Makaleler "Miyase İlknur"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İktidara meydan okuyan sanatçılar
En ileri demokrasilerde de sanatçı yöneteni eleştirir, meydan okur. Demokrasinin yerleşmediği ülkelerde ise iktidarı yeren, eleştiren sanatçılara bedel ödetilir.

Osmanlı’dan günümüze sanatçılar ile iktidarların mücadelesi nice başların kesilmesine, nicesinin sürgünde can vermesine, nicesinin de mahpus damlarında çürümesine yol açsa da “zulüm abad olunmaz” sözü her seferinde doğru çıktı ve bir zaman sonra baskıcı yönetimlerin saltanı yerle yeksan olurken zulmettiği sanatçıların ismi günümüze kadar yaşadı. Halkın sustuğu baskı dönemlerinde susmayan, boyun eğmeyen ve eleştirisini gah şiirle, gah oyunla gah yazıyla dile getiren sanatçılar isimlerini tarihin altın sayfalarına yazdırırken, onlara bedel ödeten devrin iktidarlarının ismi ise tarihin çöplüğünde yerini aldı. Figani’den, Taşlıcalı Yahya’ya, Nefi’den Eşref’e, Neyzen Tevfik’ten, Aziz Nesin’e, Ratip Tahir Budak’tan Turhan Selçuk’a, İlhan Selçuk’tan Mahzuni’ye bu topraklarda devrin iktidarına posta koymuş,, çarpıklıkları dile getirmiş sanatçılardan birkaç ciltlik ansiklopedi yazılır.

Muhalif sanatçı her dönemde hedefteydi
Sanatçının iktidarla, iktidarın da sanatçılarla mücadelesi, sanat tarihi kadar eskidir. Dünyanın bütün diyarlarında, yok olup gitmiş medeniyetlerde de, günümüzde de bu durum değişmemiştir. En ileri demokrasilerde de sanatçı yöneteni eleştirir, meydan okur, demokrasinin yerleşmediği ülkelerde de... Değişen tek şey; demokratik hukuk devletlerinde sanatçı iktidara meydan okusa da yönetici erk, sanatçının eleştirilerini düşünce özgürlüğüne yorar ve onunla hesaplaşmak yerine hoş görür, ders çıkarır ve sineye çeker. Demokrasinin yerleşmediği ülkelerde ise hukuk devletinden söz edilemeyeceği için iktidarı yeren, eleştiren sanatçılara bedel ödetilir.

Bizim tarihimizde baktığımızda devrin iktidarının gazabına uğramış, mahpus yatmış, kelle vermiş, sürgün yaşamış sanatçıların listesini tutsak değil bu sayfaya, gazetenin tüm sayfalarını da ayırsak yetmez. İşin garibi; sanatçıların eziyet görmesi, bedel ödemesi sadece padişahlık ya da darbeler ve sıkıyönetimler dönemleri değil, seçilmişlerin iktidarda olduğu dönemlerde de olmasıdır. Bu durum da, demokrasinin sadece sandıkla iktidarın belirlenmesi anlamına gelmediğini gösteriyor.
Son dönemlerde yine sanat ve iktidar ilişkilerini çokça konuşur olduk. O nedenle geçmişten, yani Osmanlı’dan günümüze devrin iktidarına, bürokratına ve din adamlarına karşı muhalefet eden sanatçıları ve başlarına gelenleri anımsatmak istedik.

Pargalı’ya sataşan Figani canından oldu

Kanuni döneminde yaşayan Figani, devrin kudretli Sadrazamı İbrahim Paşa, nam-ı diğer Pargalı İbrahim’in Budin Sefer7inden dönüşte yanında getirdiği Herkül, Apollon ve Dyana heykellerini Sultanahmet’teki sarayının bahçesine dikip sergilemesi üzerine şu beyti yazdı:
Dü İbrahim amed be-dar-ı cihan
Yeki büt şiken şud yeki büt nişan

(Dünyaya iki İbrahim geldi.
Biri peygamberdi ve putları devirdi.
Diğeri ise bizim İbrahim Paşa oldu,
ama o da aksine gelip yine put dikti.)

Heykelleri put gören İstanbul ahalisi, İbrahim Paşa hakkında dedikodu kazanını fokurdatırken Figani’n bu beyti de tuz biber oldu. Artık çarşıda pazarda dilden dile aktarılan Figani’nin dizeleri İbrahim Paşa’nın kulağına kadar gitti. Firdevsi’den esinlenerek yazdığı bu beyit Figani’nin canına mal oldu. Pargalı İbrahim Figani’yi idam ettirdi.
Mantıki Öküz Paşa’ya tosladı
VI. döneminde yaşayan Mantıki, kadılıkla şairliği bir arada yürütüyordu. Şiirlerinde dönemin din cahil din adamları ile vezirlerini yazdığı hicivlerle yerden yere vuruyordu. Şam’da görevli iken Şam Valisi Mantıki’yi zehirletmek istedi. Mantıki, Halep’e kaçtı. Halep’e kaçış nedenini İstanbul’a şu dörtlükle iletti:

Şam’da bilmediler kıymetimi
İltica ettim Halebüşba’ya
Harlerin çifte-i iz’acından
İltica ettim Öküz paşaya

Ancak Mantıki, baltayı taşa vurmuştu. Halep’te Öküz lakabı ile meşhur Mehmet Paşa vali idi. Öküz Mehmet Paşa, Mantıki’yi padişah IV. Murat’a şikayet etti ve Mantıki idam edildi.
Şair Eşref
Abdülhamit’in istibdat döneminde yaşamış, mutasarrıflık görevlerinde bulunmuş Eşref Paşa’dan padişah da nasibini almış, sadrazam da, İzmir Valisi Kamil Paşa da...
Şair Eşref sık sık Abdülhamit’i ve zamanın diğer devlet görevlilerini hiç çekinmeden eleştirebilmiş bir şairdir aşağıdaki dizelerde Padişahı ve Mabeyncisi Arap İzzet Paşa’yıda şu şekilde hicvetmiş;

Besmele gûseyleyen şeytan gibi
Korkuyorsun höt dese bir ecnebi
Padişahım öyle alçaksın kî
Izzet-i nefsin Arap izzet gibi.

Abdülhamit’in hasta düştüğünü işittiğinde de şiirle oklarını ta kaçtığı Mısır’dan savurmuş padişaha:
Toprak altında da olsan bulurum
Erişir burnuna birkaç tekmem.
Can verip kurtulurum zannetme
Şeytan elini çekse de ben elimi çekmem!
Tevfik Fikret ve Neyzen
Ziya Paşa gibi Tevfik Fikret de devrindeki yolsuzluğa, soyguna, talana verip veriştirmiş. Fikret’in “Han-ı yağma” şiirinin tamamını olmasa bile nakarat bölümünü bilmeyen yoktur herhalde.

Han-ı Yağma
Bu sofracık, efendiler
Ki iltikaama muntazır,
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtaz
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Fikret gibi Neyzen Tevfik de, hırsızların, yolsuzların ve talana göz yumana mebusların hedefinde olmuştur:

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler...
Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us dediler!..

Nefi’nin çektiği dil belası

Hepimizin bildiği “Tut-i mucize guyem/ ne desem laf değil” dizelerinin yazarı Nefi, 17. yüzyılda yaşamış ve üç padişah görmüş bir Divan Şairidir. IV. Murat’ın iltifatlarına mazhar olan Nefi, yazdığı hicivlerle padişahın vezirlerini, paşaları kızdırmasına rağmen padişahın himayesi nedeniyle adeta dokunulmazlık zırhına bürünmüştür. Ancak Naime tarihinde anlatılanlara göre, Nefi’nin yazdığı Siham-ı Kaza adlı hiciv şiirlerinden oluşan eserlerini limonlukta okurken yakınındaki köşke yıldırım düşer ve ortalığı tarumar eder. Elinden Nefi’nin eserini fırlatan padişah Nefi’ye hiciv yazma yasağı koyar. Ama huylu huyundan vazgeçmez. Nefi, hicivleri ile paşaları, vezirleri kızdırmaya devam eder. Fuat Köprülü’ye göre ise Nefi, sadrazamı değil direkt padişahı hedef almıştır şiirlerinde. En son Bayram Paşa’yı kızdırır ve boğdurularak cesedi denize atılır.
Nefi’nin orijinali hayli ağdalı bir dille yazılmış olan “sözümdür” şiiri, baskıcı iktidarlara karşı söylenmiş şiirlerin hasıdır Osmanlı’da.

En derin uykulardan kaldırandır sözüm,
Güne el koyanları, yıldırandır sözüm.

Zamanı zemini daralmış olanlara,
Gönüllerince zemindir; zamandır sözüm.

zalim beni bir işaretle kahretse de,
onun ordusuna karşı koyandır sözüm.

cihan saltanatları zamanla sönerken,
yandıkça daha da parıldayandır sözüm.

güç verir, bilinç üretir, sevinç bağışlar,
yüzü gülmemişlere armağandır sözüm.

ey mutsuzluk gecesinde bunalanlar,
size müjde yıldızları saçandır sözüm...

dünya bir benimdir diyenlere derim ki,
bu sofrayı herkeslere açandır sözüm.

varsın günün sultanları değer vermesin,
En derin uykulardan kaldırandır sözüm,
Güne el koyanları, yıldırandır sözüm.

Zamanı zemini daralmış olanlara,
Gönüllerince zemindir; zamandır sözüm.

zalim beni bir işaretle kahretse de,
onun ordusuna karşı koyandır sözüm.

cihan saltanatları zamanla sönerken,
yandıkça daha da parıldayandır sözüm.

güç verir, bilinç üretir, sevinç bağışlar,
yüzü gülmemişlere armağandır sözüm.

ey mutsuzluk gecesinde bunalanlar,
size müjde yıldızları saçandır sözüm...

dünya bir benimdir diyenlere derim ki,
bu sofrayı herkeslere açandır sözüm.

Marko Paşa ve Dolmuş

Markopaşa, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un yazarlığını yaptığı 1946 yılında yayımına başlanan Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı mizah dergisiydi. Sabahattin Ali başyazarlığını yaptığı dergi devrin ana muhalefet partisi etkisine sahip bir yayın organıydı. Davalar ve toplatma kararları arka arkaya geldiğinden derginin künyesinde Markopaşa “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar.” gibi ibareler konuldu. Kimi zaman yazarlar dergiyi elden dağıtmaya çalışmışlar, buna karşın çok sayıda satmayı başarabilmişlerdir ki derginin tirajı 60-70 binlere dek ulaşmıştır. O dönemlerde en çok satan gazetelerin tirajları bile 50 bini geçmemekteydi.

Markopaşa kapatılınca sırasıyla; Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler adları altında yeniden çıkarıldı.

DP iktidarını sinir eden yayın organı
Markopaşa’dan sonra İlhan ve Turhan Selçuk’un çıkardığı Kırkbirbuçuk ve Dolmuş dergileri aynı işlevi gördü. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Selçuk, Çetin Altan gibi yazarların yanında, Turhan Selçuk, Ali Ulvi, Oğuz Aral, Nehar Tüblek, Semih Balcıoğlu, Mim Uykusuz, Mıstık ve Suat Yalaz gibi çizer kadrosunun yer aldığı Dolmuş Dergisi DP iktidarını en sinir eden yayın organı olmayı başardı. Mizah dergisi olarak döneminin en yüksek tirajını yakalan Dolmuş Dergisi toplatma kararları ve açılan davalarla baş edemedi ve iki yıl sonra kapandı.

DP döneminde ilk tutuklanan karikatürist Ratip Tahir Burak oldu. Ulus gazetesinde çizen Burak’ın dışında DP’ye muhalefet eden Ulus yazarlarından neredeyse tutuklanmayan kalmadı. DP iktidarı basın yayın üzerinde en büyük baskıların yaşandığı dönem oldu. Darbe dönemlerinde bile bu kadar çok sanatçı ve yazar mahpus damlarını ziyaret etmedi.

1960 ihtilalinden AP’nin tek başına iktidar olmasına kadar geçen sürede görece bir rahatlık olsa da 1960’ların sonlarında DP dönemine geri dönüldü. 12 Mart’la birlikte muhalif sanatçılar ve yazarlardan yargılanmayan, tutuklanmayan neredeyse kalmadı.

12 Eylül dönemi malum. 12 Martı bile arattı. Özal döneminde ise mahpusluk yerine tazminat davaları basın yayın organları sindirilmeye çalışılsa da tiyatroda, sinemada ve basında devrin iktidarı kıyasıya eleştirilebiliyordu.

Miyase İlknur/Cumhuriyet
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1185619/iktidara_meydan__okuyan_sanatcilar.html

MC iktidarında solun önünü kesmek ve 12 Eylül darbesine giden yolun parke taşlarını döşemek için kontrgerilla mesaiye çıkmıştı. Önce 1 Mayıs katliamı sahneye kondu. Yirmi sekiz gün sonra Ecevit'i hedef alan Çiğli suikastı yapıldı. Bu kez hedef şaşmıştı ama sola geçit vermek istemeyen iç ve dış güç odakları da pes etmek niyetinde değildi. 6 Haziran 77 seçimleri öncesinde Ecevit'in Taksim mitinginde suikast hazırlıkları yapıldı. Ancak MİT'in Demirel'e, Demirel'in Ecevit'e, Ecevit'in de kamuoyuna açıklamasıyla iş bozuldu.
 Terörün yanında işçi hareketleri de tırmanışa geçmiş, özellikle Anayasa Mahkemesi’nin DGM’lerin kuruluş yasasını iptal etmesine karşın Başbakan Demirel’in “DGM’leri derhal ve yeniden kurmak için teşebbüse geçeriz” demesi ve bu konuda yasa tasarısı hazırlaması DİSK’i öfkelendirmişti. DİSK, 16 Eylül 1976’da “DGM’ye Hayır” eylemini başlatarak ülke çapında genel greve gitti. Hükümet de bu eyleme kayıtsız kalmayıp karşı atağa geçti. Genel grev çağrısından beş gün sonra polis DİSK’i bastı, Genel Sekreter Mehmet Karaca’yı tutukladı. Genel Başkan Kemal Türkler ile 4 yönetici hakkında da gıyabi tutuklama kararı verildi.
Bu dönemin en kanlı olayı hiç kuşkusuz 1977’nin 1 Mayısı’nda Taksim meydanında yaşanan katliamdır. DİSK’in düzenlediği işçi bayramına yüz binin üzerinde katılım olmuş, coşku ile kutlanan işçi bayramı dağılmaya yakın kana bulanmıştı. Meydanı dolduran kalabalığın üzerine Sular İdaresi ve bugünkü The Marmara, o zamanki adıyla Intercontinental Oteli’nin 5. katından ateş açılmıştı. Silah ve ezilme sonucu 34 kişi yaşamını yitirdi. Kontrgerillanın ilk kitlesel eylemi olarak anılan 1 Mayıs katliamı bugüne kadar aydınlatılamadı. Ne o gün otelden dışarıya ateş edenlerin ne o gün otelin o katında kalan ABD’lilerin kimliği ne de kazancı yokuşunda bulunan bombaların sahibi bulunabildi. Intercontinental Oteli Amerikan ITT şirketine aitti. Hani şu Şili Devlet Başkanı Allende’ye karşı yapılan darbeye adı karışan şirket. İçeriden dışarıya doğru atılan kurşun izlerinin bulunduğu pencere camları bile alelacele değiştirilivermişti.
Ecevit’e Çiğli’de suikast girişimi
1 Mayıs katliamından 18 sonra kontrgerillanın ikinci operasyonu sahneye kondu. Bu kez hedefte ana muhalefet partisi CHP’nin lideri Bülent Ecevit vardı. Aslında MC’nin işbaşına gelmesi ile birlikte Ecevit ve CHP’liler yurtiçi gezileri sırasında pek çok kez saldırıya maruz kaldı. Önce Gerede, ardından Elazığ, Niksar ve Gaziantep gezilerinde taşlı ve silahlı saldırıya uğrayan CHP’lilerin üzerine, 23 Ağustos 1975 tarihinde Ankara Tandoğan’da gerçekleştirdikleri “Bağımsızlık” mitingi dönüşünde yaylım ateşi açıldı.
Ecevit’in 29 Mayıs 1977 günü İzmir gezisi sırasında Çiğli Havalimanı’nda bir polisin silahından çıkan bir kurşun Ecevit’in hemen yanı başındaki Mehmet İsvan’ın bacağına saplanmıştı. Saldırgan Altındağ Karakolu’nda görevli polis memuru İsmet Çetin’di. Polisin suikastta kullandığı silah güvenlik güçlerinin daha önce hiç görmediği Amerikan yapımı “Tengas” adlı bir silahtı ve Türkiye’de sadece üç adet bulunuyordu. Üstelik dünyada ilk kez bir insan üzerinde kullanılmıştı. Silah, Genelkurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi’ne zimmetliydi ve depodan izinsiz olarak çıkarılmıştı. Bu silahın nasıl olup da İzmir’de bir karakol polisinin eline geçtiğini kimse açıklayamadı. Olay önce kaza sanıldı ancak daha sonra suikast girişimi olduğu anlaşıldı. Mehmet İsvan’ın dizkapağının içinde parçalanan mermi vücudu zehirliyordu. Silahı üreten firma, Mehmet İsvan’ın bacağındaki yaranın seyrini 10 yılı aşkın süre izledi ve İsviçre’de tedavi ettirdi.
Polis memuruna gelince... Yargılaması 6 Mayıs 1980’de sonuçlandı. Dikkatsizlik sonucu yaralamaya sebebiyet vermekten üç ay hapis 500 lira para cezasına çarptırıldı. İşin ilginç olan bir diğer yönü ise tutuklandığında Pol-Der üyesi olan polis memuru İsmet Çetin’in, olaydan kısa bir süre sonra ülkücü polislerin kurmuş olduğu Pol-Bir derneğine üye olmasıydı.
Bir yandan artan terör olayları bir yandan döviz sıkıntısı nedeniyle duran ithalat ve bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak temel tüketim mallarının sınırlı üretiminden kaynaklanan karaborsa, kuyruklar Başbakan Demirel’i yıpratıyordu. Bu olumsuzluklara bir de koalisyon ortaklarının birbiriyle yaşadıkları sorunlar eklenince erken seçim Demirel için bir kurtuluştu. Demirel erken seçim çağrısında bulundu ve Ecevit de bu öneriye olumlu yanıt verince Haziran 1977 günü seçime gidilmesi Meclis’te onaylandı.
CHP’nin mitingleri oldukça görkemli geçiyor ve tek başına iktidara gelme ihtimali bütün kesimlerde ortak fikir olarak konuşuluyordu. Ecevit en görkemli mitingini İstanbul'da yapmayı planlıyordu. Bu son miting olacaktı. 3 Haziran günü Taksim meydanında yapılacak miting için bütün hazırlıklar tamamdı. 2 Haziran akşamı CHP lideri Ecevit’in TRT’nin ana haber bültenlerinde önemli bir açıklama yapacağı duyuruldu. Akşam saat 19.00 bültenlerinde Ecevit şu açıklamayı yaptı:
“Bugün Başbakan Demirel bana telefon ederek yarınki Taksim mitingimizi iptal etmemizi istedi. Çünkü aldığı istihbarata göre miting sırasında bana Sheraton Oteli üzerinden uzun namlulu silahla ateş edileceğini öğrendiğini söyledi. Bu koşullarda hiç kimseden yarınki mitingimize gelmesini isteyemem. Ancak eşim ve ben yarın miting saatinde Taksim meydanında olacağız.”
O gün Taksim’de bir suikast girişimi olmadı. CHP kurulduğu günden bugüne kadar gerçekleştirdiği mitinglerin en görkemlisini o gün yaptı. Ancak 5 Haziran 1977 seçimlerinin sonucu CHP için Taksim mitingi kadar görkemli değildi. Evet, yüzde 42’lik oy oranıyla tarihindeki en yüksek oyu almıştı ama 213 milletvekili tek başına iktidar olmaya yetmiyordu.
Ecevit yine hayal dünyasına dalmış, dışarıdan destek alacağını umarak bir azınlık hükümeti kurmuştu. Meclis’teki diğer partilerin hiçbiri destek vaat etmezken Ecevit, ısrarla güvenoyu alabileceğini söylüyordu. Sonuçta CHP azınlık hükümeti 3 Temmuz’da yapılan güvenoylamasında 226 oyu bulamayarak düştü. Hükümeti kurma görevini alan Demirel 22 Temmuz 1977’de II. MC’nin kuruluşunu açıkladı.
II. MC’nin ömrü ilki kadar uzun olamadı. Zira yılbaşı gecesi, yani 31 Aralık 1977 gecesi AP’den kopan 11 milletvekilinin desteğiyle hükümet hakkında Meclis’te güvensizlik önergesi verildi ve hükümet düşürüldü.

YAŞAR OKUYAN
Terör olaylarında ABD’nin izi var
- MC’nin kurulması sağ ve sol arasında keskin bir kamplaşmaya neden oldu diyebilir miyiz?
- MC’nin kurulmasının sağ ve sol arasında kamplaşmayı daha da artırdığını söylemek ne kadar gerçekçi olur bilemiyorum çünkü o sürecin içindeki iç ve dış faktörleri ve gelişmeleri göz ardı etmemek gerekir. Özellikle, 12 Mart sonrasındaki siyasi gelişmeleri iyi tahlil etmek lazım.
- O günkü süreçte parlamentoda başka bir alternatif mümkün olabilir miydi?
- 1974 yılında bilindiği gibi 37. hükümeti CHP ve MSP birlikte kurmuşlardı ancak bu hükümet 11 ay sürdü. Daha sonra gelen Sadi Irmak’ın kurduğu hükümet de güvenoyu alamadı. Aslında CHP ve AP bir araya gelip daha büyük Meclis desteğine sahip bir hükümet kurabilirlerdi ama o gününün şartlarında her iki parti genel başkanından kaynaklanan yanlış değerlendirmelerle bu mümkün olmadı. Dolayısıyla da Milliyetçi Cephe diye adlandırılan Sayın Demirel'in başbakanlığında AP, MSP, MHP ve CGP'nin iştirakiyle bir yeni hükümet kuruldu ve Haziran 1977 tarihine kadar da bu hükümet devam etti.
- MC iktidarında terörün tırmanmasını neye bağlamak gerekir ve ABD bu işin neresinde?
- MC iktidarında terörün tırmanmasını 12 Mart ve 12 Eylül arasındaki iç ve dış bazı merkezlerin kışkırtmalarının, ajitasyonların ve tertiplerin etkili olduğunu da düşünebiliriz. O sürecin içerisinde birçok önemli terör olaylarının perde arkası hâlâ aydınlatılamamıştır. Örneğin; 1 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleşen katliam acaba neden? 12 Eylül 1980 öncesindeki önemli terör olaylarının birçoğu da ABD izine rastlamak mümkündür. Kahramanmaraş'taki ve Çorum’daki katliamlardan birkaç gün önce ABD’nin Adana konsolosunun ve bazı ABD’li istihbarat elemanlarının bu şehirlerde gözükmeleri herhalde bir tesadüf olarak yorumlanamaz. Bana göre 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan darbe ve muhtıralarında ve günümüzdeki AKP sivil darbe sürecinde hep ABD’nin izine rastlamak mümkündür.

ALİ TOPUZ
MC’nin kuruluşunu biz zorladık
- CHP-MSP koalisyonunu bozmakla MC’nin kuruluşuna katkı sunduğunuzu düşünüyor musunuz?
- Kesinlikle. MC’yi aslında biz kurduk. Zorladık resmen. Biz düşman kardeşleri bir araya gelmeye ikna ettik. Dedik ki onlara, “Siz biraraya gelmezseniz biz erken seçim kararı alır ve seçime gidersek hepinizin köküne kibrit suyu ekeceğiz; o yüzden bir araya gelin.” Ortadoğu dergisinin yazıhanesinde düşman kardeşler Demirel, Erbakan ve Türkeş buluşup anlaştı. Sonra tabii hükümet kuruluşlarında geçen yedi aylık süreçte Demirel bu işi pekiştirdi. Çelişkileri azalttı ve Milliyetçi Cephe kuruldu.
- 12 Eylül darbesinin giden parke taşlar da döşenmiş oldu böylece.
- 12 Eylül planlı bir hareket zaten. MC bu sürece katkı vermiştir. Her biri tek başına bu işi gerçekleştirmeye yaramıştır denemez ama bütün bunların hepsi bu süreci kolaylaştırmıştır. 12 Eylül zaten dış destekli bir hareketti. Türkiye’de giderek gelişmekte olan sol hareketi kesmeye yönelik bir darbedir 12 Eylül. Kontrgerilla devreye sokularak sol hareketin önü kesilmek istenmiştir. Hâlâ devam ediyor bu süreç.
- Terör olayları, devlette kadrolaşma, CHP’nin 11’lerle hükümet kurmasını dayattı diyebilir miyiz?
- Bu 11 kişiye de haksızlık etmek istemem. Onlar hükümetteydi diye biz başarısız olduk diyemeyiz. Yok öyle bir şey. Baksınlar bizim hükümetteki bakanlarımızın haline. Yağ sıkıntısı var. Ticaret Bakanımız Teoman Köprülüler hâlâ yağdaki narhı koruyor. Bizim hükümetimizi Ecevit yönetemedi. Bizim bakanlarımız zayıftı. Bizim ekonomi bürokratımız yoktu. Planlamacılarımızın hepsi akademisyendi. İyi solculardı ama reel ekonomiyi değiştirme konusunda hazırlıkları yoktu. Sorunu biz kendimizde aramalıyız. Yanlış toplum mühendisliği sonucu MC’ler geldi. Tabii MC’den ve onun yarattığı ortamdan kurtulabilmek için iktidar erkini ele geçirmek gerekiyordu. Aslında Ecevit, erken seçime biraz da “her gün sokakta beş on kişi ölüyor” diyerek ülkenin içinde bulunduğu durumu da göz önüne alıp “evet” demişti. Ben de ona demiştim ki, “sen kumandansın muharebeyi kazanacaksan sokakta istemeye istemeye birtakım insanların ölmesine razı olacaksın. Erken seçimden istediğimiz sonucu alamazsak şimdi beş kişi ölüyorsa o zaman on kişi ölebilir. Bizim iktidara gelmemiz lazım.” Bizim erken seçime evet dememizin bir siyasi stratejik hata olduğunu kabul etmemiz lazım.

"Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa/ Eğlenecek yer bulamam / Gönlümdeki köşk olmasa // Senden aldım bu feryadı / Bu imiş dünyanın tadı / Anılmazdı Veysel adı / O sana âşık olmasa." Canana duyulan aşk bundan daha yalın ve etkili nasıl anlatılabilir ki?
Ölümünden önce yazdığı “Dostlar beni hatırlasın” şiirindeki temennisi gerçekleşti Veysel’in. Kaygılanmasına hiç gerek yokmuş büyük ozanın. 21 Mart 1973’te yitirdiğimiz Âşık Veysel, bu kırk yıl süresince unutulmadıysa daha nice kırk yıllar devrilse de hatırlanır.
Bundan önceki ölüm yıldönümlerinde de dostları tarafından unutulmadı ama 40. yılı moda deyimle daha bir farkındalık yarattı. Yurdun dört bir yanında düzenlenen etkinlikler, radyo ve televizyonlarda özel programlarla anılıyor Âşık Veysel.
Oysa onu yitirdiğimiz yıllarda arkasından övücü sözler edilmesi, büyük bir törenle uğurlanması kimilerini rahatsız etmişti. Veysel’e hak etmediği bir paye verildiği, sanat yönünün zayıf olduğu, sazının bir değer taşımadığı ve kurulu düzenin savunucusu ve egemen sınıfların ozanı olduğu, mensup olduğu inancı bile gizlediği söylendi. Bu iddiaları dile getirenlerin başında da Cahit Öztelli ile zamanın ruhu gereği toplumcu eserler veren bazı ozanlar geliyordu.
Yine dillerde
Bu haksız ve insafsız eleştirilere, artık hayatta olmadığı için kendisinin yanıt verme şansı yoktu. Ancak adına “zaman” dediğimiz kavram, bu iddiaların doğru ya da yanlışlığını er geç ortaya koyacaktı. Nitekim koydu da... Aradan tam kırk yıl geçti. Veysel’in adı ve eserleri hâlâ yaşıyor. Hem de eskisine oranla daha da güçlü bir şekilde. Eserleri yine dillerde. Her gün onlarca sanatçı tarafından seslendiriliyor. Hatta Veysel’in eserlerinin külliyatı sayılabilecek albümler çıkarılıyor ve dinleyicilerden büyük ilgi görüyor. Artık onu himaye eden düzenin etkili ve yetkili adamları ile aydınlar da olmadığına ve onu tanımayan yeni bir nesil yetiştiğine göre, Veysel’e gösterilen bu ilgi boşa olmasa gerek.
Aslında bu ilginin nedenleri son derece açık. Bir kere Veysel, şiirlerinde kullandığı yalın dili ile Yunus gibi çağları delip geçecek bir etkiye sahip. İkinci ve en önemli nedeni, şiirlerindeki güçlü ve etkileyici örgü. Tamamını 11’li ve 8’li hece vezniyle yazdığı şiirlerinin sanat yönü Cahit Öztelli’nin savının aksine oldukça güçlüdür. Şiirlerinde dolgu malzemesi olarak görülecek ya da olmasa da olur denilecek tek bir mısraya rastlamak mümkün değildir.

Yalın ve etkili
“Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa/ Eğlenecek yer bulamam / Gönlümdeki köşk olmasa // Senden aldım bu feryadı / Bu imiş dünyanın tadı / Anılmazdı Veysel adı / O sana âşık olmasa.”
Canana duyulan aşk bundan daha yalın ve etkili nasıl anlatılabilir ki?..
Veysel, repertuvarımıza birbirinden değerli birçok eser kazandırmıştır. Bu eserlerin birçoğu da o göçtükten sonra dillere düşmüştür. Dillere düşen eserlerinden “Güzelliğin on para etmez”, “Sen bir ceylan olsan”, “Uzun ince bir yoldayım”, “Ben hor görme”, “Bir kökte uzamış sarmaşık gibi”, “Derdimi dökersem derin dereye”, “Çırpınıp içinde döndüğüm deniz”, “Bir seher vaktinde gençlik çağımda”, “Dünyada tükenmez murat var imiş”, “Mecnunum Leylamı gördüm”, “Kükredi çimenler” ve “Saklarım gözümde güzelliğini” ilk akla gelenler.
Sazının kendine özgü bir tınısı vardı. Bugün o lezzeti Veysel’in eserlerini büyük bir ustalıkla seslendiren Cengiz Özkan vermeye çalışıyor ve çok da beğeniliyor.
Âşık Veysel, ozanların harman olduğu bir yörede yeşerdi ve kök saldı. Alevi-Bektaşi geleneğindeki muhabbet sofralarındaki ozanlardan, zakirlerden ilk eğitimini aldı. Başlangıçta kendi ürünlerini vermek yerine usta malı satıyordu. Kendi şiirlerini seslendirmeye “beğenilmez” kaygısıyla çekiniyordu. Zamanla özellikle de Sivas’ta edebiyat öğretmenliği yapan Ahmet Kutsi Tecer’in teşvikiyle kendi eserlerini seslendirmeye başladı. Sazıyla Anadolu’yu bir baştan bir başa dolaşmıştır.

Gönül gözü açıktı
Yedi yaşındayken çiçek hastalığına yakalanan Veysel önce bir gözünü, birkaç yıl sonra da geçirdiği bir kaza sonucu diğer gözünü kaybetmişti. İki gözü de görmeyen Veysel’in neyse ki gönül gözü açıktı. Şiirlerindeki tanımlamalar müthiştir. Eserlerinin ezgi yapısı da şiirleri kadar güçlü olduğundan hâlâ ilgi görebiliyor.
Ozanın mizah yönünün de güçlü olduğu söylenirdi. Şiirlerinde pek rastlanmasa da bu yönüne ancak sohbetlerinde tanık olunurdu. Âşık Mahzuni’den dinlediğim Veysel esprisi:
Birçok ozanın katıldığı uzun bir turnede son konserlerini vermiş otele dönmüşlerdir. Paralarını almak için organizatörün yolunu gözleyen ozanlar bütün aramalarına rağmen organizatöre ulaşamamışlardır. Çünkü organizatör paraları toplayıp kaçmıştır. Bu durum haber alınınca otelin lobisinde bir vaveyla kopar. Zira otelin borcunu kapatacak para da kimsede yoktur. Herkes birbirini suçlamaktan, her kafadan bir ses çıkmaktadır. Tek sesini çıkarmayan Veysel’dir. O, çilingir sofrasını kurmuş demlenmekte, konuşulanları dinlemektedir. Sonunda içlerinden birisi patlar:
-Ya Veysel Baba, bizim halimize senin keyfine bak. Sen de bir şey söylesene. Ne diyorsun bu duruma?
Veysel rakı kadehini kaldırarak şöyle yanıt verir:
-Şerefinize diyorum.

Cumhuriyet

Neyzen, bu toprakların görüp görebileceği en kural tanımaz anarşisti, hatta anarşistlerin üstadı azamıdır. Ne protokol takar ne adabı-muaşeret. Girdiği her ortama kendi kurallarını kabul ettiren Neyzen, hem entelijansiyanın hem de berduşların sevgilisi olmayı başarabilmiş nadide bir kişilikti.
Bir dörtlüğünde “Hayat üç buçukla dört arasındadır / Ya üç buçuk atarsın ya da dört dörtlük atarsın” demiştir amma ne üç buçuk atmıştır yüreği, ne de dört dörtlük yaşamıştır. Çevresinde ikbal sahibi o kadar dostu, yareni, himaye edeni varken üstat, “Ben bu dünyanın devr-i devranını, izzet-i ikramını s.....m” diyerek tercih ettiği yaşamı sürmüştür. Ne okulda dikiş tutturabilmiştir, ne iş yaşamında. Ne kışlada ne de tekkede...

Muallim olan babasının ısrarına rağmen kaydolduğu mekteplerden ya def-i tard olmuş ya da sara nöbetleri azdıkça “okul bana dokanıyor” diyerek kahvehaneler ve hanları mekân tutmuştur. Bir ara Mevlevi Tekkesi’ne uğramışlığı da vardır ama sonra Bektaşilikte karar kılıp bugün haliç kıyısında AKP’li belediyenin tarumar ettiği ve bahçesinde partinin il binasını diktiği Karaağaç Tekkesi son durağı olmuştur. Münir Baba’dan nasiplenerek kendisini olduğu gibi kabul eden bir hayat mektebine böylece kaydolmuştur.
Neyzen, 134 yıl önce bugün, yani 24 Mart 1879’da Halikarnas’ta doğduğunda çevresine göre varlıklı olan ailesi onun için başka türlü bir yaşam hayal etmişti. Ancak Neyzen, sıra dışı yaşamını önce ailesine sonra da kapısından girdiği her kuruma kabul ettirmeyi başarmıştı. Hatta Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne bile... Yaşamının son demlerini bu hastanenin 21 No’lu koğuşunda geçiren Neyzen, hastaneyi otel odası gibi kullanmıştır. Gündüzleri dışarıda, geceleri hastanede.
Bir anlamda Neyzen, bu toprakların görüp görebileceği en kural tanımaz anarşisti, hatta anarşistlerin üstadı azamıdır. Ne protokol takar ne adabımuaşerete uyardı. Askerlik hayatında da kafasına göre takılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Muhtar Paşa’nın emrinde mehterbaşı olarak görevlendirilmiş olan Neyzen, paşa ile her tartıştığında çekip gitmiş ama her seferinde onu himaye eden İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey tarafından ikna edilerek görevine geri döndürülmüştür.
Neyzenliği kadar taşlamaları, küfürlü şiirleri ve hazır cevaplığını gösteren fıkraları ile de ünlüdür Neyzen Tevfik. Hiciv konusundaki üstatları Şair Eşref ve Ruhi Baba’dır. Bunun dışında Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Rasim, Yunus Nadi gibi şair ve yazarların himayesinde müzik ve şiirle hasbıhal eylemiştir. Plakları ve kitaplarının yanında tiyatro ve sinemaya bulaşmışlığı da vardır. Aslında bulaştırılmışlığı desek daha doğru. Çünkü o, İhsan Ada’nın belirttiği gibi neyini dinletmek için üflememiş, şiirleri de kitap olsun diye yazmamıştır. Hiçbirini kayda geçirmeyip ezberinde tuttmuştur. Cumhuriyet döneminde İstanbul valisinin kendisine Konservatuvar bütçesinden bağladığı aylık dışında düzenli geliri olmamıştır. Umurunda da değildir. O üflediği neyiyle rakı parasını denkleştirdi mi ya heyy!..
Üstü başı dökülür ama özgürlüğüne paha biçilmez. Sözünü sakınmadan söyler, paşasına da, nazırına da, hocasına da, mollasına da basar kalayı. Hem de en ağırından. Tanrı ile yarenlik eder ama araya da zinhar aracı sokmaz. O, Şemsi’nin dizelerinde anlattığı “Mescid ile medreseyi ısmarladık zahitlere/ Hakka ibadet etmeye yeter bize meyhaneler” diyen güruhtandır. Abdülhamit’in istibdadına da söver sayar, İttihatçıların Meşruti yönetimine de verip veriştirir. Pek çok kereler tutuklanır ve kodesi boylar. Ama kısa sürede salınır. Herhalde berduş ya da divane saydıklarından olsa gerek. Bir tek Cumhuriyeti kuran kadroya kıyamamıştır. Hele de Atatürk’e hiç. Ona dil uzatanlara öyle okkalı sözler etmiştir ki, yutabilene aşkolsun. Bu dönemde sadece haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmaya karşı durmuştur.
28 Ocak 1953’te aramızdan ayrılan Neyzen Tevfik’in Beşiktaş Sinan Paşa Camisi’ndeki cenaze töreni Fellini filmlerinden fırlamış bir enstantane gibidir. Kortejin ön saflarında devletin önemli mevkilerinde görev yapan bürokratlar, bakanlar, üniversite hocaları, yazar ve sanatçı taifesinin yanında kendilerine çeki düzen vermeye çalışan İstanbul’un bütün sarhoş ve berduşları. Ondan geriye şiirleri ve fıkra gibi olayları kaldı.

Yüz karası

Kadıköy’de Aksaraylı Hamdi’nin gazinosunda bir yandan demlenir, bir yandan ney çalarken, yanına bir boyacı çocuk yanaşır.
- Amca, boyayım mı?
Neyzen yerinden kalkar, para çıkarıp çocuğa verdikten sonra yere sırtüstü uzanır:
- Gel, yüzümü boya.
Yüzü boyanınca, Kadıköy’deki başka bir meyhaneye, Papazın Bağı’na gider. Papazın Bağı’nı mekân tutmuş olan Ahmet Rasim, onu görünce:
- Ne bu hal Neyzen? Kuşdili Tiyatrosu’nda “Arabın İntikamı’nı mı oynadın?
Neyzen güler:
- Merhamet insanın yüzünü bazen kara çıkarır.
Boyacıya acıdığını söyleyip olayı anlattıktan sonra ekler:
- Kâinata bir de bu heybette görüneyim, dedim. Allah’a şükür ki böyle bir yüz karam oldu. Ya çıkmazına boyansaydım?

Şişe çekerken

Neyzen, bel ağrılarından yakınmaktadır. Tanıdık doktorlardan biri: “En iyisi şişe çekmek” der, “ağrılardan kurtarır seni”.
Ertesi gün bir dostu, Neyzen’i kaldırıma uzanmış, elinde rakı şişesini tepesine dikmiş vaziyette görünce:
- Üstat, rakıyı bırakacağını söylüyordun, bakıyorum azaltacağına ölçüyü büsbütün kaçırmışsın.
Neyzen, dostunu yattığı yerden şöyle bir süzer:
- Bu sefer doktor tavsiyesiyle içiyorum. Bel ağrılarından şikâyet ediyordum; doktor “şişe çek” dedi.

Gelin gibi

Son hızla giden taksi şoförüne sesleniyor:
- Aman oğlum, n’olur biraz yavaşla.
- Merak etme baba, biz bu taksiyle gelin taşıyoruz.
- Desene biz de düzülecekler arasındayız!!!

S..çtı Cafer bez getir

Atatürk’ün büyük dil kongresini topladığı gün, Başvekil de Bakırköy’de genişletilen bez fabrikasını açmaya gelmişti. Dil kongresine Atatürk dışında bütün bakanlar, milletvekilleri ve bazı büyükelçiler de gelmişlerdi.
Kongrede tez sunanlar arasında öğretim üyesi Cafer Kırımi Bey de vardı. Cafer Kırımi Bey kürsüde tezini savunurken, Kırımlı olması dolayısıyla söz arasında Ruslar hakkında biraz sitemde bulununca Atatürk çok kızmış ve:
- “Burası siyaset meydanı değildir, indirin şunu hemen” deyince profesörü kürsüden indirmişlerdi. Neyzen, bu olayı öğrenince şu kıtayı yazmıştı:
Fabrika yaptı sümerbank bez için,
Çok muazzam bir eser bu laf değil,
Dil işinde ehli dil tezden dedi:
Sıçtı cafer bez getirsin başvekil..

Kovmanın nazikçesi

Bir arkadaşıyla Beyoğlu’nda gezerken Jön Türklerin ünlü simalarından Ubeydullah Efendi’yle karşılaşırlar. Ubeydullah Efendi o günlerde Beşiktaş Evlendirme Dairesi Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Neyzen, Ubeydullah Efendi’ye sorar:
- Hocam, Hazreti Adem’le Hazreti Havva’nın nikâhlarını hangi imam kıydı?
- Davetliler arasında değildim, bilmiyorum.
- Peki, Adem’le Havva cennetten niye kovuldular?
- Bir münasebetsizlik etmişlerdir.
- Ne gibi?
Ubeydullah Efendi dayanamaz:
- Sizin bu akşam yaptığınız gibi.
- Peki, acaba nasıl kovuldular?
- Defol...Yoksa sana haddini bildiririm şimdi!
Neyzen, ardından bastonunu sallayarak koşan Ubeydullah Efendi ile arayı açtıktan sonra durup seslenmiş:
- Böyle nazikçe kovmasını biliyordun da, benimle ne diye bir saat uğraştın üstat?


Evin yolu

Aksaray’da bir ev kiralar. Yeni taşıdığı günler, geceleri meyhaneden dönerken ara sokak içindeki evini bulmakta güçlük çekmektedir. Bir gece, karşısına çıkan bekçiye sorar:
- Bekçi baba, Neyzen Tevfik buralarda bir yerde oturuyor. Sen evini biliyor musun?
- Neyzen Tevfik sen değil misin?
- Ben sana kimim diye sormadım, Neyzen Tevfik’in evini sordum...

Meyhaneye girmeden...

Eş dostun ısrarı ile bir daha meyhaneye girmeye tövbe eder. Birkaç gün sonra, vakt-i kerahet gelince dayanamaz. Bir at kiralayıp soluğu Langa’da Kosti’nin meyhanesinde alır. Attan inmeden, kapıdan seslenip içkisini getirtir. Meyhanedeki tanıdıkları seslenirler:
- Hoca, böyle at üstünde içki içilir mi? Hele atını bağla gel de usulünce içki içip sohbet edelim.
- Yoo, gelemem yanınıza. Meyhaneye girmeye tövbeliyim!

Geri gelmeyeceklerse?

Birinci Dünya Savaşı yılları. Mahalle bekçilerinin davul çalarak topladığı bir kafile, askerlik şubesine gitmek üzere yola koyuluyor. Kaldırımlarda biriken halk gidenleri uğurluyor:
- Allah selamet versin, Allah selamet versin.
Yemen, Çanakkale, Filistin gibi cephelere gidenlerin geri dönmeyeceklerini bilen Neyzen de bu yolculuk törenine katılıyor:
- Allah rahmet eylesin, Allah rahmet eylesin!

Kırk yıllık ölü....

Dr. Fahrettin Kerim Gökay “içkinin zararları” konulu konferansını vermektedir. Bir ara:

- Rakının her kadehi, hayatımızı bir saat kısaltır, der.
Dinleyiciler arasında olan Neyzen yerinden fırlayıp bağırır:
- Eyvah,yandık!
- Hayrola?
- Hesap ettim, meğer ben öleli tam kırk yıl olmuş!!!

Yiyip içmek için mi?

Neyzen, bir gün Mazhar Osman’la karşılaşır.
- İçmeye devam ediyor musun, Neyzen?
- Neden sordunuz, beni tedavimi edeceksiniz, yoksa yemeğe mi çağıracaksınız?


Edep

Tanıdığı bir subayı ziyarete kışlaya gider. Subayın ricası üzerine askerlere ney çalar. Sonunda aşka gelip zeybek oynamaya durur. Pantolonunun düğmelerini iliklemeyi unuttuğunu gören erlerden biri “Efendi amca, edep yerin açıkta kalmış” der. Neyzen oyunu kesip ellerini kaldırarak Tanrı’ya seslenir: “Çok şükür sana, nihayet karşıma edebim olduğunu söyleyen bir kulunu çıkardın.”


Adam yerine koymuyorlar

Hüseyin Şehsuvar anlatıyor: “...küfürlere başladı. Sonra başını sola çevirip bana döndü:
- Hüseyin, ben önüme gelene sövüyorum.
- Söversin,
- Bana bir şey yapmıyorlar?
- Ne yapacaklar?
- Ulan yoksa bunlar beni adam yerine mi koymuyorlar???

Cumhuriyet/Dergi

Karacaahmet Cemevi,nin dünden bugüne öyküsünde hep başrolde yer aldı
Erdoğan,dan çok çekti
Karacaahmet Sultan Dergâhı, Aleviler için kutsal olan üç büyük dergâhtan biri. Hacıbektaş Dergâhı Aleviler için serçeşme kabul ediliyor. Antalya’nın Finike ilçesine bağlı Elmalı köyündeki Abdal Musa ve Karacaahmet Dergâhı serçeşmeye bağlı ana iki dergâh.

Alevi cemlerindeki on iki hizmet postunda “Gözcü” postunun sahibidir. Alevi inancına göre Kırklar Cemi’nde bu post, “Ebuzer Gıffari”ye aittir. Hacıbektaş’ın halifesi olarak 14. yüzyılda İstanbul’a gelen Karacaahmet Sultan, dervişliğinin yanında ruh ve sinir hastalıklarını tedavi eden bir hekim olarak da kısa sürede halk arasında ün yapıyor. Doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmiyor. Öldükten sonra Üsküdar’da “duvar dibi” olarak bilinen yere gömülüyor. Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Gülfem Hatun, bir gece rüyasında Karacaahmet Sultan’ın kendisine “mezarımı yaptır” çağrısında bulunduğunu görüyor. Gülfem Hatun rüyasına giren bu ulu dervişin mezarını arayıp bularak üzerine 1561 yılında türbe yaptırıyor. Türbe yaptırıldığı tarihten itibaren Alevi ve Bektaşi düşüncesinin kutsal mekânlarından biri oluyor. Cumhuriyet Türkiye’sinde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanunun çıkmasıyla diğer tekke ve dergâhlar gibi bir bekçi ile yalnızlığa terk ediliyor. Ama yine de ziyaretçisi hiç eksik olmuyor.

Güllü Ana onarıyor

İstanbul’daki Aleviler, bugünkü kadar olmasa da sık sık ziyaret ediyor Karacaahmet Sultan’ı. Ta ki, 1960’lı yıllarda Güllü Ana türbede lokma pişirip cem ayinleri düzenleyene kadar. Aleviler arasındaki adı ile Güllü Ana, Karacaahmet Dergâhı’na hayat veren kadın. Kemaliye’nin Ocak köyünden. Sağlığında türbeyi onaran eşinin ölümünden sonra sık sık Karacaahmet’e uğrar olmuş Güllü Ana. O dönemde Karacaahmet Sultan’ın sandukasının bulunduğu ziyaret yerinin yanında küçük bir bekçi odası bulunuyordu. Bugün dergâhta bulunan aşevi, cemevi, kütüphane, mutfak, kurban kesim yeri o yıllarda hayal bile edilemezdi. Güllü Ana ve birkaç dostu samimi buldukları bazı Alevilerle, topladıkları bağışlarla türbenin çatıkatını cemevine, bekçi odası ile türbe arasındaki holü de büyüterek aşevine dönüştürüyor. Güllü Ana’nın organizasyonu ile türbede aşureler, lokmalar pişiriliyor, çatı arasındaki cemevinde de cemler yapılıyordu. Bu faaliyetler Aleviler arasında yayılınca beş on kişi ile yapılan cemlere yüzlerce kişi akın ediyor. Tabii gizli gizli.

1961 ihtilalinin hemen ertesine rastlayan bu faaliyetler zaman zaman jandarma tarafından basılıyor. Güllü Ana ve arkadaşları sık sık sıkıyönetim komutanının karşısında buluyorlar kendilerini. Ama faaliyetlere ara vermiyorlar. Sonunda dernek kurma kararına varıyorlar. Herkes dernek kurulmasına destek veriyor ama sıra kurucu üye olmaya gelince herkes bir bahane ile kaçıyor. Sonuçta 1969 yılında, kendisi Sünni olan Avukat Şükrü Alptekin, bir kurucu eksik olduğu için kurucular arasında yer alarak, Karacaahmet Derneği’ni kuruyor. Halen Türkiye’de faaliyet gösteren en eski Alevi derneği olan Karacaahmet Sultan Derneği, 1969’dan beri faaliyetini sürdürüyor. Dernek kurulduktan sonra ziyaretçi sayısı da hızla artıyor. Artık küçük türbe dar gelmektedir. Fiili durum yaratılarak arkada bir bahçe yapılıyor. Çünkü ziyaretçiler dar gelen türbeye sığmayınca mezarlıklar arasına dağılmaktadır. Nurettin Sözen’in belediye başkanlığı döneminde bahçenin üstünü örtme izni alan dernek, daha sonra bu bahçenin üzerine bir cemevi inşa etmek için proje yaptırıyor. Geleneksel Alevi dergâh mimarisine uyan proje 1992 yılında İstanbul Mimarlar Odası’nın açtığı yarışmada en iyi ikinci proje ödülünü alıyor. Mimarlar Odası dergisinde kapak olan projeyi hayata geçirmek için Doğan Kuban başkanlığındaki Anıtlar Kurulu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile görüşmelere başlanıyor. Nurettin Sözen, “Bizden yana sıkıntı yok, Anıtlar Kurulu da onaylarsa proje yaşama geçerilir” diyor. Aralarında Oktay Ekinci ve Prof.Dr. Yıldız Sey’in de bulunduğu Anıtlar Kurulu iki kez Karacaahmet’i ziyaret ediyor. Cemevine yasal statü kazandırmak için çalışmalar yürürken 1994 yerel seçimleri gelip çatıyor. Dernek yönetimi, belediyeyi sağ partilerin kazanması halinde kendilerine asla bu iznin verilmeyeceğinin bilinciyle alelacele cemevini yapmaya başlıyor. Seçimlerde İstanbul’u hiç ummadıkları bir parti Refah Partisi kazanmış, Recep Tayyip Erdoğan da büyükşehir belediye başkanı olmuştur. Mazbatalarını alıp tebrikleri kabul ettikleri birinci haftada önce RP’li Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayak Karacaahmet Cemevi’ne gelerek inşaatı durdurmalarını istiyor. Bir hafta sonra da büyükşehir belediyesinin yıkım ekipleri sabaha karşı cemevinin duvarlarını yıkmaya başlıyor. Haberi alan binlerce Alevi cemevinin önünde etten duvar örüyor. Kadınlı erkekli günlerce cemevinde yatıp kalkarak yıkıma engel olmaya çalışıyorlar. Devreye Başbakan Tansu Çiller, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu giriyor ve cemevi yıkımdan kurtuluyor.

Yöneticilere dava

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan, cemevini yıkamayınca yöneticiler hakkında Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuyor. Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada başkan Mehmet Başaran, yöneticiler Hıdır Uluer, Miyase İlknur, Abbas Genç, Hüseyin Sağlam, Hasan Cendere ve Nurettin Sözen, 15 yıl ağır hapis istemiyle yargılandılar. İki yıl süren dava sanıkların beraatıyla sonuçlandı.

Sonuçta, Alevilerin ilk kez planlı ve yasal bir cemevi yapma girişimi sonuçsuz kaldı. Türkiye’nin dört bir yerinde beş kişiyle kurulan Cami Yaptırma Dernekleri’nin beğendikleri yerde kondurdukları camilere sonradan ruhsat verilirken, cemevleri için bu kural, ibadethane sayılmadığı için uygulanamıyor. Cemevleri de gecekondu misali, kaçak ve Alevi dergâh mimarisi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan binalar şeklinde yükseliyor. Bu “ucube binalar”ın sorumlusu olarak da Başbakan Alevileri gösteriyor.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget