Eğitimin Piyasalaşması

Çağdaş Eğitim Derneği’nin her hafta düzenlemiş olduğu konferansların bir başkası “Eğitimin Piyasallaşması” konulu konferans Prof. Dr. Naciye Aksoy tarafından

Eğitimin Piyasalaşması
Çağdaş Eğitim Derneği’nin her hafta düzenlemiş olduğu konferansların bir başkası “Eğitimin Piyasallaşması” konulu konferans Prof. Dr. Naciye Aksoy (1) tarafından 3.3.2018 günü dernek salonunda düzenlendi.
Konferansı, çoğunluğunu emekli öğretmenlerin oluşturduğu dernek üyeleri yanında bazı akademisyenler, eğitim fakültelerinden öğrencilerden oluşan dinleyiciler izlediler.  İki saat süren etkinlikte, ilk bir saat Prof. Dr. Naciye Aksoy’un konuşmasından sonra bir saatte de, karşılıklı soru ve katkılarla sürdü. Eğitim öğretimin dinselleşmesi yanında piyasalaşması konusunda ilginç açıklamalarda bulunan uzman eğitimcinin açıklamalarını yararlı bulduğumuz için okuyucularımıza sunma gereğini duyduk.
Konuşmacı Prof. Dr. Naciye Aksoy, eğitimin piyasalaşması konusunda şunları söyledi:
“-Eğitimde piyasalaşma uzun soluklu ve bir sempozyumun (bilgi şöleni) hatta bir dersin konusu. Çünkü dar bir zamana sıkıştırmak bazı noktaların eksik kalmasına neden olabilir.
Geçenlerde dersimde inceleme yaparken neoliberalizm konusu geçtiği için, yüksek lisans öğrencilerimin neoliberalizm kavramını hiç duymadığını söylediklerinden oldukça yabancı olduklarını fark ettim. Biraz açıklama gereği duydum. Bu gün de genç arkadaşların geleceğini öngörerek, biraz aslında kavramları da, onlara hitaben de açma gereğini hissettim
Eğitimin piyasalaşması konusunda, günümüzde parası olanın yararlandığı bir süreç yaşıyoruz.
Elimde şöyle bir metin var, T.Eğitim Derneğinin kuruluşunda rolü olan TETMEN’in (TETMEN kendince yayınlar yapan bir kurum) 2015 yılında Türkiye Özel Okullar Derneği Eş başkanı Sayın Cem Gülan ile “eğitimde özelleştirme ve piyasalaştırma” konusunda bir röportaj yapılmış ve yayınlanmış. Şimdi Türkiye’de Özel Okullar Derneği Eş Başkanı Sayın Gülan’ın durduğu yerle benim durduğum yer aynı değil. Bir tarafta sadece karı düşünen, ama öbür tarafta da, hani nerede durduğumu, eğitime nasıl baktığımız önemli olduğu için de bu duruşların mutlaka arka planda vermek gerekir diye düşünüyorum.
Özel Okul Derneği Eş Başkanı elbette özelleştirmeyi savunan ayrıla teşvikleri onaylayan, bundan büyük bir mutluluk duyan, “anayasadan güç aldıklarını” söylüyor. Anayasada zorunlu eğitimin özellikle vatandaşlara ücretsiz dağıtıldığını,  ama anayasanın aynı zamanda eğitim öğretim hizmetlerinin yürütülmesinde özel sektöre de açık kapı bıraktığını ve bunun için yasalar çıkardığını da özellikle belirtiyor.  Ve şöyle bir ekleme yapıyor, diyor ki: “Özel okullar bir anlamda devletin parasız olarak yükümlü olduğu bir hizmeti, ekonomik durumu yeterli olan kişilere ücretiyle sunmayı sağlayarak devletin yükünü hafifletmek de, diğer yandan da yarattığı kaynakla resmi okula giden öğrencilere daha fazla imkân sunulmasına fırsat yaratmaktadır.
Acaba özel okullar, devlet okullarına nasıl bir imkân yaratıyor, sorusunu yönelterek de daha derin bir tartışmayı yapmak isterdim, işin doğrusu. Bunun yanınsa “istidam olarak ülkeye, ekonomik olarak da bütçeye ek kaynaklar sağlamaktadır” diyor. Ama slyatlarımıza baktığımız zaman, ek kaynak yaratmanın ötesinde kamu kaynaklarını nasıl iç ettiklerine ilişkin elimizde de yeterince veri var, diye düşünüyorum. Piyasalaşma geniş bir kavram, diğer kavramları da vereceğim tabi ki.
Kimleri etkiledi? Sonraki söyleyeceklerimi başta da belirtmek isterim. Bu gün aslında belli bir yere gelmek paranızın miktarına bağlı olarak değişebiliyor. Aynı zamanda sadece eğitim alanları değil, eğitim hizmeti sunan eğitim emekçilerini de bir o kadar yakından ilgilendiren desteklerini dönüştüren bir kavram aslında.
İçimizde özel okulda görev yapan öğretmen arkadaşlarımız var. Karın tokluğuna bir maaş ve uzun çalışma koşulları içerisinde bir yaşam sürdürmeye çalışıyorlar, bunu biraz açmış olacağız.
Sunumun içinde ne var? Buraya kadar girişti, bundan sonra neler var?
Genel hatlarıyla piyasalaşma içerisinde geçen kavramlar. Piyasalaşmanın kısaca arka planı; piyasalaşmada gerçekten bu kadar vazgeçilmez ve hayatımızı etkileyen bu kavramı, arkasında kimler var, kimler duruyor, kimler destek veriyor; neden nedel bir faktör olarak bunlara değineceğim. Piyasalaşmanın yasal yönetsel dayanakları nelerdir? Acaba kendiliğinden gelişen bir süreç midir? Yoksa bu sürecin işlemesinde nedel yönetsel mekanizmalarda işin bir parçasını oluşturmakta mıdır, bunlar ele alacağız. Nasıl gerçekleşiyor, mekanizmaları, yolları, stratejiler neler?
EĞİTİM ÖĞRETİM BİR HAK VE KAMUSAL HİZMETTİR.
Başlangıçta dediğim gibi, bir özel okul kurumunun yöneticisiyle benim duruşum aynı yerde olmayabilir, çünkü eğitimde piyasalaşma ideolojik bir konudur; pedagojinin ötesinde ideolojik konudur. Bu nedenle ben, durduğum yeri, sizlerle paylaşmak istiyorum, her şeyden önce benim kabulüm, eğitimin bir hak ve kamusal bir hizmet olduğu yönünde. Neden eğitim hak. Bunun üzerinde durduğumuzda, hepimizin görevimiz gereği içinde bulunduğumuz süreç gereği yaşantımız gereği biliyoruz ki, eğitim bizlere hem kişisel olarak, hem mesleki olarak bir yandan da toplumsal bir bütün olarak toplumdaki ekonomik, sosyal, çevresel, politik gelişmelere katkı sunan bir süreç aslında. Bu süreçten dolayı, bu katkılarından dolayı ne olmuştur? Özellikle Uluslararası Evrensel Bildirgesi, beraberinde Ekonomik ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, bunu bir vazgeçilemez, devredilemez bir insan hakkı olarak kabul ediyor. En temel evrensel bir hak olarak kabul ediyor ve böylece de hak olma niteliğini kazanmış oluyor.
Beraberinde eğitim, bireyin cinsel ve sosyal yönlerini de bir bütün olarak geliştiriyor. Aynı zamanda da özgürleşmesine katkıda bulunuyor. Bu nedenle de bir hak kabulünü gerektiriyor.
Öte yandan bize bir şey sunmasa bile, yani bir diploma, meslek statüsü olmasa bile özellikle kendimizi tanıma, gerçekleştirme ve potansiyelimizi aşma konusunda da bir yol gösterici olduğu için, eğitim bundan dolayı da son derece değerli bir hayatımızda alan kaplıyor. Tabi ki demin de dediğim gibi halkları insanın temel haklarını, kişilik haklarını ve diğer haklarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Yani biz eğitim hakkı yoluyla aynı zamanda özellikle düşüncemizi ifade etmekle, seyahat etmekle, korunma, barınma, sağlık haklarımızı nasıl kullanacağımızı, kullanmadığımızda ya da engelle karşılaştığımızda nasıl davranacağımızı da, eğitim yoluyla öğreniyoruz. Dolayısıyla eğitim hakkını kullanıyor olmamız ve belli bir eğitim alıyor olmamız kişisel diğer haklarımızın bir öncülü gibi de düşünebiliriz, kabulünü buradan hareket edebiliriz.
Özetle haklar konusuna değindik, peki bu hak olması ve uluslararası yasalara sözleşmelere giriyor olması, devlete de yükümlülük getiriyor mu? Kesinlikle burada şunu söyleyebiliriz ki, artık bu bir kamu hizmetidir. Yani kamusal hizmet olarak vatandaşlara sunulması gerekmektedir. Bu noktada şunu da belirtmek isterim, kamusal alan, kamusal hizmet, kamusal mal gerçekte o kadar tartışılan aslında literatüre baktığımızda muğlâk gibi görünen kavram. Ama burada özellikle bir kanun bütün tanımları onaylamasa da TDK nın tanımına göre kamu hizmeti nedir, devlet ve öteki kamu tüzel kişileri tarafından halkın genel ve ortak gereksinmelerin karşılanması olarak veriliyor.
Ben bu tanımı biraz daha açarak literatür yardımıyla kamu hizmetini şöyle tanımlıyorum, “piyasanın işleyiş kurallarının tümünden arındırılmış. Nedir bu işleyiş kuralları dediğinizde, kar, verimlilik, performans, imtiyaz, rekabet, özel mülkiyet, serbest girişim, arz talep gibi özellikle bu kurallardan her tür düzey, herkesin eşit bir şekilde yararlanabileceği ihtiyaç değil, aslında bir temel hak olarak da ele alıyorum, kamu hizmetini.
Bu hak olma özelliği aynı zamanda Türkiye’nin de altına imza attığı ekonomik ve sosyal kültürel haklar uluslararası sözleşmenin 13. Maddesinde de ayrıntılı bir şekilde belirtiliyor. Anayasada BM ile ilgili anlaşma ve sözleşmelerde genel olarak vurgulanan temel, eğitimin zorunlu ve parasız olduğu; eğitim kademelerinde eğitimin parasızlık vurgusu pek yapılmıyor. Bahdettiğim Ekonomik Kültürel Haklar Sözleşmesi özellikle parasız eğitimin temel öğretimle sınırlı olmayacağını yüksek öğretimde bu şekilde parasız olarak yaygınlaştırılacağını vurgu yapıyor. Bunun en ayrıntılı olarak yasal belgelerde, biraz yüksek öğretime de vurgu yapıyor. Ama Lima Bildirgesinde, Lima bildirgesini madde olarak hepsini söylemeyeceğim. Ama “her insan eğitim hakkına sahiptir” ve özellikle bu yasaların devlete getirdiği yükümlülükleri olarak da şunu u söylüyor, “her devlet her türlü renk, dil, din, politik ya da başka görüşün veya toplumsal köken, ekonomik ve başka bir statüye ilişkin olarak ayırımcılık yapmadan eğitim hakini güvence altına almalıdır”. Her devlet ulusal gelirinin uygun bir miktarını eğitim hakkından tam anlamıyla yararlanmasını sağlamak amacıyla da ayırmalıdır”,  şeklinde ilgili maddeyi bize bildiriyor.
Fakat tüm bu yasalara yönetmeliklere, uluslararası sözleşmelere rağmen 1980 lerden bu yana kamusal her şey saldırı altında. Saldırıdan etkilenen ne önemli şeylerin başında da kamusal eğitim dediğimiz temel parasız eğitim hakkımız geliyor.
Bu süreçte ne oldu, diye baktığımızda özellikle karşımıza ne çıkıyor, ideoloji ya da neoliberal politika karşımıza çıkıyor. Resimlere baktığımız zaman Dünya Bankasını görüyoruz, serbest piyasayı görüyoruz, elitleri görüyoruz,  iktidarı görüyoruz, toplumcu değil bireyseli görüyoruz, IMF yi görüyoruz, uluslararası ticareti görüyoruz, birleştirmeyi görüyoruz, devletin küçülmesini öngören bir ifade var. Gerçekten neoliberalizm de çok bir çırpıda anlaşılması kolay değil, yine neoliberalizm nedir, değimde “özel mülkiyetin mülkiyet haklarının mutlak güvence altına alınmasını, serbest piyasa, serbest ticaretin, devlet eğitim, sağlık, güvenlik alanlarda bir güvence yaratılmasının öngörüyor.
Özellikle şunu düşünelim, deneyimli olan izleyicilerimiz biliyorlar, bir zamanlar çok rahatlıkla çeşmeden içtiğimiz, doldurduğumuz suları artık para karşılığında satın alıyoruz ki bu da bir piyasanın oluştuğunu gösteriyor.
Devletin bu piyasaları oluşturduktan, yarattıktan sonra da buradan elini çekmesini ve özel sektöre devrini öngörüyor. Beraberinde neyi öngörüyor, ya da neyi öngörüyor, “devlet piyasalara müdahale etmesin, devletin müdahaleci ve sınırlayıcı olmasın ve aynı zamanda sosyal hizmet alanlarından çekilsin, bu alanları da özele devretsin”.  Sosyal güvence dediğimiz, taşıma, güvenlik, sağlık gibi özellikle toplumsal ihtiyaçlarımıza dönük olan alanlar.
Bir yandan da devletin sosyal haklardan kısıtlamaya giden bir politika pratik teorisi, devletin insan haklarında kısıtlamaya gitmesi nedir? Bir zamanlar büyüklerimiz, emekli olunca ev alacağım, araba alacağım” diye hayal eder. Bu gün aramızdaki gençlere sormak istiyorum, “nasıl bir gelecek tahayyül ediyorlar ve gerçekten fakirlik, sosyal güvence,  yani güvenceli istihdam onlar için ne anlama geliyor?
Liberalizmle ilgili bir diğer kavram, küreselleşeme kavramı, tekelleşme 1980 den sonra hayati konularda aslında daha özgür olacağımızı, insanlar arasında kaynaşma olacağını, serbestçe doluşabileceğimizi söyledi, empoze (dayatılmış) yolu izlendi ama şu haritaya baktığımız zaman kaçımızın serbestçe dolaştığını, şöyle söylüyor, “muhtaç insan özgür insan değildir, eğer çalışanlar olarak, halk olarak muhtaç isek özgür dolaşamadığımızı haritada gösteriyor. Microsoft, Coca Cola, Kia Mekdanıt vb hayatımız için küreselleşmiş ve ulus ulus dolaşan ve de küreselleşmeyi en iyi kullanan sermaye grupları olduğunu görüyoruz.
Küreselleşme de muğlâk bir kavram tabi ki baktığımız zaman, bu muğlâklığı nerden geliyor? Yine içinde potansiyel bir şey barı8ndırması, Dünya Bankası yöneticisi olmuş aynı zamanda Nobel ekonomi ödülü almış, Josef klik küreselleşmeyi tanımlarken, “ülkelerin ve dünya halklarının bütünleşmesi, denk geldiğimiz noktada ne kadar bütünleştik diye baktığımızda, sorunun cevabı aslında çok açık.
Öte yandan gerçekten emperyalistlere karşı, özellikle ufkumuzu açan Fikret Başkaya’ya baktığımız zaman o da küreselleşmeyi özellikle “kapitalist sömürünün yeni bir biçimi, emperyalistin yoğunlaşması olarak” tanımlıyor.
Özelleşmeyi bu bağlamda bu tanımda aldığımızda belli dönemler ön plana çıkıyor, mesela 16. Yüzyıldaki keşifler, özellikle coğrafi yollar, ipek yolları gibi, daha sonra 18. Yüzyıldaki sanayi devrimi ve son olarak İkinci Dünya savaşından sonraki atılımlara baktığımız zaman küreselleşmenin belli dönemlerde daha çok hayatımıza girdiğini, giren bir kavram olduğunu görüyoruz.
Buradan hareketle, konumuz piyasalaşmaydı, piyasa ne? Yani neoliberalizm ve küreselleşme, piyasa birbiriyle ilintili, birbiriyle örüntülü kavramlar.
İtalyanca’dan gelen bir kelime “Pizza” ne demek, TDK mu da şöyle açıklıyor, diyor ki, satıcıların mal satmak için bir araya geldiği yer, Pazar. Hatta bir Rıfat hocamız bir yazısında şöyle diyor, “nasıl ki at pazarı varsa, eğitimden at pazarından bahsedemeyiz ama bir şey alınıp satılıyorsa, artık bir pazar özelliğini söyleyebiliriz. Alışveriş fiyatı geçerli fiyat, örneğin bu gün çok duyuyoruz, fındık piyasası, tütün piyasası, şeker piyasası gibi arz ve talebin karşılaştığı alan” diyor.
Bu tanımlardan hareketle biz, eğitimde piyasalaşmadan ne anlıyoruz, diye baktığımızda eğitim süreçlerinde üretilen bilginin, emeğin bir mala dönüştürülmesi, bu malların alını satıldığı bir pazarın geçerli fiyatın oluşturulmasını tanımlayabiliriz. Hem tanımda mal geçtiği için malı açıklamak isterim. Bulmaca çözenler bilir, emtia olarak bilinen eski dilde sorulur. Mal nedir, alınıp satılabilen her türlü ticaret eşyası.
Peki, buradan ticarete geçelim; ürün, mal ve benzeri alım satımı, aynı zamanda nedir, kar elde etmek için yürütülen her türlü alım satım etkinliği.
Eğitimin ticarileşmesine eğitim kurumlarının yan ürünlerinin destekleyici hizmetlerini alım satım etkinliğinin pazarlama etkinliği haline gelmesine diyoruz. Şimdi literatürde ya da günlük dilde piyasalaşma, ticarileşme, parasallaşma, metalaşma birbiri yerine geçen aynı anlamda kullanılan kavramlar. Ben burada kesin bir ayırım yapmak istemiyorum. Nihayetinde vardığımız nokta eğer bir şey parayla alınır satılır hale geldiyse, emeğimizi bile bir parasal değer olarak ölçülüyorsa, burada bir, ister ticarileşme diyelim, ister piyasalaşma diyelim, sonuçta bir parsalaşma durumuyla karşı karşıyayız.
Eğitimin Piyasalaşması

ÖZELLEŞTİRME NEDİR?  Devlete ait işletmelerin, devlet tarafından yürütülen hizmetlerin özel sermayeye devredilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Benim imcelemelerim şunu gösteriyor, Türkiye dışındaki ülkelerde daha çok özelleştirme kavramı kullanılmıyor. Türkiye’de piyasalaştırma kavramını biraz daha ağırlıkta olduğunu da görebiliyoruz.
Bu Piyasallaşmaya Nasıl Geldik?  Hani ne oldu, dediğimizde de aslında yine ben genç arkadaşları göz önünde bulundurarak şöyle geri gideyim.
Kısa bir bilgi vermek isterim. 19. Yüzyıl gerçekten emek hareketlerinin, emek örgütlerinin mücadelelerini tanıklık eden bir dönemdi. Bu mücadeleler sonucunda da emek hareketleri büyük bir kazanç elde etti, özellikle sosyal haklarıyla ilişkili. Bu haklar nedir? Özellikle sosyal güvenliğin sağlanması, kafa sağlık hizmetlerinin sunulması, devletin bu hakları koruma, sunma yükümlülüğünün olması.
Bunlar şöyle İkinci Dünya Savaşından sonra da zaten devletlerin yasalarına, yönetmeliklerine giriyor, bir güvence olarak giriyor. Ne var ki ömrü çok kısa bu hakikaten refah devletlerin dediğimiz devletlerin ömrü çok kısa. Özellikle küresel sermaye 1970 deki birazcık ekonomik bunalımı bahane ederek de saldırı oklarını çıkarıyor, bu oklarını neye yöneltiyor? Emek örgütlerine, demokrasiye ve sosyal devlete bir saldırı şeklinde yürütüyor. Peki, bu saldırının arkasında nasıl gerçekleşiyor, dediğimizde temel aktörleri görüyoruz ki, gerçekten çok masum görünen kuruluşlarmış gibi olsa da, aslında tüm küresel sermayenin planlanması, yürütülmesi ulus devletlere dayatılmasında da bu aktörleri görüyoruz. Sadece küresel değil, yerel aktörlerin de bunlarla işbirliği yaptığını görüyoruz. Mesela bunlar kimler dediğimizde de IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, OİSD, AB, Birleşmiş Milletler ve sivil toplum kuruluşları. Burada bir açıklama yapma ihtiyacı duyuyorum.
Şimdi Birleşmiş Milletler (BM) nasıl oluyor da gerçekten özelleştirme sermaye piyasalaşma konusunda rol üsleniyor dediğinizde gerçekten bir kez daha teyit etmek için son birkaç gündür yine BM lerin sayfasını didik didik ettim. Birleşmiş Milletler aslında kendisini hani bir aile birliği olarak tanımlıyor ve bu aile birliğinin en temel uzmanlaşmış organları olarak da IMF ve Dünya Bankasını sıralıyor, diyor ki, “biz ayrılmaz bir aileyiz aslında. Dolayısıyla da özellikle Deyvid Harvey bu tür kuruluşları, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarını da küresel sermayeye hizmet eden yani kaleyi içten fetheden Truva atları şeklinde de tanımlıyor. Neden SDK lara neden böyle Truva atı benzetmesi var dediğimizde şöyle deniyor, “devlet temel hizmetlerden elini çektiği zaman ve bu hizmetleri sunmadığı zaman bunun yerini kim dolduruyor, hayırsever kuruluşlar, ülkemizde de bu kuruluşların farklı isimlendirmelerini görüyoruz, yani bu kuruluşlar kötüdür anlamında demiyorum. Bu tür oluşumlara da yetenektir diyorum, örneğin Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği pek çok kız çocuğuna, kadına eğitim olanağı sunuyor ama bir taraftan da kiminle işbirliği yapıyor, diye baktığımızda da özellikle arkasında da bir küresel güçler olduğunu görebiliyoruz.
Öbür taftan yerelde bunlar kendi başlarına bir karar almıyor, kimlerle işbirliği yapıyor, dediğinizde siyasal iktidarlar, küresel aktörler en büyük işbirlikçileri olarak karşımıza çıkıyor.
Yine Türkiye’de hatta kendilerine şöyle enteresan şurada bir iki bilgiyi de vermek isterim, aktörlerle ilişkili. Örneğin Dünya Bankası kendisini yoksullukla mücadele eden bağımsız ve yoksullara karşı ilgili bir kuruluş olarak tanımlıyor, çok enteresan. Yani yoksullarla mücadele yoksullukla ilgili bir kuruluş. Bunu şöyle yapıyor, kredi temin ederek, özellikle Üçüncü Dünya ülkelerine, hem Dünya Bankası, hem IMF kredi temin ederek borçlandırma yolunu güdüyor. Bu borçların faizi ile ödenmesi, iç borç açığının ve kamusal hizmetlerinde nitelikli bir şekilde sunulamamasına yol açıyor.
Yine enteresan bir bilgiyi vermek isterim, size. Dünya Bankası aslında Uluslararası Araştırma Geliştirme Bankası. IBRD dediğimiz kısa adıyla aynı zamanda Uluslararası Finans Kuruluşu, Uluslar Arası Kalkınma Birliği gibi bir dizi uluslararası finans kurumunun da genel adı. Yani Dünya Bankasının uluslararası araştırma ve geliştirme bankası olan IBRD ye mensup olmak için bir ülke öncelikle de uluslararası para fonuna katılmak zorunda, yani bu kurumlar birbiriyle o kadar iç içe geçmiş, o kadar birbiriyle girift ilişkileri var, birbirini kollayan ilişkileri ar ki gerçekten anlamak oldukça zor. Bu gün Dünya Bankası özellikle okul önceki eğitimdeki, yeterince sunulmuyor, mutlaka özel eğitime açılmalı gibi söylemleri raporları da var.
Buradan şimdi piyasalaşma nasıl ilerliyor, nasıl yürüyor dediğinizde öncelikle şu bilgiyi vermek isterim, özellikle genç arkadaşlar için de bu önemli bir bilgi olabilir. Tabi ki bu durduk yerde olmadı bu küresel aktörler, öncelikle ABD den başlayarak, mesela Arjantin’de, Şili’de, Türkiye’de bir güç kullanma yoluyla bir darbe sonrası hayat bulmaya başladı. Darbelerden sonraki ortamlar hatta bu gün çok canlı yaşadığımız KHK larla yönetilen bir ortamda biz özelleştirmeleri devirleri de birebir gözlüyoruz, gözlemleyebiliyoruz. En yakın örneği de Şeker Fabrikalarının satışı mesela. Şimdi bu nedir, darbelerden sonra yasalar, uygulamalar gerçekleşiyor.
Ama bir de bunun görünmeyen yüzü var. Daha doğrusu biz görüyoruz artık, çünkü çocuklarımızın eğitimi için kâğıt parası, etkinlik parası, servis parası kullandığımız her hizmet için yararlandığımız her hizmet için aslında bir para ödüyoruz ama bir de gerçekten böyle fark etmeden sinsice aramıza sızma durumu var, hani kanserin yayılması gibi diyeyim. Bu nasıl oluyor? Kurumsal sosyal sorumluluk, sponsorluk (destekleyici), yardım, hayırseverlik, araç gereç promosyonları, eğitim siteleri gibi. Amfide rıza meşrulaştırma var, örneğin Epıl diyor ki kamu malı ve hizmetlerinin değerinin düşürülmesi, tahrip edilmesi yoluyla bireylerin kamuya ait kötü, özele ait olanı iyi kabul etmesi aslında bu piyasalaşmanın bir ayağını oluşturuyor.
Hatta aramızda Hasan Hüseyin Aksoy hocam da bunun zaman içinde zihinlerde bir dönüşüm yarattığını, artık kendiliğimizden buna rıza gösterdiğimizi belirten bir yazısı da var.
İçerdeki bu açık yollar ne diye baktığımızda 24 Ocak 1980 kararları, hemen metnime bakarak şöyle söyleyeyim, darbe sonrasında Özal aracılığıyla çıkan kararlar diyor ki, “devletin ekonomik alanlarındaki faaliyetlerini, müdahalesi kısıtlansın, özel kesimin motor gücü olduğu öngörülsün”, diyor.
Hemen daha sonra anayasa var, anayasada da vakıf üniversitelerinin açılmasına yönelik hükümler yer alıyor. 5 Nisan 1994 deki istikrar programı var, yine Tansu Çiller döneminde; arkasından Dünya Ticaret Örgütüyle Bağlantısızlığı GAP Ticaret Genel Anlaşması var. Bu hizmet ticareti genel anlaşması şöyle diyor: “Tüm hizmet alanları yani kamusal hizmet alanları serbest piyasaya açılsın, mevcut düzenlemeler genişletilsin, hukuki işlerlik kazandırılsın” diyor ve aynı zamanda çok taraflı yatırım ve ticaret anlaşmalarını öngörüyor.
Bolonya süreci var, biraz yüksek öğretimle ilişkili karşımıza çıkıyor ki, özellikle Bolonya’da baktığımızda yükseköğretim sürecinde tümden piyasa koşullarına bağlanmasını öngörüyor. Bununla birlikte yasal metinlerimiz neler.
5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunun: Bu kanundan bazı maddeleri paylaşmak isterim, özellikle 12. Maddeye baktığımız zaman, diyor ki, “kurumlar sadece (gerçekten bu maddede bir ironi var, hatta anayasadaki 130. Madde şöyle söylüyor: “kazanç amacına olmamak şartıyla vakıflar tarafından yüksek öğretim kurları açılabilir” diye bir ifade kullanıyor. )  5580 Sayılı yasa da diyor ki, “faaliyetlerini sadece kabahat bağlamak için düzenleyemezler, ancak Türk Milli Eğitiminin amaçları doğrultusunda eğitimin kalitesini yükseltmek, gelişmelerine fırsat ve imkân verecek yatırımlar ve hizmetler yapmak üzere gelir sağlayabilirler”, diyor. Yani kazanç sağlayamazlar, gelir sağlayabilirler.
Bu bir, bugün tabi ki, bir kelime oyunuyla, eğer dikkatinizi çektiyse Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesiyle ilişkili Nihat Ergün Bakan, “bu gün özelleştirme değil, sosyal özelleştirmedir” ifadesini kullanıyor. Yani orada insani bir kavram olan sosyalliği vurgulayarak aslında zihinlerimizi algısal yanılgı da yaratıyorlar.
Kalkınma planlarımız var aslında uzun dönemli beşer yıllık dilimler halinde (bazen bu dilimler uzayabiliyor), kalkınma planı var. 9. Kalkınma Planında diyor ki, “eğitime ayrılan özel kaynaklar eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacak şekilde yönlendirilecek bütün eğitim kademelerinde özel sektörün payı artırılacak, kamu kaynaklarına en fazla ihtiyaç duyan kesimlere yönlendirilmesi sağlanacaktır” diyor. Burada bir özelleştirmenin yolunun açıldığını görüyoruz.
Elbette ki vakit gereği ben burada ilgili bütün yasaları alamıyorum ama sizin yine yakından tanıklık ettiğiniz ve 5580 Sayılı Yasaya eklenen bir resmi gazetede yayınlanan bir karar var. 2014-2015 Eğitim Öğretim yılında özel okullarda öğrenim gören öğrenciler için eğitim öğretim desteğinin verilmesine ilişkin bir tebliğ de yer alıyor. O yıldan bu yana da çocuğunu özel okula gönderen kişilere verilecek belli bir miktarda ödeme yapılıyor her çocuk başına.
Şimdi bunlar açık yollar, aslında yasal yollar. Bir de farklı stratejiler izleyebiliyor.
Bunları ben adım adım hepsini uzun uzun vermeyeceğim. Nasıl oluyor diye baktığımızda, bunlar yük aktarma şeklinde yük satışı şeklinde özellikle gerçekten konumları gereği ya da nitelikleri gereği değerli olan arsalar mesela İstanbul’da pek çok yerde okul binaların satışı gibi. Gönüllülük var, burada rıza gösteriyoruz ve kendimiz ödemeye razı oluyoruz. Yine kendi kendine yardım dediğiz bir kavram var. Tüketici ücreti dediğimiz bir uygulama şekli var. Şunlar da yapılabiliyor, bir okulun sürdürülmesinde gerekli olan temizlik güvenlik gibi örneğin bir okulun bakım vb konularda artık görüyoruz, her okulda kiralanan temizlik görevlisi taşeron şirketlerden kiralanan temizlik görevlileri yer alabiliyor.
İmtiyaz ve kupun, nakdi yardımlar, sürbansiyonlar var, ücret tarifesinin serbest bırakılması var.
Kurumsal sosyal sorumluluk örtük stratejiler. Biz fark etmeden aslında eğitim sistemine giriyor. Biz eğitimciler bunları iyi niyetli uygulamalar ya da girişimler olarak görüyoruz. Gerçekten büyük küresel şirketlere de payanda sağlıyor.
Mesela küresel Algida, ürünlerini yemişizdir, bir şekilde okula sızmanın bir yolunu buluyor. Bu nedir diye baktığımızda, diyor ki, okulunuzda kampanya yürüteceğim, çocuklarımızda okulda obezite gittikçe artıyor, eğer hareket ettirsek bunu obeziteyi önleyebiliriz diyor. Milli Eğitimde bir protokol imzalıyor. Üniversitelerden uzman kişiyi davet ediyor, bu uzman kişilerle bir program hazırlıyor, okullarımızda diyorlar ki “sizin için de sağlımız açısından son derece önemlidir ama süt tüketemiyoruz, süt tüketemediğimiz anlarda bu süt ihtiyacımızı, bu gıda eksiklimizi gideren bir maddedir dondurma var”, dondurma tüketmenin bir yararı yoktur diyor. Çocuklara okulda kendi logolarını reklamlarını taşıyan formalar, balonlar hediyeler veriyorlar, bu bir ikna süreci. Çocukken aslında zihnimize giren bir dönüşüm süreci de beraber etkileniyor. Hepimiz şunu yaşamışızdır, bir kâğıt mendil almaya gittiğimizde “selpak verir misiniz” diyoruz, reklam ismini söylüyoruz, aslında. Burada da çokça bir marka bağımlılığın oluşmasında olmuş oluyor. Bunların tamamı devlet okulunda gerçekleşiyor. Mesela maksimum eğitim diyerek de, zihinde kalacak bir logo, içini boşaltan bir unsur olarak da ortaya çıkıyor. Mesela Nestle’nin birim projesi var. Okul ortamlarında çocukların temel bir gıda hakkı olarak öğle yemeği, sabah kahvaltısı verilmesi yerine, çocuklarımızın beslenmesi yine bir şirkete devrediliyor. Nestle ne yapıyor, Danone yoğurtları temin ediyor okullara. Danone’den çıkan kaplarda da okul öncesi eğitiminde de bir materyal haline geliyor ve öğretmen-öğrenci eliyle Danone reklamını yapmış oluyor. Resimde Mamak’da okul öncesi bir eğitim kurumu. Tursil, tursilin akıllı çocuklar (slâyttan görülen) okuyan, yazan aynı zamanda reklamı olan bir unsur. Okuluna giderek logolarının olduğu kuponlar dağıtılıyor, kütüphane açılıyor, slâyttan Tursilin akıllı çocukları var. Kolgenit parlak gülüşler, parlak gelecekler; yine ürünlerini promosyonlarını dağıtıyorlar.
Piyasalaşma eğitimin şeklini sürecini değiştiriyor. Okula böylece bir şirket girince beden eğitimi, hayat bilgisi derslerin sürelerinden çalınıyor. Diş sağlını düşünürken, kendi keselerine uygun bir alt yapı oluşturmuş oluyorlar. Bazen atanması yapılmamış öğretmenler de bu şirketlerin işlerinde görev almış oluyorlar.
Öğretmenler için el kitabı hazırlıyorlar, çocuklar için kitaplar, dergiler, broşürler, materyalleri hazırlıyorlar, kendi reklamlarını koyuyorlar. Beypazarı’nda bir okulda ergenlik dönemi projesi orkit firmasının bir reklamı (slâyttan) Reno’nun bir trafik eğitimi. Sınıfta öğretmenin yerini bir şirketin alması içimi acıtmıştı. Yani kısaca tüm ilgili okullarda firmalar faaliyetlerini sürdürebiliyorlar. Böylesine faaliyetler çok.
Burada şunu belirtmeliyim, çocuklar aslında üç tür pazarı oluşturuyor.
Birincil Pazar dediğimiz, kendi küçük harçlıkları var, büyüklerinden elde ettiği aldıkları harçlıklar teşkil ediyor. Bunun için meyve suyu CAPİ markası var. Çocuklar şu kadar harçlığa sahip oluyor, biz, biz şu kadar mg lık paketler hazırlayalım, alabilsinler, harçlıklara göz dikiyorlar.
İkincisi Etkileme Pazarı, ebeveynlerin tercihlerini etkiliyorlar. Şu “marka araba alalım, bu marka diş macunu alalım”. Aslında orada bir etkileme pazarını oluşturuyorlar.
Bir Üçüncü Pazarda  Gelecekteki Pazar. Bu günün çocukları geleceğin yetişkinleri olarak bu ürünlere, markalara aşina hale geliyorlar. Kurumsal sorumlulukta buraya baktığımızda bunların örtük gerçekten fark etmeden ve çaresizce öğretmenlerimizin uymak zorunda kullanmak zorunda olduklarını söyleyebilirim.
Etkileri Nedir?Buna baktığımız zaman, öğretmen emeğinde bir dönüşüm var, içerikte bir dönüşüm var. Programlarda baktığımız toplam kalite, girişimcilik, rekabet hatta 652 Sayılı Örgüt ve Teşkilat Yasasında 2011 de çıkan “bakanlığın temel görevlerinden birisi küresel düzeyde rekabet edebilecek bireyler yetiştirmektir”, diyor. Aslında bütün potansiyellerini geliştirecek örgüt kuracak, onlara iyi bir vatandaş olacak nitelikleri değil de sadece küresel düzeyde rekabeti vurgulayacak bir maddesi de var. Tüm aslında kamusal alanların bu şekilde tahrip edildiğini görüyoruz. Emekteki dönüşüme baktığımız zaman yani çünkü bu piyasalaşma ve özellikle öğretmen emeğinde büyük bir dönüşüm yaratmış durumda.
Eğitimin Piyasalaşması
ÖĞRETMENLERİN KADEMELEŞTİRİLMESİ; ücretli sözleşmeli kadrolu şeklinde değerleştirilmesine, itibarsızlaştırılmasına ve son hafta özellikle, ara ara bir gündeme getirilip geri çekiliyor, aslında halkın nabzını alıştırılma süreci izleniyor. Son bir hafta on gündür, yine performans değerlendirilme çok gündemde. Ve bu süreçte de artık öğretmenlerimizi biraz puanlamaya tabi tutarak verimli ve verimsiz olarak ayıracağız, nitelendireceğiz ve de daha da güvencesiz hale geleceğiz.
Aslında puanın ötesinde bu şudur, “sen benim işime yarıyorsun, yaramıyorsun, güle güle”! Niye çünkü puanın düşük geldi!
Puan verecek kişilerin nitelikleri açısından baktığımızda veliler, meslektaşları, meslektaşların puan veriyor olması mesleki örgütlenmeyi ve dayanışmayı kıran bir unsurdur aslında. İdarenin puan veriyor olması itaati öngören bir uygulamadır aslında.
Gelen uygulamaların, ya da çıkarılan yasa ve yönetmeliklerin kesinlikle tesadüf olmadığını, son derece bilinçli bir şekilde hayatımıza girdiğini vurgulamak isterim.
EĞİTİMİN YAPISI içeriği ders kitapları, örneğin       hayat bilgisinde bir konu var, sınıf öğretmeni olduğum için sınıflara da giriyorum, takip ediyorum, “kendinizin tanımını yapın” demiyor.”Kendinizin reklamını yapın” diyor. Aslında pazarlama, bireyin kendisini pazarlamasına dönük bir bilinci ilkokul düzeyinde vermeye çalışıyor.
Özellikle bu piyasalaşma neye yol açıyor? Dediğimizde, daha makro düzeyde sınıfsal, bölgesel, cinsiyet eşitsizlikleri de derinleşiyor.
Geçenlerde bir haberde dinledim; teyide muhtaç, sadece basından edindiğim bir haber. Örneğin 4+4+4 eğitim uygulamasından sonra bir milyon çocuğun, ilköğretim çağındaki bir milyon çocuğun okula gitmek yerine, tarikatların eline terk edildiğini söylüyor.
Aslında bu piyasalaşmayı dinselleşmeyle birlikte almamız gerekiyor, çünkü ikisi birlikte yürüyen mekanizmadır, ayrı düşünmek mümkün değildir.
Şimdi yanan çocuklarımızı, okulu olmadığı için başka yerlere sığınan çocuklarımızı düşündüğümüzde de, bu cinsiyetler arası gerçekten ayrışma ve 4+4+4 düzenlemesinin getirdiği, özellikle ikinci dörtten sonraki açık öğretim yoluyla zorunlu eğitimi sürdürüyor olmakta, bu derin eşitsizlikleri derinleştiriyor.
Özel okullar kendilerine sunulan olanaklarla imtiyazlı konuma gelirken, kamu okulları da hayırseverlerin sadakasına muhtaç hale getiriliyor. Bir anlamda ta başta bahsettiğim “eğitim bir haktır ve bir kamu hizmetidir” dediğim kavram aslında hayırseverlerin lütfüne terk ediliyor. Bu gün eğer onlar lütfederlerse, sürekli eğitimi alabiliyoruz ama onların vicdanı harekete geçmiyorsa,      bu haklarımızı kullanamıyor oluyoruz.
Direnç tek başına olacak bir şey değil. Örgütlü mücadeleler, örgütlerimizin etik düzenlemeler, yani nasıl ki RTÜK TV daki sözleri kırpıyorsa, sigarayı, alkolü flülaştırıyorsa, sendikalar mesela bu gizli örtük yollarla ilişkili bakanlığa baskı uygulamalı, yeni kodlar geliştirmeli, örneğin, reklamını yaparak giremez, örneğin, Algida Max dondurma, “ben onları hareket ettiriyorum, yani yasa çıkarıyorum oynatıyorum” diyor. Dondurmanın içindeki sade süt söyleniyor fakat diğer koruyucu gıda maddeleri ya da diğer zararlı maddelere bir vurgu yapılmıyor, aslında. Bu nedenle özellikle eğitim örgütlerinin de bu konuları biraz daha detaylı ele alırsa bir mücadele stratejisi geliştirmesi gerekiyor”.
İki saat süren bu genel açıklamadan sonra, salonda bulunan eğitimcilerin karşılıklı sorular, açıklama, tamamlama bölümü ile etkinlik sona erdi.
Fotoğraf: Prof. Naciye Aksoy’un yayındaki Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Nazım Mutlu.

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR
(1)Naciye Aksoy: Prof. Dr. Naciye Aksoy Gazi Üniversitesi, Gazi Eğiti Fakültesi Temel Eğitimi Bölümüm Sınıf Eğitimi Ana Bilim dalında görev yapıyor. 1968 Karaman doğumlu. A.Ü. Eğitim Fakültesi Eğitim Birimi planlaması bölümünde lisans, 1993 yılında H. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Planlaması ve teftişi ekonomisi bilim dalında yüksek lisans 1999 yılında da Sansinati Ün. 1991 yılında G.Ü. de araştırma görevlisi olarak göreve başlayan Aksoy, halen aynı üniversitede görevine devam ediyor.
Sınıf Yönetimi, Çocuk Hakları, Nitel Araştırma görevini yürüten Aksoy’un “Eğitimde Ticarileşme Özelleştirme, Çocukların oyun, Beslenme Hakları, Demokratik eğitimi konularında yayınları bulunuyor.

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget