Mart 2018
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Chp Cumhurbaşkanı Adaylarım Ve Önerilerim
İttifak arayışı ile seçimde gücünü artırmaya çalışan, cumhurbaşkanı adayını seçme aşamasında olan CHP ye üç aday öneriyorum. Seçimlere epey bir zaman varsa da, kendi naçizane tercihime göre CHP den üç tane seçkin Cumhurbaşkanı adayı belirledim; bunlar isimleri ile şöyledir:
1-İlhan Kesici (en dürüst Ekonomistimiz)
2-Yılmaz Büyükerşen (Eskişehir CHP li Belediye Başkanı, en seçkin Atatürkçü, dürüst aydınlarımızdan)
3-Kemal Kılıçtaroğlu (CHP Genel Başkanı, politikacıların en dürüstü)
Seçileceklerin, seçilmeyeceklerin, AKP-RTE İktidarının Şu Yanlışlarını Düzeltmelerini Öneriyorum.
CHP nin bu güzide yöneticilerinden üç tanesinin aday olacağını tahmin ediyorum.
Eğer bu üç adaydan bir tanesi tercih edilir ve seçilirse, seçilenden AKP-RTE nin aşağıdaki yanlışlıklarını düzelterek, tamir etmelerini ve böylece ülkenin düzlüğe çıkabileceğini umuyorum.
Bu vesile ile AKP-RTE iktidarı ile şu yönetim yanlışlıklarını da eklemek istedim.
1-Çağdaş bir iktidar kendi ordusuna kumpas kuramaz.
Ordu bir ülkenin onuru, şerefi, göz bebeğidir. AKP-RTE iktidarı ortak yönetim kurduğu FETÖ ile işbirliği yaparak, Türk halkının “gözbebeği” diye yücelttiği ve ortak değeri olan orduya kumpas kurmuşlar, yalancı şahitler, düzmece belgelerle yüzlerce subayımızı iftira ile suçlamalarla hapse atmışlar. Dört beş yıl boşu boşuna masum insanları tutuklayarak, onlara felaket ve acılar yaşatmışlar. Kimi subaylar intihar etmişlerdir. Şimdi hepsi de aklanmışlar. Ne olacak o masumların onurları, kayıpları, acıları? Bu kumpasla ve AKP-RTE iktidarının kollaması ile orduya sızan FETÖ cü askerlerin darbe eylemi sonucunda onların da tasfiyesi ile ordu iki defa yıkıma uğramıştır. Şimdilerde ordu pilot bulamaz hale gelmiş, deniz kuvvetlerinin nerede ise belli kırılmış. Bu nedenle, Yunanistan bu zayıflıktan yararlanıp 18 kadar kayalık ve adacıklara el koymuş, kıyıdan köşeden toprağımızı çalma başlamıştır. Üstelik Yunanistan AB de ABD de orada burada Türkiye’yi şikâyet eder olmuştur. Kurutuluş Savaşı’ndan önce de Türk devletini Avrupalılara şikâyet ede ede yurdumuzu işgale gelmiştir. Ordunun aldığı bu darbeler yüzünden hükümet Yunanistan’a nota bile veremeyecek duruma gelmiştir.
2-Çağdaş bir yönetim-iktidar, dinci bir grupla, sanki bir koalisyon kuruyormuş gibi ortak yönetim kuramaz.
Ne oldu, Cumhuriyet tarihinin ve öncesinin en kanlı darbe teşebbüsüne neden olunmuştur. Bu çok çok yanlıştı, çünkü dünyada dincilikle, dinle kalkınmış, aydınlanmış tek bir devlet yoktur. Her vilayete dünyanın en büyük camisini yapsak, tüm okulları imam hatipleştirsek kalkınmış çağdaş bir ülke mi olacağız. Bu düşünce ve uygulama ülkeye zarar verir, ülkeyi geriye götürür. O zaman RTE  “dinci kinci nesil” yetiştirmekten vaz geçmelidir, bu düşünce ülkeyi geriye götürür.  Şu anda dünyada 57 mi 58 mi Müslüman devletinin hangisinde demokrasi var. Hepsi birbirinden perişan, terörün her türlüsü oralardan çıkıyor. 500 yıldır ne ki ta İbni Sina’dan beri Müslüman dünyasının dünya bilimine hiçbir katkısı yoktur. Yeryüzündeki bütün Müslüman ülkelerden her yıl binlerce değil, milyonlarca insanlar yurtlarını evlerini terk ederek canları pahasına neden “gâvur” dedikleri Batı ülkelerine gidiyorlar. Çünkü gidecekleri çağdaş ülkelerde adalet sağlam, insan haklarına değer veriliyor, refah seviyesi Müslüman ülkelerden daha yüksek.
3- Kürt Açılımı çok yanlıştı; eşkıya ile anlaşma olamaz.
İktidardaki AKP-RTE yönetimi, PKK ile “Kürt açılımı” ile anlaşmaya çalışmış, ödün üstüne ödün vermiş. Eşkıya, devlet mi de onunla anlaşmaya kalkıyorsun. “Açılım” adı altında üç-dört yıl polis ve jandarmanın elini kolunu bağladılar. Eşkıya (PKK) nanik yaparak bölgeye her alanda yerleşti, hâkimiyet kurdu, bunu bölge insanının kafasına yerleştirilmiş oldu.  Eşkıyaya, teröre ödün verdikçe daha fazlasını ister. Sonunda da hüsrana uğranılmış, pek çok mal, can ve itibar kayıplarına neden olmuş olur. İşin sonunda da “Apo beni kandırdı” diye pişmanlık dile getirilir. Demokratik bir ülkenin yöneticisi “kandırıldım” diyemez. Meclisine danışa danışa, tartışa tartışa karar veren yönetici kandırılmaz. Ancak diktatörler eninde sonunda kandırıldığını anlar, hüsrana, kayıplara uğrar, ama vatanına hezimet getirir. APO yu övmelerden tutun da sınırda çadır mahkemesi kurmaya kadar çok örneklerle uzatmak istemiyorum, bu hazin süreci birlikte yaşadık.
4- Bir devlet dincilik yarışına başlarsa iflah olmaz.
15 yıldır iktidarda bulunan AKP-RTE yönetimi, “dinci kinci nesil yetiştireceğim” diye ülkedeki bütün okulları, kurumları dinsel kurumlara, dinsel kişilere yönlendirmeye dönüştürmeye gayret etmekte. Bu çok yanlış bir uygulamadı. Bir devlet bilim ve sanata ilgisiz kalır da dinciliğe yönelirse o ülke biter. Osmanlı da, böyle bilim ve teknolojiye ilgisiz kalarak batmıştır. Vatandaş istemediği, direndiği halde ülkedeki okullar imam hatiplere dönüştürülmektedir. Bu yazıyı yazdığım 30 Mart günü, bir gazetede gördüm, bir gecede okulu imam hatip yapmışlar. Bu çok hatalı bir uygulamadır; imam hatip kültürü ile asla çağdaşlık olamaz, çünkü imam hatip bilim okulu değildir. Çünkü İmam Hatipler bilim öğretmez, din okuludurlar. Bir ülke dincilikle kalkınamaz, bir ülkede dincilik yarışına başlamışsa o ülke artık iflah olmaz. Bunun örneği Pakistan ve İran’dır. Bu iki ülke dinciliğe, şeriata yönelmekle halklarını perişan etmişlerdir. Dünyada dincilikle kalkınmış bir tane bile bir devlet yok. Dincilik yarışı diktatörlüğe götürür.
5-AKP-RTE Yönetiminin Suriye politikası başlangıçta tamamen yanlıştı. Başlangıçta Esat yönetimi ile dost görülen AKP-RTE iktidarı, ABD mi üfledi, İsrail mi üfledi ne olduysa birden Esat’la bizimkilerin arası açıldı. Oysa Arap ülkelerinin içinde en laik devlet Esat yönetimi idi. Gerçi bizimkilere laiklik lazım gelmez, AKP-RTE iktidarı zaten Türkiye içinde laiklik ile gizli açık savaş vermekte.
Başımızdaki iktidar Esat yönetimi ile dostluğu devam ettirse de, Esat sağlamca Suriye’nin yönetim ve toprak bütünlüğüne sahip olsa idi, şimdiki belaların hiç biri olmayacak, Türkiye bundan kazançlı çıkacaktı. Şimdilerde, Suriye’de verdiğimiz şehitler bir yana Türkiye’nin korkunç derecede hiç de tahmin edilemeyecek ekonomik kayıpları olmuştur. Suriye halkı her türlü ihtiyaçlarını kendisine en yakın Gaziantep, Kilis, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa gibi ilerimizden sağlıyorlar, hallediyorlardı. Suriye ile bölge illerimiz arasında öylesine bir gelip gitme trafiği vardı ki, milyarlarca dolar sınır ticareti oluyor, halk için çok değerli ekonomik trafik vardı. Ayrıca Kuveyt, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve öteki Araplarla artan bir tır trafiği vardı, binlerce tır sebze meyve, yedek parça vb mallar sevk ediliyordu. Esat rejimi ile bozuşmaya başlayınca bu tır trafiği roro gemileri ile pahalıya mal olsa da Mısır’a yönlendi. Dururken bizimkiler aşırı dinci Mürsi’ci olunca, darbe yapıp Mürsi’yi deviren Abdulfettah Sisi’ye “darbeci darbeci” diye sataştı ve onunla da arası açıldı. Mısır’ın iç işlerine karışınca Sisi, tıpkı Hollanda gibi elçimizi kovdu. Peki, neden karışıyorsun, Suriye’nin ve Mısır’ın iç işlerine? Dinci mezhepçi düşüncelerle dış politika dizayn edilir mi? İmam hatip kültürü ile devlet yönetilmez, çağdaş olunamaz.  Beğenmediğin Esat’ın bakanlarının içinde Hıristiyan kökenli bakan vardı. Ama elin Esat’ına “Alevi” dediğin gibi, kendi yurdundaki Alevileri dışlıyorsun.
6-RTE ile ESAT’ın arası neden açıldı?
RTE kafasındaki laiklik karşıtı tavrını Esat’a yansıtarak laiklikten vazgeçmesini istemesini, Suriye’deki dinci grupların korunmasını Esat’tan istemesi ve Esat’ın bunu ret etmesi ile aralarının bozulduğunu, Pir Sultan 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Başkanı Murtaza Demir, 25. Adalet ve Demokrasi Haftasında, 25.01.2018 günlü konferansında bu bozuşmayı şöylece açıklamaktadır. 
“…neden Arap Çöllerinde savaşmak zorunda kaldık. Şundan dolayı. Bu hükümetin, az önce söylediğim zihniyetin imam hatiplerden çıkan, cemaatlerden çıkan, şeyhlerden müritlerin tedrisatından geçen insanların hükümet olmasıyla birlikte, aslında Uğur Mumcu’nun da söylediği gibi, Cumhuriyeti yıkma projesidir bu? Cumhuriyeti yıkmak açısından bu gün bu savaşın nedenlerinden biri de bu. Nasıl neye böyle düşünüyorum. Şundan dolayı böyle düşünüyorum: IŞİD denilen topluluk nerden çıktı ve nasıl oluşturuldu? Yani Suriye’de hiç böyle bir şey yokken, Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan sürekli gidip geliyorken, “kardeşim” diyor ve birlikte tatil yapıyorken nasıl oldu da Eset eli kanlı katil durumuna geldi? Şundan dolayı: Tayip Erdoğan arkadaşlığı sürdürürken onun laik yapısına, laikliği kurumlaştırmasına karşı çıktı ve Selefi ve Cihatçı anlayışlara hoş görüyle bakmasını talep etti. Onların devlette yer almalarını ve bu laiklik sevdasından vazgeçmesini Esat’a teklif etti. Bunu birkaç kez dile getirdi. Israr etti Esat’ın bunu ret etmesinden sonra da “Esat” “Eset” oldu ve “o Alevi” dedi, unutmayın. Niye denildiği sorulduğunda, etrafınca sıkıştırıldığında “o Alevi” dedi…”(1)
Murtaza Demir’in açıklamalarına göre, RTE Türkiye’deki dinci, mezhepçi, laiklik dışı tavrını komşu Suriye ve Mısır’a da empoze etmeye kalkmıştır.
O zaman RTE, dinsel, mezhepsel, duygusal düşüncelerini bir tarafa bırakıp ülkesinin çıkarını, geleceğini düşünerek komşu ülkelerin iç işlerine karışmaktan ziyade onlarla dost olmanın yollarını düşünmeli ve uygulamalıdır. Öyle düşünse idi, Suriye’deki bu belaların hiç birisi muhtemelen olmayacaktı.
Hemen aklıma, o dönemde Işid-DEAŞ için giden Mit tırları geldi. Kısaca çağdaş bir devlet tüm politikalarını din ve mezhep üzerine düzenleyemez.
7-Bir ülkede adalet-yargı bağımsız olmalıdır.
Çağdaş bir ülkede yasama, yürütme, yargı birbirinden bağımsız olmalıdır. Yasama nasıl millet adına yasa yapıyorsa, yargı da millet adına bağımsız yargılama yapmalıdır.  Ne yazık ki, AKP-RTE iktidarı, yasa ve anayasa değişiklikleri ile yargının tamamen bağımsız olması gereken yüksek yargı organı dâhil tüm yargı organlarını emrine almıştır.
Yönetim FETÖ ile paralelken, Fetö ile iktidar, çalınan sorular, mülakat aldatmacası ile binlerce savcı yargıç almışlar; 15 Temmuz darbesinden sonra da bu “eliyle konulmuş” adamlar görevden atılıverdiler. Böylesine liyakatsiz devlet yönetilir mi? Batı’da savcı yargıç nasıl seçiliyorsa, siz de aynısını uygulasanıza. Ama cahil yöneticide “bizden olsun da çamurdan olsun” cehalet anlayışı var.
Halk artık, kendi devletinin yargısına güveneme olmuştur. Yargıçlar, sanki bir orman memuru veya öteki memur gibi yürütmenin emrine girmiştir. İktidarın istemediği bir kararı veren yargıcın hemen başka uzak illere tayini çıkabiliyor. Bir hukukçunun konferansından izlemiştim, aynen şöyle diyordu: “Son anayasa referandumu ile yargının tabutuna çivi çakılmıştır”; yani yargı ölmüştür” diyordu.
Hukukçu Sami Selçuk’un söylemi ile: “Ne var ki, ülkemizde yargı bağımsızlığı ve yargı güvencesi, dolayısıyla yansız yargı/adalet arayışları bir türlü bitmemiştir”.
8-Devletin tüm kademelerine, memur, amir, yargıç seçerken mutlaka liyakat aranmalıdır.
AKP-RTE iktidara geldiği 2002 den bu yana devlet mekanizmasındaki liyakat kaldırılmıştır; göstermelik sınavların hepsinde, ne ki üniversite sınavlarında bile, sınav soruları çalınmış, böylece bütün sınavlar şaibeli hale gelmiştir. Nice sınavlar mahkemelik olmuştur.  Liyakate uymamak demek, hak etmeyeni, ehliyetsizi, belki de başarısız olacak kişileri işe göreve almak demektir. Böyle bir ülkede, devlete olan güven sarsılır, vatandaş devletin her kademesine dargın, kırgın olur. O durumda başarı ve ilerleme olmaz. Osmanlı da, liyakatsiz kimseleri işe alırdı, ne ki okuma yazma bilmeyen sadrazam vardı, Osmanlıda. Ne oldu? Battı gitti.
Günümüzde dinci, mezhepçi, AKP ci kişiler tercih edilirken, imam hatip çıkışlılar devlet katında tercih edilen, aranan olduğunu görüyoruz. Liyakate önem vermeyen devlet iflah olmaz, devlet mekanizması işlemez, daha doğrusu ileri gitmez.  Bırakın alt kademelerdeki memur ve amirleri, bazı Profesörler ve dekanların çağımızda insanı utandıran uygulama ve tavırlarına, söylemlerine baktığımız zaman dehşete kapılıyoruz. Adam profesör-dekan yardımcısı olmuş, okuma yazma bilmemeyi üstünlük görüyor, “okuma yazma bilmeyenlerin ferasetine güveniyorum” diyor.  Bunu köy kahvesindeki en cahil insanlar bile söylemez.
9-Devlet adamı kendini eleştirenlere düşman olamaz, hoş görülü olur.
Protesto etmek, eleştirmek, ifadesini özgürce savunma çağdaş devlet insanlarının en doğal haklarındandır. En baştaki liderleri bile özgürce eleştiren toplum fertleri yaratıcı olurlar.  En masum protestolara, eleştirilere tepki gösteren, onu en ağır ifadelerle aşağılayan liderler faşizan kafalıdırlar. Devlet adamı hoş görülü olmalıdır. Ne yazık ki, bizim siyasal, toplumsal yaşantımızda eleştirilere hoş görüyle karşılama kültürü yoktur. Hemen aklıma gelmişken, karikatürist Musa Kart, çizdiği karikatürler yüzünden daha yeni aylarca hapis yatırılmıştır. Basından izliyoruz, batılı liderlere yumurta atarak, kırmızı mürekkep fırlatarak protesto ediyorlar. Ona maruz kalan lider, tebessümle üstünü fiskelerle temizlemeye çalışıyorlar.
Hani Ermeni vatandaşlarımızın olduğu ülkemizde, affedersiniz Ermenidendiği gibi,Komünist Partisinin bile serbest olduğu ülkemizde, Marmara Üniversitesinde protesto eden öğrencilere Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın  “komünist bunlar komünist” demesi bu çağda gerçekten olgun bir davranış olmamıştır. Zaten dünyada komünizmle yönetilen bir ülke kalmamıştır. Masumca protesto eden öğrencileri “okutmayacağız bunları üniversitede” demeside çağdaş dünyada hoş karşılanacak bir durum değildir. Bu komünist suçlamaları 1960-70 li yılların dışlayıcı suçlamalarına benziyor. Bir devlet adamının protesto eden, fikrini ifade eden öğrencilere, vatandaşlara düşmanca davranması  ne hazin bir durum. Dünyanın hiçbir ülkesinde “savaşa hayır” diye protesto edenler cezalandırılamaz. Ama ülkemizde “savaşa hayır” diyen nice akademisyenler, aydınlar KHK ile nice işlerinden, ekmek kapılarından kovuldular.
Bakıyorsunuz Cumhurbaşkanı RTE yi eleştirenlere “cumhurbaşkanına hakaretten dava açılıyor”. Bu öğrencileri Cumhurbaşkanı RTE nin dediği gibi, okuldan atarsanız, uluslar arası mahkemelerde suçlu duruma düşersiniz. İşte Örnek:
Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozy görevde iken, yolu bir gün bir Fransa köyüne düşer. Köylünün biri, bir olaya kızmış olmalı ki, üzerinde “si..tir ol git buradan Sarkozy” diye yazı bulunan pankart açar. Köylü mahkemeye verilir, yargıç köylüyü hakaretten yargılayıp para cezasına hükmeder. Köylü bunu hazmedemez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) götürür. AİHM, köylüye verilen cezayı hukuka aykırı bularak ret eder ve aynen şöyle karar verir: “Vatandaşın oyunu alarak oralara seçilen devlet adamı, vatandaşın en ağır eleştirilerine tahammül etmek zorundadır, o nedenle karar hukuka uygun değildir”.  Bizde de AİHM nin siyasilere hakaret davarlarını ret eden kararları var”. Öyleyse RTE nin protesto eden öğrencilerin okumasını engelleyeceğini söyleyen sözleri hukuka uygun olmasa gerek. Bu konularda söylenecek çok şeyler var ama yazıyı uzatmak istemiyorum, kısaca devlet adamı daha hoş görülü olmalı, protestolara, karşı görüşlere saygılı ve hoşgörülü olmalıdır.
10-Tek adamlı anayasa rejimi Türk demokrasisine yakışmıyor, çağdaş da değil.
Yıllardır  içine  girmeye çalıştığımız, “bizi niye  AB ye almıyorlar”  diye sızlandığımız  AB ülkelerine bir bakar mısınız.  Hiç birinde, AKP nin allayıp pullayıp halka kabul ettirdiği yeni tek adam anayasası gibi anayasa yok. Bu anayasaya göre, Meclis bertaraf ediliyor, seçilecek olan cumhurbaşkanı ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) le yönetecek, istediği en yüksek dereceli devlet görevlisini görevden alacak, istediğini getirecek. (Hemen aklıma Cumhurbaşkanın atadığı insanı utandıran, garip dekanlar geldi). Tek adam anayasa değişikliğinin kabul edildiği günün ertesinde hayretler içinde kalan AB yetkililerinden bazıları, “bu tek adam anayasası ile Türkiye AB ye asla giremez” diyerek tavırlarını koyuyorlardı. “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış” atasözünün vurguladığı gibi, müzakeresiz, danışıp tartışmadan tek adam rejiminde verilen kararlar başkanı da, devleti de yanıltır. Demokrasinin mabedi olan Meclisi baypas edilip tek adam olarak ülke yönetiminde kararlar verilirse, o ülke kaostan kurtulamaz. Çağdaş dünyada, 500 yıldan fazla bir zamandır bilim dünyasına hiçbir katkısı olmayan tüm İslam ülkeleri tek adam rejimle yönetile gelmiştir, halen de hepsi tek adamla yönetiliyor. Şunu hiç unutmayalım ki, dünyada en geri kalmış on ülke tek adamla yönetiliyor. Öyleyse, AKP-RTE nin allayıp pullayıp halka yutturduğu bu tek adam anayasasını değiştirerek,  demokratik  çoğunluk-Meclis ağırlıklı gerçek demokrasiye dönmemiz  gerekir. 
Sanırım dünyada 57 veya 58 kadar olan, bilimin, özgür düşüncenin, müzik heykelden başlayın sanatın her çeşidinin esmesinin olmadığı İslam ülkeleri çağın en gerisinde kalmışlar. Gösterir misiniz, dünyada “şu …İslam ülkesi çağdaş”, diye, gösteremezsiniz. Ne yazık ki, nerede ise hep birbirine düşman, terörün her çeşidi oralardan çıkıyor. Bunu sık sık tekrar ediyorum ama bütün İslam ülkelerinden, binlerce, on binlerce insan, neden “gavur” dedikleri gerçek demokrasi ile yönetilen Batı ülkelerine gitmekteler. Çünkü onların adaleti bağımsız ve özgür, yönetimleri tek adam değil, gerçek meclis esasına göredir, refah seviyesi yüksek. İsveç halkının çoğunluğu ateist, yolsuzluk nerede ise sıfır; İslam ülkelerinde çoğunluk  Müslüman, yolsuzluk zirvede. İşte ölçü… Öyleyse  R.T. Erdoğan’ın “dinci ve kinci nesil” gibi savunduğu dincilik, devletin kalkınmasında, toplumun refah ve mutluluğunda doğru ölçü değildir. Toplumların kalkınması için gerçek ölçü bilim ve sanattır.
Cumhurbaşkanlığına aday olan olmayan, oy verecek olanlar önümüzdeki bu seçimler Cumhuriyetin bir dönüm noktasıdır. Böyle tek adamlı yönetim giderse, ülke çağın her alanında geride kalır.
Cevat Kulaksız  

Cevat Kulaksız

SONOTLAR
(1) https://haberguncel.blogspot.com.tr/2018/02/ataturkun-hacibektasa-ziyareti-tekke-ve-zaviyelerin-kapatilmasi.html

Atatürk'ün Askerleri - Güner Yiğitbaşı
Kapalı kapıların ardından, ”Atatürk'ün Askerleriyiz” diyerek, oturdukları yerden kuru slogan atanlardan nefret ediyorum artık.

“Atatürk'ün Askerleriyiz” sloganını duyunca, cinlerim başıma üşüşüyor.

Bugün cuma, bu gece Halk Tv. de yayınlanacak olan Halk Arenası programına konuk olarak katılacak olan büyük bir kalabalık; ellerinde, bayrak ve Halk Kitapevinden yeni çıkan meşhur yazarların kitapları olmak üzere, hep bir ağızdan “Atatürk'ün Askerleriyiz” diye kuru kuru bağırarak slogan atacaklar, konuşmacılar da, önceden kendilerine verilen konu başlıklarına göre hazırlandıkları ateşli konuşmalarını yapacaklar ve programın sonunda, bu ülkede hiçbir şey olmamış, her şey yolunda gidiyormuş, Atatürk'ün eserleri, ilkeleri, devrimleri, kurduğu demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk'ün mirası tüm değerler yerli yerinde duruyormuş ve korunuyormuş, Atatürk'e olan saygı tavan yapıyormuş gibi, Atatürk'ün askerleriyiz diye bağırmak suretiyle, Atatürk'ü, onun devrim ve ilkelerini, kurduğu Türkiye Cumhuriyetini koruma konusunda kendilerine düşen görevi başarıyla yapmış olmanın iç huzuru içinde evlerinin yolunu tutacaklar.

Millet olarak her şeyimiz laftan ibaret.

Bu ülkede;

Atatürk'ün adını taşıyan her cinsten tüm tesislerin isimleri bir bir değiştiriliyorsa,

Atatürk'ün ismi ders kitaplarından ve müfredat programlarından çıkarılıyorsa,

Atatürk'ün armağanı milli bayramlarımızın coşkuyla kutlanması engelleniyor, kutlamaların en alt seviyelerde yapılması için azami gayret sarf ediliyorsa,

Atatürk'ün büst ve heykellerine Cumhuriyet ve demokrasi düşmanı hainler ve alçaklar  tarafından saldırılar yapılıyorsa ve bu saldırılar artık olağan bir hal almışsa,

Atatürk'ün meydanlara dikilen heykelleri, yerel yönetimler tarafından  kaldırılarak karanlık depolarda çürümeye bırakılıyor ve iş başındaki iktidar da bu hainliğe ses çıkarmıyorsa,

Atatürk, Çanakkale Zaferinde yok sayılıyorsa,

Atatürk, kendisinin açtığı ve ilk başkanlığını yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisinde üvey evlat muamelesi görüyor ve adeta yok sayılıyorsa,

Atatürk tişörtlü bir vatandaş, sırf tişörtünden dolayı, Atatürk tarafından açılan Türkiye Büyük Millet Meclisine sokulmuyorsa, Atatürk tişörtünün giysi olarak  meclise sokulması, meclis yönetimince sakıncalı görülüyorsa,

Atatürk'ün kurduğu Diyanet; Atatürk'ü tanımaz ve onu yok sayan bir aymazlık sergiliyorsa,

Atatürk'ün Türk Halkına miras bıraktığı, Atatürk'ün vasiyeti Atatürk Orman Çiftliği talan ediliyorsa,

Atatürk döneminde kurulan fabrika ve tesisler önemsiz sayılarak, bir bir satılıyor ve hala  satılmak isteniyorsa,

Kurtuluş savaşımızın ve bağımsız devlet oluşumuzun simgesi İstiklal Marşı, bestesi üzerinden saldırıya uğruyorsa, kıytırık askeri harekatlar için (kıytırık lafı; bu harekatları hor gördüğümüz ve itibarsızlaştırmak istediğimiz için değil, İstiklal Harbinin yanında, çok küçük ve önemsiz olduklarını ifade etmek için kullanılmıştır.) de İstiklal Marşına alternatif yeni marşlar yapılması gündeme getiriliyorsa,

Kendini bilmez vatan haini ve alçak bir yaratık tarafından, Atatürk'e sistematik olarak dil uzatılıyor ve hakaret ediliyorsa, ona yönelik olarak; “Heykellerinin köpek leşi gibi sürüklendiğini göreceksiniz” denilebiliyorsa ve bu sözleri söyleyen haine, devletimizin en üst protokolünde bulunan yöneticiler tarafından vip ziyaretler yapılıyorsa,

18 Mart Şehitleri Anma Günü nedeniyle Aile Bakanlığı tarafından hazırlanıp resmi kurumlara gönderilen genelgede, “Bütün kurumlar Türk Bayrakları ve Atatürk posterleriyle donatılacak” talimatı verildiği halde, Bartın Milli Eğitim Müdürü, bu genelgeye dayanarak okullara yolladığı yazıda, “Atatürk posterleri” ifadesini çıkarıp, sadece “Türk Bayrakları ile donatılacak” ifadesine yer verme cesaretini kendisinde bulabiliyor ve bu aymazlığı ve hainliği yapan müdür, kulağından tutularak anında koltuğundan atılamıyorsa,

Daha aklımıza gelmeyen söz ve eylemlerle Atatürk düşmanlığı almış başını gidiyorsa,

Ülkemizdeki tüm bu olumsuzluklara ve Atatürk düşmanlığına karşı, Türk Milleti olarak, anında  sesimizi yükselterek ayağa kalkamıyorsak, topluca protesto edemiyorsak, hiç değilse sandıkta gereken dersi veremiyorsak, bazı özel günlerde ve toplantılarda, kapalı kapıların ardında galeyana gelerek, oturduğun yerden  “Atatürk'ün Askerleriyiz” diye bağırarak slogan atsan ne kıymeti var benim sözde Atatürkçü kardeşim?

30/03/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu 

Ülkemde neler oluyor? - Gündüz Akgül
Büyük önder Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişliği görevi ile çıktığı Samsun’da görevini belirleyen fermanda şunlar yazılıydı.
1-Bölgede düzenin kurulması, yerleştirilmesi ve olayların sebebinin araştırılması.
2-Bölgede varlığı söz edilen silah ve cephanelerin toplanarak Osmanlı depolarına yerleştirilerek korunması.
3-Bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması.
Mustafa Kemal, bunların hiç birini yapmadı.
Görev alırken amacı, fermanda yazılı olanları yapmak değil, emperyalistler tarafından işgal edilen yurdumuzu kurtarmak için kurtuluş savaşını başlatmaktı.
Ve öyle yaptı.
22.06.1919 da Amasya Tamimini yayınladı ve maddelerden biri şöyle idi “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Amasya Tamiminde belirttiği “Milletin azmi ve kararı” gereği olarak 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisini kurdu ve kurtuluş savaşının tüm kararlarını bu Meclisten geçirerek Yengi’ye (Zafere) kavuştu.
Zaferden sonra gerçekleştirdiği devrimlerin içinde,  25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen 671 sayılı Şapka Yasası vardır. Bu yasa ile birlikte Fes, kalpak, külah, takke, sarık gibi başlıkların yerine şapka giyilmesi zorunlu kılınmıştır.
Ayrıca toplumumuz çağdaş giyim şekline kavuşmuş, yaşam tarzı bakımından uygar milletlerle birlik ve beraberlik içinde olduğunu göstermiştir.
Yine kadınlar açısından en büyük devrim, erkeklerle eşit hakları sahip kılınmaları, çarşaf, peçe ve benzeri giyimlerden kurtularak çağdaş bir kılık kıyafete girmelerdir.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinde tarihi süreç böyle iken, güzel ülkem bu gün başka bir yere savrulmaktadır.
Yazılı ve görsel medyaya yansıyan iki haber bu savrulmanın kanıtlarıdır.
Haberler şöyle;
1-“Şırnak Silopi Milli Eğitim Müdürü B. D. Şehit Binbaşı Ercüment Türkmen İ.H. Ortaokulu’na giderek kız öğrencilerine türban dağıttı.”
Oysa öğrencilere verilmesi gereken en büyük armağan bilginin kaynağı kitaptır.
2-“CHP Grubu toplantısını izlemek için üzerinde Atatürk'ün kalpaklı fotoğrafı ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” yazısı bulunan tişörtüyle Meclis’e gelen Cafer Darı, polis tarafından engellendi. Darı ancak tişörtünü çıkarıp polise verince Meclis’e girebildi.”
Şalvarlı, cüppeli ve sarıklıların rahatça her yere girebildikleri, devlet kadrolarını işgal ettikleri bir ortamda, büyük önderin kurduğu TBMM’ne fotoğrafı sokulmuyorsa, bana da ülkemde neler oluyor? Diye sormak düştü.
Bilen var mı?

30.03.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Dağ fare mi doğuracak? - Gündüz Akgül
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin AKP’yi destekleyen uygulamalarına başkaldıran Meral Akşener ve arkadaşları, İYİ Partiyi kurduklarında büyük bir çoğunluk, merkez sağı toplar ve AKP’nin hukuk dışı uygulamalarına son verir umuduna kapılmıştı.
16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa halkoylaması öncesinde HAYIR kampanyasında gösterdiği başarı insanların bu umudunu güçlendirmişti.
Ne yazık ki Sayın Akşener’de diğer sağ düşünenler gibi kafasındaki ön yargılardan kurtulmadığını Trabzon mitinginde yaptığı gafla açığa vurdu.
Bu mitingde Akşener, iktidarın uygulamalarını eleştirirken, Ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün silah ve kader arkadaşı, rahmetli İsmet İnönü’ye dil uzatarak, “Rahmetli İsmet İnönü’nün ruhuna Fatiha okunur hale getirdiniz milleti!” demek hatasına düşmüştür.
Sayın Akşener’e soruyorum,
-Atatürk ve İnönü olmasaydı, siz şu anda ülkede kadın hakkını kullanarak bir siyasi partinin Genel Başkanı olabilir miydiniz?
-İkinci dünya savaşına ülkeyi sokmama başarısını gösteren İsmet İnönü döneminde yaşanan sıkıntıları, günün koşullarını ve ülkenin kalkınmışlığını ve ekonomik durumunu göz ardı ederek bu gün yaşanan sıkıntılarla karşılaştırmanız insafsızlık değil midir?
-Kendi parlak geleceklerini, askeri kariyerini elinin tersiyle iterek yurdumuzu emperyalistlerden kurtaran ve çağdaş Türkiye Cumhuriyetini binlerce şehit kanı pahasına kuran kurucu liderlere minnet borcumuz varken, sığ politikanızla onlarla uğraşmaktan ne zaman vaz geçeceksiniz?
-AKP’ye oy vermeyen ve kurucu iradeye saygılı kararsız seçmenden oy alma olasılığınız varken, İsmet İnönü’ye çamur atmakla ayağınıza silah sıktığınızın farkında mısınız?
Sayın Akşener, Partinize oy vermemekle birlikte size ve partinize merkez sağı toplar düşüncesiyle sempati duyan biri olarak başka söyleyecek söz bulamıyorum.
Bir deyimle yazıyı bitirmek istiyorum.
Dağ fare mi doğuracak!

27.03.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı 

Metal Yorgunluğundan Döviz Yorgunluğuna
Ülkemizin ve siyasal iktidarın tek adamı, AKP'nin metal yorgunluğunu AFRİN harekatı ile aştıklarını beyan ederek, partililerine müjde verdi.

Bu açıklamadan önce biz de, çok saf bir şekilde zannediyorduk ki; AFRİN harekatı, ülkemizin sınır güvenliğinin sağlanarak, ülkemizin toprak bütünlüğünün teminat altına alınması için yapılan zorunlu bir harekat.

Yine, biz zannediyorduk ki; AFRİN harekatına, Türkiye Büyük Millet Meclisi, yani Türk Milletinin temsilcileri izin verdiler ve bu izne dayanarak da, bu harekatı, hangi partiden olurlarsa olsunlar, Türk Milletinin tüm fertlerinin ödediği vergilerle finanse edilerek oluşturulan, hepimizin ortak değeri kahraman Türk Ordusu gerçekleştirdi, şehit olan askerlerimiz de, tüm Türk Milleti için şehit oldular.

Yanılmışız.

Ortak değerimiz Kahraman Türk Askerinin çok başarılı bir şekilde gerçekleştirdiği AFRİN harekatı, meğer  AKP iktidarının üzerine çöken metal yorgunluğunu gidermek ve AKP'yi ayağa kaldırmak için yapılmış ve askerlerimiz de, AKP için şehit ve gazi olmuşlar.

Kendisini başkomutan ilan eden Sayın ERDOĞAN'ın; AFRİN harekatını, AKP İl Kongrelerinden yönetmeye kalkışması boşuna değilmiş, ERDOĞAN'ın AFRİN harekatıyla AKP üzerine çöken metal yorgunluğunun yok olduğuna ilişkin açıklaması ile harekatın AKP İl Kongrelerinden yönetilmesi gerçeği, tam örtüşmüş ve  cuk oturmuş.

Ne günlere kaldık, ülkenin ortak değeri olan asker tarafından gerçekleştirilen bir askeri harekatın başarısı bile iktidardaki siyasi parti tarafından kendisine mal edilebiliyor, askerin başarısı politikaya alet ediliyor, öyle ya, dini politikaya alet etmek, artık fazla politik rant sağlamıyor, bu nedenle, şimdilerde askerin başarısı üzerinden politik rant elde etmenin kapısı aralanmış durumda.

Siyasi iktidar; kimse kusura bakmasın, küçük görmek ve itibarsızlaştırmak için söylemiyoruz, ancak bir Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı yanında çok küçük kalan, güç dengesinin bizden yana ağır bastığı AFRİN harekatını diline dolayarak, çok büyük bir zafer kazanıldığını sayıklamaktan artık vaz geçmeli ve ülkenin iyice dar boğaza giren ödemeler dengesi ve cari açığına çare bulmak için, tüm mesaisini ekonomiye harcamalıdır. Bize göre işin şakası yoktur.

Döviz aldı başını gidiyor, bu gece itibariyle benzine yine zam yapılacak, dövizin artışından dolayı  kendisine öz eleştiride bulunmayan, kendisinde kusur bulmayan siyasal iktidar, dövizin artışını kader gibi göstererek, her döviz artışını, akaryakıt zamlarının haklı nedeni saymaya büyük bir pişkinlikle devam ediyor.

Siyasal iktidarın en önemli görevlerinden biri de, ülkenin cari açığını azaltmak, ödemeler dengesini sağlayarak Türk Lirasının değerini korumak değil midir? Siz, siyasal iktidar olarak bunu sağlayamıyorsanız, bu görevinizi yapmamışsınız demektir. Enerji yönünden dışa bağımlıyız, Allah bize petrol vermemiş, ne yapalım diyerek, dövizi kontrol altında tutamadığınız için, üç beş günde bir benzine ve motorine sürekli zam yapamazsınız. Yaparsanız da, bunun sonuçlarına katlanmaya hazırlıklı olunuz.

Bize göre, iktidar nimetlerinden, sayıca tek başına istediği yasayı çıkarabilme ve medyayı tekelleştirme imkanlarından  yararlanarak, tek yanlı propaganda bombardımanı ile  2019 seçimlerine girecek olan AKP iktidarı; cari açığa, ödemeler dengesine ve Türk Lirasının sürekli değer kaybına acil bir çözüm getiremez, döviz artışlarını kontrol altına alamaz, sürekli ve otomatik akaryakıt zamları ile enflasyonu ve hayat pahalılığını dayanılmaz hale getirirse, sandığa gömülerek yok olup gideceğini kafasına yazmalıdır.

Ekonomi ile şaka olmaz. AFRİN harekatı ile askerin sırtından metal yorgunluğunuzu üzerinizden attığınızı zannederek kendinizi aldatabilirsiniz ama; döviz yorgunluğunuzu, asker ile de gideremezsiniz.

26/03/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güner Yiğitbaşı

FETÖ’nün özel görüntülü şantaj arşivi ele geçirildi
FETÖ'nün Türk Silahlı Kuvvetlerinde kendisinden olmayanları sindirmek için kullandığı gizli çekimlerden oluşan şantaj görüntülerinin yer aldığı arşiv, Genelkurmay çatı davasının sanıklarının evlerinde ve iş yerlerinde bulundu. Dijital materyallerde, önemli konumdaki general ve subaylara ait olduğu belirlenen gizli çekim yöntemiyle elde edilmiş özel görüntü ve ses kayıtları da yer aldı. Örgütün bu yöntemle çok sayıda rütbeliyi saf dışı bıraktığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığında kritik görevde olan Korgeneral N.D'nin bu şekilde istifaya zorlandığı belirtildi. Şantaj yapılan isimlerle görüntülenen kadınların örgüt tarafından seçildiği, bu görüntülerin bir kısmının Genelkurmay Başkanlığı İstihbarata Karşı Koyma Müdürlüğüne bağlı bilgisayarda bulunduğu ifade edildi.
Fetullahçı Terör Örgütü'n FETÖ), Türk ün (Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) kendisinden olmayanları sindirmek için kullandığı gizli çekimlerden oluşan şantaj görüntülerinin yer aldığı arşiv, Genelkurmay çatı davasının sanıklarının ev ve iş yerlerinde bulundu. Adli bilişim uzmanlarının tespitine göre örgüt, kendisinden olmayan ve bu yapıdaki kişilere karşı isimlere şantaj yapmak için bu görüntü ve ses kayıtlarını kullandı.
Telefon, bilgisayar, CD ve taşınabilir bellekleri inceleyen adli bilişim uzmanları, soruşturma konusuyla ilgili bilgileri, davanın görüldüğü Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi.
Uluslararası adli bilişim standartlarına uygun tekniklerle incelenen materyallerde, FETÖ'ye ait çok sayıda doküman, fişleme belgeleri, darbe girişimine yönelik içerikler ile örgüt elebaşı Fetullah Gülen'in talimatlarına ulaşıldı.
Bunların arasında örgütün, Türk Silahlı Kuvvetlerinde önemli konumdaki general ve subaylara ait olduğu belirlenen gizli çekim yöntemiyle elde ettiği özel görüntü ve ses kayıtları da yer aldı.
Adli bilişim uzmanlarının tespitine göre örgüt, kendisinden olmayan ve bu yapıdaki kişilere karşı isimlere şantaj yapmak için bu görüntü ve ses kayıtlarını kullandı.
Bu şekilde komuta kademesine kendi mensuplarını yerleştirmek isteyen FETÖ'nün, bazı TSK mensuplarının yanına kendilerine rakip gördüğü üst düzey isimleri de ekleyerek terfilere yön verdiği belirtildi.
KORGENERAL İSTİFA ETTİRİLMİŞ
Örgütün bu yöntemle çok sayıda kişiyi saf dışı bırakırken, bir dönem Hava Kuvvetleri Komutanlığında kritik görevde olan Korgeneral N.D'yi bu şekilde istifaya zorladığı kaydedildi. Şantaj yapılan isimlerle görüntülenen kadınların örgüt tarafından seçildiği, uygunsuz görüntülerin bir kısmının Genelkurmay Başkanlığı İstihbarata Karşı Koyma Müdürlüğüne bağlı bilgisayarda bulunduğu ifade edildi. Bu birimde görev yapanların önemli bir kısmı Genelkurmay "çatı davasının" sanıkları arasında yer alıyor.
FETÖ'CÜ YARBAYDAN ÇIKAN GÖRÜNTÜLER
İzmir "Askeri Casusluk" kumpas davasının sanıklarına ait ses kayıtları ve görüntülerin bir kısmı, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Bilgi Güvenlik Şubesinde görevli sanık eski yarbay Hüseyin Yıldırım'da ele geçirildi.
Sanık Yıldırım'da, Balyoz davasından 16 yıl hapis cezası alan ardından 2015'te beraat eden emekli Korgeneral T.Ö'ye ait olduğu iddia edilen illegal yöntemlerle elde edilen ses kaydı da bulundu.
Darbe girişiminden 2 ay önce Genelkurmay Başkanlığına atanan bilgi işlem personeli sanık eski Yüzbaşı Ali Çakır'da ise FETÖ'nün yurt dışından yayın yapan haber siteleri ile sosyal medya hesaplarından Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için paylaşılan çok sayıda ses kaydı ve doküman ele geçirildi.
Adli bilişim uzmanları, Çakır'da bulunan bir başka şantaj içeriğine ilişkin şu değerlendirmeleri yaptı:
"Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratan ve kumpas davalarında FETÖ/PDY terör örgütü tarafından hazırlanıp kendi yandaş medyalarında algı operasyonları oluşturmaya çalıştıkları, somut verilerden uzak hazırlanmış iftira niteliğindeki MSN konuşma içerikleri tespit edilmiştir."
Balyoz davası sanıklarından emekli Tümgeneral A.G'nin çocuklarına ilişkin uygunsunuz değerlendirmelerin yapıldığı yazı ve görüntüler ise darbe girişiminden önce Genelkurmay Personel Başkanlığında görevli sanık eski binbaşı Yusuf Akdemir'de ele geçirildi.
Savunmasında FETÖ ile irtibatının olmadığını iddia eden Akdemir'de aynı zamanda örgüt elebaşı Gülen'in fotoğraf ve sohbet videoları bulundu.
Darbe girişiminden hemen sonra olay yeri inceleme ekiplerinin Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda el koydukları delil niteliğindeki dijital materyallerden bazılarının kime ait olduğu tespit edilemedi.
Bunlar arasında yer alan bir sabit diskte onlarca uygunsuz görüntü ve aynı içeriğe sahip yüzlerce fotoğraf bulunduğu belirlendi.
http://www.gazete2023.com/gundem/feto-nun-ozel-goruntulu-santaj-arsivi-ele-h74444.html
AA dan alıntı Cevat Kulaksız 

Kandil Günleri Dinde Yoktur, Dine Sonradan Eklenmiştir
Müslümanlıkta uzun yıllardır halk tarafından sanki dinen zorunlulukmuş gibi sayılan kandiller, mevlit gibi dinsel bidat olan ve anılan özel günler dine sonradan eklenmiştir. Kuranı Kerim’de sadece Kadir Gecesi vardır, onun dışındakiler Peygamberden yüzyıllar sonra eklenmiştir.
Dinin halk arasında önemini, kutsallığını bilen ve dinden nemalanmak isteyen çıkarcılar, tıpkı Kutlu Doğum Haftası gibi dine sonradan eklemeler yapmışlardır.
(Bidat; kısaca “dine sonradan katılan, kazandırılan vecibeler, gereklilikler ve mevcut dini kurallarda sonradan yapılan değişiklikler” demek olup dini bozabilmesi açısından hiç hoş görülmez).
Diyanet İşleri Başkanlığı, bu konuda halkı aydınlatıcı bilgi vermemekte, oysa diyanetçe dindeki hurafe ve yanlış uygulamalar hakkında aydınlatıcı bilgiler verilmesi gerekirdi. Önce, dine sonradan katılan ve bidat sayılan kuralları sıra ile irdeleyelim. Bu konularda Diyanet İşleri Başkanlığımızdan toplumu aydınlatan bilgi verilmesini diliyorum.

1-MEVLÜT 
Türk Şairi Süleyman Çelebi {d.M 1351 (H.752)-(ö.H.825 M.1422)}
Günümüzde, halkımzın ölülerinin arkasından okutulan bir Mevlit olayı vardır ki, öylesine benimsenmiş yerleşmiş, adeta bir dini zorunluluk haline getirilmiştir. Peygamber zamanında olmayan, ondan yüzyıllar sonra benimsenmiş, peygamberi, yaşamını öven bir Türk şairinin yazdığı şiirden başka bir şey değildir. Diyanet İşleri Başkanlığımız mevlitin, topluma halka dini hiçbir zorunluluğunun olmadığını neden açıkça söylememektedir.
Mevlit Kandili, Peygamberden 777 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu zamanında Birinci Murat devrinde yazılıp kutlanmaya başlanmıştır. Mevlit’in dini bir zorunluluğu yoktur; ne vacip, ne sünnet, ne de farzdır. Bursalı Tasavvuf Şairi Süleyman Çelebi tarafından yazılmış, bestelenmiş bir müzik avazında söylenen şiiridir. Başka diğer Müslüman ülkelerde de yoktur, sadece Türkler tarafından mevlit okunup, anılır.
Meşhur Türkçe “Mevlit” kasidesinin yazarı Süleyman Çelebi Bursa’da doğdu. Süleyman Çelebi’nin Mevlidi 60 yaşında yazdığı ve eserin 1409 (H.812) senesinde bittiği, en eski olarak bilinen nüshasında bulunan bir nota yorumlanmaktadır. 1422 (H.825) senesinde vefat ettiği bilindiğine göre, onun 1351 (H.752) senesinde doğduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Sultan Birinci Murat Hanın vezirlerinden Ahmet Paşanın oğlu, Şeyh Mahmut Efendinin torunudur. Mahmut Bey, 1338 (H.738) senesinde Sadrazam Süleyman Paşa ile Rumeli’ye sal ile geçenlerdendir. Süleyman Çelebi, Bursa’da devrinin ileri gelen aydınlarındandı. Sultan Yıldırım Bayezid zamanında Divan-ı hümayun imamı, sonra da Bursa’da onun inşa ve ihya ettiği caminin imamı oldu. Peygambere olan sevgisi Vesîlet-ün-Necat isimli mevlit kasidesini yazmasına vesile oldu. Eserini yazmasının sebebi olarak gösterilen hadise hakkında; Künh-ül-Ahbâr, Güldeste, Tezkire-i Latîfî ve başka kaynaklarda geniş bilgi vardır. Mezarı, Bursa’da Çekirge yolu üzerindedir.[i]
Hz. Muhammed (M.571-M.632) yılları arasında yaşamıştır. Mevlit ise Bursa’lı bir tasavvuf şairi olan Süleyman Çelebi tarafından M 1409 yılında 60 yaşında iken yazıldığına göre, peygamberin ölümünden 777 yıl sonra yazılmıştır. Müslümanlıktan 777 yıl sonra yazılan bir şiir, dinle Müslümanlıkla bir mecburiyet var mıdır, olabilir mi?
Öyleyse Mevlit okutmak ne vacip, ne sünnet, ne de farzdır. Mevlit okutmak diğer Müslüman ülkelerde yoktur; bu şiiri bir Türk şairi (Süleyman Çelebi) tarafından Türkçe yazıldığı ve Türkçe okunduğu için, Türk Müslümanlarınca çok sevilir. Mevlit okutulması öylesine sevilir ki, nerede ise Kuran’dan üstün gören vatandaşlarımız vardır. Çünkü mevlit ana dilimiz Türkçe olarak yazılıp söylendiği için, halkımız çok sevmektedir. Demek ki, Kuran da, Türkçe okunsa, Türkçe (ana dilde ibadet) yapılsa halkımız çok daha iyi bilinçlenecektir.
Günümüze değin, artan oranda, sanki dini bir zorunlulukmuş gibi, çıkarcı din adamları tarafından “mecburiyet” telkinleri yapılmaktadır. Çıkarcı diyoruz, çünkü bazı din adamları mevlit törenlerinden sürekli bahşiş adı altında nemalanmakta ve hayır için yemek telkininde bulunmaktadırlar. Köy kökenli ve Anadolu’nun birçok yerinde öğretmen olarak çalıştığım için, iyi biliyorum ki, nice yoksullar borç para ile kurban kesip, nafakasının dışında masrafla, yemek ziyafeti vererek sanki dini bir zorunlulukmuş gibi, “mevlit okutanları”, bazı imamların da mevlit okutma telkininde bulunup mevlit sonunda hocaların cebine para sokuşturanlarını çok görmüşümdür. Bu gizli getirim- gelir nedeniyle bilerek, cami hocaları, “mevlidin dini zorunluluğu yoktur diyemiyorlar. Bu gerçekleri bilen müftüler ve öteki bilinçli din adamları “dini zorunluluk yoktur” diyememektedirler. Türk Müslümanları Süleyman Çelebi’ye kadar mevlit okumamışlardır, bilmiyorlardı; öteki Müslüman ülkelerde de hiç mevlit okunmaz.
İşte yoksul halkımız, aşağıda, köy ve kasabalarda mevlit neması ile din adına böylece sömürülürken; yukarılarda, kentlerde “kurban, türban”, “şeriat” diyerek ve de din adına oy avcılığı yapılarak halkımız aldatılıp sömürülmektedir. Muskacılık, üfürükçülük, türbelere adaklar adamak vb hurafelere değinmiyoruz. Çünkü o ayrı bir yazı konusu.

İMAMIN KURNAZLIĞI
Şimdi burada, bu konuda tanık olduğum bir olayı anlatmak istiyorum. Çok yıllar önce, kayınvalidem ölmüş, yalnız kalan kayınpederi evlendirmek için, kayınpederin tuttuğu taksi ile bir köydeki bir dul kadına dünür gitmiştik; kız istemeye gitme işine “dünür gitme” denir. Yanımızda da, kılavuz olarak kayınpederin ahbabı bir imam vardı. Dünür işimizi bitirdikten sonra, çok yakın başka bir köyde, tanınmış zengin bir zat öldüğünden, ona bir Kuran okuyalım diyerek o imamın telkini ile oraya yöneldik. İmam, yolda bize sıkı tembihte bulunarak, -filan köye dünür geldik, buraya da uğrayalım dedik- diye bir laf etmeyin, -Kuran okumaya geldik- diyeceğiz, dedi. Biz ölü evine imamla özel olarak gelmiş tavrı ile orada ağırlandık. İmam, gelip gidenlere birkaç kez kuran okudu. Gittiğimiz taksi şoförü ve biz gidelim diye fısıldadıkça, bizim imam oturmaya devam etmek istiyor, kalkmamızı gitmemizi erteliyordu. Nihayet kalktık giderken, baktım imamın cebine kâğıt paralar sokuşturuluyordu. Bu plan karşısında şaşırdım, vay be imam bizi kullandı diye düşündük.
Benim ilçemde 30 yıl kadar önce şakacı bir imam vardı. Bir gün samimi olduğu bir ahbabına,harçlığım kalmadı, birkaç ölü olsa da yolumuzu bulsak, mevlit filan okutan yok mu?” diyerek şaka da olsa olayın hazin gerçekliğini, işin nemasını ortaya koymuştur. 
Yoksul cenazesine nazlı adeta zorlanarak giden bazı imamlar, zengin cenazesine üçer beşer kişi giderlerdi. Şunu merak ediyorum, acaba Hıristiyan cenazesi defnedilirken bizimkiler gibi, devir, talkın gibi ölü bahşişi alırlar mı ki?
Bazı yatırımcı bakanların bütçesinden bile büyük bütçeye sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığımız, ne yazık ki, binlerce elemanı ile bu anlatacağım konuda eğitici çalışmalar yapmamaktadırlar. Onlar da işin farkında ama imamlardan gelen tepki nedeni ile susmaktalar, göz yummaktalar.
Günümüzde, öğrenilecek, yapılacak iş öylesine artmış, çalışma hayatı öylesine hızlanmış ki, hiçbir başka Müslüman ülkesinde okutulmayan ve asla dini zorunluluk olmayan mevlitle halkımızın saatlerce zamanının alınması, çağdaş dünyada zaman savurganlığı olarak görmekteyim. Bazı bağnazlar bu yazdıklarımı sağa sola sündürerek esip gürleyeceklerdir belki.
Diyanetimiz de bu konuda daha çağdaş düşünmeli, dindeki bu doğruları halkımıza açıkça anlatmalıdır. Sadece dinci devletle bir ülke kalkınamaz, dinci devletle kalkınan bir devlet gösteremezsiniz. AKP-RTE nin yaptığı gibi, bütün insanları dindar yetiştirmekle çağdaş dünyaya ayak uyduramayız. Dünyadaki bütün Müslüman ülkelere bir bakın, hangisinin durumu iyi, hangisinde çağdaş demokratik bir hukuk devleti özelliği var. Bu 57-58 Müslüman ülkelerden nice insanlar canları, ölümleri pahasına akla hayale gelmeyen yöntemleri kullanarak, neden çağdaş ülkelere doğru iltica etmek istiyorlar? Neden mi Taliban kafalardan kurtulmak için; adaleti düzgün, gericilerin “gavur” dediği refah seviyesi yüksek çağdaş ülkelere gitmek için çabalıyorlar.
İslam dünyasında, dini bir zorunluluk olmadığı halde, yüzyıllardır kutlanan kandil geceleri vardır. Kadir Gecesi hariç, bütün kandil günleri peygamberden çok sonraları konmuş ve kutlana gelmiştir. Kuran’da sadece Kadir gecesinden bahsedilirken, öbür kandil günlerine rastlanmamaktadır. Kaldı ki Kadir dışındaki kandiller, Hz. Muhammed’den sonra 550 yıl bilinmiyor ve kutlanmıyordu. İslâm’ın şartlarından değildir. Yani İslam yaşantısına Peygamberden çok sonra konmuştur. O zaman Kadir gecesi hariç, öbür kandil günlerinin dinimizce bir mecburiyeti yoktur.

KANDİL GÜNLERİNİ SELAHATTİN EYÜBİ İSLAM DİNİNE SOKTU
Adı geçen kandiller, peygamberden 550 yıl sonra Xl yyılda Mısır Halifesi Selâhaddin Eyyübi (1137–1193) zamanında kutlanmaya başlanmıştır.
{Selahaddin Eyyübi, Mısır Eyyübileri Hanedanının kurucusudur; uzunca bir adı vardır.”Salâh-addin Eyyübi Salah Al-din Ayyübi Al- Malik Al-Nasir Salah Al Din Yusuf”). Selahaddin Eyyübi H 532 M 1138 de Takrit’te doğdu. 589 M.1193 de Şam’da 55 yaşında öldü.}
Xll. y yıla kadar Müslümanlar Hıristiyan Bayramlarını ve öteki bayramları tamamıyla folklor törenleri gibi sayar, komşu ahbap hatırı için Hıristiyan bayram ve yortu günlerine, bir eğlence havası içinde, komşuluk hatırına seve seve katılırlardı. Yalnız savaş yeri sayılan Kilikya (Çukurova Bölgesi) ve Sicilya’da bundan sakınılır, tersine Müslüman Bayramlarını daha canlı kutlarlardı. Xll yy yıldan başlayarak barbar ve yola gelmez Hıristiyanlarla çatışınca, Müslümanlar, düşmanlarının bayramlarını kutlamaktan sakındılar ve tamamı ile İslâmi bayramlar icat etmeye çalıştılar. Ayrıca Hıristiyan komşuların Noel, öteki yortu gibi bayramlarına (folklorik hava içinde de olsa) katılmakla, Müslümanların Hıristiyan adet ve töresinden etkilenmemesi için, Mısır Halifesi Selahaddin Eyyübi, Müslümanlar için günümüze kadar kutlanılan kandilleri uygulamaya ve kutlanmaya başlandı. Böylece günümüze kadar değişik İslâm Ülkelerinde, Peygamberin ölümünden 550 yıl kadar (11 yyıldan) sonra kutlanmaya başlamıştır. Bu kandiller şunlardır:
1-Regaip Kandili. Dine sonradan eklenmiştir)
2-Miraç      “                “              “                      “             
3-Berat      “                “              “                      “
4-Mevlit    “                “              “                       “
5-Muharrem gecesi. Bu gece de Kerbelâ H. 61 senesinin 10 Muharreminde 10 Ekim 680) olayından sonra anılmaya başlanmıştır. [ii]
1-Regaip Kandili: Regaip Kandili veya Regâib Kandili Hicri takvimin Receb ayının ilk Cuma gecesine denk gelen kandil gecesidir. Kökü “arzulamak, meyletmek” anlamlarına gelen regâib sözcüğü Kur’an’da geçmez.
2-Miraç Kandili: Mirac Gecesi: Bu gece, peygamberimizin bütün insanlığı temsilen
Hicri Recep Ayının 27 gecesinde Cenab-ı Hakkın yüksek huzurana kabulü anlamına gelen Miraç Gecesidir. Tanrıyla ‘Büyük Buluşma’dır
3-Berat Kandili: Berat Kandili , (Berâet Kandili), Şaban’ın yarısı) İslam dininde kutsal kabul edilen gecelerden biridir. Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesi Berat gecesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Selim’den itibaren minarelerde kandil yakılmasıyla kandil adını almıştır.
Berat (Berâet), Arapça’da temize çıkma anlamına gelir.
4-Mevlit Kandili: Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.

“AHİRETE ŞU BEZ PARÇASI İLE GİDİLECEK”
Kuzey Irak’ta şimdiki Selahattin kentini isminden alan Eyyübi, şimdilerde en belalı, en sıcak toprakların Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin Sultanı ve Eyyübi Hanedanının ilk hükümdarıdır. 2 Ekim 1187 de Kudüs’ü Hittin Savaşı ile Haçlılardan alarak kentte 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş. Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri lll. Haçlı Seferinde etkisiz hale getirmiştir. Zamanla sahtekârlık, ahlaksızlık ve gaddarlıktan uzak, cömert, erdemli, ama kararlı bir hükümdar olarak ünlendi.
Ordularını darmadağın eden ve Kudüs’ü kurtaran Selahaddin Eyyübi ölüm döşeğindeydi. Bu hükümdar öleceğini anlayınca, halkı haberdar etmelerini söyledi.
O son nefersini tüketirken, emir gereği Şam sokaklarına dağılan bir adamı, bir mızrağa geçirilmiş kefeni göstererek şöyle tellal bağırdı:
“-Ey ahali, bilin ki Şark’ın hâkimi Sultan Selahaddin ölmek üzeredir ve ahrete yalnız şu bez parçasını götürebilecektir”.
1193 öldü. Akrabaları imparatorluğu paylaşırken, arkadaşları Müslüman dünyasının en güçlü ve en eli açık hükümdarının, mezarını yaptırmaya yetecek para bırakmadığını gördüler.[iii]-
Şimdilerde, din, iman, türban diyerek, Deniz Feneri’nden, bilmem nereden götürenler ne derler acaba?

Kandil Günleri Dinde Yoktur, Dine Sonradan Eklenmiştir
1-KUTLU DOĞUM HAFTASI VE MEVLİT KANDİLİ
Mevlit Kandili ile peygamberin doğum tarihi kutlanıp anılırken, 20 Nisan günlerinde peygamberin doğumu neden ikinci kez kutlanıyor. Çocuğumuzun yaş gününü yıl içinde ikinci kez kutlamaya kalkışsak, herhalde komşuların diline dedikodu malzemesi oluruz.
Ayrıca, bütün dini bayramlar takvim farkı nedeni ile ramazan, öteki dini günler, her yıl on gün önce, değişen aylarda, günlerde anılırken, peygamberin doğumu hem mevlit kandilinde, hem de her yıl aynı 20 Nisan’da anılmasının amacı nedir. 1400-1500 yıl önce, bilimin bu denli ilerlemediği o cehalet devrinde peygamberin doğumu hangi ölçülerle 20 Nisan olarak tespit edilmiştir? Siz çocuğunuzun yaş gününü yılda iki kez kutluyor musunuz?
Kandil günlerinin değerlendirilmeleri bile İslam dininin temel kuralları arasında değilken, şimdi yeni icat edilen kutlu doğum haftası bütün halkı etkileyip kesin gerekli hale getirildiği için kesin olarak bidat halini almıştır.
Bence bu Kutlu Doğum Haftası 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı’na, laik cumhuriyete bir tepki, alternatif olarak “hâkimiyet Allah’ındır” diyenlerin karşı çıkışları ve önyargıları ile sonradan uydurulmuştur. Bazı kamyon şoförlerinin arabalarına, “hâkimiyet Allah’ındır” yazısını yazdırdıklarını sanırım görmüşsünüzdür.
23 Nisan 1920 TBMM’in açılışı, Türk devleti ve laik cumhuriyetin, halk hâkimiyetinin kuruluş, hilafetin, padişahlığın yıkılış yılıdır. Peygamberin doğumunu Mevlüt kandili şeklinde başka değişken zamanda anmak varken, kutlamak için 20 Nisan’a getirilmesini böylece yorumlamak gerekir.
Peygamberin iki doğum tarihini tii ye alan bir okuyucu da, bilerek doğum tarihini değiştirenleri gırgıra alarak, şöyle demekte: Öyleyse Ramazan ayının tarihini kışa gelecek şekilde değiştirin de, millet rahat oruç tutsun bari”.
Diyanetimiz, Cuma namazındaki uygulamalara, yani “Cuma günü öğle vakit namazı kılınmaz düşer” konusunu ve yukarıda irdelediğimiz konulara açıklık getirmeli, korkusuzca dindeki bu gerçekleri halka duyurmalıdır. Cuma namazı konusunda, eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’in gazete köşesinde yazdığı doğrusu Cuma’dan sonra öğle namazı kılınmaz, diyanet bilir ama çekinir açıklamaz” şeklinde yazdığı konuyu soran gazetecilere Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez şöyle diyormuş: “14. yy geleneğini bir yana bırakamayız” diyormuş. Mehmet Tezkan’ın Milliyet’teki köşesinden öğrendiğimize göre, Diyanet İşleri Başkanı Görmez anlatmış. “Mimar Sinan Camii’nin açılışında, Türkiye’ye ziyarete gelen Gabon Cumhurbaşkanı Cuma namazından sonra öğle namazına geçilince Görmez’in kulağına eğilip sormuş. Biz hangi namazı kılıyoruz”? Onlar da Müslüman ama onlarda yokmuş”.
Peygamberden bin yıl sonra Osmanlının uyguladığı bu kural dini bir zorunluluk mudur? Diyanet bunları halka açıkça anlatmalıdır. Diyanet İşleri Başkanları Osmanlı Şeyhülislamı kılık ve tavrı içinde törenlere katılmaktan, iktidarlara hoş görünmek için, fetva vermekten ziyade, halkı, toplumu, tepki çekme pahasına, hiç olmazsa anlattığımız doğrular doğrultusunda aydınlatmalıdır.
Sizlere toplumu geri bırakan nice hurafeler sayabiliriz. Çocuklarımız Üniversiteyi kazanmak için, emek, çalışma, bilime güvenecekleri yerde türbelere mumlar yakmaktalar, daha neler… Bunlarla neden mücadele etmiyoruz.
Toplumun aydınlanması için din adamı, İncil’i Almanca’ya çeviren, Martin Lüther gibi cesur olmalıdır. Bilindiği gibi, Orta Çağ boyunca, toplum ve bilim adamları üzerinde dini baskı ve sömürü aracı olarak kullanan papazlar, krallarla işbirliği yaparak, İncil, İsa adına halkı öylesine sömürüyorlardı ki, halkın yoksulluğu bir yana, sınırsız kilise malikânelerinde bolluk içinde yaşayıp gidiyorlardı. Şimdikilerin Kuran’ın çevirine, ana dilde ibadete şiddetle karşı çıkanlar gibi, İncil’in başka dile tam çevirisine, Tanrı kelamı çevirilemez” diye şiddetle karşı çıkıyorlardı. Martin Lüther adlı bir keşiş ve teolog, bu bağnazlığa karşı cesur bir adım atarak, hazır matbaa da bulunmuşken, İncil’in tamamını ilk kez Almanca’ya, çeviriyor ve basılıyor, (sonraları başka dillere de çevrildi).
Toplum ana dilleri ile İncil’i okumaya, ana dillerinde ibadet yapmaya başlayınca, gördüler ki, halkı sömüren Orta Çağ papazlarının söyledikleri ile İncil’in söyledikleri farklı, birbirini tutmuyor. İşte ondan sonra Avrupa toplumu dindeki bu reform çıkışı ile aydınlanmaya, Rönesansın doğuşuna neden olmaya başlıyor.
Keşke Atatürk’ün laik devletle başlattığı Türk toplumunu aydınlatma hamleleri devam edebilseydi. O yüce insan Atatürk Türk aydınlanmasını ezan, hutbe, bazı süreleri Türkçe okutarak, Martin Lüther gibi ana dilde ibadeti başlatmıştı. Ama ondan sonra gelen siyasiler bu aydınlanma bilincini sürdürmediler. Din siyasiler elinde alet olduğu zaman Atatürk’ün dediği gibi, “topluma en büyük kötülük din kisvesi altında gelir”.
Türkler hakkında hoş olmayan sözler söylese de, sizler neden bir Martin Luther cesaretini gösterip, yukarıdaki yüzyıllardır süregelen yerleşik yanlışları düzeltmek için neden çaba göstermiyorsunuz.
Ama gerçek olan Atatürk’ün dediği gibi: «Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.… »

“Bizi yanlış Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar. Halbuki, elhamdülillah, hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kafidirler. Buna rağmen hafta tatili, dine mugayirdir gibi hayırlı ve akla, dine muvafık meseleler hakkında, sizi iğfal ve idlale çalışan habislere iltifat etmeyin. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi ulema vardır. Milletimiz bu gibi ulema ile müftehirdir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin: Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyiniz. Fakat suret-i umumiyete buna da ihtiyaç yoktur”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Cevat Kulaksız 
KAYNAKLAR
1-http://www.nuveforum.net/521-dini-edebiyat/47527-suleyman-celebi-mevlid-kasidesinin-yazari/[1] [1]http://tr.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCbarek_Geceler
2-Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları Ali Mazaheri, [Çeviren: Doç. Dr. Bahriye Üçok],
Aralık 1972, 399 S. 15 TL, Varlık: 1706, Faydalı Kitaplar: 132Sf: 230.
3-Ana Dilde İbadet, Türkçe İbadet Dr. Seçil Akgün http://www.turkceibadet.net/?page_id=321
Türkçe İbadet Cemal Kutay 1997 sf 62
4http://www.2de1.com/mustafa.kemal.ataturk/176726.zaganos.pasa.camiinde.ataturkun.okudugu.hutbe.html
5-“Biz Hangi Namazı Kılıyoruz Mehmet Tezkan Milliyet 2.8.2012 s 7
6-http://www.carsibasimuftulugu.gov.tr/ataturk_ve_din.html
7-http://tr.wikipedia.org/wiki/Reform_(tarih)

Cevat Kulaksız

2019 seçimlerini kazanmanın alt yapı hazırlığı (mı)?
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; 2019 da yapılacak olan yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanarak, saraydaki tek adam hakimiyetini sürdürmeye adeta yemin etmiş ve bu seçimleri mutlaka kazanmaya adeta mecbur ve mahkum olduğunun bilinci içinde,2019 seçimlerini demokrasi cephesinin kazanmaması, MHP ile kurduğu ortaklığın, tüm cephede seçimleri kazanarak, kendi iktidarını tek adam olarak sürdürmenin ve millete hesap vermekten kurtulmanın alt yapı taşlarını bir bir yerli yerine koymaktadır.

Geçtiğimiz günlerde meclisten geçerek yasalaşan ve seçim ittifak yasası olarak adlandırılan yasanın öngördüğü seçime hile karıştırmaya müsait hükümlerden sonra, dün itibariyle kamuoyuna bomba gibi düşen, Aydın Doğan'a ait bulunan Türkiye’nin en büyük yayın kuruluşu Doğan Medya'yı, Milliyet ve Vatan Gazetelerinin sahibi AKP yandaşı havuz medya olarak adlandırılan Demirören Grubunun satın aldığına ilişkin haber; medyada tam bir tekelleşmeye ve tek sesliliğe giden, tarafsız ve özgür basına ve basın özgürlüğüne darbe vuracak olan  bu satışın, yaklaşan 2019 seçimleri öncesinde zamanlama olarak, çok manidar olduğunu ve AKP iktidarının kazanmaya mahkum olduğunu çok iyi bildiği 2019 seçimlerini kazanmanın en etkin alt yapı taşlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır.

AKP iktidarı; iktidarda olmayı ve yaklaşan seçimlerde iktidarın tüm nimetlerinden yararlanmayı yeterli görmemiş, seçim yasasını değiştirmiş ve güya tarafsız, merkez medya olarak nitelendirilmesine rağmen, iktidarın baskılarına dayanamayarak iktidarın dümen suyunda yayın yapan, normal yayın akışını keserek AKP iktidarının başındaki kişilerin her konuşmalarına anında canlı olarak bağlanan Doğan Medya'nın da iktidar için yaptıklarını yeterli görmemiş olacak ki; Doğan Medya Grubu içinde yer alan tüm gazete ve televizyon kanallarının bundan böyle kayıtsız ve şartsız sürekli olarak tamamen AKP iktidarının propagandasını yapmasını sağlamak için, kendisine yakın olan Demirören Grubuna Doğan Medyayı satın aldırdığını değerlendiriyoruz.

Bu değerlendirmeyi niçin yapıyoruz?

Demirören grubunun; AKP ve Sayın ERDOĞAN ile olan yakınlığı, inkar edilemez bir gerçektir.

Bir gerçek daha var ki; okuma alışkanlığı bulunmayan, nüfusuna oranla gazete satışlarının yerlerde gezdiği, dizi, eğlence ve paparazzi programlarından başka televizyonların fazla izlenmediği, ülkedeki üretim ve yatırımların düşmesine paralel olarak reklam gelirlerinin azalması, gazete yayınlamanın ve televizyonlarda yayınlanan programların ve dizilerin maliyetlerinin artması ve medya yatırımlarının karlı olmaktan çıkması nedeniyle; basiretli bir iş adamının, esasen elinde bulunan medya kuruluşlarına ilaveten, yeni medya kuruluşlarını fahiş fiyatlarla satın alarak grubuna dahil etmesi ve büyümeyen, bilakis küçülmekte olan aynı pastayı paylaşmak istemesi, bize göre kar amacı güden bir iş adamı için, akıl karı bir iş asla değildir. Bu satın almanın mutlaka medya patronluğu dışında başka amaçları ve karlı yönleri olmalıdır.

Demokrasinin ve demokrasinin gereği olan çoğulculuğun olmazsa olmazı basın özgürlüğünün yok edilmek istendiği, bugün itibariyle, esasen hür basının ve basın özgürlüğünün yok denecek kadar azaldığı ülkemizde, basının; tamamen tek merkezden, talimatla ve tek ses halinde yayın yaparak sadece iktidarın sesini duyuran tek yanlı bir propaganda aracı olarak kullanılması amaçlandığı için, basında bir tekelleşmeye gidildiği açık olup, bu tekelleşmeden demokrasimiz ve ülkemiz adına hayırlı sonuçların çıkmayacağını hep birlikte göreceğiz.

22/03/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güner Yiğitbaşı

Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı
Ulusal Eğitim Derneği’nin her Cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan 17 Mart 2018 Cumartesi günkü konferansta, “Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü Ve Yarını” konusu tartışıldı.
Dernek salonundaki etkinlikte konuşmacı olarak Emekli Öğretmen Erdal Çalı, çalışan öğretmen Aydın Karataş olarak iki öğretmen; Sakine Yılmaz ve Furkan Ersoy ile iki öğretmen adayı öğrenci katıldılar.
Oturumdaki açılış konuşmasını yapan Dernek Başkanı Nazım Mutlu konuşmacıları kısaca tanıttıktan sonra, öğretmen okullarının ilk kuruluşu ve değişim süreçleri hakkında kısa bilgi verdi: “Konuşmacılardan Erdal Çalı, öğretmenliğin dünü konusuna yer verecek. Kendisi emekli Öğretmen Balıkesir’li, Öğretmen olduğu gibi, öğretmen örgütlenmesinin bütün aşamalarında bulunmuş deneyimleri olan bir ağabeyimiz, TÖS, TÖB-DER, Eğitim-İş gibi örgütleri söyleyebiliriz. İkinci Aydın Karataş Dernek yönetimi yanında bizim yayın kurulunda v çalışmakta olan meslektaşlarımızın bu günkü durumuna ilişkin bildiklerini, eleştirilerini yapacak. Adana-Ceyhan Fen Bilgisi Öğretmeni.
Öğretmen adaylarından Sakine Yalnız,  Gazi Üniversitesi Sınıf öğretmenliği üçüncü sınıf öğrencisidir. Yine Furkan Ersoy da Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği üçüncü sınıf öğrencisidir. Onlar da öğretmenliğin geleceği üzerinde bilgi verecek.
“16 Mart 1848 Öğretmen Okullarının “Darul Muallim’in Rüşti” karşılığıyla erkek öğretmen okulu. Hemen 20 yıl sonra 1868 de Erkek İlköğretmen Okulu (Darul Muallimin), 1878 de Kız Öğretmen Okulu (Darul Muallimat, 1891 de Erkek Muallimi Ali Yüksek Öğretmen Okulu, 1913 te Ana Muallime Mektebi (Ana Öğretmen Okulu) 1914 de İnas Darulfünun Darülfünun içinde Kız Öğretmen Okulu açılıyor, Cumhuriyete gelinceye kadar böyle bu okulların açılışı. Ondan sonra Cumhuriyet döneminde, öğretmen yetiştirme daha planlı programlı yürütülüyor. Onların da 1926 da Gazi Eğitim Enstitüsü ve aynı yıl Köy Öğretmen Okulları sonra 1934 Kız teknik Öğretmen Okulu, 1936 Köy Öğretmeni Yetiştirme Kursları, Erkek Teknik Öğretmen Okulu 1937, Ticaret ve Turizm Öğretmen Okulu 1955, Ankara Yüksek Öğretmen Okulu 1959 açılıyor. Bu Öğretmen Okulları Eğitim Enstitüsü biçiminde, Yüksek Öğretmen Okulları biçiminde, Eğitim Enstitüleri Eğitim Fakültelerine dönüştürüldü, bu gün Eğitim Fakültelerine dönüştürmek üzere eğitimimiz sürüyor. Yanılmıyorsam yüze yakın Eğitim Fakültemiz var”.
Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı

İlk konuşmayı yapan Emekli Öğretmen Erdal Çalı şunları söyledi:
“-Ben Breth in bir sözünü hatırlatmak istiyorum yine, “bu gün dünle beslenerek yarınlara ulaşılır” der. Bu gün yine gördüğünüz gibi, aslında aydını da ben bu günden sayıyorum. Aydın dün olursa benim fi tarihim falan olmam lazım o zaman, çok eskilere gitmemiz lazım. Aydın hala mevcut durumda görevde devam ediyor.
Bu toplantı şu nedenle oldu, gerçekleşti. Arkadaşlarla görüştüğümüz zaman şunu gördük. Mevcut Eğitim Fakültelerinde öğretmen adayları nasıl yetişiyor” diye, hepimizin merak ettiği bir sorudan kaynaklanıyor. Bizlerin nasıl yetiştiğimize ilişkin anılarımız hala taze duruyor. Ama bir de eğitimin durumuna ilişkin son derece olumsuz gözlemlere sahibiz. Eğitimin dinselleştiği, piyasalaştığı, bilimsel eğitimden uzaklaşıldığına ilişkin genel olarak eğitim yönetiminin çürüme haline geldiği, ta en tepeden başlayarak okullara varıncaya kadar, böyle olumsuz gözlemlere sahibiz. O zaman eğitim fakültelerinde yetişen gençler, bizim baktığımız gibi bakarak mı geliyorlar, eğitim ordusuna katılıyorlar. Onlar da bizim baktığımız gibi, ya da öğrendiğimiz gibi irfan ordusunun bir ferdi olarak mı, katılıyorlar bu mesleğe, yoksa bin türlü sınavın yarışmanın sonucunda güç bela, karın doyurulacak kadar bir işi yakaladım mı diye bakıyorlar, bu işe. Okullara giderken taşımak istedikleri yeni bir şey var mı, hedefleri var mı yok mu? Geleceğimize bir ayna tutmak gibi biz gençlerle beraber olmayı istedik.
İkinci neden de şu, bu tür “toplantılarda hani gençler nerede” diye söz ederiz. Gençlerle bir arada olmanın yolu da gençlerin fiilen içinde bulunacağı katılabileceği ve gençlerin ilgisini çekebilecek toplantılar düzenlemekten geçiyor. Bunun bir başlangıcı olsun dedik, bundan sonra daha çok gençlerle haşır neşir olmak gibi bir derdimiz olacak herhalde. Gençlerle beraber olmanın ne kadar keyifli olduğunu herkesin yüzünden okuyorum şu anda ben de. En azından yaş ortalaması önemli ölçüde düştü. Burada daha çok 70 ler civarında iken, sizin sayenizde o zaman 50 lere mi düştü. Ama sakın buraya katılan yaşlı arkadaşlara da “ihtiyar” dediğimi de düşünmeyin. Çünkü hala daha havlu atmayan insanlar buraya geliyor. Havlu atmayan insanlar her zaman gençtir. Şimdi sözü hatırlayamıyorum, önemli bir adamın sözü bu: “Öğrenmeden vaz geçmiş, öğrenmeyi unutmuş ya da öğrenmeden uzaklaşmış bir insanın yaşamdan bağı kopmuş demektir”. Buradaki insanların hepsi de bir şeyler öğrenmek gibi bir amaçları için burada olduklarından onların da geç sayılması gerekir.
Ben şöyle düşünmüştüm başlangıçta, gençlerle başlarız, sonra mevcut görevini sürdüren aydınla devam ederiz. Ama galiba kıdem nedeni ile sözü bana verdiler. O zaman şöyle düşündüm moderatör denilen kolaylaştırıcı olarak kendimce eksik kalanları tamamlamaya çalışırım ama, öncelikle öğretmen adayı arkadaşlarımızın konuşmasını istiyorum ve şunları söyleyerek, söze başlamak istiyorum. Furkan’la daha önce konuşurken, “günümüzde öğretmen nasıl yetişiyor, biz uzaklaştık çünkü kendi anılarımızın dışında çok fazla bilgimiz yok. Nasıl yaşıyorlar? Nasıl okullara girdiler, yurtlarda mı yaşıyorlar, evler de mi yaşıyorlar. Birbirleriyle ilişkileri nasıl, okuldaki eğitim iklimi nasıl, hocalarıyla olan ilişkileri nasıl? Neleri izliyorlar, neleri seyrediyorlar, sanatla bağlantıları ne? Sanatla, operayla, baleyle bağlantıları ne sanatla bağlantıları ne? Müzelerle bağlantıları ne? Bütün bunları çok merak ettik, çünkü benim hatırladığım kadarıyla herkesin farklılıkları olabilir ama kesinlikle müzelere gidilecek, diyelim ki, şöyle bir örnek vereyim, ben Gazi de okurken, beş tane tiyatro vardı. Bir de özel tiyatro vardı, devlet tiyatrosu beş tane, bir de özel tiyatro. Bunların hepsine mutlaka gidilmeli, diye bir kanaat vardı hepimizde. Yüksek okul öğrencisi olmak demek, büyük kentlerde öğrenci olmak demek, bunların hepsine gitmek görmek demekti. Onun dışında, açık oturum” diye bilirdik biz, o tür toplantılar olduğu zaman, hadi bakalım, ya dernek temsilcisi olarak ya da grup olarak kalkar giderdik. Bütün bunları merak ediyoruz, daha başka merak ettiğimiz şey var. Kabaca siyasal kültür nasıl oluşuyor bir öğretmenler arsında. Nelerden daha çok etkileniyorlar gibi soruları sorduk. Temel endişeleri ne? İlk başta akla geliyor tayin falan gibi, mesleğe giriş gibi endişelerinin olmasını anlayabiliyoruz ama onun dışında endişeleri ne? Bunları çözmek için neleri düşünüyorlar tasarlıyorlar gibi. Öğretmen yeterlilik diye kıyametler kopuyor, stratejik şeyler hazırlanıyor, bunlar hakkında hocaları bilgi veriyor mu, vermiyor mu? Yani öğretmenden beklenen nedir, staj uygulamaları nasıl, ne oluyor, nasıl hazırlanıyorlar filan gibi. Akıllarına gelenden başlayarak üç yıl boyunca, üçüncü yıldalar arkadaşlar, ikisi de öğrenci olarak, ne gördüler, hocaları ne anlattı. Okuldaki iklim ne, bize bunları anlatmaya çalışacaklar.
Aslında öğretmenlik sınıf öğretmenliği ile başlar, öğretmenlik mesleğinde sınıf öğretmenliği önemli bir daldır. Öğretmenlerin çok yönlü yetişmeleri gerekiyor. Onun için ilk konuşmaya Sakine ile başlayalım”.
Öğretmen Adaylarından Sakine Yılmaz şunları söyledi:
“-Ben birinci yılımı İstanbul’da okudum Yıldız Teknik Üniversitesinde; teknik bir üniversite olduğu için orada gördüğüm şuydu, eğitim fakültesindeki öğretmenler de dahil, burası zaten teknik bir okul diyerek, aslında oradaki öğrencileri önemsemediklerini gördüm.
Şu anda Gazi’d de öğretmenlerimizin çoğu, gerçekten bizim birer öğretmen olacağımızın farkında olarak, bize bu şekilde davranarak bizi eğitmeye çalışıyorlar. Ama çok fazla bizi önemsemeyen öğretmenlerimiz de var. Yani tek amaçları derse girip çıkmak olan, bizim bir şey almamızdan daha çok, “geçemezsin bu dersten” gibi davranan hocalarımız var, bunun yanında çok değerli hocalarımız var, gerçekten onlardan çok şey öğrendim.
Benim bir sınıf öğretmeni adayı olarak girdiğim derslerde öğrenmek istediğim en çok şey şu, ben nasıl bir öğretmen olmalıyım, bizi neler bekliyor, ne yapacağım. Çünkü gerçekten benim öğretmen adayı arkadaşlarım hep şu ruh var, biz nelerle karşılaşacağız, ne olacağız, şu an staja gidiyoruz. Staja gittiğimiz okul kolejde, Ankara’nın göbeğinde bir okul. Yaklaşık dört haftadır stajımıza devam ediyoruz ve benim gerçekten gözlemlediğim, sınıfına girdiğimiz hocadan bir şeyler almaktan çok, hep eksiklerini görüyorum. Bu beni gerçekten çok üzüyor, çünkü bizim staj yapmamızın amacı şu, eksik yönlerimizi tamamlamak istiyoruz, okulu tamamlamamıza bir buçuk yıl kaldı ve biz bu süreyi tamamladığımızda iyi bir öğretmen ve Gazi Eğitim Fakültesinden mezun olmuş bir öğretmen olarak, gerçekten yerimizin çok ayrı olması gerektiğini anlıyorum. Tüm Eğitim fakültelerinin böyle olması gerekiyor ama, diyoruz ya, “Gazi Eğitim Fakültesi çok başka” diye.
Dediğim gibi stajda öğretmenlerin öğrencilere davranışlarını gözlemliyoruz. Çoğu öğretmen, bunu gözlemlemek maalesef gerçekten beni çok üzüyor. Tek amacı o ders saatini doldurmak; öğle arası geldiğinde öğretmenin amacı bir an önce yemeğe gidip çocukları kendi haline bırakmak beni çok üzüyor. Kendimi ileride böyle bir öğretmen olarak görmek istemiyorum. İleride öğretmen olunca inşallah, öğretmenlik mesleğine başlayınca geriye döndüğümde çok güzel öğrenciler yetiştirmek istiyorum. Bunu sadece bilgi anlamında değil, kişilik olarak değerlerine saygı olarak gerçekten geldiği yeri, geleceği yeri ya da ülkesine nasıl bir insan olacağı bilinçli bir insanlar olarak kendimi yetiştirmek istiyorum.
Şu anda değimiz gibi evet korkularımız var, benim gibi bütün arkadaşlarımızın korkuları var. En büyük korkumuz atanacak mıyız, atanamazsak ne olacak, mülakatlarda torpil işler mi? Torpil işlerse ne olur, biz nereye geliriz. Bunlar çok büyük sorular ve hepimizin soruları aslında, hepimizin aklında soru işareti işaretleri var. Ama diyorum ya, benim en büyük korkum hakkıyla yetiştirebilecek miyim, çünkü öğrenciler, şu an stajda da gözlemlediğim, gözünüzün içine bakıyorlar. Ve her hareketinizi o kadar dikkatle inceliyorlar ki, sizi gözlemliyorlar, sizi gözlemlemeniz bile onları çok farklı noktaya getirebilir.
Stajda bir tane öğrenci var, çok dikkatimi çekti, hani bizim hocalarımızın da öğrettiği bireysel farklılıklar, çocukların bireysel farklılıkları çok önemli. Bunların üzerine gidin, çocukların bireysel farklılıklarını bulmaya çalışın”, gibi.
Bir tane çocuğu gözlemledik, ben ve stajyer diğer arkadaşlarım, çocuk dersle alakasız, öğretmen tahtaya problem yazıyor, ya bir paragraf okuyor, çocuğun bunlarla alakası yok, çocuk bir müzik parçası çaldığı zaman inanılmaz enerjiye sahip kendine geliyor başlıyor hareketler yapmaya. Öğretmen bunu kötü bir şey olarak görüyor. Öğretmenin dediği şu, “bu çocukta bir problem var, bu çocuk problemli bir çocuk”. Çocuk problemli değil aslında, çocuğun ilgisini çekemiyor öğretmen bunu aslında bunun farkında değil.
Dört haftadır staj yapıyorum, hep gözlemlediğim şey, sınıfta belli başlı çocuklar var, öğretmenin dikkati hep o çocukta. O sorulara bütün çocuklar parmak kaldırıyor,  bütün sorulara doğru cevap veriyor. Ama “Ahmet geride bir çocuk, öğretmen soru sorduğunda tamamen alakasız bir cevap veriyor. Öğretmeni dinlemiyor evet, ama bir derste çocuk parmak kaldırdı, bayağı ısrarla parmak kaldırdı, fark ettim öğretmen çocuğu kaldırmadı, gördüğü halde kaldırmadı ve buna çok üzüldüm. Çünkü o öğretmenin o çocuğu orada dinleyip ona değer verdiğini göstermesi belki çocuğu çok farklı bir noktaya getirebilir. Çünkü ben kendim de biliyorum, ilkokul dördüncü sınıfa kadar matematiği sevmeyen, matematikten nefret eden bir insandım. İlkokul dördüncü sınıfta bir tane öğretmenim geldi Hülya Altınmakas, çok severim, hala de görüşürüm öğretmenimle. Bana bir tane matematik test kitabı hediye etti. Ama şey dedi, “Sakine bunu sana hediye ediyorum, belki incelemek istersin, al bunu yap, bunu çözeceksin, bunu bitireceksin”, diyerek değil, ben inanıyorum, sen başarabilirsin, yapabilirsin” dedi. Ben o dönemden sonra son sınıfa kadar, yapabilirim, yapamayabilirim, ne kadarını yapabilirim orasını bilmiyorum, matematik aşığı biri olarak devam ettim.
O yüzden öğretmenliğin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şu anki sınıf öğretmenlerimizin, öğretmen adaylarımızın çoğu çocuk, çocuk ne anlar, aslında çocuklar her şeyi anlıyorlar. Her şeyin farkındalar. Benim de kendi kardeşim var beş yaşında, o da anaokuluna gidiyor, kendim evde de gözlemliyorum, gerçekten her şeyin o kadar fakındalar ki.
Arkadaşlarımızın çoğu yurtta, evde kalanlar da var tabi ki, ama İstanbul’da yurtta da kalmıştım, yurtta da kalmış biri olarak bilirim şöyle söyleyeyim, evet yurtta kalan çok fazla öğrenci var. Evde kalan öğrenciler de var. Bizim okulda şu an üç tane sınıf var sınıf öğretmenliğinde, üç sınıfta da benim ders alma şansım oldu. İstanbul’dan gelince alttan derslerim kaldı, alt şubelerden de ders alabildim, gözlemim şu, hani bir öğrencileri, insanları birbirine kaynaştırmayı öğreteceğiz ya gerçekten yaşı 20- 22 gibi yetişkin insanlar olarak kendimiz ile bile iletişim kuramıyoruz. İletişim sorunları problemlerimiz var; ben İstanbul’dan gelince sınıfa girdiğimde bunu o kadar fark ettim ki, bana bir hafta sonra bile “sen sınıfımıza yeni gelen öğrenci misin” diye bana bunu soran oldu. Gen gelir gelmez arkaya oturdum, sınıfı gözlemledim, gelir gelmez, herkesin bir yeri var, herkes oraya geçiyor, herkes kendi arkadaş grubuna selam veriyor. Bunu bana kendi arkadaşlarım da söyledi. Ben olabildiğince herkesle iletişim kurmaya çalışırım, iyi ya da kötü. Ama şuna çok inanıyorum, herkes birbirlerine bir şeyler katıyor. Sen kötü gördüğün bir davranışı yapmayacağına dair yeni bir yere çekebiliyorsun.
Bu şekilde öğretmenlerimizin önerdiği kitaplar oluyor tabi ki. Ama ne kadar okunuyor, onu bilemiyorum, çünkü gerçekten de okulda da şöyle dediğim gibi, bazı derslerimizde çok konuşma fırsatı buluyoruz, öğretmenlerimiz ve bizim fırsatımız oluyor. Çoğu arkadaşımdan şunu duydum, yaklaşık yüzde 60 lık yüzde 65 lik kısmı, “öğretmen olup da ne olacak doğunun bir köyüne atanacağız” şimdi Şırnak’a gidip atanacaksın ne yapabilirsin ki, Türkçeyi bile bilmiyorlar. İşte bizim amacımız da o zaten, gerekiyorsa gidip Türkçe öğretmek, yoksa konuşmayı baştan öğretmek”.
Bu beni çok üzüyor, çok arkadaşımda var, bazıları şey diyor, bölümü bitireceğim ama yapmayacağım”. Bu beni mutlu ediyor, bence böyle insanların mesleğe devam etmemesi gerekiyor”.
Öğretmen Adaylarından Furkan Ersoy Da Şunları Söyledi:
“-Ben biraz Sakine’den farklı olarak, Öğretmen ne olmalıdır dan başlamak istiyorum. Benim öncelikle hedefim bu.
Şimdi geçmişten itibaren Platon’dan başlayarak günümüze kadar gelen filozoflardan, y da eğitimle ilgili kişilerden baktığımızda, incelediğimizde gördüğümüz şey şu, birçok arkadaşım var öğretmen eğitimine, en çok normatif eğitim dediğimiz eğitim tarzı. Yani normatif eğitimden şunu kastediyoruz, belirli kurallar düzenler var ve büzenler öğrencilere direk olarak aktarılır ve bu desteklenmemesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü normatif eğitimde tıpkı belli bir mekanizmaya giren kapitalist sistemde belli bir mekanizmaya giren, ürünlerin aynı olarak çıktığı gibi bizim bu mekanizmamızdan da aynı şekilde benzer ürünler çıkıyor ve bu ürünler genelde defolu oluyor. Ben bu görüşteyim. Bu yüzden ben idealist bir yaklaşım taraftarı değilim.
Benim taraftar olduğum yaklaşım tarzı eleştirel eğitim yaklaşımıdır. Üç tane günümüzde eğitim tarzı var.
1- Eleştirel eğitim
2- Analitik eğitim
3- İdealist eğitim (Normatif).
Yani normatif eğitim diyeceğimiz eğitim anlayışı ve şöyle söylüyorum ben.
Eleştirel eğitimden kastım nedir, önce onu söyleyeyim. Bizim okullarımızda olmayan şey kısacası. Yani biz üniversiteye girerken lisedeki ya da ilkokuldaki öğretmenlerimizi incelediğimizde gördüğümüz şey bize tamamen işte matematik öğretme, Türkçe öğretime, sosyal öğretme ama bunlar da öğretmen değil aslında Bize Paulo Firerein dediği gibi, bizi bankacı eğitim sistemine tabi tutuyorlar. Yani bize bilgi yüklüyorlar ve bu bilgilerden de ezberci eğitim sistemiyle bizden ülkeyi değiştirecek insanların çıkmasını bekliyorlar. Bu beklenti hiç gerçekçi değil. Türkiye’de 90 küsur tane eğitim fakültesi var. Ben bunun en baştan hata olduğunu düşünüyorum. Örneğin Kore’de 11 tane eğitim fakültesi var sadece ve bu 11 eğitim fakültesinden öğretmen ihtiyacına göre öğretmen alımı yapıyorlar. Yani fazlada, açıkta öğretmen kalmasını engellemek ve aldıkları öğretmenleri de kaliteli bir şekilde yetiştirmek amacıyla. Fakat ülkemizde öğretmenlik en son çare olarak görülüyor. Benim lisedeki en fazla gürültü çıkartan, öğretmene en fazla saygısızlık yapan arkadaşım şu anda öğretmenlik okuyor. Bu çocuğun bu arkadaşımızın öğrencilerinden ileride ne bekleyeceğiz, pek ümitli değilim. Bu şekilde giden bir tablo var. Ben birazdan karanlık taraftayım, pek ümitli düşünmüyorum. Ama bu ümitsizliği de ümide çevirecek olan biziz. Bunun farkındayım, özellikle buna baktığımda yaşları 70 in üzerinde insanların hala bu tutkuya sahip olması beni heyecanlandırıyor. Çünkü sınıfımda kendi öğretmen arkadaşlarıma baktığımda benim gördüğüm telaş bu değil, “ben şu diplomayı alayım da bir atanayım”. Ama “atanayım” daki kastı, “gideyim de insanları düzgünce eğitmeye çalışayım onları öğretmeye, onları özgürleştirmeye çalışayım”  deyip, “gideyim ben kazanç sağlayayım, belli bir miktar para toplayım evleneyim, çoluk çocuk sahibi olayım, emekli olayım, sonra öleyim”. Yani düzenin bize dayatmaya çalıştığı “doğ, büyü, iş sahibi ol, evlen, çocuk sahibi ol, emekli ol, buradan seni şutlayalım” görüşüne uygun insanlar yetiştiriyoruz. Aslında bu baktığımız zaman sistem hatası. Çünkü sistem düzeldiğinde geriye kalan dişlideki insanlar da öğretmen adayları da nerede düzelecek diye ümit ediyorum.
Fireye den bahsettim, Paulo Firere (1)kendisi eleştiren eğitime sahip bir insan, eleştirel pedagoji. Temelde savunduğu görüş şu: Biz insanları özgürleştirmeliyiz”. Eğitim bir insanlaşma sürecidir”. Aristo der ya, “insan düşünen bir hayvandır” diye. İşte Firere in demeye çalıştığı, insanın gerçekten düşünen bir hayvan olmasını sağlamak. Ben şahsen Aristo’ya düşüncesi tarzına katılıyorum. Sonuçlarına baktığımda maalesef katılamıyorum, çünkü biz düşünmeyen hayvanlarız. Hatta ben buna şöyle bir tanım getiriyorum, “biz takım elbiseli hayvanlarız”, bu da kapitalist sistemin bize dayattığı bir şey. Resmiyete sanki sadece kıyafetle girilecekmiş gibi, insanları kıyafetle değiştirecekmiş gibi. İnsanların hayallerini ideallerini tekleştirip orada bırakacakmış gibi, bunların çok önemli olduğunu bize dayatıyor ve her gün de dayatmaya devam ediyor.
İşte bizlerin hedefi bu sistemden kendimizce, (tabi bir sistem değişikliği yapmak çok zor biliyoruz bunu) fakat en temelde yapılması gereken şey “insanlara bilinç kazandırma, onları uyandırma”.
Hasan Nihat Bilge Hocamızın da çok güzel bir tanımı var öğretmenler için, “toplumsal önder” diyor, öğretmenler için. Peki, kaçımız toplumsal önderiz? Bu ortamdaki insanlar için bunu söylemiyorum, fakat Türkiye’deki öğretmen sayısını düşündüğümüzde gerçekten kaçımız toplumsal önderiz? Veya kaçımız değişim ajanıyız? Değişim ajanı, öğrenciyi özgürleştirme çabasına götüren insan demektir. Frere’nin temelde yapmak istediği bu. Ama biz özgürleşmekten çok, köleleştiriyoruz.
Sınıftaki arkadaşlarımdan size bir örnek vereceğim, daha doğrusu sınıfta değil, eğitim fakültesinde okuyan bir insan kendisi. Ben Platon’un Şölen kitabını okuyordum, yanıma gelip bana şu soruyu sordu: “Platon Müslüman’mış”  dedi. {Platon -Eflatun (d. M.Ö. 427 - ö. M.Ö. 347)} Ben önce anlamadım, acaba ne demek istiyor, diye. “Onun adı Platon değil, Eflatun”’dur, dedi. O Muhammed’den sonra yaşamıştır”dedi. “Ve Müslüman olmuştur” dedi.
Bunu dedikten sonra ben büyük bir bunalıma girdim. Dedim, nasıl öğretmenler yetiştiriyoruz, nasıl insanlar yetiştiriyoruz. Hani 124 bin peygamber gelmiştir, ya da 250 bin diye, başka bir rivayete göre denir. Onlardan biri de aslında Platon’muş ta o yüzdenmiş diye düşündük ama o da değil. 571 yılından sonra yaşadığını düşünüyor Platon’un. Ve bu insan öğretmen olacak, yani bun gördükten sonra gerçekten ümitlerim azalmaya devam ediyor.
Aynı şekilde size Edvırd Seyit’ten(2)örnek vermek istiyorum. (Edward Said (1935 - 2003) Dur Seyit entelektüel bir kişi, çok önemli bir kitabı var kendisinin. Edvırd Seyit kitabında “entelektüelin karakteristik özelliklerinden bahsediyor. Onlardan en önemlisi de şu: “sürgün hayatı yaşamak”.  İçimizde sürgün hayatı yaşayanlar var ben biliyorum. “Sürgün” dediği şey sadece başka ülkeye gidip orada yaşamak değil,zihinsel bir sürgün”. Onu şu anda ben de yaşıyorum. O zihinsel sürgünü her gün yaşamaya devam ediyorum, çünkü bunu yaşamayan bir insanın entelektüel olması çok uzak. Ve Edvır Seyit öğretmenlerin de entelektüel insanlar olduğunu söylüyor. Ama gel görün ki, kendi sınıfıma da baktığım zaman, başka öğretmen yetiştiren kurumlara da baktığım zaman ne yazık ki ben bunu göremiyorum.
İlhan Arsel’in Aydın ve Aydın kitabı aklıma geliyor birdenbire. Acaba aydın mı-aydın mı? Hangi aydın. Biz hangisini yetiştiriyoruz, öğretmen olarak. Daha sonra düşünüyorum, acaba diyorum, bende mi hata var, problemler bende mi?
Daha sonra birdenbire tokat gibi bir cevap geliyor, ben Nice nin(3)Alaca Karanlığında kitabını okurken, yanıma bir arkadaşım gelip sınıftan, “sen Niçe mi okuyorsun, bırak bu işleri oğlum bunlar kaderdir, sen felsefeyi niye okuyorsun” diye öğretmen adayı arkadaşım bana bunu söylüyor ve arkasından da insanlar onu destekliyorlar. (Friedrich Nietzsche (1844-1900)
Bu tablo içerisinde benim ümitli olduğum, dediğim gibi, sadece ve sadece çok kısıtlı bir grubun diğer bir gruba karşı bir özgürleştirme hareketi başlatması. Ezilen ve ezen durumundan çıkıp tamamen insanlaşma sürecimizi tamamlamamız. Niçe’nin (Nietzsche) üst insanına erişmemiz. Tasavvuf ehlinde kamil insan derler, kamil insana erişmek. Bunun gibi temel şeyler vardır,  fakat kültür sosyal alana geldiğinde, ben genelde etkinliklere katılan bir insanım. Tiyatro olsun, normal sempozyumlar olsun, genelde katılmaya çalışıyorum, elimden geldiğince; müzeler olsun, resim, sanat galerileri merkezler olsun. Fakat sınıfıma baktığımda, “arkadaşlar pikniğe gidelim, mangal yapalım, çekirdek çitleyelim, gıybet yapalım, şunların dedikodusunu yapalım, işte Acun’un eşi şöyleymiş, böyleymiş, bu böyle olmuş, efendim onları boş verin işte,  nasıl abdest almalıyız gibi tartışmalar dönüyor. Bunların döndüğü bir yerde de, TV larda çıkıp “Nuh Aleyhisselam cep telefonuyla konuştu, Abdulhamit Googulu buldu, çocuklarınızı okula göndermeyin, evde onları dövün onlar evde hizmetçilik yapsınlar” gibi meşguliyetler oluyor; bu tablodan çıkacak şey de budur. Peki ne yapmamıza gelelim, bu tablo karşısında.
Ama biz özgürlükleştirmekten çok köleleştiriyoruz. Öncelikle diyalog, en önemli şey iletişim ve diyalog. Karşımızdakine insan gibi bakmayı öğrenmemiz gerekiyor. İstediği dinden olsun, istediği milliyetten olsun, istediği görüşten olsun, bunu sağladığımızda ve karşımızdaki insana cidden insan gibi baktığımız zaman, onunla iletişime geçtiğinde işlerin değişeceğini göreceğiz.
Mesela bunun için Frere nin kitabından bir örnek vermek istiyorum. “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabından, Frere orada diyor ki, “ben bir gün Brezilya’dayım, bir tane köye gittim, köydeki bir köylüyle konuşuyorum ve köylü bana şöyle söyledi, ben daha doğrusu köylüye şunu sordum: “Bu dünyadayız şu anda, bu dünyayı nasıl görüyorsun?”.
 Köylü de diyor ki: “Bu dünyayı insandan ibaret görüyorum, insan olmazsa dünya olmaz” diyor, köylü. Daha sonra köylü de şu cevabı veriyor, “dünyada insan olmasaydı o zaman dünyanın hiçbir önemi kalmazdı. Çünkü bunu dile getirecek kimse kalmamıştı.” Bunu Brezilya’nın bir köyündeki insan söylüyor. Yani bu açıdan baktığımızda bizim gerektiğimizin dışında düşünüyorum. Fakat sistemimizi değiştirmemiz lazım. Öğretmen yetiştirme sistemimiz değiştirilmeli. Öğretmen okulları sayımız minimize edilmeli. O minimize edildikten sonra da, belirli nitelikte kaliteli eğitimci yetiştirmeliyiz. Bunu yaptıktan sonra, eleştirel bir ortam sunmalıyız insanlara. İnsanlar sadece tek bir şekilde düşünmemeli, görüşlerini açıkça dile getirmeli. Öğretmen kolaylaştırıcı görevi görmelidir. Sınıfta diktatör olmamalı, öğretmenler diktatör olmaya eğilimlidir. “İşte ben bu sınıftayım, ben bu sınıfın ağasıyım. Değilsin, sen bu sınıfta bir öğrenme ortağısın.
Yine Karl Rocirsin’in dediği gibi, öğrenci odaklı eğitim. Eğitim öğrenci odaklı eğitim olmak zorunda. Öğrenci odaklı eğitime eriştiğimizde ve onları cidden eleştirel eğitime yönlendirdiğimizde, onlara düzgün kitaplar önerdiğimizde onların gelişimini göreceğiz zaten, bu bu çok basit aslında. Başımızda hükümet belası var başımızda, o yüzden büyük bir problem var. Bunun yapılmasını zaten bilerek istemiyorlar, yaptıklarında tavrın nereye gideceğinin farkındalar. Bizden sizden çok daha iyi biliyorlar bunu. O yüzden de insanları köleleştirmeye çalışıyorlar. Liselerde biyoloji dersini iki saate düşürüp din kültürü derslerini üç saate çıkartıyorlar. Evrimi müfredattan çıkartıyorlar. Bunları yapıyorlar, bizden de çok mükemmel öğretmen olmamızı bekliyorlar.  Bence beklememeleri lazım,  bence performas ölçeğini kendilerine uygulamalarılar, diye düşünüyorum. Çünkü performans ölçeği yapıyorsanız, bir şeyi değerlendiriyorsunuz demektir. Fakat bir şeyi değerlendirmek için öncelikle kendi kurumlarınızı düzgün yetiştirmeniz, düzgün oluşturmanız gerekir. Bunu yapmadan siz insanları hiçbir şekilde değerlendiremezsiniz. Çünkü aslında farkında olmadan kendinizi kötülemiş oluyorsunuz. Ama bunu düşünemiyorlar. Düşünemeyecek kadar problemli görüşleri var.
Bu şekilde bir tablo çizdim, yani sizi ümitsizliğe düşürmek istemiyorum ama bence önemli olan gerçekçi olmak ve o gerçek üzerinden tartışmalar yapmak. Nasıl çözülebileceğini düşünmek, yoksa ben burada Polyanlacılık yapsam,  desem ki, mükemmel bir sistemimiz var, mükemmel öğretmen yetiştiriyoruz, yoksa herkes tiyatro, opera, baleye gidiyor. Günde üç tane kitap bitiriyorlar, diğeri bir tablo çizsem burada bir problem olmaz zaten çözüme gidemeyeceğiz biz. Bizim hayatımıza tez, antitez, test eklememiz lazım. Diyalektik anlayışı eklememiz lazım. Etkileştirmemizi geliştirmemiz lazım. Sevme sanatındaki sevmenin kıymetini bilmemiz lazım. Bunu yaparsak biz cidden başarıya ulaşırız.
Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı

Günümüzün okulları, öğretmenleri konusuna çalışan öğretmenlerden Aydın Karataş konuşmasında şunları söyledi:
-Üç değerli kişilerin konuşmalarından sonra benim işim zorsa da, bardağın dolu ve boş tarafını göstermeye çalışacağım, 36 yılını bitirmiş bir arkadaşınız olarak.
Ben 36 yıllık öğretmenlik yaşamımdaki tecrübe ve gözlemlerimin ışında hazırladığım bir yansı ile bir sunum hazırladım.
Önce Öğretmen Okullarının 170. Yılı nedeni ile öğretmen yetiştirmedeki bir tıkanmaya değinmek istiyorum. Öğretmen yetiştirme belirleyici bir etkendir. Eğitim bileşenleri içerisinde belki de en belirleyici olan öğretmenin kendisidir. Biraz önce Sakine arkadaşımız, bir sınıf öğretmeninin matematiği nasıl sevdirdiğini, bir kitap vererek bunu nasıl etkilediğini ve öğretmen olmasında belki de başat bir etken olduğunu söyledi doğrudur.
KIRK GÜNDE ÖĞRETMEN YETİŞTİRDİK.
Ben şansız bir dönemde geçtim, zamanın başbakanı şey demişti, 40 günde salatalık bile yetiştirilmiyordu. Bülent Ecevit Başbakandı o zaman, ama 40 günde öğretmen yetiştiriliyordu, 40 günde salatalık yetiştirilmezken. Biraz kayıp kuşağıyım, 1978 kuşağıyım.  1980 de Adana Eğitimi bitirdik. O iki yıl içerisinde zaten 1972 de lise mezunuyum. Bana Alpaslan Türkeş’in anasının adını sormuşlardı, 1977 sınavında. Eğitim Enstitüsüne girerken. Ben de bilememiştim veya bilmek istememiştim. O zaman sağ sol çatışmalarının yoğun olduğu bir bölgeydi. İki yıl içerisinde 17 arkadaşımızı kaybettik. O Adana Eğitim Enstitüsünde okurken. Tesadüfen yaşıyorum yani. Otobüs durağında otobüs beklerken tarandık, yanımdaki arkadaşımı kaybettim, böyle acı dolu anılarımız var. Bu acıların ayrıntısına girmek istemiyorum. Türkiye yine böyle sahneler yaşamaz.
Eğitim Enstitülerinin kapanması 1983 -84 e kadar denk geldi. Ondan sonra eğitim yüksek okulları kısa dönem bir iki yıllık geçiş döneminden sonra YÖK kurulunca YÖK e bağlı eğitim fakülteleri bu işi devraldı. 105 Eğitim Fakültesi var şu anda, 90 ları falan çoktan aştı, Vakıf Üniversiteleri buna dâhil. Yani 70 i bunun devlet üniversitelerinde,  35 i de vakıf üniversitelerinde eğitim fakültelerinde şu anda çıkıyor arkadaşlarımız ve dört yıllık eğitim. Bizim dönemimizde iki yıllık eğitim enstitüsü sınıf öğretmeni mezun veriyordu. Üç yıllık eğitim ise enstitüsü de ortaokul ve lise branş öğretmeni olarak mezun veriyordu. Eğitim Enstitüleri öğretmen okullarının devamı niteliğinde idi. Birçok kadromuz da öğretmen okulu kadrolarından gelme idi ve onların etkileri hala devam ediyordu ama okullar açık olmadığı için bir gün açık beş gün kapalı olduğu için biz o dönemi sıkıntılı yaşadık. Gerçek anlamda bir yüksek okul eğitimi yapamadım, öyle bir kuşağım. İlk beş yıllık öğretmenliğe atandıktan sonra 92 bir Şubatında, Yozgat’da görevliydim, ilk beş yıl her iki haftada Ankara’ya gelerek hem kültür sanat etkinlikleri izleme hem de kendimi yetiştirmek için kaynaklar arama ve kaynaklar arama o beş yılı kendi kendimi yetiştirme süresi olarak koymuştum ve yetiştirmeye çalıştım. Şimdi eğitim fakülteleri sınıflara arkadaşlar değindiler.
ÖZEL OKULCULUK EN CAN YAKICI BİR SORUN
Damgayı vuran konu son 35-36 yılı özel okulculuk, geçen dönem Naciye Öğretmenim de anlattı, sağ olsun eğitimin piyasalaşması. En can yakıcı sorun bu ve gerçekten şu anda, öğretmen arkadaşlarımdan da biliyorum, iki maaşlıysa çocuğunu özel okula veriyor ve kıt kanaat geçiniyor. Daha anasınıfında bir maaşını özel okula veriyor, bir maaşını da geçimine veriyor. Bu çocuğu nasıl yetiştirecek nasıl edecek büyük bir handikap(engel), özel okulun piyasalaşması piyasaya sürülmesini en güzel örneklerinden birisi, devlet sosyal hukuk devleti görevini yapmak yerine, onun asli sorumluluğu olan Anayasanın 42. Maddesinde yazılı olan parasız nitelikli eğitimi özel sektöre devretmek istiyor ve gerçekten kendi yükünü ticarileştirmek istiyor. Bu çıkmaz bir sokaktır günün birinde tıkanacaktır. Halk çocuklarının okumasını elinden alan, gasp eden bir şeydir. Cem Karaca’nın dediği gibi, sen işçisin, işçi kal” diye bir türküsünü anımsıyorum, yani sen garibanın çocuğuysan, memurun çocuğuysan en fazla memur olursun, yükselemezsin, mühendis olamazsın demektir bu.
İtimatsızlaştırma da günümüzde ve geçmişte çok olumsuz bir etki günümüzde.


Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı
ALO 147 ÖĞRETMENLERİN BAŞINDA BİR HAFİYE GİBİ
Şu Alo 147 yi bir kapattıramadık, yani mücadele ettik sendikalar olarak, fert olarak mücadele ettik. Gerçekten böyle bir şey olamaz. 24 saat bu sistem (Alo 147) açık ve öğretmen küçük bir hareket yapsa veya öğrenci dese ki annesine, babasına ,”anne baba bu gün şu haksızlığı gördüm, öğretmen şöyle böyle”. Kendi başımdan geçtiği için örnek vereyim, “sıpa” sözüm bu şikâyet konusu oldu. Ben o anda haylazlık yapan bir öğrenciye sıpa demişim, ertesi gün annesi geldi, şikâyet konusu oldu. Oradaki sıpa sözcüğü sevimli anlamındadır. Bunda bir şey yok, bir insana “aslan” dersiniz, “kaplan” dersiniz, şişer kubarır ama  “bu sıpa sözcüğü de o anda doğaçlama yapılan bir sözdür” dedim, yatıştırmaya çalıştım. Bu konuda öğretmenlerin Demoklesin kılıcı gibi bu Alo 147 hattı, öğretmenleri sallanıyor, öğretmenleri korkunç bir şekilde ürpertiyor. Öğretmen kendini rahat hissedemiyor ki sınıfta. Yani o anda öğrenci doğaçlama olarak anlattığı her şeyi veli Milli Eğitim Bakanlığına şikâyet konusu yapabiliyor. Hiçbir ön araştırma yapılmadan müfettiş gönderiliyor veya soruşturma açılıyor. Bir ön görüşme bile yapılmadan bu yapılabilir ve ne yazık ki, öğretmeni denetleme sistemi olarak kullanılıyor, alınıyor bu 146. Bu itibarla bizim itibarımızı zedeliyor. Gerçekten son derece bu sistem Alo 147 hattı kapatılmalı.
Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı
GERİCİLİK TAM GAZ: 1982 de göreve başladığımda Yozgat’ta eksi 20 derecede sabahın ayazında saat yedi,  yedi buçukta askeri disiplin adı altında öğretmenler de dâhil olmak üzere tüm okul öğrencileri lisede çalışıyorum, koşu yapıyorduk. Koşu yapmak zorundasınız, neymiş sabah sporu, eksi yirmi derecede sabah sporu yaptırırdık Yozgat’daki öğrencilere. Çünkü o zaman cunta yönetimi var, okulun sınıflarında plaka uygulaması vardı. Okulun hangi sınıfına hangi öğretmen giriyorsa plakasını alırdı her sınıfta, hangi branş öğretmeni yazıyor.
Bizzat okul müdürü dinleme sistemi ile müdahale ediyordu, dersin ortasında ders öğretiminin anlatımına müdahale ediyordu. “Bunu veremezsin hoca” diyordu, dersin ortasında, yani sistem o kadar sıkı bir dönemdi. Yanılmıyorsam 205 sözcük TRT de yasaklanmıştı. Olanak, olası, örneğin, yanıt, ivedi gibi sözcükler bu okula da yansımıştı. Sözcükleri bile seçerek kullandırmak zorundalardı. Günlük plan o arada baskı aracı olarak kullanılıyordu.
Şu örneği vereyim, 2002 de bu hükümet, göreve geldiğinde 65 bin imam hatipli öğrenci vardı. Şu anda bir milyonu aştı. Yani gericilik tırmanışta şu anda, her yer imam hatipleştirildi. Ben Batıkent’de çalışıyorum. Orada velilerin de biraz bilinçli olmasından dolayı seçmeli derslerde dini bilgiler İslami bilgiler dersi çok seçilmiyor ama birçok kırsal kesimde ve diğer bölgelerde iki saat zorunlu Din Kültürü ve ahlak bilgisi dersi var. Altı saat de diğer dini bilgiler Hz. Muhammed’in hayatı vs korunuyor toplam haftada sekiz saat haftada dini içerikli bilgiler veriliyor şu anda. Aslında birçok okul imam hatip sistemine geçmiş durumda. İsmi İmam hatip olmayabilir, tabelada ima hatip yazmayabilir ama çok hızlı bir şekilde geçti ve şu anda mescitler de açıldı. Oradaki durumda tek tük öğrencileri kapmaya çalışıyorlar. On yaşındaki çocuk bile “dinimi öğreniyorum” adı altında mescitlerde ne yazık ki uygulamalar görüyoruz.
“KİNDAR VE DİNDAR NESİL” evet şu bembe olan gelinciklerimiz diyelim ama diyemiyoruz başlarına tek tip kıyafet, erkekler bu tarafta kızlar bu tarafta (perdede resim gösteriyor), kızlar ve erkekler ayrılmış, bilmiyorum ama iki grup arasında 75 cm mesafe vardır herhalde (slayttaki resim). Ne olacak bu şekildeki düzen, kız erkek ayırımcılığı ve de günümüzde kadın cinayetlerinin, tacizlerin bu kadar arttığı medyadan duyduğumuz bir konu. Bu konuda sistemde büyük tıkanma var. Yani böyle bir uygulamayı yaparsanız kız çocuğu kendisini nasıl rahat hissedecek. Kız erkek eşit olmadığını bu sahne bile gösteriyor. Aşırı disiplin, 12 Eylül’ün aşırı disiplini, soğuk kış günlerinde bile kadın öğretmen arkadaşlarımız bile pantolon giyemezlerdi, etek- bluzla gelmek zorunda idiler. Kadınların pantolon giymesi sendikaların mücadelesi ile oldu, 90 lı yıllarda mücadele ile kazanıldı bu hak. Daha sonra da, şimdi de aşırı bir disiplinsizlik var; giyim konusunda da öyle. Okul müdürleri, veliler öğretmenler üzerinde büyük bir disiplin kurdular, bu aşırı disiplin aşırı disiplinsizliği getirdi. Öğretmenlerin çoğu, eğer deneyimsizse öğretmen, sınıf yönetimi konusunda zorluk çekiyorlar. Çünkü gelen öğrencilerde sıkıntılı bir öğrenci kuşağı var. Okula 30-35 yıl önce her sınıftan bir veya iki boşanmış aile çocuğu vardı 25 kişilik sınıfta. Şimdi 7-8 kişi, yani her üç öğrenciden birisi anne baba boşanmış ve dede yanında, dede yanında kalıyor, büyükanne-büyükbaba yanında kalıyor, bu korkunç bir şey. Boşanmış aile çocukları bizde, şu anki uygulamada büyük sıkıntı olarak karşımıza çıkıyor. B unlar genç olduklarında da ayrı sıkıntılar yaşayacaklardır, diye düşünüyorum. Günlük hayatta yaşıyoruz da.


Öğretmen Okullarının 170. Yılında Öğretmenliğin Dünü, Bugünü ve Yarını Tartışıldı
YÖNETİCİ ATAMALARINDA KESİNLİKLE LİYAKAT YAPILMIYOR:  Önceleri Turgut Özallar dönemini yaşadık, diğer kısımları yaşadık ama bu dönemde ilk defa liyakat sıfıra indirildi.  Yandaş sendikalıysa, kendi görüşünde ise, kesinlikle ataması yapılıyor ve çoğu insan da kendi dünya görüşünde olmadığı halde sendika değiştirmek zorunda kalıyor, sırf yönetici olabilmek için. Yani gerçekten mülakat esasıyla yapılıyor, yazılı yapılıyor, ama mülakat sözlü olarak yapılıyor hiçbir bilimsel ölçüleri de yok.
Güvenlik soruşturmasında şu anda atanamayan öğretmen, her evde bir iki arkadaşımız öğretmen olmayı bekliyor, bekleyenler yanında en az şu anda 500 bin kişi öğretmen fakültelerinde öğretmen adayıdır. Bir milyon, şu anda zaten biz bir milyonuz. Yani bir bu kadar okul açacaksınız, bir milyonluk iş açacaksınız bunlara öğretmenlik vermek için. Çok korkunç bir tablo ile karşı karşıyayız. 40 kadar arkadaşımız bu süreç içinde hayatına son verdi, büyük bir kanayan yara bu konu.
SOSYAL MEDYA ÇILGINLIĞI. 1980 lerde bizim zamanımızda evlere bile telefon yoktu. 15-20 yıl beklerdiniz, PTT ye müracaat ederdiniz, normal ev telefonu yoktu ama şu anda teknoloji had safhada. Şu son günlerde (resim göstererek) şu gördüğünüz telefon dolabı, telefon kutusu. Telefonları her ders alıyoruz, son derste vermek üzere, bunun kilitleri sürekli kırılıyor, haftada bir tamir görürü gençler o kadar meraklı ki, mümkün değil, bir saat bile dayanamıyorlar, telefonları yanında olacak, “öğretmenim, ben kendimi güvensiz hissediyorum telefonsuz, telefonum cebimde olmazsa” diyor. On yaşındaki çocuk aşırı telefon bağımlılığı var, internet bağımlılığı var.
Karatahtadan etkileşimli tahtaya, bu biraz da olumlu oldu. Gerçekten internete bağlı olarak üç boyutlu deneyler yapma şansımız var, bu olumlu bir şey. Biraz tebeşir tozu yutmuyoruz doğal olarak. Siyah önlükten okul formasına, şu anda uygulama okul aile birliği yüzde 60 oranında okul aile birliğinde veliler eğer forma derse forma, yoksa serbest kıyafet vs. forma deniliyor ama şu forma çoğu kez uygulanmıyor (slâyttan gösteriyor). Okul açıldığında ilk bir ay çocuklarımız bu formayı giyiyorlar, sonra modayı takip ediyorlar. Bunu şekli bir forma bize sunuluyor.
Demin kadınların pantolon mücadelesine değinmiştim, ama şimdi cılkı çıktı. Ha sokaktaki arkadaşı getirmişsin okula uzun saç, sakal, karışmış kişisel bakımı yok. Tabi saygı da duyarım, bu tür giyimli öğretmene bir şey demiyorum arkadaşıma, önlüğüyle, düzenli giyimiyle öğretmenin bir ağırlığı olur. Öğretmenlik özel bir meslek, rol model yapıyorsunuz. Yedi yaşında sekiz yaşında çocuk sizi örnek alıyor, her hareketinizi taklit ediyor. Yani elbette kravat takın anlamında demiyorum veya kesinlikle etek falan anlamında demiyorum ama biraz sulandırıldı bu konu diye düşünüyorum.
ÖRGÜTLENMEDE DE SULANMA VAR, şu anda 2017 verilerine göre 28 öğretmen sendikası var, her üç öğretmenden ikisi sendikalı ama 2001 yılında, o kadar verdiğimiz mücadele 1990 lı yılların başından beri verdiğimiz mücadeleye 2001 yılında nokta konuldu.  4688 sayılı yasa diyor ki, “devlet eliyle sendikaların aidatı verilecek” deniliyor. O zaman devlet eliyle sendika bu kadar olur. Keşke biz eski sistemde kalsaydık da sendikalıyla sendikasız ayırt edilebilseydi. Şu anda sulandırıldı bu konu, örgütlenme de sulandırılmış durumda.
Benim kişisel görüşüm, Öğretmenler Günü her ne kadar 12 Eylül Cuntası tarafından konsa da, bence olumlu bulundu, daha sonra 1966 yılında Birleşmiş Milletlerin öğretmenlerin iyileştirilmesi ile ilgili gün olan 5 Ekim de Dünya Öğretmenler günü olarak kabul edildi. Bunlar olumlu gelişmeler diye görüyorum. Hemen her yerde öğretmenevleri ve lokaller açıldı. Birçok sıkıntılar var ya olumludur diye görüyorum.
Öğrencilere bedava ders kitabı dağıtılmasını olumlu buluyorum. İlkokullarda ünite dergilerinin zorunlu bir şekilde sınıf öğretmenleri tarafından satılması, yardımcı ders kitaplarının ticarileştirilmesi, bazı öğretmenlerin de katıldığı, ne yazık ki pazarlama işlerinin sona ermesi de olumlu bir gelişme olarak görüyorum.  Son olarak çocuğunu ölesiye seven onun için her türlü fedakârlık yapan kişiye ebeveyn anne baba diyoruz, ama bunu başkasının çocuğu için yapan kişi ise öğretmen diyoruz”. 
İlgi ile izlenilen bu konuşmalardan sonra, karşılıklı sorular, cevaplar, tamamlayıcı bilgiler verilerek panel sona erdi.
Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız


SONNOTLAR
(1) Paulo Freire (1921-1997)
Paulo Freire, Recife’de (Brezilya) orta sınıftan bir ailenin çocuğu olarak 1921’de doğmuş, 1997’de yine Brezilya’da ölmüştür. 1929’da ABD’de baş gösteren ekonomik bunalımın Brezilya’yı etkilemesiyle ailesi yoksullaşır. Yoksulların hayatı hakkında ilk deneyleri bu dönemde olur. Eğitim felsefesi konusunda “çarpıcı” çalışmalarıyla tanınır.
Eğitim ve öğrenme sorunlarıyla gençlik yıllarında ilgilenmeye başlar. 1959’da Recife Üniversitesi’nde doktorasını verir. Daha sonra aynı üniversitede Eğitim Tarihi ve Felsefesi profesörü olarak görev yapar.
1947’de halkı özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önerir. Yöntem, piskoposluğun da desteğiyle, Goulart hükümeti tarafından 1963-64’te resmileştirilir. İlk uygulamada, 300 işçiye, 45 günde okuma yazma öğretilir. 1964 darbesinden sonra iki kez tutuklanır, önerdiği yöntem iktidara karşı tehlikeli bulunur ve ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ancak öğretisi pek çok Latin Amerika özgürleşme hareketine kaynak olur. 16 yıllık sürgün hayatının ilk beş yılını Şili’de UNESCO ve Şili Tarım Reformu Enstitüsü’nde çalışarak geçirir. Yetişkin eğitimi programlarında görev alır. Sonra, Harvard Üniversitesi Eğitim Okulu’nda misafir hoca olarak dersler verir. Daha sonra, Cenevre’deki Dünya Kiliseler Birliği’nin Eğitim Bürosu’nda özel danışman olur.
En ünlü eseri olan Ezilenlerin Pedagojisi’ni, Harward yıllarında yazmıştır. Amerika’nın Vietnam’a müdahalesi, 1965’te alevlenip sokaklara dökülen ırk kökenli toplumsal çalkantılar, özellikle öğrenci olayları bu kitaba kaynak olmuştur. Ezilenlerin ve dışlananların sadece üçüncü dünyada var olmadığını anlayarak, üçüncü dünya kavramını coğrafi sınırlarından çıkarıp siyasi alana taşıması da bu kitabıyla gerçekleşir. 1986 senesinde UNESCO’nun “Barış ve Eğitim” ödülüne layık görüldü.
https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitap/ezilenlerin-pedagojisi/267          

(2) Edward Said aslen Filistinli. 1935 yılında varlıklı bir Hristiyan ailenin çocuğu olarak Kudüs'te dünyaya geldi. 1948 yılında ailesi göçmen olarak Mısır'a yerleşti ve İngilizce dışında başka bir dilin konuşulmasının yasak olduğu seçkin koloni okullarında eğitim aldı.
Said, 1951'de Mısır'daki okuldan haylazlık nedeniyle uzaklaştırılınca babası tarafından eğitimini sürdürmek üzere Amerika'ya gönderildi. O yıllar Ortadoğu'nun giderek karıştığı yıllardır. Üniversite eğitimini Princeton ve Harvard'da tamamlar. 1963 yılında New York'da Columbia Üniversitesinde ders vermeye başlar.. Filistin milliyetçiliği hareketine katılır. 70'lerin sonlarında Enver Sedat ve Yaser Arafat tarafından barış görüşmelerine Filistin temsilcisi olarak atanır. Sürgünde Filistin Parlamentosunda 14 yıl görev yapar. 1980'lerin sonunda FKÖ lideri sonunda FKÖ lideri Yaser Arafat'la görüş ayrılığına düşerek barış görüşmelerinde görev almaz ve barış karşıtı olmakla suçlanır. 1985'de İsrail Savunma Gücü tarfından Nazi olmakla suçlanan Said çeşitli tehditler alır. 1999'da "Out of Place" adını verdiği anılarını yayınlamıştır. İngilizce ve Arapça dışında Fransızcayı da iyi bilen Said, Londra'da yayınlanan The Guardian, Fransa'da yayınlanan Le Monde Diplomatique ve Arapça yayınlanan günlük Al-Hayat gazetelerine düzenli olarak yazılar yazmaktadır.
1978 yılında yayınlanan "Oryantalizm" (Şarkiyatçılık) üzerinde çok konuşulan ve tartışılan bir kitap olmuş. Bunu "Kültür ve Emperyalizm", Filistin ve İslam'a dair diğer kitapları izlemiş ve yayınladığı toplam 10 kitabı 14 dile çevrilmiş. Üç ayrı yayınevi tarafından Türkçe'ye de çevrilmiş ve basılmış olan "Orientalizm"dışında Türkçe'de basılmış diğer kitapları; "Filistin Sorunu", seçme yazılarının yer aldığı "Kış Ruhu", "Haberlerin Ağında İslam", "Kültür ve Emperyalizm", "Entelektüel; Sürgün, Marjinal, Yabancı", ve F. Jameson T. Eagleton ve E. Said'in yazılarından oluşan "Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazım".
1990'lı yılların başından bu yana lösemi hastası olan Said, 25 Eylül 2003'te New York'taki bir hastanede 67 yaşında hayata veda etti.  http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1032
(3) Friedrich Wilhelm Nietzsche  (1844-1900) Alman filozoftur. Nietzsche, 15 Ekim 1844’te, Prusya Devleti’nde, Lützen’de doğdu. Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm’in yaş gününde doğduğu için bu isimle vaftiz edildi. Babası ve dedesi rahipti. Mütevazı, Lüteran bir aileydiler. Babası Friedrich Ludwig 1849’da  o zamanlar “beyin yumuşaması” dedikleri bir nedenle ölmüştü. Ailesinde mental rahatsızlıklar vardı.
Nietzsche’nin çocukluğu annesi, kız kardeşi, anneannesi ve iki teyzesi ile geçti. 13 yaşında Pforta eyalet okuluna başladı. Dindar, şımartılmış iyi aile çocuğu olan Nietzsche okulda “küçük Protestan papazı” diye çağrılıyordu. Derslerinde başarılıydı. On dokuz yaşına geldiğinde, papaz olabilmek için Bonn Üniversitesinde ilâhiyat ve klasik filoloji öğrenimine başladı Hayatı evdekiler tarafından planlanmıştı. Nietzsche bundan hoşnut değildi. İlk zamanlardan beri bir isyan duygusu edindi.
Yirmi bir yaşına bastığı Ekim 1865’’te Leipzig’e vardı. Buradaki genelev ziyaretlerinde frengi mikrobu kaptı. Bu yüzden kadınlara karşı muhalif bir tutum edindi. Daha sonra Schopenhauer‘in “İstem ve Tasarım olarak Dünya” adlı eserini okudu. Schopenhauer’in istemin temel rolü ile ilgili tasarımından etkilendi. “Burada her satır vazgeçiş, yadsıma ve kabulleniş çığlığıydı; burada, dünyayı, yani yaşamı ve insan doğasını ürkünç bir muhteşemlikle gördüğüm bir aynaya baktım… 
1867’de bir yıllığına Prusya ordusuna katıldı. Burada geçirdiği kaza sonucu hastaneye kaldırıldı, terfi ve terhis ettirildi. Leipzig’te üniversiteye devam etti. İlkokuldan beri en çalışkan öğrencilerdendi. Profesörlerin beğenisini kazanmıştı. Ancak filologları sevmezdi. Nietzsche’ye göre filoloji, “bir budala tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi” idi. Kararsızlık ve çaresizlik içersinde kaldı. Bu sırada besteci Richard Wagner ile tanıştı. Wagner, Nietzsche’nin babasıyla aynı yaştaydı ve fiziksel olarak da benziyordu. Eksik olan rol modeline uygundu. Onun Schonpenhauer’e olan derin sevgisini de öğrenince, hayranlığı daha da arttı. Wagner de karşılıksız kalmadı ve kendisine yakın buldu.
http://www.dmy.info/nietzsche-kimdir/

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget