikkat edilirse, sakalsızdı. Kendisi, sohbetlerde “sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim” dermiş… Acaba padişah sakalı olmadığı için mi öyle derdi? Başka bir fark da, bütün padişahlar İstanbul’da yatarken, Vahdeddin’in mezarı Şam’da Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye camii külliyesinde-bahçesinde yatmakta.


BEN DE “DEVLETİ, MEMLEKETİ SATTIN SEN DE KANDİLE DOMUZ ÇOBANI OL” DESEM NE DERLER Kİ

Efendim ben de, günümüzden 96 yıl önce olduğu gibi, o Osmanlı vatandaşımızın Padişah Vahdeddin’e gönderdiği mektuptaki gibi, Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’a veya Başbakan Davutoğluna böylecene bir mektup yazsam acep bana bir şey yaparlar mı ki. O adam padişaha yazdığı pusulada “Corciyan Efendi”  diye başlamış ya, benimkini de “BOP Başkanı R.T.Erdoğan Efendi” diye mi başlasam acep. Bir şey yaparlar korkusu ile imzasız mektup göndersem veyahut da, o adam gibi, kimliğimi saklamak için sol elimle “Frenk kalemi” ile yazsam nasıl olur ki? Bana bir fikir verin...Hukukçu okuyucu  bir yorum yazsın lütfen…Belki de yazmam, baksanıza adam “gık” diyene dava açıyor.

Vahdeddin’e Mektupla Bir Vatandaş “Domuz Çobanı Ol” Dedi
O zamanları, 1919 yıllarını bir düşünelim. Doğuda Ermeniler halkı arkadan vurmakta; Güneyde Adana, Antep, Urfa, Maraş yöresini Fransızlar işkâl etmiş, “buraları Ermenilere verip Klikya Devletini kurduracağız” diyorlar. Batıda Yunanlılar, şehir şehir, kasaba kasaba topraklarımızı işkâl etmekte. Padişah sarayında ne yapacağının şaşkınlığı içinde. İşgâl bölgelerinden yardım isteyen feryatlı telgraflar geliyor. Mustafa Kemal, Kuvayi Milliye yolunda Heyeti Temsiliye ile Samsun’dan Ankara’ya doğru yol almakta. (Neyse biz bir paragraf yapıp günümüze dönelim).

Günümüzde de, düşmanlar orduları ile vatanımızı işkâl etmediyse de,  sanki “orduları dağıtılmış” (ordumuz savaşsız tutsak edilmiş), “tüm tersanelerine girilmiş” gibi,  Cumhuriyetin tüm kazanımları dosta düşmana, yandaşlara satıp savulmuşlar, haramzade evlat gibi çarçur edilmiş. Ülke bölünme aşamasına gelmiş. Bu nasıl iştir, borç yine katlanmış, diyorlar…

Hani bir büyüğümüz, rahmetli Demirel miydi? Ne demişti, “borç yiğidin kamçısıdır”. Vay vay biz bu kamçıyı yiye yiye (borçlana borçlana) kamçıya bağışıklık kazandık galiba. Sırtımız yamçı izinden nasır bağladı, gittikçe borçlandık.

Ama yurdumuzu emperyalist alacaklılardan kurtaran, başta Gaz. M.K. Atatürk ve Kuvayi Milliye Kahramanları, yurdumuzu kurtarmışlar, sonra da Osmanlının borcunu ödemişler, kazma kürekle onca yatırımlar, tren yolları yapmışlar. Bakmayın şimdiki hayırsızların “ 13 yılda 80-90 yıllık Cumhuriyetle” kıyaslama yaptıklarına, havalandıklarına, babalandıklarına. Oysa Cumhuriyetin hiçbir döneminde, Cumhuriyetin ilk 15-20 yıllık kalkınma hızına, hiçbir iktidar ulaşamamıştır.   Şimdiki haramzadeler de onların eserlerini satıp satıp har vurup harman savurup, “iki ayyaş” diyorlar,  Atatürk ve İnönü için. Dünyada böyle bir vefasızlık, hayırsızlık görülmemiştir…

Üstelik Kuvayi Milliye yollu, Mustafa Kemal ruhlu yüzlerce ordu mensubu subaylar “yok darbe yapabilecektı, yok casus musus olabilecekti, kaşıyın üstünde gözün var, yok güneşe karşı işedin” filan diyerekten hukuk mukuk adına tutsak edilip Yedikule mi, Silivri mi zindanlarına atılmışlar, “ne zaman, başka bir Mustafa Kemal gelecek mi acep” diye çaresizlikler içinde beklemişler, perişan olmuşlardı.

Öte yandan BOP Eşbaşkanı olduğunu söyleyerekten havalanıp övünen ve de rahmetli Levent Kırca’nın sağlığında bir yazısında sık sık “Ayrancı” diye vasıflandırdığı R.T. Erdoğan’a, TC nin “ruhsatsız-imarsız kaçak sarayına”  ben de bir mektup yazıp, o vatandaşın Vahdeddin’e yazdığı gibi, “devleti memleketi BOP’ culara, PKK cılara sattın, sen de git Kandil’e davar çoban ol” desem, arkadaşlar, bana bir şey olur mu ki?  Bir akıl verin arkadaşlar, bir yorum yapın ki başım derde girmesin.

RTE, gık diyene dava açıyor ya, Cumhuriyet tarihinde hiç Cumhurbaşkanı böylesine vatandaşına “bana sövdü” diyerekten dava açmadı. Ama halkımız, “yarası olan gocunur” diyor; acep bu davacının öylesine yarası mı var da, öyle “höt” diyene dava açıyor…

Neyse, bazı yargıçlarımız da, korkmadan “o mevkilere gelen siyasetçi biraz tahammüllü olur, hoş görülü olur”  diyerekten bu davaları ret etmeye başlamış, acık yüreğime su serpildi, bunun için davalı olsam bir şey çıkmaz gibime geliyor. Yine de öyle bir mektup yazmayım canım.

ÇUVALDAN NOTAYA
(BOP, Orta Doğu filan derken aklıma bir çuval-nota geliverdi. 4 Temmuz 2003'te Süleymaniye'de, 12 Türk askerin Özel Kuvvetler Karargâhı'na baskına gelen 100 Amerikan askeri, orada bulunan Türk subaylarının başına çuval geçirmişler, Türk askeri ve Türk devleti ile maytap geçiyorlar. Bunun üzerine, gazeteciler bizim BOP başkanına, “ABD ye nota verecek misiniz” diye sorunca, o da, “ne notası, müzik notası mı” diyerekten güya maytap geçiyor. Tam bir kara mizah. Allah Allah bu da nerden aklıma geldi yahu...)

BOP UN TARİFİ VE İŞLEVİ:

Vahdeddin’e Mektupla Bir Vatandaş “Domuz Çobanı Ol” Dedi
“Büyük ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP). Bu aslında eski ABD dışişleri Bakanı Condolize RİCE'nin itiraf ettiği ABD kaynaklı bir tasarı. Bu proje ile Ortadoğu'da bütün ülkelerin sınırları değişecek. Gerçekten de o ülkelerin sınırları da, içleri de hallaç pamuğu gibi atmaya başladı. Şimdi sıkı durun, bu aslında Büyük İsrail Projesi'nden başka bir şey değil. Zaten “Fırat’tan Nil’e kadar” hayalleri de var ya.  Bu proje ile amaçlanan hedef, İsrail’in topraklarını genişletmek veya ona zemin hazırlamak. Tabii bu arada bir sayın büyüğümüzü de tebrik etmeden geçmeyelim, Kendisi Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) eşbaşkanı olmakla övünüyordu…Bu projeyle bölgenin ne hale geldiğini, milyonlarca insanın yurdunu yuvasını terkettiklerini hepimiz korku ile görüyoruz.

Büyük Ortadoğu Projesi ya da tam resmi adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık İnisiyatifi (İngilizce: Greater Middle East Initiative veya Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa) Amerika Birleşik Devletleri 43. Başkanı Bush hükümeti tarafından Büyük Ortadoğu adıyla duyurulan, en batıda Fas'ın Atlantik kıyılarından, en doğuda Pakistan'ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Kuzeyde Türkiye'nin Karadeniz kıyılarından Güneyde Aden ve Yemen'e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere demokrasi ihracını ve bu ülkelerin pazarlarının açılmasını amaçladığı açıklanan politik kuramdır. (Neyse uzatmayalım, nereden nereye geldik).  İlk olarak 2004 yılındaki G-8 zirvesinde ortaya atılan bu girişim kabul görmediği için bir kaç ay içinde tedavülden kalkmıştır”. [ii]

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

[i] Duyup İşittiklerim Ali Fuat Türkgeldi TTKurumu Yayınları 2010 sf 240-241
[ii] http://cevaplar.mynet.com/sorular-cevaplar/buyuk-ve-genisletilmis-ortadogu-projesi-bu-aslinda-eski-abd-disisleri-bakani/426571

Rus Uçağının Düşürülmesinde Komplo Teorisi
Rusya, Suriye’de uzunca bir süredir beklemedeydi. ABD öncülüğündeki koalisyonun IŞİD ile mücadele adı altında bölgedeki en önemli müttefiki Esad’ı devirme planlarını izledi. Gerek Esad’ın devrilmesi gerekse IŞİD ile mücadele konularında Türkiye’nin öne çıkan bir politika izlediğini ve Suriye’ye müdahale konusunda batılı koalisyon tarafından öne sürüldüğünü gördü.
Yapması gereken belliydi, Türkiye sınırındaki 3,5 yıldır Ankara destekli cihatçıların elinde olan Türkmen bölgesinin yeniden Suriye ordusunun kontrolüne geçmesi için karadan ve havadan operasyon başlatarak, sığınmacı akınını hızlandırarak, hava sahasını da daha sıklıkla ihlal ederek, Türkiye’nin tepkisini alacaktı. Türkiye’nin eninde sonunda bir Rus uçağını düşürmek zorunda kalacağı biliniyordu. Rusya da, bunun olması için ihlallere hız verdi.
Türk uçaklarının atacağı güdümlü füzelerin fark edileceği ve pilotların da, uçak isabet almadan atlayacağı bilindiği için kayıp, sadece bir uçakla sınırlı kalacaktı. Rusya böylelikle asıl hedefine sadece 1 uçak kaybederek ulaşacaktı. O da, Türkiye’nin uçağını düşürmesinden sonra tavrını sertleştirme ve Suriye politikasında tamamen söz sahibi olma noktasında gelmekti.
Savaş uçağı, NATO üyesi Türkiye tarafından düşürülmüş bir Rusya, artık Suriye’de istediği politikayı uygulayacak psikolojik havayı yakalamış olacaktı. Türkiye sınırında kontrolü sağlamak için de Suriye ordusu ile çok acımasız operasyonlar yapabilecekti.
Asıl hedeflerden biri olan, uzunca süredir bu bölgede konuşlanan IŞİD içindeki Çeçen grubu da tamamen bitirecek, Rusya’da, Paris’tekine benzer IŞİD saldırılarının önüne geçecekti. Bölgedeki Hatay sınırından giriş çıkış yapan IŞİD’li Çeçenler için Türkiye’yi uyarmak ve önlem alınmamasından dolayı yakınmak zorunda kalmayacaktı. Hepsinden önemlisi, Akdeniz’deki tek üssü ve müttefiki olan Suriye’de, Esad’ın kalıcı oluşunu sağlayacaktı.
Rusya, uçağın düşürülmesi türünden bir krizin karşılıklı sert açıklamalarla süreç içinde unutulacağını biliyor. Türkiye’nin, enerji konusunda göbeğinden bağlı olduğu Rusya konusunda yaklaşan kış soğuğunda daha fazla ileri gidemeyeceğini, “Bir uçaklarını düşürdük, kendimizi kanıtladık” havasıyla yetineceğini de biliyor.
Kısacası bu iş daha ileri gitmez ve Rusya, Suriye’de düşen uçağı sayesinde yakaladığı psikolojik hava ile Türkmen bölgesindeki IŞİD’li Çeçenleri, cihatçıları bitirir. Türkiye’nin de sadece destek açıklamaları yapacak müttefikleri tarafından yalnız bırakılacağını bildiğinden, (ABD’nin, uçak düşürülme olayı, Türkiye ile Rusya arasındaki bir olaydır sözünü unutmayalım) Esad’ı kalıcı kılacak politikalarını sonuca vardırmak için daha da hızlanır.
Bunları nereden uyduruyorum, Rusya Savunma Bakanlığı’nın sitesinde, Rus uçakları Suriye’de operasyona başlamadan, yaklaşık 1 hafta önce Vladamir Pavlov takma ismiyle, Genelkurmay istihbarat dairesi başkanı olduğu iddia edilen bir General (Anatoliy) Suriye konulu uzun bir yazı yazmıştı. Bu yazının özeti daha sonra The Moscow Times gazetesinde ve Le Parisien gazetesinde, Suriye’de olabilecekler başlığı altında yayınlandı. Anahtar cümle ise, “Batılıların Esad’ın ülke geleceğinde yeri yok iddiasında olduğu Suriye krizinde ve buna bağlı tutukları IŞİD krizinde anahtar ülke Türkiye’dir. IŞİD’li Çeçenlere göz yuman ve Esad’ı devirmeye hevesli Türklerin çatışma içine çekilmesi Rus politikasını kolaylaştırır. Bunun için gerekirse 1 uçak feda edilebilir. Böylesi bir krizin sonrasında köpürmüş bir Rusya’yı kimse karşısına almak istemez….”
Dedim ya komplo teorisi, ama bana ait değil.

 Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Türkiye’yi bu hale getirenler kına yaksın
- Ergenekon’un başsavcısı oldular. Ordunun bağırsaklarını temizleyeceğiz dediler. Vatanı için çarpışan kahraman komutanları PKK teröristlerinin gizli tanıklıklarıyla 5.5 yıl hapishanelerde çürüttü, orduyu çökerttiler.
Sonra “yahu biz ne halt ettik” deyip, suçu tetikçi olarak kullandıkları cemaatçi savcılara attı, işin içinden sıyrıldılar.
- Oslo’da, Kürt oyları uğruna Güneydoğu’yu PKK’ya peşkeş çektiler. Valilere “PKK’ya dokunulmayacak” talimatı verdiler.
PKK Türkiye’yi silah deposu ve mayın tarlası haline getirip, ülkeyi tekrar kana bulayınca, bu kez “siz niye operasyonlara izin vermediniz” diye valileri suçladılar.
- Kendilerini eleştiren 300’den fazla gazeteciyi hapis istemiyle mahkemeye verdiler. Gazeteleri bastırıp, yazarları ölesiye dövdürttüler. Muhalif TV kanallarını kapattırıp, Türksat’tan çıkarttırdılar.
Ama yine de TV’lere çıkıp, basın özgürlüğünde AB ülkelerinden bile öndeyiz diyecek pişkinliği gösterdiler.
- Sünni terör örgütlerini silahlandırarak Şii yönetimleri devirip, Ortadoğu’ya egemen olmayı düşlediler. Cuma namazını Şam’da Emevi Camii’inde kılacağız dedi. Kilis’te IŞİD’e bizim camilerimizi tahsis edip, namaz kıldırdılar.
Önlerini göremedi, Esed, Esed diye diye IŞİD’i dünyanın başına bela etti, Türkiye’yi Ortadoğu’nun çirkef, virüslü batağına gömdüler.
Şimdi de “Suriye ateşine odun taşıyan herkes aynı ateşin içinde yanar” diyorlar. Böyle bir iktidarı tarih yazmıyor.
Hatay, Antep, Kilis gibi kentleri IŞİD karargahı, Güney sınırlarını ise IŞİD’e katılan on binlerce terörist için yol geçen hanı yaptırdılar.
IŞİD’li komutanların tatilleri ve tedavilerini Türkiye’de yaptırdılar.
Türkiye’de IŞİD kafalı Allahu Ekber deyip, katliam yapan “kindar-dindar”bir kitle ürettiler. Bunlar Konya’daki milli maçta Ankara katliamında ölen Müslüman vatandaşlar için saygı duruşunu yuh çekerek ıslıklarla protesto ettiler.
Bu kez Bahçeşehir stadında “militanlarını biletsiz olarak içeri soktular.”
Yunan Milli Marşı ve Paris katliamında ölenler için saygı duruşunu Allahu Ekber nidalarıyla ıslıklayıp, yuh çektirdiler.
Mitinglerde hırsız var diyenleri kameralardan tespit ettirip, anında gözaltına aldıranlar “bu utanç verici” olayı göstermelik bir kınamayla, geçiştirdiler.
Bunların hesabını nasıl verecek, dünyaya nasıl izah edeceklerdir. Onlara da mı kandırıldık diyecekler.
Türk halkının kimyasını bozdu, ülkenin imajını yerle bir ettiler. Dünya basını Türkler için “bunlar ne biçim bir halk” diye manşetler attılar.
Artık dünya Atatürk’ün saygın, muteber Türkiye’sini, radikal İslam ve hırsızlıklar ülkesi olarak tanımlıyor.
* * *
Gül Cumhurbaşkanı iken Ankara’da yasal olarak büyük bir Cumhuriyet mitingi düzenleniyor. Polis tüm yürüyüş güzergahını barikatlarla kapatıyor. Biber gazlı, coplu bir arbedeyi önlemek için Gül valiyi çağırıp, barikatları kaldırın emrini veriyor.
Bunun üzerine Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül’e “bu senin işin değil, iki başlı yönetim olmaz” diye çıkışıyor.
Artık anayasa ve rejim bir kişinin kişisel çıkarlarına göre “yolsuzlukların örtbas edilmesi” istemine dayanarak şekilleniyor.
Obama’yla görüşmeye bile hiçbir sıfatları olmayan Binali Yıldırım ile damat Berat Albayrak’la katılıyor. Davutoğlu eyvallah diyor.
TCK, anayasayı fiilen değiştirme ya da tağyir ve tebdil (bozma-değiştirme) edenleri ağırlaştırılmış müebbete hükmediyor. Erdoğan bunu pervazsızca yapıyor.
Ayrıca, başbakanın tüm yetkilerini de kullanıyor. Oysa anayasanın 105’inci maddesi, “Yürütmenin başı başbakandır, tüm karar ve icraatlarda Meclis’e karşı Başbakan sorumludur”. Anayasaya göre Cumhurbaşkanı hiçbir karar, söylem ve eyleminden sorumlu tutulmuyor.
Bu durumda Cumhurbaşkanı, Başbakanın yetki ve görevlerini kullandığında bir suç oluşursa bu TBMM’ye karşı sorumlu olan Başbakana ait oluyor. Yarın hesap sorulduğunda Cumhurbaşkanı sorumsuz olacak, okka altına Başbakan atılacaktır.
İşte Türkiye devlet olma niteliklerini kaybetmiş böyle bir çarpık düzen içinde yönetiliyor.
Tüm ülkelerde bilgin, aydın, sanatçı, yazar, çizerler, demokrasi ve rejimin bekçisi, özgürlüklerin amansız savaşçısı olurlar.
Bizdeki elitlerin tepkisi sinek vızıltısını geçmiyor.
Türkiye sonu meçhul bir badireye sürükleniyor. Muhalefet partileri, üniversiteler, sendikalar, barolar, gençlik ve esnaf örgütleri demokratik haklarını sonuna kadar kullanıp, milyonlarca insan meydanlara dökülüp, bu gidişe dur der, gök kubbeyi başlarına indirecek bir ruh ve yüreklilik gösterirse o zaman bunları Hızır Aleyhisselam bile kurtaramaz.
Atatürk, “gaflet ve dalalet içine düşmüş iktidarlara direnip, haklarını aramayan toplumlar bu mezalime müstahak olurlar” diyor.

Kemal Baytaş / SÖZCÜ

Bakla falı! - Necati Doğru
Kuru bakla olacak. Baklalar, avuçlanır ya da tasa konur. Siz niyet tutarsınız. Ne öğrenmek istiyorsanız iç sesinizle kendinize söylersiniz. Bakla falına bakıcı kadın, yeldirmesini omuzundan hafifce geri savurup avucundaki baklaları önüne bırakır.
Başlar anlatmaya:
Dört bakla küme oldu.
Üç bakla ayrı düştü.
Senin muradın dörtlüde.
Bakanlık görüldü.
Dördüncü büyük olacaksın.
Birinci Cumhurbaşkanı.
İkinci Meclis Başkanı.
Üçüncü Başbakan.
Dördüncü büyük sen.
Muradına ereceksin.
Bakla falı bu hafta açılıyor: Meclis’te ceylan derisi koltuklarda dizim dizim oturan yeni milletvekillerinden hangileri bakan olacak? Eski koltuk sahiplerinden kaçı, bakanlıklarını koruyacak? Bu hafta netleşecek.
An-ya- man-ya!
Kum-pan-ya!.
***
Aslında ampul falı açmak daha merak uyandırıcı olur. Kaç ampul var? Hangi ampul yanıyor? Hangi ampul ışıksız? Bunu bilmek için fala sığınmak ayıp. Bu halk koyun değil. Cin gibi. Anlıyor: Bütün ampullerin fişinin “Tek Kaynağa” takılı olduğunu yaşadıklarıyla çok net öğrendi. Bütün ampuller ve hatta “geçmişinde kültür bakanlığı yaparken baleye karşı olmasına rağmen frak ısmarlayan Meclis Başkanı adayının” ampulü de elektriğini Tek adamın prizinden almaya başladı.
Tek canlı ampul var.
Diğerleri ölü.
Söz gelimi ay da bir yıldız, güneş de bir yıldız. Fakat ay ölü yıldız. Güneş ışık vermezse gece ay ölü ampul kadar karanlık. Liste hazırdır. Ölü ampuller fişe takıldı ve “ışık saçsınlar” diye bakanlık koltuğuna oturtuldu! İşte o isimleri bu hafta günde az 20 kez duyup, görüp öğreneceğiz. Gazeteler yazdı. Tek Adam, Meclis Başkanı adayı eski tüfek AKP’liye “Gel abi sana ihtiyacımız var” demiş. İhtiyacımız var demek, sana ışık vereceğiz demek.
Işığı garantiledi.
Frak ısmarladı.
***
Aslında 2 hükümet var.
Beştepe Hükümeti.
Çankaya Hükümeti.
Saray’da yani Beştepe’de oturan ve bütün ampullere ışık veren tek canlı yıldız, Köşk’te yani Çankaya’da oturan ölü yıldıza aniden bir uyarı yaptı.
Ayrı telden çalarsan.
Senin ışığını keserim.
Bu uyarıya uygun olarak “bakanlar listesi” ışığa kavuşturulsunlar diye Beştepe’ye çıkartılacak. İstenmeyen bir ampul listeye girmişse; “senkronize olmayı” bozacağı için geri döner.
***
Yazıyorlar.
Söylüyorlar.
Ölü olmayan, kendi ışığını kendi yaratıp bağımsız olan da var diyorlar. Kim o bağımsız, söyleyin diye soruyorum. Bekle göreceksin; “faizleri indirmiyor diye vatan hainliğiyle suçlanan ekibin lideri yeniden bakan olacak çünkü ona söz verildi” diye bana cevap yetiştiriyorlar. Çankaya Hükümeti, Beştepe’den habersiz söz vermiş!
Görmeden inanmam.
Bütün ampuller tek prize takılı.
Tek Şef!
Tek Parti!
Tek Mehdi!
An-ya- man-ya!
Kum-pan-ya!
Gelsin yeni Ana-yasa!
Türkmenler!
Büyük güçler arasında patlayan üçüncü dünya savaşının uzantısı olarak Rusya, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarından uzak kalmamak için Suriye’ye girdi. IŞİD’i kovalarken Bayır Bucak Türkmenlerine de ölüm yağdırıyor. Türkmenlerin elindeki Kızıldağ, arkasında Rus desteği olan Esad ordusunun eline geçti. Türkiye, Türkmenlerin yardımına koşamıyor. Türkiye bölgesel güçtü. Bizi yönetenler, bize öyle söylüyorlar. Küresel güç Rusya açısından Türkiye diye bir bölgesel güç yok. Türkmenler yardım bekliyor.

Necati Doğru/SÖZCÜ

İslamda çelişki ve reform-Emre Kongar
Tam, İslamda reform yazısına, Kuranıkerim ile İslam tarihi ve Kuran tefsirleri arasındaki çelişkilerden söz ederek başlayacaktım ki, Ahmet Hakan’ın dünkü 23 Kasım tarihli köşesinde, bambaşka bir amaçla yazılmış şu iki paragrafın harika bir giriş olacağını gördüm...Önce tarih:
“ İslam adına Peygamber damadının bile katledildiğini, İslam adına Peygamber torununun bile kafasının kesildiğini, İslam adına hamile kadının karnının bile deşilebildiğini öğrenir...
Artık elinde tarihten vicdanını rahatlatacak örnekler vardır. Bu çarpık tarih anlayışı sayesinde biraz daha vicdansızlaşır.
Sonra Kuranıkerim:
“ Böylece ‘bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir’ ilkesini benimseyen, içinden en çok ‘merhamet’ kelimesi geçen, adı ‘barış’ olan, tepeden tırnağa rahmet olan bir DİN, öfkeden sapıklaşan bu adam eliyle yeryüzünün en korkunç diniymiş gibi algılatılmış olur.”
***
Batı dünyası, din ile siyasetin aynı olduğu dönemde, Hıristiyanlık içindeki mezhep çatışmaları ve elbette siyasal rekabet sonunda, Fransız Devrimi ile Fransa’da, dinin siyaset ve toplum üzerindeki etkisinden kurtulmuştur.
Hıristiyanlıkta yaşanan reform Müslümanlıkta gerçekleştirilmedi” denir.
Ama bu yanlış söylemin sahipleri, Luther ve Calvin gibi din bilginlerinin ve VIII. Henry gibi yöneticilerin başını çektikleri “Reform” hareketinin temelinde, siyaseti ve kamusal alanı Katolik Kilisesi’nden özgürleştiren Fransız Devrimi’nin yattığını unuturlar.
Unutulan bir başka gerçek de Luther’in arkasında Papa ile savaşım içinde bulunan Alman Prenslerinin desteğinin yattığıdır.
Özet olarak, Hıristiyanlıkta yaşanan Reform, ibadet biçimleri ve dua dili gibi şekil koşullarını çok çok aşan bir biçimde, Katolik Kilisesi’nin toplum ve özellikle de siyaset üzerindeki mutlak egemenliğinin sona ermesini belirler.
***
Müslüman Dünyası’nda bu anlamda “dinden kaynaklanan” ve “iktidara el koyan” bir Reform hareketinin olmadığı doğrudur; din ile siyasetin iç içe geçtiği dönemlerdeki “kavgalar” İslamda, bireyi özgürleştiren bir Reform hareketine değil, Şiilik gibi yine katı kurallara sahip mezheplerin doğmasına yol açmıştır.
***
Müslüman Dünyası’ndaki “Dinde reform”, aslında AleviBektaşi inancı çerçevesinde gerçekleşmiş, fakat bu Reform hareketi de çok yavaş ve tedrici olduğundan, ayrıca da yeterince olgunlaştıktan sonra, bir Sünni veya Şii iktidarı devirerek, egemen bir siyasal güç olarak tarih sahnesine çıkamadığından, Hıristiyanlıktaki Reform hareketinin karşılığı olarak algılanmamıştır.
İslam Dünyası’ndaki gerçek Reform Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla yaşanmıştır:
Egemenlik kaynağını dinden ya da Allah’tan değil, ulustan ya da halktan alan bir yönetimin iktidara geçmesi, Müslümanlık için, Hıristiyanların Reform hareketini de kapsayan ve onu aşarak, Aydınlanmayı da içeren bir dönüşümün gerçekleştirilmesidir.
Luther ve Calvin gibi din adamlarının, dinden hareketle başlattıkları “Dinde Reform” hareketini, Mustafa Kemal Atatürk, siyasetten hareketle gerçekleştirmiş, Cumhuriyetin ilanına ek olarak Hilafetin kaldırılması, öğretimin laik temellerde birleştirilmesi ve bütünleştirilmesi, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi gibi ek devrimlerle bu hareketi “Aydınlanma Devrimi” ile de pekiştirmiştir.
Cumhuriyetin ilanı ve onu izleyen devrimlerle, Müslüman bir toplumda ilk kez, siyaset ve kamu alanı, din egemenliğinin dışına çıkarılmıştır; Batı’nın da Reform ile başlattığı, Aydınlanma ile tamamladığı süreç de zaten budur.
***
İslam “dinde reformu” Türkiye’deki laik ve demokratik rejimle yaşamış ve yaşamaktadır...
Hep birlikte Türkiye’nin laik ve demokratik rejiminin üstüne çullanılması da, siyasal iktidarları için dini istismar edenlerin egemenliklerini tehlikeye sokan bir deneyimi dünyaya armağan ettiği içindir!

Emre Kongar/Cumhuriyet

Herkes IŞİD’e karşı ama amacı başka
İslam devletine (IŞİD) herkes düşman ya da karşı görünüyor ama herkesin niyeti farklı:
- Kürdistan’ı gerçekleştirmeye çalışan PKK, KCK, PYD ve YPG hem onunla savaşıyorlar, hem de onu kullanarak (ve sayesinde) Kürdistan’a toprak kazandırıyorlar.
- Ankara IŞİD’e bugün karşı hale gelmiş gibi ama onun üzerinden Esad’ı devirmek peşinde: bir de Suriye’de “Sünnileri” egemen kılmak.
- ABD de IŞİD’e karşı; yalnız dün yeşil kuşak sonucu peydahlanan bu yaratık aynı zamanda Ortadoğu’yu silkeleyerek BOP’nin gerçekleşmesine büyük katkı sağlıyor.
-AB IŞİD’e karşı, onun yüzünden “göç ve göçmen” sorunu (ve maliyeti) yükseliyor.
Ayrıca IŞİD’in ürettiği terör Fransa’dan Belçika’ya, Hollanda’dan Almanya’ya AB’de yaygınlaşmış. Bunun kökünü kazımak ve “küresel avantajları ile Avrupa’da rahatını sürdürmek istiyor”.
Sanki bilmezmiş gibi: PKK AB’de at koştururken, Sabancı’nın katilleri Fransa ve Belçika’da korunurken, IŞİD’in ve terörün AB altyapısını hazırladığının farkında değil miydi? O zamanlarda, “benim teröristim güzeldir” demediler mi?
- Rusya da IŞİD’i vurma gerekçesi ile hem Suriye’ye (ve Akdeniz’e) iyice yerleşiyor, hem de Esad’la işbirliğini perçinliyor.
Bu arada ABD, AB ve İsrail desteği ile kurulmakta olan Kürdistan oluşumunda, “ben de varım diyerek işe bir kenarından yapışıyor”.
- İran, IŞİD’le Irak ve Suriye’de mücadele sayesinde Ortadoğu’daki varlığını daha da güçlendiriyor. Askerlerini Irak ve Suriye’ye çoktan soktu.
- Ortadoğu’da “İslamcı bataklıktan uzun yıllardan beri beslenmekte olan radikal İslamcı odaklar, ‘IŞİD sayesinde oluşan kutuplaşmada, kendi etkinliklerini artırıyorlar’. Adeta kendilerini ‘meşrulaştırıyorlar’ ”!
Kaybedenlere gelince
- Kaybedenlerin başında Irak ve Suriye halkı (ve devleti) geliyor.
Suriye’de 23 milyonun 6-7 milyonu çoluk çocuk iç savaştan kaçmış, göçmüş, perişan olmuş, 350 bin kişi öldürülmüş, yüz binler sakat ve aç.
- Türkiye de, Ankara’nın Suriye politikasındaki büyük hataları sonucu iç savaşın bir parçası olmuş, terör alanı haline gelmiş, büyük katliamlar yaşıyor. Ekonomik bedeli inanılmaz boyutlarda.
Bunu gören PKK de Güneydoğu’da silahlı çatışmalarını artırıyor. IŞİD’in ürettiği kaos ortamından o da yararlanıyor. Üstelik, ABD ve AB’den her türlü desteği alarak. Sonuçta, Türkiye kaybediyor.
Türkiye ayrıca, Paris katliamı sonucu, AB ülkelerinde ve ABD’de başlayan, “içe kapanma ve İslam düşmanlığı kamplaşmasından da” büyük bedeller ödeyecek.
Bu bedeller siyasi, ekonomik ve sosyal olarak, her boyutta Türkiye aleyhine çalışacak.
İşin ilginç yanı, bütün bu sıraladığım faktörler kutuplaşmaları derinleştirmenin paralelinde, bölgede yeni “IŞİD”lerin oluşmasına ortam hazırlıyor. Bataklık hem büyüyor hem de derinleşiyor.
Türkiye’nin bugün en büyük zaafı, 1 Kasım’dan sonra demokrasiden daha da uzaklaşması ve dinci yapılanmanın sarmalına sokulmak istenmesidir.
IŞİD sayesinde en büyük kazancı ise BOP’cular, İsrail ve Kürdistan’cılar elde ediyorlar.
Suriye’nin bölünmesi, Türkiye’nin bütünlüğüne en büyük darbe olacaktır. Aptalı oynayanların uyanma zamanı gelmedi mi?

Erol Manisalı/Cumhuriyet

‘Allah Vergisine Vergi!’-Özgen Acar
Eskiden “Gökten başına taş yağsın!” diye bir beddua vardı! 2 Eylül gece yarısına doğru Bingöl’ün Sarıçiçek köyüne gökten yağan taşlar baş yarmadı, tam tersine cepleri dolarlarla doldurdu!
Olayın tanığı olan Mehmet Nezih Ergün adlı köylü şöyle anlattı: “Evimde televizyon izlerken pencereye yüksek bir ışık yansıdığını gördüm. Işıkla beraber çatışmayı andıran sesler de duyuldu. Ardından balkona koştuk. İnce mavi bir ışık yandı, ardından her taraf apaydınlık oldu. Sabah, köylüler gökten taş yağdığını söylediler!”
Ergün sonraki gelişmeyi şöyle aktardı: “Bu taşın asıl değerini İstanbul Üniversitesi’nden bir akademisyenden öğrendik. Ruslar, Almanlar geldi. Gramı 15 dolardan 60 dolara kadar sattık. Taşların ağırlığı 1 gram ile 1.5 kilo arasında değişiyordu...”
***
Göktaşları, Dünya atmosferine değişik hızla girerlerken sürtünmenin yarattığı ısıdan dolayı önemli bölümü eriyip toz halinde yeryüzüne inerler. Büyük göktaşlarının çıplak gözle görülmesine ise halk arasında “yıldız kaydı” deniliyor.
Başta Amerikan “Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Merkezi (NASA)örgütü olmak üzere, uzay bilimciler yılın hangi tarihleri arasında ve nerelerinde “göktaşı (meteor) yağmuru” olacağını önceden açıklıyorlar.
“Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) Antalya’daki Ulusal Gözlemevi de “Perseid Göktaşı Yağmurunun”, 12- 13 Ağustos geceleri yoğunlaşacağını açıklamıştı... Sarıçiçek köyü 2 Eylül’de bu yağmurdan nasibini aldı.
Bu göktaşı parçalanması olayının kaynağı olan, “Perseus (Kahraman)” takımyıldızının her 133 yılda bir Güneş çevresindeki turunu tamamladığı biliniyor. Güneşe yaklaşırken geride bıraktığı bazı parçaları dünyanın yörüngesi ile çakışınca göktaşı yağmuru gerçekleşiyor.
Bundan sonraki göktaşı yağmurunun 13-14 Aralık tarihlerinde “Geminid (İkizler)takımyıldızında yaşanacağı, saatte 120 kadar olaya tanık olunacağı da uzay bilimcilerce açıklandı.
***
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü Atom ve Molekül Fiziği Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Ozan Ünsalan, düşen göktaşı parçaları ile ilgili olarak inceleme başlattı. Ardından Bingöl Üniversitesi’nden bir heyet de bölgeye gitti.
Türkiye’nin ayağına kadar gelen bu olay, bilimsel olarak bu düzeyde kaldı. Ne Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ne Ankara’daki MTA’ya bağlı Tabiat Müzesi ne Atom Enerji Kurumu ne TÜBA, ne TÜBİTAK ve ne de öteki üniversitelerin “astronomi ve uzay bilimleri bölümleri” Sarıçiçek köyüne uzmanlarını gönderdiler.
Ama önce NASA’nın “meteor uzmanı” Peter Jeninskens ta Amerika’dan çıkıp geldi. Ardından Rus ve Alman bilim adamları da köylülerden “göktaşı” topladılar.
Peki, Sarıçiçek köyüne Türkiye’den başka kimler gitti? Bingöl vergi memurları köylülere, her 21 bin liranın üzerindeki göktaşı gelirine vergi ödeneceğini söyledi! Halk “Allah vergisi! Allah’tan vergi alınmaz!” diye itiraz edince Maliye Bakanı Mehmet Şimşek “Tvitter” hesabından “Vergi alınsın mı, alınmasın mı?” sorusu ile anket düzenledi!
Bilim Türklerin nesine!!! Onlar Mekke’ye gidip kutsal saydıkları “Hacer-ül Esved (siyah taş)denilen bir başka göktaşının çevresinde koşarak günah çıkartıp milyonlarca doları Suudilere kaptırsınlar!
Bol bol dolar kazanan Sarıçiçek köylüleri, Ruslara kıyasla şanslıydılar! Araba ve ev sahibi oldular, köy bakkallarının borç defterlerindeki hesaplarını kapattılar!
15 Şubat 2013’te Rusya’ya çok hızla yönelen ve ateş topuna dönüşen göktaşı, bereket 25 km yukarıda patlamıştı. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 20-30 kat daha büyüklükte idi.
Bir Not: “G20’de Türkiye’nin Geleceği!” yazımı sürdüreceğim...

Özgen Acar/Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget