Ağustos 2017
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Anadolu Kadınları Bu Hallere Düşmemeli

Ankara Caddelerinde Cumhuriyetle Yaşıt Bir Anadolu Kadını
29 Ağustos günü, Askeri Spor okulundan çıktıktan sonra, İnönü Bulvarından Kızılay’a gelmekte olan özel halk otobüsüne binip Kızılay’da Güvanpark karşısındaki duraklarda indim. Atatürk Bulvarı’nın binlerce gelip geçen insan selinin içine daldım. Burada ilginç şeylere rastlarım, kimi Arapça, kimi Kürtçe, kimi bilmem nece, değişik dilleri konuşan, değişik kıyafetli çeşit çeşit insana rastlarım. Sokakta çeşitli müzik aletleri ile dilenmeye çalışan müzik yapanları görürüsünüz.
Böylesine kalabalık yerlere yaklaşırken, cep telefonumu hazır ederim, eli tetikte avcı gibi ilginç şeyleri yakalarım, diye elimde resim çekme modunda yürürüm.
Metroya yürürken, büfeyi dönünce yüzleri kırış kırış olmuş çok yaşlı bir kadına rastladım. Üstünde basmadan bir eski köylü kıyafeti, koltuğunun altında çıkınlar, küçük torbalar olan, telaşlı telaşlı “Allah rızası için” diyerek dilenen bu ayakları yalın kadını görünce inanın şok oldum. Çünkü Ankara’nın bunca cadde ve sokaklarında şimdiye kadar böylesine ayakları yalın, böylesine perişan, böylesine yaşlı ve yoksul dilenen bir kadın görmedim. Cumhuriyetle yaşıt bu anamız, bu yaşlı kadın, Anadolu kadını bu denli perişan zebil olmamalı diye düşündüm, kendi kendime.
Kadına yaklaştım:
Ankara Caddelerinde Cumhuriyetle Yaşıt Bir Anadolu Kadını
 -Aman teyze bu ne hal, senin kimin kimsen yok mu, nerede yatıp kalkıyorsun” diyerek peş peşe üzgün bir tavırla sorular sordum, kadına.
Yılların acıları, çileleri ile yoğrulmuş,  derin vadileri andıran yarı yarık olmuş gibi görüne derin çizgilerle dolu yüzünden iki sönmeye yüz tutmuş ateş gibi görünen gözler parlıyordu.
“-Oğul ben Maraş’lıyam” dedi, o yaşlı kadın. Maraş ellerinden kopup gelen bu Anadolu anası, yüreğimi dağladı, boğazımda bir yumruk oluştu sandım. Kendi kendime, aman Tanrım, Cumhuriyetle yaşıt bu Anadolu kadını zebil olursa, bu vatanda biz nasıl rahat yaşarız. O enim peş peşe sorduğum sorulara o sıra ile yanıtlıyordu.
“-Ankara’da çadırda yaşıyorum, oğul”, diyordu bu yaşlı ana.
Böyle acılı söyledi bu yaşlı kadın, ama 95 yaşında caddelerde yalın ayakla dilenen bu kadına acaba birileri rol mü yaptırıyor, bunu bu halde dilendirmek için mi kullanıyorlar mı, diye aklıma bir kuşku, içime bir kurt düştü. Mümkündür, çünkü ülkemizde mafyanın bile çeşitleri varken, dilenci mafyası niye olmasındı. Ülkemizde Kızılay’ından, halkımızın Fakir Fukara Fonu (Fak-FuK) dedikleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu gibi nice yardımlaşma kurumları varken, Cumhuriyetle yaşıt bu kadının böylesine yalın ayak perişan halde nasıl böyle bir yaşantı içinde olur. Kadın son olarak şöyle dedi:
“-Bir oğlum vardı, öldü, ben böyle yalınız galdım” dedi. Ben ne diyeceğimi şaşırdım, boğazım düğümlendi, gözlerim nemlendi, cebime elime attım elime gelen bozuk paraların hepsini kadının avucuna koydum, yoluma devam ettim. Sırtımdaki spor çantamın daha bir ağır geldiğini, yüreğimin daraldığını hissede hissede metroya indim.
Ankara Caddelerinde Cumhuriyetle Yaşıt Bir Anadolu Kadını
İnanmayacaksınız belki de, bu 95 yaşındaki kadının dilendiği yerde, bu giden kış, 60-70 yaşlarında başka bir kadın, kocaman bir çöp poşetinden ekmekleri seçiyordu. Çok doğal bir halle çöpün başına oturmuş bu kadın, çöp poşetinden ekmek parçalarını seçiyordu. O kadına, “bu ekmekleri ne yapıyorsun” dediğim zaman o şöyle demişti:
“-Kocam yaşlı, çalışamıyor evde yatıyor, eve ekmek getiren yok, bu ekmekleri seçiyorum, iyi görünenleri yiyoruz, daha kötülerini kuşlara veriyorum” demişti.
 Ama o yoksul, sefil görünen çok yaşlı 95 yaşındaki kadının görüntüsü gözümün önünden hiç gitmedi, epey bir zaman metroda oturduğum yerde bir heykel gibi, önümdeki insanlara boş boş bakıp durdum. Yanımdaki adam, saati sorduğunda, kendimi toparladım, Yenimahalle durağına yaklaşırken, Beştepe’nin sırtlarından Osmanlı Sarayı’nı andıran birilerinin “Kaçak Saray” dedikleri, “yeni Başkanlık sarayı” görünüyordu, birden bakış hizamda apartmanların arasında kayboldu gitti, saray.
Ülkemizde, dar çevrelerde erkekler kadınların çalışmalarını pek istemeseler de, dilencilerin çoğunun kadınlardan oluştuğunu bazı araştırmacılar söylemekteler.[1]
Cevat Kulaksız
SONNOTLAR

[1] Hazal Özvarış http://t24.com.tr/haber/dilenciler,320171

Cevat Kulaksız

27 Ağustos 2017 Pazar günü, köyümüz halkından vefat eden 98 yaşındaki Assiye Çavuş'u defnetmek için Karşıyaka mezarlığına gittim.
Cenaze namazının kılındığı cami toplanma yeri ve civarı her gün cenazesi olan insanlarla dolmakta. Ayrı bir salonda, cenaze için kaç kişi gelirse gelsin, yüzlerce, binlerce insana her gün bedava çay dağıtılıyor. Onun için çevrede asılı levhalarda, “burada her hizmet bedava” yazısı okunmakta.
Mezarlık ve yönetim işlerinin gittikçe modernleştiğini, tüm defnedilen cenazelerin bilgisayarlara yüklendiğini gördüm. Epey bir yıl sonra da bir yakınının mezarını ziyaret etmek isteyen kişi, km lere varan mezarlık içinde binlerce mezar içinden yakınını mezar yerini bilgisayar kayıtlarından bulabilmekte.
Cenaze namazı için er gelmişseniz, ayrı bir salonda bedava çay içiyorsunuz, kaç bardak içerseniz için, belediyenin kesesinden.
Ben de bir buçuk saat önce gelmişim. Çay içtikten sonra, çantamda bulunan bitirmekte olduğum bir romanı okumak için kuytu bir yer aradım, çevredeki kimseler Kuran okurken, bulduğum kuytu yerde, okuduğum kitabı saklamaya çalışarak bitirmekte olduğum romanı okuyup bitirdim.
Cenaze namazı kılınırken, her kişi için ayrı ayrı namaz kılmaktansa, her gün 10-15 bazen daha fazla cenaze olduğu için, kadınların ismi tek tek okunup bir namaz, erkeklerin ismi yine tek tek okunup topluca namaz kılınmakta.
Orada bitirdiğim romanı, derneğimizde kütüphane oluşturursak okusunlar diye yerel derneğimizin başkanına verdim. Dernek başkanı da, kitabı alırken, “500 kadar kitabımız var, hiç kimse gelip kitap okumuyor”, dedi.  Demek ki okuma özürlülüğümüz devam ediyor, diye söylendim, üzüldüm.

Mezar Taşındaki Mısralar
Karşıyaka Mezarlığında Bir Cenazede - Cevat Kulaksız
Mezarlar Üst üste konsa ne olur.
Karşıyaka Mezarlığının içini ancak araba ile dolaşabilirsiniz, çünkü mezarlık öylesine büyük ki, tepeleri, dereleri aşıyorsunuz, km lere varan uzunluklar var.
Mezarlıkta, kendi kendime, mezarlar üst üste defnedilse ne olur, diye düşündüm. Bunu bazı imamlara soruyorum, “dinen pek sakıncası yok, 20-30 yıl önce ölmüş, sadece kemikleri kalmış mezarlara yeni cenaze defnedilebilir” diyorlar.
Yaşı yüz yaşına dayanmış, cenazeyi mezara defnederken, hemen komşu fotoğrafını da çektiğim mezarın taşına, babayı öven, onun evlat için önemini belirten aynen şöyle bir dörtlük yazılmış:

Baba başta taç imiş
Her derde ilaç imiş
Bir evlat pir olsada
Babaya muhtaç imiş

Mezar taşına kazdırılarak yazılmış olan bu kıta Yunus Emre’nin olarak bilinse de, aslında Hüseyin Nail Kubalı’ya  (1901-1981)ait olduğu da söylenir. Bu dörtlükte aslında babayı değil de, anayı öven şekliyle şöyle bilinir:

Ana başta taç imiş
Her derde ilaç imiş
Bir evlat pir olsa da
Anaya muhtaç imiş.
Bu güzel dörtlük, ister anayı, ister babayı övmüş olsun, ana baba bu dünyadan göçtüğü zaman ancak çocukları, onların ailenin eşsiz bir değer olduğunun farkına varabiliyor, özlem ve muhtaçlığını, belki de pişmanlığını dile getiriyor, bu mısralarla.
Mezarlıkta gezerken, mezar taşlarında insanların duygularını, sevgilerini belirten çok ilginç yazılara rastlanılıyor.

Ölü Evinde
Karşıyaka Mezarlığında Bir Cenazede - Cevat Kulaksız
Cenazeyi defnettikten sonra, Yenimahalle Şentepe sırtlarında bulunan ölü evine Kuran okutma, başsağlığı dilemek için cenazeye katılanlarla birlikte uğradık. Dışarıda Kuran dinlerken, sokağın karşı tarafındaki bir duvarında mor sprey boya ile yazılmış şöyle bir yazı gördüm:
“İzmir çocukları anarşizmi yoktan var eder,
“Argo İzmir geleceğe boykot vaat eder".
İzmir çocuklarının anarşi ve terör yaratanlar olduğunu vurgulayan mısraları görünce şaşırdım. Oysa İzmir Türkiye’nin en az terör olaylarının olduğu, Batı illerimizin değil, bütün Türkiye’nin en kültürlü ilidir, taa Osmanlı’dan beri.
Bu duvara mor sprey boya ile yazan kişi iktidarın olumsuz propaganda rüzgârlarına kapılmış, çok şey bildiğini sanan birileri yazmış. Gerici AKP iktidarının bazı ileri gelenleri, İzmir için, "gâvur İzmir" derlerdi, kötülemek için. Bu yazıyı yazan için diyorum, çok saçmalamış, bu kirletmeye meraklı kişi "Gâvur İzmir" diyenlerin rüzgârına kapılmış, algılarla önyargılar yüklenmiş bilinçsiz bir kişi olduğu açıkça belli.
İzmir geleneksel kültür yapısı ile en aydın ilimizden biridir, bu verdiği oydan bellidir. Dediğimiz gibi, Osmanlı’dan beri Türkiye’nin kültür başkenti İzmir'dir. “Gavur İzmir” diyenler, duvarlara İzmir’i kötüleyen yazılar yazanlar bir yana, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’nin en büyük ili İstanbul’dan İzmir’e göçler hızla artmakta olduğunu öğreniyoruz. [1]

 İzmir’i İzmir’liyi Niye Kötülüyorlar:
Türkiye genelinde olduğu gibi, İzmir’de de, toplum, AKP-RTE nin baskı ve satın alınmış medya propagandası, rüzgârında bulunmaktadır. Cahil, kültürsüz, geri kalmış toplumlarda insanlar güçlüden yanadır, insanlarda güçlüye tapma duygusu hâkimdir. Basın hürriyetinin olmadığı geri ülkelerde haklı ve haksız, adaletsiz olup olmadığı düşünülmeden halk bu kötü propagandanın baskısı, rüzgârı kapsamındadır. Bunu, halk biraz korku ve çıkar endişesinden yapmaktadır.
Öyküyü bilirsiniz, bizim Robin Hudd"umuz Köroğlu idi. Bolu dolaylarında dağlarda yaşar, bir ölçüde eşkıyalıkla zalim zenginlerden alır, yoksula dağıtırmış. Köroğlu bir gün atın üstünde yanındaki arkadaşları ile birlikte Bolu'nun bir köyünün içinden geçerlermiş. Gözleri görmeyen çok yaşlı bir kadın, yolun kenarında duvarın dibinde otururken, kendi kendine söylenir, "evin yıkılsın Köroğlu" diye beddua edermiş. Köroğlu bunu duymuş atıyla geri dönerek kadına yaklaşmış, "Köroğlu sana ne yaptı ana" diye sormuş. Yaşlı kadın da çevrenin algı etkisinde olarak, "ne bileyim oğul el diyor ben de diyom" demiş. İşte bu yazıyı yazanlar, bu duyguyu yaşayanlar bu Köroğlu sendromu içindeki zavallılardır. İşte AKP-RTE iktidarı da, baskın medyası eliyle bilinçsiz halk üzerinde olumsuz, haksız algı oluşturmaktadır; bunu muhalif basını susturarak da yapmaktadır. Örneğin dünyada en çok hapse atılan tutuklanan gazeteci sayısı 150 ile Türkiye’dedir.
Bakın istatistiklere, "anarşizmi yoktan var eder" diyen yazan arkadaş, Türkiye'de terör ve anarşinin en az olduğu illerimizden biridir, İzmir. İnsan hakları ve yaşam standartları Türkiye ortalamasının üstündedir. Duvarları haksız yere kirleten ve rüzgârlara kapılan o pembe kafalı arkadaş, bu yazıyı iyi okusun, araştırsın gerçeklerin böyle olduğunu görsün. Türkiye’de basın, Batı’daki gibi hür olmadıkça, ne demokrasi gelişir, ne de halk gerçekleri görür.
Cevat Kulaksız
SONNOTLAR

[1] Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre geçen sene  16 bin 129 kişi İstanbul’dan İzmir´e taşındı. İzmir böylece en yüksek göçü İstanbul´dan almış oldu.Verileri inceleyen ve yorumlayan Hugent Genel Müdürü Özlem Veryeri Taşkaya, İstanbul´daki trafik, aşırı betonlaşma ve yavaşlayan sosyal etkileşim İzmir´e göçü hızlandırdığını belirtti.
http://www.sozcu.com.tr/2017/ekonomi/istanbuldan-izmire-beyin-gocu-hizlandi-1920404/

Yakıştıramadık. “Adalet mi? Atlet mi?” - Cevat Kulaksız
Bu giden temmuz ayında Kemal Kılıçtaroğlu'nca Ankara'dan İstanbul'a "Adalet" yürüyüşü yapıldı. O sıcakta, öğleyin konteyner'in (karavan) içinde kızı ile Kılıçtaroğlu sıcaktan bunaldığı için sırtında bir atlet olduğu halde yemek yiyor. İçeri sauna gibi sıcak, bunun neresi ayıp, neresi günah. Kaldı ki o kıyafetle değil, üstü çıplak olarak bile namaz kılınması mümkün iken, birilerinin çıkıp millet adına, “benim vatandaşıma hakarettir”  demesi çok abes bir şeydir. Bu biraz da kuzuyu yemek isteyen kurt kuzu hikâyesine de benzemekte. Çünkü RTE, Kılıçtaroğlu’nu yemek için değil de, halk nazarında küçük düşürmek için olur olmaz zamanda, olur olamaz örneklerle her türlü metodu kullanarak ona hücum ediyor. Oysa RTE, üzerinde Cumhurbaşkanı vasfını da taşıdığı için, herhangi bir parti başkanı gibi değil, herkesi kucaklayan, daha mülayim ve hoş görülü bir lider olmasında, ülkemizin birlik ve bütünlüğü adına yarar vardır. Ülkemiz, her yanı terör ve ateş çemberi olan öylesine bir geçitten geçiyor ki,  hepimizin, ayrıştırmacı konuşma, tutum ve davranıştan ziyade daha çok birlik ve dayanışmaya ihtiyacımız vardır.

AKP NİN BAŞI RTE “DEVLET RANTI ELİMDEN GİDER” DİYE KORKU İÇİNDE
İsterseniz olaya iyice girmeden bir giriş yapalım.
İnanın AKP Genel Başkanı RTE, iktidar elimden gidecek diye korku içinde veya korkunun telaşı içinde. 
AKP den sonra iktidara en yakın alternatif kim CHP-Kılıçtaroğlu, işte onun için RTE korkusundan her şeyde Kılıçtaroğlu'nu kötülüyor, halkın nazarında kötü göstermek istiyor, onu her fırsatta eleştiriyor, saldırıyor.  Birçok vesileyle iktidarın yanlışlarını eleştiren, dile getirenlere bazı vatandaşlar da, iktidarın tek yanlı medyasının propagandasının algısının rüzgârında oldukları için, şöyle diyorlar: “Tamam öyle de, kime oy verelim, AKP nin karşısında sağlam bir aday parti görülmüyor” demekteler.
İşte Türk siyaseti, böyle bir algının sürüncemesi içinde kıvranıp duruyor.
AKP-RTE elindeki iktidarın, sınırsız devlet rantının elinden gitmesini hiç istemiyor, bütün diktatörler gibi, ebediyen orada kalmak istiyor; çünkü düşünce, iktidardan gidince yargılanmaktan korkmaktadır.
Yakıştıramadık. “Adalet mi? Atlet mi?” - Cevat Kulaksız
Onun için de Avrupa'nın bütün devletleri, baştaki bizimkilerin antidemokratik düşünce, söylem ve eylemleri yüzünden bunu sevmiyorlar, o nedenle devletimizin, ne ABD de, ne de AB de itibarı yok, Hollanda, Almanya bunun başını çekmiş durumdalar. İktidardakiler iktidarda kalmak için akla hayale gelmeyen kumpaslar, hileler yapıyor, iftiralara varan suçlamalarda bulunuyor; siyaseti “atlet”, “racona” indirgeyerek bu tür olumsuz tavırlar da bizi çağdaş dünyadan dışlıyor.
RTE kendisi de demokrasiye inanmıyordu zaten; bir zamanlar önce ne demişti, "demokrasi bizim için bir tramvaydır, istediğimiz hedefe varınca tramvaydan ineriz". Hedefi de laik TC ni yıkmak, yeni bir dinsel yapılı, Osmanlı kafalı İslami bir devlet kurmak, zaten yandaşları bunu dillendirmeye başladılar bile.

Adalet mi? Atlet mi?
Bu yazıyı yazdığım günü karşı komşum Zeki Bey, el arabası ile çöplüğe artık maddeler taşıyordu; hava çok sıcak olduğu için adamın sırtında sadece Kılıçtaroğlu’nun giydiği gibi atlet vardı. Takıldım kendine, aman komşum, Erdoğan görmesin bu halini seni defe koyar ha” dedim;  adam güldü, “memleketin başka derdi yok mu, nelerle uğraşıyorlar arkadaş” diyordu.
Yakıştıramadık. “Adalet mi? Atlet mi?” - Cevat Kulaksız
Bir devlet adamı, atlet giydin, bunu giydin, şunu girdinle, türban taktın takmadın la uğraşmaktan ziyade, daha başka ciddi ülke ve dünya olaylarıyla, sorunlarıyla ilgilenmelidir.
Ülkemiz öylesine bir sıkıntılı badireden geçiyor ki, bütün dışlanmışlığımız bir yana, komşumuzda ülkemize düşman devletçikler oluşmakta, kötü komşumuz burnumuzun dibindeki çağırsan duyulur adacıklarımızı işgal ediyor, sesimiz çıkmıyor. O nedenle siyasilerimiz birlik ve dayanışma ruhu içinde daha uygar ve çağdaş üslupla birbirlerini eleştirmelidirler, daha hoş görülü olmalılar.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “sen Atatürk’ü böyle atletle yemek yerken görüp de resim çektirdiğine şahit oldun mu, böyle bir şey var mı? Bunlar trajikomik görüntüler” dedi.
Oysa Atatürk’ün dünkü bazı gazetelerin verdiği gibi, atletle çekilmiş resimleri de vardı.
39. Muhtarlar Toplantısı'nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü sırasında karavan içinde, Hürriyet muhabiri Selahattin Sönmez’in çektiği atletle yemek yerken fotoğrafını sert sözlerle eleştiriyor.
Ülkenin başka bin bir çeşit sorunu varken, bir devlet adamının muhalefet partisini böylesine basit şeyle eleştirir mi?  Klimalı sarayda oturana sormak gerekir, temmuzun sıcağında o ücra yerde karavanda oturmanın ne günahı, ne yasağı vardır? Bu basit olay “vatandaşa nasıl hakaret oluyor.

Atlet Giymekle Vatandaşa Hakaret Mi Olur?
Yakıştıramadık. “Adalet mi? Atlet mi?” - Cevat Kulaksız
Erdoğan, "Sözde adalet yürüyüşü yapıyor birisi, Ankara'dan çıkmış İstanbul'a yürüyor. Arada sırada bir de karavana oturuyor ve atletle bir yemek yiyor. Bugün de baktım ki, bir gazete başlık atmış, 'Vatandaş falanca.'Bu benim vatandaşıma hakarettir. Benim vatandaşım böyle, hele hele bir siyasi partinin, ana muhalefetin başında olacak, çağıracak gazeteciyi, 'Gel, benim bu fotoğrafımı bir çek.' ve ondan sonra da 'Ben Atatürk'ün partisinin başıyım.' Sen Atatürk'ü böyle atletle, yemek yerken görüp de resim çektirdiğine şahit oldun mu? Böyle bir şey var mı?" dedi.
Ben “adalet” diyorum o “atlet“ diyor.

Buna cevaben Kemal Kılıçtaroğlu da şöyle diyor:
“-Adalet yürüyüşü birçok kişinin ezberini bozdu. Her gün üç ya da dört gömlek değiştirdim. Yemek yemem gerekiyordu. O fotoğrafta yapmacıklığın toplu iğne ucu kadar bir şey göremezsin. Kızımla yemek yiyorum. O fotoğraf, Anadolu’dan bir fotoğraftır. Ben o şartlarda yetiştim., saraya özenen bir insan değilim”.
“-Ben halktan birisiyim, evimde de öyle oturuyorum. Bu “Vatandaş Kemal” diyen manşete alındı. Niye kızıp köpürüyorsun, sen zaten kendi insanını unuttun. O fotoğrafta mizansen var mı? Zaten karavanda kalıyorum. Ben “adalet” diyorum, o “atlet” diyor.
Neyse ilk defa Atatürk’ü andı bari. Ben o sofrada kafasında külah, sabahtan akşama Atatürk’e hakaret eden kişiyi oturtmuyorum. . MİT TIR ları devlet sırrı değildir, birilerinin sırrıdır”.
Görüldüğü gibi çağdaş dünyada insanlık, daha doğrusu demokratik Batı ülkeleri bilim ve teknolojide dev adımlarla ilerken, ülkemiz devlet adamlarının uğraştıklarına bakın. “El neyle uğraşıyor, biz neyle uğraşıyoruz”. Don, gömlek, “racon” siyaseti ile uğraşıyoruz.
Yakıştıramadık. “Adalet mi? Atlet mi?” - Cevat Kulaksız
Batı bilimsel buluşlarda, sanayi devriminde, keşiflerde hızla ilerlerken Osmanlı da Gerileme Devrinde 19 ncu yüzyılda böyle boş işlerle uğraşırmış. Bir kelime yazılırken, okunurken, “dat” mı olsun, “zat” mı olsun dan tutun da, camilerde kaç mum yakılması gerektiğine; İstanbul’da Süleymaniye başta olmak üzere selâtin camilerin birden fazla minarelerinin yıkılması gerektiğini, camilerde üçten fazla mum yakmanın caiz olmadığını; birden fazla minare kibir, debdebe gösterisi hatta şirk olduğu söylenir, dolayısıyla yıkılması gerektiği; üçten fazla mum yakmak da kiliselere özenti ve israf olduğu gibi daha nelerle uğraşırlarmış.[1]
Hemen hemen neredeyse şimdilerde aynı ruhu aşıyoruz.
Bir de oraya buraya lüks camiler, imam hatipler yapıyoruz. Avrupa Rönesans ve matbaanın bulunuşu ile bilimde hamleler yaparken, biz de kocaman camiler yapıyorduk. Bunlarla yani ibadethanelerle, teoloji okulları ile kalkınmış, aydınlanmış, çağdaşlaşmış bir tek ülke yok dünyada; bunlarla ancak cahiller kandırılır. Üretime yönelik hiçbir çabamız uğraşımız yok, artık buğdayı, samanı, mercimeği, nohudu bile dışarıdan satın almaya başladık. Her şeyi ithal ettiğimiz halde biz neyi üretiyoruz?
Cevat Kulaksız

SONNOTLAR


[1] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/avni-ozgurel/bir-harf-etrafinda-firtina-datcilar-ve-zatcilarin-kavgasi-899702/



Metroda Beni Çok Şaşırtan Bir Engelli Genç Kız
24 Ağustos 2017 Perşembe günü, Kızılay’a gitmek üzere Ostim durağında metroya binmek için beklerken, sonradan beni çok şaşırtan engelli bir kız olduğunu öğrendiğim bir bayanın, her normal insan gibi merdivenden inip yaklaştığını gördüm. Metroya binilecek yere doğru yaklaşan genç kızın pantolonunu düzeltmek için olsa gerek, pantolon paçasını biraz yukarı, ileri geri çektiğini görünce, ayak ve bacağının da protez olduğunu gördüm,  şaşırdım. Biraz sonra, pantolonunun öbür paçasını düzeltmeye çalıştığını, o ayak ve bacağının da takma protez olduğunu görünce, hele normal insanlar gibi merdivenden rahat indiğini de düşününce inanın çok şaşırdım.
Kıza doğru merakla yaklaştım, kendi kendime Allah Allah ne olmuştu bu genç kıza diye sorgularken, iyice yaklaştım, gözlerimi yukarı doğru kaldırdığım zaman bir kolunun sağ kolunun olmadığını görünce daha çok aşırdım. Düşünebiliyor muşunuz, gencecik bir kız iki bacağı ve bir kolu yoktu ve her normal kız gibi makyajlı ve görkemli tertemizdi.
Böylesi konularda beni acayip bir merak ve heyecan sarar. Hemen bu genç kızımıza daha da yaklaştım, çekine çekine şöyle dedim:
“-Affedersiniz, sana ne oldu böyle, nasıl oldu da bu hale geldin?  Diye sordum.  Genç kız gayet doğal bir hal içinde, şöyle dedi:
“-Ben küçükken 4 yaşında iken oldu, elektrik çarptı”, dedi. Aman Tanrım, yine çok şaşırdım ve çok üzüldüm. Sadece “ah canım çok üzüldüm”  diyebildim.
“-Nerelisin” dedim.
“-Yozgat’lıyım”, dedi.
Ben kendimi zor tuttum, içimden ağlamak geldi. Kızın gözlerine baktım, benim yaralarını deştiğimi de düşünerek üzgün olduğumu da görünce, onun da gözlerinin nemlendiğini gördüm. Kıza içimden, kız evladımı kucaklar gibi sarılmak istedim. Aman Tanrım bu güzel kız nasıl böyle olmuş, bu nasıl şans, kader diye düşündüm durdum.
Tam bu sırada metro treni geldi, zaten on-on beş saniyede tren dolup hareket ediyordu. Hemen acele ile metroya bindik.
Metroda Beni Çok Şaşırtan Bir Engelli Genç Kız
Ben çok karışık heyecan ve üzüntü içinde idim. Şu dünyanın ne sürprizli rampaları, virajları, cilveleri var, diye kendi kendime düşündüm.
O genç kızla aynı sıraya oturduk, ikimizin arasında bir genç bayan vardı, o tek kollu kızımızla konuşmak için ortamızdaki bayandan izin istedim ve o güzel engelli kızla yan yana oturduk.
-Nasıl oldu bunlar, lütfen bana anlatabilir misiniz, dedim, o şöyle dedi:
“-Küçükken tarlada elektrik çarptı”!  Tarlada elektrikle ne yapıyorlardı acaba? Bu ayrıntıları sorup öğrenmeye vakit bulamadım.
“-Şimdi ne iş yapıyorsun, dedim.
“-Masa tenisi” dedi galiba; “aynı zamanda Gazi Üniversitesinde spor bölümünde okuyorum” deyince, inanın çok daha şaşırdım.  Ona:
“-Peki, bunları yazmamı ister misin, ben internet gazetecisiyim” dedim. Resmini çekmek için cep telefonumu ayarlarken şöyle dedi:
“-Olmaz, federasyondan izin almam lazım”.
Bacakları olmayan (proteza) ve tek kollu sporcu kızımız, benim çok şaşırdığımı görünce, beni çok daha şaşırtan bir şey söyledi:
“-Ben kendi branşımda (kendi dalımda) olimpiyat ikincisiyim”, dedi. Aman Tanrım, tüm bunlara rağmen ve bu başarı diye şaşırdım, söylendim durdum.
Ben hem üzüldüm, hem de sevindim. Sevincim şuradandı, bu genç azimli ibretlik genç kızımızın başına gelenleri, yaşama mücadelesini, azmini, bacakları olmadan tek kolla bir sporda başarısını kamuoyuna duyurmak istiyordum ve tüm engellilere ibret olması için ayrıntıları ile yazmak istiyordum. Demek ki engeller biraz da insanın vücudunda değil, kafasındadır, dedim kendi kendime. Yeter ki insanın kafası, düşüncesi engelli olmasındı.
Sporun bir dalını söyledi, galiba “masa tenisi” dedi. Evet, sanırım masa tenisi demişti galiba. İsmini bile söyledi, onu da unuttum. Sadece belki arar da görüşürüz, diye kartımı kendine verdim.  Ben de Batıkent’in neresinde oturduğunu araştırayım da bir görüşelim, dedim.
Metro bir durakta durdu, o “ineceğini” söyledi, kalkıp kapıya doğru yöneldi, ben arkasından şaşkın şaşkın bakakaldım.
Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız

Hollanda Türkleri Konseyi 30 Ağustos Zafer Bayramı Ve Tsk Günü Mesajı
Değerli 30 Ağustoscular,

Zaferin kendisine ait olduğunu düşünen ve İstiklal Harbinde kanlarını bağımsızlık için seve seve veren Yüce Türk Milletinin evlatları, 30. Ağustos Zafer Bayramımızı ve  TSK Günümüzü, Cumhuriyetimizin Kuruluşunun yolunu açan Zaferimizi ve ona gönül verenleri   gururla selamlıyoruz.
Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın Başkomutanlığını yaptığı  düzenli Türk Ordusu karşısında Özellikle İngiliz emperyalizminin desteğiyle; İzmir’den, Manisa,  Aydın, Afyon, Eskişehir,  Polatlı,  Ankara hattına doğru ilerleyen Yunan ordusu, karşısındaki Türk Ordusundan %25 daha fazla ve modern silahlara sahipti. Bizzat Mustafa Kemal Paşanın ateş hatlarına girerek yönettiği ve kazandığı bu zaferli  savaş, dünya savaş tarihine  Dumlupınar –Başkomutanlık Meydan Muharebesi  diye geçti.
Savaşın en ince noktalarına kadar  hesaplayan Türk Kuvvetlerinin Kurmay Başkanlığı Karargahı, Büyük Taarruz  Harekatını,  26 Ağustos 1922 tarihinde, şafak sökmeden, sabah saat  05.30 da Mustafa Kemal Paşa nın emriyle başlattı.  Bu saatten itibaren, Askere,  Vatan ve Milletin Kurtuluşu için size ölmeyi emrediyorum diyen Mustafa Kemal Paşa; hattı müdafaa yoktur, sathi müdafaa vardır. O satıh da bütün vatandır. Bu vatanın her toprağı kanla sulanmadıkça terk edilemez hedefine doğru, tüm kuvvetleri düşmana karşı harekete geçirmiştir.   Sakarya’da göğüs göğüse çarpışan Türk orduları, Kurt Kapanı, düşmanı oyalama, yanıltma ve boğma stratejisini  uygulayarak,  kısa zamanda 30. Ağustos da General Trikopis komutasındaki Yunan kolordularını, özellikle Yunan 4. 5. 9. ve 12 Tümenlerini kısmen ya da tamamen imha ettiler. İki Yunan kolordusu da kuşatılarak tamamen yenildi. 30. Ağustos 1922 tarihinde Saat 19.30 da, Yunan ordusunun elindeki tüm modern silahlar ve bölge Türk ordusunun eline geçti.
30 Ağustosta ise Yunan Orduları Komutanı Trikopisin başında bulunduğu son Yunan işgal kuvvetlerini de, T.B. M. M. den tam yetkili Başkomutan olarak savaşı yöneten Mustafa Kemal Paşa, emrindeki kuvvetlerle, işgalci ve soykırımcı düşmanını tam bir bozguna uğratarak düşmanın geri çekilmesini sağladı. Bundan kısa süre sonrada, 30. Ağustos Zaferiyle yaratılan askeri fırsatı iyi değerlendiren Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Milletini bağımsızlığa, kurtuluşa götürecek ve Cumhuriyetin kurulmasına giden kesin yolu döşeyecek ana askeri kararını, 1. Eylül 1922 de verdi. Orduları  Uşak üzerinden İzmir’e doğru harekete geçirdi.
Atatürk’ün, tüm Ordulara ve  Komutanlara verdiği o meşhur: “Ordular ilk Hedefiniz Akdeniz’dir”  emriyle, 3 koldan Ege bölgesinden taarrruza geçen Türk Kolorduları ve Kuvvayı Milliye teşkilatları, İzmir’e doğru yıldırım hızıyla hareket etti.  450 kilometre kat ederek, 26 Ağustostaki  Büyük Meydan Muhaberesi  harekatından sonra, 15 gün içerisinde  9 Eylül 1922 tarihinde Tüm Yunan kuvvetleri kesin yenilgiye uğratıldı. Ve bu esnada düşman Ordularının Komutanı Trikopis esir alındı. 
9 Eylülde, İzmir Kadife Kaleye Türk Bayrağını çeken Türk Süvari Alayı kuvvetleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtulması ile Türk Milletine büyük zaferi, Yunanistan ve onun destekçisi olan bilumum Emperyalistlere ve işbirlikçi hainlere de ağır ve dünya askeri tarihinde unutulmaz bir yenilgiyi tattırdı. Bu yenilgiden sonra, yani 18 Eylül 1922de ise fiilen tüm Yunan Kuvvetleri Türkiye’yi terk etti.

Sonuçta, 1. Ekim 1922 de, Emperyalistlere ve onların kullandığı Yunan işgalcilerine ve Padişahçı İşbirlikçi hainlere diz çöktüren  Türk Milli Kuvvetleri, İtilaf devletlerinin Mudanya Antlaşmasında da, Ankara Hükümetinin isteklerini kabul ederek, Tüm Yunan Kuvvetlerinin, resmen Ege’den ve Trakya’dan tamamen çekilmesi ve bölgeyi Ankara Hükümetine terk etmesini sağladı. Bunun la birlikte Çanakkale ve İstanbul’u işgal eden İtilaf devletleri de aynı akıbete uğrayarak, Mustafa Kemal Paşanın, 19 Mayıs 1919 dan önce, İstanbul Boğazındaki düşman gemilerine işaret ederek söylediği gibi, yani  “geldikleri gibi” gittiler. Ayrıca bu büyük  Türk Zaferi, bir zamanlar kendilerince yenilmeyen,” güneşin hiç batmadığı İmparatorluk”   lakaplı İngiltere’nin ünlü Başbakanı Llyod George un da istifasını sağladı. Büyük Taarruzla başlayan ve 30. Ağustosta kesin Zaferi kutsayan ve 9 Eylülde İzmir’de düşmanı denize döken Türk ordusu, bu Savaş başarısıyla, sadece Türk Milletinin yüceliğini, vatan ve bağımsızlık için ölümü göze almayı değil, aynı zamanda  yenilmez denilen emperyalistleri yenerek , diğer mazlum milletlere de örnek ve önder olmuştur.
Bu konuda iki Devlet adamı şöyle demektedir:
«Pakistan Devlet Başkanı M. Ali Cinnah’ın 30. Ağustos Zaferi sonrası 11.09.1922’de Londra’da söyledikleri aynen şöyledir:
“Ne biz ne de her kitada yaşamakta olan tutsak ve mazlum ulusları bundan sonra tutamayacaksınız. Mustafa Kemal ve Türkler ki, kendileri için hazırlanan tabutu yayılmacıların başına geçirmişlerdir. Şimdi dünyada başlarına tabutlar geçirilecek başkaları da benzer sonuçlara hazırlanmalıdırlar.” Diyerek dünyada oluşacak olan  diğer ulusal kurtuluş savaşlarının da haberini vermiştir.
Hindistan Devlet Başkanı Mahatma Ghandi’nin 08.09.1922’de düzenlediği basın toplantısında 30 Ağustos konusunda söyledikleri ise şöyledir:
“Türkiye Orduları bir devir kapatmıştır. Şimdi mazlum ve tutsak devletler ve uluslar artık vazgeçilmez bir reçeteye sahiptirler. Mustafa Kemal’in utkusu, Dünya için özgürlük ve bağımsızlık sancağıdır,” demiştir. Bu anlamda daha sonraki Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinin ve kurtuluşunun lideri olarak Mahatma Gandi  Türkün Zaferini Mustafa Kemal Paşanın şahsında kutsamış ve onu örnek ve önder almıştır.
30 Ağustos Zaferinin Türk Milleti için önemini Atatürk 1924 yılında bizzat Dumlupnar’da  yaptığı konuşmada aynen şöyle ifade etmektedir:
“Bilmeyen kalmamıştır ki: Ulusumuz, egemenliğini eline aldığı gün, en karanlık yoksulluğun, en derin uçurumun kıyısında idi. Bütün güçleri yıpranmış, bütün savunma araçları elinden alınmış, kutsal varlıkları saldırıya uğramış, pek acıklı bir durumda idi. Bütün bunları hiçe sayarak varlığını ve bağımsızlığını kurtarmaya karar verdi. Bu kararını başarıya ulaştırabilmek için kendine bir toplu davranış, bir belirli erek seçmesi gerekiyordu. Ulusun bütün varlığı ile, bütün inanıyla, canını dişine takarak o yolda birlikte yürümesi ve er geç başarıya ulaşması gerekti. İşte baylar o erek bu yerdi, burasıydı. Umulan ve istenen başarı, işte burada kazanılan zaferdi.”  demişti ve Atatürk konuşmasına şöyle devam etmişti,
“30 Ağustos Zaferi, Türk Tarihi’nin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, parlak zaferlerle doludur, ama Türk Ulusu’nun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir akım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbelli ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, olumsuz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin olumsuz koruyucularıdır.” Demektedir.
Atatürk’ün daha sonraki konuşmalarında da belirttiği gibi Türk Ordusunun Zaferiyle sonuçlanan Büyük Taarruzdaki esas amaç,  sadece düşmanı yenmek değil: “Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” tı.
Onun içinde, 30  Ağustos, Savaşı’nın sonucu belirleyen Büyük Taarruz’un son günü yapılan Başkumandanlık Meydan Savaşı (30. Ağustos 1922) yıl dönümlerinde kutlanan milli bir  bayramdır.
30Ağustos Zaferi ilk olarak 30 Ağustos 1923 yılında Ankara, Afyon ve İzmir’de şenlikler düzenlenerek kutlanmıştır. 1935 yılında işe çıkarılan bir yasayla 30 Ağustos milli Zafer Bayramı olarak kabul edilmiştir.
30 Ağustos sadece Milli bir bayram değil, aynı zamanda Ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi şehitleri ve gazileriyle bu büyük Zaferin,  sadece Zafere sahip çıkan  Türk Milletine ait olduğunun da adıdır.
30 Ağustos bu anlamda, sadece Zafer değil, Türkün birbirine doğru önderlikle kenetlenmesinin, Akıllı ve doğru kararları alan Türk Savaş sanatının başarısının, 10 bin yıllık tarihi olan Türkün dağılmışlığa ve yok olma sürecine karşı bağrından çıkan Ordusunu, kendi kurtuluşunu, Çağdaş Milli devletini ve Milletini de en imkansız zamanlarda da çıkarabileceğinin de göstergesidir.
30 Ağustos, Ebedi önder Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Emperyalizme karşı verilen ilk kurtuluş savaşının, düşmanın imhasıyla taçlanan Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin yarattığı özgürleştirici bir ortam sağlayan Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun, Çağdaşlığı simgeleyen, padişaha kulluktan, özgür v  v vatandaşa giden yolun açılmasıdır. Bunu yaratan, gücünü Yüce Türk Milletinin Tarihinden alan ve esasında Türk halkının üniformalısı olan Türk Milli Ordusunun Milletinin Milli Egemenliğini her şart altında kayıtsız şartsız savunacağı, şehit ve gazi olacağı bünyenin ta kendisidir..
Bu gün,  Türkiye’nin de içinde olduğu, İslam Coğrafyasının felaketine yol açacak olan, ABD nin BOP projesi kapsamında, ABD ile gizli 9 maddelik sömürge olma antlaşmasını yapan, eski Cumhurbaşkanı  Abdullah Gül’ün  izlediği siyasete karşı tavır alan ve komşularla ilişkilerde dostluk ve milli menfaatleri sulh çerçevesinde halletmek  isteyen Millici Subaylara karşı, 1997 yılındaki MİT raporunda, Amerikan Dış İstihbarat Teşkilatı CIA nın Orta Doğu’daki en güçlü sivil toplum örgütü diye tabir edilen, devlet içersindeki gladyo (Süper-NATO nun parçası) olan F-Tipi örgüt/FETÖ kullanılarak yapılan operasyonlarla, susturulmaya, imha edilmeye ve bu şekilde düşman tarafından, 30. Ağustosun  intikamı alınmaya çalışılmıştır. Atatürk sanki bugünleri o zamandan görmüş ve Türk Subaylarına  bugünde geçerli olan uyarı niteliğinde bir söylev bırakmıştır.
Türk Milleti için, Türk Ordusu, devlet ve millet başarısı, var olması ve yaşamı için olmazsa olmazıdır. Çünkü Türk Ordusu, bir  Halk Ordusudur ve Türk Milletinin üniformalı halidir.  Batı ordularına benzemez. Türk Ordusu, aynı zamanda Türklerin kimliksel karakterini de yansıtır. Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk işte bu nedenle, Afyonkarahisar’da çok önemli tarihi bir konuşma yapmıştır. 30. Ağustos Zaferinden iki yıl önce, ileri görüşlü bir Türk Subayının ve Türk Ordusunun ne olduğunu ne yapması gerektiğini ve önemini analiz eden ve yorumlayan Mustafa Kemal Atatürk, 31 Temmuz 1920 tarihinde, Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde subaylara hitaben yaptığı konuşmada, aynen şunları belirtmiştir:
“Millet, bağımsızlığını ordudan bekler’
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Efendiler!
Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdanı zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülahaza etmekle yetineceğim.
Arkadaşlar!
İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir.
Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerin tabiatında en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.
Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur.
Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı imanıdır.
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye gayret ettiler.
Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de, izzeti nefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu.
Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır.
Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz.
Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kanı olmuş ve buna katı azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki, milletin vicdanı-imanıdır, mevcuttur.
Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; ordunun ruhu subaylardadır
O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil Eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.
Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakâr sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.
Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz.
Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için ya istiklal, ya ölüm vardır.
Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!’

Diyerek adeta bugünleri işaret etmektedir.
Ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk bu durumun olabileceğini 93 yıl  önceden görmüştür. Ve bir  Amerikalı gazeteciye verdiği mülakatta: “ 1. Dünya Savaşının sonuçlarıyla oluşturulan Orta doğudaki suni sınırlar, bir gün burada yaşayan halklar tarafından bozulacaktır. O zaman bu halklara karşı Emperyalistlerin yanında yer alacak yönetimler ve halklarda aynı akıbetten kurtulamayacaklardır “ demiştir.
Yukarda belirtildiği gibi,  günümüzde de 30. Ağustos 1922 nin ve Atatürkün Subaylara hitaben 1920 Afyon Karahisar Konuşmasının niteliği şimdi daha da bir önem kazanmaktadır. Emperyalizme karşı kazanılan zaferin sonucunda elini güçlendirerek, Lozan’da masaya oturan Türk Milleti’nin temsilcileri, Milli Misaki sınırları içersinde yer alan, Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin senedini, savaştığı düşmana masada da kabul ettirmişlerdir. Tarihimiz, bizim karakterimizi yansıtır ve geleceğimizin de teminatıdır. Ve bu anlamda, gelecekteki yapacaklarımızın ve başarılarımızın da esasıdır. Bazı zamanlarda  ve bugünlerde Türk Milleti ve Ordusu kırılmalar ve sıkıntılar yaşasa da ana milli  hatlarımız asla kaybolmamaktadır.
Atatürk gibi, sınırlarını kendi çizen bir liderlik ve onun destekliyen Türk Milleti, bu itibarla sınırlarının öbür tarafında yer alan komşuları ile her zaman sulh ve dostluk ilişkileri perçinlemiştir. Bu perçinleme Emperyalistler tarafından, Körfez savaşına kadar kırılmak istense de, Türk Milleti ve Ordusu bu yönde kesin tercihini yapmıştır. TSK Emperyalizme  ve kardeşkanı akıtmaya o  gün hayır demiştir.
1950 li dönemin, siyasi yöneticilerinin, Emperyalist Proje olan NATO ya Türkiye’yi sokması haricinde, kısmen de olsa, TÜRK ordusu büyük hatalardan uzak durmuştur. Türk Milleti,  Ordusunu  Atatürkçü düşünceyle yetiştirmiştir. NATO ve onun patronu ABD, bu dönemde boş durmamış, Türk Milletinin ve Devletinin koruyucusu ve Kollayıcısı olmaması için, TSK de kendi yandaşlarını ve yanaşmalarını yaratmış ve TSK ni Milli düşünceden uzaklaştırmak ve kendine yanaşma olarak kullanmak için elinden geleni yapmıştır.  12. Mart 1971 ve 12. Eylül 1980 de, bizzat CIA Ankara İstasyon şefi, Poul Henzenin deyişiyle; “Bizim oğlanlar iktidarda” diyerek, kendi yandaşlarını TSK nın başına getirdiklerini itiraf etmişlerdir. Bu iki darbe döneminde, binlerce Atatürkçü Subay işkenceden geçirilmiş ve tasfiye edilmiştir. Fakat ABD nin gücü, tohumu, toprağı ve mayası Türk milletinden ve gövdesi Atatürkçü düşünceden olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin içersindeki  Millici Subayları, imha etmeye yetmemiştir. Alttan sürekli üreyen Atatürk ilkelerine bağlı subayların yetişmesi istenildiği ölçüde engellenememiştir.
Şimdiki  durum berraktır. Kimin neyin yanında olduğu anlaşılmıştır. Yapılacak olan bellidir. Bundan sonra, savaşçı TSK personeli ve Atatürk ilkelerine bağlı ve Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk Milleti, ortak aklını, gücünü tarihinin derinliklerinden alan bir Millet olarak kullanmalı ve PKK, FETÖ, IŞİD terörizminin baş hamisi,  ABD Emperyalizminin ve İsrail Siyonizmi nin başını çektiği düşmana karşı;  Milli Birleşik Cepheyi oluşturarak, yeniden, Cumhuriyet Devrim Kanunlarını ve  Atatürk ün  6 ok taki, rejimi belirleyen; simge ve içeriği, yeniden yerine oturtarak, Türkleri  3. defa Ergenekon dan çıkarmalı, ve yeni bir 30 Ağustosta  Zaferini tekrar ilan etmelidir.
Türk, esasında TSK yi desteklemeyen,  bir sus, ihanet  ve esaret  payı olarak verilen, partilerdeki; parti meclisi üyeliğini, Türkiye Büyük Millet Meclisteki Milletvekili borsasında milletvekili olmayı, Belediye Borsasında Belediye Başkanı ve il başkanı olmayı kesinlikle ret etmelidir. Çünkü hiç bir Parti ve Parti Başkanı Türkiye Cumhuriyetinden ve TSK dan daha değerli ve kutsal değildir. Çünkü söz konusu olan Türklük ve Vatandır.  Arpalıklar, kişisel  Menfaatler uğruna Türklük ve Vatan satılmamalıdır. Türk Milletinin değerli mensupları, Türkün, Coğrafyasındaki her yeri yeniden Samsun ve Ergenekon yapmalıdır. 
Yüce Türk Milletinin evlatları, biz, Millet, Devlet ve Ordu yaratmada mahareti olan ender milletlerdeniz. Kimse bizi imha edemeyecektir. İmha etmemesi için, birbirimize, Milletimizin birer ferdi olarak sarılmalıyız. Kenetlenmeliyiz.
Diyoruz ki, biz Türkler, Zafer Bayramımızı ve TSK Günümüzü, gururla kutlamaya devam edelim ve etmeliyiz.  Şartlara bakmadan nerede olursak olalım, 30. Ağustos ruhuyla hareket edelim.  30. Ağustosa sahip çıkmak, kendine sahip çıkmaktır. Hiç kimse, şu konuda tereddüt etmesin, 1919 da Atamızın İşbirlikçi hainler ve onların efendilerine,  geldikleri gibi gitmeyi aynen 1922 de yaşattığı gibi, Türk Milleti bunu yine  onlara tekrar yaşatacaktır. Emperyalistlerin Türkiye’yi bölme ve parçalama heveslerini  kursaklarında bırakacaktır. Emperyalistleri, makam işgalcisi uşaklarıyla birlikte, Anadolu Topraklarına tekrar gömecektir. Onları imha edecektir. Türk Milleti bunu yapacak tarihe, kudrete ve Millet bilincine sahiptir.
Bugün, sadece Zafer günümüzü değil, aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri Günümüzü de Bayram olarak kutluyoruz. Fakat bir farkla, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşıyla  2. Ergenekon’dan çıkışının oluştuğu Türkiye’mizde, Bayram Kutlaması, TSK nın elinden alınmış, Kutlamalar Hipodrumlardan çıkartılmıştır. Türk Ordusunun subaylarının,  Emperyalistlerin Türk Milli Ordusunu, başka mazlum halklara karşı kullanılmasına karşı çıkıp, ordunun tüm teçhizat ve uluslararası ilişkilerdeki yapısının Millileştirilmesini isteyen, terörün Emperyalistlerin kontrolünde olduğunu savunan ve Milli tavır alan, Atatürk’ün, “ya İstiklal ya ölüm” ilkelerine bağlı, milletini düşünen, en tecrübeli subaylarının, Amerikan Emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, ABD Koordineli FETÖ ve PKK ortaklığında, TSK nın güzide personelinin  tasfiye edildiği farkıyla. Aynı zamanda bugün TSK nın komuta sistemi ve fabrika ayarlarıyla ile oynanması oynanması farkıyla kutluyoruz.
15 Temmuz 2016 da, ABD nin Türkiyedeki Gladyosu FETÖ tarafından girişilen darbeye ve TSK içine yerleştirdikleri teröristlere karşı direnen ve FETÖ cüleri derdest eden Vatanperver Atatürkçü TSK subay ve erleri, TSK nın tekrar Yüce Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyetinin en önemli güvencesi olduğunu bir kere daha dost düşmana göstermiştir. Bugünde dün olduğu gibi yine bütün dünyaya TSK var oldukça Türk Devletinin ebediyen ayakta ve diri olacağını bir daha göstermiştir. bu günü, 22. Temmuzdan (2015) bu tarafa ise, Kahraman Türk Ordusunun, Amerika’nın kara gücü olan PKK nın ve şimdide Kuzey Suriye’de PKK ile  IŞİD in üst üste tüm alanlarda imha edilmesi için yaptığı, başarılı harekatından dolayı, büyük bir mutlulukla  kutluyoruz.
Yurtta Sulh Cihanda Sulh şiarını kendisine ilke edinmiş olan, Yüce  Türk Milletinin bu Milli ordusu, son 15 yıldır, ABD Emperyalistlerinin patronu olduğu NATO nun ileri karakolu olmasına ve ABD ve AB Emperyalistlerinin menfaatleri için, Ortadoğu, Asya ve Afrika’da ihraç malı gibi jandarmalık yapmak istememekte ve direnmektedir. Bu Milli Subaylar, Milli Ordu, Milli gemi, Milli şifre yazılımı, Milli mühimmat, Milli hava Savunma sistemi, Milli Radar sistemi, Milli Savaş ve Savunma Stratejisi, Milli Savunma, Savaş ve Uzay sanayisinin güçlendirilmesi istemektedir. İşte Terörün kaynaklarının tespit eden TSK nın bu Atatürk Çizgisindeki subayları, terörün NATO cu sözde müttefikleri tarafından nasıl desteklendiğini bilmekte ve tavır almaktadır. Nitekim bugün TSK efsanesi tekrar geri dönmüştür. PKK terörü ve onu; eğiten ve  destekleyen Batılı emperyalistler, Türk Milletinin üniformalı hali olan TSK nın, 22. Temmuz 2015 de, PKK ya, esasında ABD ye ve müttefiklerine karşı başlayan kutsal harekatıyla ve 15. Temmuz 2016 da da Amerikancı FETÖ  gladyosunun  darbe girişimcilerine karşı ABD ve müttefiklerine attığı şamarla, TSK, yenilmediğini ve yenilmeyeceğini, irili ufaklı dost ve düşmana göstermiştir. Bugünde bu Milli direniş, TSK yı Türk Milletinden koparmaya ve rencide etmeye çalışanlara da büyük bir şamardır. PKK ve PKK nın Hava gücü olan ABD ye, TSK nın attığı şamardan dolayı,  ABD ve müttefikleri, yenilginin ezikliğiyle telaş içersindedir.  TSK nın önderliğindeki bu  milli direniş, olayı çözmüş ve her imha edilen PKK hedeflerinin, esasında imha edilen ABD ve onun müttefikleri olduğu, ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere’den can havliyle verilen mesajlardan da anlaşılmıştır.
Bugünde, Kuzey Suriye’de, ABD imalatı İŞİD ve PKK yı ve ABD- İSRAİL Koridorunu, yani sözde Kürt koridorunu imha etmek için harekete geçen TSK nın, daha ilk andan itibaren büyük başarısı, TSK nın manevra ve yüksek vurucu ve caydırıcı  kabiliyetini bir daha emperyalistlere göstermiştir. Kurtuluş Savaşı ruhunun devam ettiğinin bir göstergesi olarak, bununla gurur duymalıyız
Yukarda belirttiğimiz neden ve sonuçlardan dolayı, Kurtuluş Savaşımızda bize bu zaferi  tattıran ve bu ruhun devam etmesini sağlayan, başta Atatürk olmak üzere, İttihat Terakkiden devir alınan ve Anadolu ve Trakya’da Müdafaa Hukuk Cemiyetlerini ve Kuvayı Milliyeyi kuran, o zamanın Jön Türk istihbarat teşkilatı olan, Teşkilatı Mahsusa üyelerine (ki bunlardan biriside o dönemde  Mustafa Kemal  Atatürk ve Hasan Tahsindir),  Egeli Efelere, Kağnılarla, at arabalarıyla sırtlarında Cephane ve diğer mühimmatları taşıyan yiğit Türk kadınlarına, Milli Orduya, düşmanın işgal ettiği bölgelerimizden silah ve cephane taşıyan, İpsiz Receplere, Laz takalarına ve reislerine,  Makbule Çavuşlara, Kara Fatmalara, Nene Hatunlara, Sütcü Imamlara,  İstanbul Mim Mim Grubuna ve Karakol Gruplarına, direnişte ve kurtuluşta  en ön saflarda yer alan; Hacı (Hace) Bektaş, Şah Kulu ve Karaca Ahmet Dergahlarına, Kadiri Dergahlarına ve ekmeğini aşını erzak ve biricik körpe çocuklarını asker olarak Mustafa Kemalci Kuvvetlere, Vatanın kurtuluşu için veren  yoksul Türk köylülerine olan şükran borcumuzu, burada bir kez daha  teyyit ediyor, onların anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Düşman bugün, emperyalizm kendi dördüzleri olan; PKK, FETÖ , IŞİD ve Ermeni Diasporası  üzerinden Türkiye ye karşı bir savaş vermektedir. Bu savaşın adı da onun için ”Türkiye ile–Amerika ve müttefikleri arasında bir Savaşıdır”. TSK nın hedefi, Emperyalizm ve yerli işbirlikçileridir. Bu savaşı da, Ordu- Millet el birliğiyle aynen 1922 lerde olduğu gibi kazanacağımıza inanıyorum.
Atamızın bize dediği gibi,” Yurtta Sulh Cihanda Sulh” İlkesine bağlı kalarak, “Ne Mutlu Türküm”  demeden geri kalmayalım ve “söz konusu Vatansa gerisi teferruattır”  ilkesine sadık kalalım diyorum. Bunun için, tekrar ve tekrar Yurtsever Partilerle, kuruluşlarla, fertlerle,  yediden yetmişe herkesle, SADECE ANAVATANDAKİLER DEĞİL, YURT DIŞINDADAKİ TÜRKLERDE DÂHİL EDİLEREK, 1919 da, 1922 de ve 1923 de oldugu gibi,  Milli Birleşik Cepheyi,  Milli PAKTı,  bugün lüks olan  fikir ve tavır ayrılıklarını bir tarafa bırakarak, Anavatanın ve Türk Milletinin selameti için, kurma çağrısı yapıyoruz. 30. Ağustosculara da yakışan budur diyoruz.
Omurgası Türk Milleti ve önderi Atatürk olan 30. Ağustos Zafer Bayramımız ve TSK günümüz,  tekrar Yüce Türk Milletine kutlu olsun diyorum.  Bizi biz yapan değerlerimizden olan TSK yı; Terörizme, Emperyalizme, Siyonizm e ve gerici-bölücü  yerli işbirlikçilerine  karşı destekleyelim diyoruz.
Ne Mutlu Türküm diyenlere, Büyük Türk ULUSUB, Hace (Hacı)  Bektaşi Velinin Dediği gibi;”  Bir olalım, İri Olalım, Diri olalım”  diyoruz.
ERGENEKON, BALYOZ ve DİĞER KUMPAS DAVALARINDA ABD NİN GLADYOSU FETÖ TARAFINDAN TASVİYE EDİLEN KOMUTANLARIN TEKRAR GÖREVE ÇAĞRILMASINI, Askeri okulların tekrar açılmasını ve TSK nın Fabrika Ayarlarıyla Oynanmamasını ISRARLA TALEP EDELİM DİYORUZ.
Yaşasın 26. Ağustos Büyük Taarruz ve  30. Ağustos, Yaşasın Mustafa Kemal RUHU VE DÜŞÜNCESİ ve onun mensubu olarak öğündüğü Yüce Türk Milleti.
Bin Selam Sana Yüce Türk Milletinin  Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri.

Sefa Yürükel
Hollanda Türkleri Konseyi Adına
Sosyal Antroplog ve Etnograf, Soykırım ve Terörizm Araştırmacısı

Bre Zındık! - Güner Yiğitbaşı
Saçı uzun aklı kısa,Meral AKŞENER isimli bir zındık(!)çıkmış ve  iktidar olacağım diyerek yeni bir parti kurma hazırlığı içine girmiş.

Bu zındık (!) çizmeyi aştı artık.

Bu zındık(!); önce,ülkenin beka sorununa sahip çıkarak AKP'ye koltuk değneği olmayı dahi içine sindirebilen MHP lideri BAHÇELİ'yi gözüne kestirerek, onu MHP genel başkanlık koltuğundan indirip MHP'ye lider olma hevesiyle partide isyan çıkarmış, hukuka ve tüzüğe aykırı olarak, MHP'yi seçimli olağanüstü kurultay toplamaya zorlamış,ama tek düşüncesi ve endişesi koltuk olmayıp ülkenin bekası olan BAHÇELİ; partisi MHP'nin, AKP'nin Ankara şubesi olmasına razı olarak, AKP iktidarından yardım istemek zorunda kalmış ve MHP olağanüstü kurultayını yargı kararlarıyla engelleme başarısını göstererek, MHP'yi bu zındık'a teslim etmemiş ve bu zındık kadını MHP'den ihraç ederek,devletimizin bekası için çok önemli bir engeli aşmasını bilmiştir.

MHP'den ihraç edilen, saçı uzun aklı kısa,ülkenin bekasından habersiz ve ilgisiz bu ülke düşmanı kadın (!) MHP'den ihraç edildikten sonra da uslanıp yerinde oturmamış,yeni bir parti kurmak düşüncesiyle ülkeyi karış karış gezerek halkın nabzını yoklamış ve dışarıdan MHP'yi karıştırmaya ve zayıflatmaya devam etmiştir.

Sonunda, halkın nabzının yeni bir merkez partisi kurulması isteğiyle attığını tespit eden bu zındık(!)yeni bir parti kurma çalışmasına girmiş ve MHP'de kalarak politika yapacağını açıklayan MHP'nin ağır toplarından Koray AYDIN'ın da kanına girerek onu da ayartıp yanına almıştır.

Kamuoyundan yükselen seslere ve yaptırılan bazı anket sonuçlarına göre, bu zındığın kuracağı yeni partiye,MHP ve AKP tabanından  büyük oranda kaymalar olacağı, bu nedenle bu zındık kadının (!);  MHP'den sonra, devletimizin başı Cumhurbaşkanımızın ve dolayı siyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin biricik ve vazgeçilemez partisi olan iktidardaki AKP'ye de zarar vereceği,onun da altını oyacağı anlaşılmıştır.

Hadi, ülkenin beka sorununa rağmen MHP'yi böldün ve bitirdin,iktidardaki devletimizin partisi AKP den ne istiyorsun be kadın, artık çok ileri gittiğinin farkında mısın?

Geçtiğimiz günlerde bir açık oturumda AKP'li bir milletvekili açıkladı,AKP demek Türkiye demektir, AKP zayıflar,zayıflatılır ve iktidardan düşerse, Türkiye zayıflar ve Türkiye zarar görür, bre zındık Meral AKŞENER(!) bunu da mı bilmiyorsun veya bilmezlikten geliyorsun?Bu kadar pişkinlik ve aymazlığa pes doğrusu.

Bre zındık, haddini bil ve Türkiye'nin zayıflamasına ve ülkenin altının oyulmasına yol açacak yeni parti kurma çabalarından derhal vazgeç!

Ha, ülkemizde darbeci FETÖ ile mücadele için ilan edilen olağanüstü hali ve her konuda çıkarılan olağanüstü hal  kanun hükmünde kararnamelerini de sakın unutma!

Sayın Meral AKŞENER için bu kadar ironi yeter sanırım,işi tadında bırakıyor,şaka da olsa, saçı uzun aklı kısa zındık diye hitap ettiğimiz için kendisinden özür diliyor ve yeni merkez sağ parti kurma çalışmalarında kendisine ve yol arkadaşlarına başarılar diliyoruz.

23/08/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Akp Devlet Partisi Midir? - Güner Yiğitbaşı
AKP'nin normal bir siyasi parti olmaktan çıkarak devlet partisi haline geldiği,partiye yönelik eleştiride bulunanlar tarafından sıkça dile getirilmektedir.

AKP gerçekten bir devlet partisi midir?

Bu soruyu biz cevaplandırır ve evet AKP devlet partisi haline getirilmiştir dersek, ayıp olur.

AKP iktidarı; Anayasada değişiklik yaparak, Cumhurbaşkanının yeniden AKP'nin başına geçip partinin genel başkan olmasının önünü açmak suretiyle, bu sorunun cevabını çok açık ve net bir şekilde vermiş ve AKP'yi devlet partisi haline getirmiştir.

Dün gece CNN TÜRK Televizyonunda yayınlanan bir tartışma programında, programa konuşmacı olarak katılan bir AKP Milletvekili de,AKP=TÜRKİYE, AKP'nin zayıflaması,Türkiyenin zayıflaması demektir sözlerini sarf ederek, adeta AKP'nin bir Türkiye ve devlet partisi olduğu algısını yaymaya çalışmıştır.

Ne demektir bu?

Atatürk'ün kurduğu koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti,o kadar aciz,güçsüz ve kimsesiz midir? Bu devletin kaderi ve yaşaması,AKP iktidarının mı elindedir?

O AKP Milletvekili halt etmiştir.

Bu devletin kurucusu Atatürk dahi, bir fani olarak; “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır,fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” diyebilmiş ve ben ölürsem bu devlet zayıflar ve yok olur dememiştir.

AKP zayıflarsa ve bu zayıflamayı Türk seçmeni artık fark eder de, sandıkta AKP'yi iktidardan düşürürse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti zayıflayarak yok mu olacaktır?

Şunu herkes bilmelidir, partiler ve seçim kazanarak iş başına gelen siyasi iktidarlar gelip geçicidir, bugün AKP iktidar olur, gün gelir başka bir parti seçim kazanarak iş başına ve iktidara gelir ve devletimize hizmet eder, siyasi partiler,yanlış iç ve dış politikaları,ülkeyi kötü yönetmeleri nedeniyle güç kaybedebilir,seçmenin gözünden düşebilir, içeride ve dışarıda saygınlığı azalabilir, bunun doğal sonucu iktidarın sandıkta el değiştirmesidir.

O,AKP Milletvekili ve onun gibi düşünen AKP'li ve  yandaşları demek  istiyorlar ki; AKP ülkeyi kötü de yönetse, zayıflayıp kan da kaybetse,metal yorgunu da ola,sakın AKP'yi ekleştirmeyin,onu desteklemeye devam edin, unutmayın AKP iktidardan düşerse bu devlet batar.

Hayır efendim, yanılıyorsunuz.

AKP zayıflarsa,ülkeye hizmet edemez hale gelirse,Türkiye zayıflamaz, onun çaresi vardır.Halk sandıkta çaresine bakar.

Önemli olan iktidarlar ve onların zayıf düşmesi değil, devleti ayakta tutan devletin önemli ve temel kurumlarının, iktidarlar marifetiyle zayıflatılarak çürütülmemesidir. Örneğin devletin parlamentosu,yargısı,ordusu,emniyet teşkilatı,sivil toplum kuruluşları,bürokrasisi, hala ayakta ise,önemli olan budur.Zayıflayan ve iş göremez hale gelen siyasi parti iktidarı gider, onun yerine seçilerek gelen siyasi parti,kaldığı yerden ülkeyi yönetmeye devam eder.

22/08/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Tartışma Programlarının Dayanılmaz Hafifliği…
Ülkede onlarca Televizyon kanalı olmasına karşın, ne yazık ki çoğu ülkenin gündeminden uzaktır. Oynattığı dizilerle, ipe sapa gelmez evlenme, boşanma vs. programlarıyla halkı uyutmaya çalışıyorlar.
Ne yazık ki halkımızın büyük bir bölümü, öğretici bir özelliği olmayan bu programların değişmez devamlı izleyicisidir.
Üç, dört kanalda, güya ülkenin gündemi üzerinde tartışma programları düzenlemektedir.
Yine ne yazık ki bu programlara davet edilen konuşmacılar, neredeyse kadrolu tartışmacı diyebileceğimiz 10-15 kişiden oluşmaktadır.
Ülkenin gündemi ile ilgilenen, aydın, demokrat insanlarda, öfkelenmek, kızmak ve kahrolmak pahasına bu programların izleyicileridir.
Bende bu izleyicilerdenim.
Denilebilir ki maden kızıp öfkeleniyorsan neden izliyorsun, neden kapatıp başka kanala geçmiyorsun.
Başka izlenecek kanal olmadığı ve her gece sürekli kitap okumakla zaman geçmeyeceği ve sıkıldığım için izliyorum, desem de bunun doyurucu (tatmin edici) bir yanıt olmadığını biliyorum.
Aslında bu tür tartışma programlarına davet edilen konuşmacılar, konunun uzmanlarından seçilse ve bu uzmanlar tarafsız bir gözle, iktidarın ve muhalefetin iyi ve kötü uygulamalarını masaya yatırıp yurttaşları bilgilendirse, hem öğretici hem de izlenmeye değer programlar olacağından kuşku yoktur.
Maalesef öyle olmuyor. Bü tür insanlar bir kez programı çıkarılıyor, söyledikleri hoşa gitmeyince, bir daha da göremezsiniz.
Çağrılan konuşmacılar, ya iktidarın, ya da muhalefetin temsilcileriymiş gibi gerçekleri saptırarak, desteledikleri tarafın haklılıklarını kanıtlamanın telaşı içindedirler.
İçlerinde çok az olmasına karşın, doğruları çekinmeden cesaretle dile getirenlerde vardır. Ama bu yetmiyor. Konuşmacıların tümü ayni nitelikte olduğu zaman program izlemeye değer oluyor.
Yazılı ve görsel medyaya yansıyan haberler ve işin uzmanı olan kişilerin açıklamalarıyla, ülkede ekonominin iyiye gitmediğini, hak ve özgürlüklerde sınıfta kaldığımızı, insanların iş ve aş derdinde olduğunu, işsizliğin hat safhaya çıktığını, tüm komşularımızla iyi ilişkiler içinde olmadığımızı vs. gibi can alıcı konular dile getirildiği halde, tartışma programlarının iktidar yanlıları sürekli pembe tablolarla algı yaratmaya çalışıyorlar.
Gel de inan…
Gelde sıkılma..
İşte bu nedenle diyorum ki, bir yerde Türkiye’de neler oluyor diye bu programları izlemek zorunluluğunu hisseden ben ve benim gibiler, programların dayanılmaz hafifliği karşısında  sıkılmaya devam ediyorlar.

22.08.2017
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Gündüz Akgül

Ey! AKP Genel Başkanı - Tünay Süer
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP’nin 16. Kuruluş yıldönümündeki konuşmasını dinledim.
 “Bu kez çok köklü bir değişime ihtiyacımız var”.
 “Tüm gücümüzü 2053 ve 2071 hedeflerine yoğunlaştıracağız. 26 Ağustos'ta Malazgirt'teyiz.
 Bundan sonra her 26 Ağustos'ta Malazgirt'te olmak sureti ile 2071'in tohumlarını atacağız.”
“Tüm saldırıları milletimizle göğüsledik.
“AK Parti'nin hikâyesi bir milletin aşk hikâyesidir.”sözleri dikkatimi çekmişti.
2017 yılındayız.
Düşünüyorum…
2053’e 36 yıl…
2071 ‘e 54 yıl var.
Kim öle, kim kala…
Evet, AKP’nin köklü bir değişime gerçekten de ihtiyacı var.
16 yıl önce 14 Ağustos 2001 de “tek adam değil ortak akıl”
“Lider değil, kadro hareketi”
Milli görüş gömleğini çıkarttık.
Parti içi demokrasi, herkes için gerçek demokrasi ve Adalet,
Ekonomik kalkınma, refah, gibi başlıklarla iktidar olma vaatleri vermişti.
Önceki hükümetlerden memnun olmayan halk yeni bir lider ve yeni kadrolar arayışındayken AKP’nin bu sözleri umut olmuş, ilaç gibi gelmişti.
Aradan 16 koca yıl geçti, ne oldu?
Sıfır terörle alınan ülkemizin hali bu gün meydandadır.
PKK tüm şehirlerimize yayılmış neredeyse.
Bunun son örneği geçtiğimiz günlerde Karadeniz’de olan saldırılardır.
PKK’nın askerimize ve polisimize, sivil halkımıza saldıracak seviyeye nasıl geldiğini söylemeye gerek var mı?
OSLO anlaşmaları, terör örgütü elebaşısı ile İmralı’da görüşmeler, Habur’da kurulan çadır mahkemesi ile savcıları hâkimleri PKK’nın ayağına götürerek hukukun ve ülkenin itibarını yerle bir ettiniz.
Onları şımarttınız…
PKK’lı katillerin Güneydoğuda silah gömmelerini görmezden gelmek ve FETÖ denilen katile ne istedilerse vermek…
Birçok yanlışları sayabiliriz.
İşsizlik, yolsuzluk, ekonomik çöküntü, dünyada itibarı kalmamış bir ülke konumuna gelmişiz.
Adalet ve Kalkınma Partisi acil fabrika ayarlarına dönmelidir.
AKP ‘in hikâyesini ileride çocuklarına anlatma fırsatı olanlar bir aşk hikâyesi olarak değil, bugünkü haliyle zulüm olarak anlatacaklardır mutlaka.
YENİ DEVLET KURMA HAYALİ
Bırakalım bu boş sözleri.
Bizim bir devletimiz var.
Adı Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.
623 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun topraklarının emperyalist güçler tarafından işgali ile Mustafa Kemal önderliğinde Ulusal Savaşla, kanla, irfanla geri alınmış ve 29 Ekim 1923 de monarşi yıkılmış, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.
Hiç kimse Atatürk olamaz ve onunla kendisini mukayese edemez, etmemelidir de.
Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal, Osmanlı’nın çökmeye başladığı yıllardan cumhuriyetin kuruluşuna kadar hayatının büyük bölümünü vatan uğruna savaş meydanlarında geçirmiş, dünyanın hayran kaldığı bir komutandır.
Osmanlı Devleti Döneminde Trablusgarp, İkinci Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı’na; Ardından vatan topraklarının işgali üzerine Çanakkale’de Kurtuluş Savaşı’nda düşman kuvvetlerine karşı birçok başarı elde etmiştir.
1881 doğumlu Mustafa Kemal İlk savaşa katılımında henüz 28 yaşında bir gençti.
44 yaşına kadar 13 yılı cephelerde geçmiş, düşman kuvvetlerine karşı birçok başarı kazanmış gerçek bir kahramandır o.
Kısacık hayatının 15 yıllık iktidarı döneminde yaptığı devrimlerle dünyadaki tüm mazlum ülkelere örnek olmuştur.
Vatan topraklarının savunulması esnasında göstermiş olduğu başarılar neticesinde kendisine “Gazilik” unvanı ve “Mareşallik” rütbesi verilmiş, bunların yanı sıra TBMM tarafından 2587 sayılı kanunla 24.11.1934 tarihinde Mustafa Kemal’e, “Türkün Atası” anlamına gelen “Atatürk” soyadı verilmiştir.
Osmanlının küllerinden bir vatan ve bayrak yaratmış, istediği her şey olabilirken cumhuriyeti seçmiş ve Türk Gençliğine emanet etmiştir.
Bu gün bu emanete ihanet edilmektedir.
Bırakın yeni devlet kurmayı bugünküne sahip çıkın yeter.
O büyük liderin 15 senelik iktidarı döneminde yaptıklarını sata, sata bitiremeyen bir iktidar olmuşsunuz karşımızda.
“Tüm gücünüzü onun bıraktığı yerden alarak daha yukarılara çekip Türkiye’yi huzura ve refaha kavuşturunuz yeter.
Dünyada saygınlığımızı tekrar kazanalım.
“Ancak o zaman Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile başlayan Cumhuriyet döneminin iddiasını taşıyan bir parti olursunuz.”
EY AKP GENEL BAŞKANI ERDOĞAN!
Söyle başbakanına, yetkili bakanlarına ve Sayın Cumhur Başkanına ATAMIZIN heykellerine saldıranlara, hakaret edenlere ağır cezalar getirsinler.
Çünkü O hepimizin ATASIDIR.
Söyle başbakanına, maliye bakanına, Sayın Cumhurbaşkanına emeklilere, işçilere yaşam hakkı tanısın.
Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı kendisi adına konuşmalar yapan gazeteci geçinen yağcılara iyi bir fırça çekmiş.
Çok ta iyi olmuş ama racon demesi makamına yakışmamış.
Her zaman söylediğim gibi bu densizlerin kendisine ve ülkeye daima zararları olur.
Ve bu herifler gemi batarsa ilk önce terk edecek tiplerdir.
Her neyse AKP Genel Başkanı, senden ricam Sayın Cumhurbaşkanına bir zahmet söyleyiver bir fırça da ATAMIZA saldıranlara çeksin olur mu?
EY AKP GENEL BAŞKANI
Söyle Sayın Cumhurbaşkanına öyle yüzlerce koruma ile gezeceğine tebdili kıyafet ile halkın arasına girsin ve konuşulanları duysun.
Sana söyleyeceğim çok şey var ama bir dahaki sefere diyorum.
Tünay Süer
21 Ağustos 2017

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget