Makaleler "Aydınlık yazarları"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Amerika... Amerika... Nedir bu merakın ha? - Mehmet Faraç
Bak, şuraya bir uçak düştü; "Kesin Amerika düşürmüştür!.."
Bak, benzin fiyatları yükseldi; "Amerika yükseltmiştir!.."
Bak, PKK yine saldırdı; "Amerika salmıştır!.."
Bak, merkez sağ bir gecede dağıldı; "Amerika dağıtmıştır..."
Bak, Baykal'a kaset tuzağı kuruldu; "Amerika kurmuştur!.."
Bak, seçimlerde hile yapıldı; "Amerika yaptırtmıştır!.."
Bak, AKP üçüncü kez iktidara geldi; "Amerika getirmiştir!.."
Bak, Tayyip artık istenmiyor; "Amerika'yı kızdırmıştır..."
Bak, Erdoğan ile Fethullah kavga ediyor; "Amerika kışkırtmıştır!.."
Bak, CHP ile cemaat ittifak yapacakmış; "Amerika istemiştir..."
Bak, darbe olur diyorlar; "Amerika planlamıştır!.."
Bak, İstanbul'a haftalardır yağmur yağmıyor; "Amerika durdurmuştur!.."
Bak, gökten üç elma düştü; "Amerika atmıştır!.."
Bak, Melahat'la kocası kavga etmiş; "Amerika fişeklemiştir!.."
Bak, artık nefes de alamıyorum; "Amerikadır Amerikaaaaa!.."
Çocukluktan bu yana duyduğumuz çoğu paranoyak efsanelerdir bunlar!.. Kimi gerçek, kim yalan, kimi bühtan... Kimi hikaye, kimi terane, kimi de düpedüz nane!..
Ama hep duyarız; dağ başında virane olmuş bir kerpiç ev yıkılsa, adamın biri telefonla gizemli konuşsa, bilgenin biri ahkam kesse, gazetecinin biri yalan yazsa, otobanda iki otobüs çarpışsa, hatta iki çocuk okulda kavga etse!..
Ya da sigara fiyatları artsa, memlekete turist gelmezse, Uludağ'da çığ düşse, şaşkın çoban iki keçisinden birini kaybetse... Millet perde gerisindeki asıl suçluyu bulmuştur; "Kesin Amerikaaaaa!.."
Bay Kerry'e rest çekmek!..
Diyeceksiniz ki, "hayırdır gene ne oldu?.."
Yukarıda sıralananların bir çoğu bahane gibi olsa, hatta komedi gibi gelse de, sorarım size, günlük yaşamda içine Amerika katılmamış bir senaryo, bir kuşku, bir kaos duydunuz mu hiç?..
Ama yine de tüm bunlar dünyanın jandarmalığına soyunan Amerika'nın "çok güçlü bir devlet" olduğunu kanıtlamıyor... ABD her şeye muktedir, her şeyden haberdar, herkese gücü yeten, her yere müdahale edebilen bir devlet olsaydı; 11 Aralık 2001'de, on tane El Kaide militanı, ellerini kollarını sallayarak uçakları kaçırıp İkiz Kuleler'e, hatta Pentagon binasına saldıramazdı!..
Yani bazı şeyler yalnızca şehir efsanesi değil... Bazen acizlik, korkaklık, beceriksizlik, yeteneksizlik, iradesizlik, kararsızlık ve özetle zavallılık da, Amerika'yı ülkelerin ve toplumların gözünde yenilmez bir dev, rest çekilmez, baş edilmez bir "büyük şeytan" haline getirebiliyor!..
Duyar gibi oluyorum; birçoğunuz, "Eeee... sözü nereye getireceksin" diye sabırsızlanıyor...
Dün Cenevre'de Suriye meselesi tartışılırken bana yalnızca Gestapoluğu, jandarmalığı, pervasızlığı, haddini bilmezliği, "ali kıran baş kesen"liği, hatta eşkıyalığı değil; ahlaklı diplomasiyi, iradeyi, kararlılığı, eğilmemeyi, direnmeyi, meydan okumayı, cesareti ve ne olursa olsun dik durmayı da anımsatan bir diyalog yaşandı...
Dedi ki, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry; "Beşar Esad geçiş hükümetinde hiçbir şekilde yer alamayacak..."
Ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Kerry'e dönerek ; isyan etti; "Buraya Suriye'yi kurtarmak için geldik. Suriye'de yaşanan barbarlığı, Ortadoğu'nun çöküşünü durdurmaya, tüm dinlerin ve medeniyetlerin beşiğini kurtarmak için geldik. Terörizmle savaşmaya devam edeceğiz. Terörizm ve diplomasi paralel olarak yaşayamaz... Bay Kerry, dünyada Suriyelilerden başka hiç kimse Suriye'nin liderini indirme hakkına sahip değildir."
Anladınız değil mi?.. Bırakacaksınız şehir efsanelerine sığınmayı; korkak, teslimiyetçi, piyon, maşa ya da taşeron olmayı!.. Karşınızda kim olursa olsun; devletinizin bağımsızlığı için, ulusunuzun özgürlüğü için, her platformda, her anda dik durarak, gerekirse meydan okumayı da rest çekmeyi de bileceksiniz...
Hem de bazı kışkırtmaları, düşmanlıkları, tuzakları ve yıkımları Amerika'nın yaptığını bile bile!..
Haşereye düşmanlık, zehre hayranlık!..
Konu "dik durmak"tan açılmışken devam edelim... Yok... yok... Yalnızca Atatürkçü duruş sergilemesi gerekenlerin karanlık seçim ittifaklarından; rantiye salgınının yarattığı mecburi baş eğmekten ve kasıtlı körlükten söz etmeyeceğim!..
Kardeşleri belediyelerden reklam ya da ödül alan; eski dinci dönek ya da sahte "solcu" yazarların, şaibeli siyasetçilerin avukatlığını yapmasına da değinmeyeceğim... Çünkü birileri coştukça ya da "aykırı" davrandığını iddia ettikçe artık midem bulanıyor!..
Bugünlerde, yeniden aday olmak için çırpınan hırsız belediye başkanlarının kesenin ağzını açmasını da, "ateş" olmayan yerden duman çıkmaz diye yorumlamayacağım çünkü insan pis ilişkilerden bunalınca "Bakırköylük" bile olabilir!..
Sahtekarlığın bayraktarlığını yapan satılmışların, paralı anketlerle pazarlamacılık yapmasına ve bu şekilde partileri kandırmasına da değinmeyeceğim, çünkü kanalizasyonda bile "araştırma" yapılsa, siyaset dezenformasyonunun ucu artık bulunamıyor!..
Bırakalım rant için yalnızca kendilerinin değil, milletin de gözüne kalemleriyle bant çekmeye çalışan hırsızlık işbirlikçilerini!..
Konumuz bizzat milletin bir kesimindeki körlük!.. Yani "ne olursa olsun, kimle olursa olsun, nasıl olursa olsun", "illaki iktidar" hırsıyla, hırsızlara bile alkış çalan, peşlerinden giden körlük!.. Yani "Benim hırsızım iyidir" salgının yol açtığı ürkütücü körlük!..
Denize düşenin yılana sarılması sonucu yaşanan dip vurgunu gibi bir körlük!.. Ya da takım tutar gibi parti tutmanın yol açtığı penaltı körlüğü!..
Bunlar kimi gafillerin yalpalamasının, zikzak çizmesinin, tarlasını yağmur yağan yere taşımasının, kısacası iradesizliğin de sonuçlarıdır!..
Yani bunlar sağda ya da solda; kısacası siyasetteki hainliklerin, karanlık ittifakların, gizli Atatürk düşmanlıklarının, CIA ajanlıklarının, cemaat hayranlıklarının ve ayakkabı kutusu koleksiyonerliğinin de sonuçlarıdır!..
Anlayacağınız, bunlar yalnızca siyasetin hataları, açmazları, sıkıntıları, takiyeleri, yalanları ve ihanetleri de değil!.. Tüm bunlara meydanı bırakan, kapıyı açan, toplumun uyuyan kesimi ne yapıyor bu arada?..
Toplum yeterince uyanık mı, gerçeği görebiliyor mu, tuzakları çözebiliyor mu?.. Ne yazık ki çoğu görmüyor; ne hırsızları ne sağcı ya da "solcu" geçinen işbirlikçileri ne de içimize sızdırılan Truva kısraklarını!..
"İdeallerimizi, inançlarımızı, ideolojimizi bir tarafa atalım, ne olursak olalım, kimle olursa olsun, nasıl olursa olsun da iktidar olalım" düşüncesi bir gaflet hastalığı değilse nedir sizce?..
İyisi mi yazıyı şu yaşamsal soruyla bitirelim; ne yani biz salt, haşereleri öldürüyor diye zehre hayranlık mı duyacağız?..

Sen o masalları külahıma anlat Başbakan Erdoğan! - Mustafa Mutlu
Başbakan, 12 yıl sonra keşfettiği "paralel devlet"i, yani "devletteki cemaat"i, Brüksel'de Avrupa Birliği liderlerine anlatmış. Sonra da demiş ki:
"İyi niyetimiz sömürüldü!"
***
Ne iyi niyeti be adam; çocuk mu kandırıyorsun?
Devletteki en stratejik kadroları iyi niyetinden mi bu din tacirlerine ulufe dağıtır gibi dağıttın?
Üniversitelere, liselere, ilköğretime...
Emniyet'e, İçişleri'ne, Dışişleri'ne...
Adliyeye, mülkiyeye, tıbbiyeye, maliyeye "iyilik" olsun diye mi yerleştirdin?
Her seçimde kontenjan pazarlığını iyi niyetinden mi yaptın?
***
Doğruları söylemiyorsun Başbakan; gerçekleri saptırıyorsun!
Bu tarikatçıları kendine payanda yaptın.
Onların sinsi işbitiriciliklerinden yararlandın.
Örtülü ödeneğini, emirlerine sundun.
Sana "kaset" getirmeleri için, devletteki kadroları hizmetlerine verdin.
Getirdikleri kasetlerle siyasi rakiplerini yerle bir ettin.
***
O cemaatin muhalif aydınlara kurduğu tuzaklarla, iktidardaki "dokunulmazlığın" keyfini sürdün...
Hasta ve yaşlı muhalifler, tıkıldıkları hücrelerde tek tek ölürken kılını bile kıpırdatmadın...
Emir kulu tarikatçı savcıların iddianamelerine sonuna kadar destek verdin. Sadece destek vermekle kalmadın, zırhlı makam aracını bile verdin!
Cemaatin emrine girmeyen hâkim ve savcıların görevden alınmalarına, oradan oraya sürgün edilmelerine seyirci kaldın!
***
Yani; masum değilsin Başbakan!
Tam tersine; cemaatin suç ortağısın...
Onlar neyse... Sen, bir fazlasısın!
Onlar kirliyse, sen daha kirlisin.
Çünkü onlara, yabancı gizli servislerin de telkiniyle bu gücü sen verdin.
Bu kadar sen büyüttün.
Devletin ve hepimizin başına sen bela ettin!
***
Şimdi kalkmış, utanmadan sıkılmadan tüm bunları "iyi niyet"ten yaptığını söylüyorsun!
Yemezler Başbakan...
İyi niyetin içinde "saflık" vardır:
Sen bu cemaati sırf "saf" olduğun için bu kadar güçlendirmedin; asıl amacın, onları sonuna kadar kullanmaktı... Bunu da fazlasıyla yaptın!
Bu arada günün birinde başına bela olabileceklerinden de o kadar emindin ki; o yüzden tek tek kayıtlarını tutturdun!
***
Şimdiki kavganın nedeni belli:
Dış güçler; senin artık bu ülkede onların işine yaramayacağını, çıkarlarına hizmet etmeyeceğini gördüler.
Yani ipini çekmeye karar verdiler.
Bu yüzden de cemaati senin yanından ve hizmetinden çektiler.
Olayın özeti bu...
Bu yüzden; bırak "iyi niyet" ayaklarını, "saflık ve temizlik" numaralarını da...
Önceki gün görüştüğün Avrupa Birliği'nin liderlerine Bilal'i anlattın mı sen onu söyle...
Gerisi... Bu saatten sonra gerçekten hikâye!
DEHŞET!
Kemal Kılıçdaroğlu önceki gün partisinin Meclis Grup Toplantısı'nda bir "tutanak" gösterdi ve bunu "dehşet belgesi" olarak tanımladı..
Bu tutanak, görevden alınan İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Baş tarafından tutulmuştu. Başsavcı, Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı'na atanan Kenan İpek'in, İzmir'deki yolsuzluk operasyonundan sonra aynı gece iki defa kendisini aradığını ve tehdit ettiğini öne sürüyordu. Başsavcı'nın kaleme aldığı bu tutanağa göre Müsteşar, "Soruşturmayı durdurmaz ve savcıyı değiştirmezseniz, bunun sonuçlarına katlanırsınız" demişti.
Bu, gerçekten çok büyük bir skandaldı; çünkü yürütmenin, yargı üzerindeki baskısının en somut kanıtıydı.
Ancak Müsteşar İpek'i hemen görevden alıp hakkında soruşturma açtırması gereken Adalet Bakanı dün bir açıklama yapıp, görevden alınan Başsavcı'yı suçladı.
İyi de biz bu yargıya bu saatten sonra nasıl güveneceğiz?
GÜNÜN SORUSU
Terör örgütü PKK'nın Suriye'deki uzantısı PYD, Türkiye sınırının hemen dibindeki Cizire'de özerklik ilan edip Kürt devletini kurduğunu bütün dünyaya duyurmuş... Sorum; izledikleri Suriye politikasıyla bu gelişmeye hizmet eden Başbakan Erdoğan'a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'na:
Bu yeni Kürt devleti şimdi sizi "ulusal kahraman" ilan ederse, ne yapacaksınız?
Kaçak Bilal, okçu olmuş!
Vakıflar eskiden fakir fukaraya yardım yapmanın yoluydu; şimdi kamu arazilerini beleşten kapatmanın sihirli formülü haline geldi.
Başbakan'ın akrabalarının kurduğu TÜRGEV'i zaten biliyorsunuz... Üniversite kurmak için İstanbul'un en değerli arazilerini toplamış, bu yüzden de adı yolsuzluk dosyasına girmişti.
Bu kez Okçular Vakfı diye bir vakıf gündemde...
Okmeydanı'nda halkın kullandığı tek top sahası ve park arazisi, bu vakfa verilmiş...
Peki kurucuları kim?
Yine aynı isimler:
Bilal Erdoğan, Kadir Topbaş'ın oğlu Hüseyin Ersan Topbaş, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve AKP İstanbul İl Yöneticisi Haydar Ali Yıldız...
Okmeydanı halkı şimdi tutturmuş; bu parkı geri istiyormuş...
Tabi, tabii...
Emin olun verirler!
Günün İsyanı!
Hükümet, seçim döneminde şov yapmak için adını sanını bilmediğimiz ülkelerle vizeleri kaldırıp bir de bununla övünüyor... Dün de Vanuatu ile vizeleri kaldırmışız... İsyanım Dışişleri Bakanlığı yetkililerine:
Kaldırdığınıza göre; demek ki bu ülke bile düne kadar bizden vize istiyormuş... Bundan utanmanız gerekmez mi?

Devletin 'SIR'ları TIR'latırken, silahlar kimi vuruyor?
AKP'nin Suriye'de günahı çok... En yakın örnekten söz edelim: Erdoğan, Suriye meselesine burnunu sokmasaydı, Türkiye Şam çıkmazında emperyalistlerin maşası ve taşeronu haline getirilmeseydi; Cilvegözü Sınır Kapısı ile Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 40'tan fazla yurttaşımız bombalı saldırılara hedef olarak katledilmezdi...
Bırakınız Suriyeli göçmenlerin açtığı sosyo-ekonomik yaraları, Ankara'nın Ortadoğu'da yalnız kalışını, AKP'nin dış politikadaki çöküşünü, Türkiye'nin neredeyse El Kaide'nin barınma üssü olmasını ve Güneydoğu'daki esnafın iflas noktasına gelmesini... Cilvegözü ve Reyhanlı örnekleri bile AKP'nin nasıl bir günah kuyusunda çırpındığını göstermeye yetiyor...
Evet, AKP iktidarı suçlu... Çukurova üzerinden sınıra yönlendirilirken durdurulan "silah yüklü TIR"lar da gösteriyor ki, Esad 3 yıldır devrilemezken AKP'nin Suriye hırsı da ne yazık ki bitmiyor...
TIR'lara yüklenmiş araç- gereçler ya da "silah"lar gerçekten ÖSO militanlarına mı, yoksa savaşın ortasında savunmasız kalan "Türkmenlere" mi gönderiliyor tam olarak saptanamıyor ama sorgulanması gereken iki mesele var; MİT'in dış operasyonlara giriştiği iddiasıyla devletin gözetimindeki TIR'ların yıllar sonra bu kadar kolaylıkla deşifre olabilmesi hiç de hayra alamet değil...
İhbar kaosunda savaş çıksaydı?
Ne şaşırtıcı değil mi; Suriye krizi üç yıldır Ortadoğu'yu kilitlemiş ve AKP hükümeti, Esad'ı devirmek için oldum olası Suriye muhaliflerine silah ve para yardımı yapmakla suçlanıyor...
Bu bir "devlet politikası" mı, yoksa Türkiye, ABD ve destekçilerinin silah ve mühimmatlarını Suriye'ye ulaştırmakta "kargo" hizmeti mi veriyor bilinmiyor... Hatta son üç yılda kaç TIR Suriye'ye gizemli yük taşıdı, o da tam olarak kestirilemiyor...
Ancak şu bir gerçek ki; cemaat ile AKP arasındaki kavga başlamadan önce TIR'lar falan böyle kolaylıkla deşifre olmuyordu!..
Yani ne zaman cemaat ile AKP arasındaki kavga devlette yuvalanmış "cemaatçi" bürokratları tasfiye etmeye başladı, amaçları ve güzergâhlarını ancak istihbarat-çılarla özel görevlilerin bilebileceği devlet TIR'ları da ardı ardına deşifre edildi!..
Medyaya yansıyan analizler ve "kuşku" haberleri de gösteriyor ki; AKP-cemaat kavgasında, salt hükümet zor durumda kalsın diye "TIR'lar ihbar ediliyor", valiler, savcılar, polisler ve jandarma birbirine düşürülüyor...
Deşifre edilen ve durdurulan her TIR karşısında taraflardan biri avuçlarını ovuştururken, devletin dış politikasındaki sırları da yollarda geziyor!..
Kimse yanlış anlamasın; AKP-cemaat çatışmasında yalnızca laik cumhuriyetten yanayız... Ama "devlet istihbaratının bilgisinde" olan araç ve gereçlerin "intikam uğruna" bu kadar pervasızca ihbar edilmesi ve Türkiye cumhuriyetinin uluslararası arenada zor duruma düşürülmesi, devletin işlerliği ve geleceği açısından da tehdit oluşturmuyor mu?..
Örneğin; tam da şu sırada, yani AKP ile cemaatin birbirini vurmak ve zor durumda bırakmak için ihbar-gözaltı-tasfiye mücadelesinde olduğu süreçte, Türkiye aniden bir savaşa girmiş olsaydı devletin sırları açısından neler yaşanırdı acaba?.. Cepheye giden TIR'ların, tankların, askerlerin ve uçakların güzergâhları da böyle pervasızca "ihbar" edilir miydi?..
AKP ile cemaat birbirine istediği kadar taarruz etsin... İkisi de istediği kadar yıpransın... Çünkü Türkiye'nin çivisinin çıkmasında bu ikilinin derin ortaklığı etkili oldu...
Ama istihbaratın egemenlik kavgalarında kimse TIR ihbarlarını yalnızca, "Suriye muhaliflerine silah gönderiliyor" diye tek gözle ve basitçe analiz etmesin; çünkü ihbarcılığın Truva stratejisi iyice TIR'latırken, kendi içinde sır avcılığı yapan bir Türkiye, dış etkenlere karşı kolay lokma olmaktan da kurtulamaz!..
Kılıçdaroğlu, Çaltı'yı izliyor mu?
Belediye başkan adayları bugünlerde kendilerine arka çıkacak dayılar ararken, Şişli Belediyesi'nin CHP'li meclis üyesi ve başkan aday adayı Dursun Çaltı, profesyonel bir ekibe etkileyici bir proje kitapçığı hazırlatmış ve medyaya göndermiş... İnceledik; Şişli'yle ilgili 41 önemli projeyi anlatan kitapçıkta insana ve doğaya özgü ne ararsanız var...
Dursun Çaltı Şişli'de doğmuş... CHP'liler onun Şişli'nin kalbine giden damarları bile bildiğini söylüyor... Öyle, ilçenin arka sokaklarına bıraksanız caddeye çıkamayacak kadar bilgisiz ve silik, kendine hayrı olmayan siyasetçilerden değil o!..
18 yaşından bu yana CHP üyesi olan Çaltı, partinin gençlik kollarından yetişmiş ve ilçe başkanlığına kadar yükselmiş... Onu herkes yolsuzluklar ve yeşil alan vurguncularına karşı giriştiği mücadele ile tanıyor... Örneğin; Ali Sami Yen Stadı'nı park yaptırmak isteyen Çaltı'ya destek verilseydi, 60 dönümlük arazi AKP yandaşlarına peşkeş çekilmezdi!..
Unutmayalım ki, Şişli'nin eski Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk'ün tutuklanmasına yol açan yolsuzlukları da Çaltı ortaya çıkartmıştı...
Ve CHP'de herkes bilir ki, yolsuzlukların üzerine gittiği için daha önce kurşunlanan Çaltı, geçtiğimiz aylarda ikinci kez silahlı saldırıya uğradı...
Bunları niçin mi anımsattık; siyasetin iyice kirlendiği, AKP'nin yolsuzluklar nedeniyle sarsıldığı bir süreçte CHP'nin böylesi örnek adaylara gereksinimi olduğunu anımsatmak için... Umarız CHP lideri Kılıçdaroğlu da, temiz ve ahlaklı siyaset için Çaltı gibilerin farkındadır...
CHP'nin Ataşehiri'ne neşter!..
14 Şubat 1968'de İstanbul'da doğmuş... Sivas'ın Gürün ilçesinden İstanbul'a göç etmiş bir ailenin oğlu... Robert Kolej ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni bitirmiş... Uzmanlık eğitimini ABD'deki Yale Üniversitesi'nde yapmış. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kadın hastalıkları ve doğum ihtisasından mezun olan ilk Türk doktoru...
Toplam 11 yıl ABD'deki çeşitli hastanelerde görev yapmış. ABD'de uzmanlık dallarının en yüksek standardını belirleyen "American Board of Obstetrics and Gynecology" sertifikasını almaya hak kazanmış... Amerikan Kadın Doğumcular Birliği, Amerikan Tıp Birliği, Amerikan Üreme Sağlığı Birliği, Amerikan Tıbbi Ultrason Ensitüsü gibi kuruluşların üyesi...
Bilimsel eserleri 400'ün üzerinde uluslararası yayında referans olarak gösterilmiş... 2004 yılında yurda dönmüş ve Türk insanına hizmet ediyor...
Peki, kim bu özgeçmişi örnek gösterilen tıp adamı?.. CHP'nin Ataşehir Belediye Başkan Adayı Dr. İbrahim Sözen'den başkası değil...
Yolsuzluklar, şaibeler ve huzursuzlukların bitmediği, CHP'nin kıl payı kazanabildiği Ataşehir'in sorunlarına da neşter vurabileceği söyleniyor... Temiz siyaset için bizden duyurması...

 Mehmet Faraç

Tayyip'e, El Beşir gibi uluslararası tutuklama - Sabahattin Önkibar
Adana'daki TIR'lar olayı, AKP El Kaide ortaklığının belgesidir.
MİT'in fedailiğini üstlendiği bu TIR'larla Suriye'ye silah sevkiyatı yapıldığı artık kesinleşmiştir.
Tersi olsa yani kuru fasulye ya da mercimek gönderilse TIR'ların aranmasına izin verilirdi.
Bu tablonun okuması ise Türkiye'nin dünyanın en kanlı terör örgütü olan El Kaide'ye yardım ve yataklık yapmasıdır.
Böyle bir tercihin uluslararası hukuktaki karşılığı bellidir.
Ya uluslararası Adalet Divanına gider ya da uluslararası ceza mahkemesinde yargılanırsınız.
Bazılarına mübalağa gelebilir ama Tayyip Erdoğan için tıpkı El Beşir gibi uluslararası yargıdan tutuklama kararı çıkabilir.
Türkiye'yi hedefe oturtan sadece El Kaide ile birliktelik değil, İran ile kurulan kara para ittifakı da bir başka olumsuzluktur. Dolayısı ile Erdoğan'ın gayrı meşru ilan edilmesi ihtimal dahilindedir.
AVRUPA'DAN DAMIZLIK HAKİM!
ROK yani Rasim Ozan Kütahyalı kim?
Tayyip'in kıymetlisi.
Başka?
Ahmet Hakan'ın yazdığına göre Cemaat bankasının ipoteksiz 5 milyon dolar verdiği genç!
Dahası, mağrur Aydın Doğan'ı öğle yemeği için ayağına pardon evine getirten çocuk!
İşte bu delikanlı önceki akşam TV'de "Avrupa'dan hakim savcı ithal edelim" dedi.
Rasim'in bu teklifini duyunca aklıma "Irkımızı düzeltmek için Avrupa'dan damızlık erkek getirelim" teklifinde bulunan Ahmet Rıza geldi!
Öyle ya ha ithal hakim, ha damızlık erkek!
Ha Rasim Ozan, ha Ahmet Rıza!
Bu Rasim AKP'ye pek yakışıyor!
DEVALÜASYON YÜZDE 27
Dün itibarı ile dolar 2 bin 250 TL idi ki bunun anlamı son 9 ayda Türk Lirasının yüzde 27 değer kaybetmesidir.
Evet kamuoyu farkında değil ama son dönem yüzde 27'lik bir devalüasyonla yüz yüzeyiz.
Açın bakın rakamlara bu oran 2001 krizinin bile ötelerindedir.
Devalüasyon ise malum peşi sıra zamları getirecek ki bunun işaretleri alınmaya başlandı ve mutfak enflasyonu şahlandı.
Çok sürmez pahalılık bütün piyasayı saracaktır.
Bu tablo sıcak paraya dayalı tüketim ekonomimizin iflası demektir.
Ucuz dolarla borçlanan özel sektörümüzde önümüzdeki aylar iflaslar başlayacak ve işsizlik tavan yapacaktır.
Felaket haberciliğini yapmak istemem ama 2014'da ekonomik tablo makberi yani zifiri bir karanlığı gösteriyor.
AKP, ÇAMUR OPERASYONLARINA BAŞLIYOR!
AKP'nin kendi anketlerinde bile hem Mustafa Sarıgül hem de Mansur Yavaş önde görünüyor.
Sarıgül, bir-iki puan ile Kadir Topbaş'ı geçerken Mansur Yavaş, Melih Gökçek'e karşı bu farkı yüzde 5'in üstüne çıkarmış durumda.
Bu tablo Tayyip Erdoğan'ın canını fena halde sıkıyor zira İstanbul ile Ankara'nın kaybedilmesi, Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı hayallerinin ölmesi demek.
Dahası, AKP'nin çöküşü ve psikolojik üstünlüğün yitirilmesi anlamına gelecek.
İşte bunun içindir ki bugünden düğmeye basıldı ve itibarsızlaştırmalar yapılıyor.
Sarıgül için sahnelenen TMSF operasyonu bu çerçeve okunmalı zira hadise bütün çıplaklığı ile ortada.
Duyumlarıma göre Ankara'da Mansur Yavaş için günlerdir nasıl çamur atabiliriz çalışmaları yapılıyor.
Hülasa önümüzdeki günlerde AKP'nin çamur banyolarına dikkat diyoruz.
YOLSUZLUĞUN MİLLİSİ?
Diyorlar ki Tayyip Erdoğan milli olduğu için yolsuzluk operasyonları ile yüz yüze geldi.
Pardon ama Tayyip Erdoğan'ın milliliği ABD, AB, Apo ile kolkola girmesi mi yoksa El Kaideye silah göndermesi mi?
Yok bunlar değil de Barzanistan'ı ve Suriye Kürdistan'ını inşa etmesi mi yoksa İsrail'i korumak için Füze Kalkanını Anadolu'nun boğazına dolaması mı?
Tayyip Erdoğan'a milli demek millilik kavramına yapılabilecek en dramatik yakıştırma olur.
Hem milli olmak yolsuzluk yapmaya yeter olamaz.
Yolsuzluğun milliliği-gayri milliliği olmaz, yolsuzluk yolsuzluktur.
Ayrıca hiç kimse milliliği yolsuzluğa örtü yapmasın, milli olmak için her şeyden önce temiz ve şaibesiz olmak gerekiyor!

 Sabahattin Önkibar

Bakanlar ve vekiller kuryelik mi yaptı? - Mustafa Mutlu
Aykut Erdoğdu, henüz kırk iki yaşında genç bir adam!
Sarıkamışlı...
Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu...
ABD'de yükseklisans yapan parlak gençlerden...
1995 yılında Hazine Müsteşarlığı'nda kontrolör olarak göreve başlamış ve başkontrolörlüğe kadar yükselmiş.
Şimdi de CHP'de İstanbul Milletvekilliği yapıyor!
Ama seçildikten sonra milleti unutan bazı sosyete vekilleri gibi laf olsun diye yapmıyor bunu; hakkını veriyor milletin vekili olmanın!
Mesleki uzmanlığını da konuşturarak, vatandaşın çarçur edilen parasının hesabını soruyor.
Yolsuzlukla savaşıyor; koca koca değirmenlerin üzerine elindeki tahta kılıcıyla koşuyor!
***
Meclis'te "AKP'nin kâbusu" olarak nam salmayan bu genç vekil Başbakan'ın yanıtlaması istemiyle çok ilginç bir soru önergesi daha verdi.
Bu soru önergesinde, Türkiye'ye sokulduğu iddia edilen milyarca dolarlık "kara para"ya ilişkin sorular yöneltti.
Bakın o sorulardan bazıları aynen şöyle:
***
İran'dan TIR'larla gelen 20 milyar ABD dolarının uzun süre kayıtlara alınmadığı, daha sonra Merkez Bankası kasasına girdiği doğru mudur?
Merkez Bankası'nın elinde kaynağı belli olmayan efektif var mıdır?
Bu efektiften MİT'in bilgisi var mıdır? Söz konusu efektifin ülkeye getirilmesinde MİT mensupları görev almış mıdır? Almışsa kimin bilgisi dahilinde bu görevlendirme olmuştur?
Bu paraların transferlerine kırmızı pasaport hamili bazı eski ve mevcut AKP milletvekillerinin aracılık ettiği doğru mudur?
Bu transferler nedeniyle İran'da nasıl bir soruşturma yürütüldüğüne dair bilgiler var mıdır?
Bazı milletvekilleri ve bakanlar ile MİT yetkilileri usulsüz ve kayıt dışı milyarlarca ABD dolarını uçaklarla taşımış mıdır?
Enerji Bakanı'nın oğlunun İran'dan doğalgaz satın alımında resmi bir görevi bulunmakta mıdır?
Başta ATV-Sabah medya grubu ve BMC gibi TMSF tarafından el konulan kuruluşların el değiştirmesinde kayıt dışı paranın sisteme sokulduğu iddiaları doğru mudur?
***
Sorulara bakar mısınız?
Normal bir dönemde her biri bir hükümeti düşürür!
Çünkü boru değil; bu genç adam, vekilleri kara para kuryeliğiyle suçluyor; bakan çocuklarından birinin daha adını gündeme getiriyor!
***
Peki; Başbakan bu sorulara yanıt verecek mi?
Verecek tabii...
En fazla, "söz konusu iddialara ilişkin bir kanıt olmadığından" söz edip topu taca atacak!
***
Cumhuriyet savcıları...
Bu soru önergesi çok ama çok önemli!
Eğer iktidarın gazabına uğramaktan korkup bu soruların yanıtını araştırmazsanız...
Yediğiniz ekmeğin hakkını vermemiş olursunuz!
DOLAR!
Kim ne derse desin, bu hükümeti DSP-MHP-ANAP iktidarının yaptığı devalüasyon ve aynı dönemde patlak veren ekonomik kriz iktidara getirdi.
Türk lirası, son günlerde tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir hızla kan kaybetmeye başladı.
Örneğin, Aralık ayı başında 2,06 lira vererek aldığımız 1 dolar için bugün 2 lira 20 kuruş ödemek zorunda kalıyoruz.
Ekonomistler, "Eğer önlem alınmazsa doların 2,5, avronun da 4 liraya ulaşması kimseyi şaşırtmasın" diyorlar.
Yani dostlar, "balon ekonomisi" patladı; patlayacak...
Aman önleminizi alın!
En azından kimseye dolar cinsinden borçlanmamaya özen gösterin!
GÜNÜN SORUSU
Fethullah Gülen'in avukatları, ikidar-cemaat kavgasında iktidardan yana saf tutan ve Fethullah Gülen'e hakaret üstüne hakaret yağdıran Akit gazetesine iki ayda 60 dava açmış... Sorum bu avukatlara:
Akit'e açtığınız davalar yüzünden Fethullah Hoca'nızın manşetten hedef gösterilmesini göze aldınız mı?
Soner'in acı günü!
Gazeteci kardeşim Soner Yalçın'ın babası Ali Mehmet Yalçın vefat etti.
Soner Yalçın 2009 yılında çıkan "Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor" kitabının girişinde bakın babası Ali Mehmet Yalçın'ı nasıl anlatıyor:
"Babam seksen üç yaşında. Altmış altı yıl beş vakit namazını kılan ve her daim camiye giden babam bir gün eve geldi ve 'Zalimlerin gittiği camiye gitmem bir daha' dedi. Gitmedi de... O gün her zamanki gibi öğle namazı için camiye gitmiş. Ve imamla tartışmış! Tartışma babamın şu sözüyle başlamış:
'Hoca efendi, okuduklarınızın Türkçe mealini söyleseniz de tüm cemaat aydınlansa.'
Vay sen misin camide 'Türkçe' sözünü ağzına alan! Dinci imam küplere binmiş; babamı Müslümanlar'ın arasına fitne sokmakla ve neredeyse dinsizlikle itham etmiş. Üstelik cemaatten bazı dinciler de imama destek çıkmış.
Hatta biri tutup 'Bu Halk Partililer hep böyledir' demesin mi?
Babam şaşkınlık içinde kalakalmış..."
***
Ali Mehmet Yalçın'a Allah'tan rahmet, Soner Yalçın'a ve ailesine başsağlığı diliyorum.
Günün İsyanı!
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Atatürk Orman Çiftliği'nin (AOÇ) yakınlarındaki bazı altgeçitlere "A"yı atarak "OÇ" altgeçidi adını vermiş... İsyanım; bu tür madrabazlıklarla Atatürk'e hakaret ettiklerini sanan Ankaralı kent yöneticilerine:
İlle de OÇ tabelasını dikmek istiyorsanız; oturduğunuz semtlere dikin... Böylece Atatürk Orman Çiftliği'ne gitmek isteyenler sizi bulup adresi doğrudan sorabilirler!

 Mustafa Mutlu

CHP nasıl kazanır? - Mehmet Ali Güller
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP'nin HSYK teklifiyle ilgili görüş alışverişinde bulunmak üzere önceki gün bir grup hukukçu ve gazeteciyle kahvaltıda buluştu.
Kanadoğlu'nun CHP'ye güçbirliği tavsiyesi
Bu buluşmada Onursal Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu'na çok önemli bir uyarıda bulundu:
"Bu iktidarın sizin tarafınızdan ortadan kaldırılması lazım. Yani bu seçimi kazanmaya mecbursunuz. Bu nedenle evvela sandık güvenliğinin sağlanması lazım. İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'na bağımlı seçim hiç güvenli olmaz. İkincisi güç birliği. Yasalar müsaade etmediği için yurttaşa düşüyor. Üçüncüsü ise taraflar kavga ediyorsa birini destekler gibi görünmemekte yarar var. Ayrıca, kahraman olmayan kişilerin belirli olaylarda kahraman haline getirilmesi de yanlıştır. Bu zor gidiş ya sizin başarınızla ortadan kalkacak ya da Türkiye daha karanlık yere gidecek." (Milliyet, Serpil Çavikcan, 14 Ocak 2014)
Gerçi sözleri oldukça açık ama biz vurgulamak ve cümlenin öznelerini yerlerine koyarak yeniden inceleyelim. Kanadoğlu, Kılıçdaroğlu'na şunları söylüyor:
1) Türkiye AKP iktidarından kurtulmalıdır. Bunu CHP başarabilir ve seçimleri kazanmalıdır. Ancak seçim güvenliği sağlanmadan olmaz.
2) CHP seçim kazanmak istiyorsa, mutlaka "güçbirliği" yapmalıdır. Yasalar izin vermediği için, güçbirliğini yurttaşlar sağlamalıdır.
3) CHP, AKP-Cemaat kavgasında taraf tutamaz. Kemal Kılıçdaroğlu'nun Zekeriya Öz'ü kahraman haline getirmesi yanlıştır.
4) Bu kötüye gidişi ya CHP engelleyecek ya da Türkiye daha da karanlığa yuvarlanacaktır.
Kılıçdaroğlu'nun oyalama taktiği
En sonuncusundan başlayalım: CHP bu gidişi engelleyemezse, daha doğrusu engelleyecek ittifakları kurmaktan kaçınırsa, kuşkusuz işimiz zor olacak ama Türkiye karanlığa yuvarlanmayacak! Çünkü Türk milleti, Kılıçdaroğlu CHP'sine mahkûm değildir ve geçen yüzyılın başında Mustafa Kemal'le yükselttiği aydınlanma mücadelesini bu yüzyılın başında mutlaka kazanacaktır!
Umarız CHP, Türkiye'nin "tek şansı" olduğunu düşünerek kibirli davranmaz ve Sabih Kanadoğlu'nun "güçbirliği" önerisinin ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunu görerek hareket eder.
Zira edindiğimiz izlenimlerden anlaşılıyor ki, Kılıçdaroğlu yönetimi güçbirliği görüşmesi yaptıkları adresleri oyalamayı tercih ediyor. "Nasılsa oylarını bize verirler" diye düşünerek, güçbirliği "istermiş gibi görünmeyi" ve zamana oynamayı tercih ediyor.
Bu CHP'nin kendisi için hem tarihi bir hata hem de telafisi zor bir "taktik" olacaktır! Bu nedenle sadece Sabih Kanadoğlu'nun değil, tüm CHP'lilerin yönetimi uyarması ve güçbirliği baskısı yapması gerekiyor.
İktidar olmak mümkün
Rakamlar ortada...
CHP başta İşçi Partisi olmak üzere bazı milli güçlerle ittifak yapmazsa, en fazla yine ana muhalefet partisi olur, iktidar değil!
Kılıçdaroğlu yönetimi artık şu düşünceden kurtulmalıdır: "İP'in yüzde 3-4, DSP'nin yüzde 1 oyu nasılsa bize gelir. Bu partilerin tabanları sağduyuludur, 'AKP kazanmasın' diye kendi partilerine değil, bize verirler!"
Uyarıyoruz: CHP'ye oy verenler de sağduyuludur ve artık şunları söylemeye başlamıştır, duyuyoruz: "Kaç seçimdir yanlış olmasına rağmen baraj korkusuyla oyumuzu İP'ye değil, CHP'ye veriyoruz. Ama CHP, oylarımızın hakkını vermiyor! Asıl etkili muhalefeti İP yapıyor!"
CHP bu sese kulak vermeli ve gözünü ana muhalefet olmaya değil, iktidar olmaya dikmelidir. Güçbirliği ile bu mümkündür! Hele de AKP güç kaybediyorken, Erdoğan'ın iktidarı sallanıyorken...
Aksi takdirde Türkiye yine kazanır ama kaybeden CHP olur!

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesindeki bir yazar, önceki gün, cemaatle hükümet arasındaki kavgaya MİT tartışmasının yol açtığını yazdı... İddiaya göre "cemaat, Hakan Fidan'ın yerine başka bir ismi MİT'in başına getirecekti ama Erdoğan buna karşı çıktı ve kavga başladı..."
Yani Yeni Şafak yazarı; MİT'in başına da bir Fethullahçının getirilmesiyle, devletin tamamen ele geçileceğini anlatmaya çalışmıştı...
Oysa herkes biliyor ki; devlete egemen olmaya çalışan iki gerici güç arasındaki kavga, MİT'e atamayla ilgili tartışmadan değil, geçen yıl Başbakanın ofisinde dinleme cihazlarının ele geçirilmesiyle başlamıştı...
Hatta bu skandalın ortaya çıkmasının ardından Erdoğan'ın koruma ekibi de hemen dağıtılmıştı... Ne ilginçtir ki, o dinleme skandalının ya üzerine gidilmedi ya da detayları ve bağlantıları ortaya çıkartıldı ama belli bir amaç uğruna en azından bir süreliğine açıklanmadı!..
MİT'in de TİB yani "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" üzerinden de araştırdığı dinleme skandalıyla ilgili bizim düşüncemiz hiç değişmedi; "Erdoğan bu dinleme skandalıyla birlikte özellikle MİT üzerinden cemaatin gücünün nerelere kadar uzandığını tüm ayrıntısıyla saptadı ve detaylarını deşifre etmeden, devlete biraz da kendi eliyle sızdırdığı tehlikeyi bertaraf etmeye karar verdi..."
Bugün yaşanan ve daha da büyüyecek derin kavga da bu tezi güçlendiriyor... İşte bu dinleme skandalının ardından Başbakan da cemaate tavır aldığını, dershanelerin kapatılması planıyla dışa vurmuştu... Belli ki AKP de, en sonunda cemaat örgütlenmesinde dershanelerin en önemli laboratuvar olduğunu anlayıvermişti...
KİM KİME KELEPÇE VURACAK?..
"İyilikten maraz doğar", "Besle kavgayı oysun gözünü" özdeyişlerini tam da bu günlerde anımsatmama hiç gerek yok!.. Çünkü insanın, büyüttüğü canavar tarafından yutulmak istenmesinin çok çarpıcı bir örneğinin yaşandığını herkes biliyor!..
Kavga derinden ve belli ki hesaplıca sürüyor değil mi?.. O halde Başbakanlığın bile dinlendiğini ortaya çıkmasının ardından Erdoğan'ın sessiz sedasız, cemaatin devlet içindeki uzantılarıyla ilgili araştırma yaptırması da aşikar değil mi?..
Yazılanlara çizilenlere, ortaya dökülen belgelerle ses kayıtları ve görüntülere de bakarsanız, yerel seçimlere kısa süre kalmışken cemaatin de, geçen yıl deşifre olan dinleme skandalının ardından hükümeti zora sokacak bir karşı taarruza giriştiği çok belli...
Baksanıza, hükümeti sarsacak bir yolsuzluk operasyonu bakanların çocuklarına hatta başbakanın oğluna uzanmasına rağmen ne hikmetse bundan hükümetteki en hassas kişi ve kurumlar haberdar bile olamamış!.. Hiç kuşkunuz olmasın, şu yolsuzluk rezaleti AKP'yi sarssa da bence Erdoğan'ın, cemaatin kadrolaşmadaki sinsiliği ve etkisi konusunda uyanmasına yol açtı...
Yani "bir musibet bin nasihatten evladır" derler ya; Erdoğan'ın kendi iktidarına yönelik bir tehdidi geç de olsa anlaması, devlete ve rejime yönelik sinsi bir tehdidi de deşifre etti ki, AKP ile cemaat arasındaki kavga bu kadar sertleşebiliyor...
Konu yalnızca restleşme ya da çatışmadaki sertleşme değil... Baksanıza, kavga başlamamış olsaydı sinsi mücadelenin zirvelerde büyük sarsıntılara yol açacağı da iddia edilebildi!..
Akşam gazetesinin de dün yazdığı gibi; 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonu, "2 yıldır sürdüren gizli bir soruşturma, tam da yerel seçimlere 3.5 ay kalmışken AKP'yi zor durumda bırakmak için" uygulanmıştı!..
Peki; yine gazetenin iddia ettiği gibi, 30 Mart seçimlerinde AKP'nin bazı kentleri kaybetmesinin ardından, cemaatin devlet içindeki uzantıları "Erdoğan'ı da gözaltına alarak" tam hakimiyet planını kelepçe ile sonuçlandıracak mıydı acaba?..
İş Erdoğan'ı gözaltına almaya kadar gelir miydi hiç tahmin etmiyorum ama bizzat başbakanın bir anketle saptadığı gibi cemaatin, "yüzde 1" olarak belirlenen oy potansiyeliyle değil de, devletteki, medyadaki ve iş dünyasındaki gücünü kullanarak, Erdoğan ve AKP'yi yıpratmak uğruna dershane taarruzunu bir seçim tokadıyla dağıtmak istediği anlaşılıyor...
KUMPASI KARAMBOLE GETİRMEYİN!..
Biliyorum, hepiniz içinizden, "bu adam sözü yine nereye getirecek" diye düşünüyorsunuz... Allah aşkına nereye gelebilir ki söz?.. Belli değil mi nereye geleceği?..
Yani bize ne, tam hakimiyet kavgasında kimin kimi alt edeceği tartışmalarından!.. Ey AKP, ey cemaatle flört ederek milyonları hayal kırıklığına uğratan CHP, ey cemaat-AKP kavgasında nasıl tavır alacakları bilmeyen MHP ve BDP... Söyler misiniz?.. Ne olacak şu "tertip", "kumpas" ve zulme dönüşen esaret meselesi?..
Meclis'te, havanda su döven tüm siyasal kurumlaradır sözümüz; evet, başbakanın önce "çete" demesi yetmedi mi?.. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın "devlet içinde devlet" demesi yetmedi mi?.. Başbakanın danışmanı Yalçın Akdoğan'ın "TSK'ya istihbarata kumpas kurmuşlar" demesi yetmedi mi?..
Çok sayıda araştırmacı ve siyasetçinin "hizmet cuntası" demesi yetmedi mi?.. Cumhurbaşkanının bile "devlet içinde devlet olmaz" demesi yetmedi mi?..
Önceki gün Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın yargıdaki yapılanmayla ilgili "hata" demesi yetmedi mi?.. Ve en sonunda dün Başbakan Erdoğan, eski müttefiki olan cemaati eleştirirken devlete sızmaya çalışan organizasyonları, 1090 yılında, Alamut Kalesi'ndeki militanlarına haşhaş içirerek devleti ele geçirmeye çalışan Hasan Sabah'ın "Haşhaşiler"ine benzetmesi de yetmedi mi?..
"Paralel devlet", "çete", "kumpas", "cunta", "hata" ve nihayetinde konunun, tarihte bir devleti ele geçirmek için örgütlenen "Haşhaşiler"e getirilmesini kimse cemaat ile AKP arasındaki kavgada sıradan saptamalar sanmasın!..
Bu çarpıcı sözcüklerin hepsi, hilafetçi koalisyonun emniyet-yargı hattında; devleti ele geçirmek uğruna, cumhuriyet yanlısı kişi ve kurumları kaset-belge, kumpas- tertip, çete- cunta kıskacında bertaraf etme planlarını bizzat devletin en yetkin kişilerinin ağzından deşifre ediyor!..
O halde yargıyla ve adaletle oynanarak özellikle "Ergenekon" ve "Balyoz" ile diğer benzer davalarda haksız yere gasp edilen özgürlükler bir an önce geri verilsin...
Çünkü konu, insanların özgürlükleri ve hakları olunca, kaset-kayıt, rüşvet-yolsuzluk ve cemaat-HSYK tartışmalarının içinde asıl sorunu, yani kumpasla dayatılan Silivri esaretini karambole getirmenin hiç de gereği yok!..

'Kozmik Oda'ya girenler makam aracına giremiyor! - Mustafa Mutlu
Başbakan'ın oğlu Bilal Erdoğan, resmen kanun kaçağı!
Hakkında, "çıkar amaçlı terör örgütü kurmak ve yönetmek" suçlamasıyla başlatılan bir soruşturma var!
Ancak gecenin kör vaktinde bu ülkenin önde gelen aydınlarının evine baskın yapan savcılar, bir türlü beyefendi hakkında işlem yapamıyor!
Bırakın zorla alıp götürmeyi, bunu akıllarına bile getiremiyor!
Düşünsenize:
Beyzade hakkında "davet" çıkaran savcı bile görevden alındı.
Bu işlemi yapabilecek polislerin tamamı sürgün edildi.
Hepsini bırakın; bu yüzden Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Yasası değiştiriliyor!
***
Bilal Erdoğan'ın "şüpheli" sıfatıyla ifade vermeye gitmesi gereken tarih, 2 Ocak 2014'tü...
Üzerinden 12 gün geçti ama koskoca İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı bu işe el koyup, o ifadeyi aldırtamadı.
Neden?
Çünkü Bilal'in soyadı Erdoğan!
Yani; cumhuriyet devletinin padişahının (!) oğlu...
Bu beyzadenin önce yurtdışına kaçtığı iddia edildi.
Hatta Azerbaycan'da olduğu bile söylendi.
Ancak önceki gün babasının makam aracında boy gösterdi!
Delikanlıca ortaya çıkıp, "Neymiş bakalım hakkımdaki iddia? Benim alnım ak, veremeyeceğim hiçbir hesap yok" diyerek savcılığa gidemiyor.
Otuz iki yaşında ama korkak çocuklar gibi, babasının ceketinin altına saklanıyor!
***
Sanmayın ki bu, babasının Bilal'e ilk sahip çıkması...
Babasının arkadaşının verdiği bursla ABD'de okudu.
Babasının ilişkileri sayesinde stajını Dünya Bankası'nda yaptı.
Babası onu yurtdışında çalışmış gibi gösterdi; askerlikten 21 günlük "misafirlik" ile yırttı.
Ve...
"Babasının veliahtı" olmaya hazırlanıyordu.
Yani kimilerinin planına göre, Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra onun tüm koltuklarına Bilal Erdoğan oturtulacaktı.
İddiaara göre, Başbakan'ın bu "soruşturmaya", bu kadar büyük tepki vermesinin asıl nedeni de bu...
***
Dönelim konumuza:
Ey bu ülkenin savcıları, hakimleri, yüksek yargı mensupları:
Siz ki Genelkurmay'ın Kozmik Odası'na girilmesine, devletin en stratejik bilgilerinin yargı denetimine açılmasına bile sıcak baktınız...
Eğer şimdi terör örgütü kurmakla suçlandığı halde ifade vermeye gitmeyen Başbakan'ın oğluna boyun eğerseniz...
Babasının makam arabasına kurulup "Bakın buradayım. Sıkıysa gelip alın" dercesine fotoğraf çektirerek adaletle dalga geçmesine seyirci kalırsanız...
Hepinize yazıklar olsun!
Eğer o ifadeyi almazsanız; sakın bundan sonra bu ülkede bir kişi bile "herkesin yasalar önünde eşit olduğunu" söylemesin bana...
Çok fena küfrederim!
ALTINCI KEZ!
Dr. Mürüvvet Meryem Türkili, okur akrabalarımın başta gelenlerindendir. Gündemi sıkı takip eder, gönderdiği e-posta'larla zihnimi açar... Son e-posta'sını aynen yayınlıyorum:
"Ergenekon Mahkemesi'nin 23 yıl hapis cezası verdiği Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu'na, tekrar götürüldüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde karaciğerinde üçüncü kanser nodülü oluştuğu görülerek, "Cezaevi şartlarında yaşayamaz" raporu verilmiş...
Üstelik bu, aynı içerikteki altıncı rapormuş!
Buna rağmen hasta, hastanede yatırılıp gerekli müdahale yapılmıyor.
Sorum, bu raporu imzalayan yetklilere:
Bu hasta; babanız, kardeşiniz, oğlunuz olsa ne yapardınız?"
GÜNÜN SORUSU
Tayyip Erdoğan'ın 1999'da söylediği iddia edilen bir söz, son günlerde Facebook'ta paylaşım rekorları kırıyor. Bu metinde bugünün Başbakan'ın, "Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir" dediği iddia ediliyor. Başbakan'a iki sorum var:
Böyle bir söz söylediniz mi?
Çok zengin oldunuz mu?
Yatacak yeriniz yok!
Dört beş yıl önce Başbakan'dan fırça yiyen ve o günden bu yana ülkedeki rejmin değiştirilmesine dahi göz yuman patronlar örgütü TÜSİAD, dün nihayet sessizliğini bozmuş ve "torba tasarı"yı eleştirmiş...
Bu tasarıdaki bazı düzenlemelerin, internet ekonomisini olumsuz etkileyeceğini söylemiş...
***
Ülke yangın yerine dönmüş, yürütme yargıya tecavüz eder hale gelmiş; adamların derdine bakın:
"İnternet ekonomisi olumsuz etkilenecekmiş..."
TÜSİAD üyesi büyük patronlar; ne bu dünyada ne de ötekinde yatacak yeriniz yok!
İktidarın eski gücünün kalmadığını hissettiniz ya "ucundan" yoklayarak sözüm ona diş gösterir gibi yapıyorsunuz!
Üstelik, bunu bile beceremiyorsunuz...
Oysa hepinizin bu döneme ait sicili ortada:
Kiminiz üç beş kuruşluk çıkar için iktidara eşeklik yaptı, en masumunuz vergi cezasından korkup "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedi.
Bu yazıyı neden mi yazdım?
Günü gelince hesap sorulacakların en başın sizin geldiğinizi hatırlatmak için! Günün İsyanı!
Bülent Ersoy, Mevlid Kandili'ne denk gelen televizyon programına türban takarak çıkmış ve semazenler eşliğinde ilahiler söylemiş... İsyanım kendisine:
Biz senin bu camiadaki nice erkeklerden daha delikanlı olduğunu sanırdık; din ticareti yapanların kervanına katılınca boyun mu uzadı, günahların mı silindi?

Hatırlayın ne demişti Tayyip Erdoğan?
-"Reza Zarrab altın işi yapan hayırsever bir iş adamıdır."
Ne zaman demişti?
Reza Zarrab'a yolsuzluk operasyonunun yapılmasının hemen sonrasında!
Yargıya açık bir müdahale olan bu demecin akabinde yeni bir gelişme daha oldu ve Milliyet gibi gazeteler bunu sütunlarına taşıdı.
Buna göre Reza Zarrab para ile fuhuş yapan kadınları kiralamış ve bunları iş gördüreceği isimlere sunmuş!
Hayır bu iddia öyle çamur at izi kalsın türünden değil, polisin yasal dinlemelerle elde ettiği ses kayıtlarının dökümü yani telefon tapeleri.
O haberi okuyunca Türkiye'nin Başbakan'ı adına utandım zira hayırsever deyip sahiplendiği adamın durumu ortada!
El Beşir, Yasin El Kadı ve Abdullah Unakıtan gibilere arka çıktığı bilinen Tayyip Erdoğan'ın kefalet listesine Reza Zarrab gibi bir ismi ilave etmesinin yorumunu siz okurlarıma bırakıyorum.

ABDULLAH GÜL SIRAT KÖPRÜSÜNDE!

HSYK için yapılmaya çalışılan değişiklik Abdullah Gül bağlamında sadece turnusol kağıdı hüviyetinde değil aynı zamanda sırat köprüsü misalidir!
Öyle çünkü Cumhurbaşkanı Gül, Başbakanın emriyle yasalaşacak olan HSYK teklifini onaylarsa Cemaat ile Fethullah Gülen'i, yok geri çevirirse de Tayyip Erdoğan'ı karşısına almış olacak.
Göründüğü gibi manzara Gül için aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misalidir zira Abdullah Bey'in bundan sonraki siyasi hesapları alt-üst olmuştur. Gül iki kesimden birini tercih ettiği an adeta vurgun yemiş olacaktır.
Abdullah Bey bunu gördüğü için Cemaat ile Tayyip Erdoğan'ın arasını bulmaya çalışıyor ki Fehmi Koru'nun Pensilvanya'ya gönderilmesi ve dün liderleri köşke davet etmesini bu çerçevede okumak gerekiyor.
Tayyip Erdoğan'ın HSYK hamlesi biraz da Abdullah Gül'ün tasfiyesini amaçlıyor.

AKP İLE TRİLYONER OLAN GAZETECİLER LİSTESİ

Kulislere yansıyan iddialara göre AKP dönemi ile beraber eski para ile trilyoner olan yandaş gazeteciler ve tahmini mal varlıkları şöyledir:
1) Nuri Elibol: Kendisi ve oğulları adına inşaat şirketi var ve kamudan onlarca trilyonluk ihaleler alıyor. Servetinin 60 trilyonun üstünde olduğu ileri sürülüyor.
2) Avni Özgürel: İstanbul Belediyesi ve çeşitli kamu kurumlarına işler yapmış. Varlığının 10 trilyonu aştığı söyleniyor.
3) Rasim Ozan Kütahyalı-Nagehan Alçı çifti: Birkaç yıl öncesine kadar parasızlıktan akşam yemeğini sandviçle geçiştiren ikili şimdi boğazda 8 trilyonluk yalıda oturuyor.
4) Mustafa Karaalioğlu:Yeni trilyoner gazetecilerden.
5) Fehmi Koru: AKP ile beraber aldığı astronomik maaşlarla servetini bir kaç trilyona taşıdığı iddia ediliyor.
6) Mehmet Barlas: AKP yandaşlığı ile aldığı astronomik ücretlerle servetine servet katıp onlarca trilyonluk varlığa ulaşanlardan.
7) Serhat Albayrak: Başbakanın damadının kardeşi de medya sayesinde zengin olanlardan.
8) Akif Beki: Mal varlığı trilyonla ifade ediliyor.

EMİNAĞAOĞLU, ÇANKAYA BELEDİYE BAŞKANI

E-mail ve telefon sağanağı altındayım.
Talep şu:
AKP'lilerin TBMM'de tekmelediği Ömer Faruk Eminağaoğlu, Çankaya Belediye Başkan adayı yapılsın ve sembol olsun!
Olur mu?.. Çok zor zira CHP örgütü Büyükşehir adayından sonra Çankaya adaylığına da dışarıdan bir ismin getirilmesine tepki koyar. Ancak Eminağaoğlu aslında CHP dışından biri değil. Geçmişi ortada...
Ayrıca bu seçim "Ya Atatürk ya Tayyip" referandumu hüviyetinde olduğundan CHP'liler bağnazlık yapmaz...
Bu arada Can Dündar gibi ÖDP'li birinin Mansur Yavaş'ı hedefe oturtması üçüncü kol faaliyetinden başka bir şey değil zira defalarca görüldü CHP Başkent'te sol bir adayla seçim kazanamıyor... Realite bu iken Can Dündar'ın Mansur Bey'e saldırması AKP'ye dolaylı olarak hizmet sunmaktır...
Can, mağlubiyet olsa bile illa sol aday diyorsa partisi ÖDP'nin kuyruğuna takılsın!

KANUNA MEYDAN OKUMAK SİVİL DARBEDİR!

Yargı gel ifade ver diyor, Bilal mahkemeyi takmıyor ve gitmiyor!
Peki neye mi güveniyor?
Muhtemelen Başbakan olan babasına!
Bunu nereden mi çıkardım?
Pazar günü Tayyip Bey ile beraber verdiği görüntüden!
Söyleyin bu fotoğraf sadece oğul Bilal'ın değil, Baba Erdoğan'ın da kanunu hiçe sayması değil midir?
Öyle ya günler ve haftalardır aranan bir ismin Başbakan ile beraber görüntü vermesinin başka izahı olabilir mi?
Ne yani bu ülkede hukuk ve kanun eşittir Tayyip Erdoğan mıdır?
Fiili olarak durum bu ise bunun adı sivil darbedir zira kanunlar ancak darbe dönemlerinde askıya alınır.

Mustafa Mutlu "Kral çıplak" diyenlere bayılıyorum. Bu yüzden yıllar sonra ekranlara dönünce yaptığım programın adını "Kral Çıplak" koydum.
Herkesin bildiği ama dillendiremediği gerçekleri anlatmak için kullanılır bu söz...
Bir örnek vereyim:
Yıllardır Başbakan'ın eşi Emine Hanım'ın bazı hastane zincirlerinin ortağı olduğu fısıldanır kulaktan kulağa...
Ancak kimse yüksek sesle söyleyemez, yazamaz ve Başbakan'a bu soruyu soramaz!
Çünkü korkarlar, Başbakan'ın hakaret etmesinden çekinirler!
***
Oysa iş çığırından çıkmış durumda:
Hangi ile gitseniz yanınızdakiler, o ilin en büyük özel hastanesini gösterir ve kulağınıza fısıldar:
"Biliyor musun, bu hastane Emine Hanım'ınmış..."
"Hangi Emine Hanım'ın..."
"Kimin olacak canım, Başbakan'ın karısının..."
***
Sadece hastane zincirleriyle sınırla kalsa iyi...
Fısıltı gazetesine göre lüks binalar yapan şirketlere de ortaktır Emine Hanım, simitçi fırınlarına da...
Ancak kimse çıkıp bunları yüksek sesle söyleyemediği ve soramadığı için, gerçek bir türlü ortaya çıkmaz!
***
İşte; nihayet bu çılgınlığı yapmayı "kısmen" göze alan biri çıkmış...
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Meclis'te yaptığı konuşmada, "Hastane zincirlerinin ortağı olan, yandaş gazeteleri ve televizyonları olan First Lady kim?" diye sormuş...
Ancak o da tam olarak "Kral çıplak" diyememiş...
Sözünü ettiği "First Lady"nin adını verememiş:
***
"Devletten ayrıcalıklı muamele gören meşhur bir hastane grubu var. Bu şirketin yandaş gazeteleri var, yandaş televizyonları var, hepimiz biliyoruz. Hatta bu şirketle ilgili bazı şüpheler, bazı iddialar var. Deniyor ki 'Bunun ortaklarından bir tanesi First Lady...'
First Lady denilince benim aklıma Michelle Obama geldi. Ümit ediyorum Michelle Obama'dır. Sizin aklınıza bir başka First Lady'nin ortaklığı geliyorsa o da artık sizin bileceğiniz iş."
***
Ülkemizde yalaka medyanın "First Lady" diye tanımladığı iki kişi var:
Cumhurbaşkanı'nın eşi ve Başbakan'ın eşi...
Bu sözlerle kast edilenin, "Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan" olduğunu bilmeyen yok...
Bu yüzden "Kral çıplak" demek yine bana düşüyor ve sadece "herkesin bilip konuştuğu bu sır" artık doğrulansın ya da yalanlansın diye Başbakan'a soruyorum:
***
CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel'in Meclis çatısı altında sözünü ettiği "First Lady", gerçekten de herkesin aklına geldiği gibi eşiniz Emine Hanım mı?
Eğer eşiniz ticaret hayatının içindeyse hangi şirketlerin sahibi ya da ortağı?
O şirketler ne zaman, ne kadar bir sermayeyle kuruldu ve eşinizin ortaklık payı ne?
Ve... İddia edildiği gibi bu şirketlere "ayrıcalıklı muamele" yapılıyor mu?
***
Soru sorana, "Kral çıplak" diyene kızmayın Başbakan Erdoğan...
Tam tersine; bu soruyu açıkça, korkmadan sorarak size bu konuda açıklama yapma olanağı tanıdığım için teşekkür bekliyorum.
Umarım bu fırsatı kullanırsınız!
NE 'KAN'MIŞ! )))) TEK SÜTUNAAA!!
Milliyet'in önceki Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca köşe yazarı olmuş...
Ağca, aşırı sağcıların kurduğu Haber Erk isimli sitede köşe yazmaya başlamış...
Ancak yazılarını kendisi yazamıyormuş; başka birine anlatıyormuş o da bilgisayara aktarıyormuş!
***
Abdi İpekçi'nin kanına bakar mısınız?
Otuz küsur yıl önce bulaştığı kirli eli bile "yazar" yapmaya yetti!
GÜNÜN SORUSU
Başbakan'ın bir dediğini iki etmeyen ve gerek Vatan, gerekse Milliyet'te gazeteci kıyımı yapan Erdoğan Demirören yine de "yaranamamış" olacak ki; iktidar, sahibi olduğu Kemer Country'e el koyma kararı almış... Sorum kendisine:
"Yüreği olmayanın yarını olmaz" desem, bir şey ifade eder mi?
Bu onur, hepimizin!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül incelemelerde bulunmak üzere dün Gaziantep'e gitti.
Türkiye Liseliler Birliği üyesi bir grup da Gaziantep Zeugma Müzesi'ni ziyareti sırasında, "Mustafa Kemal'in Askerleriyiz" diye slogan attı.
Polis hemen gençlere müdahale etti ve 15 yaşındaki lise öğrencisi B.K.K.'yı gözaltına aldı.
İyi de suçu ne B.K.K.'nın?
Taş mı attı, kurşun mu sıktı, küfür mü etti, taşkınlık mı yaptı, bölücü örgüt bayrağı mı taşıdı?
Hayır...
Mustafa Kemal'in koltuğunda oturan Cumhurbaşkanı'na, "Mustafa Kemal'in askeriyim" diye seslendi.
***
Sahi; bir Cumhurbaşkanı bundan neden rahatsız olur ki?
"Olmadım" diyorsa, o zaman korumalarının o çocuğu yaka paça gözaltına almasına neden seyirci kaldı?
Ve son soru:
B.K.K., "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye bağıracağına, "Biji Apo" dese yine gözaltına alınır mıydı?
Eğer Cumhurbaşkanı'nın koruma müdürü "Alınırdı" diyorsa...
Son iki yıldır bu sloganı atan kaç kişiyi gözaltına aldıklarını kendisine sormak isterim!
GÜNÜN İSYANI!
Son genel seçimlerde AKP'yi desteklemek için, "Ölülerinizi bile mezardan çıkarıp oy kullandırmaya götürün" diyen Fethullah Gülen'in cemaati, önümüzdeki yerel seçimleri "boykot" etmeyi düşünüyormuş... İsyanım onlara:
Desenize en azından ölülerimizi rahat bırakacaksınız!

Sinan Meydan yalanla tarihi çarpıtan sözüm ona tarihçilerle ya da siyasetçilerle savaşmaya devam ediyor.
Bu kez Başbakan'ın sık sık kullandığı bazı "tarih tezleri"ne yanıt veriyor. Kıvırmadan, çarpıtmadan, bilimsel kaynaklara dayanarak yapıyor bunu...
Peki; başbakanların tarih tezi olur mu?
Adı Recep Tayyip Erdoğan'sa tarih tezi de olur, kimya laboratuarı da... Hatta yeni bir dünya atlası bile çizip, modelistliğe bile soyunabilir.
İşin şakası bir yana, Sevgili Sinan kitabının giriş bölümünde bu konuyu şöyle açıklıyor:
***
"Başbakan Erdoğan'ın tarih tezleri ifadesi size garip gelmiş olabilir. Aslında haklısınız! Başbakan Erdoğan bir siyasetçi; bir bilim adamı, bir tarihçi değil. Dolayısıyla 'Başbakan'ın tarih tezleri' ifadesi çok doğru bir ifade değil. Ancak ben bunu derken, aslında onun dile getirdiği tarih tezlerinden söz ediyorum. Aslında Erdoğan, Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mustafa Armağan, İsmail Beşikçi, Cemil Koçak gibi İslamcı, İkinci Cumhuriyetçi ya da liberal tarihçilerin, yazarların dile getirdiği tarih tezlerini daha çok Meclis kürsüsünden açıklıyor. Belgelerini ve bilgilerini de danışmanları bulup hazırlıyor. Ancak sonuçta Başbakan bu tezlere inandığı için, büyük bir gurur ve sevinçle bunları dile getiriyor, (sözüm ona) resmi tarihle yüzleşiyor. Bu yüzden bu kitap sadece Başbakan Erdoğan'a değil, onu derinden etkileyen tarihçilere de verilmiş cevaptır."
***
Sinan Meydan Başbakan'ın, "CHP camileri ahır yaptı" iddiasından Türkçe ezan meselesine, Dersim İsyanı'ndan, "Türkiye'yi demir ağlarla örme"ye kadar onlarca iddiasına yanıt verdiği bu kitabı yazma nedenini de şöyle anlatıyor:
"Resmi tarihle yüzleşme sloganıyla, 'Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı Tarihi' çarpıtılmakta ve yeniden kurgulanmaya çalışılmaktadır. Yeni Türkiye'den söz edenler, orduyu, yargıyı, basını hatta insan tipini bile değiştirirken, bu yeni Türkiye'ye özgü yeni bir tarih yazmaktadırlar. Bunu yaparken de Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek tarihini ve o tarihi altın harflerle yazan Mustafa Kemal Atatürk ve bir avuç dava arkadaşını tarihten silmenin hesaplarını yapmaktadırlar. Başbakan Erdoğan'dan yıllar önce Adnan Menderes'in Cumhuriyet tarihiyle yüzleşmeye kalktığını; Kurtuluş Savaşı'nı, Türk Devrimi'ni, Atatürk'ü ve İnönü'yü çok ağır şekilde eleştirdiğini ve yeni bir tarih yazmaya çalıştığını belgelerle ortaya koydum. Emperyalizmin, Atatürk'ten hemen sonra Türkiye'deki tarih yazımına müdahale edip kendi çıkarlarına uygun bir tarih yazdırdığını anlattım. BOP, Yeni Osmanlıcılık, Diyalogculuk, Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı gibi projelerin Türkiye'de Cumhuriyet tarihiyle yüzleşmede nasıl etkili olduğunu göstermeye çalıştım. Sonuçta El-Cevap, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, ATASE Arşivi, TBMM Arşivi, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, gazete arşivleri gibi birçok arşivden, sayısız belgeden, yüzlerce araştırmadan ve anıdan yararlanılarak yazılmıştır."
***
Keşke bu kitabı siz değil de "tarihçi" Başbakan okusa...
Kim bilir belki biraz olsun gerçeği görür de safsatalara inanıp bu ülkenin kurucularına hakaret ettiği, günahlarını aldığı için utanır!
BAŞBAKAN ERDOĞAN'IN "TARİH TEZLERİ"NE... EL-CEVAP
Türü: Tarih
Yazan: Sinan Meydan
Yayıncı: İnkılâp Yayınevi
Baskı tarihi: 2013, Ekim
Sayfa sayısı: 792
Fiyatı: 30 lira.
İnternet fiyatı: İdefix 22,5, dr.com 22,5 lira.
Kişisel not: Yazarı, neredeyse son üç yıldır her yıl bir ya da iki kitabını okuya okuya tanıdım; artık sevgili bir kardeşim oldu. Kitabı da imzalayarak kendisi gönderdi.
Metiner'den Pamuk'a Türkiye'deki padalyalar!
Cahilliğime verin; "padalya" sözcüğünü ben ilk kez duydum. Meğer avcıların öldürdükten sonra mumyalayıp başka kuşları avlamakta kullandıkları kuşlara deniliyormuş...
En çok da keklikten yapılıyormuş padalyalar...
Kuşun içinin boşaltılmasına da önce beyninden başlanıyormuş!
Diğer kuşlar gökyüzünde uçarken bir bakıyorlarmış aşağıda bir kuş duruyor...
Önünde de bolca yem!
"Sıkıntılardan, belalardan uzakta yaşıyor. Yanına inelim biz de, onun gibi yaşayalım" diyorlarmış...
İnince de bir kurşunun hedefi oluyormuş doğal olarak!
***
Mecit Ünal bu kitabında Türkiye'deki padalyaları anlatmış!
İçleri boşaltılmış, dönüştürülmüş, cilalanmış "tuzak kuşları"nı...
Hasan Cemal de var bu kitapta, Orhan Pamuk da... Kemal Derviş, Nabi Yağcı, Mehmet Metiner de...
"Yetmez" diyenlere Engin Ardıç ve hatta İbrahim Tatlıses de...
Türk medyasındaki padalyaları anlatıyor Mecit Ünal...
Bildiğiniz yüzleriyle... Cam gözlü, donuk bakışlı, ruhsuz padalyaları...
Eğer bu tipler ilginizi çekiyorsa, o zaman bu kitap da tam size göre...
PADALYA
Türü: Deneme
Yazan: Mecit Ünal
Yayıncı: Kaynak Yayınları
Baskı tarihi: 2013, Ekim
Sayfa sayısı: 234
Fiyatı: 15 lira.
Kişisel not: Mecit Ünal da benim gibi Aydınlık yazarı... Sağ olsun; kitabını imzalayıp göndermiş...

Gerçek şu ki Firavun o beldede üstünlük taslıyordu. Halkı sınıflara ayırıyor, onların bazılarını eziyordu. Erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o azgındı. (Kasas suresi 3-4)
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum..." (Kasas Suresi, 38)
Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" (Zuhruf Suresi, 51)
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)
'Emek' diyeni öldürdü, 'adalet' diyeni boğazlattı
Firavun asla "ben Tanrı'yım" demedi. "Mısır'ın mülkü benimdir" dedi. "Sizin kaderlerinizi ben tayin ederim" deyip, halkı sınıflara ayırdı ve onların bazılarını kollayıp, bazılarını horladı. Vurdu, kırdı, ezdi. "Güç ve otorite bana mahsustur" dedi. "Benim ülkem, benim askerim" diye hitap etti. Herşeyin en iyisini kendisinin bildiğini söyledi. Tüm bunlara sebebin, Tanrı'ya yakınlık olduğunu ifade etti. Ra'nın yeryüzündeki gözü olduğunu, bundan ötürü bu yetkilere sahip olduğunu belirtti. "Emek" diyeni öldürdü. "Adalet" diyeni boğazlattı. Yeryüzünde kibirle dolaştı. Korku saldı. Ama hep, haklı olduğunu ima etti. Sadistleri kollayıp, mazlumları berdar etti. Zulmetti...
Firavun, Kur'an'da anlatılan bir kişilik yapılanmasıdır. Diktatör, sultan, zorba kişiliğin resmidir. Benim dediğim dedik, astığım astık fikrinin bir tecellisidir. Velev ki, insanlığın başına zillet olmuş ruh halinin yansımasıdır.
Örnek verelim. "Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum" diyen Hz.Ali'nin tabi olduğu dine iddia edip, kendisine bir harf öğreten öğretmenlerin üzerine tomaları salan, onları gaza boğan bir kişi Hz.Musa'nın safdaşı mıdır? Yoksa Firavun'un temsilcisi midir?
Esasen cevabı basit. Lakin biz "bunu okurlara bırakalım."
Öğretmenlere gaz bombalarıyla borç ödendi!
Ankara'da öğretmenlerin eylemine son derece sert bir müdahale yapıldı. Aynı saatlerde Başbakan bir konuşma yapıyordu. Öğretmenlere ne yapsak azdır. Manevi borcumuzu nasıl öderiz bilemiyoruz...
Evet, tam o saatte Ankara'da borç ödeniyordu. Öğretmenlere gaz bombalı bir saldırı yapıldı. Hak arayan, meşru ve demokratik bir yürüyüş gerçekleştiren öğretmenlere adeta saldırıldı. Ve bu saldırıyla çok sayıda insan yaralandı. Keza, öğretmenlere yapılan bu saldırı ile; Gezi direnişi boyunca yapılanlar arasında tek bir fark yoktu.
O an Ankara'da olmayı çok istedim. Omuz vermeyi. Zulme karşı kıyam etmeyi. Orada olamadığım için son derece üzgünüm. Lakin, mücadele devam ediyor. Sürecek ve daha da yoğunlaşacak. Yükselen halkın sesine kulak vermek, omuz vermek, ortak olmak gerekiyor. Her nerede zulme karşı bir ses yükseliyorsa, o ilahi bir sestir. Orada olmak gereklidir...
***
Birçok öğretmen başından yaralandı. Gençliğin rehberleri vuruldu. Öğretmenlere gaz atıldı. Bu ne demek biliyor musunuz? Evet. Yukarıdaki bölümü tekrar okuyun. Bu işin, kimin işi olduğunu anlamak için, o bölümü bir kez daha okuyun. Açın, Kasas suresine bakın. Bakın ve Firavun'un kim olduğuna tanıklık edin. Keza Allah tanıktır. Şahittir...
Şahadet edin.

Gazeteciliğimin ilk yılları, 12 Eylül darbesinden sonraki günlere denk gelir. Darbe yönetimi 1983'te sendikaların yasağını kaldırdı ve toplu sözleşmeli yıllar yeniden başladı.
İşte; ben o yıllarda bir süre sendika muhabirliği yaptım.
Dün Petrol İş Sendikası'nın Genel Merkezi'nde gerçekleştirilen ve gazeteniz Aydınlık'ın düzenlediği 1. Emek Kurultayı'nı izlerken o yıllara yeniden gittim.
***
Darbe yönetimi hâlâ işbaşındaydı...
Başta DİSK'in ve bağlı sendikalarının yöneticileri olmak üzere binlerce sendikacı ve işçi temsilcisi saçma sapan suçlamalarla cezaevine tıkılmıştı.
Yine de o yıllarda sendikal mücadele dimdik ayaktaydı.
Sendikalı işçi sayısı milyonları buluyor, askeri yönetimin baskısına karşın, işçiler hak arama mücadelelerini ellerinden geldiğince sürdürüyordu.
Bugün gelinen nokta ise tam bir felaket:
Türkiye'deki sendikal hareket sadece 12 Eylül darbesini yemekle kalmadı, bir de AKP buldozerinin altında kaldı.
***
Çünkü AKP, kafasına göre açıkladığı istatistiklerle, istediği sendikalara toplu sözleşme yetkisi verdi, istemediklerine vermedi.
Sonuçta çalışanların sayısının 4,5 milyon olduğu 1980'de 3 milyonu aşan ve toplu sözleşme hakkından yararlanan sendikalı işçi sayısı, bugün 11 milyonu aşan çalışan sayısına rağmen 700 bine geriledi.
Muhalif sendikacılar cezalandırılırken, iktidar yanlısı ve şakşakçısı yeni tip bir sendikacılık başladı.
Koca koca konfederasyonların başkanları, iktidara kapıkulu oldu!
***
Sonuçta da ortalama işçi ücretleri 1980'e göre reel olarak yaklaşık yüzde 50 geriledi.
Greve çıkmak ve hak aramak olanaksızlaştırıldı.
Sosyal yardımlar yarıdan fazla budandı.
Sözde demokratikleşme paketlerinde nedense (!) çalışma hayatına ilişkin tek bir iyileştirme bile yer almadı!
Genel grevin ağızlara alınması bile hâlâ yasak...
Tüm bunlar yetmemiş olacak ki iktidar partisi AKP ve işverenler şimdi de işçilerin analarının ak sütü kadar helal "kıdem tazminatı"na göz dikti!
***
Dünkü 1. Emek Kurultayı, eminim ki Türkiye işçi sınıfının derlenip toparlanmasında önemli bir kavşak olacak.
Umuyorum ki babalarının onda biri kadar bile sınıf bilincine sahip olmayan bugünün işçileri de er geç uyanıp sömürüldüklerini anlayacaklar ve bu gidişe "Dur" diyecekler...
Ancak dün Kurultay'da konuşmacıları dinlerken; gazeteciliğe başladığım yılların "yasak sendikacılık günleri"nin bile bugün mumla arandığını anladım.
Sendikacıların gözlerindeki pırıltıdan eser dahi kalmamıştı!
İşçiler "yeni hak" elde etmek için değil, ellerindekileri kaybetmemek için mücadele eder hale getirilmişti.
Yani "atak" yapmak yerine "savunma"ya geçilmişti.
***
Dünkü Kurultay'da Türkiye'de sendikacılığın sorunlarını ve çözüm önerilerini en yetkili ağızlardan dinledik...
Siyasal iktidarın sendikalara yaptığı baskıları, bizzat bu baskıya hedef olanlardan öğrendik...
Her şey ortada:
Türkiye'de işçi sınıfı hareketi dibe vurmuş!
Yani... Bundan daha kötüsü yok!
O zaman çözüm belli:
İşçi sınıfı uyanacak ve kaybettiklerini tek tek geri alacak!
Bunu da "dindarlaştırılarak, kindarlaştırılarak" değil, üretimden gelen gücünü yeniden keşfederek gerçekleştirecek. Bunu yaparken, din devletine geçmek ve ülkeyi bölmek isteyenlere de ağızlarının payını vermeyi unutmayacak!
GÜNÜN SORUSU
Sorum alın terinin karşılığını aramayan ve kaderini işverenlerle iktidarın iki dudağı arasına terk eden, gücünün farkında bile olmayan işçi arkadaşa:
Babandan da mı utanmıyorsun?
Öğretmenler, bugünkü Türkiye sizin eseriniz!
Bugün Öğretmenler Günü... Öncelikle öğretmenliğin hakkını veren tüm öğretmenlerin günü kutlu olsun.
Sevgili öğretmenler:
Bir öğretmen çocuğu ve kardeşi olarak üzülerek söylüyorum ki bugün geldiğimiz durumdan en çok siz sorumlusunuz.
Eğer bugün bu ülke 90 yıllık kazanımlarını elinin tersiyle itiyorsa...
Örümcek kafalı adamlar, "kızlı-erkekli" diye ayırımlar yaparak, burunlarını çocuklarımızın eğitimine bu kadar sokabiliyorsa...
Eğer "Antımız" bile kaldırılabiliyor, Atatürk büstleri kapı önüne konuluyor, sıkmabaş kadınlar "öğretmen" diye sınıflarda cirit atabiliyorsa...
Siz, "çağdaş uygarlık düzeyine" odaklanmak yerine "dindar ve kindar nesil yetiştirme" hedefine itiraz etmiyorsanız...
Yaşadığımız her şey sizin eserinizdir sevgili öğretmenler...
Sizin, Atatürk devrimlerinden sapmış, tarikat emrine girmiş meslektaşlarınızın eseridir!
***
Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bazı meslektaşlarınız o kadar cahil ki; işte asıl büyük sorunumuz bu!
"Yok canım, hiçbir öğretmen cahil olmaz" diyorsanız, gelin basit bir oyun oynayalım:
Her ülkede farklı tarihlerde kutlanan Öğretmenler Günü'nün ülkemizde neden her yıl 24 Kasım'da kutlandığını sorun meslektaşlarınıza...
Bakalım kaçı, 24 Kasım'ın, Atatürk'ün 1928'de "Millet Mektepleri'nin Başöğretmenliği"ni kabul ettiği gün olduğunu bir çırpıda size söyleyebilecek?
Günün İsyanı!
İsyanım, Başbakan'ın geldiği günler dışında Meclis'e uğramayan ve Genel Kurul'un çalışmasına engelleyen AKP vekillerine:
Meclis'e uğradığınız günler bile sayılı ama maaş günlerini kaçırmıyorsunuz... İyi de; bu yoksul milletin vergilerinden hak etmeden aldığınız o paralar, haram değil mi?

İşbirlikçi hainlerle Truva kısraklarının içten ve dıştan yıkmak için uğraştığı şu güzelim cumhuriyet olmasaydı, o zat ve yoldaşları nerede olurdu acaba?..
Hangi tekkede, kimin müridi olarak yaşardı o gafiller?.. Kim bilir çember sakalı ve çarığıyla bir bezirgân olur ve belki de okumamış birer cahil...
Oysa cumhuriyet, milyonlara olduğu gibi ona da çağdaş eğitimin olanaklarını sunmuş... Bağnaz düşüncelerini ne kadar yendi bilemiyoruz ama göründüğü ve geldiği konuma bakarsanız, okumuş yazmış biri!.. Ve de bu halk onu ne yazık ki milletvekili yapmış...
Üstelik birkaç kez vekilliğe başlarken "demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma" diyerek "namusu ve şerefi üzerine ant" içmiş!..
Ama o, "Kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim yaptırılmasını büyük bir yanlışlık olarak değerlendiriyorum" şeklindeki açıklamasıyla içindeki öfkesi kustu...
Peki, okullarda harem-selamlık peşindeki bu pervasız zat kimdir?.. Ne yazık ki, TBMM Başkanvekili koltuğunda oturan Sadık Yakut adlı AKP milletvekili...
TBMM'de, Atatürk'ün koltuğunda oturan bu zatın, medrese özleminin nereye dayandığı belli de, onu laik eğitimin temeline dinamit konulan bugünlerde, Tevhid-i Tedrisat'a son darbeyi vurmakla kim görevlendirdi acaba?..
Merak ediyorum, "solcu"lukta mangalda kül bırakmayan BDP'liler zaten cumhuriyet düşmanı Said Nursi'nin peşinde de; şu CHP ile MHP, bu zatın yakasına yapışıp "sen ne yapmaya çalışıyorsun bre gafil" diyecekler mi acaba?..
Meclis muhalefetindeki gidişat, yapılanlar ve derin suskunluk da kanıtlıyor ki hiç sanmıyorum!.. Siz; seçim uğruna, cumhuriyet ve Atatürk karşıtı cemaatlerden bile medet uman zihniyetten bir muhalefet bekleyebilir misiniz ki?.. Maalesef hayır!..
Göreceksiniz, kızlı erkekli karma eğitime son vermeye kalkışılsa bile muhalefet "aman tarikatçılar kızmasın" diye üç yıldır olduğu gibi yıkım ihanetine ortak olmaktan çekinmeyecek!.. Bir kez daha yazıklar olsun!..
CHP'li vekilin çığlığı!..
"AKP iktidarınca Anayasa'nın laiklik ilkesi fiilen yok edilmiştir. Bunun arkası da gelecektir; çünkü laiklik ilkesi bir kere delindi mi, yani din kuralları devlete egemen hale getirildikten sonra bunun arkasından cuma günlerinin resmi tatil olması, resmi nikâhın imamlar tarafından yapılması, çarşaf ve peçenin giderek zorunlu hale gelmesi gelir. İlkokullarda başı kapalı öğretmenlerin 7 yaşındaki çocuklara örnek oluşturması, bir süre sonra çağdaş kıyafetli insanların ayıplanacağı, hatta horlanacağı bir ortamı yaratacaktır. Bunun çıkmaz bir sokak olduğunu burada söylemek istiyorum."
Yukarıdaki konuşmayı CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, TBMM Genel Kurulu'nda yaptı... Sadık Yakut gibi zavallıların son çıkışına da bakarsanız, Acar ne kadar da haklı değil mi?..
Allahtan ana muhalefette; hem AKP'li Sadık Yakut'lara hem de parti içinde, Nurculuk müritliğine özenen Faik Tunay gibi zavallılara dur diyecek "gerçek CHP"li vekiller var da tehlikeyi görebiliyorlar...
Sarıgül, PKK çevreleriyle ittifak mı yapıyor?..
İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, geçen hafta, iki gün üst üste; önce CHP'nin içine sızdırılan medya balonu Mustafa Sarıgül'e, sonra da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na şu soruları sormuştu:
"Yerel seçimlerde, özellikle İstanbul'da bölücülükle, yani PKK (BDP/HDP) ile işbirliği yapacak mısınız?.. BDP/HDP'ye, İstanbul'da 4 belediye başkanlığı teklif ettiniz mi?.. Sarıgül'ün PKK (BDP/HDP) ile ittifak görüşmeleri ve anlaşmalar yaptığı doğru mu?.. Sayın Kılıçdaroğlu, bu soruların yanıtını İstanbul halkına vermek zorundadır."
Sarıgül de Kılıçdaroğlu da ne yazık ki günlerdir susuyor!.. Ancak bu soruların yanıtı dünkü Vatan gazetesine yansımıştı. Haber şöyle verilmişti:
"Sırrı Süreyya Önder'in İstanbul adaylığı için isminin geçmesinden bu yana başlayan HDP-CHP ittifakı tartışmalarında yeni gelişmeler yaşandı. HDP, İstanbul Belediyesi'nde 'yetkili başkan yardımcılığı' ile Esenler, Sultangazi, Maltepe ve Kartal ilçe belediye başkanlığı seçimlerinde CHP'nin HDP adaylarına oy vermesini istedi. HDP adaylarının CHP listesinden seçime girmesi yöntemi bile konuşuldu."
AKP'nin, Kürtleri seçim rantı için oyalama uğruna başlattığı "açılım" oyunu iktidarı yıpratırken, gericiliğe ve bölücülüğe karşı duran milyonlar her fırsatta meydanlara çıkarken, CHP'nin PKK çevreleriyle tabandan gizli bir ittifak çalışmasına girmesi infial yaratıyor...
"ABD oluyor da, Türkiye birleşik devletleri olmaz mı" zihniyetindeki Sarıgül'ün istediği bu ittifakın, CHP'yi 1991'deki SHP/HEP/PKK seçim ittifakında olduğu gibi yeniden hezimete sürüklemesinden endişe ediliyor...
Bakalım CHP yönetimi Sarıgül'ün bu gafleti karşısında daha ne kadar susacak ve seçmenini bu gizli ittifak konusunda daha ne kadar oyalayacak?..
4.5 milyon tokat!..
İşbirlikçi zavallı siyasetçiler, gericilikle-bölücülükle ittifak yapmakla uğraşırken, ülkenin geleceği konusunda yaşanan tehlikelerle ilgili yurttaşlar çok daha duyarlı...
Biliyorsunuz, 10 Kasım'da, tüm zamanların rekoru kırılarak, Anıtkabir'i, 1 milyon 89 bin 615 kişi ziyaret etmişti... Atatürk düşmanları halen bu mahşeri kalabalığın yarattığı şaşkınlığı yaşıyor...
Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir ziyaretçi sayılarını aylık olarak açıklamaya başladı... Verilere göre bu yılın ilk on ayında Anıtkabir'i, 4 milyon 350 bin 44 kişi ziyaret etmiş...
Ata'nın kabrini 2011 yılında 3 milyon 902 bin 194 kişi, 2012 yılında ise 3 milyon 351 bin 604 kişi ziyaret etmişti...
Tüm bu rakamları sıralamamızın tek nedeni var... Gaflet içindekilerin yanıtlaması gereken birçok soruyu da barındırıyor bu gerekçemiz:
Söyler misiniz; 10 ay içinde bu ülkenin yaklaşık 4.5 milyon evladı Anıtkabir'e hangi ruh haliyle, hangi beklenti ve özlemle, hangi inanç ve iradeyle gitti acaba?.. Söyler misiniz; dünyanın hangi ülkesinde, 4.5 milyon insan bir yıl boyunca kurucusunun kabrine kendiliğinden akın eder ki?..
Bu soruları kim yanıtlamalı biliyor musunuz; Atatürk'ü, ülkeyi ayakta tutan her gerekçenin içinden çıkartmak için çırpınan iktidar, onun dümen suyunda giden zavallı muhalefet ve gericiliğe-bölücülüğe yağ çekerken uşaklaşan işbirlikçi dönek liboşlar...

Deniz Baykal'ı yıllar önce koltuğundan eden seks kasetini çekenler ve internette yayınlayanlar belli oldu mu?
Hayır!
Genel seçimlerden önce MHP'li parti yöneticilerinin ve milletvekili adaylarının benzer görüntülerini yayınlayanlar bulunup hesap soruldu mu?
Hayır!
Ergenekon davasında yargılanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefonuna, Hizbut Tahrir örgütüne üye adamların telefon numaralarını "sehven" yükleyenler cezalandırıldı mı?
Hayır!
Gazeteci Soner Yalçın'ın, Barış Terkoğlu'nun, Barış Pehlivan'ın, Müyesser Yıldız'ın bilgisayarlarına "Truva Atı" mesajlar gönderip, onları hapishanelere tıktıranlar yakalandı mı?
Hayır!
Deniz Kuvvetleri'ndeki yüzlerce onurlu subayı sahte CD'lerle "denize dökenler" araştırıldı mı?
Hayır!
Ve tüm bu olaylar, Başbakan tarafından "siyaset malzemesi" yapıldı mı?
Evet!
***
Yukarıda sıraladığım "komploları" neden hatırlattım, biliyor musunuz?
Önce MİT, şimdi de dershanelerin kapatılması tartışmalarında su yüzüne çıkan "iktidar-cemaat sürtüşmesi"nin içyüzünü anlatabilmek için...
Dünkü bahane, MİT'ti; bugün dershaneler...
Bu kavganın asıl nedeni, Başbakan'ın yüreğine düşen korku!
Kendi elleriyle besleyip büyüttüğü, devletin kalbine yerleştirdiği cemaatin, artık kendi varlığını tehdit edebilecek kadar büyüdüğünü gördü.
Cemaatin elindeki "dinleme, izleme ve kaydetme" gücünün, kendisini de hedef aldığını anladı.
Yani, elindeki silahın namlusu kendisine döndü.
Cemaat, "Bize daha fazla milletvekili ver. Daha çok kadro ayır. Pastanın en büyük dilimini bize yedir. Aksi halde Baykal'ı, MHP'lileri ve tüm muhaliflerini nasıl yaktıysak seni de yakarız" demeye başladı!
***
Şimdi iki tarafa da soruyorum:
Cemaatin elinde Başbakan'a... Başbakan yardımcılarına... Bakanlara... Eski bakanlara... AKP'li milletvekillerine... AKP'nin emrindeki üst düzey bürokratlara...
Ve AKP'nin valilerine ait "yasadışı dinleme ve izleme kayıtları" var mı?
Tek bir kişi bile çıkıp, "Hayır, asla böyle bir şey yok" diyebilir mi?
***
Yok; dershaneler kapatılacakmış da cemaat bunu istemiyormuş da...
Hepsi palavra...
Tek gerçek var:
O da iktidarın, cemaatin artık kendisine verilen rolü küçük bulduğu...
Başrol istediği...
Elindeki "kasetleri" de bunun için kullanıyor elbette! Tabii; sadece ucunu göstererek!
Başbakan ise "yakayı daha fazla kaptırmamak ve iktidarına ortak yaratmamak" için direniyor!
***
Peki; iş bu noktaya gelmişken, anlaşma sağlanır mı? Kılıçlar kınlarına sokulup, barış çubukları yakılır mı?
Hiç kuşkunuz olmasın; evet!
Çünkü iki taraf da daha fazla riski göze alamaz.
Bu kavganın "tek yenileni olmayacağını" ikisi de bilir!
Ve daha dün Başbakan'a "yalancı mum" diyen Fethullah Gülen, tıpkı son seçimlerden önce olduğu gibi "Mezardakilere bile oy kullandırıp AK Parti'yi destekleyin" diye fetva verir!
Keşke yanılsam; ancak doğanın kuralıdır bu:
Herkes kimi ne kadar ısıracağını iyi bilir!
MALTEPE'DEYİZ!
Aydınlık okurları çığ gibi büyüyor, büyüdükçe de birbirlerini bulup dost oluyor, kardeş oluyor, ülkenin aydınlanması mücadelesinde yoldaş oluyor!
Maltepeli Aydınlık Okurları da bu gruplardan biri...
Yarın (24 Kasım) saat 10.30'da Maltepe Belediyesi Küçükyalı Evlendirme Dairesi'nde (Küçükyalı sahilinde) bir kahvaltı düzenliyorlar.
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel ile beni de konuk olarak davet ettiler.
Kısacası; çoğunu daha önce meydanlarda, mahkeme salonlarında, eylemlerde görüp sevdiğim "yeni ailem"in üyeleriyle ilk kez buluşup kucaklaşacağım.
Nerede olursanız olun...
Sizi de bekliyoruz!
GÜNÜN SORUSU
Başbakan, Ahmet Kaya'yı protesto edenlerin hepsinin "Gezici" olduğunu iddia etmişti... Meğer, bir zamanlar "sözcüsü" olan Akif Beki'nin karısı şarkıcı Zara da o protestoculardan biriymiş... Sorum Akif Beki'ye:
Ne yapacaksın şimdi kardeş?
'Faiz lobisi' AKP'li çıktı!
Başbakan, her fırsatta Haziran Direnişi'nin "faiz lobisi"nin işi olduğunu söylüyordu ya... Maliye aylarca banka hesaplarını didik didik etmiş ama bu lobiyi bulamamış.
Benzer bir çalışmayı Sermaye Piyasası Kurulu da yapmış...
İncelemelerde, Haziran Direnişi sırasında yoğun işlem yapan kişiler arasında, hükümete yakın işadamları ve AKP'li bazı milletvekillerinin olduğu ortaya çıkmış.
SPK Başkanı'na soruyorum:
Açıklayın şu "faiz lobisi"ni de kim olduklarını isim isim bilelim!
Günün İsyanı!
"Ben bilmem, büyüklerim bilir" diyerek siyasi konularda pek konuşmayan eski futbolcu AKP Milletvekili Hakan Şükür, attığı tweet'lerle iktidar-cemaat kavgasında cemaatten yana tavır almış... İsyanım kendisine:
Bu tweet'leri atmadan önce hangi "büyüklerine" danıştın?

Marjinal adam: Erdoğan - Mehmet Ali Güller
Başbakan Erdoğan birkaç gün önce kameraların karşısında sitem etti: "Çözüm sürecinde yalnız bırakıldık." (Yeni Şafak, 20 Kasım 2013)
Erdoğan'ın bu dikkat çekici konuşmasında "11 yıl boyunca hep yalnız bırakıldık" demesi, aslında birkaç yönüyle incelenmesi gereken bir siyasal ve sosyolojik meseledir. Biz öncelikle "yalnızlık" boyutunu, 11 yıllık AKP iktidarının geldiği nokta bakımından inceleyeceğiz:
Hani protestocular bir avuçtu?
"Çözüm süreci" dedikleri Öcalan Açılımı'nın başladığı günlerde gazetelere, televizyonlara en çok servis edilen haberdi: "Anketlere göre süreç yoğun bir şekilde destekleniyor."
Oysa anketler doğru değildi; halk Öcalan'la müzakere edilmesine, ABD'nin projesinin adım adım gerçekleştirilmesine karşıydı. Hatta Akil Adamlar heyeti de aslında toplumdaki bu tepkiyi yumuşatmak için icat edilmişti. Ancak yandaş kalemler, üstelik Akil Adam heyetlerinin gittikleri tüm illerde protesto edilmesine rağmen, "destek çok yüksek" yalanını sürekli kullanmayı sürdürdüler.
Başta Erdoğan olmak üzere hükümetin tüm ağır topları ise Akil Adamları ve Öcalan Açılımı'nı protesto eden milleti, ekranlardan "marjinal" diye suçladılar.
Şimdi Erdoğan, "çözüm sürecinde yalnız bırakıldık" diyerek, asıl marjinalin kendilerini olduğunu itiraf etmiş oluyor!
AKP koalisyonunun bileşenleri
Gelin bu yalnızlaşma sürecine göz atalım şimdi de:
ABD'nin 3 Kasım 2002 tarihli turuncu darbesiyle kurulan AKP Koalisyonu çeşitli bileşenlerden oluşuyordu:
1) Bir kere tarikatlar koalisyonuydu...
2) En başta Fethullah Gülen cemaati vardı.
3) Diğer yandan Milli Görüş geleneğinin önemli bir parçası "Yenilikçi Kanat" üzerinden AKP Koalisyonu'na taşınmıştı.
4) Sonra TÜSİAD, yani en büyük sermaye vardı. Zira TÜSİAD, ABD'nin projesinde olmak zorundaydı.
5) TÜSİAD olunca, haliyle liberal kesimler de olacaktı.
6) Diğer yandan geçmişin sağ tandanslı, MHP kökenli, milli-muhafazakâr denilebilecek kesimler de koalisyonun önemli bir bileşeniydi.
7) Sermayeye ve merkez medyaya eklemlenmiş sol maskeli dönekler de koalisyonun bir parçasıydı. Sayıları azdı ama etkileri fazlaydı. Zira Sol'un döküntüsü de olsalar, muhafazakârlardan çok daha birikimliydiler.
2007'de dönülen viraj
Erdoğan iktidar oldukça, bu kesimlerle çelişmeleri ortaya çıkmaya başladı. Zira Erdoğan iktidar oldukça, daha çok iktidar istedi; koalisyon içindeki önemini dev aynasında, diğer bileşenleri ise cüce aynasında görmeye başladı. Haliyle bileşenlere kulaklarını kapamaya, sadece kendi aynasına bakmaya başladı...
Erdoğan'a ilk yanıt 2007'de Cumhuriyet Eylemleri'yle geliyordu. Fakat hem Cumhuriyet Eylemleri'ne önderlik eden kuvvetlerin bir bölümünün sistemle uzlaşması, hem Cumhuriyet'in merkezi kurumlarının cesur davranamaması, hem de AKP koalisyonu bileşenlerinin bu elemlere karşı "birbirine sımsıkı sarılması" Erdoğan'ı devrilmekten kurtardı.
Bu virajı alan Erdoğan, artık tüm virajlar bitti varsayarak düz yolda sürekli gaza bastı.
Çözülenin ruh hali
Ta ki 19 Mayıs 2012'ye kadar...
O gün alanlara TGB önderliğinde çıkan Jöntürkler, AKP Koalisyonu'nu dağıtacak halk hareketini başlatmış oldu.
Önce Koalisyonun milliyetçi kesimleri Erdoğan'ı terk etti. Sonra hızla diğerleri: Bazı sermaye grupları, liberaller, sol maskeli dönekler... Şimdi de Cemaat var sırada...
Erdoğan artık gittikçe yalnızlaşıyor, kullandığı terminolojiyle söylersek, marjinalleşiyor...
O yüzden daha çok sinirli, o yüzden daha sık ulan'lı, be'li konuşuyor... Vekilleri ile Valileri, ağız bozukluğunda birbiriyle yarışıyor.
Bu ruh hali, çöken, çözülen ve dağılan kuvvetlere özgüdür!
Memlekete hayırlı olsun!

Orada; yoksul evlerimizin kayalık avlularını bölen yüksek briket duvarlar olsa da; "gökyüzü"ne çok nadir odaklanırdık... Bazen bizi hasrete bırakan leylek göçünde ve bazen de, çocuk yaşımızda bir türlü anlayamadığımız, tek tük geçen uçakların şaşkınlığında...
Evet, yaşamın acı bir gerçeği ki, bizler yoksulluğun zindanında ebedi mahkûmlar gibiydik... Ekmeğe muhtaç yaşamların ortasında, temiz suya bile hasret çocuklar...
Kanalizasyonların açıkta aktığı, geçit vermez yolların oyun oynamamızı engellediği, otların bile sert kayalıkların hâkimiyetine yenildiği o mahallede, bizi esaret altına alan o kadar çok şey vardı ki!..
Babalarımız kaçakçı, annelerimiz mayın yolu gözleyen garipler olsa da; ekmeğini tel örgülerden çıkartan büyüklerimiz ölümle oyun oynasa da ve duyduğumuz her kurşun sesi, korkunun girdabında canımızdan can alsa da yine de umuda bağlanmış çocuklardık...
Ayaklarımızda "cızlavet"ler, kaçakçı eskisi yamalı pantolonlarımız, Şarkçıbanlı yüzlerimiz ve kirlenmemiş yüreklerimizle yoksulluğun girdabında olsak da, özlemlerimizi hiç ertelemedik...
Çöpe atılmış tellerden oyuncaklar, minik çekiçlerle sert kayalardan misketler üreten, araba lastiklerini çembere dönüştüren, otomobil bilyelerini kaydıraklara tekerlek yapan, uzun tahtaları at gibi kullanan, oyuncağı çamurdan kalpleri hamurdan çocuklar... Yani, Urfa'daki Kötüler Mahallesi'nin garip çocukları...
Pas bırakan kilit!..
Geçen hafta oradaydım işte... O topraklardan koptuğum son 18 yıl da ancak birkaç kez ziyaret etmeme rağmen uzun aradan sonra kendimi yine Kötüler'in sokaklarına vurdum... Sizlerin bu köşede; öykülerin gizeminde, hep merak ettiğiniz, antik kalıntılar üzerindeki Kötüler Mahallesi'ne...
Sanki çocukluğumda, zihnime yerleştirilmiş bir minik kameranın rehberliğinde mahallenin aşağılarında indim otomobilden... Zamanı durdurarak ve eski zamandan kareleri dondurarak yürümek istedim oralarda!..
Bir zamanlar çamur nedeniyle koşamadığım ve her düştüğümde kayalıklar nedeniyle dizlerimin yaralandığı o sokaklara gri kilit taşları döşenmişti... Sanki çok eski bir kapıda, asma kilit gibi duran ancak zamanın diğer tüm nesneleri üzerinde pas bırakan kilit taşları...
O taşlara baktığımda, polisten kaçan kaçakçı atlarının adeta nalların sürtünmesiyle ateş saçtığı kayalıklar geldi aklıma... Bizler garip uykularda zenginlik rüyaları görürken; korkularımızın, nal seslerinde ninniler söylediği kayalıklar... Onlar yoktu işte...
Kötüler'de sokaklar aynı, evler aynıydı... Belki 20 yıl önce briket duvarlara sürülen eskimiş boyalar aynı, paslanmış tokmaklarıyla tahta kapılar aynı, çürümüş pencereleriyle odalar aynı, nice hasretleri gözlerken yaslandığımız korkuluklar aynı ve Suriye sınırlarından kaçakçı beklediğimiz damlarımız aynı...
Yaşamlarını sınır kaçakçılığıyla sağlayan gariplerin yaşadığı Kötüler'in girişinde, çocukken hep "neval" (dere) diye andığımız, şimdilerde kilit taşlarıyla gizlenmiş kayalıklar zamanın örtüsüne teslim olsa da, çocuk seslerinin halen çınladığı o sokaklarda, zihnime birer perde gibi asılan kokular da aynıydı...
Gazel sinmiş çiğköftenin lezzetinde, bulgur aşının soğan kokusuna teslim olduğu sokaklar...
Anılara yenilen duvar!..
Baktım da sokaklara, sanki eski bir film makinesi yoksulluğun gizeminden fragmanlar saçıyordu yorgun duvarlara... Çocuklar daha modern giyinmişlerdi... En azından okul kitapları bizimkiler gibi naylon torbada değil, rengârenk çantalardaydı...
Bilir misiniz ki, yırtık ayakkabılarla okula gittiğimiz o yıllarda yaşamamışlar diye çok sevindim o çocuklara... Yüzlerine baktım da, kaçakçılığın korkusu da yoktu, Şarkçıbanı'nın derin izleri de... Kötüler'de yaşasalar da, şimdilerde şanslıydı hepsi, yoksulluk ve geri kalmışlığa isyan adına...
Az sonra işte oradaydım... Çocukluğumun sokağında... Tek elektrik direğinde, karasinek ordularının bir zamanlar ışığı hapsettiği o küçük meydanda...
Karşımda kaçakçılık uğruna mahalleyi kuran "Topal Hasano"nun bir zamanlar konak görkeminde olan çardaklı evi... Tam 35 yıl önce o çardağın önündeki betonarme "seki"de nargile içen dedemin "Hamoooo" çığlığını yeniden duydum sanki...
O çardaklı koca ev şimdilerde boş... Her şey aynıydı... Penceresi, kapıları, korkulukları, beton merdiveni ve avlusu aynı... İçinde bir nesne ve bir insan olmasa da, çocukluğumuzun ruhu tam oradaydı... Minik özlemlerimiz ve her şeye galip gelen neşemiz...
Bahçesindeki nar ağacının çevresinde kıpkırmızı güllerin açtığı, dedemin nargile kokusunun yüksek duvarları aştığı o evde, büyüklerimizin yanı başında tüm utangaçlığımızla oturduğumuz odalara hüzünlendim... Ve de bizim evle dedem Hasano'nun konağını ayıran yüksek duvarlara...
35-40 yıl önce yaşadığımız her hikâyenin içinde; plastik bir top gibi seken o manzarayı yeniden anımsadım; Topal Hasano'nun, duvarın ardından bizim kayalık avlumuza attığı portakallar...
Bizler keklik yavruları gibi o avluda koşuştururken; çocukluk oyunlarımızın ortasına düşen oyuncaklar gibiydi o portakallar...
Hasano; babama ve anneme küs olsa da, bize olan özlemi ve sevgisini portakalların içine gizleyerek işte o duvardan savururdu bizlere...
Kardeşlerimle bir yandan havada uçuşan portakalları yakalamaya çalışırken sanki dedemizin özlemlerine de sarılır gibiydik!..
Terk edilmiş çardaklı evin avlusundan, portakalların sevinç topları gibi savrulduğu o duvara baktım uzunca... O duvar da zamana yenilmişti. Artık çocukluğumuzun, leylekler ve uçaklardan sonra bizi "gökyüzü"ne kilitleyen minik portakalların anıları kadar devasa değildi!..

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget