Makaleler "Yakup Kepenek"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner


Son olumlu gelişmeler bir kez daha kanıtlıyor ki, barış toplumun tamamına yakınının isteğidir. Tarihteki kutsal barış sıfatını hak edecek kadar önemlidir şu sırada yaşananlar.
Barış süreci doğal olarak AKP iktidarının öncülüğünde yürütülüyor. Buraya kadar çok olumlu olan gidiş, bir noktadan sonra çok farklı bir karakter kazanıyor, tümüyle AKP elbisesine sokuluyor.
AKP’nin gerçek niteliği, kendisine yandaş olan-olmayan ayrımcılığına dayanır. AKP, barışa giden yolda da o içinde taşıdığı ayrımcılık hastalığından kurtulamıyor.

***

Sürece, siyasetin BDP dışında kalan partilerin hiçbirini katmak istemeyen AKP, olası barışın yine çok büyük olacağı kesin olan siyasal rantını tek başına toplamak istiyor. AKP, kendi dışında kalan siyaset kesimlerini tamamıyla dışlayan tutumu, toplumsal coşkuya dönüşebilecek bir barış ortaklığının dışında tutan anlayışıyla, toplumu birleştirici ve bütünleştirici bir tutum sergilemiyor.
Bu büyük siyaset açığının ya da dışlayıcılığının farkına varan AKP, bu açığı akil insanlar komisyonları oluşturarak kapamak istiyor. Siyasetin kendi dışındaki kesimlerinden istemediği desteği, kimi sanatçı, uzman ve yazarlardan sağlamaya çalışıyor. Komisyonları oluşturma bağlamında Başbakan’ın “akil, cesur, idealist ve barış isteyenleri seçtik” sözleri, aslında sadece kendi çok dar gerçeğini özetliyor.
Başbakan’ın kullandığı bu ölçütlerden akil-akıllı ve idealist nitelemelerinin içi boştur; kimlerin akıllı olduğuna Başbakan karar veremez; idealizm ise tarih boyu değişik anlamlar yüklenen öznel bir kavramdır. Toplum tümüyle barış istediğine göre Başbakan’ın barış isteyenleri seçtik demesinin de belirleyici bir anlamı yoktur.
Sıra cesarete gelince, Başbakan’ın bu sözü kullanırken durup uzun bir süre düşünmesi gerekir!
Yıllardır, AKP iktidarını cesaretle eleştiren hemen her toplum kesiminden insanın başına gelmedik kalmadı.
AKP, kendisini tümüyle barışçı yöntemlerle ve yasal haklarını kullanarak eleştirenlere bile katlanamıyor; biber gazından, coplamaya oradan çok uzun tutukluluk sürelerine uzanan uygulamalarıyla toplumu baskı altına almış; hak ve özgürlükleri savunan gerçek cesurları hapsetmiş bulunuyor; böylelikle toplumun üzerine suskunluğun korkutucu yıkımını yayıyor; sonra da cesur aramaya ve bulmaya çıkıyor.
Toplumsal duyarlılık açısından daha da korkuncu, ucundan-kıyısından AKP’yi uyaran veya eleştiren basın yayın çalışanlarının doğrudan ya da dolaylı olarak baskı altına alınmasıdır. Görevlerini yapmaya çalışan yazar ve yorumcular ya hapislerde tutuluyor ya da 12 Eylül askeri rejiminin başta üniversite öğretim üyeleri olmak üzere kamu çalışanlarını işlerinden uzaklaştırmasını andıran bir uygulamayla işlerinden ediliyor. Çok sayıda cesur yazar ve yorumcu, akıl almaz yöntemlerle, asıl işlerini, yani, toplumu uyarı görevlerini yapamaz duruma getirilmiş bulunuyor.
Burada ayrıntı sayılmaması gereken ve barışla doğrudan ilgili bir konu daha var. AKP hışmına uğrayan yazar ve yorumcuların neredeyse tamamının barış için uğraş verdikleri biliniyor. Başbakan, o barış savunucularını bile dışlıyor, onları aklınca cesur saymıyor.
Barış, birleştirici ve bütünleştirici olursa gerçek olur. Bu nedenle süreç bölücü değil birleştirici olmalı, eğer anlamlı ve kalıcı olacaksa tüm toplumu kucaklamalıdır.
AKP, barış konusunda bile birleştirici olamıyor; süreklilik kazanmış olan bölücü alışkanlığından, yeşeren barış umudu yolunda da bir türlü kurtulamıyor.

Başbakan’ın “Batsın bu ODTÜ” diyerek yerden yere vurmaya çalıştığı ODTÜ, geçen günlerde bir kez daha kendini kanıtladı; dünyanın hem eğitim, hem araştırma alanında en iyi 200 üniversitesi sıralamasında önceki yıla göre 40 basamak birden yükselerek, üstelik benzerlerinin sekizde biri dolayında bir bütçeyle ilk 60’a girmeyi başardı. Listedeki tek Türk üniversitesi olmasına karşın bu önemli haber, yazık ki, ulusal basın-yayının çok az bir kısmında yer buldu.

***

ODTÜ, bilimsel kimliğini 1960’ların özgürlük ortamında kazandı.
Önce, fiziksel ortamına değinilmeli. ODTÜ, bir bakıma doğa yaratmaktır anlayışını yansıtan ağaçlandırmadır. Ayrıca ODTÜ yerleşkesindeki tüm yapılar, özgürlükçüdür, kişiyi ezmezler, işlevseldirler.
Fiziksel bütünleşme, ders programlarına, ortak araştırma projelerine yansır; öğrenciler kolaylıkla diğer bölümlerden ders seçer. Her türlü kültürel ve sanatsal çalışmalarda da bu ortaklaşa çalışma ve karşılıklı etkileşim geçerlidir.
Öğrenim dilinin İngilizce olması, özellikle kimi kitap ve dergilerin Türkçeye çevrilmesinin yasak olduğu yıllarda ODTÜ’ye ayrıcalıklı bir kimlik kazandırmışsa da ODTÜ, dilimizde de çok sayıda bilimsel ürün vermekte, yerel ile küreseli birleştirmektedir.


***

ODTÜ’de yönetimin yapılanması yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğrudur. O kadar demokratik bir anlayış geçerlidir ki rektör adayları, eğilim belirleme oylamasından önce tüm ODTÜ’ye en çok oyu alamazlarsa YÖK ve Çankaya atasa bile görevi kabul etmeyecekleri sözünü verir. ODTÜ’de temel öğrenim birimi bölümdür. Bölüm, kendi ders programını yapar. Yeni öğretim üyesi alma işlemi bölümlerce yapılır; bölümlerde son karar yetkisi tüm öğretim üyelerinin katıldığı bölüm kurullarınındır. ODTÜ’de doktora yapanlar yurtdışında en az bir yıl çalıştıktan sonra öğretim üyeliği için başvurabilir. Bu uygulama öğretim üyeliğine aile içi atamaları önler. ODTÜ’de akademik unvanlar uluslararası bilimsel ölçütlere göre kazanılır, ancak günlük yaşamda baskı aracı olarak kullanılmaz.
Katılımcı yönetim yapısı, öğretim üyesinin araştırma yapma özgürlüğünü güvence altında tutar. ODTÜ kimliğinin temelinde bu bilimsel çalışma özgürlüğü yatar. Öğretim üyelerinin ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel yayınları ve yetiştirdiği öğrencilerin girişimcilikteki bireysel başarıları, kamu kurumlarındaki etkinlikleri, meslek odaları ve dernekleriyle toplumsal sorumluluklarını örgütlü biçimde yerine getirmeleri bu kimliğin sonuçlarıdır.
ODTÜ kimliği veren önemli bir etken de sayıları bugün 91’e ulaşan, bilim, sanat, kültür ve spor alanındaki öğrenci topluluklarıdır. Ek olarak üniversite öncesi eğitim birimleri, sürekli eğitim uygulaması, kamu-özel firmaların ileri teknoloji üretiminde üs olan teknokenti, süreklilik kazanan bilimsel toplantılar, sergiler, konserler, arkeoloji ve teknoloji müzeleri, yayıncılığı, her yıl buluşarak üniversitelerini yaşayan ve yaşatan mezunları, ODTÜ kimliğinin ayrılmazlarıdır.

***

Kısaca özetlenen özellikleriyle ODTÜ, ortak bir kültürdür; bilimi ve sanatıyla bir yaşam biçiminin sürekli kendini yeniden üreten birikimidir. Bu kültürün oluşmasında, yıllar boyu, öğretim üyesi, öğrenci, yönetici, çalışan ve mezun olarak on binlerce kişinin katkısı vardır.
ODTÜ yalnız ve ancak evrensel ölçülerdeki bilimsel özgürlükçü özelliğiyle doğru anlaşılabilir. Bu niteliğini çok ağır bedeller ödemekle birlikte, bugüne dek korumayı ve geliştirmeyi başardı. Uluslararası bilimsel değerlendirme çevrelerinin de onayladığı gibi günümüzde de başarıyor. Eğer bu ülkenin ilerlemesi isteniyorsa, saldırmak yerine ODTÜ’nün uluslararası ölçülerdeki bilimselliğinin ve insanı özgürleştirici kültürünün tüm üniversitelerde yerleştirilmesine çalışılması gerekir.

Konu o çok başarılı sinema filmi ve Grup Yorum’un güzel müziği değil, yönetiminin vurduğu Türk Hava Yolları (THY).
Çalışanlarının giysileriyle ilgili yeni tasarımlar ve kimi uçuş yollarında getirilen içki yasağı ile THY kamuoyunda tartışmalı duruma geldi.

***
Bir bütün olarak bakıldığında, kolayca anlaşılır ki, kamu ekonomik kuruluşlarının özelleştirilmesinde çok büyük yanlışlar yapıldı. Ülkelerin küresel pazarlarda yalnızca büyük ortaklıklarıyla rekabet edebileceği bir döneme girilirken, büyük kamu işletmelerinin çoğu piyasa değerinin çok altında olmak üzere satıldı. Başta ekonominin devleri olan Sümerbank, Etibank, kamu elindeki demir çelik, petrol, kimya, enerji işletmeleri özelleştirildi. Ekonominin gelişmesinde kilit olacak kamu işletmeleri dağıtıldı. Dünya ekonomisinde yeni bir çağın, iletişim çağının başladığı yıllarda, o alandaki teknoloji üreten tek kamu kurumu olan TELETAŞ yok edilircesine elden çıkarıldı.
Özelleştirme selinden, sermayesinin yarısından fazlası özel ellere geçmiş olsa da yönetimi hükümetçe atanan THY ve çok az sayıdaki kamu işletmesi kurtuldu.
Kamu işletmeciliğinin iyice gözden düştüğü bir ortamda THY, bir kamu işletmesinin doğru yönetildiğinde ekonomik olarak verimli ve etkin olabileceğini bir kez daha kanıtladı; hem ülke içinde hem de dışarıda büyük bir başarıya ulaştı.
Hiç olmazsa THY örneğinden gidilerek, geçmişin özelleştirmelerinde ekonomik ve toplumsal olarak nerede yanlış yapıldığı sorgulanabilmeliydi, bu yapılamadı.
Özelleştirme bilinçsizliğinde gelinen noktaya bakar mısınız?
İki ay önce yapılan köprü, otoyol ve Başkent Doğalgaz ihalelerinin iptal edileceğini, geliri düşük geldi diyerek Başbakan bir TV programında gündeme getirdi! Sonuçta, en büyük özelleştirmelerden biri olan 5.7 milyar dolarlık köprü ve otoyol ihalesi iptal edildi, diğeri belirsizliğini koruyor. Böylece hazinenin milyarlarca lira zarardan kurtulduğu öne sürülüyor.Ya önceki özelleştirmelerde yapılan büyük yanlışlar; uğranılan ağır kayıplar?
Bu çok önemli konuda toplumsal duyarlık süreçleri işlemiyor. Ne siyaset, ne yargı, ne basın-yayın, ne sendika ne de üniversite bu konuya dokunuyor; çünkü hiçbirinde özelleştirme konusunda da söz söyleyecek güç bırakılmamıştır. Bir tek her konunun uzmanı kesilen Başbakan konuya da dokunuyor/dokunabiliyor!

***

Yeniden THY’ye gelelim. Alım satımlarının, reklamlarının ve diğer işlemlerinin bilinmeyen ayrıntısı bir yana, THY yönetiminin geçen mayısta haklarını aramaktan başka bir suçu olmayan 305 çalışanını işlerinden çıkarması, başarısına gölge düşüren çok büyük bir yanlıştı.
Daha o yanlış onarılmadan yenileri yapılmaya başlandı. AKP iktidarının ilk yıllarında uçaklarda bulunan Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” sözü kaldırılmış, yerine nazar boncuğu asılmıştı. Buna karşın o başarılı THY, nazar mı değdi (!) nedir, hostes giysileri ve içki yasaklarıyla gündeme geliyor. Bir bakıma, karada ve denizde yitirmekte olduğumuz yaşam tarzımızla ilgili özgürlüklerimize havada dokunulmak isteniyor.

***

THY yönetiminin bu işte ideolojinin etkisi olmadı diyerek özellikle içki yasağını ekonomik nedenlerle açıklamaya çalışması tamamıyla boş bir çabadır. Böyle bir savunma ayrıca, AKP’nin toplumun her hücresine kendi ideolojisini içirmekte olduğu bir ortamda, açıkça halkla alay etmektir!
Tüm eksiklerine karşın THY, ekonominin yükselen yıldızıydı; yazık ki o yıldız da AKP anlayışının kurbanı olan diğer kurumlar gibi karanlığa doğru kayıyor.

AKP iktidarı, görevleri gereği siyasetten uzak durması gereken kamu kurumlarını, ısrarlı çabalarıyla ele geçirdi. Şimdilerde bu ele geçirmenin meyveleri devşiriliyor.
***
Ekonomide geleceğe yönelik kararlar, başta fiyatlar olmak üzere sayısal göstergelere göre alınır. Bu nedenle devletin açıkladığı istatistik verilerinin tüm karar alıcılara aynı anda ulaşması, devletin yurttaşlarına eşit uzaklıkta durması ana kuraldır.
Geçen günlerde bu kural iki kez çiğnendi. TÜİK-Türkiye İstatistik Kurumu’nun 3 Ocak’ta yayımladığı fiyat ve 15 Ocak’ta yayımladığı hanehalkı işgücü istatistikleri, SMS aracılığıyla, kamuoyuna açıklanmadan önce birilerinin eline geçmiş.
Verileri önceden elde edenler bundan bir çıkar sağlamışlarsa bu durum açıklık kazanmalıdır. Bu yapılmazsa TÜİK’in ayrımcılık yaptığı, birilerine çıkar sağladığı sonucu doğar.
***
Bir başka kurumsal sorun TÜBİTAK eliyle yaşandı. Dört yıl önce 2009’da kendi yayımladığı Bilim ve Teknik Dergisi’nde, Darwin ile ilgili bir yazıyı sansür eden TÜBİTAK geçen hafta benzer bir yanlışa daha imza attı.
Darwin ve Evrim Kuramı konusunda yabancı dillerden dilimize çevrilmiş ve TÜBİTAK yayını olan şu eserleri satış listesinden çıkarıldı: Richard Dawkins’e ait “Kör Saatçi ve Gen Bencildir”; Alan Moorehead’dan “Darwin ve Beagle Serüveni”, Stephen Jay Gould’dan “Darwin ve Sonrası”, Mahlon B. Hoagland’dan “Hayatın Kökleri”, James Wason’dan “İkili Sarmal”, Richard Lewontin’den “Üçlü Sarmal”; Ernst Mayr’dan “Biyoloji Budur” ve Richard Leakey-Roger Lewin’in “Göl İnsanları” (Deniz Ayhan, Sözcü, 14 Ocak).
İki gün sonra TÜBİTAK üst kurullarında “evrim teorisinin sansürlenmesi ile ilgili bir karar alınmadığını”, konunun “yayın hakkı sözleşmesinin yenilenmesi süreçleri ve telif hakkıyla ilgili” olduğunu açıkladı. Adı geçen kitaplar en kısa zamanda yayımlanmadıkça bu açıklamaların hiçbir anlamı yoktur. Kitapların yayımlanmaması, en tepedeki bilim kurumunun bu ülkede bilimin toplumsallaşması ve gelişmesi süreçlerine çok ağır bir darbe vurduğu anlamına gelecektir.
***
Üçüncü kurumsal örnek YÖK’tür. YÖK’ün hazırladığı yasa taslağının çok sayıda eksiği var. Burada bunlardan yalnızca ikisine değiniliyor.
Taslağın Temel İlkeri; Eğitim-Öğretim başlığı altında (m.4):
“Her öğrenci eğitim öğretim hak ve hürriyetinden siyasi düşünce, dil, din, mezhep, inanç, ırk, renk, cinsiyet, kılık kıyafet tercihi ve diğer sebeplerle herhangi bir ayrım gözetilmeksizin eşit olarak yararlanır. Hiçbir öğrenci yukarıda belirtilen sebeplere dayalı olarak eğitim öğretim hakkından ve hürriyetinden mahrum bırakılamaz” deniliyor. Ancak öğrencilerin maddi olanaksızlığı konusuna hiç değinilmiyor; taslağı hazırlayanların aklına fırsat eşitliği ya da öğrencinin yoksulluğu nedeniyle okuyamayacağı gelmiyor!
İkincisi, YÖK taslağı ülkemizde açılacak “Yabancı yükseköğretim kurumları, kendi ülkelerinin mevzuatına tabidir” diyor. Oysa, hukuk düzenleme hakkı bir ülkenin egemenliğinin simgesidir. Bu durum tümüyle farklı biçimde oluşan uluslararası hukuk düzenlemelerinin ülkemizde geçerli olmasıyla karıştırılmamalıdır. Anlaşılan taslağı hazırlayanlar Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından biri olan ve Lozan’da büyük uğraşlarla elde edilen hukukta egemenlik bilincinden uzaktır.
***
Gerçekte, TÜİK, TÜBİTAK ve YÖK örnekleri birbirini tamamlıyor. Devletin yurttaşlara bilgi verirken eşit davranması, bilimsel bilginin önemi, eğitimde fırsat eşitliği ve egemenliğin hukuk boyutu gibi Cumhuriyetin kazanımları olan evrensel değerlerin adım adım kökü kazınıyor!
***
Değerli dost Prof. Dr. Toktamış Ateş’in kaybına üzüldüm; kendisine rahmet; eşi Nevin’e, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Yazının başlığı hiç de abartılı değil. Cumartesi günü kimi üniversitelerin öğretim üyeleri derneklerinin öncülüğünde Ankara’da gerçekleştirdikleri yürüyüş gerçekte tüm ülkenin bilime yürüyüşüydü.
Yürüyüş çağrısının başlığı her şeyi özetliyordu: Üniversitelerde piyasacılığa, baskıya, gericiliğe hayır!
Yürüyüş, YÖK Yasa Taslağı’na karşı çıkmanın çok ötesinde bir anlam taşıyordu; öğrencisi, emekçisi, kadını, erkeği kısaca toplumun her kesiminin temsilcileri bilim insanlarının öncülüğünde bu topraklarda bilimsel bilginin aydınlığını egemen kılmak amacıyla bir araya geliyordu.
Çok olumsuz hava koşullarına karşın batıdan doğuya, kuzeyden güneye ülkenin her tarafından gelenler, piyasanın oyuncağı olmayan bir bilimsel çalışma ortamı anlayışını; bilimsel özgürlüğü; onun altyapısı olan üniversite özerkliğini ve bu ikilinin temelini oluşturan ilericiliği simgeliyordu.
Çünkü 12 Mart 1971’de başlayan, 12 Eylül 1980 sonrasında tavan yapan ve AKP iktidarında da tabanı adım adım oluşturulmak istenen bilimsellikten giderek uzaklaşan ve özgürlük ve özerklik gibi evrensel değerlerin tümüyle tersi yönünde giden bir süreç yaşanıyor. Bilim insanlarının öncülüğünde reddedilen temelde bu gidiştir.
***
AKP iktidarı yıllarında adına üniversite denilen ancak gerçek üniversite olmayan kurumların sayısı arttı; ancak kalite çok azaldı.
Bundan daha olumsuz ne olabilir demeyin! AKP iktidarında özgürlük ve özerklik hızla yok olma noktasına doğru yol alıyor.
Özerkliği yok eden en önemli etkenlerden biri, üniversite yönetimlerinin oluşma biçimidir. Birçok adayın katıldığı rektör seçimleri yapılıyor. Ancak sıra kimin rektör atanacağına gelince iş değişiyor; sırasıyla YÖK ve Cumhurbaşkanlığı, çok sayıda örneğinde görüldüğü gibi, en çok oyu alanı değil, daha az oy alan adayı, rektör olarak atıyor.
Rektör, öğretim üyelerini kendisine oy veren ve vermeyen olarak ayırıyor; diğer yöneticileri de bu ayrıma göre oluşturuyor. Araştırmaya ayrılan paraların dağıtılması; kadro atamaları ve görevlendirmeler, her türlü başarı ölçüsü bir tarafa bırakılarak, rektöre taraf olma durumuna göre yapılıyor.
Üniversitelerin çoğu, hemen her gün ayrı bir ahlak dışı ya da utanç verici bir tutumun kamuoyuna yansıdığı bu bozuk yönetim yapısına sahiptir. Özel sermayenin üniversite üzerindeki etkisini daha da arttırmayı amaçlayan YÖK Yasa Taslağı da esas olarak bu bilimselliği boğucu yönetim yapısını koruyor. Öğretim üyelerinin, öğrencilerin ve çalışanların tepkisinin önemli nedenlerinden biri de budur.
AKP rejimi, üniversitelerle birlikte başta TÜBİTAK ve TÜBA olmak üzere ülkenin en üst bilim kurumlarını yıkıcı bir tutumla kendisine bağladı; bilimi tümüyle siyasallaştırdı.
Büyük projelere imza attığını öne süren AKP iktidarı, yeni üniversite açılması dahil, hemen hiçbir yeni ve büyük girişimi, ekonomik ve teknik ön hazırlıklara; yapılabilirlik çalışmalarına dayandırmıyor. Ülke, Cumhuriyetin en temel değerlerinden biri olan bilimin yol göstericiliği ilkesinden hızla uzaklaşıyor.
Böylelikle, bilim insanları ve uzmanlar, iş yapamaz kılınıyor; üretim süreçlerinden dışlanıyor; sorunların çözümüne katkı yapamıyor!
Yürüyüşte, iktidarın bilime yanlış bakışı kınandı ve gerçek üniversite isteği güçlü bir biçimde dile getirildi.

Ülkemizde siyasi iktidar-basın ilişkileri, denilebilir ki, demokrasinin bir türlü iyileşmeyen yarasıdır. Bilinen bir gerçektir ki, bu hastalık iyileşmeden demokrasi gerçek demokrasi olmuyor.
***
Geçen hafta Habertürk gazetesi 1950-60 döneminin Başbakanı Adnan Menderes’ten para yardımı isteyen gazeteci-yazarların adlarını başvuru mektuplarıyla birlikte yayımladı: Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Yahya Kemal Beyatlı, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Cemal Kutay, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Mesut Cemil Bey, Yusuf Ziya Ortaç ve ressam İbrahim Çallı.
Bu olay birçok yönüyle olumsuzluklar taşır. Çünkü, böyle bir ortamda basın özgürlüğü sizlere ömür; hak-hukuk karanlığa karışıyor; toplumsal ahlak değerleri çöküyor; üstelik bütün bunlar iç içe geçiyor ve birbirini besliyor!
Menderes’e para için başvuranların içinde ilginç bir örnek, Necip Fazıl Kısakürek’in 14 Ocak 1958 tarihli mektubudur. Yazar hastalığından söz ediyor ve “Başıma bir hal gelecek olursa Allah’a, Türk milletine ve ‘Allah bir’ diyenlere karşı hesap nasıl verilecektir?” diye bir bakıma din adına hesap soruyor.
Necip Fazıl’ın yayımladığı Büyük Doğu dergisi ve çevresinde oluşan hareketin bugünkü AKP iktidarının düşünsel temellerinden birini oluşturduğu biliniyor. Baksanıza, AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, 2014 yılında başbakan olup olmayacağı sorusuna, Necip Fazıl’ın bile gönderme yaptığı millet kavramını bir yana bırakıyor ve yalnızca “Allah bilir” diye yanıt veriyor!
***
Demokrat Parti iktidarı döneminde temelleri atılan bu yanlış iktidar-basın ilişkileri izleyen yıllarda da verdimse ben verdim özdeyişiyle özetlenebileceği gibi sürdü. Dahası öldürülen gazetecilerin katilleri bulunamadı.
İletişimin hızla gelişmesiyle devrim niteliğinde bir dönüşüm geçiren basın-yayın, AKP iktidarı tarafından çok sayıda araç kullanarak biçimlendiriliyor.
En etkili araç hapistir. Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü-RSF “Türkiye’de şu an, aralarında en az 42’si mesleki etkinlikleriyle bağlantılı olmak üzere, 72 medya profesyoneli ve dört medya çalışanı hapiste bulunuyor. Bu durum Türkiye’yi dünyada gazeteciler için ‘en büyük cezaevi’ haline getiriyor” diyor. (19 Aralık)
İkinci araçla AKP sorunu kökünden çözüyor; sermayenin el değiştirmesini ya da kendisine yandaş olmasını sağlıyor ve gazetecileri yola getirme ve olmazsa işten çıkarma görevini artık sermaye sahipleri yapıyor. Çok sayıda köşe yazarı ve yüzlerce basın çalışanı, yalnızca AKP’ye yan baktıkları için işlerinden uzaklaştırılmıştır.
Demokrasinin yasama, yargı ve yürütmeden sonra dördüncü gücü denilen basın, yıllar önce olduğu gibi çok büyük ölçüde iktidar bağımlısı kılınmış bulunuyor. Çok az sayıda gazete ve TV, AKP iktidarı karşısında yılmadan özgürlükleri savunmaya çalışıyor.
Türkiye yeni bir yıla daha iktidarın önceki yıllara göre daha çok baskı altına aldığı basın yayın ve bununla çelişen daha demokratik bir anayasa yapılacağı umuduyla giriyor.

Kimi önde gelen köşe yazarı ve TV yorumcusu, AKP’ye ilişkin olarak giderek yoğunlaşan bir düşünce tıkanıklığı içindedir.
Geleneksel olarak sağcı iktidarları desteklemelerine karşın kavram kargaşası boşluğunda solcu sayılmayı da başarabilen bu kişiler, şimdilerde AKP’nin kendileri için tanınmaz hale gelmesinin büyük ikilemini ve bundan doğan şaşkınlığı yaşıyor.
***
Anımsanacağı gibi şöyle bir süreç yaşandı. Önceleri cumhuriyetçi, solcu ve devrimci diye bilinen yazar ve yorumcuların önemli bir bölümü daha sonra Demirel-Özal-Erdoğan adlarıyla kısaltılabilecek siyasi hareketlerin kendilerine yakın olduğunu keşfettiler!
Ancak bu yapılırken Cumhuriyetin değerleri unutuldu, giderek, toplumun yaşadığı bütün yanlışların ve kötülüklerin kaynağı olarak kuruluş yılları gösterildi; neredeyse Cumhuriyet düşmanlığı solculuk sayıldı.
Ta 1950’lerden başlayarak dinin siyasallaşmasının bir sonucu olan AKP özellikle 12 Eylül ortamında bundan yararlanmasını bildi; dinsel değerler aşamalı olarak öne çıkarıldı; o kadar ki Cumhuriyetin kuruluşunun Osmanlı’dan kopma, bunun da ötesinde toplumun olağan gelişme çizgisinden bir sapma olduğu savı, söylemde ve eylemde çok güçlü bir biçimde vurgulanır oldu.
***
Gelinen noktada, hem Adalet Partisi, ANAP ve AKP çizgilerini destekleyen hem de bununla eşanlı olarak kendilerini demokrat, özgürlükçü ve solcu sayan ya da onları öyle görenlere sormak gerekiyor.
Bu nasıl demokratlıktır ki, Demirel’in bu anayasa ile ülke yönetilmez diyerek ülkenin gördüğü en özgürlükçü anayasaya, 1961 Anayasası’na karşı çıkarak 12 Eylül’ün öncülü olan 12 Mart’a bir bakıma çağrı çıkardığını ve üstelik kendi sermayedarını yarattığını görmez.
Bu nasıl solculuktur ki, Özal’ın, 12 Eylül’ün baskıcı araç ve kurumlarıyla uyumlu çalıştığını, IMF ve Dünya Bankası desteğini de alarak iktidarını yerli ve küresel sermayenin yararına kullandığını algılayamaz.
Bu nasıl özgürlükçülük ve solculuktur ki, Erdoğan’ın başını çektiği AKP rejiminin, evrensel insan hakları, özgürlük, eşitlik, bilim ve sanatın gelişmesi ile niteliksel uyuşmazlığını kavramaz ve kendi sermayedarını yaratmasını görmezlikten gelir. Yandaş sermayenin basın-yayın çalışanlarına neler yaptığı, sendikacılığın nasıl yerle bir edildiği sorgulanmaz.
Her şey bir tarafa, evet ya da yetmez ama evet denilerek desteklenen 12 Eylül 2010 anayasa değişikliğinin sonucu olarak ortaya çıkan hukuksuzlukları öngörememek bir büyük yanılgı olarak bunlara bir toplumsal sorumluluk yüklemez mi?
***
Sermaye sahipliğinde, hukukta, eğitimde, bilim, sanatta ve kamu kurumlarında yaptığı köklü yapısal dönüşümlerle AKP, ülkeyi kendi anlayışına göre biçimlendirmiştir. AKP olayı, önceki sağcı yönetimlerden niteliksel olarak çok farklıdır. Bu nedenle AKP’yi bütünüyle görmek gerekir; olan bitenden yalnızca Başbakan’ı sorumlu tutmak yeterli değildir; Tayyip gider Mayyip gelir!
***
Söz konusu yazar ve yorumcular kaçınılmaz olarak AKP ile uyumsuzluğa, giderek çelişkiye düşüyor. İçine sürüklenilen düşünsel çıkmaz da budur.
Bu durum, geçmişte AKP’yi destekleyen ve şimdilerde karşı çıkan yazarların, toplumu uyarı görevlerinin önemini çok daha artırıyor; görev ve sorumluluk düzeyine çıkarıyor!
Toplumun ve tarihin önünde aklanmalarının yolu da öncelikle bu uyarının ısrarla yapılmasından geçiyor.

Bugünlerde onuncu iktidar yılını tamamlayan AKP’nin, iç ve dış basında yapılan kimi değerlendirmelerde de gerileme dönemine girdiği vurgulanıyor.
Ancak ne kadar istersek isteyelim, AKP’nin gerilemekte olduğu sonucuna bu kadar kolayca varılamaması gerekir. AKP iktidarı, yalnız ve ancak bu partinin İslamcı niteliği bir bütün olarak görülürse doğru anlaşılabilir. Bu niteliksel özü kaçıran hiçbir değerlendirme ve yorum AKP konusunda gerçeği yakalayamaz.
***
AKP’nin niteliği, birbirini besleyen üç noktada özetlenebilir.
Birincisi parti içi demokrasidir. Demokratikleşmeye öncelik söylemiyle işbaşına gelen AKP’de parti içi demokrasi yoktur. Milletvekili adaylarının tek kişi tarafından saptanması, dünyanın hiçbir demokrasisinde görülemez. Bu uygulamaya diğer partiler de büyük ölçüde eşlik ettiğinden AKP, demokratikleşmedeki bu en zayıf noktasından eleştirilemiyor.
Parti içi demokrasi sorunu, AKP’nin demokratikleşmeyi gerçekleştireceğini uman yazar ve yorumcular tarafından büyük ölçüde göz ardı ediliyor. Şimdiye dek AKP’den, böyle bir aday saptaması hangi demokratik ülkede var diye sormayanların, bugün kimi uygulamalarından şaşkına dönüp Başbakan’a böyle bir uygulama nerede var diye sorması, çok anlamsız kalıyor!
İkincisi ele geçirmelerdir. Darbelere hayır diyerek iktidar olan AKP birbiri ardından kendi darbelerini yaptı.
Kamu yönetimi birimlerinin tamamı, sınav sonuçları, uzmanlık ve nitelik gibi kavramlar hiçe sayılarak iliklerine dek AKP’lileştirildi. Bilim üst kurumları, TÜBİTAK, TÜBA, YÖK, ÖSYM, üniversiteler AKP dönüşümüne uğradı; ekonomiyle ilgili düzenleme ve denetleme kurumları AKP boyunduruğuna alındı. Bunları, hukuk ve eğitim darbeleri; müziğe, heykele, tiyatroya saldırılar tamamladı.
Üçüncüsü, AKP, bütün bunların altyapısı olarak, sermayenin el değiştirmesini gerçekleştiriyor; yandaş sermayenin güçlenmesini sağlıyor. AKP, başta merkezi ve yerel yönetimlerin mal ve hizmet alımları ve altyapı ve inşaat işleri olmak üzere, iktidarın elindeki her ekonomik olanağı bu amaçla kullanıyor. AKP yandaşı olmayan sermaye, özellikle gazete ve TV sahipliğinde görüldüğü gibi, doğrudan ya da dolaylı olarak baskı altında tutuluyor; giderek teslim alınıyor. Sonuçta, basın yayın AKP’nin yanlışları karşısında iyice körleşiyor ve elbette bunun bir sonucu olarak genel kamuoyu da!
***
Çok daha ayrıntılı olarak sıralanabilecek bu çok köklü, temelli ve yapısal dönüşümler gerçekleştirilirken, kimi geçişli ve yüzeysel iç ve dış gelişmelerden gidilerek, örneğin, içerde Cumhurbaşkanı ile Başbakan ya da parti ile cemaat arasında uyuşmazlıklar olduğu sanılarak; dışarıda da AB ile soğuyan ilişkilere veya Suriye bataklığına bakılarak, AKP’nin gerilemekte olduğu sonucu çıkmaz.
Kaldı ki kamuoyu bunlarla oyalanırken, karşısında güçlü bir muhalefet görmeyen AKP bundan da aldığı cesaretle, bir taraftan sıralanan noktalarda etkinleşirken, diğer taraftan da başkanlık sistemi örneğinde olduğu gibi, yeni girişimlerle kapsam alanını daha ileri aşamalara taşımaya çalışıyor.
İktidarının onuncu yılında AKP, ancak gerçek niteliği görülerek, geriletilebilir.

ABD halkı yarın başkanını seçiyor. Bizde de Başbakan ve çevresi ABD benzeri bir başkanlık sistemi istiyor. Bazı yazar ve yorumcular da tam bir aymazlıkla bu isteği veri alıyor ve hangi başkanlık sorusuna yanıt arıyor. Bu nedenle de başkanlık sistemlerinin en başarılı örneği sayılan ABD örneğinin dayandığı temellere değinmek gerekiyor.
***
ABD siyaseti tek sözcükle yereldir. ABD siyasi sistemi, iki partiye dayalıdır; ikisi arasında büyük farklılıklar bulunmaz. Yaygın olarak bu iki parti arasında yalnızca Coca-Cola ile Pepsi-Cola kadar fark var denilirse de geleneksel olarak Demokratların daha çok sosyal devlet, Cumhuriyetçilerin de daha çok sermaye yanlısı oldukları bilinir.
ABD siyasetinin kalbi, her biri devlet olarak adlandırılan eyaletlerin parti örgütlerinde atar. Eyaletlerin yasama meclisleri vardır. Ulusal düzeydeki yasamanın asıl gücünü elinde bulunduran ABD Senatosu’na her devlet eşit sayıda, iki üye verir. Bir seçim bölgesinden yalnızca bir milletvekili çıkar. Yalnız vali ve belediye başkanları değil, çoğu eyalette diğer tepe yöneticiler de seçimle işbaşına gelir.
Seçimlerde işin düğümü aday saptanması sürecinde yaşanır. Tüm adaylar, kendileriyle ilgili her ayrıntının aylarca enine boyuna tartışıldığı önseçimle saptanır. Adayları tek kişinin saptaması diye bir uygulama akla gelemez; çünkü yurttaşın yöneticisini seçme hakkı aday saptanmasına katılımıyla başlar.
Tüm halkoyuna dayalı yapılanmasına ve toplumsal duyarlılıklarına karşın, ABD siyasal sisteminde üçüncü bir siyasi parti oluşumu sağlanamaz ve siyasal yapı aslında sermaye sınıfının çıkarlarına göre kurgulanmıştır.
***
ABD demokrasisinin temel dayanağı koruma ve güvence altına alınmış olan düşünce ve anlatım özgürlüğüdür. ABD’de düşünce özgürlüğü mutlaktır, sınırlandırılamaz.
Toplum tarafından içselleştirilmiş olan düşünce özgürlüğünün siyaset dışında iki önemli uygulama alanı vardır; basın-yayın ve üniversite.
ABD’de gazete ve TV sahipleri yalnızca gazetecilik yapar; gazete dışında iş yapamaz; sahip olduğu gazete ya da TV’yi çıkarı için araç olarak kullanamaz; örneğin, enerji ihalelerine giremez; rant peşinde koşamaz.
Gazete ve TV sahipleri, başkan istedi diye çalışanlarını kovma yoluna gidemez; kamuoyu baskısı buna olanak tanımaz; kaldı ki gazetecilerin mesleki çıkarlarını koruyan güçlü sendikaları vardır.
Bilimsel özgürlüğün en güzel örneklerinden biri Eugene D. Genovese olayıdır. Genovese, 1960’larda Vietnam Savaşı sırasında Rutgers (New Jersey) Üniversitesi’nde, üstelik bir derste Vietnam komünistleri zafer kazanırsa bundan memnun olurum der.
Bundan sonrası çok ilginç: Öğretim üyesi arkadaşları, Genovese’ye bilimsel özgürlük adına toplu olarak sahip çıkar; üniversitenin rektörü, bu olayda bir sorun görmez; seçimle işbaşına gelen vali, ABD anayasasının düşünce özgürlüğünü koruduğunu belirtir ve yoğun tepkileri göğüsler. ABD Öğretim Üyeleri Birliği, Rutgers’i bilimsel özgürlüğü koruduğu için ödüllendirir!
***
Ülkemizdeki siyasal yapı, adayları saptama hakkı başta olmak üzere yerel düzeyde demokratikleşmedikçe ve düşünce özgürlüğü yasal, kurumsal ve toplumsal olarak mutlak anlamda koruma altına alınmadıkça gidilecek bir başkanlık sistemi, yalnızca sultanlık yaratır!

Avrupa Birliği Komisyonu’nun 2012 Türkiye İlerleme Raporu yayımlandı. Bu tür raporlar, bir bakıma, yılda bir sağlık denetiminden geçmek gibidir. Değişik ölçütlere göre yapılan değerlendirmelerle ülke olarak nerede durduğunuzu anlarsınız.
Basından izlenebileceği gibi, rapor, AB’ye tam üyelik bağlamında, 2011-2012 döneminde siyasal, hukuksal ve ekonomik gelişmeleri irdeliyor. Ele alınan her konu önemli olmakla birlikte, bunların içinde biri, ifade ya da anlatım özgürlüğü, demokrasinin varlık nedeni ya da olmazsa olmazıdır. Çünkü ifade özgürlüğü yoksa öbür özgürlükler çok büyük ölçüde anlamsızlaşır.
***
Raporda Türkiye’de ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlama ve baskıların son bir yılda daha da arttığı; bu hakkın kullanımında önceki yıllara göre artan oranda sınırlamalar yaşandığı vurgulanıyor. Bu hakkın kullanılmasının, özellikle örgütlü suçlar ve terör suçlarıyla ilişkilendirilerek uygulamada önemli hak ihlallerine yol açtığı anlatılıyor.
Daha somut olarak, ifade özgürlüğünün en önemli kullanım alanı olan basın-yayın üzerinde devlet baskısının arttığını; internet iletişimi ya da web erişimi yasaklarına sıkça başvurulduğunu; kimi etkili gazetecilerin işlerinden çıkarıldığını belirten raporda bütün bunların sonucu olarak, basın-yayın dünyasında kendi kendini yasaklama (otosansür) uygulamasının yaygınlaştığının altı çiziliyor.
Kimi istatistiklere de yer veren rapor, tutuklu gazeteci sayısının, bu dönemde 3. yargı paketi kapsamında çok sayıda gazetecinin serbest kalmasına karşın, yüzde 66.7’lik bir artışla 57’den 95’e çıktığını; halen 2800 (yazıyla ikibinsekizyüz) öğrencinin tutukluluklarının devam ettiğini ve iletişim üst kurulunun internet yasaklarıyla ilgili istatistikleri 2009’dan sonra yayımlamadığını vurguluyor.
İfade özgürlüğünün acıklı göstergesi olan bu sayılar, her şeyi anlatmıyor. Oysa ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar toplumsal yaşamın her hücresini kapsıyor! Örneğin, kaç gazetecinin ve TV yorumcusunun yalnızca düşünceleri nedeniyle kovulduğu; rektör seçimlerinin pek çoğunda, YÖK ve Cumhurbaşkanı eliyle, öğretim üyelerinin yeterince desteklemediği kişilerin rektör atanmasının öğretim üyeleri üzerinde yarattığı baskı, çekingenlik ve korku ortamı; devlet dairelerinde memurlar arasında kaynatılan cadı kazanları; memurların ve işçilerin sendikal hakları üzerinde oynanan iktidar baskısı oyunları ve bütün bunların yarattığı birikimli olumsuzluklar ve verdiği toplumsal zararlar bu sayılara yansımıyor!
***
Anlatım ya da ifade, insan yaratıcılığının gelişmişliğinin birincil göstergesi insan aklının gelişmesinin hem nedeni hem sonucudur. İfade özgürlüğünün baskı altına alındığı ortamlarda, toplum doğru bilgi edinemez; yazı ve yorumlar kısırlaşır; bunun bir sonucu olarak toplumsallık zayıflar; birey yalnızlaşır, sığınacak yer arar ve bulur; toplumsal sorunlara ilgi ve duyarlılık azalır; düşünceler körelir; yeni görüşler, fikirler gelişemez; giderek bilimden sanata uzanan her alanda, her türlü yaratıcılık sonbahar yaprakları misali solar; kurur; düşünce kısırlığı ortalığı kaplar!
İfade özgürlüğü yoksa yalnız demokrasinin değil, toplumun geleceği kararır; toplumsal yaşamın da anası ağlar!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçen günlerde, ezber bozma amacıyla yaptığını belirterek 1950-60 döneminin Başbakanı Adnan Menderes’in mezarını ziyaret etti.
İdam edilmiş bir siyasetçinin mezarının insani duygularla ziyaret edilmesi çok doğaldır. Ancak, o dönemde olanlardan çıkarılması gereken çok ders vardır.
***
Çok partili yaşama geçilmiş olmasıyla hak ve özgürlüklerin daha da genişlemesi gerekirken özellikle 1950’lerin ikinci yarısında bunların daha da daraltılması yoluna gidilmiştir. Bugünkü AKP iktidarının düşünsel temelleri esas olarak o yılların uygulamalarıyla atılmıştır.
Cumhuriyet düşüncesinin toplumsallaşmasının ana dayanakları olan Köy Enstitülerinin ve Halkevlerinin kapatılması; muhalefet partisi CHP’nin 1954 seçimlerinden hemen önce tüm mallarına el konulması; DP-Demokrat Parti’nin özgürlükçü kurucu kadrolarının tasfiyesi; bir taraftan besleme basın yaratılırken bir taraftan da çok sayıda gazetecinin hapsedilmesi; basına sansür uygulanması; DP’ye oy vermediği için Kırşehir’in ilçe yapılması, Millet Partisi’nin Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılması; eğitimin tutucu bir çizgiye çekilmesi; temel hak ve özgürlüklerin kullanımının engellenmesi; Vatan Cephesi çağrısıyla halkın cephelere bölünmesi; CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün ve diğer parti yöneticilerinin uğradıkları fiziksel saldırı ve engellemeler; muhalefeti sürekli baskı altında tutmak amacıyla Tahkikat Komisyonu’nun kurulması bir baskı rejimine gidişin ilk akla gelen somut göstergeleridir.
O günlerin CHP’si, toplumun ilerici, özgürlükçü eşitlikçi güçlerini de yanına alarak, o antidemokratik gidişe var gücüyle karşı çıkmıştır.
Bu karşı duruşun doruk noktası, Ocak 1959’da toplanan kurultayın yayımladığı İlk Hedefler Beyannamesidir. Girişinde
“1. Türkiye’de gelişimi durduran, gerileten bütün anti-demokratik yasalar, yöntemler ve uygulamalar kaldırılacaktır.
2. Anayasamız, çağdaş demokrasi ve toplum anlayışına uygun, halk egemenliği, hukuk devleti, sosyal adalet ve güvenlik ilkelerine dayanan bir devlet düzenine göre değiştirilecektir” denildikten sonra Beyannamede, temel hak ve özgürlükler; siyasi haklar; ekonomik ve sosyal haklar sıralanmakta; özellikle bugün de çok yetersiz olan “yasama organının yürütme üzerindeki denetiminin eylemli ve etkin bir hale getirilmesi; basın özgürlüğü; üniversite özerkliği; özgürlük düzeninin temeli olan bağımsız mahkeme ve yargı denetiminin bütün yürütme işlemlerini kapsaması…” öngörülmekte ve sonucunda CHP adına şöyle denilmektedir:
“Bütün zorlukları yenmesini bilen ulusumuzun çok yakın bir gelecekte demokratik rejim davasını da tam olarak gerçekleştireceğine; tahakküm ve baskı zihniyetinin ulusal irade tarafından tasfiye edileceğine; hakkın, adaletin, özgürlüğün mutlaka zafere ulaşacağına kesin olarak inanmaktadır.”
***
Bildirgede vurgulandığı gibi iktidarın değiştirilmesinin kaynağını yalnızca ulusal iradede gören CHP, hemen her gün haksız yere darbeci diye şamar oğlanına dönerken demokrasi savaşımının bu en parlak sayfasını Kılıçdaroğlu anımsamıyor! CHP Meclis grubunda ve yönetiminde 1959’u doğrudan ya da dolaylı yaşayanlar var; onlar da nedense susuyor!
Bu bellek yetersizliğiyle siyasetin değil CHP’lilerin ezberi bozuluyor!
***
Bugün TBMM açılıyor. Tıpkı 1950’lerin DP’si gibi, adım adım bir baskı rejimi oluşturarak DP’ye benzeyen AKP, yıllardır toplumu özgürlükçü bir anayasa yapılacağı kandırmacasıyla oyalamakla kalmıyor, başındaki “tek seçici” eliyle ülkenin geleceğini de belirliyor!
Bu olumsuz ve demokrasi dışı gidişin ezberi elbette bozulmalı!
Bu da ancak bugünkü iç ve dış koşullar dikkate alınarak CHP’nin, çağdaş, özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik anayasa çağrısı yapması; bir anayasa taslağı oluşturulmasına öncülük etmesi ve tüm özgürlükçü güçleri yanına alarak bu uğurda uğraş verilmesiyle sağlanır!

Yakalama Olanağı
Son zamanlarda ülke ekonomisiyle ilgili en önemli tartışmalardan biri, kişi başına gelirin gelişmiş ülkelerin düzeyini yakalaması üzerinedir. Türkiye’nin en son verilere göre günümüzde 10 bin dolar dolayında olan yıllık ortalama kişi başına gelirinin 2023’te 25 bin dolara ulaşıp ulaşamayacağı sorgulanıyor.
Ekonomi, kimilerince kötümser bilim olarak adlandırılır.
Kötümserler, Türkiye için bir orta gelir tuzağından söz ediyor. Türkiye’nin 10 bin dolarlık kişi başına geliriyle orta gelirli bir ülke durumunda bulunduğu, buradan yüksek gelire geçişin hiç de kolay olmayacağı, gelişmiş ülkelerin geçmiş deneyimlerine dayanılarak vurgulanıyor.
Buna karşılık iyimserler, AKP iktisatçıları ve özellikle de kimi iyimser girişimciler Türkiye bunu başarır diyorlar.
Gelecek on bir yılın sonunda ülkenin kişi başına gelirinin 25 bin dolara çıkması konusunu daha ayrıntılı irdelemek gerekiyor. Ancak ona geçmeden kişi başına gelir kavramı daha yakından tanınmalıdır.
Ulusal gelir hesaplarının istatistikleriyle ilgili, işsizlik konusu gibi, geleneksel bir güvenilirlik sorunu var. Ayrıca, kişi başına ortalama gelirin büyüklüğü tek başına bir gelişmişlik göstergesi sayılmaz; çünkü, gelir dağılımı, üretimin teknolojik yönden niteliği, ülkenin başta eğitim olmak üzere insani gelişme durumu gibi konularında hiçbir bilgi içermez.
Tüm bu eksiklerine karşın kişi başına gelir, uluslararası karşılaştırmalarda, özellikle de gelişmekte olan ülkelerin önde gidenleri yakalaması ile ilgili çözümlemelerde yaygın olarak kullanılıyor.
Hızlı ekonomik gelişmesiyle azgelişmişlikten kurtularak gelişmiş ülkeleri yakalamada en başarılı ülke örneğinin G. Kore olduğu biliniyor. Gerçekten de, küreselleşme sürecinin ivme kazandığı 1991 sonrasında 2010’a kadar geçen 19 yıl gibi çok kısa bir sürede G. Kore’de kişi başına gelir 10 bin dolardan 25 bin dolara yükselmiş; bu ülke bugünlerde Türkiye için çok sözü edilen orta gelir tuzağına düşmeden gelişmiş ülke özelliği kazanabilmiştir.
Türkiye’nin kişi başına geliri şimdilerde 10 bin dolar dolayındadır. Bu miktar 2023’te 25 bin dolara yükselir mi? Ya da G. Kore’nin 19 yılda yaptığını Türkiye 11 yılda neden yapmasın?
Bu sorunun doğru yanıtlanması için, siyasal yapı; ekonomik ve sosyal haklar, özellikle de sendikal haklar bir tarafa bırakılırsa, ekonomik büyümenin kaynağı olan iki temel belirleyici etkene bakılması gerekiyor.
Bu etmenlerden biri, eski çağlardan bu yana bilinen, gelecekteki üretimi artırmak için bugünkü üretimden pay, yani, ulusal gelirin tasarruf edilen bölümünün büyüklüğüdür. G. Kore geleneksel olarak ulusal gelirin yaklaşık yüzde 30-35 gibi bir kısmını tasarruf ediyor. Türkiye’de tasarruf oranı ne kadardır biliyorsunuz: Yaklaşık yüzde 13. Türkiye sermaye birikimini, yani sabit sermaye yatırımlarını ve buradan ekonomik büyümesini çok büyük ölçüde yabancı sermaye kaynaklarından karşılıyor. Bu ölçüde yabancı sermaye kaynağıyla kalıcı bir büyüme oranı yakalanması hiç de kolay değildir.
Büyümenin ikinci itici gücü teknolojik yenilik hiç de ikincil değil. Son yıllarda yapılan araştırmalar ekonomik fazlanın ya da büyümenin asıl kaynağının teknolojik yenilik ve bunun ülke ekonomisi tarafından içselleştirilmesi olduğunu kanıtlıyor. G. Kore on yıllardır ulusal gelirinin her yıl yüzde 3.5 gibi bir bölümünü teknolojik yeniliğin kaynağı olan Ar-Ge’ye, araştırma ve geliştirmeye ayırıyor. Türkiye’de ise ulusal gelirden her yıl ayrılan Ar-Ge payı sürekli olarak yüzde 1’in altındadır. Bu konu daha ayrıntılı irdelemeyi hak ediyor.

Nerede Bizim O ‘Âkil’ İnsanlar?
Daha önce aynı konuda yapılan açıklamalar bir tarafa, haziran ayı başlarında CHP tarafından Kürt sorununun çözümü için dile getirilen önerilerden biri de bir Âkil İnsanlar Komisyonu (bundan sonra AİK diyelim) oluşturulmasıydı. Sonrasında terör daha da tırmandı ve yaygınlaştı. Ancak AİK kurulması kimsenin aklına gelmiyor!
Âkil insanlar nerede kaldı?
Bu sorunun yanıtına geçmeden bir toplumsal yaraya vurgu yapılmalıdır.
Yalnızca düşünceleri nedeniyle yaşamını yitiren; iç çatışmalarda diğer yitirdiklerimiz; işkence ile dünyası karartılan; işinden kovulan ve bu yapılanların hesabı görülemeyen on binlerin, bunların yakınlarıyla birlikte yüz binlerin, milyonların ülkesidir burası. Bunlara AKP iktidarında uzun süreli tutukluluklar sonucu yıllarını hapislerde geçiren binlerce insan eklenirse kolayca anlaşılır ki bu ülkede çıldırmadan ya da aklı başında kalabilmek başlı başına bir başarıdır! Siyasal ve onun üstünde oturduğu toplumsal yapı, bir âkil insan öğütme makinesine dönüştüğünden komisyona üye bulmanın kolay olmayacağı açıktır.
Yine de AİK çerçevesinde kimi öneriler geliştirilebilir.
Örneğin, öldürülmüş olan aydın ve düşünürler diriltilemeyeceğine ve ezilip küstürülenler de böyle bir işe girişmeyecek kadar akıllandıklarına göre, âkil insanların asıl havuzu tutukluların bulunduğu Silivri olabilir. Orada, bilim insanından sanatçısına; askerinden köşe yazarına uzanan her mesleğin tepe noktalarından gelen çok geniş bir kesim var. Hem CHP’nin önerdiği 12 kişilik AİK’in dokuz üyesi hazır gibi: Sekizi tutuklu milletvekillerinden biri de kaçırılan milletvekilinden oluşabilir. Kalan üç üye de bulunsun artık!
Onlar için aday adayı çok. Giderek pek çoğu Silivri’ye dönüşen üniversitelerden daha iyi âkil insan seçilecek yer mi olur? Üniversitelerinde öğretim üyelerinin çok büyük bir çoğunluğunun oylarını almalarına karşın YÖK ve Cumhurbaşkanı tarafından nedense rektörlüğe uygun bulunmayanlar AİK üyeliği için çok doğru bir seçim olabilir.
Bunlar gibi, son yıllarda doğrudan ya da dolaylı biçimde işlerinden kovulan köşe yazarları ve diğer medya çalışanları; eserleri ucube sayılan sanatçılar; çevreci mühendisler; kurulu düzene başkaldıran müzisyenler; şairler, öykü ve roman yazarları arasından da AİK üyeleri seçilebilir.
Ya hapis yatmakta olan öğrenciler? Bunların Ocak 2012 sonunda sayılarının 2824 (yazıyla iki bin sekiz yüz yirmi dört) olduğu geçen günlerde ilgili bakan tarafından açıklandı. Hapishane kimilerince okul sayıldığından bunların artık akıllandığı ve AİK üyesi olabileceği de kuşkusuzdur.
Sayılanlara, sendikacı, işveren, çiftçi ve başka kesimlerden AKP dayağı yiyerek uslanan; aşağılanmasına karşın tövbe eden kişiler de eklenebilir.
Özetle, bu ilginç toplumsal birikimin AİK çıkarma gizilgücü var. Ancak en başta öneriyi yapanlar olmak üzere hiç kimse âkil insan arayışı içinde değil!
Neden?
Nedeni açık. Biliyorsunuz artık bu ülkenin bir tane âkil insanı var: Başbakan. Her konunun uzmanı bir Başbakan varken âkil insan arayışına çıkmak ve hele hele ben akıllıyım diye ortaya atılmak, Allah aşkına, akıl kârı mı?
***
Ramazan Bayramı’nızı kutlarım.

Sorunlu Olimpiyat Algısı!
Olimpiyatların açılışına katılan Başbakan, 2020 Olimpiyatları’nın İstanbul’da yapılması için çaba harcıyor. Çabası doğru olsa da Başbakan’ın kullandığı gerekçe çok büyük bir yanlışı içeriyor!
Başbakan, şimdiye dek hiçbir Müslüman ülkede olimpiyatların yapılmadığını vurguladıktan sonra, bu nedenle -Müslüman Türkiye’nin olimpiyatları hak ettiğini öne sürüyor.
Bu ülkenin iç ve dış siyasetinde Müslümanlığı kendi işine geldiği gibi iliklerine dek kullanan; halkın din duygularını sonuna dek sömüren Başbakan, aynı yaklaşımı olimpiyatlar konusunda da sergiliyor. Müslümanlığı bir araç olarak kullanmak istiyor.
Ülke halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olması şu iki gerçeği değiştirmez; birincisi, anımsatalım ki bu ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir; ikincisi de bu söylem olimpiyat kavramını dine bağladığından tümüyle yanlıştır.
***
Eski Yunan’da, ortaya çıkışının koşulları bir yana, olimpiyatların 1896’da çağdaş anlamda yeniden başlamasının hangi gelişmelerin ve etmenlerin doğal bir sonucu olduğunu Başbakan bugünkü dünyayı doğru anlayabilmek için bilmek zorundadır.
Olimpiyatlar, bu konuda değişik yorumlar olmakla birlikte, özünde insanın, aklıyla ve bedeniyle özgürleşmesinin doğrudan sonucudur. Aslında, kendisi de, aklın ve bedenin birlikte özgürleşmesinin bir sonucu olan kapitalist üretim sürecinin bir türevidir. Sporda daha hızlı, daha güçlü ve daha yüksek için tümüyle amatör bir ruhla yarışılan olimpiyatlar, günümüzde en önemli uluslararası spor olayıdır.
Anlaşılıyor ki, Başbakan, insanlığın ulaştığı bugünkü gelişmişlik aşamasının aklı ve bedeni özgürleştirici özelliklerinin bilincinde değildir; bu nedenle de şimdiye dek Müslüman ülkelerde neden olimpiyat yapılmadığını sorgulayamıyor.
Başbakan’ın başında olduğu AKP iktidarında, bilimsel araştırma özgürlüğü bile unutulmuştur. Sanatsal yaratıcılık baskı altındadır. İnsan aklının özgürleşmesi, gündemde yoktur; eğitimde dindar nesiller yetiştirilmesi tek hedeftir. Ahlak kurallarını, giderek özel yaşamı da kendince kurgulayan ve topluma zorla kabul ettirmeye uğraşan Başbakan ve yönetimi, sayısız örnekleriyle kanıtlandığı gibi, insan bedenini kullanımının yalnızca o insanın kendine ait olduğunun bilinç düzeyinden de çok uzaktır.
***
Oysa, Başbakan olimpiyatların ülkemizde yapılmasını çok daha güçlü gerekçelere dayandırabilirdi.
Türkiye, Londra Olimpiyatları’na geçmiş olimpiyatlara göre çok daha fazla sayıda sporcuyla katılıyor. Özellikle kadın voleybol ve basketbol takımlarının ilk kez olimpiyatlara katılmaları; atletizm ve yüzme gibi geleneksel gözde spor dallarında ulaşılan katılım sayısı, Başbakan’ın on yıllık iktidarının değil, toplumun Cumhuriyetin en önemli değerlerinden biri olarak kadın-erkek eşitliğine verdiği büyük önemin doğrudan sonuçlarıdır.
Başbakan, Cumhuriyetin değerlerine sahip çıksa ve olimpiyatların ruhunu yansıtan amatör sporlara gerekli önceliği ve önemi verse; özellikle kadınların, işgücüne, toplumsal yaşama ve spora katılımını artırsaydı, bu ülkenin halkı Müslüman diye yanlış bir gerekçeyle birilerine yalvar yakar olmaz, ülkenin spordaki gücüyle olimpiyatlar alınırdı!

Temel ve Değişimin Yönü
Önce bir açıklama: Aşağıdaki fıkranın gerçek kişi ve kuruluşlarla hiçbir ilgisi yoktur.
Çok yakın iki arkadaş olan Temel ve Dursun’un araları fena bozuluyor; yine de görüşüyorlar. Temel bir sabah:
- Dursun, dün gece seni ruyamda gordum diye başlıyor.
- Sen elmişsun, mezarında otlar çıkmış, benim Kinali (inek) onları yemiş; sonra da gelmiş yolun ortasına pislemiş; uzerunden dumanlar çikayi..
Ben de sağa (sana) baktum, baktum ve
- Ula Dursun ne kadar da değişmişsun dedum!
Aradan birkaç gün geçer. İntikam ateşiyle yanıp tutuşan Dursun, Temel’e döner.
- Ula Temel ben da seni ruyamda gordum; sen elmişsun, mezarunun ustine otlar bitmiş, benim Sarikiz seni yemiş; gelmiş yolun ortasına etmiş; uzerunden dumanlar çikayi… Ben de sağa baktum, baktum ve
- Ula Temel hiç değişmemişsun dedum!
***
Cumhuriyetin kuruluş değerleri, özellikle de 1950 sonrasında adım adım ve yıkıma varan çok olumsuz yönde değişime uğradı.
Olumsuz değişimlerden biri kadın-erkek eşitliği anlayışıdır.
Gazeteci Umay Aktaş Salman iyi bir gazetecilik örneği sergiledi. Cumhuriyet Kadını Evrim Geçiriyor başlıklı haberinde bir bilimsel araştırmayı özetledi (Radikal, 22 Temmuz). Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Firdevs Gümüşoğlu’nun ÇEV Yayınları’ndan (2006) çıkan “Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet” adlı yapıt, kadın algısının nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor.
Salman’la görüşen Gümüşoğlu, son derece açık, anlaşılır olan kuruluş yılları ders kitaplarının soran, sorgulayan eleştirel bakmayı sağlayan bir içeriğe sahip olduğunu; çocuğa ve kadına eşitlikçi baktığını vurguluyor. Ve ekliyor: Günümüz kitapları ise genel olarak ezberci, bilimsel yaklaşımdan yoksun, batıl inançları içeren örneklerle dolu.
Salman’ın özetlediği örnekler de her şeyi anlatıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında ders kitaplarında… kadın işi-erkek işi ayırımı yok. 1950’den sonra ise “Baba evin direği” oluveriyor; babanın yanında yemek yapan, sökük diken, çamaşır, bulaşık yıkayan bir anne yer alıyor; kadınlar sürekli yemek, reçel, turşu, salça yaparken, ev temizlerken, ütü yaparken, örgü örerken gösteriliyor.
İlginç örneklerden biri de esnaf destanının geçirdiği değişim. 1935 yılının 5. sınıf okuma kitabında “Biz esnaf takımı severiz işi / Çalışırız, yaşarız erkek dişi” derken, 1952 yılında aynı dörtlük “Biz esnaf takımı severiz işi / Çalışkan gayretli birer er kişi” oluveriyor.
Gümüşoğlu’nun araştırması, Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından biri olan çocuğun eğitimini ve kadının toplumsal konumunu çağdaş bir anlayışa taşımayı amaçlayan yaklaşımının ve kadın-erkek eşitliği ilkesinin, 1950 sonrasında, sinsice çocukların zihinlerine kazınarak adım adım terk edilişinin bilimsel belgesidir.
***
Eğitim ve kadın-erkek eşitliği konularında ülke, Temel fıkrasında olduğu türden bir eskiye dönüş yaşıyor.
Cumhuriyetin kadın-erkek eşitliği düşüncesini dönüştüren uygulamalar son on yılda giderek yoğunlaştı; adına ister töre ister sözüm ona namus cinayeti denilsin kadın ölümleri çok arttı; bilinebildiği kadarıyla aile içi şiddet tırmandı; bu sürecin eğitimdeki 4+4+4 ile, geometrik dizi, yani 1, 2, 4, 8 biçiminde katlanarak artacağı çok açıktır.
Buna karşın, AKP Türkiyesi’nde kendilerini bilim insanı sayan kimileri Cumhuriyetin kuruluşunun temeli olan düşünce sistemini, özellikle eğitime ve kadına bakışının gerçek niteliğini görmezlikten gelerek, onu aşırı sağcı, giderek faşist olarak adlandırma hastalığına kolayca tutuluyor; Cumhuriyetin kuruluş değerlerini karaladıkça birilerinin gözünde kendi değerlerinin artmasından kişisel yarar sağlamaya çalışıyor.
Böyle olunca da her türlü baskıyı göze alarak bilimsel gerçeği arama kuralını içselleştiren Gümüşoğlu gibi bilim insanlarına ve Salman gibi gazetecilere çok iş düşüyor!

Başlığın sayılarını görünce nerede o günler dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama bunlar gerçek. Geçen hafta ortasında yapılan CHP Kurultayı’nda yöneticiler dışında kalan partililere verilen konuşma süresi beş dakikaydı; AKP’de ise bu sürenin sıfır olduğu biliniyor.
Kamuoyu bu farkı yakalarsa demokrasinin gelişmesi yönünde önemli bir adım olacak; ancak olmuyor. CHP yönetimi bile bu farkın farkında değil! Çünkü parti içi demokrasiyi bütün yönleriyle geçerli kılıp, buradan, ülkede demokrasi de bizim işimiz; onu yalnız biz gerçekleştiririz demeliydi; diyebilirdi ancak diyemedi.
CHP Tüzüğü birkaç ay önce yürürlüğe girdi. Partinin anayasası olan Tüzük, katılımcı demokrasi açısından önemli açılımlar sağlıyordu. Bunlardan biri de yönetici seçimlerinde çarşaf liste uygulamasıydı.
Liste türü kamuoyunu ilgilendirmez diye düşünülmemeli; özgür seçim, demokrasi pınarının kaynağıdır.
Çarşaf liste, bir kurulun içinden yönetime aday olanların tamamının eşit bir biçimde sıralanmasını ve delegelerin ya da o kurulun üyelerinin aday olanların listesinden istediklerini özgürce seçmesidir. Bu nedenle de bölücü değil, bütünleştirici bir özelliği vardır. Buna karşılık blok liste, başkan adayının bir yönetim kurulu aday listesi yapması ve bu listenin seçilmesini istemesidir. Blok liste adı üstünde dışlayıcı bir özellik taşır.
Genel Başkan Kılıçdaroğlu, geçen hafta yapılan Kurultay’da çarşaf liste uygulanacağını, ancak anahtar liste de çıkaracağını açıkladı. Böylelikle delegelerin kimleri seçmesi gerektiğini listeledi.
Parti içinde ve genel kamuoyunda Kılıçdaroğlu’nun çıkaracağı anahtar listede yer almayan PM adaylarının seçilmesi durumunda CHP’nin bölüneceği korkutmacası sürekli olarak işlendi bunlar daha baştan CHP düşmanı, değişim karşıtı ve giderek hain ilan edildi. Osmanlı’da demokrasi dediğin böyle işlerdi!
Üstelik sürekli parti içi demokrasi vurgusu yapan Genel Başkan Kılıçdaroğlu, bir değil, birden çok anahtar liste yaptı; anahtar listeler havada uçuştu.
Oysa Kılıçdaroğlu’nun demokrat bir tutum sergileyerek 1282 Kurultay delegesinin özgürce seçeceği 60 PM-Parti Meclisi üyesiyle çalışmayı yeğlemesi gerekirdi. Seçileceklerin tümü CHP’nin iktidara koşmasını doğal olarak isterdi. Kurultay’ın Genel Başkan’a ayak bağı olacak bir PM seçmesi hiç ama hiç söz konusu değildi.
Genel Başkan, iç içe geçmiş üç-dört blok liste oluşturdu; böylelikle delegenin özgürce seçim yapmasının önüne barajlar koymuş oldu; kişiye mutlak bağlı yapıyı daha da güçlendirerek korudu; Tüzük ile atılan çok olumlu demokratikleşme adımını daha doğarken boğdu! Kendine de, CHP’ye de siyasetin demokratikleşmesi açısından ülkeye de kötülük etti! Yine de CHP’nin bilinçli delegeleri anahtar listeler dışından birkaç aday arkadaşımızın seçilmesini sağladılar.
***
Konuşma sürem sadece beş dakikaydı; AKP’de o da yok; yani o süre AKP’de sıfır. Beş dakikada söylemek istediklerimin çok azını dile getirdim. Söylediklerim, şu üç noktada eksikli kaldı; yeterince açıklık kazanmadı.
İlki, AKP’nin sıradan bir parti değil, dini siyasete alet eden bir siyasi akım olduğu, uygulamalarının da toplam olarak ya da bir bütün olarak görülmesi ve muhalefetin buna göre yapılması gerektiği daha iyi vurgulanmalı; açıklık kazanmalıydı.
İkincisi, geçen haftaki yazımın konusu olan çağdaş bir Türkiye için güç birliği önerimi daha ayrıntılı anlatma olanağı bulmalıydım. Sağcı siyasetçileri, onların reddetmesine karşın, ısrarla CHP’ye çağırmadan önce Cumhuriyetin değerlerini benimsemiş solcu ve ilerici kişilerin çağrılmasını ve yine solcu partilerle işbirliği gereğini, ‘Çağdaş Türkiye Çağrısı’ içinde önerdim; ancak bu önemli konuyu çok daha ayrıntılı vurgulayabilmeliydim.
Üçüncüsü de CHP’nin aslında çok sağlam olan, Cumhuriyetin değerleri artı çağdaş solun ilkeleri toplamına dayanan ideolojik kimliğinin, Genel Başkan ve parti yönetimi tarafından şimdiye dek olduğundan çok daha güçlü bir biçimde sahiplenilmesi gerektiğini, daha ayrıntılı belirtebilmeliydim.
PM’ye adaydım; seçilemedim; bana destek olanlara ve oy veren delegelere çok teşekkür ediyorum.

Genel seçimlerin üzerinden 13 ay geçti. AKP iktidarı üçüncü yasama döneminin ilk yılını tamamladı. Önümüzdeki hafta yapılacak CHP Kurultayı yaşanan siyasal ortamda büyük önem kazanıyor.
AKP ülkesinde, toplumda adalete güven duygusu hızla aşınıyor; giderek yok oluyor. Hukukun evrensel ilkeleri, bağımsız ve tarafsız yargı, iyice unutuldu. Yıllardır sonuçlanmayan ve siviliyle ve askeriyle, milyonlarca kişiyi doğrudan ilgilendiren çok sayıda siyasi dava var. Kitlesel gözaltına almalar bir türlü sona ermiyor; 700’den fazla öğrenci; 100 dolayında basın çalışanı tutuklu.
Toplumun geleceğinin en önemli belirleyicisi olan eğitim, AKP iktidarı tarafından çağdaş eğitbilim ilkeleri bir tarafa bırakılarak dinamitlenmiştir. Eğitim, çocukların ve gençlerin yaratıcı yeteneklerini geliştirmelerinin altyapısı olma özelliğinden hızla uzaklaşmaktadır.
İlk ve ortaöğretim çökertilmiştir. Üniversite sayısı hızla artırılmış, ancak, eğitimin kalitesi yanında üniversite özerkliği ve bilimsel araştırma özgürlüğü tümüyle unutulmuş; TÜBİTAK ve TÜBA’sıyla bilim kurumları tümüyle siyasetin emrine sokulmuştur. Bu durum, ülkemizde bilimsel gelişmenin sonu demektir.
AKP iktidarında, heykelden tiyatroya, oradan müziğe uzanan hemen her alanda sanatsal yaratıcılığa karşı düşmanca bir tavır sergilenmektedir. Giderek, önde gelen sanatçıları kitlesel baskı altına alan bir korku ve linç ortamı yaratılmaktadır.
Demokrasilerde, yasama, yargı ve yürütmeden sonra, dördüncü kuvvet sayılan ve bu özelliğiyle toplumun sesi olması gereken basın-yayın, yasaklama ve işten çıkarmalarıyla, neredeyse tamamıyla, medya sermayesinin AKP iktidarıyla iyice bütünleşen ilişkilerinin cenderesi altında ezilmektedir.
Yalnız kamu kurum ve kuruluşları değil, başta sendikalar olmak üzere, tüm örgütsel ve kurumsal yapılar AKP sultasına teslim olmaya zorlanmaktadır. Emekçilerin hak arama yolları tıkalıdır. Devlet bürokrasisinin artan kalitesizliği, hızla ekonomik ve toplumsal gelişmeleri engelleme noktasına gelmektedir.
Bütün bu gelişmelerin temeli olarak, Başbakan’ın, bundan mutlu oluyoruz dediği, sermayenin el değiştirmesi süreci yaşanmaktadır. Kimi zaman kaynağı da açıklanmayan iç ve dış sermayeye sağlanan araziler ve yapılaşmaya dayalı aşırı rantlar, sermayenin başını döndürüyor. İşçi hakları; doğal ve tarihi çevrenin korunması unutulmuş; geçerli olması gereken serbest rekabet yerini, sermayenin AKP’ye yakınlaşma rekabetine bırakmıştır. Sermaye birikimi, AKP anlayışının kalıcılaşmasını sağlayacak doğrultuda yürütülmektedir.
Dış politikada ABD dışında iyice yalnızlaşan Türkiye, stratejik derinlik verilerek komşularla sıfır sorunlu olacağı ilgili bakan tarafından şaşaalı bir biçimde öngörülen dış politikasını, iki seçkin pilotuyla birlikte, Akdeniz’in derinliklerine gömmüş bulunmaktadır.
***
AKP ülkeyi, insanlığın kazanımı olan hukukun üstünlüğünden, eğitimin ve bilimin bilimselliği, özgürlük ve eşitliğin tüm toplum katmanlarında işlerliği; bilim ve sanatın üzerinde gelişebileceği yaratıcı özgürlük ortamı ve bunları güvence altında kalıcılaştıracak kurumsal yapılardan ve iç ve dış barıştan, yani, evrensel değerlerden hızla uzaklaştırmaktadır.
CHP Kurultayı olağan, ancak ülkenin durumu gerçekten olağandışıdır. Kurultay, bu büyük yanlış gidişi tersine çevirecek çözüm önerileri geliştirmelidir.
Aslında AKP tarafından önü tıkanan Türkiye siyasetinin ta kendisidir. CHP’nin başta kurultay delegeleri olmak üzere tüm emekçileri, partilerinin AKP ile yarışırcasına sağcılaşarak güçlenemeyeceğinin bilincindedir.
Gerçekte, AKP’nin ülkeyi uzaklaştırdığı evrensel değerler, Cumhuriyetin kuruluş değerleriyle çok büyük ölçüde örtüşmektedir. Çağdaş solun özgürlük, eşitlik, barış ve dayanışma gibi ilkeleri, Cumhuriyetin değerleri üzerinde yaşayıp, gelişebilir. CHP’nin ideolojik kimliği bu birleşimdir.
CHP yalnız ve ancak bu ideolojik kimlikle toplumsal gelişmenin ilerici öncüsü olur.
CHP Kurultayı, bu bilinçle, “Çağdaş Türkiye Çağrısı” gibi bir başlık altında tüm toplum kesimlerini, ülkeyi AKP tıkanıklığından kurtaracak ilkeler çerçevesinde bir büyük işbirliği ve dayanışmaya çağırmalıdır. Bu önemli konuya gelecek haftanın yazısıyla devam edilecektir.

Başbakan, ülke nüfusunun daha hızlı artması gerektiğine olan inancını, neredeyse her gün yineliyor. Üçle başlayan, sonra beşe çıkarılan aile başına üretilecek çocuk sayısını, sezaryen ve kürtaj sınırlama ve yasaklarıyla tamamlamaya uğraşıyor.
Başbakan’ın nüfus artışıyla ilgili anlayışının hiç kuşkusuz etnik ve dinsel boyutları var. Tek bir kürtajı Uludere’de öldürülen 34 yurttaşa eşitleyen veya muhafazakâr dünya görüşümüz böyle gerektirir türü söylemleri, nüfus konusuna Başbakan’ın bakışının çok boyutlu olduğunun kanıtlarıdır. Toplumda yıllardır fısıldanan Kürtler Türklerden daha hızlı çoğalıyor önyargısının ve buna dayalı anlayışların Başbakan’ın nüfus politikasının oluşumuna yansımadığını söylemek kolay değildir.
Açık ve katı biçimiyle Hıristiyanlığın yalnızca Katolik mezhebince savunulan kürtaj yasağının Başbakan tarafından birdenbire nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin gündemine taşınmasında, açıkça söylenmese de Birleşmiş Milletler Raporu’nun bulgularında yer aldığı gibi Ortadoğu’daki Müslüman nüfusun artış oranının azalmakta olduğu da etkili olabilir (New York Times, 3 Nisan 2009).
***
Başbakan’ın öngördüğü nüfus politikasının asıl belirleyici nedenleri ekonomiktir; ancak yanlıştır.
Fazla nüfus, özellikle kentlerde büyük bir işsizler ordusu demektir. İşsizler ordusu ne kadar büyük olursa, işçilerin ücret artışı istekleri o ölçüde kolay törpülenir. Sendikacılık baskı altına alınır ve sermayenin karşısında emekçiler örgütsüz bırakılır; ülke ucuz işçi ve kârlı sermaye cenneti olur.
Nüfus artışının ekonomiye etkilerinin ikinci demeti tüketime ilişkindir. Nüfus arttıkça, beslenme, giyim ve konut başta olmak üzere, tüketim artar. Bunlara, eğitim, eğlence, ulaştırma ve sağlık gereksinmeleri de eklenmelidir. Özetle, nüfus artışı ekonominin talep tarafını körükler; sermayenin iç pazarının genişlemesini sağlar ve ekonominin büyümesinin motoru işlevini görür.
Türkiye halkı tüketiyor! Toplam yıllık ulusal gelirin ortalama yalnızca yüzde 14’ü tasarruf edilmekte; kalan yüzde 86’sı tüketime gitmektedir. Bu tasarruf oranı, OECD ülkeleri arasında en az olanıdır. Çin’de ise ulusal gelirden tasarruf oranı yüzde 50’lere çıkıyor. Türkiye, iç tasarruflarını arttırarak, onları üretken yatırımlara dönüştürerek, yani üreterek değil, başkalarının ürettiğini tüketerek büyüyor!
***
Tarihsel olarak bakıldığında da görülen o ki, aslında ülke ekonomisinin büyümesi, büyük ölçüde, nüfus artışıyla sağlanıyor. Türkiye ile İspanya’nın nüfusu 1960’ların başında yaklaşık 27 milyon olarak eşitti; bugün Türkiye’nin nüfusu 75 milyonla İspanya nüfusunun iki katı dolayındadır. Türkiye ekonomisi artan nüfusun gereksinmelerinin tetiklemesiyle de büyüyor.
Başbakan, nüfusun sayısal ya da nicel artışını var gücüyle isterken, niteliksel yönünü de unutmuyor. Dindar nesiller yetiştirilmesi gerektiği vurgusuyla, artan nüfusun kalite sorunu da çözüme bağlanmış oluyor!
Eğer uygulanırsa, Başbakan’ın nüfus politikası uzun dönemde ekonomiyi batırır!
Çünkü, insan kalitesini bu ölçüde önemsiz tuttuktan sonra, çağın bilimsel ve teknolojik gelişmelerine ayak uydurma; küresel yarışa beyin gücüyle girme olanağı yakalanamaz.
Brezilya’da Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma toplantılarına katılan Başbakan’ın, bu ülkede uyguladığı, hızlı nüfus artışı; işgücünün kalitesizliği ve iç tasarruf-yatırım-üretim yetersizliğiyle, büyüme daha bir süre olsa da kalkınma olmaz; hele de bunun sürdürülebilir olması beklenemez.

Yapıtları geç de olsa dilimize çevrilen ünlü Marksist düşünür David Harvey, İstanbul’dan sonra Ankara’ya da geldi. ODTÜ’de yaptığı konuşmada, kapitalist sistemin krizleri ile buna koşut yaşanan hızlı kentleşme ilişkisini anlattı.
Yorumlarını Marx’ın “Das Kapital”inin II. cildindeki çözümlemelerine dayandıran Harvey, kapitalist sistemin, hemen her dönemde, ürettiklerini satamama ya da tüketim yetersizliği sorunuyla karşı karşıya kaldığını ve bu sorunu aşmak amacıyla tarih boyunca ve özellikle de küreselleşme döneminde yani günümüzde hızlı kentleşmeyi kullandığını vurguladı.
Kapitalist üretim sürecinde, sermayenin katkısı, işgücü ödemeleri ve ürün fazlası üçlüsünün oluşturduğu toplam üretim değerinin toplam tüketim ile eşitlenmesi gerekir ki üretim-tüketim dengesi sağlansın ve sistem krize sürüklenmesin.
İşgücü, ürettiği değerin tamamını ücret olarak alamadığı, yani, sömürüldüğü için, üretilenin tümünü satın alma gücüne sahip değildir. Burada kredi sistemi imdada yetişir. Bankalar verdikleri kredilerle, işçi kesiminin, aldığı ücretin çok üzerinde bir tüketim düzeyi yakalamasını sağlar.
Kapitalist de varlığını sürdürmek için, işçiyi sömürerek elde ettiği fazla sermayeyi yeniden kâra dönüştürmek zorundadır. Hemen her dönemde, kentleşme, konut, işyeri ve başta ulaştırma, iletişim olmak üzere altyapı yatırımı, geçici bir süre için de olsa, kapitalist sistemi batmaktan kurtarıcı bir etki yapar. Hızlı kentleşme, üretilenin tüketilmesini sağlayarak, kapitalist sistemin krize sürüklenmemesini, sürüklenmişse de buradan çıkışını sağlar.
Çözümlemelerini geçmişte Paris’ten şimdilerde Çin’e uzanan bir coğrafyada yayan ve oradan İstanbul’a getiren Harvey, hızlı kentleşmenin kapitalizmin sonunu getirecek tohumları da içinde taşıdığının altını çiziyor.
Hızla büyüyen kentlerde kapitalizmin sonunu getirecek olan, kentleşme sürecinin yarattığı ortamdan zarar gören, durumları sarsılan, yaşam tarzları bozulan, büyüyen kent ortamı nedeniyle ezilen ve yalnızlaşan toplum kesimleridir.
Harvey’e göre bu kesimin hızlı kentleşmenin yarattığı olumsuzluk ve yıkımlardan kurtulma amacıyla bir araya gelmesi ve daha eşitlikçi, daha dayanışmacı ve daha toplumsallaşmış bir yaşam için uğraş vermeleri olanaklıdır. Kapitalizmin sonunu getirecek olan da çok büyük kitlelerin katılımıyla bu yaşanabilir kent istemi ve bunun eyleme dönüşmesidir.
Ek olarak, Harvey, konut üretiminin şöyle ya da böyle sonuna gelineceğini, ABD 2008-2009 krizi örneğinde olduğu gibi üretilenin tamamının tüketilemeyeceğini ve bunun da kapitalizmin sonunu hazırlayan bir etken olacağını öngörüyor.
Konuşmacının kentleşmenin yarattığı memnun olmayanlara dayalı kapitalizmi yıkacak toplumsal sınıf çözümlemesini satın alıp almamak bileceğiniz bir konu. Daha özelde, ülkemizde, gecekondudan apartmana yeni yükselen toplum kesimlerden, hele de yakın bir gelecekte, böyle bir gayri memnunlar hareketi çıkar mı sorusu da ayrı.
Ancak, Ankara’nın aşırı sıcak bir gününde tamamına yakını gençlerden oluşan yaklaşık bin kişinin büyük bir ilgiyle izlediği konuşmanın her tümcesi, daha özgürlükçü, eşitlikçi, çağdaş ve aydınlık bir geleceği kurmanın ışıklı umutlarıyla yüklüydü.
***
Can dost Ataol Behramoğlu’na tüm kalbimle geçmiş olsun diyor, bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyorum...

Başbakan Erdoğan, iktidarının onuncu yılında kürtaj yasağını birdenbire ülke gündemine getirdi. Kendisine bağlı çevreler de bu görüşe tam destek verdi.
Destekçi çevreler içinde Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ayrı ve önemli bir yer tutuyor.
Kürtaj yasağı konusundaki gerekçesini açıklarken DİB, şöyle diyor:
“…Bilim adamları, biyologlar, embriyologlar, jinekologlar, genetik uzmanları bize kesin bilimsel verilere dayanarak döllenmiş yumurta hücresinin anneden ayrı bağımsız bir insan olduğunu, her ikisinin de iki ayrı genetik sisteme sahip olduklarını... söyledikleri müddetçe… herkes… kürtajın bir insan yaşamına son vermek olduğunu, …haykırmaya devam edecektir.”
Burada DİB, kullandığı kaynak konusunda çok önemli bir değişikliğe imza atıyor. Belki de ilk kez, sürekli yaptığı gibi Kuran’ın bir suresini kaynak ya da dayanak olarak sıralamıyor; gerekçesini çağdaş bilimsel verilere dayandırıyor.
Benimsemediği ve özümsemediği bir tarlanın meyvelerini toplamaya çalıştığı için de yanlış yapıyor!
Önce, DİB’in kaynak olarak sıraladığı bilim insanı ve uzmanlar, döllenmiş yumurta hücresinin anneden ayrı, bağımsız bir insan olduğunu söylemiyor; ayrı genetik sisteme sahip olmanın ayrı insan olma anlamına geldiğini öne sürmüyor. Tersine, döllenmiş yumurta hücresinin bağımsız yaşamasına olanak bulunmadığından ayrı bir insan sayılamayacağını vurguluyor.
Sonra, DİB’in şimdiye dek hiç yanaşmadığı, ancak kürtaj yasağı amacıyla kaynak olarak kullandığı bilimsel gelişmeler, bilim insanlarının, çoğu zaman dinsel öğretilerle ters düşerek ve gerektiğinde büyük bedeller ödeyerek verdikleri uğraşların ve binlerce yıllık bilimsel çalışmaların sonucudur. O bilim dünyasının ana dayanakları arasında akılcılık, ‘Evrim Kuramı’ diyalektik ve tarihsel maddecilik ve pozitivist düşünce çok büyük ve çok belirleyici bir yerdedir. DİB, bunlara bakışına açıklık getirmelidir.
***
Halkın vergileriyle yaşayan; birkaç bakanlığın bütçelerinden fazla olan bütçesi her yıl yüksek oranda arttırılan; aldığı çok sayıda kadroyu, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, öbür kamu kuruluşlarının birer kadro havuzu gibi kullanan ve son kürtaj yasağı örneğinde olduğu gibi günlük siyasete, üstelik taraf olarak karışan DİB, nedense, iki temel işlevini yerine getirmez.
Bu ülkenin camilerinin pek çoğunun, altı ve ekleri işyeri olarak kullanılır. Kimi yerde daha caminin yapımı tamamlanmadan altındaki mağaza çalışmaya başlar. Bütçe ve bütçe dışı gelirleri yeterli olan DİB öncelikle bunu görmeli, camilerin, gerçekten birer kutsal ibadet yeri olmasını sağlamalıdır.
Ek olarak, geçmişte Avrupa’da yaşanan ve çoğu on yıllarca süren din savaşlarının ana nedenlerinden biri ibadet dilinin ulusal mı yoksa Latince mi olacağıdır. Sonuçta, Avrupa halkları bu sorunu çözmüştür. Herkes kutsal kitabını kendi anadilinde okur ve anlar.
Bizde ise kutsal Kuran, tümüyle Türkçe okunamaz. Onun yerine, meali ya da tefsiri okunabilir.
Eğitimin iyice dinselleştirildiği bir ortama giriliyor. Bakın, 4+4+4 düzenlemesi sonucu oluşan kargaşa ortamında, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bir TV programında ne diyor:
“Çocuk Arap harfleriyle bir kelimeyi okumayı öğrenecek ama okuduğu şey Kuran olacak. Bir müfredat oluşturacağız. Okuyacak ama anlamayacak. Zaten Kuran okuyanların büyük bölümü anlamazlar onu kutsal bir kitap olarak okurlar.”
Çelişkiye bakar mısınız? Eğitim Bakanı, çocuk okuyacak ama anlamayacak diyor; diyebiliyor! Doğmamış çocuğu savunmaya kalkanların tutumuna bakın! Bu anlayış okul çocuğunun okuyup anlama hakkını öldürmek değil mi?
Eğer, DİB bir iş yapacaksa, öncelikle bu topluma olan büyük borcunu ödemeli, Eğitim Bakanı’nın yardımına koşmalı ve Kuran’ın tam Türkçesini yayımlamalıdır.
DİB, bilimsel bilgiye bakışını değiştirebilir mi? Hiç sanmam! Ancak, camileri işyeri olmaktan kurtarması ve Kuran’ın Türkçesini yayımlaması, kaçınmaması gereken en temel görevleridir.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget