Haziran 2020
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Sayenizde Kadının Sadece Adı Kaldı
AKP Milletvekili Özlem ZENGİN ne demişti?
“AK Partiden önce kadının adı yoktu”
AKP'li sözde kadın olan Özlem ZENGİN; bir anlamda, kadınlarla ilgili doğru söylemiş bize göre.
Her nekadar, rahmetli gazeteci ve yazar İnci ASENA; kadınların, erkeklerle eşit yurttaşlar olmalarına rağmen, toplumumuzda kadına değer verilmemesini, kadının yok sayılmasını, itibarsızlaştırılmasını, can güvenliklerinden yoksun olmalarını ifade etmek için,  “Kadının adı yok” demişse de; tüm sağ iktidarlar ve özellikle de AKP iktidarı döneminde;  kadın,  toplumdan o kadar dışlandı, soyutlandı, itibarsızlaştırıldı, erkeklerle eşit bireyler olarak kabullenilemez oldular ki; aslında kadının tadı ve tuzu kalmadı, ikinci sınıf insan sayılarak, horlandılar, yaşam hakları ellerinden alındı, sevgilileri,  eski ve yeni kocaları tarafından,  sokak ortasında,  halkın ve kolluğun gözleri önünde canlarına kıyıldı ve kıyılmaya da devam ediyor.
AKP iktidarı, demokrasinin ve demokrasinin gereği tüm kurumların içini boşalttığı ve demokrasiyi yok ettiği gibi, kadının;  insan ve erkeklerle eşit birey olmaktan kaynaklanan tüm hakları,  ellerinden alınmaya başlandı, kadının içini boşalttılar, elma şekerinin sapı gibi, kadının sadece adı kaldı adeta.
Bu nedenle, AKP Milletvekili Özlem ZENGİN çok haklı. Bize göre,  istemeden de olsa, çok doğru söylemiş.
AKP iktidarı döneminden önce,  birey olarak bazı eşitsizliklere ve haksızlıklara  maruz kalsa da, birey olarak iyi kötü, kadının bir varlığı söz konusuydu, en azından can güvenliği ve en doğal hak olan yaşam hakkı vardı.
AKP iktidarından sonra, kadının;  eşit birey olarak sahip olması gereken,  en başta yaşam hakkı olmak üzere,  tüm hakları kadınlara çok görüldü, tüm hakları evrak üzerinde kaldı, kadının kala kala,  sadece adı kaldı elinde.
Eskiden olduğu gibi, kadınlara bir yerlere seçilmeleri ve atanmaları için kotalar kondu, bazı makamlar kadınlara hak görülmedi, lütuf olarak,  ilan edilen kotalarla sınırlı olarak önemli mevkilere geldiler, bu kotalar da tamamen doldurmadı tabi.
Kadın, her geçen gün artarak,  yarım ve eksik etek insan muamelesi görmeye devam ediyor.
Kadın, çocuk doğuran, erkeğine yemek pişiren çamaşırlarını yıkayan, erkeğin seks ihtiyacını gideren, kendisinin arzu, istek ve umutları olmayan, toplum ve aile içinde iradesi yok sayılan, erkeklerle anayasal eşit haklara sahip olan bireyler olarak kabul edilmeyen, insan müsveddesi olarak görülmeye başlandılar.
Özellikle geri kalmış ve kırsal bölgelerimizde; kadınlarımız,  çocuk yaşta istemediği halde, yaşça kendisinden çok büyük erkeklerle zorla evlendirilerek, henüz çocukluklarını yaşayamadan,  çocuk gelin olarak hayata adımlarını attılar.
En yetkili ağızlar; kadına yüksek sesle gülmeyi yasakladılar, bu kadınlara kötü gözle bakıldı, hamile kadınlar sokakta dolaşamaz dediler, kadının başı zorla örttürüldü, kadınlar doğuracağı çocuk sayısını dahi özgür iradesiyle belirleyemez hale getirildiler, en yetkili ağızlar kadınların doğuracakları en az çocuk sayısını belirlemeye kalkıştılar ve sonra da, ihtiyaç fazlası doğan o masum çocukları aç ve işsiz bıraktılar.
Kadın eğlenemez, gülemez dans edemez, erkeğine itiraz edemez, başını açamaz, kendisini sözde erkekleri tahrik edecek hiçbir insani davranışta bulunamaz, ruhsuz, duygusuz, umutları olmayan bir robot haline getirildi.
Eskiden,  özellikle ATATÜRK döneminde,  öyle miydi?
Kadınlara, Dünyada ilk kez seçme ve seçilme hakkı veren yasa AKP döneminde değil ATATÜRK tarafından çıkarılmış ve kadınlarımıza layık oldukları değer gösterilmiştir.
ATATÜRK ve devamı dönemindeki başı açık kadınlar, dans eden ve eğlenen kadınlar, özel spor  kıyafetleriyle bayram törenlerine katılan kadın ve genç kızlar, anılarda ve fotoğraflarda kaldı adeta.
ATATÜRK; Türk kadınına,  eşit bireyler olarak çok değer veren bir devlet adamıydı. ATATÜRK;  kurtuluş savaşını da, kadınlarımızla omuz omuza vererek,  onların da yardımlarını alarak, kadınlarımızı da cephede savaştırarak kazanmış ve bu ülkenin kurtuluşunda ve Laik Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda kadınlarımıza da aktif rol vererek, kadınlarımızı da bu onura ortak etmiştir.
Bu nedenle; AKP iktidarından önce kadının adı yoktu diyen hanımefendi halt etmiştir.
Eskinin; kırsal kesimler dahil,  medeni ve toplum içinde bir yeri ve işlevi olan, can güvenliği korunan ve saygı gören, erkeklerle eşit bireyler olan  kadın; an itibariyle, kişilik olarak yok edilmiş ve sadece adı kalmıştır maalesef.
O kadar ki; adına ister yağcılık deyin,  ister başka bir şekilde tanımlayın, çocuğumun ömründen bir bölümünü,  AKP Genel Başkanına bağışlamak istiyorum, Allah çocuğumun ömründen bir bölümünü alsın ve ERDOĞAN'ın ömrüne ilave etsin  diyebilecek kadar kişiliksiz, şahsiyetini ve benliğini kaybetmiş kadın profiline,  AKP iktidarından önce asla rastlamadık. 

Güner Yiğitbaşı

29/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Söyler Misiniz Elinize Ne Geçti?
Baroları ve baroların; her biri çok değerli, ne istediklerini bilen, hukukun üstünlüğünü, yargının bağımsızlığını ve savunma hakkının kutsallığını korumakta kararlı olan, sizlere papuç bırakmayacak kadar yürekli hukukçular olan başkanlarının önüne polis ve polis bariyerlerini koyarak,  onları sözüm ona Ankara'ya almadınız ve yağmur altında saatlerce beklettiniz de ne oldu, elinize ne geçti, söyler misiniz?
İktidar hırsınız ve oturmakta olduğunuz sarayların ve koltuğunuzun,  ayaklarınızın altından her geçen gün kaydığını, ilk seçimlerde,  bir eliniz yağda ve  bir eliniz balda, Osmanlının Lale devrini andıran,  devlet imkanlarıyla, sorumsuzca yaşadığınız lüks ve şatafatı bırakıp gidecek olmanızın sinir bozukluğu ile ülkeyi anayasa ve yasalarla değil, sarayın keyfi talimatlarıyla yönetmenizin, istediğiniz yasaları meclise verdiğiniz bir talimatla çıkararak iktidarınızı hukuk dışı zorlamalarla devam ettirme girişiminizin farkında olmasına rağmen, demokrasiye olan saygıları nedeniyle,  ya sabır çekerek seçimleri bekleyen halkımızın sabrını daha fazla taşırarak,  bindiğiniz dalı kesmeye devam etmeyiniz lütfen.
Baroların ve baro başkanlarının, onların temsil ettiği ülkenin en bağımsız ve özgür, değerli hukukçuları olan avukatların, baro ve avukatları bölmeye ve siyasallaştırmaya, bu suretle zayıflatarak hükmetmeye yönelik yasal düzenlemeye karşı giriştikleri protesto ve anayasal barışçıl yürüyüş haklarını engellemeye kalkışmak suretiyle,  hayatınızın en büyük hatasını yaptınız, bugüne kadar tüm hukuksuzluklarınız karşısında seslerini etkili bir şekilde duyurmadıkları için,  sürekli eleştirdiğimiz baroları ve avukatları da,  nihayet uyandırdınız ve deliklerinden çıkardınız.
Siyasal iktidara, yani sizlere,  bu nedenle teşekkür ediyoruz. Şok bir yasaklama ve engelleme,  baroları ve mensubu değerli hukukçuları,  kış uykusundan uyandırdı, kendi adımıza sevinçliyiz, sizlerin adınıza ise,  üzgünüz.
Akıllı olun biraz, akıllı.
Barolar, baro başkanları ve avukatlar, yargının üç ayağından savunma ayağını temsil eden değerli hukukçulardır. Kimseden emir ve talimat almazlar. Ankaraya yürüme demokratik eylemlerine polis ve barikatlarla engel olabileceğinizi zannettiniz. Haksız da değilsiniz, bugüne kadar kime ve kimlere karşı engel koyduysanız,  bu engellemelerinizde başarılı oldunuz.
Ancak, baroların ve onların mensupları avukatların, ülkenin içine düştüğü hukuksuzluğa rağmen, ellerinden geldiğince insanların savunma haklarını korkusuzca kullandıklarının farkına varamadınız. Baroların ve avukatların, asaletten kaynaklı sessizliğini, korkaklık olarak değerlendirdiniz ve yanıldınız.
Baro Başkanlarını da, önlerine polis barikatları kurarak Ankara'ya girişlerine ve  Anıtkabirde ATATÜRK'ün huzuruna çıkmalarına kolaylıkla engel olabileceğinizi, onları da yıldırıp korkutarak, kuyruklarını sıkıştırıp geldikleri yerlere geri döneceklerini zannettiniz ve yanıldınız. Hayatınızın en büyük hatasını yaptınız.
Baro Başkanlarını, yıldırmak ve geri dönüşlerini sağlamak için. sözde Müslümanlığınızı ve insanlığınızı dahi inkar ederek, geceyi yağmur altında,  aç ve susuz geçirmek zorunda kalan ve her biri belli bir yaşa gelen baro başkanlarına, Ankara Belediyesi tarafından yapılan yiyecek ve battaniye desteğine dahi yasak getirerek engel koydunuz, baro başkanlarına kucak açan yiyecek satan iş yerine dahi cezalar kestiniz, baro başkanlarının aç susuz ve yağmur altında kalmalarını sağlayarak uygulamaya koyduğunuz insanlık dışı davranışlarınız, sizleri kesmemiş olmalı ki; aslında,  baro başkanlarının sağlıkları için takmaları gereken maskelerini takıp takmadıklarını kontrol ederek, maskesiz olanlara cezalar kesmeye kalkıştınız, aç ve susuz yağmur altında kalmalarına karşılık,  maske kontrolü yapmanız, tutarsızlığınızın ve şaşkınlığınızın en güzel kanıtı oldu. Siz, siyasal iktidar olarak; baro başkanlarının sağlığını düşünmek için değil, onları taciz ederek,  yıldırmak amacıyla, bizim koyduğumuz yasağa nasıl uymazsınız düşünce ve yasakçı mantığınızla maske kontrolü yaptınız, aç ve susuz, yağmur altında kalarak hasta olmalarını, sizlerde olmayan vicdanınıza sığdırdığınıza göre, baro başkanlarının sağlıklarını düşünerek maske kontrolü yaptığınıza kimseleri inandıramazsınız. Daha iyi ya,  Korona virüsü kaparak ölsünler ve sizler de rahat ediniz, dikensiz gül bahçesinde lüks hayatınızı ve iktidarınızı sürdürünüz.
Yargının; en bağımsız ve tarafsız tek hukukçuları olan, görevleri insanlara hukuki yardımda bulunmak ve onları savunmak olan yargının savunma ayağını; iddia ve karar ayaklarını kendinize esir ettiğiniz gibi, asla dize getiremeyeceksiniz, kendinize biat ettiremeyeceksiniz, baroları ve avukatları asla ayrıştıramayacaksınız.
Unutmayınız, ava giden her zaman avlayamaz.
Avlayacağınız kişi ve kuruluşları iyi seçmek zorundasınız, ava gidenin bazen avlama yerine,  kendisinin avlanacağını asla unutmayınız.
Baro Başkanlarını da Ankara'ya sokmayarak,  yürüyüş yapmalarını engellemek amacıyla çıktığınız avda, kendiniz avlandınız, hem kendinizi, kendi otoritenizi ve en önemlisi de,  ülkemizi, ülkemizin aslında kalmayan demokrasisini, tüm Dünya'ya rezil ettiniz.
Yasaklarınızın,  haklı ve anayasal direnişlerle delinebileceğini, azim ve kararlı direnişlerle geri adım atabileceğinizi,  halkımıza göstermiş oldunuz, anayasa ve yasa dışı tüm engellemelerinize rağmen, haklı ve anayasal direnişlerin önünü açmış,  ve yasakçı otoritenizde bir gedik açmış oldunuz. Bu nedenle de; sizlere,  özellikle teşekkür ediyoruz.
Siz ne yaptığınızın farkında değilsiniz. Bu demokrasi ve özgürlükleri ayaklar altına almaya devam ettiğiniz sürece, daha da batacaksınız ve ülke ekonomisi için gerekli dış sıcak para ve kredi imkanlarından daha da mahrum kalacaksınız.
İlk seçimlerde, evlerde kaynayamayan boş tencereler ve karşınıza aldığınız barolar ve onların yılmaz ve değerli üyeleri avukatlar, kıdem tazminatlarına göz diktiğiniz sorgulama yeteneklerini kazanmaya başlayan tüm emekçiler; demokrasinin koşulları içinde, yasal ve demokratik seçimlerle,  sizleri ülke yönetiminden uzaklaştıracaklardır.
Korkunun ecele faydası yoktur.
SELAM OLSUN,  Ankara kapılarında, siyasal iktidarın tüm engelleme ve  işkencelerine direnerek, başkalarının haklarını savunmadan önce, kendi haklarını savunarak başarı kazanan, soylu direnişleriyle, faşizmin zulmüne karşı galip gelen TÜM BARO BAŞKANLARIMIZA ve SAVUNMANIN DEĞERLİ MENSUPLARI, HUKUKUN VE BAĞIMSIZ YARGI'nın GERÇEK SAVUNUCULARI, BEKÇİLERİ VE TEMSİLCİLERİ,  TÜM AVUKAT ARKADAŞLARIMA, KAHROLSUN,  İÇİMİZDEKİ TRUVA ATLARI.

Güner Yiğitbaşı

24/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu üyesi Avukat (Hukukçu)

Siz Hiç Patlayan Düdüklü Tencere Görmediniz Sanırım
Düdüklü tencereyi bilmeyenimiz yoktur sanırım.
Basıncını iyi ayarlamak, gerekli hava ve basıncını zamanında  dışarıya vererek boşaltmak koşuluyla, kısa zamanda çok güzel ve lezzetli yemekler pişirir annelerimiz ve bayanlarımız, her evde mutlaka bir düdüklü tencere vardır.
Demokrasiyi de bir düdüklü tencereye benzettiğimizde, demokrasi düdüklü tenceresinin biriken ihtiyaç fazlası toplumsal muhalefet basıncını boşaltan düdüğüne benzetebileceğimiz, barolar, sendikalar ve her türden diğer meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları gibi, demokrasinin vaz geçilemez baskı gruplarının biriken muhalefet basınçlarını, barışçıl ve  demokratik protesto ve gösteri özgürlüklerini kullanarak boşaltmalarına,  polis zoruyla ve anayasaya aykırı olarak engel olmaya kalkışırsanız, demokrasiyi tanınmaz hale getirirseniz, bir an gelir ve demokrasi düdüklü tenceresi patlar ve bu patlamaya asla engel olamazsınız, bundan siyasal iktidar da, ülkemiz de,  tüm yurttaşlar da,  büyük zarar görürler.
Koşulları oluştuğunda,  maalesef düdüklü tencerenin patlamasına hiçbir güç engel olamaz. Bu nedenle,  demokrasi düdüklü tenceresinin başındaki, yönetimindeki sorumluların,  çok dikkatli olmaları, düdüklü tencerenin patlamaması için gerekli tedbirleri alarak, halk da biriken basınç ve gazı boşaltacak olan vanaları aralaması ve halkı rahatlatması gerekir. Bundan en karlı çıkacak olanlar da,  işbaşındaki siyasal iktidarlardır.
Seçimler; demokrasinin,  zorunlu ama tek koşulu değildir,  bunu söyleye söyleye dilimizde tüy bitti.
Seçim kazanarak iktidar olmak, meclis çoğunluğunu ele geçirmek, demokrasiyi yok eden yasaların çıkarılması için iktidara tanınan bir fırsat ve hak değildir.
Seçim kazanan iktidarlar, bir sosyal sözleşme olan ve ilkeleri önceden belirlenerek yazılmış olan anayasalara uygun olarak, anayasal meşruiyet sınırları içinde ülkeyi yönetmek ve bu ilkeler doğrultusunda demokratik yasalar çıkarmak koşuluyla yetkilendirilmişlerdir.
Bu yetkilerinin anayasal ve yasal  hudutlarını aşarak, yürütme ve yasama yetkilerini asla kötüye kullanamazlar.
Aksi halde anayasal meşruiyetlerini yitirirler ve yasaların korumalarından asla yararlanamazlar.
Örneğin, siyasal iktidarın başı olan ve kendisine cumhurbaşkanı denilen zat, parlamenter sisteme göre Türk Ceza Yasasında düzenlenen Cumhurbaşkanına hakaret suçu koruma şemsiyesi altında, anayasayı çiğneyerek ülkeyi yönetemez. Kendisi, önüne gelene hakaret ederken, aynı zamanda iktidardaki AKP'nin genel başkanı sıfatıyla yaptığı konuşma ve icraatlarından dolayı kendisine ağır eleştirilerde bulunan vatandaşlar hakkında,  cumhurbaşkanına hakaret ettikleri gerekçesiyle suç duyurularında bulunamaz. Bu; eşitliğe de, anayasaya da, yasalara da, insanlığa da, her şeyden önemlisi erkekliğe de açıkça aykırıdır..
Ülkemizde iş başındaki AKP iktidarı ve meclis çoğunluğu, seçimlerde halkın oylarıyla devraldığı ülkenin yönetimi ve yasa yapma yetkisini, kötüye kullanmaya başlamış ve halktan aldığı yetkiye ihanet etmiş,  ülkeyi diktatörlük bile diyemeyeceğimiz bir parti devleti haline getirmiş, ülkenin anayasal ve meşru emniyet teşkilatını, seçimlerle halktan aldığı yönetim ve yasama yetkisinin kötüye kullanılmasında araç olarak kullanmaya başlamıştır.
Bir de,  bize diktatör diyorsunuz diye,  muhalefete kızıyorlar, keşke diktatör olsanız ona çoktan razıyız. Diktatörlük rejiminin de bir asaleti ve raconu vardır, şu anda ülkemizde en klasik anlamıyla ve tanımıyla bir diktatörlük rejimi dahi yoktur.
Mevcut rejim; siyasal iktidarın beğenmediği,  kendisine yönelik tüm muhalif  sesleri, düşünce ve düşünceyi açıklama ve basın özgürlüklerini  yok etmek ve iktidarını,  seçim kazanamasa da devam ettirmek, koltuğu bırakmamak üzerine kurulu,  ucube bir sisteme dönüşmüştür.
Yasaların,  anayasanın korumasını hak eden, demokratik ve  meşru bir rejim maalesef kalmamıştır ülkemizde.
Bu gerçekleri dile getirmek zorunda bırakıldığımız için,  ülkemiz ve demokrasi adına büyük bir üzüntü içindeyiz.
Bizim yazdığımız bu gerçekleri, umarız siyasal iktidar samimi bir uyarı olarak değerlendirir, darbe çığırtkanlığı yaptığımız yalanına sarılmaz.
Bu ülkede darbe yapacak silahlı kuvvetler kalmamıştır, bu ülkede darbe yapacak olan ve yapan tek güç; seçimle halktan aldığı yetkiyi kötüye kullanan, baro başkanlarının üzerine dahi polisi salan ve dövdüren, baroları bölen ve ayrıştıran yasa girişimine yönelik, demokratik protesto haklarını barolarımıza kullandırmayan, meşruiyetini yitirmiş siyasal iktidarın ta kendisidir.
Baroları yok ederek,  bölerek savunma hakkını ortadan kaldırma hazırlığı içinde olan siyasal iktidarı uyarmak için demokratik anayasal protesto ve direnme haklarını kullanan Baro Başkanlarının yürüyerek Ankara'ya girişlerine polis gücüyle müdahale eden, kamu görevi yapan yargının üç ayağından birisi olan Baroların başkanlarına şiddet uygulatan, meşruiyetini yitirmiş bir siyasal iktidar, tarihten ders almasını bilmezse,  darbe değil, Allah korusun hiç temenni etmediğimiz ve savunmadığımız bir halk ayaklanması beklemelidir.
Sürecin,  oraya doğru gitmemesi,  siyasal iktidarın şiddet kullanarak değil, demokrasi bilinciyle hareket etmesine, anayasasının sınırları içine girerek ülkeyi yönetmesine, demokrasinin kural ve kuruluşlarına sahip çıkması ve saygı göstermesiyle mümkündür.
Siyasal iktidarın ve onun emir kulu  meclis çoğunluğunun,  cami duvarına işemeye devam etmesinin hiç kimseye en küçük bir faydası asla yoktur.
Siyasal iktidar aklını başına toplamalıdır. Çuvaldızı başkalarına batırmadan önce,  iğneyi kendisine batırmalıdır.

Güner Yiğitbaşı

22/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu Alçaklığa Provokasyon Deyip Geçemezsiniz
Buradan AKP iktidarına sesleniyoruz ve ülkesini seven bir aydın olarak uyarıyoruz.
Çok tehlikeli işler yapıyorsunuz.
Bu kaçıncı ve bir türlü arkası kesilmeyen provokasyon?
HDP eski Genel Başkanı,  halen tutuklu Selahattin DEMİRTAŞ'ın eşine sosyal medya üzerinden malum çevreye mensup bir aşağılık mahluk tarafından yapılan çok bilinçli ve planlı hakaret, neye hizmet edecek Allah’ınız aşkına?
Bu ülkeyi karıştırmak,  insanları galeyana getirerek çatıştırmak, kaos yaratarak bu kaosu fırsata çevirmek mi istiyorsunuz siz?
Evet, bu provokatif eylem ve söylemler o kadar çoğaldı ,  sistematik bir hal aldı ve bu provokasyonu yapanlar;  o kadar başıboş ve cezasız bırakıldılar ve cesaretlendirildiler  ki; artık,  bu provokatörlerin siyasal iktidarın desteğini aldıkları kanısı yerleşmeye başladı insanlarda.
Bayan DEMİRTAŞ'a yönelik hakaret içeren paylaşım nedeniyle, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun,  "Terör örgütlerine sırtını dayayanları mağdur pozisyona iten bu ahlaksızların kimler oldukları ve neye hizmet ettikleri milletimizin malumudur" demiş.
Fahrettn ALTUN beyefendi; hiç yorum yapmadan, mağdur DEMİRTAŞ'ı,  terör örgütüne sırtını dayamakla suçlamadan, ön yargısız, amasız ve fakatsız,  çok açık ve net bir şekilde,  bu provokasyonu ve yapanı kınayıp lanetleyememiş.
Sarayın sözcüsü, bu açıklamasıyla; hakarete uğrayan DEMİRTAŞ'lar, aslında terör örgütlerine sırtını dayayan hainlerdir, bu tür hakaretleri aslında hak ediyorlar ama, onları mağdur yapan, mağdur pozisyonuna iten bu hakaretleri onlara yaparak,  halt etmeyin  mesajını veriyor ve bu provokasyon içeren paylaşımı, muhataplarına hakaret edildiği için değil de, onları mağdur pozisyonuna ittiği ve haklı konuma getirdiği, halkın desteğini kazandırdığı gerekçesiyle kınıyor adeta.
Ne oldu,  İzmir’de cami minarelerinden,  çav bella şarkısını korsan olarak yayınlayan provokatörler, niçin yakalanmadı bu hain ve alçaklar?
İçişleri Bakanı,  kısa sürede yakalayacağız ve onlara ceza olarak ezan sesi dinleteceğiz diyerek latife yapmıştı.  İçişleri Bakanı'na soruyoruz, şakadan da olsa,  bu failleri yakalayın artık,  sizin gibi başarılı bir bakana yakışmıyor; bu eylemin,  faili meçhul eylem olarak kalması, yakalayın ve söz verdiğiniz gibi, ezan dinleme cezasına çarptırın hep birlikte eğlenelim, eğlenmeyi unutan halkımıza bir eğlence imkanı bahşedin.
Şaka bir yana, bu gidiş hiç hoş değil.
Haklı ya da haksız, HDP'yi, terör örgütü PKK'yı desteklemekle suçlasanız da, Başak DEMİRTAŞ,  HDP eski genel başkanının eşi olsa da,  Selahattin DEMİRTAŞ;  şu anda tutuklu ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin koruması altında onurlu bir Türk Vatandaşıdır.  Sevgili eşi Sayın Başak DEMİRTAŞ da,  herkesle eşit haklara sahip, onuru ve şerefi, can güvenliği,  Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvencesi ve emaneti altında onurlu bir Türk Vatandaşıdır.  Kimsenin,  onlara hakaret etmeye hakları ve yetkileri yoktur.
Başak DEMİRTAŞ; eşinin hapishanede olması nedeniyle; özellikle,  toplum ve insanlarımız tarafından  korunması ve saygı gösterilmesi gereken bir bayandır.  Millet olarak,  eşi yanında ve onun koruması altında olmayan yalnız bir bayana yan gözle bakmak, ona kötü davranmak ve hakaret etmek,  bizim törelerimize aykırıdır.
HDP'lileri;  yaptığınız ayrımcılıklarla, itibarsızlaştırmalarla, hakaretlerle dışlamaya kalkacaksınız ve onları bu suretle  terör örgütünün kucağına atacaksınız, ondan sonra da; hiç utanmadan,  Terör örgütüne destek vermekle suçlayacaksınız, bu ne perhiz ve ne lahana turşusudur, anlamak mümkün değil.  Allah,  sizlere akıl ve fikir versin.
Başak DEMİRTAŞ hakkında hakaret içeren paylaşımı yapan kişi sorgulanarak serbest bırakılmış, hadi mahkemelere şimdi talimat vererek bu alçak provokatörü tutuklatın da, bu toplum ilk kez bağımlı bir yargıdan fayda görmüş ve mutlu olsun. 

Güner Yiğitbaşı

16/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Görevinden alınan başkan böyle diyor: “Yurdumuzda Hilafet kurulmadıkça  kurtuluş yoktur”.
Diy. İşl Başk. İbrahim B. Elmalı
Assam aynı IŞİD gibi şeriat hükümlerinde devlet yapısı kurmayı hedeflemektedir
“Siyaset Meydanında Süleyman Demirel Kuranı öpüp alnına koydu”
50 yıldan fazla bir zaman önce, bugüne dahi ışık tutacak, ibret verecek rahmetli İlhan Selçuk’un 1966 da yazdığı bir yazısının önemli bölümünü ajanda defterime not etmiş, aktarmışım. Korona andemisinin eve hapsettiği günlerde bu defter elime geçti. Oradan zamanın Diyanet İşleri Başkanı İbrahim B. Elmalı(1)ile ilgili bu yazıya rastlayınca, kendi kendime nasıl da ta o zamanları “dinci kinci” devlet”e doğru evirildiğimizi düşündüm. Yazı şöyle:
“-1960 lı yıllarda Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı, Alevilere karşı ayırımcı, Atatürk ve Atatürkçülere düşmanca tutumu, aydın Atatürkçü imamları işlerinden ettiği gibi, bir takım olumsuz tavırları o zamanın basınına yansımıştı.
1964 Temmuz ayının son günlerinde İstanbul Müftülüğü’nde “Müftü Yardımcılarından Fikri Yavuz, ve Şükrü Bey, murakıplardan Yusuf Sağlam bu durumu gazetelere yansıtan Beyoğlu Merkez Vaizi Mehmet Küçük, “yurdumuzdaki ahlak buhranı konusunda sohbet ve çareler konuşulurken Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı şunları söyler (Laik TC nin Diyanet İşleri Başkanı): “Yurdumuzda Hilafet kurulmadıkça  kurtuluş yoktur”.(2)


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Gazetelere yansıyan bu olay karşısında telaşa kapılan Dinayet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı, “bunun iftira” olduğunu gazetelere gönderdiği tekzip yazısında devletmakamına yakışmayacak ifadeler yazmıştır:
Müslüman Türk Milleti: Senin mukaddes değerine saldıracak her kalem, Diyanet İşlerinin iman, ahlak ve hakikat kayasına çarparak kırılacaktır, her salyalı dil koparılacak, her mütecaviz bir daha tecavüz edemeyecek hale getirilecektir. Buna inan ve bu mana etrafında birleş. En büyük yardımcımız Allah tır”.
Bu bildiri baştanbaşa kin ve düşmanlığı artırıcı niteliğinde olup devlet diline yakışmayacak konuma, suçluluk telaşı içinde. Bu tanım kanlı katiller için bile kullanılmaz. Devlet organları devlet gurur ve itibarını korumalı, kişi, insan haklarına saygılı olmalıdır. Atatürk’ün Laik TC inde her makam “mukaddestir”; sadece bir makam “mukaddes” değildir. Üstelik bu bildiride Beyoğlu vaazını yalanlayan bir satır bile yok. Sadece suçluluk telaşı içinde küfürlü saldırıyor.
O makam sahibi, tarihe karışan  hilafeti savunmak yerine hilafete karşı olduğunu açıklamalı idi. (Siyasi iktidarın güdümünde davranan, konuşan Şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da, Elmalı gibi Anakara Barosu’nun hukuki eleştirisine karşı, Cumhurbaşkanı RTE ile aynı üslubu kullanarak, eleştirenleri sanki dine karşı imiş gibi göstermeleri, olayı köpürtmeleri ayrı dikkat çekici bir durum olsa gerek)  

Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Diyanet İşleri Başkanı’nın pek de çağdaş olmayan LGBT konulu konuşmasına cevaben aynen şunları söylüyordu:
“Diyanet İşleri ben bir Müslüman olarak beni temsil eden bir kurum asla değildir, meşru değildir. Çocuklarımızın bile öğrettiği din derslerini aldırabilecek kadar bile bir güvene sahip değildir. Diyanet bizim adımıza ahkâm kesemez, Diyanet kendi düşüncesini söylüyorsa, Barolar da kendi düşüncesini söyleme hakkına sahiptir. Tekçil bir durum yoktur ortada. Mezhepçi Emevi düşünceyi bu toplumun İslam adına dayatma hakkına sahip değilsiniz. Diyanet, Diyanetliğini yapacaksa, din adına konuşacaksa,  İslam adına konuşacaksa, hırsızlık için konuşmalı, çocuk tecavüzleri için konuşmalı, Kuran kurslarında tecavüze uğrayan erkek çocukların hakkını savunmalı, yolsuzluklar için konuşmalı, boş yere haksız yere katledilen insanlar için konuşmalı. Kuranda insani değerlerin en temel hakkı olan düşünce hakkı için özgürlük için konuşmalı, insan olmanın dinin bütün temel hakları katledilirken kalkıp sadece bütün kötülükleri tek bir noktada yoğunlaştırması onu diyaneti meşru kılmaz”.(3)


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
İşte Atatürk’e, Atatürk Devrimlerine saygılı olmayan Atatürkçülere karşı din sömürücülüğü ile iktidara gelen Anap’lı (ANAP) Demirel(4), Laik TC nin başbakanı olarak buna tepki göstermeli idi.
Adalet Partisi’nin iktidara gelir gelmez Diyanet İşleri Başkanlığına atadığı İbrahim Bedrettin Elmalı koltuğuna oturur oturmaz, “Türkiye’de Alevilik sönmüştür”  diyerek mezhepçilik, ayırımcılık yapmaya başlamış, Alevi ve Sünniler arasında huzursuzlukların temelini atmıştır. (Daha sonra gelen yıllarda Çorum, Kahraman Maraş, Sivas olaylarında Alevilere yapılan unutulmaz kanlı katliamları anımsayınız).
İbrahim Bedrettin Elmalı İstanbul müftüsü iken Cumhuriyet Bayramlarına katılmaması ile biliniyordu. (Laik TC nde “dinci kinci nesi yetiştireceğiz” diyerek dinciliği ön plana çıkaran AKP-RTE iktidarında önce ulusal bayramlara katılmama, sonra da ulusal bayramları kutlamama uygulamasını düşünürsek, Türkiye’de Laik devleti es geçme çabalarının dinci devlet tırmanışını görebiliriz).
İbrahim B. Elmalı yukarıda belirtilen bildiriyi yayınlayarak, “mukaddes makamlara yalan, tezvir, iftira ve tecavüzle yıpratmak isteyenler” gazetecilere saldırmış. Bu resmi bildiride TC arşivlerinde bir eşi daha görülmeyecek edep dışı üslup kullanarak  “salyalı dillerin koparılacağından” söz etmiş, tehditler savurmuştur.
İbrahim Bedrettin Elmalı, Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın çağrısı üzerine 1965 de, ilk Yurt dışına çıkan Diyanet İşleri Başkanı olarak Tunus gezisine çıkmış, orada anlamsız nutuklar atarak Tunus’ta gaflar yapmış,  hükümet tarafından geri çağırılmış, gezisi yarım bıraktırılmış.  Ayrıca Yurt dışına ilk defa çıkan bu diyanet İşleri Başkanı Elmalı, Bakanlar Kurulu kararı ile görevinden alınmış; Tunus’ta yapılan gaf yüzünden Bakanlar Kurulu Kararı ile görevden uzaklaştırılan ilk Diyanet İşleri Başkanıdır. Oysa Tunus ve de Habib Burgiba ki, Atatürk ve Atatürkçülüğü, laikliği en iyi benimsemiş, Turuncu Devrimi başlatan en ileri, çağdaş Arap ülkesidir.
Buradan anladığımız kadarı  ile zamanın Diyanet İşleri Başkanı İbrahim B. Elmalı, Laik TC nde “Hilafet” isteyecek kadar gaf yapıyor,  üstelik aynı gafı çağırılı gittiği Tunus’ta da yapınca, Tunus, büyük elçiliğimizi bunun için protesto ediyor, TC hükümeti de gezide iken alelacele Diyanet İşleri Başkanı Elmalı’yı apar topar Türkiye’ye çağırıyor ve görevden alınıyor. Demek ki bu günkü “dinci kinci” yönetime, böylesine açık gizli hilafet isteyen gerici çıkış ve girişimlerle gelmişiz. Böylece Laik TC nin en üstteki din makamı, ileride olacak dinsel kökenli saldırıların kıvılcımını çakmıştır.
-Ben yurdumuzda hilafet kurulmadıkça kurtuluş yoktur” demedim ve Cumhuriyete bağlı bir insanım” diye dememiştir. Bunun yerine yayınladığı bildiride yakışıksız, çirkin bir anlatımla gazetelere saldırıyor, kin ve düşmanlığı artırıcı tavra giriyordu. Bu suç olup 163. Maddeye girdiği ceza durumu gerektiği halde ne adli makamlardan ne de devlet ilgililerinden, başbakan vb bir tepki görülmüyordu”.(5)
Halifelik 3 Mart 1924 yılında kaldırılmıştı.


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Atatürk, laiklik düşmanları,  hilafetçiler, halifeliğin 3 Mart 1924 yılında kaldırılmasını bir türlü içlerine sindirememişler, zaman zaman siyasetçilerin destek ve himayelerini kullanarak önce mırıldanarak, sonra gizli gizli Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Elmalı’nın “yurdumuzda hilafet”  isteme ivmesine ulaşmıştır. (Oysa din işlerinin düzenlenmesi için  03 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı da kurulmuştu).  İşin acı tarafı, meydanlarda Kuranı Kerim’i öpüp alnına koyan açıkça dini siyasete alet eden zamanın Başbakanı Süleyman Demirel, Elmalı’nın anayasaya aykırı bu tavrını eleştirmemiş, hiçbir yargı organı da “hilafet” isteyen bu devlet görevlisi hakkında bir soru bile sorulmamıştır. İşte bu tür siyasilerin göz yummaları, himayeleri süreci 18 yıldan beri ülkemizin başına “dinci kinci nesil yaratma”aşamasına getirmiş, böylece sanki “dinci devletin alt yapısı oluşturuluyor” intibaını uyandırmıştır.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir konuşmasında artık hayatımızı inancımıza göre tanzim etmeliyiz” demesi, Diyanet İşleri başkanının da katıldığı, bazı belediye ve kurumların desteğinde  yapılan “şeriata hazırlık çalıştayı”, bazı din adamı kılıklı cemaatçi ve tarikatçıların toplumsal hayata müdahale anlamına gelecek konuşmalarının giderek yaygınlık kazanması, ne ki devlet okullarında konferanslara dönüşmesi, Diyanet İşleri başkanının ülke yönetimindeki rolünün giderek artması, bazı resmi kurumlarında giyim ve davranışların inançla uygunluk göstermesini talep eden tebliğler… Bütün bunlar dinsel devlete doğru döşenen yıkım taşlardır.
Hilafet İslam ülkelerine felaket getirdi
Halifelik-Hilafet makamı İslam devleti yönetimi ile eş sayılmış, Peygamberin ölümünden sonra da, halifeliğin kaldırılmasına (3 Mart 1924) kadar 1500 yıldır, dört Halife  ile birlikte Peygamberin torunları katledilmiş,  İslama yüzyıllarca acılar veren Kerbelâ olayından tutun da din ve mezhep savaşlarına kadar insanlığa, devletlere, Müslümanlığa felaket getirmiş bir kurumdur. Hilafet makamı faydalı bir kurumdu da, neden 50-60 Müslüman devletin birisi hilafetliği kuramıyor. Çünkü tarih boyunca hilafetlik makamı ülkelere acı, ıstırap getirmiştir. Öyleyse 1965 yılında Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Elmalı’nın  “yurdumuzda Hilafet kurulmadıkça kurtuluş yoktur” demesi kadar aymazca çağ dışı bir düşünce olamaz.(6)
İlk kez yurt dışına seyahate çıkan Diyanet İşleri Başkanı
1924 ile 1965 yılları arasında hiçbir Diyanet İşleri Başkanının resmi bir ziyaret amacıyla, Hac vazifesi dâhil olmak üzere yurtdışına çıkamamıştır.  Yurtdışı ziyaretini gerçekleştirebilen ilk Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı, görevden alınan ilk başkandı aynı zamanda. 1965 yılında Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’dan davet alan Başkan Elmalı, dönemin basınının ve kamuoyunun olumsuz tutumuna rağmen, Tunus’a gitmek ister. Bakanlar Kurulu’nda, “sarığı, cübbesi ile gidebilir mi diye” tartışma çıkar. Sonunda ‘kerhen’ de olsa izin verilir ve Elmalı, Roma üzerinden Tunus’a gitmek için yola koyulur. Fakat basın o daha yoldayken çok ağır yayınlar yapınca “git” izni veren devlet, Elmalı Hoca’yı Roma’da aktarma yaptığı sırada geri çağırtır. Hoca bu çağrıya uymaz ve “senelik iznimi kullanıyorum” diyerek Tunus’a uçar. Burada çok iyi karşılanır ve ziyareti bitince önce Bingazi’ye geçip, yurda oradan dönmek ister. Bu isteği bardağı taşıran son damla olur ve dönemin Dışişleri Bakanı, Libya Büyükelçiliği’ne Diyanet İşleri Başkanı’nın “gerekirse derdest edilerek Türkiye’ye gönderilmesi” şeklinde nota çeker. Başkan Elmalı planladığı programı yarıda keserek Türkiye’ye döner ve istifa etmesi için kendisine baskı yapılır. Direnir ve görevinden ayrılmaz. Devlet kararlıdır, iki ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla görevine son verilen ilk başkan olur İbrahim Bedrettin Elmalı…(7)
Şeriat Devleti İsteyen Cumhurbaşkanlığı danışmanı


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Hilafetin-halifeliğin kaldırılmasından 96 yıl sonra ASSAM (Adaleti Savunmalar Stratejik Araştırmalar Merkezi),  Üsküdar Üniversitesi işbirliğiyle 19-20 Aralık 2019 tarihlerinde İstanbul'da ASSAM İslam Birliği Kongresi düzenlenmişti. ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı ve Cumhurbaşkanı askeri Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi, bu kongrede herkesin duyacağı şekilde "başkenti İstanbul olan Asya Afrika Şeriat devleti" kurulmasını ister.  ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı ve Cumhurbaşkanı askeri Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’nin, kongre sırasındaki açıklamasında geldiği zaman olacak (8). Mehdi hazretleri ne zaman gelecek Allah bilir. O halde b izim de ortamı hazırlamamız gerekmez mi? Ayrıca “gökten methi gelecek” diyen bu danışmanın Anayasanın laiklik hükümlerine aykırı istem ve konuşması toplumda tepki görünce, Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi görevinden istifa etmek zorunda kalır. (Demek ki, “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” diyen Cumhurbaşkanının danışmanı da böyle şeriatçı, mehdici oluyormuş)(9)
Cumhuriyetin kuruluşundan bir yıl sonra 3 Kasım 1924 de Hilafeti kaldıran onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığını getiren Atatürk’ün kurduğu Laik TC nin daha yüz yıl dolmadan nasıl dinci devlete doğru evirildiğini üzüntü ile görmekteyiz. Üzülüyoruz çünkü dünyada, halifelik yok da, dini kurallarıyla- şeriatla yönetilip çağdaş olan, çağın ilerisinde olan bir tane İslam ülkesi gösterebilir misiniz?  Yoktur, çünkü dini kurallarla,  hiçbir ülke ileri gidemez. Bu geri kalma gerçeğini Ortaçağ’da Hıristiyan Avrupa ülkeleri de, hilafetle yönetilen Osmanlı İmparatorluğu da yaşadı gördü verileyip yıkıldı. (Bu arada 15 nci yüzyılda Batı ülkeleri dinci yönetimlerden laikliği aralayınca, hızla ilerlemeye başlamıştır). Öyleyse dini kurallarla devlet ileri gitmeyeceğine, toplum refaha kavuşamayacağına göre,  en iyi yol, yöntem laik devlettir, kısaca dinle devlet yönetiminin birbirine karıştırılmayacağı gerçeğine dayanan akıl, bilim ve teknoloji yoludur. Unutmayalım ki, Batı ülkeleri bu kadar zenginliğe, refaha, çağdaşlığa sadece laiklikte ulaşmışlardır. Bu şaşmaz gerçeği bilen Atatürk ne demişti, “yaşamda en iyi yol gösterici ilimdir”.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 
 Son notlar
(1)İbrahim Bedrettin Elmalı (1903 - 1994)
Türkiye Cumhuriyetinin 8. Diyanet İşleri Başkanı olan İbrahim Bedrettin Elmalı, 1903 yılında Antalya'nın Elmalı ilçesinde dünyaya geldi. Öğretmen Ali Beyin oğludur. İlk ve orta tahsilini Elmalı'da yaptı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Dar'ül Hilafet'ül Aliyye Medresesine girdi. Ardından da 1928 yılında Dar'ül-Funun İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.
İbrahim Bedrettin Elmalı İstanbul ve Ankara'da çeşitli memuriyetlerde bulunduktan sonra, Üsküdar ve İstanbul Müftülükleri yaptı. Bir süre Diyanet İşleri Başkanlığı Personel Dairesi Başkanlığı yaptıktan sonra 17 Aralık 1965 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'na tayin edildi. Bu görevde yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra 25 Ekim 1966 tarihinde emekli olan ve iki dönem milletvekilliği de yapan Elmalı, 5 Aralık 1994 tarihinde vefat etti.
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2889
(2)İlhan Selçuk 13.9.1966; Enel Hakkın Hakkı Pencere İlhan Selçuk sf 47 49)
(3) HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Diyanet İşleri Başkanı ile Ankara Barosu arasında yaşanan “LGBT” tartışmasını Meclis'e taşımış. TBMM de genel kurulunda Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın LGBT ile ilgili yaptığı konuşmayı eleştirirken.
(4) “Seçim meydanlarında Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e bayrağa sarılı Kur’an-ı Kerim hediye ediliyor, o da seçim kürsüsünden bayrağa sarılı Kuran-ı Kerim’i öpüp başına koyuyordu.
Bunu izleyen ahali ise meydanda coştukça coşuyordu.
Meydanlarda arka kapağının içyüzünde “Adalet Partisi’nin hediyesidir” yazılı Kuran-ı Kerim’ler de dağıtılıyordu.
Kütüphanemde öyle bir Kuran-ı Kerim bulunmaktadır. İbret-i âlem olsun diye saklamaktayım”. Tarhan Erdem

4https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/kuran-la-siyaseti-ilk-demirel-yapmisti-289565574
(5) Cumhuriyet Pencere İlhan Selçuk 3.10.1966
(6) "Yurtdışı Hizmetleri Konferansı-“Küresel Gelişmeler Yeni Perspektifler" başlıklı panelde devlet'in derdest ettiği Diyanet İşleri Başkanı İbrahim B. Elmalı’nın Tunus gezisi hakkında, Mart 2012 de konuşan,    Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, 1965 yılında yaşanan ibretlik bir olayı anlattı:
“…gerekirse derdest edilerek Türkiye'ye gönderilmesi' şeklinde acıklı bir nota gidecektir Libya büyükelçiliğine. Sayın Başkan Türkiye'ye dönecektir ve kendisinden behemehâl görevinden ayrılması istenecektir. O da görevinden ayrılmayacaktır ama iki ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla ilk defa görevine son verilen bir başkan olacaktır İbrahim Bedrettin Elmalı”.
https://www.haber7.com/guncel/haber/858506-devletin-derdest-ettigi-diyanet-isleri-baskani
(7)http://www.gercekhayat.com.tr/kapak/diyanetin-aci-tarihi/
(8) Mehdi (İslam'da Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hâkimiyetini gerçekleştireceğine inanılan kurtarıcı kişi)
(9)https://www.evrensel.net/haber/395083/mehdi-gelecek-diyen-tanriverdinin-seriat-devleti-aciklamasi-meclise-tasindi

Çok Yazık Allah Chp'ye Akıl Ve Fikir Versin!
Bugün, haberlerde duyunca kulaklarımıza inanamadık.
CHP Milletvekili Prof. Dr İbrahim KABOĞLU; öyle bir laf etmiş ki, bir çuval inciri mahvetmiş.
KABOĞLU, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması tartışmalarına katılarak diyor ki; ”Benim görüşüme göre Topkapı Sarayı da müze olarak korunmalı,  Ayasofya da müze olarak korunmalı,  hatta Sultan Ahmet de müze olmalı çünkü bunlar artık bizim kendi şeyimiz değil,  kendimize özgü değil,  insanlığın ortak mirasıdır bunlar.”
Bu söz çok açık, hiç düzeltilmeye muhtaç değil.
KABOĞLU; açıkça, Ayasofya gibi Sultan Ahmet Camisinin de müze olmasını ve müze olarak korunmasını talep etmektedir. Sanki cami olarak kalırsa korunmayacakmış gibi.
Bu beyanın sırası mı şimdi?
İnsanların azımsanamayacak bir bölümü, şu anda  müze olan ve kökten bize ait bir eser olmayan Dünya kültür mirası Ayasofya'nın dahi cami olarak ibadete açılmasını istiyorlar, siz ise;  AKP ve bugüne kadar gelmiş ve geçmiş sağcı tüm iktidarlar tarafından, haksız ve gerçek dışı olarak,  camilerin kapatılarak ahır yapılmasıyla suçladıkları CHP'nin bir milletvekili olarak, parlamentoda bir konuşma yapıyorsunuz ve Sultan Ahmet gibi önemli bir caminin müze yapılarak müze olarak korunmasını dile getirebiliyorsunuz.
Bu kadar siyasi ve politik körlüğe ve cahilliğe pes doğrusu.
Sayın KABOĞLU'nun kötü niyetli olmadığını biliyoruz. Ama,  halkının ve seçmeninin büyük bir bölümünün hassas ve duygusal oldukları konuların, doğru da olsalar,  siyasette yüksek sesle dile getirilmelerinin partiye verebileceği zararları düşünerek, Sayın KABOĞLU'nun böyle talihsiz bir beyanda bulunmaması gerekirdi.
Siyaset sosyolojisinden ve tolum psikolojisinden habersiz böyle bir beyan,  hem konuşmacı ve hem de partisi CHP adına hiç iyi olmamıştır.
Günümüzün yükselişteki ve en büyük iktidar alternatifi CHP; AKP ve yandaşlarına büyük bir koz vermiş bulunmaktadır.
AKP'nin aradığı bir çıkış kapısı,  kendisine hediye edilmiştir.
Bundan sonra ERDOĞAN ve yandaşlarını, havuz medyasını dinleyin artık. 
Sabah akşam, CHP Milletvekili KABOĞLU'nun beyanlarını dile getirerek, biz söylememiş miydik, bu CHP camileri kapattı ve şimdi de Sultan Ahmet Camisini kapatarak müze yapacaklarmış diyerek,  başımızda boza pişirecekler.
Kimsenin, kulakları duymadan, halkın hassasiyetlerini düşünmeden konuşmaya hakkı yoktur, CHP son yıllarda, her görüşten kitlenin, bugüne kadar görmediği teveccüh ve beğenisini kazanmaya başlamışken, böyle densiz konuşmalar, doğru ve iyi niyet içerseler de,  CHP'ye zarar verecektir.
Koskoca bir anayasa profesörünün bu basiretsiz tutumu sergilemesini kabul edemiyoruz.
Bu sözlerin düzeltilecek bir yanı asla yoktur.
Biz de, bir hukukçu olarak yorumlayınca, bu sözlerle;  Sultan Ahmet Camisinin dahi ibadete kapatılarak, Ayasofya gibi müze olarak korunmasının dile getirildiği sonucunu çıkardık.
Bu itibarla, gereği yapılmalı ve partisi adına bu ağır hatayı yapan  İbrahim KABOĞLU,  partiden ihraç edilmelidir.
CHP'ye bir tavsiyemiz olacak, politikanın mektebi yoktur. Politikacı, tabandan yetişerek deneyim kazanarak bir yerlere gelmelidir.
Bırakınız artık, televizyonlarda parlayan, mağdur edilmiş akademisyenlerden politikacı devşirme saçmalığını, son yıllarda hiçbirinden CHP'ye bir yarar gelmedi. Akademisyen ve bilim adamlarından danışman olarak yararlanınız, onları anlamadıkları aktif politikanın içine sokarak,  bilime de partiye de zarar vermeyiniz
Örneğin, Özgür ÖZEL, Manisa gibi küçük bir ilimizden eczacılık yaparak politikaya girmiş, ön seçim kazanarak kendi çabasıyla milletvekili olmuş, hiç tanınmadığı halde, tırnaklarıyla kazıya kazıya Grup Başkan Vekilliğine kadar yükselmiş ve ülkemize kendisini kabul ettirmiş, diğer grup başkan vekili arkadaşlarıyla birlikte,  aslanlar gibi Mecliste partisi adına mücadele vermekte ve güçlü bir muhalefet örneği göstermektedir.
CHP, yerel yönetimlerdeki haklı başarısını ve kazandığı halk nezdindeki desteğini, böyle kolay hatalarla kaybetme lüksüne sahip olmadığı gibi, bu lükse hiçbir milletvekili de sahip değildir.
İçinde bulunduğu toplumun, dini hassasiyetlerini bilmek, gözetmek ve bunlara saygı göstermek, AKP ve yandaşlarının eline koz vermemek, aklı başındaki, politikadan anlayan  her CHP'linin asli görevi olmalıdır.

Güner Yiğitbaşı

11/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı
ABD de siyahî George Floyd polis Derek Chauvin tarafından boynuna diz kapağı ile sıkılarak öldürülmesi sonunda gelişen protesto olaylarını izliyor olmalısınız.
300 yıl kadar önce, Afrika yerlileri teker teker Afrika’dan yakalanıp gemiler dolusu zincire vurularak ABD ne götürüldüğünü de anımsayınız. 300-200 yıldır ve de Amerika’nın keşfinden (1492 den) bu yana, Amerikan yerlisi Kızılderili ile Amerika’ya taşınan zencilerden milyonlarca siyahî ve Kızılderili katledilmiştir.  İşte 300 yıldır, Amerika’ya taşınan zenciler ile Kızılderililer köle gibi kullanılmış, alınıp satılmıştır. O günden bu güne kadar onlar dışlanmış, aşağılanmış insanlardır. Bu öldürme ve protesto olayları sürerken, Sunay Akın’ın Kız Kulesindeki Kızılderili kitabından Amerikalı Kızılderililerle ilgili şu nota rastladım.
1834 te Paris’teki Doğal Bilimler Akademisinde, Amerika’dan gelen yolculara Amerika’dan “yük” olarak dört Kızılderili hibe edilir (Bir mal, bir eşya gibi görülen bu insanlar 300-200 yıldır aşağılanırlar, katledilirler). Bu dört zavallı Kızılderili geminin ambarına, bir eşya gibi atılır. Paris’e gelince, bu dört Kızılderili yepyeni bulunan bir mahlûkmuş gibi, bilim adamları bir hayvan inceler gibi saatlerce inceleyip gözlemleyerek not alırlar.  Bunun dışında kalan zamanda ise, bir kafese konulan Kızılderililer Paris halkına para karşılığında sirk maymunu gibi gösterirler.(1)
Amerika’nın keşfinden bu yana milyonlarca Kızılderili,  Amerika’ya giden Avrupalılar tarafından katledilir, vatanları ellerinden alınır, nerede ise nesilleri yok edilir.
Afrika kıtasından sömürgelerinden Amerika’ya gemi ambarlarında ayakları zincirlenmiş Zenciler hayvanlar gibi sevk edilmişler. Orada şehir şehir hayvan satar gibi satılmışlar, bunun için köle pazarları kurulmuş.  Mazlum zenciler köleler, bedava işçi gibi kullanılmışlar, her türlü gayri insani muamelelere maruz kalırlar, katledilirler,  öldürenler uzun süre ceza bile almamışlardı.  Uygulanan insanlık dışı işkence, katliamlarla yüz binlerce, milyonlarca siyahî Afrika kökenli insanlar öldürülmüşler. Daha yakın zamana kadar, zenci çocukları, beyazların çocukları ile aynı okula gidemezler, aynı lokantada yemek yiyemezler, yolculuk yapamazlardı. Yargılamalarda yargıçlar daima beyazlardan yana karar verirler, kısaca aşağılanmış, dışlanmış insanlardı zenciler.
Ayrıca ordu içerisinde ayrı tabur şeklinde görev verilen zenciler en kanlı savaşlarda en öne sevk edilmişler, fazla eğitimli olmayan bu siyahî insanlar en önde savaştırılmışlar, yaşamları hiç önemsenmemiştir.
ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı

Amerika’da kölelik öylesine doğal hale gelmiş ki, 1750 yılında Amerika’daki bütün kolonilerde kölelik yasası yürürlüğe konulmuş, ondan sonra da kölelik ticareti artarken, Amerika’daki yerli yabancı köle sayısı beyazları bile geçer olmuştur. Birleşik Devletler’deki köle sayısı Amerika kıtasındaki diğer ülkelerde bulunan toplam köle sayısından yer yer daha yüksek bir rakama ulaşmıştır.
Kölelik yasasında utanç verici şu madde bulunuyordu:
….Tüm zenci, melez ve Kızılderili köleler taşınmaz mal olarak elde tutulacaktır. Herhangi bir köle efendisine karşı direnirse sahibi ıslah etmeye çalışırken asi köleyi öldürecek olursa böyle bir kaza hiç olmamış gibi köle sahibi tüm cezalardan muaf tutulacaktır.(2)
 Öte yandan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde aynen şunla yazılı idi:
Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır ve aralarında yaşam, özgürlük ve mutluluğunu arama hakkı gibi Tanrı tarafından onlara verilmiş, onlardan ayrılamaz belirli haklara sahiptirler…Eğer herhangi bir devlet bunları ortadan kaldıran bir hale gelirse, onu değiştirmek veya yok etmek insanların hakkıdır.”
Bu bildiriye karşın, ABD de gerçekten bütün insanlar eşit haklara” sahip midirler? Kesinlikle bu bildiriye uyulmamıştır. Bu bildiriden bu yana milyonlarca Amerikan halkı olan Kızılderililer, günümüze kadar ya katledilmişler, ya köle olarak kullanılmışlar, en ağır haysiyet kıyıcı işlerde, bedava çalıştırılmışlar, emekleri sömürülmüş. Tutuklarken bile öteki beyazlara uygulanmayan en aşağılık muameleye maruz kalmışlar. En son, giden hafta siyahî Amerikan vatandaşı George Floyd’un (46) polis şiddeti sonucu hayatını kaybetmesini anımsayalım.  Polis barbarca eli arkadan bağlanmış ve yüz üstü yatırılmış kıpırdayamaz haldeki o siyahînin “nefes alamıyorum”  diye inlemesine karşın, Polis Derek Chauvin’in eli cebinde umursamaz bir halde o insanın ölümüne vahşice ilgisiz kalışını dehşetle izledik. Bu dehşetli vaka, tüm dünyaya “demokrasi, insan hakları” vurgusu yapan ABD nin ikiyüzlü tavrını dışa vuran en son gerçek bir olaydır.
ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı
 
15. Yüzyılda Avrupalılar Amerika’ya ilk ayak bastıklarında, Amerikan yerlileri, karşılarında yelkenli gemilerle ilk kez gelen bu beyazları görünce çok şaşırdılar, sanki gökten yeni tanrılar geldiğini sanarak, onlara diz çöküp bağlılıklarını gösterdiler. Oysa bu ilk gelen eli silahlı Avrupa’lılar yeni zenginlikler, altın bulma hevesinde idiler. Kızılderililer bu gelen “tanrısal” görünümdeki adamlara ne istedilerse verdiler. Sonunda bir gün sürtüşme ve çatışmalar başladı. Kafileler halinde Avrupalılar başta Kızılderililer olmak üzere, İknalar, Astekler, Mayalar olmak üzere milyonlarca yerliyi katlettiler. Avrupa’dan gelenler, bu yerlileri insandan saymıyorlar, av hayvanı öldürür gibi yerli öldürüyorlardı.  O zamanları ölen bir Kızılderili katliamcısının mezar taşında şunlar yazılıdır: “Burada Ynn S. Love yatmaktadır. Yaşam boyunca Tanrının kendisine adadığı 98 Kızılderili’yi öldürmüştür. Yılsonuna değin bu sayıyı yüze çıkaracağını umarken İsa’nın kararında ölümsüzlük uykusuna dalmıştır.”
Amerika’nın gerçek zengin kültürü olan Mayalar, Astekler, İnkalar,  para altın uğruna yok edilmiştir.
Bu nedenle eski Mısır şiirinde şöyle bir dize vardır: “Dünyada ne kadar kötülük varsa başı altındır”. Parayı bilmeyen, altına değer vermeyen Kızılderililer’den Kanada Kızılderilileri paraya “Fransız yılanı” adını takmışlar.(3)
Kızılderili ve zenci kadınlara sürekli tecavüz edilirdi.
Afrika’dan bir av hayvanı gibi yakalanıp gemilere doldurulan zencilerin kadınları daha gemide iken beyaz tüccarlar ve gemiciler tarafından tecavüz edilmeye başlanılırdı. Yorum yapmadan Evrensel’de yazan Mumia Abu Jamal’ın Tecavüz etme hakkı başlıklı yazısından şu iki paragrafı size sunalım:
“… Amerika’nın yerlileri olan Kızılderili kadınlar savaş ganimeti olarak görüldü. Kızılderililerle sürdürülen sözde savaşın bir parçası da kadınlara kitlesel tecavüz edilmesiydi. Aynı şekilde Afrika’dan getirilen kara derili kadınlara köle ticareti yapılan gemilerde tecavüz edilmeye başlandı. Bu kadınların büyük bir kısmı, gemicilerin tecavüzüyle yaşamaktansa azgın dalgalarla dolu okyanusa atlayarak ölmeyi tercih ettiler. 
Kadınlar açısından köle gemileri belki korku merkezleri idi, ama ABD’nin güney eyaletlerindeki fidanlıklardaki yaşam resmen vahşetti. Orada sürekli tecavüze uğradılar. Ne kadar çocuk doğururlarsa o kadar çok köle işçi ortaya çıkıyor ve sömürgeci beyazların zenginliği artıyordu. Köle erkekler de kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddette belli bir rol oynadı. Beyaz köle sahipleri siyah kadınlardan zevklerini alınca onları siyah erkeklere damızlık olarak terk ediyorlardı. 20. yüzyılın başına kadar ABD’de siyah kadına tecavüz bir suç değil, beyaz erkeğin ilk gece kullanım hakkı olarak görülmekteydi”.(4)
Siyah kölelere kaba elbiseler giydirilir, çok basit kulübelerde oturtulur ve tarlalarda eli yamçılı gözlemcilerin kontrolü altında çok çalıştırılırlardı. Georgialı Howel Cobb elinde 1000 kadar siyah köle ile 10 bin dönümlük bir arazide pamuk yetiştiriyor, böylece bedava çalıştırılan kölelerin emeği sayesinde Amerika halkı alabildiğine zenginleşiyordu.
Amerikan başkanlarının bile yüzlerce köleleri vardı, örneğin George Washington, James Madison ve Thomas Jefferson gibi isimlerin çoğu köle sahibi idi, Jafferson’un 600 kölesi vardı.
Siyahilerin girebildikleri mekânlarda tuvaletler ve lavabolar, otobüslerde oturacakları yerler bile ayrıydı. 1955 te Rose Parks adlı bir siyahi kadın yasalar gereği otobüste yerini bir beyaz vatandaşa vermediği için tutuklandı.
Ömürleri boyu köle olarak kalacak siyahilerin beyaz efendilerinden olan gayri meşru çocukları da köle olurdu. Hıristiyan dinine geçmiş olsalar bile kölelikleri değişmezdi. Efendisine direnen bir kölenin öldürülmesinin cinayet sayılmayacağı kanunlarla belirlendi. (5)
ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı

Dünyanın en özgür ve demokratik ülkesi bilinen, dünyanın birçok devletine “demokrasi getireceğim” diyerek müdahale eden ABD de acaba kendi yurttaşları arasında özellikle Zenci ve beyazlar arasında gerçekten eşitlik var mıdır? Nasıl demokrasi getireceklerini,  “Orta Doğu’da 22 ülkenin sınırlarını değiştireceğiz” diyerek “Irak’ta, Yemen’de, Afganistan’da, Libya’da daha birçok yerde milyonlarca insanları katlederek gördük, halen bu ülkeler de kan gölü içindeler.  Ve de 300 yıldır Kızılderili ve zenci dışlamaları ve katliamlarını son polisin yaptığı insanlık dışı vahşi zenci katledilmesinde gördük.
Bunu, eli arkadan ters kelepçe ile bağlı yüz üstü yatan siyahî vatandaşı, polisin eli cebinde gayet doğalmış gibi ayakları ile basarak katletmesine bakarak karar verebilirsiniz.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
Sonnotlar
(1)Kız Kulesindeki Kızılderili Sunay İş Bankası Yayınları Akın sf 90
(2)https://insamer.com/tr/amerikada-ayrimci-politikalar-ve-siyahi-mucadele-tarihi_542.html
(3) Kız Kulesi’ndeki Kızılderili Sunay Akın sf 52-53
(4)Tecavüz etme hakkı Mumia Abu Jamal 5.11.2018 https://www.evrensel.net/yazi/82606/tecavuz-etme-hakki
(5)ABD de ırkçılığın kısa tarihi Sözcü 8.6.2020 Sinan Meydan Sözcü sf 4

Rüzgar Gibi Geçen 50 Yıl
İnsanlar; genç iken,  yaşamın içinde yoğun ve aktif rol üstlendikleri dönemlerde, o hızlı koşuşturmaya rağmen,  yaşamın çok yavaş ilerlediğini, ayların ve yılların bir türlü geçmek bilmediğini düşünürler.
Geleceğe yönelik planlar yaparlar kafalarında, bu planların gerçek olması,  sanki kaf dağına ulaşmak kadar zordur, onlar için.
Çocuklarımız büyüsünler, okusunlar,  hayata atılsınlar, evlensinler, bizler de bir an önce sağlıklı bir şekilde yüzümüzün akıyla emekli olalım ve köşemize çekilerek,  daha sakin bir hayat yaşayalım, ömrümüzü bu şekilde mutlu olarak tamamlayalım diye hayaller kurarız, ama zaman bir türlü geçmek bilmez sanki.
Ama, işin aslı hiç de öyle değildir.
Yıllar ve zaman geçmiyor derken; bir bakmışsınız,  yıllar birbirini kovalamış ve rüzgar gibi gelip geçmiş.
Yaşınız yetmişleri bulmuş, çocuklarınız okumuşlar ve evlenerek kendilerine hayat kurmuşlar, yuvadan uçup gitmişler, torunlarınız olmuş, nesil değişmiş, çoktan emekli olmuşsunuz ve eşinizle baş başa yalnız kalıvermişsiniz.
Zihninizdeki yaşam filminizin makarasını şöyle geriye doğru sarar ve bir gözünüzün önünden film şeridi gibi geçirirsiniz, yaşarken geçmez sandığınız o gençlik yıllarını,  gözünüzün önünden yetmiş saniyede geçiriverirsiniz ve yaşamın, aslında çok hızlı bir şekilde,  rüzgar gibi gelip geçiverdiği gerçeğiyle yüzleşirsiniz.
Bu sefer de,  yaptıklarınız ve yapamadıklarınızla,  yaşamınızın rüzgar gibi hızla akıp geçen yıllarına hayıflanırsınız. Birçok keşkeleri sayıklarsınız. Ama,  iş işten geçmiştir artık.
Değerli okurlar, bunları niçin yazdığımı merak ettiğinizin farkındayım.
2020 senesinin haziran ayının da yarısına gelmek üzereyiz.
Birden aklıma geldi, her ne kadar Ankara Hukuk Fakültesinin son sınıfında, yani mezuniyet senemizde, 68 kuşağının sıkça karşılaştığı öğrenci olayları ve boykotlar nedeniyle, 1970 senesinin Haziran ayında yapılması gereken mezuniyet sınavımız Eylül ayına ertelenmiş ve 1970 yılının Haziran ayında A. Ü. Hukuk Fakültesinden mezun olmamız gerekirken, güz döneminde mezun olmuş isek de; normal koşullarda, 1970 senesinin Haziran ayı sonunda mezun olacağımız düşünüldüğünde, benim ve sevgili sınıf arkadaşlarımın Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmalarından bu yana,  tam 50 sene geçmiş bulunmaktadır.
Haziran. 2020 itibariyle,  50. mezuniyet yılımızı kutluyoruz.
Geçmez sandığımız yıllar, farkında olmadan  ne çabuk geçmiş, şöyle geriye dönüp bir baktığımızda, sanki dün gibi.
Tabi,  bu rüzgar hızında geçen 50 yıl,  acımasızlığını göstermiş ve aramızdan,  çok değerli birçok hukukçu sınıf arkadaşımızı da beraberinde sonsuzluğa götürmüş bulunmaktadır.
1970 AÜHF mezunlarını,  ulu bir çınar'a benzetirsek, bu koca çınar, yılların ve doğa kanunlarının gereği olarak bazı aşınmalara uğramış,  çınarın bazı dalları kırılmış ve bazı yaprakları dökülmüş olsa da,  çınar'ın ana gövdesi, henüz dimdik ayakta olup, hayatta kalmayı başaran bizler için, buruk da olsa hayat halen devam etmektedir.
50 yıl önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olarak; 12 Mart 1971, 12. Eylül. 1980 askeri darbelerinin antidemokratik olağanüstü ve ağır koşullarında ve sonrasında yargıç, savcı, avukat, hukuk müşaviri, idareci, diplomat,  emniyetçi, devletin çeşitli kademelerinde bürokrat olarak,  ülkemize başarıyla üstün hizmetlerde bulunan tüm 1970 mezunu arkadaşlarımın 50 mezuniyet yıllarını yürekten kutluyor, bundan sonraki yaşamlarında kendilerine sağlık ve mutluluklar, hayattan koparak aramızdan ayrılan arkadaşlarımıza da, Allahtan rahmetler diliyorum.
Son söz olarak şunu da üzülerek söylemek zorundayım.
1970 Ankara Hukuk Fakültesi mezunları olarak; çoğumuzun,  unumuzu eleyip eleğimizi duvara astığımız, hayatımızın son demlerini yaşadığımız içinde bulunduğumuz bu dönemde; yargının,  hak, hukuk ve adaletin yok edildiğine, yargı bağımsızlığının ayaklar altında çiğnendiğine, yargıya güvenin kalmadığına, adaletin çöktüğüne, Cumhuriyet Savcılarının ekseriyetinin,  cumhuriyetin savcısı olduklarını unutarak, birilerini memnun etmek adına,  hukuk dışı iddianamelere ve tutuklama taleplerine imza attıklarına, bazı yargıçların da yasal koşulları olmadığı halde önüne gelen herkesi, kolaylıkla ve acımasızca tutukladıklarına tanık olmak en büyük üzüntümüzdür.
68 kuşağından gelen, çok değerli ve  iyi hocalardan, çok  iyi eğitim alan, çok iyi hukuk nosyonuna ve bilgisine sahip olarak yetişen  1970 yılı mezunu gerçek hukukçular olarak, ülkemiz ve hukuk adına çok üzgünüz, yüreğimiz yaralı ve kırgınız.

Güner Yiğitbaşı

06/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Din adamı farkı
Laik Devletin laik din adamı
Laik devletin din adamı ile dinsel devletin din adamlarının söylem ve davranışlarında farklılık olduğunu, ABD de siyahî George Floyd polis Derek Chauvin tarafından gırtlağının sıkılarak öldürülmesi sonunda gelişen bir olayda farkına vardım.
ABD Başkanı Donald Trump, zenci vatandaşın polis tarafından öldürülmesi ertesinde dalga dalga gelişen şiddetli protestolar karşısında ürkmüş olmalı ki, Başkan panikleyerek eline aldığı İncil’le bir kilisenin girişindeki panonun önünde görünmesi laik grupların şiddetli eleştirisine neden olmuştu. Ayrıca, bu İncil-kilse şovuna en ciddi tepkiyi din adamları verdi. Şiddetli protestolardan yılan, belki de korkan Başkan Trump’un bu din-İncil gösterisine sığınmasına karşı, Washington Kilisesi Piskoposu Marianne Budde,  laik düşüncesi ağır bastığı için “çileden çıktım, bizim ahlaki liderliğe ihtiyacımız var ve O yaptığı her şey bizi bölüyor”,  diyor.
Din adamı farkı

Daha sonra Başpiskopos Michael Curry de, Başkan Trump’un bu siyasi şovu karşısında tepkisini göstererek, “bir kilise binasını ve kutsal kitabı siyasi amaçla kullanmaktadır”  diyor. Acaba bizde de, böylesine laikliği bu denli savunan din adamımız var mıdır? Bizdeki din adamları, laiklik aleyhinde, laikliği getiren Atatürk aleyhinde durmadan, Atatürk düşmanlarına gaz veren dedikodular üretmekteler. 
Bir zenci kökenli elleri arkadan bağlı yere yatırılmış savunmasız vatandaşın polis tarafından katledilmesini haklı olarak protesto eden vatandaşlarını Başkan “teröristler” diyerek suçlamıştı. Sonrasında hızla ve şiddetli olarak gelişen protestolar karşısında kiliseye İncil’e sığınması din adamlarını bile çileden çıkarmıştı.
Bizdeki bir din adamı da böyle
Bakınız, laik, özgür devlet ve vatandaşların bulunduğu ABD de iktidarda bulunan bir lidere karşı özgürce tepkisini koyan din adamları bile dinsel şovu eleştirirken, aynı özgür tepki ve davranışın Türkiye’de olup olamayacağını bir düşünün. Günümüzde bu mümkün mü?
Görevinde laikliği savunan komutanlardan eski Genel Kurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın vefatı sonrası Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Burhan İşliyen’in sosyal medya hesabından “Ey mevta” diyerek yaptığı paylaşımını içimiz sızlayarak izledik.  Ne hazin ki, Atatürk’ün Laik TC nin kuruluşunda kurulan Diyanet İşleri Başkanlığında çalışan bir görevlinin
Atatürk’ün izinde giden, onun laiklik devlet ruhunu taşıyan en büyük komutanının vefatında paylaşımı ne kadar acı bir durum. Laikliğin erdemini ancak çağdaş düşünceli insanlar bilir.
Oysa görev yaptığı döneminde ABD himayesinde PKK ya Irak’ın kuzeyinde Çelik Harekatı ile en büyük darbeyi vuran, görev yaptığı sırada TSK dan en çok FETO’cuyu eleyen Karadayı’ya yönelik  paylaşımda Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı İşliyen şu ihanet mısralarına ortak oluyordu:
Ne kadar büyüktü dindara kinin,
Hacıya, hocaya uzardı dilin.
Konuşsana mevta bitti mi pilin?
Oksijen tüpleri yok tabutların,
Söyle de bir nefes versin putların”.
Toplumu,  Laik Cumhuriyete,  Atatürk’e, onu savunan komutanlara karşı kin ve düşmanlık telkin eden sözde bu şiire, Diyanette görevli bir yetkilinin ortak olması üzüntü vericidir. Bir kere hiçbir komutan dindara karşı kini yoktur, olmamıştır. Atatürk ve ondan sonra gelen komutanlar,  din sömürücülerine, dini kullananlara karşı olmuşlardır.
Din adamı farkı

Hele son mısrada “putların” derken kesinlikle Atatürk’ü ima etmektedir. Ülkemizin kurucu önderi, ulusal kahramanı Atatürk’e yapılan bu “put” benzetmesi, onu kötüleme, düşmanlaştırma amacından başka bir şey olamaz.  Anlaşılan o ki, bu örnek ve nice Atatürk’ü kötüleyen eylemler Atatürk düşmanlığını yaymaktır. Zaten ne demişti bir yetkili “iki ayyaş”; bu söz ve davranışlar, Atatürk düşmanlığının sinyalini yandaşlarına vermektir.
Çünkü onlar biliyorlar ki Atatürk’ün dediği gibi, “bu ülkeye yapılan en büyük kötülük din kisvesi altında yapılmıştır” özdeyişin bilincinde idiler. İnceleyin tarihimizi, tüm darbeler, Cumhuriyete musallat olan kötülükler din kullanılarak yapılmıştır.  Laiklik, erdemli çağdaş yönetimlerin aydınlanma özüdür, mayasıdır;  laiklikten şaştınız mı irtica, yıkım, gerilik gelir. Tüm İslam ülkeleri bunun sancısı ile kıvranmaktadır. Şimdi de Türkiye’de 18 yıldır yönetimde “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” diyen, dini ve dincileri ön plana çıkaran bir yönetim bulunmaktadır.
Bu çirkin paylaşım için bir vatandaş da meşhurların şu mizahi taşlamalı şiirlerle cevap veriyor:
Olmayasın karaktersiz
Çok konuşan yerli yersiz
Adın doğru kendin hırsız
Karanlıkta dolaşırsın…
(Aşık Veysel),
Fikrimi sarsmadı şimdiye değin
Arsızca sözleri bilmem ne beyin
Bana çifte atan şaşkın eşeğin
Kendi çiftesiyle beli kırılır
(Rıza Tevfik),
………………
Bize kâfir demiş müftü efendi
Dutalım ben ana diyem Müselman
Varıldıkta yarın divan-ı Hakk’a
İkimiz de çıkarız anda yalan
(Nefî),
Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezâran mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
(Nâbi),
https://veryansintv.com/diyanetin-ikinci-adamindan-tepki-ceken-paylasim/
Gezi Parkında cesur bir imam
İsterseniz geriye dönemlim 2013 teki “Gezi Parkı” olaylarına ve orada bir din adamımızın başına gelenleri hatırlayalım.
Her uygar devlette protesto etmek her yurttaşın hakkıdır. İşte bu protesto hakkını kullanmak için,  çevresel için başlatılan protestoya binlerce kişi katılmış; protestoya katılanlara, tıpkı Trump’ın “teröristler” dediği gibi, zamanın Başbakanı RTE de “teröristler” demişti. Üstelik bizzat Başbakan tarafından “Dolmabahçe Camisinde içki içtiler, başörtülü bacımıza saldırdılar” diyerek protestocular suçlanmıştı.
Dolmabahçe Camisi İmamı Halil Necipoğlu, bu iftirayı yalanlamış, cami içinde alkol kullanan görmedim” demişti. Zamanın muktedirleri de, “vay sen benim yalanımı nasıl çıkarırsın” der gibi, intikamcı bir tavırla din görevlisi Halil Necipoğlu uzak bir yere hemen sürülmüştü.
Acaba, ABD de Başkan Trump’u eleştiren papaz başka yere sürülmüş müdür. Eleştirinin, protestonun demokratik bir hak olan ülkede olmasa gerek.
Bu yazımda asıl vurgulamak istediğim şudur, aradaki farkı görebiliyor musunuz, bir din adamı (ABD de) özgürce başkanı eleştirip laikliği savunuyor; biz de ise dini siyasete alet eden Başbakanın yalanını çıkardığı, doğruları söylediği için cezalandırılıyor.
Bırakın bunu, acaba bizde de laikliği savunan, dini siyasete alet eden siyasileri eleştiren bir din adamımız var mıdır ki.  Fikir ve ifade özgürlüğü, laikliğin erdemi burada önem kazanıyor.  Şöyle bir dünyaya bakınız, fikir ve ifade özgürlüğünün alabildiğine özgür olduğu, devletin laik düzen üzerine oturduğu devletlere bir bakın, hepsi de çağın ilerisine geçmiş devlet ve milletlerdir. Batı ülkeleri böyledir, her alanda çağın ilerisine geçmiş çağdaş devletlerdir. Bir de fikir ve ifade özgürlüğünün olmadığı, laikliğin öcü görüldüğü, ne ki “laiklik dinsizlik” olarak görüldüğü Müslüman ülkelerine bir bakınız, hepsi de çağın gerisinde kalmış, tek adamla yönetilen fakir ülkelerdir.

Din adamı farkı

Eski TBMM Başkanı Cemil Çiçek de şöyle diyor: “Bu ülke, siyaseten ve dinen kandırılmışların ülkesi”.
Bu da bizden başka bir din adamı
Aşağıda anlatacağım Patriğin konuşmasını vermeden önce, oğlumun tanık olduğu ve bana anlattığı bir cami imamımızın konuşmasını anımsadım. Oğlum Ü.B.K.  Ankara Gaziosmanpaşa’da AB, IMF delagosyonlarının kaldığı binanın karşısındaki camiye Cuma namazı kılmaya gider.  (Oğlum o binada koruma olarak çalışıyor). İmam cuma vaazında bakıyor ki, cemaatin birçoğu yabancı kökenli insanlar. Türkçe vaazında imam,  her cümleyi söyledikten sonra onlar da anlasınlar diye İngilizcesini de söylüyor. Duyunca şaşırdım, böylesine bizde aydın bilgili imamlar da var mıymış diye sevindim.
İstanbul’da Cem Vakfının 17. Kuruluş Yıldönümü gecesinde Türkiye Ermenileri Patriği adına Peder Zaven Bıçakçıyan davet üzerine toplantıda şu konuşmayı yapar:
“-….. Bu gün eğer biz sorunları yaşıyorsak, bakmak ve korumakla yükümlü olduğumuz insanı ve doğayı göz ardı ettiğimizden, sıhhatli bir şekilde sevgi ortamının oluşması gerekiyor, güven ortamının oluşması gerekiyor, eşitlik ortamının oluşması gerekiyor. Bu sorumluluk tamamen insana verilmiş bir görevdir.
Sayın başkan, göçler başladı kuraklık yüzünden. Bu gün o kuraklık insanın yüreğinde başlamıştır ve o kuraklık yüzünden insanlar birbirini dışlıyor. Çünkü bir insanın istirahat edebileceği, huzur duyabileceği başka ülkeler değildir, başka bir insanın yüreğidir. (alkışlar). Onun için kanunların bana verdiği hakları istemiyorum ben, ben yüreğinizde yer istiyorum. Eğer ben sizin yüreğinde isem, size ait olan her şey benimdir. Ama yürekte değilsem, hiçbir şey bana ait değildir, ben dışlanmışımdır. O aradığımız güzellikler, barış, sevgi neden yok, dedim, bunun iki tür insandan kaynaklandığını söyledim. Birisi din adamlarından, diğeri de politikacılar yüzünden (alkışlar). Çünkü din adamları vaaz ettiklerini yaşamıyorlar, politikacılar da vaad ettiklerini yerine getirmiyorlar”(alkışlar)
Bu gün ülkemizde hangi camideki imam vaazında, İstanbul’lu hemşerimiz Zevan Bıçakçıyan gibi böylesine bir empati yaparak, siyasetçileri ve din adamlarını (imamları) eleştiren konuşma yapabiliyor. Din adamlarının görevi siyasilere yaranmaktan ziyade, doğruları çekinmeden, korkmadan söylemelidir.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 
AHIR ZAMAN ŞEYHLERİ
Durmaz keramet satar
Ahir zaman şeyhleri
Her gün battıkça batar,
Ahir zaman şeyhleri

Farzı geriye atar,
Nafile oruç tutar,
Dini paraya satar,
Ahir zaman şeyhleri

Beline kuşak bağlar,
Sözleri yürek dağlar
Para toplarken ağlar,
Ahir zaman şeyhleri

Ağlaması göz boyar,
Her gün ayağı kayar,
Kendini adam sayar,
Ahir zaman şeyhleri

Başına sarık sarar,
Kendine mürit arar,
İlmi yok neye yarar,
Ahir zaman şeyhleri

Dünyaya kucak açar,
Zoru görünce kaçar,
Her yere küfür saçar,
Ahir zaman şeyhleri

Şeyhlik ulu bir iştir,
Hakka doğru gidiştir
Yaklaşılmaz ateştir,
Ahir zaman şeyhleri

Salih şeyhler nerdedir,
Kötüler her yerdedir,
Hak yoluna perdedir,
Ahir zaman şeyhleri.
Ahmet Yesevi (1093-1166)  Demek ki şeyhler, bin senedir şimdiki gibi din adına çoğu toplumları sömüren, rahatsız eden kimselermiş.

Üç Milletvekilinin Vekilliklerinin Düşürülmesi Siyasi Bir İntikam Kararıdır
Dün (04.06.2020) Türkiye Büyük Millet Meclisinde CHP ve HDP'li üç milletvekilinin vekillikleri, anayasaya ve yasalara aykırı olarak, muhalefete göz dağı vermek, iktidarın ve sarayın gücünü göstermek ve muhalefetten intikam almak amacıyla düşürülmüştür.
Niçin bu kanıya varıyoruz?
Zira, bu üç milletvekili hakkında kesinleşen mahkumiyet kararları,  çok önceden meclis başkanlığına gelmiş ve bu kararların genel kurulda okunarak, söz konusu milletvekillerinin vekilliklerinin düşürülmesi yoluna gidilmemiş, dün itibariyle aniden düğmeye basılarak, AKP'li meclis başkanı tarafından genel kurulun gündemine alınarak mahkumiyet kararları okunmak suretiyle, üç milletvekilinin vekillikleri düşürülmüş ve üç milletvekili de,  aynı gün apartopar yakalanarak cezalarının infazına geçilmiştir.
Bu acele nedendir, anlamak mümkün değil, vekillikleri düşürülen kişilerin haklarındaki cezaların infazına geçilmesindeki acelelik ve sürat de,  bu kararın iktidardaki AKP ve küçük ortağının kötü niyetini açıkça ortaya koymaktadır.
Kaldı ki; bu üç milletvekili,  hak ihlalinden dolayı bireysel başvuru haklarını kullanarak Anayasa Mahkemesine başvurmuşlar ve Anayasa Mahkemesindeki yargılama süreci henüz devam etmektedir.
Anayasa Mahkemesince, bireysel başvuruları esastan kabul edilerek hak ihlaline uğradıkları, adil yargılanmadıkları kararının verilmesi kuvvetle muhtemeldir.
Örneğin Enis BERBEROĞLU hakkındaki karar,  meclis başkanlığında iki seneye yakın bekletilmiş ve ne olduysa dün itibariyle aniden gündeme alınarak meclis genel kurulunda okunmuş ve milletvekilliğine son verilerek, kalan cezasının infazına geçilmesinin önü açılmış, aynı gün büyük bir süratle cezaevine kapatılmıştır.
Tüm bu gelişmeler,  AKP'li meclis başkanının kötü niyetini ve saraydan özel talimat aldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bugün, AKP'li Meclis Başkanı;  dünkü işlem için kendisini savunmuş ve anayasanın gereğini yerine getirdiklerini beyan etmiştir.
18 aylık bu gecikmenin nedeni, mecliste yapılacak olan infaz iyileştirmelerine ilşkin yasanın belenmesi olarak açıklanmış ise de, bu savunma tutarsız ve çelişkilidir.
Zira; Meclis Başkanı madem ki, vekillikleri düşürülen kişilerin lehlerine olabilecek  infaz yasasındaki değişiklikleri beklemiştir, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruların kabulü halinde kişilerin uğrayacakları hak kayıplarını ve mağduriyetlerini niçin düşünememiştir? Bu çelişkiyi anlamak ve izah edebilmek,  asla mümkün değildir.
Şu gerçek de asla unutulmamalıdır, evet  bir mahkeme kararı kural olarak Yargıtay tarafından onanırsa kesinleşmekteyse de, daha sonra anayasada yapılan bir değişiklikle hukuk sistemimize yeni giren bireysel başvuru hakkı da, anayasal bir kanun yolu olup, bu kanun yoluna başvuran hükümlüler hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilecek karar,  mutlak surette beklenmelidir.
Zira, Anayasa Mahkemesinin hak ihlaline ilişkin kişisel başvuruları esastan kabul etmesi ve hak ihlalinin varlığını saptaması halinde, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 50/2 maddesine göre; tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa,  ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir........... Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde,  mümkünse dosya üzerinden yeniden  karar verilir.
Yani, Anayasa Mahkemesinin vereceği karara göre, hak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Anayasa Mahkemesinin vereceği karar ile Yargıtay’ın onaylaması sonucu kesinleşen karar, yeniden yargılama yapılarak ortadan kaldırılabilecektir.
Bu nedenledir ki; Meclis Başkanının o kadar uzun süre beklediğine göre, milletvekilleri hakkında yerel mahkemelerce verilen ve kesinleşen, dün de meclis genel kurulunda okunarak,  vekilliklerinin düşürülmesine neden olan kararların, yeniden yargılama yapılarak değiştirilmesine ve ortadan kaldırılmasına  neden olabilecek hak ihlali bireysel başvurularına ilişkin Anayasa Mahkemesinin vereceği kararı beklemesi, hukuken zorunludur.
Meclis Başkanı; bu hukuki zorunluluğa uymamış ve makamının gerektirdiği olgunluğu gösterememiş ve Saray'ın talimatına esir düşmüştür.
İşte,  tek adam rejimi budur maalesef.

Güner Yiğitbaşı

05/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Sayın Erdoğan 2023 Hedefi Dediğiniz Şey Nedir?
Hatırlayınız, AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; sık sık,  inşallah 2023 hedeflerine ulaşacağız demektedir.
Geçtiğimiz günlerde de,  yine bu 2023 hedefini hatırlattı.
Sayın AKP Genel Başkanından soruyoruz, ATATÜRK'ün kurduğu demokratik ve laik Cumhuriyetin 100.yılına denk gelen 2023 hedefiniz nedir sizin, ne yapacaksınız 2023 de, hangi hedefinize ulaşacaksınız?
Bu ülkenin hukukçu bir aydını olarak; o 2023 hedefinizi net bir şekilde açıklamanızı ve Türk Milletini aydınlatmanızı istiyoruz.
Dilinizin altında bir bakla varsa, çıkarınız ağzınızdaki o baklayı, ülkenin tek hakimi ve muktediri olarak açıklayınız lütfen.
Sayın ERDOĞAN; siz açıklamasanız da, son günlerde iyice yoğunlaşan, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik ve laik hukuk devletini adım adım yok eden, otoriterleşen ve sertleşen icra atlarınıza, konuşmalarınıza, yaptığınız ve yapmayı planladığınız demokrasi karşıtı tüm tahkimata, ülkeyi soktuğunuz ekonomik krize  bakarak, çok emin olamasak da, 2023 hedefinizin ne olduğu konusunda bir takım tahminler yapabiliyoruz artık.
Bugünlerde, bir erken seçim balonu uçurulup duruyor.
Biz, aktif siyasetçi ve bir partinin üyesi değiliz ama, kafamız henüz çalışıyor, hukukçu bir aydın olarak, erken ve baskın bir seçim yapılacak diyenlerin aklına şaşıyoruz.
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN,  aklını mı yitirdi ki; bu aleyhe  koşullarda erken seçime gitsin.
Erken seçim tahmini yapan öngörüsüz muhalefet politikacıları diyorlar ki; evet koşullar AKP ve ERDOĞAN'ın aleyhine, Millet İttifakı yükselişte ama, ERDOĞAN durumu daha da kötüleşmeden erken seçime gitmek zorunda kalacak.
Güldürmeyin bizi.
ERDOĞAN'ın önünde daha üç yıllık iktidar dönemi mevcut. Varmak istediği hedef için de acelesi yok, ulaşmak istediği hedef ve menzil için,   2023'ü vade olarak belirlemiş. Bugün, kazanamayacağını bile bile,  erken seçime giderek,  iktidarını seçimlerle kaybedip, 2023 hedefine ulaşma amacından niçin vazgeçsin?
Aslında burada sorulması ve tartışılması gereken husus; bize göre, yapılmayacağı kesin olan erken seçim değil, 2023 de, yani zamanında demokratik bir seçimin yapılıp yapılmayacağıdır.
İşte, sayın ERDOĞAN'ın; 16 Temmuz hain darbe girişiminden sonra, eski yol arkadaşı ve ortağı FETÖ için söylediği, ”aynı menzile birlikte gidiyorduk” sözü,  bugün için çok önemli ve belirleyicidir.
FETÖ ile aynı menzile gitmek ne demektir, FETÖ'nün varmak istediği menzil nedir?
Siyasal İslamın, iktidar olması ve ülkede İslami esaslara dayalı, anti laik ve  antidemokratik teokratik bir İslam Devletinin kurulması ve uygulamaya geçilmesi değil midir?
Hem Laik hem de demokrat olunamaz. Artık,  “demokrasi bir amaç mıdır,  yoksa araç mıdır,  bu tartışmaya açılmalıdır” diyen kimdir?
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN değil midir?
Dini siyasete alet eden, Diyanet İşleri Başkanlığını partisinin arka bahçesi haline getiren, Diyanet İşleri Başkanını, protokol üstü özel bir statüye kavuşturan, topluma bazı dini dayatmalarda bulunan Diyanet İşleri Başkanını savunan, Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesini her yıl sürekli artıran, Diyaneti kuruluş amacının dışında kullanmaya çalışan,  Sayın ERDOĞAN değil midir?
Anayasa mahkemesinin kararıyla, laiklik karşıtı eylem ve faaliyetlerin odağı haline geldiği tescil edilen AKP'nin Genel Başkanı Sayın EDOĞAN değil midir?
ERDOĞAN'ın; 18 senelik iktidarı boyunca girdiği tüm seçimleri kazanmasını,  muhalefet partileri hazmedip, demokratik seçimlere ve sonuçlarına saygılı oldukları halde, son yapılan yerel seçim mağlubiyetini, İstanbul'u ve diğer büyük şehirleri kaybetmesini hazmedemeyerek, YSK'ya yaptığı baskı ile hukuksuz olarak İstanbul seçimlerini yenileten ve özellikle salgın hastalık döneminde CHP'li belediyelerin halka yaptıkları yardımları,  halkın sempatisini kazanacakları ve CHP'nin yıldızının daha da parlayacağı endişesiyle engelleyen ve CHP belediyelerini çalıştırmamak için,  Belediye Meclislerindeki AKP ve MHP çoğunluğunu kullanan,  Sayın EROĞAN değil midir?
Toplumun güvenlik zafiyeti varsa, polis teşkilatının araç gereç ve personel sayısında artışa gidecek yerde, polis teşkilatına paralel olarak bir bekçi kolluk teşkilatını kurarak, bekçi kadrolarını objektif kriterlere göre değil,  sübjektif kriterlerle seçtikleri yandaş insanlarla dolduran, adeta kendi iktidarını korumak için özel bir kolluk gücü kurarak, yapılacak onca acele işe rağmen, bekçileri büyük yetkilerle donatacak yasa teklifini, AKP ve MHP Meclis çoğunluğuna verdiği talimatla alelacele yasalaştırma gayreti içine giren,  AKP genel başkanı ERDOĞAN değil midir?
Yargıyı tamamen kendi boyunduruğu altına alması yetmemiş olacak ki; yargının savunma ayağını teşkil eden avukatları ve baroları bölerek güçsüz ve savunmasız bırakma hazırlığı içinde bulanan,  Sayın ERDOĞAN değil midir?
AKP iktidarının, hazine kaynaklarını yandaş müteahhitlere peşkeş çeken yap işlet devret modeli ve kar garantili taşa toprağa, yola, tünele, köprüye yatıran, üretim değil rant amaçlı yatırımlarını mercek altına alarak halkı aydınlatan mimar ve mühendis odalarını dizayn etmeye ve onların seslerini kısmaya çalışan Sayın ERDOĞAN değil midir?
Enis BERBEROĞLU ve iki HDP'li milletvekillerinin;  bugün başlarına gelen ve devamı belenen muhalefet milletvekillerinin dokunulmazlık ve vekilliklerinin kaldırılması için düğmeye basarak Meclis Başkanına talimat veren,  Sayın ERDOĞAN değil midir?
İktidardaki kalan süresi, yaklaşık  üç yıl ile sınırlı olduğu halde, itibardan tasarruf edilmez diyerek, ülkemizde bulunan onlarca saraya ve ülkenin ekonomik sıkıntılarına rağmen, ülkenin her yerinde kendisine saraylar  yaptırmaya devam eden, ihtiyaç fazlası uçan saraylar edinen,  Sayın ERDOĞAN değil midir?
Normal koşullarda;  iktidarda yaklaşık üç yıllık süresi kalmasına ve ilk seçimlerde iktidarı kaybedeceğini çok iyi bilmesine rağmen, iktidarda kalmaya devam edeceğinden çok emin bir şekilde, yıllarca sürecek Kanal İstanbul hayal projesinden geri adım atmayan Sayın ERDOĞAN değil midir?
Özetle; iktidarda kalacağı kesinmiş gibi, antidemokratik icraatlarını sürdürmeye kararlı bir şekilde devam eden Sayın ERDOĞAN;  sizce,  2023 de, yani normal seçim tarihinde ülkeyi seçime götürür mü?
Ne dersiniz?

Güner Yiğitbaşı

05/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget