Makaleler "Nahit Duru"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Şehitlik övgüsünün arkasında saklanan gerçekler - Nahit Duru
Türkiye hergün şehit haberleri ile güne uyanıyor... İktidardakiler, ise teröre lanet yağdırıp duruyorlar.

Gerçi güçlü yöneticiler, lanet okumak yerine gereğini yaparlar ama, neyse... Hiç değilse lanet okuyup, vatan millet, sakarya nutukları atıyor, "terörün kökünün kazınacağını" söyleyip moralimizin bozulmamasını sağlıyorlar ya...

Geçen hafta İstanbul'da, hafta arası çeşitli noktalarda, son olarak da, Kayseri'de terör güvenlik güçlerimize tuzak kuruyor.

Bir hafta önce, ulusal yas ilan edenler, Kayseri saldırısından sonra, teröristleri sevindirmemek için programlarını bozmayacaklarını söyleyerek, milletimizin teröristlerden çekinilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorlar.

İktidar sahipleri, güvenlik güçlerimize, insanlarımıza şehit olmanın erdemini anlatır, polisimizi askerimizi sıradan güvenliksiz halk otobüsleriyle bir yerden bir yere nakleder, halkımızı alışveriş mekanlarına gitmeye teşvik ederken, kendileri onlarca, daha yüksek makamlardaki yüzlerce koruma ile dolaşıyorlar.

Şehitlerimizin ardından özellikle yandaş ve kendilerine merkez medya adınını veren grupların televizyonlarına uzman diye çıkartılanlara gelince... Bu sözde uzmanlar, iktidardakileri korurlarken, neredeyse yitirdiğimiz insanlarımızı, halkımızı suçlu ilan edecekler.

Neymiş, halkımız şüpheli gördükleri komşularını ihbar etmeliymiş, terörün bir başka nedeni de, ortadoğuda hüküm süren bir savaşın parçası haline getirilmiş olmamızmış. Ancak, ülkemizi bu savaşa kimler tarafından itildiğine değineni duyan yok nedense.

Hiç kimse, askerlik bile yapmayanların polis yapıldığını, polislerin askerlik hizmetinden muaf tutulduğunu, kısa bir eğitimden sonra teröristlerin karşısına çıkartıldığını aklına getirmiyor.

Askerlik yapmadıkları için belki de sorumluluk duyguları gelişmeyen, yeterli silah ve strateji eğitimi almayan polislerimiz teröristlerin karşısına çıkarılmasını kimse sorgulamıyor.

Deneyimsizlikleri, gerekli strateji eğitimi almadıkları İstanbul Beşiktaş'ta görülmedi mi?

Örneğin Maçka'da 5 polisimizin  teröristi etkisiz hale getirmek için yanına kadar sokularak, şehit olmalarında eğitimsizliğin rolü sorgulandı mı?

Kesinlikle sorgulanmadı...

İstihbarat zaafiyeti ise sürekli yazdığımız, ancak yöneticiler tarafından bir türlü kabul edilmeyen bir konu...

İstihbarat zaafiyeti yoksa, yönetim zaafiyeti olması gerekmez mi?

Belli ki, o da yok.

Olsa, bir kaç bakan, yönetici çıkar ve "istifa ediyorum. Görevimi yapamadım. Yurttaşlarımın  ölümüne neden oldum" demez mi?

Demesi gerekir, ama, onların iradesinin üstündeki mutlak irade, "istifa et" demeden kimse istifa etmeye bile cesaret edemez.

Ve bizler, şehit olmanın erdemi masalıyla uyutulup, şehit olmaya ve vermeye devam eder gideriz.

Nahit Duru abcgazetesi

Anayasa Mahkemesi karar için neyi bekliyor? - Nahit Duru
Tokat gibi bir ileti geldi. İleti bana, ancak tokat...

Gönderilen ileti, aslında yazılan bir mektup, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerine... Yazan Emekli öğretmen Albay Candan Yıldızhan...

 Mektup şöyle:

"Sayın Başkan ve üyeler;

Türk Adalet Sisteminin en tepesinde yer alan hukuk insanları olarak hepiniz de bilirsiniz ki, 'geciken adalet, adalet değildir'...

... Yaklaşık 35 aydır mahkemeniz kaleminde bekletilen Yzb. Murat EREN dosyasını mahkemeniz, hiç değilse bu ay içinde gündemine alıp, karara bağlamalıdır...

Eminim ki mahkeme heyetini teşkil eden başkan ve bir çok üye şu günlerde oruç tutmaktadırlar...

Bilmenizi isterim ki; gecikmekte olan adaletiniz nedeni ile, her geçen gün; onu beklemekte olan yakınlarının ve adaletin tecellisini bekleyen milyonların gözlerinin içine baka baka Yzb. EREN'in hakkını yemiş olacaksınız..!

Orucunuz Hak nezdinde kabul, Ramazanınız mübarek olsun....

Hürmetlerimle.

Candan YILDIZHAN

CHP, taraftar grupları kadarını bile yapamadı - Nahit Duru
Gündem çok yoğun. Her an, her saniye değişiyor, belki de özellikle değiştiriliyor.  Başkanlık konuşurken, Başbakan ve AKP genel Başkan krizi çıkıyor ortaya, sonra terör, Kilis'e IŞİD tarafından atılan bombalar, burada yaşayan insanların kenti terk etmeleri, daha niceleri...

Muhalefet, özellikle MHP kendi derdinde.

Kendisinden çok şey beklenen CHP  ise, gündem oluşturmak bir yana, AKP'nin yarattığı suni gündemi takipte bile zorlanır hale geldi.

Bir konuya odaklanacakken, hemen gündem değişiyor, özellikle değiştiriliyor ve CHP izlemekten yorgun düşüp, unutuyor adeta önemli konuları...

İnsanlarımız kimi olayları anımsatmakta kararlı muhalefete...

Ülker Stadyumu Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Spor Kompleksi'nden Fenerbahçelilerin, Türk Telekom Arenadan Galatasaraylıların,  Vodafone Arenadan Beşiktaşlıların, Antalya Arenadan Antalyalıların ve bazı stadyumlardan Atatürk Cumhuriyet'ine inanmış sporseverlerden tek ses yükseliyor:

"Türkiye laiktir, laik kalacak"

Stadyumlarda, Spor Salonlarında - özellikle Karşıyaka ve Fenerbahçe- seyircilerinin sesleri  Meclis Başkan'ı İsmail Kahraman'ın "Laiklik yeni anayasada olmamalıdır" iddiasının ardından daha yaygın ve gür çıkmaya başladı.
İzmirli ayakta, miting yapıyor, laiklik diye haykırıyor.

Muhalefet, özellikle de Atatürk ilkelerini Partisi'nin ambleminde taşıyan CHP,  spor severler, İzmirliler kadar olamadı.

"Sert muhalefet yapacağını" bir televizyon programında açıklayan  CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuyu önce sosyal medya hesabından, sonra 26 Nisan'daki grup toplantısında gündeme taşıdı.

Kılıçdaroğlu, sosyal medya hesabına özetle, "Laiklik her şeyden önce bir toplumsal barış ilkesidir. Toplumsal barışımıza çoktandır kastedenlerin bu ilkeyi yok saymasına şaşırmamalıyız. Laiklik, herkes dinini özgürce yaşasın diye var. Dini kirli hesaplarınıza daha fazla alet etmeyin artık" diye yazdı.

CHP Genel Başkanı, Partisi'nin grup toplantısında ise, konuya ilişkin şunları söyledi:

“Laiklik din ve vicdan özgürlüğü demektir. Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir demektir. Devlet etnik kimlik ve inanç konusunda kör olmalıdır...Laiklik toplumsal barışımızın en temel güvencesidir. Ben sayın Meclis Başkanı’na sormak isterim. Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. Hala mı ders almadın? Siyaset kurumu benim inancıma vatandaşımın inancına müdahale edemez. Laiklik o müdahaleye imkan vermeyen bir düzenlemedir. Laiklik eşitliğin de güvencesidir. Laiklik insan olmak, insana saygı duymaktır.”

Sonra, sonrası yok... CHP'den bireysel çıkışlar, bir suç duyurusu dışında...

Yıllar öncesine Ecevit'in genel sekreter, genel başkan olduğu dönemde böyle bir olay yaşansaydı CHP ne yapardı.

Eskiler bilir, İsmet İnönü başta olmak üzere tüm CHP'liler laikliğe çok önem vermiş, bu nedenle irtica ile mücadele etmişti. Bu gelenek son yıllara kadar devam ettirilmiş sonra askıya alınmıştı.

Neyse, Ecevit'in yetkili olduğu dönemlere uzanalım.

CHP kurmayları, CHP genel sekreterinin veya  genel başkanının sahaya inmesi planlamayı yapar, hemen yaşama geçirirdi.

Sonra Ecevit, yurdun dört bir yanında halkla buluşurdu. Buralarda halka; başta Cumhuriyet'in kazanımlarını, laiklik, başkanlık sistemi, terör, yolsuzluklar,  kiralık işçi yasası , edilen yeminlere aykırı davranmak olmak üzere bütün konuları anlatır, onları ikna ederdi.

Büyük bir olasılıkla halkla buluşmasını da, bugün iktidarın yoğun güvenlik önlemleri altında bile gidemediği, ya da kenarda köşede toplantılar yapabildiği Güneydoğu'dan başlatırdı.

CHP 'nin "sert muhalefetten" anladığı, grup toplantısında veya televizyonlarda yüksek sesle konuşmaksa yandık.

Hani  meşhur öyküdür, sessizliği ile tanınan adama sormuşlar:

"Adın ne?"

"Mülayim "

"Sert olsa ne yazar"

CHP'nin işi de böyle galiba...
Nahit Duru abcgazetesi

Yan çizen ve kaçan kazanıyor Nahit Duru
Duyarsız bir iktidar, çoğunluğu duyarsız bir toplum.
Terör her gün can alıyor, iktidar meydan okuyor, şehit haberleri düştüğü evleri yakıyor...
AKP iktidarı gelen şehitler karşısında tek şey söylüyor:
"son terörist yok olana kadar mücadele edilecek"
Halkımız alkışlıyor, ellerine kan oturuncaya kadar.
Dokuz ay öncesine kadar , "müzakere süreci sürüyor. Terörü bu yöntemle bitireceğiz" diyen iktidarı yine aynı kişiler alkışlıyordu.

Birlikte yürürlükleri fetocularla menfaat çatışması çıkana kadar, hakimlerine, savcılarına arka çıkan, tüm kumpas davalarda "savcı" olduklarını ilan eden iktidar yine alkışlanıyordu.

Şimdi, eski yol arkadaşlarını tutuklatan, iktidar yine alkışlanıyor.


Fetocuların önemli bölümü yurt dışına kaçtı, kaçamayanlar tutuklandı, şirketlerine kayyum atandı, malları haraç mezat satıldı.
Sözde şike davasında, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım'ın "suç duyurusu" üzerine iki yıl sonra bu olayda kumpas kuranlar da göz altına alınmaya başlandı.
İktidar, o günlerde sözde şike davasında da fetoculara sahip çıkmıştı, bugün her olayda olduğu gibi "aldatıldığını" söylüyor.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Dostları Suriye lideri Esat, düşmanları Esed oldu, Libya lideri Kaddafi can yoldaşlarıydı, linç edildi sessiz kaldılar, hatta "NATO'nun Libya'da işi ne" dediler sonra  Libya'ya NATO ile birlikte müdahale ettiler.

Çelişki yumağı, duyarsız, tutarsız, dün söylediğini inkar eden, yan çizen  bir iktidar...

İktidar, dokunulmazlıkları kaldıracağını ilan ediyor, ancak öyle bir anayasa değişikliği getiriyor ki, hukukçulara göre anayasaya aykırı. Milletvekilleri, komisyonda kendilerini savunmadan dokunulmazlıkları kaldırılacak.

Esas dokunulmazlıkları kaldırılması gerekenler dışarıda bırakılmış.

Bu da alkışlanıyor.

CHP kürsü dokunulmazlığı dışında tüm dokunulmazlıkların kaldırılmasını istediğinde iktidarın verdiği yanıt çok ilginç:
"Yargı bağımsız değil. Hepiniz tutuklanabilirsiniz"

Aslında durum böyle ise, itiraf ettikleri gibi, yargı AKP'nin kontrolünde ise, neden korktuklarını anlamak mümkün değil.

Hâlâ Ankara'da yargıçların var olduğu gerçeğinden mi çekiniyorlar?

İktidar döneminde nereye el atıldı ise ellerinde kaldı.

TMSF'nin el koyduğu bankalar, şirketler büyük bir gizlilik içinde elden çıkarılıyor. Ne var ki, devleti, milleti dolandıranların yine büyük bölümü yurt dışına kaçıverdi.

Mehmet Karamehmet ve Erol Aksoy gibi bir kaç iş adamı dışında büyük bölümü başka ülkelerde günlerini gün ediyorlar.
TMSF yurt dışına kaçma ihtimali olanları gözetim altına almak, kurdurdukları şirketleri bulmak yerine, bir bölümüne sanki göz yumdu.

Bunlardan bir kaçını da hem daha önce çalıştığım gazetede, hem de bu sütunlarda yazdım. Bir Allah'ın kulu bu nedir diye sormadı.

Soramadığını kişiler, şimdi yurt dışında, bir kısmı hapis cezasına çarptırılmasına karşın kaçmayı nasıl başardı? Hatta bunların arasında İnterpol tarafından arananlar bile var.

Üzülerek söylemek gerekirse, bu konuda TMSF kadar iktidar da suçlu.

Ne yazık ki, ülkeyi soyanlar, dolandıranlar korunuyor, arka çıkılıyor sanki.

 Nahit Duru abcgazetesi

Müsamere ve şehitlerimiz - Nahit Duru
Her gün şehit haberleri ile sarsılıyor ülkemiz. İktidar ve muktedir terörün kökünü kazıdıklarını söyleyip duruyorlar, gözlerimizin içine baka baka.

Bir oyun oynanıyor. Bir tiyatro eseri değil sahneye konan. Yalnızca bir müsamere... Hem de ilkokul düzeyinde bir müsamere.

Öylesine ki, birileri ilkokulda başladıkları oyunu şimdilerde politika sahnesinde sürdürüyor sanki.

AKP genel başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, öğretmenlere bir anısını anlattı...


İlkokulda Müzeyyen öğretmeni, müsamerede "Başbakan sen olacaksın" demiş. Ve o Başbakan rolünü oynamış.
Aradan yıllar geçiyor, bu kez bir başka hocası aynı şeyi söylüyor ve "Başbakan sen olacaksın" diyor.

Müsamere sürüyor.

Müzeyyen hocası bir senaryoya göre oynatmış Ahmet Davutoğlu'nu. Çok başarılı olmuş.

Bu kez Ahmet Davutoğlu'nun karşısına Recep Tayyip Erdoğan çıkıyor. Önce Dışişleri bakanlığı koltuğuna oturtuyor. Yazdıkları senaryoya göre, "komşularla sıfır sorun" deyip, hiç dost komşu bırakmıyorlar.  Bütün komşularla, sorun tavan yapıyor.

Davutoğlu, Büyük Ortadoğu projesi için, projenin eş başkanı ile çalışıyor.

Eş Başkan, bu gelişmeden çok memnun kalıp, O'nu bu kez Başbakan rolü ile sürüyor sahneye.

Önceleri de Avrupa Birliği  müsamerecisi vardı anımsarsınız. AB ile hiç bir konuda anlaşma sağlayamadığımız, müzakerelerin durduğu müsamereyi sürdüren.

Hep beraber, müsamereye devam.

Bir zamanlar da teröristlerle müzakere yapmışlardı, kamuoyuna açık müsamere gibi. Akil diye tutturdukları adları büyük birilerini de sahneye sürerek.

Teröristler silahları ile dolaşırken güvenlik güçlerine "görmeyin, ateş etmeyin, operasyon yapmayın, boş verin" dedikleri.

Bunun sonucunda da 1,5 yıl gibi bir sürede eşkiya kentlerde yerleşecek, her türlü hazırlığı yapacak , silahlanacak, sonra da yüzlerce şehit. Sayısını yetkililerin bile anımsamadığı.

Suriye sınırımız bu süreçte kalbura dönüyor, tıpkı yol geçen hanı gibi. Teröristler cirit atıyor.

Müsamere sürüyor.

Şam'da namaz kılacaklardı, şimdi üç milyona yakın Suriyeli ülkemizde.

Hem PKK, hem IŞİD tehdit ediyor, toplu kıyım yapıyor.

Ülkeyi yönetenler, hala terörün belini kırdıklarını iddia ediyor...

Ve müsamere sürüyor.

Bu müsamere bitene kadar kaç çocuk öksüz kalacak, kaç ana ağlayacak. Şehit sayısı ne kadar artacak.

Müsamereniz batsın, batsın da terör bitsin... Şehit cenazeleri bir an önce sona ersin.

Bu arada müsamere ABD turnesinde... PYD terör örgütüdür diye tuttursunlar, ABD'de, PYD'nin sorun olmayacağını söylüyorlar.

Yahu bu senaryoyu kim yazdı. Çelişkiler yumağı bir senaryo... Ne olur söyleyin de bilelim, PYD terör örgütü mü değil mi?

Türkiye'de doğru söyler, ABD'de şaşar mı diyeceğiz.

Nahit Duru abcgazetesi

Hapse girme özgürlüğü! - Nahit Duru

Nasıl bir Türkiye'de yaşıyoruz. CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ileri sürdüğü gibi "ülke yarı açık cezaevi" mi ? Yoksa özgürlüklerin sınırsız olduğu, ileri demokrasinin yaşandığı bir ülke mi?

Bu soruya yanıt vermeden önce 1980 12 Eylül dönemine göz atmak gerekiyor.

ARAYIŞ dergisinde birlikte çalıştığımız kardeşim Mehmet Erdül, bir söyleşisinde benim hapishaneden çıkıştaki bir cümlemden söz edip, sosyal medyada paylaşmış.

12 Eylül döneminde Bülent Ecevit'nin yayın hayatına kazandırdığı Mart 1982'de Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatılan, ARAYIŞ dergisinde yayınlanan ortak bir yazı nedeniyle hüküm giymiş, Ulucanlar Ceza ve Tutukevinde cezamı çekmiştim.

1982 yılının Şubat ayının son günleri. Cezaevinin önü ana baba günü. Annem Nadide Duru, babam rahmetli A. Kemal Duru, ağabeyim Cahit Duru, eşi Gülsün, amcam, kızım ailenin diğer bireyleri, Arayış'ta ve Gençlik ve Spor Bakanlığında birlikte çalıştığımız arkadaşlarım ve her şeye karşın bir kaç gazeteci...

Önce hasret giderme, kucaklaşma... Bu arada, gazeteci kardeşlerimden biri "Bir şeyler söyle de haber olsun. Biz de görevimizi yapmış olalım" diyor.

Benim verdiğim yanıt özgürlük üzerine oluyor:

"Ben hapse girme özgürlüğümü kullandım. Özgürlüğün hepsi güzel"

Bu söylediklerim, hiçbir gazetede yer almadı. Yalnızca Arayış dergisinde yayınlandı.

Arayış'ın kurucusu ve yayın danışmanı Bülent Ecevit de, cezaevine girerken, hapiste olması  ile dışarıda olması arasındaki ayrımı şöyle dile getirecekti:

"Dışarıda tutsak olmaktansa, hapishanede özgür olmayı tercih ederim.”

Ecevit, özgürce düşünme ve bunu yayma Hakkı'ndan söz ediyordu bu sözleri ile.

Gerçekten o tarihlerde dışarıda özgürlük ve çoğunlukla hukuk da yoktu. Emir komuta zinciri ile insanlar hapse atılıyor, yaşları büyütülüp dar ağacına gönderiliyordu.

Gazeteler, dergiler kapatılıyor, gazeteciler sorgusuz sualsiz mahkum edilip hapse atılıyordu.

Darbecileri eleştirmek, darbeciye darbeci demek, hüküm giymek ve yayın yasağı, gazete ve dergilerin kapatılması için yeterliydi.

Sıkıyönetim komutanı tarafından dava açılması istenen bir gazetecinin, bilim adamının hüküm giymemesi olası değildi.

Günümüzde de, iktidarı elinde tutanların mahkemeleri etkileyen sözleri "emir" sayılıyor, derhal davalar açılıyor, gazeteciler, bilim insanları tutuklanıyor, Anayasa mahkemesinin verdiği kararların tanınmayacağı açıklanıyor, yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesinin kararlarına uyma zorunlunu olmadığı ileri sürülebiliyor. Kendi getirdikleri hak arama yollarını bile daraltma yolları aranıyor.

İnsanların yaşam haklarının korunamamasına "kader" , "alın yazısı" gibi sözcüklerle mazeret aranıyor.

Sonra da hak ve hukuktan söz ediliyor.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, özgürlükler ortadan kaldıran 12 Eylül'ün "beşi bir yerde"si aradan yıllar geçtikten sonra yargılandılar. Ve en azından halk vicdanının yanı sıra yargıda tarafından da mahkum edildi.

Günümüz de ise, iktidar ve muktedir herkese korku salıyor, kimi gazeteciler ve gazeteler "fabrika ayarlarına" dönüyor, 180 derece çark ediyor, köşe yazarları, özgürlüklerin yok edilmesine vurgu yapacaklarına argo başlıklarla, ona buna "alçak" sıfatı yakıştırarak günü geçiştiriyor.

Şunu unutmamak gerekir; korku toplumu yaratılmasına, özgürlüklerin sınırlandırılmasına, yok edilmesine medya ses çıkarmazsa,- tabii yandaşları kastetmiyorum-  ülkede özgürlük kalmaz ve hapishanede bile özgürce düşüncenize pranga vurulur.

Döneklere, çark edenlere, fabrika ayarlarına dönenlere, yetmez ama evetçilere, 2'nci cumhuriyetçilere ve akil adam geçinenlere ilanen duyurulur.

Nahit Duru abcgazetesi

Nazım'dan kalemini satanlara mektup - Nahit Duru

Olaylar diz boyu...
Sarraf'ın ABD'de tutuklanması hakkında yandaş medyada tek satır bile yok, diğer gazeteler ve televizyonlar duyuruyor haberi. Kimi heyecanla, kimi gönülsüz.
Gazetecilerin yargılanmalarına ilişkin haberler de bazı medya guruplarında görülmezken, bazıları ayrıntılı olarak veriyor.
Şehit haberleri ise, gazetelerde tek sütun, televizyonlarda da üçüncü dördüncü sırada verilmeye başlandı. Yani olağan sayılıyor, denildiği gibi terörle ve şehit haberleri ile yaşamaya alıştık havası yaratılıyor.
Ancak, cumhurbaşkanının, başbakanın konuşmaları, terörle mücadele haberleri büyütülüyor nedense.

Her dönemde iktidar gazeteleri, merkez gazeteler ve muhalif gazeteler olmuştur. 1980 öncesi örneklemek gerekirse Mustafa Özkan'ın Son Havadis'i Adalat Partisini tutardı. Ancak, bu partiyi en acımasız eleştiren de yine Son Havadis'ti.

CHP'yi destekleyen Barış Gazetesi'nin sahibi Yaşar Aysev, en ağır eleştirilerini bu partinin genel başkanı Bülent Ecevit'e yöneltmekten çekinmemiştir.
Büyük usta, ışıklarda uyuduğuna inandığım Kurtul Altuğ ve ağabeyim Sencer Güneşsoy'un önderliğindeki 7 Gün dergisi de CHP'nin daha iyi olması, iktidara ulaşabilmesi için Ecevit'i ve yönetimini ağır bir biçimde eleştirmiş, iktidar olduktan sonra da bu tavrını sürdürmüştü.
O günlerde, gazete patronları genelde yalnız gazetecilik yaparlar ve destekledikleri fikirlerin önderlerini bile eleştirmekten çekinmezlerdi.
Ya bugün...
Günümüzde, gazeteci patron kalmadı neredeyse, bir iki kuruluş dışında.
O nedenle de medya yayın politikaları da, gazetecilerin bakış açıları da çıkara dayalı hale getirildi çoğunlukla.
Bir de düne kadar, bu iktidarı destekleyip, bugün dönen ikinci cumhuriyetçiler, yetmez ama evetçiler de demokrat kesildiler. İnsanımızın başına ördükleri çorapları unutarak.
Bunları zaten tanıyorsunuz.
Ya kalemini iktidarların emrine verenlere ne demeli?
Barış sürecini alkışlayan, ardından terörle mücadeleye övgü yağdırıp, terörün artmasından muhalefeti sorumlu tutan.
Bunlar gerçekten inançları için mi, yoksa çıkar kaygısıyla mı yazarlar bilemem.
Nedeni ne olursa olsun, yazıktır, bu milletin doğru haber alma hakkına indirilmiş bir darbedir.
Bütün bu gelişmeler, büyük usta Nazım Hikmet'in bir satılmışa yazdığı mektubu anımsattı.
Nazım'ın günümüzde iktidardakilerin her fırsatta sözünü ettiği, köprülere geçitlere adını verdiği Necip Fazıl Kısakürek'e yazdığı o meşhur mektup şöyle:
"Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin.. Necip'i necis yapma. Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin seddini, o lisan-ı mücerred dilinle babıali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.
Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili Necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme.
Eski dostun.
Nazım"


Nazım Hikmet, Necip Fazıl'ı değil de, günümüzdeki satılık kalemleri anlatmış sanki.

Yalnız, o kalemlerin büyük bölümü yarın iktidar değiştiğinde, AKP'nin en büyük korkusu olabilir. Çünkü, çok şey biliyorlar ve de satılık kiralık kalemdir bunlar. Çıkar için hemen dönerler.
Tıpkı, 1960'ların ortalarından beri tüm iktidarları destekleyen omurgasız Mehmet gibi...

Nahit Duru abcgazetesi

Büyük ozan Aşık Veysel aramızdan ayrılalı 43 yıl olmuş. Tam 43 yıl, O'nun sevgi, barış , doğa, dostluk, inanç özgürlüğü, eşitlik ve insanlık ezgileri ile ama onsuz...
Daha önce çalıştığım gazetede bir anı paylaşmıştım. Sizlere de aktarmak isterim.
Âşık Veysel’i ilk kez 1950’li yılların başlarında Malatya’da İstanbul Sineması’nda dinlemiştim. Dakikalarca ayakta alkışlanmıştı.
Babam rahmetli Kemal Duru Malatya PTT Müdürü idi… Konserden sonra Aşık Veysel'i babamın odasında görünce elimiz ayağımız dolaşmış, ellerine sarılmıştık. O anlatmış biz dinlemiştik.

Aradan yıllar geçti, 1960’lı yılların sonunda Ulus Gazetesi’nde çalışıyorum.
Yılların dostu Savaş Bağcan geldi. Bağcan, o günlerde Ankara Tunalı Hilmi Caddesinde Beethoven Kulüp’ün sahibi… Cem Karaca adında bir genç sahneye çıkıyor kulüpte. Daha önceleri de Barış Manço gelip gitmişti.

O tarihlerde Ruhi Su Bulvar Palas’ta, Esin Afşar Hattuşaş kulüpte sahne alıyorlar.
Savaş Bağcan da Âşık Veysel’i istiyor kulübüne… Ankara’daymış Âşık… Hergele Meydanı’nda Sivaslıların kaldığı bir otelde imiş. Aşık bulundu, ertesi gece otelden alınıp kulübe götürüldü.
Aşık Veysel Cem Karaca’yı büyük bir dikkatle dinledi, rakısını yudumlarken… Büyük ozan, Karaca’nın sesine hayran kalmıştı. O'nun çok iyi bir şarkıcı olacağını söyleyip duruyordu. Veysel usta Kulübü de beğenmişti.

Kulüp çalışanları bu övgülerden sonra, büyük ustanın program yapacağına iyiden iyiye inanmışlardı.
Savaş Bağcan’ın önerdiği para da o güne göre müthişti… Belki de bir çok sanatçının hayal bile edemeyeceği bir ücret.
Ancak, Veysel Usta tarihe geçecek bir cümle ile reddedecekti teklifi; “Yeğenim, ben bu namıssız rakıyı hep mezeyinen içtim. Ama hiç rakı mezesi olmadım” diyerek...
Savaş Bağcan, kardeşleri üzülmüşler, ancak Aşık Veysel'in bu duruşuna da hayran kalmışlardı.
İçkisini keyifle içen Veysel Usta, herkesin kendisi gibi içemeyeceğini bildiğinden olacak ki, rakı sofralarına türkü söylemek istememişti…
Savaş, bu olayı her vesile ile anlatarak, ona duyduğu saygıyı tekrarlar olmuştu.
Veysel, tüm ezgilerinde sevgiyi, doğayı, dostluğu, doğruluğu anlatıp durmuştu.
O büyük insan ki,  AKP’lilerin her fırsatta eleştirdiği  Atatürk’ün ölümü üzerine ağıt yakmıştı, o ağıttan birkaç dörtlük:

“Ağlayalım Atatürk'e / Bütün dünya kan ağladı /Başbuğ olmuştu mülke/
Geldi ecel can ağladı
İskender-i Zülkarneyin /Çalışmadı buncaleğin / Her millet Atatürk deyin /
Cemiyet-i akvam ağladı
Atatürk'ün eserleri /Söylenecek bundan geri / Bütün dünyanın her yeri / Ah çekti vatan ağladı
Bu ne kuvvet bu ne kudret / Vardı bunda bir hikmet  /  Bütün Türkler İnönü İsmet / Gözlerinden kan ağladı
Uzatma Veysel bu sözü / Dayanmaz herkesin özü / Koruyalım yurdumuzu
Dost değil düşman ağladı”

Gözleri küçük yaşta kör olan, ancak bu dünyayı, Türkiye'yi, gözleri görenlerden daha iyi gören büyük aşık.
Bugünlerde din adına, ırkçılık adına yapılan katliamları yaşasaydı kahrolurdu kuşkusuz.
Tıpkı şu dizlerdeki gibi haykırırdı:
"Bu nasıl kavgalar çirkin döğüşler /Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız / Yolumuza engel olur bu işler / Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız
...Hedef alıp dövüştüğün kardeşin / Seni yaralıyor attığın taşın / Topluma zararlı yersiz savaşın / Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız..."
 Nahit Duru abcgazetesi

 

Almanlara mı? Valiye mi? - Nahit Duru
İstanbul'da güpegündüz, bomba patlıyor. Ankara patlamasının üzerinden bir hafta geçmeden.
Bu gelişme günler önce tahmin ediliyordu. Almanya konsolosluklarını ve okullarını terör nedeniyle tatil ettiğinde, İstanbul Valiliği alelacele bir açıklama yaparak, "bu tür haberlerin, terör örgütlerine müzahir kişilerce ülkemizin huzur ve güvenliğini bozmak amacıyla ve kasıtlı olarak yayılmaya çalışıldığını" ileri sürüyordu.
İstanbul valiliğinden 7 Mart günü yapılan açıklama sosyal medyada ve basında çıkan haberlerin doğru olmadığı da iddia edilerek, özetle şöyle deniyordu:
"Bu çerçevede ülkemizde bulunan bazı yabancı ülke temsilciliklerinin de 'teyide muhtaç duyumlarına'  dayalı olarak ve yetkili kurumlarla irtibata geçmeden tedbirler geliştirmeye çalıştığı ve kamuoyumuzu olumsuz etkileyebilecek tasarruflarda bulunduğu görülmektedir. Devletimiz, binlerce yıllık devlet tecrübesine dayalı olarak bütün kurumlarıyla her türlü olumsuzluğun üstesinden gelecek güç ve kararlılığa sahiptir. Halkımızın sadece yetkili mercilerin yapacağı resmi açıklamalara itibar etmesini, kaynağı ve amacı kuşkulu sansasyonel ve gayri ciddi haber ve söylentileri dikkate almamalarını kamuoyuna saygı ile duyururuz."
Bu açıklamadan iki gün sonra İstanbul İstiklal Caddesinde canlı bomba olayı yaşanıyor. Yine ölüm, yine yaralanma... Otuzaltı yaralının arasında  12 de yabancı uyruklu bulunduğu da açıklanıyor. Sultanahmet patlamasının ardından yabancıların bulunduğu bir bölgede canlı bomba olayı manidar gelmiyor mu?
Ve en önemlisi, İstanbul Valisi Vasip Şahin iki gün önce yaptığı "sansasyonel, gayrı ciddi haber ve söylentileri ciddiye almayın" açıklamasını unutup, olay yerinde de açıklama yapıyor.
İstanbul Valisi Vasip Şahin, ilk açıklamasında Beyoğlu kaymakamlık binası önünde canlı bomba saldırısı meydana geldiğini belirtiyor. Vali, ikinci bomba iddialarının sansasyonel olduğunu iddia ediyor. Ne var ki, Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, ikinci bombadan söz ediyor valiyi yalanlarcasına ve gerekli önlemlerin alındığını söylüyor.
Şahin, iki gün önce yaptığı açıklamaya güvenerek, huzurla sokağa çıkan insanların yaşamlarını yitirmelerinden, yaralanmalarından sorumlu mudur, değil midir?
Bana göre bu olayda önemli sorumlulardan biri Vasip Şahin'dir.
Tabii, iktidar, İçişler bakanı sorumsuzdur demiyorum. Kaldı ki, onlar ülkedeki tüm terör olaylarından ve yaşamını yitiren insanlardan, şehit düşen güvenlik güçlerinden sorumludur.
Bunlar, yaşamını yitiren, yaralanan yurttaşlarımızın sorumluluğunu yaşadıkları sürece taşıyacaklardır, vicdanları varsa, bu azabı hep yaşayacaklardır.
Bundan kurtulmanın yolu, sorumluluğu kabullenip, görevlerinden aflarını istemektir. Onlar istifa etmiyorsa, daha yetkili olanlar, sorumluları görevlerinden azletmelidir.
Ve Alman istihbarat örgütleri, Türkiye'nin istihbarat örgütlerinin bir kaç adım önünde... Onlar uyarıyor, önlem alıyor, İstanbul'un Valisi Şahin, bunu yalanlıyor, "sansasyonel ve gayrı ciddi haberler" diye nitelendiriyor.
Şimdi şunu sormak gerekiyor, "gayrı ciddi" olan Almanların uyarısı mı, yoksa, iktidar ve İstanbul valisi mi?
Öte yandan, kimi yetkili ve yetkisiz ağızlar, "terörle yaşamaya alışmamız" gerektiğini söylüyorlar.
Biz terörle yaşamaya alışmayacağız. Bizi terörle yaşamaya mahkum eden iktidara alışamadığımız gibi...

 Nahit Duru abcgazetesi

Faili ölü geçirme başarısı
Bu nasıl bir iştir.
Ankara Emniyeti aylardır vekaleten yönetiliyor. Vekil geçen hafta isyan etti, bu koşullarda görev yapamayacağını ifade edip, görevden affını istedi. O'nun yerine bir başka vekil atandı. Üç gün sonra da...
MİT Müsteşarı istifa etti, AKP'den milletvekili olmak için aday adayı olarak başvurdu. Yani, "ben bu işi yapmak istemiyorum, Milletvekili olarak hizmet etmek istiyorum "dedi.
Ancak, irade "Hayır, sen bu görevi istemesen de sürdüreceksin" diye diretti.
Sonra istihbarat zafiyeti nedeniyle, yalnızca Ankara'da üç canlı bomba olayı yaşandı yüzlerce insanımızı yitirdik. İstanbul, Suruç, Diyarbakır'da patlayan canlı bombaları da eklersek durum vahim ötesi.
Biri vekil "vekil olarak görev yapamıyorum" , diğeri "ben bu işi yapmak istemiyorum" diyor, sonrası malum...
Pazar günü Ankara'nın göbeğinde, kalbinde,  bombalı araç patlatılıyor ve onlarca insanımız yaşamını yitiriyor, çok sayıda yurttaşımız da yaralanıyor.
Hemen "güvenlik toplantısı" yapıyor iktidar, olay olup bittikten sonra.
İnsanlarımızın yaşamını yitirmesinin, yaralanmasının ardından yapılan toplantı sonrası İçişleri Bakanı Efkan Ala bir açıklama yapıyor. Açıklamanın satır başları ilginç:
"Güvenlik zafiyeti yok"
"Saldırıyı lanetliyoruz"
"Ciddi bulgulara ulaşılmıştır"

"Terörle mücadelede kararlılığımız hiçbir şekilde engellenmeyecektir."
"milletimize huzur ve güven için ortaya koyduğumuz mücadelenin devam edeceğini söylemek istiyorum"
Devlerin en tepesindekiler de, "yurttaşlara itidal" tavsiye ediyor, "endişe duyulmaması" gerektiğini söylüyor.
Herhangi bir yurttaş, en azından bir kaç sorumlunun istifa etmesi gerektiğini söyler, olayın ciddiyetini ortaya koyardı.
Sorumlusu yok, olayın.
Kaldı ki, insanlar artık masal dinlemek değil, can güvenliklerinin sağlanmasını istiyor.
Biraz ciddiyet, biraz sorumluluk...
Halkın can güvenliği yokken, Devletin zirvesindekiler koruma ordusu ile dolaşıyor. Ancak, otobüs bekleyen, servisle evlerine gitmekte olan, barış için yürümek isteyen yurttaşlarımız, teröristlerce öldürülüyor, yaralanıyor...
İyi de bu insanları Devlet korumayacak ise, kim koruyacak.
Yurttaşların can ve mal güvenlikleri kim tarafından teminat altına alınacak?
İktidar bu soruya yanıt vermiyor, vermiyor?
Bir de güvenlik zafiyeti olmadığını iddia edenler ciddi mi, bizimle dalga mı geçiyorlar?
Ankara'da yaşayan bir yurttaş olarak altını çizerek söylüyorum:
"Ankara'da bal gibi güvenlik zafiyeti var."
17 Şubatta Merasim sokak patlamasının ardından 2-3 gün kent girişlerinde göstermelik çevirmeler yapıldı. Sonra, sonrası Allah'a emanet.
Patlama olduktan sonra, faili ölü geçirmek veya kimliğini açıklamak bir başarı olarak kabul edilebilir mi?
Daha önce de yazmış, istihbaratın önemine vurgu yapmıştım.
Doğru istihbarat ve bu bilgi doğrultusunda gerekli önlemleri almak.
Ama görünüyor ki, ortada ne istihbarat, ne de alınan önlem var...
İstihbaratın önemi bu denli açıkken, iktidar, ölü geçirilen fail ile övünüyor.
İyi de, MİT, Jandarma, Emniyet istihbarat örgütleri ne yapıyor?
MİT ve Ankara Emniyetini yazdık. Biri görevi istemiyor, diğeri vekaleten görev yapılamayacağını açık açık söyleyip gidiyor. Jandarma da diğerleri ile aynı merkeze bağlanmış vaziyette.
ABD büyükelçiliği kendi yurttaşlarını canlı bomba için uyarıyor.
Ya iktidar ne yapıyor.
Milleti uyarmak bir yana, istemeyen  birini müsteşarlıkta tutuyor, "vekaleten güvenliğin sağlanamayacağı" ima eden kişiyi alıp, yerine yeniden vekil atıyor.
O nedenle de meydan teröristler kalıyor.
Ciddiyetsizlik ve sorumsuzluk.

Nahit Duru abcgazetesi


12 Mart darbesi, Ulus Gazetesi'ne yapıldı
Başlığa belki inanmayacaksınız ama, doğru. 12 Mart darbesi CHP'nin yayın organı Ulus Gazetesi'ne yapıldı.
Bugün bir çok kişinin bilmediği bir gerçeği yazacak ve 12 Mart'ın bir başka penceresini açacağım.
Ulus gazetesinde çalışıyoruz. Genel Yayın Yönetmenimiz ışıklarda yatsın Cemal Saltık - Cemal baba-  Haber Müdürünüz Sertaç Tözün - Sertaç ağabey-...
12 Mart muhtırası TBMM'de okunmuş, Saltık ve Tözün 13 Mart gazetesinin hazırlığını yapıyorlar.
O sırada, Gazetenin CHP adına imtiyaz sahibi Bülent Ecevit'in yayından sorumlu olarak görevlendirdiği Prof. Besim Üstünel, Turhan Erker ve Prof. Haluk Ülman  gazeteye inerek, - CHP Genel Merkezi gazetenin üst katındydı - Cemal Saltık'la birşeyler konuştuktan sonra yazı işleri odasına geçtiler.
Cemal baba ve Sertaç ağabeyin suratları çok asık. Biz ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
CHP adına yayından sorumlu olan bu üç kişi, yazı işlerinde görevli sayfa sekreterleri ile bir şeyler yapıyorlar.
Sonradan öğreniyoruz ki, Prof. Ülman, Prof. Üstünel ve Erker, Ulus Gazetesi'nin yıldırım baskılarını hazırlamışlar.

Biz 13 Mart Gazetesi'nin taşra haberlerini henüz tamamlamıştık ki, kapı dışından öyle bir ses duyduk ki, donup kaldık:
" Cemal bu ne rezalet"
Haykırarak içeri giren CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'ydü. Ve elinde Ulus Gazetesi'nin yıldırım baskıları vardı.
Ulus Gazetesi'nin o gün peş peşe yapılan üç baskısının başlığı farklıydı.
" Asker muhtıra verdi"
" Hükümet istifa etti"
" Demirel şapkasını alıp gitti"

İsmet İnönü'yü kızdıran Ulus Gazetesi'nin yıldırım baskılarının bu üç başlığı idi.
Cemal baba ve Sertaç ağabey dilleri döndüğünce anlatmaya çalışıyorlar, ancak, Paşa'nın tansiyonu bir türlü düşmüyor, sesi daha da yükseliyordu.
İsmet İnönü'nün Cemal babaya söylediği şu sözler bizim sessizce beklediğimiz haber merkezi salonundan da duyulmuştu:
"Bana bak Cemal! En kötü parlamenter sistem, en iyi diktatoryadan, en iyi askeri rejimden daha iyidir. Bunu unutmayın, askeri darbeyi, muhtırayı övmek manasına gelen bu başlıkları nasıl atarsınız?"
Saltık, olabildiğince sakin kalarak olayı özetledi.
Paşa, "Gazetede senin adın yazıyor, izin vermeseydin." diyerek geldiği gibi odayı hışımla terk etti.
İsmet paşa bir yandan, askeri rejimin parlamentoyu feshetmemesi için uğraşırken, diğer yandan da Ulus Gazetesi'nin CHP'ye, CHP'nin demokrat imajına zarar vereceğini görmüştü. Çalışanların bu olayda bir kusuru yoktu. Ancak, paşa kötü niyetlilerin elinde gazetenin partiye zarar vereceğine inanmıştı.
İnönü, Ulus Gazetesi'nin demokratik gelişmeye darbe niteliğindeki TSK muhtırasını övme anlamına yorumlanabilecek haber başlıklarını bir türlü kabullenememişti.
Ve o günlerde, Ulus gazetesini kapatmaya karar verdiğini yakın çalışma arkadaşlarına açıklamış, gazetenin devri için çalışma başlatmıştı.
Çalışma sonlanacak, Ulus Gazetesi'nin adı Barış olarak değiştirilerek Yaşar Aysev, Vedat Dalokay ortaklığına devredilecekti. Ve gazetenin CHP ile ilgili tüm bağı 1 Ağustos 1971 tarihinde kesilecekti.

İnönü, 27 Mayıs dahil tüm darbelere karşı çıkmış, askeri vesayet altında kurulan mahkemelerin verdiği idam kararlarının uygulanmaması için çaba göstermişti.
Bugün arkalarından ağıt yakanların ağababalarının ortalarda görünmediği günlerde İsmet İnönü; Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idamlarının durdurulması için 27 Mayıs ihtilalinin başı Cemal Gürsel'e mektup yazacak ancak başaramayacaktı. 12 Mart'ı izleyen günlerde ise Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın kararlarının TBMM'de oylaması sırasında da idamlara karşı çıkacaktı.
Özetle, İsmet İnönü çok partili sisteme geçildikten sonra, elinden geldiğince iktidarları uyarmış, çok partili sistemin devamı ve demokrasinin zarar görmemesi için çaba harcamıştı.
İnönü, söylenenlerin aksine, tek adamlığa karşı çıkan, tek partili dönem yerine çok partili sistemi getirmiş bir demokrattı.
İsmet paşa, ne diktatör olma hevesine kapılmış, ne de diktatörlük hevesine kapılanlara izin vermişti.
Ya günümüzde... Birileri parlamenter sistemden, Mustafa Kemal Atatürk'ün bile kabul etmediği başkanlık rejimine geçme konusunda her yolu deniyor.
İsmet paşa sağ olsaydı, kendisine özgü üslubuyla ya "maskaralar" ya da "hadi canım sen de" derdi hiç kuşkunuz olmasın.

Nahit Duru abcgazetesi

Faşizmin dünü ve 12 Mart
12 Mart günleri.
O günleri özellikle bilmeyenler yazıyor, konuşuyor, ahkam kesiyor. Faşizmin, kol gezdiği bir dönem için özellikle CHP ve İsmet İnönü suçlanıyor.
Sonda  söylemem gerekeni başta yazayım; o günlerin tek gerçeği, İsmet  İnönü'nün a'dan z'ye izlediği politikayla, TBMM'nin kapatılmasını, feshedilmesini önlemesidir. Kaldı ki, İsmet Paşa tüm kararları hem TBMM ortak grup - Meclis ve Senato grupları - toplantısında, hem de Parti Meclisi'nde tartıştırmıştır.
12 Mart günü Türkiye radyolarının saat 13’teki bülteninde ilk haber olarak muhtıra okunacaktı.
Muhtırayı verenler Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Orgeneral Muhsin Batur'du. Öncelikli muhatap Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dı.
Aynı gün, muhtıranın Meclis'te okunması konusunda tartışma çıkacaktı. Ne var ki, muhtıra okunacak, Başbakanlık görevini sürdüren Süleyman Demirel istifa edecekti.
Bazı kişiler, her zaman olduğu gibi, askerin bu hareketini alkışlarken, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü 15 Mart günü CHP ortak grubu toplayacak ve muhtıraya karşı olduğunu ilan edecekti.
İnönü “Parlamento böyle bir baskı altında kaldıktan sonra artık görevini yapacak halde değildir. İcranın emri altında bulunan kumandanların takdir edeceği veya tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak veya kalmayacak, böyle bir düzen demokratik düzen değildir” diyecekti.
İsmet Paşa “reform hükümetine” hayır derken bir “seçim hükümeti" kurulmasını istiyordu.
24 saat sonra Türk Silahlı Kuvvetleri, muhtırayı alkışlayanların hevesini kıracak “9 Mart” grubu olarak bilinen "devrimci" diye nitelenen 1 amiral ve 35 albayı emekli  edecekti.
Bu arada, aracılar İsmet Paşa'yla görüşüyor, TSK'dan haber iletiyordu. Bunlar Paşa'ya TSK'nın isteklerini kabul etmediği takdirde, parlamentonun feshedileceğini fısıldıyorlardı.
İnönü, ikna edilmişti.
İnönü, kamuoyu önünde Ordu'nun bir an önce demokratik hayatın işlemesini istediğinin anlaşıldığını söyleyecek, özel konuşmalarında ise, askerin isteklerinin yerine getirilmemesi halinde TBMM'nin dağıtılma ihtimalinin yüksek olduğuna vurgu yapıyordu.
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Süleyman Demirel ve İnönü ile görüşecek, tarafsız başbakan fikrini desteklemelerini isteyecekti. İnönü Cumhurbaşkanı ile görüşmeye giderken Genel Sekreteri Bülent Ecevit'i de götürecekti.
“Tarafsız Başbakan” olarak Nihat Erim’in adı 19 Mart’ta ortaya çıktı. Nihat Erim durumu Kemal Satır aracılığı ile İnönü’ye duyurdu. İnönü, CHP'den istifa etmesi koşulu ile Erim'in hükümet kurmasını kabul edecekti. Ancak, Ecevit Erim'in başbakanlığına karşı çıkıyordu.
Ecevit 21 Mart günü Genel Sekreterlikten ayrılırken, "Muhtıra hükümete karşı değil, bana, ortanın soluna verilmiştir. Bu bir darbedir. İktidara gelmek üzere olan ortanın soluna karşı yapılmıştır" diyecekti. Ancak, kulislerde Genel Sekreterlikten istifasının nedeni olarak Erim'in başbakanlığını "içine sindirememesi" olduğu ileri sürülecekti.
12 Mart muhtırası da, 12 Eylül darbesinde olduğu gibi Atatürk'ün adı kullanılacak, ancak onun ilkelerine ihanet edilecekti.
İki darbe de faşizm uygulayacaktı. 12 Mart'ta Sadi Koçaş "balyoz" harekatını gerçekleştirecek, bunun sonunda 1961 anayasası kuşa çevrilecek, özgürlükler kısılacak, hatta yok edilecekti.
12 Eylül'de de hukuk rafa kaldırılacak, anayasanın değişmesi bile 5 kişinin dudakları arasından çıkacak iki cümle ile değişecekti.
Her iki olayda da, sansür uygulanacak, haberlere yasaklar getirilecek, "muhbir vatandaşların" yönlendirilmeleri ile, gazeteciler, aydınlar tutuklanacak, yaşı küçük büyük, suçlu - suçsuz bakılmaksızın gençler idam edilecekti.
12 Mart sonrasında CHP tarafından izlenen politikalarda, İsmet Paşa'nın haklı olduğu tek konu TBMM'nin açık tutulmasını sağlamaktı. Ecevit'in dediği gerçekleşseydi, parlamento açık kalabilir, ülke seçime götürülebilir miydi?
Ecevit, gerçekten muhtıraya mı karşıydı, yoksa yıllardır rekabet içinde olduğu Nihat Erim'in başbakanlığına mı?
Önemli mi? Belki...
Keşke, İnönü, Demirel ve Ecevit 12 Mart'ı kendi bakış açılarından değil de yansız olarak anlatmış olsalar, kafamızda oluşan soru işaretlerini yok etselerdi.
Ancak, tüm darbelerin, muhtıraların demokrasimizi geri götürdüğü, haklarımızı tamamen yok saydığı unutmamak gerekiyor.
9'uncu Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel'den esinlenerek söylemek gerekir.
İster askerlerden, ister sivillerden gelsin darbe darbedir ve darbeler faşizmi getirir.
O nedenle de en kötü parlamenter sistemin bile yaşatılması şarttır.

Nahit Duru abcgazetesi


Sata sata bitiremediler ama enkaz devralmışlar - Nahit Duru
AKP iktidarı ortalığı  karıştırmaya, gündem değiştirmeye bayılıyor. Son olarak da First leydi Emine Erdoğan ortaya çıktı ve AKP dönemine kadar olan Cumhuriyet dönemini "enkaz" olarak niteledi. Cumhurbaşkanı da, Anayasa Mahkemesinin Can Dündar ve Erdem Gül konusunda verdiği karara uymayacağını açıkladı. Emine hanımın sözleri unutuldu, Erdoğan'ın söylemi gündeme oturdu.
Erdoğan'ın söylemi çok su kaldırır. Bu tartışma uzar gider.
O nedenle de, unutturulmaya çalışılan, Emine Erdoğan'ın AKP'nin devraldığını iddia ettiği "90 yıllık enkaz" konusundaki görüşlerimin devamını yazmayı sürdüreceğim.
İşte, sata sata bitiremedikleri Cumhuriyet'in kuruluşundan 1950 yılına kadar; Atatürk, İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde CHP iktidarının ekonomi ve sanayi alanında yaptıklarının geniş bir özeti:
1923'te Atatürk'ün en büyük iki eseri CHP ve Cumhuriyet kuruldu.
1924: Gölcük'te ilk tersane ünitesi ve Devlet Demiryolları kuruldu; İstanbul - Ankara arasında ilk uçak seferi yapıldı. Türkiye İş Bankası ve Türkiye Tütüncüler Bankası kuruldu. İlk  milli sigorta Anadolu Sigorta faaliyete geçti. Bursa'da Karacabey Harası, İstanbul'da Liman İşleri inhisarı kuruldu. 1920'de Atatürk tarafından kurulan Anadolu Ajansı, Anonim Şirkete dönüştürüldü. Gazi Orman Çiftliği kurulmaya başlandı.
1925: Eskişehir Cer Atölyelerinde demiryolu malzemesi üretecek birimler hizmete girdi. Adana Mensucat Fabrikası üretime başladı. Türkiye'nin ilk betonarme köprüsü Menderes Nehri üzerine yapıldı. İlk Cumhuriyet altını basıldı. Tayyare Cemiyeti'nin katkılarıyla Ankara'da Türk yapımı ilk planör uçuruldu. Şeker Fabrikaları kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.

1926: Demir Çelik Sanayii’nin kurulmasına ilişkin kanun yayımlandı. Türk Telsiz Telefon Şirketi kuruldu.  Eskişehir Uçak Bakım İşletmesi açıldı. Yabancı gemilere tanınan ayrıcalıkları kaldıran Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi.  Alpullu Şeker Fabrikası işletmeye açıldı. Ankara otomatik telefonu işletmeye açıldı. İstanbul'da inşaat demiri üreten ilk haddehane faaliyete geçti. Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri kuruldu. Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı. (1950'li yıllarda Adnan Menderes hükümetince kapatılana kadar bu fabrikada toplam 112 savaş uçağı üretildi.) Bakırköy Çimento Fabrikası kuruldu. Uşak Şeker Fabrikası işletmeye açıldı.

1927: Teşviki Sanayi Kanunu kabul edildi. Bünyan Dokuma Fabrikası hizmete girdi. Ankara - Kayseri ve Samsun - Havza - Amasya demiryolları açıldı. Bursa Dokumacılık Fabrikası açıldı.

1928: Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alındı. Haydarpaşa-Eskişehir-Konya ve Yenice-Mersin Demiryolları yabancılardan satın alındı. Ankara Çimento Fabrikası ve Ankara Numune Hastanesi açıldı. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü kuruldu. İstanbul Bomonti'de Türk Mensucat Fabrikası hizmete girdi. Amasya - Zile ve Kütahya - Tavşanlı demiryolu açıldı. Malatya Elektrik Santralı açıldı. İstanbul'da Üsküdar, Bağlarbaşı ve Kısıklı'da tramvay hatları açıldı.

1929: Gaziantep'te Mensucat Fabrikası, Ayancık Kereste Fabrikası işletmeye açıldı. Mersin- Adana demiryolu yabancılardan satın alındı. Trabzon Vizera Hidroelektrik Santralı hizmete girdi. İstanbul'da Fatih-Edirnekapı tramvay hattı işletmeye açıldı . Anadolu-Bağdat, Mersin- Tarsus Demiryolları ile Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı. Kütahya- Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolları açıldı. Paşabahçe Rakı ve İspirto Fabrikası hizmete girdi.
1930: Ankara - Sivas  ve Kayseri Şarkışla Demiryolu Hattı ulaşıma açıldı. Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası açıldı. İstanbul Galata Köprüsü'nden 70 yıldan beri alınan köprü geçiş ücreti kaldırıldı.

1931 : Bursa- Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı. Gölbaşı - Malatya demiryolu açıldı. Tekel Genel Müdürlüğü ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu.

1932 : Devlet Sanayi Ofisi (DSO) kuruldu. Samsun- Sivas, Kütahya - Balıkesir ve Ulukışla - Niğde demiryolları hizmete açıldı. Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası işletmeye sokuldu. Sanayi Teşvik Kanunu ile toplam 1473 işletme teşvikten yararlandırıldı. İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı. Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu.

1933: Eskişehir Şeker Fabrikası açıldı. Sümerbank resmen faaliyete geçti. İstanbul - Ankara arasında düzenli uçak seferleri başladı. Adana-Fevzipaşa ve Ulukışla - Kayseri demiryolu açıldı. İller Bankası ile Zonguldak Yatırım Bankası ve Kayseri Milli İktisat Bankası kuruldu. Havayolları Devlet İşletmesi kuruldu. Samsun- Çarşamba demiryolu hattı yabancılardan satın alındı. Halk Bankası kuruldu. Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.

1934: Bandırma- Menemen- Manisa ile İzmir -Kasaba , Basmane Afyon demiryolu yabancılardan satın alındı. Keçiborlu Kükürt Fabrikası , Turhal Şeker Fabrikası, Isparta Gülyağı Fabrikası üretime başladı.  Kayseri Uçak ve Motor Fabrikasında üretilen ilk uçağın deneme uçuşu yapıldı. Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikasının açılışı yapıldı. Süttozu Fabrikası Bursa'da açıldı. Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası işletmeye açıldı. Demiryolu Elazığ'a ulaştı.
1935: Aydın Demiryolları yabancılardan satın alındı. Amortisman Sandığı kuruldu. MTA (Maden Teknik Arama) Enstitüsü, ETİBANK , Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş., Türkkuşu kuruldu. İstanbul Rıhtım Şirketi yabancılardan satın alındı. Ankara'da troleybüs hattı işletmeye açıldı. Fevzipaşa - Ergani - Diyarbakır demiryolları açıldı. Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası ile Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası işletmeye açıldı. Afyon - Isparta demiryolu açıldı. Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası ve  Ankara Mamak'ta Gaz Maskesi Fabrikası hizmete açıldı.

1936: Kabotajın Deniz Yolları İdaresi'ne geçmesi sağlandı. Ankara Çubuk Barajı açıldı. Edirne-Sirkeci Şark Demiryolları yabancılardan satın alındı. Haydarpaşa Numune Hastanesi hizmete girdi. Sümerbank Malatya İplik ve Bez Fabrikası, İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası hizmete girdi. Elazığ Şark Kromları İşletmesi kuruldu. İzmir Havagazı Şirketi ile İstanbul Telefon Şirketi yabancılardan satın alındı.

1937 : Sümerbank Konya Ereğlisi Dokuma Fabrikası üretime başladı. Kozlu Kömür İşletmeleri yabancılardan satın alındı. Çatalağzı - Zonguldak ve  Diyarbakır - Cizre demiryolu açıldı,Toprakkale - İskenderun demiryolu yabancılardan satın alındı. Ankara'da ilk Bira Fabrikası kuruldu. Ankara'da Motorlu Tayyarecilik Okulu açıldı. Urfa'da Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği ve Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası üretime başladı. Denizbank kuruldu. İstanbul ve Trakya Demiryolları yabancılardan satın alındı. Yozgat Termo-Elektrik Santralı hizmete verildi.
1938: Gemlik Suni İpek Fabrikası açıldı. İzmir Telefon Şirketi yabancılardan satın alındı. Ankara Radyoevi hizmete girdi. Divriği Demir Madenleri ile Bursa Merinos Fabrikası faaliyete geçti. Murgul Bakır İşletmeleri satın alındı. Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü kuruldu. Eskişehir İspirto Fabrikası açıldı. İstanbul Elektrik Şirketi yabancılardan satın alındı. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) kuruldu. Sivas - Erzincan demiryolu açıldı. Giresun'da Fiskobirlik kuruldu.

1939: Diyarbakır Ergani Bakır İşletmesi hizmete girdi., Karabük Demir Çelik Kok Fabrikası,  Karabük Demir Çelik Boru Fabrikaları üretime başladı. İstanbul'da yabancıların işlettiği Tramvay Şirketi tesisleri ve Tünel İşletmesi devralındı. Bursa ve Mersin elektrik tesisleri ile Adana Elektrik Şirketi devletleştirildi. Sivas Demiryolu Makineleri Fabrikası kuruldu. Aydın'da 4000 köylüye toprak dağıtıldı. İstanbul'da İETT kuruldu. Karabük Demir Çelik Fabrikası Yüksek Fırınları hizmete girdi. Ankara Havagazı Şirketi devletleştirildi. İlk Türk denizaltısı Haliç'te denize indirildi. Sivas - Erzurum demiryolu açıldı. (Cumhuriyetin ilk 15 yılında kazma kürekle yapılan demiryolu 3.000 kilometreye ulaştı.) Tekirdağ Şarap Fabrikası hizmete açıldı.
1940 : Kozabirlik, Türk Petrol Şirketi , Ereğli Kömür, Garp Linyitleri İşletmeleri kuruldu. Haliç’te yapılan ikinci Türk denizaltısı donanmaya katıldı.

1941: Gebere Barajı açıldı. Petrol Ofisi kuruldu. Türk Hava Kurumu Ankara'da uçak fabrikası faaliyete geçti. THY Yurtiçi uçuş merkezlerini 11'e çıkardı.

1942: Ankara Etimesgut'ta üretilen ilk Türk uçağı deneme uçuşları yaptı. Dalaman ve Hatay Devlet Üretme Çiftlikleri kuruldu. İlk Türk ilaç fabrikası Eczacıbaşı İlaç Fabrikası Levent'te açıldı.

1943: Ticaret ve Sanayi Odaları, Esnaf Odaları ve Ticaret Borsası Kanunu kabul edildi. Zonguldak - Kozlu demiryolu açıldı. İstanbul'da Atatürk Bulvarı ile Ankara'da Gençlik Parkı açıldı. Diyarbakır - Batman Demiryolu faaliyete geçti. Seyhan Regülatörü  ve Sivas Çimento Fabrikası açıldı.

1944: Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) kuruldu. İzmit Klor Alkali Fabrikası hizmete girdi. İzmit Selüloz Fabrikaları işletmeye alındı. Türk Hava Kurumu'nun Ankara'daki uçak fabrikasında 140 eğitim uçağı, ambulans uçakları ve çok sayıda planör üretildi. İzmit'te Gazete ve Sigara Kâğıdı Fabrikası açıldı. Yeşilköy'de yerli sermaye ile üretilen ilk Türk özel yolcu uçağının denemesi yapıldı. Mersin Limanı hizmete açıldı. Gaziantep Havaalanı açıldı.Fevzipaşa - Malatya, Diyarbakır - Kurtalan demiryolu hizmete girdi. Sakarya'da Ziraat Alet ve Makineleri Fabrikası üretime başladı
1945: Şirketi Hayriye devlet tarafından satın alındı. İskenderun Limanı hizmete girdi. Türkiye ilk defa yerli ampul üretimine başladı. Çiftçiyi ve Köylüyü Topraklandırma Kanunu kabul edildi. Ormanlar koruma amacıyla devletin mülkiyetine geçti. İstanbul -Londra, İstanbul - Paris uçak seferleri başladı.
1946: İşçi Sigortaları Kurumu yürürlüğe girdi. İstanbul - Ankara arasında yataklı tren seferleri başladı. Elazığ Tekel Şarap Fabrikası hizmete girdi.
1947: Palu - Genç demiryolu açıldı. Rize Çay Fabrikası hizmete girdi. Eskişehir Demiryolu Takım Fabrikası hizmete girdi.
1948: Köprüağzı - Maraş demiryolu açıldı. Çatalağzı Termik Santralı hizmete girdi. Ankara Etimesgut'ta kurulan Uçak Motor Fabrikası hizmete girdi.
1949: Porsuk Barajı açıldı.  İstanbul'da Kartal- Yalova araba vapuru hattı açıldı. Sümerbank Ateş Tuğla Fabrikası Filyos'ta açıldı. Muş'ta Alparslan Devlet Üretme Çiftliği kuruldu. Murgul Bakır İşletmeleri üretime başladı.
Emine hanımın sözünü ettiği enkaz bu.
Kaldı ki, 1950 ile 2002 yılları arasında yapılan devlet yatırımları yok bu saydıklarım arasında. Barajlar, fabrikalar, rafineriler, elektrik santralları ve daha niceleri.
AKP iktidarının Demokrat Parti dönemi ile ilgili bir sıkıntısı yok. Onun derdi CHP dönemi.
O nedenle de CHP döneminde döşenen demiryollarını bir küçümsüyor, AKP'nin yetkilileri.
Beğenmediklerinden demiryollarına bir göz atalım.
1923 ile 1950 arası kazma kürek kullanılarak, teknolojiden uzak, zor koşullarda tüneller açılarak tam 3 bin 764 kilometre demiryolu yapılmış. Demokrat Parti döneminde, 1950-2003 yılları arasında yalnızca 945 kilometre demiryolu döşenmiş.
Çok övünülen, AKP'nin ilk 10 yılında modern araçlarla kazandırılan demiryolu uzunluğu toplam 1086 kilometre. Bu da yılda ortalama 108 kilometre demiryolu döşendiği anlamına geliyor. Yani, 1920'lerde 30'larda, 40'larda döşenen yıllık 139 kilometre demiryolunun altında.
Bu da övünülecek değil, susulması, ilk 27 yılın koşulları ile kıyaslanırken utanılması gereken bir sonuç.
AKP'nin çok eleştirdiği CHP iktidarı döneminde yapılan , ekonomik işleri, kurulan fabrikaları sıralamaya çalıştım.
Hala anlamayanlar çıkarsa yapacak bir şey yok. Tekrar edeyim. Bu dönemde yapılanlar bu iktidarın hayallerine sığmaz. Onlar yapmayı değil, satmayı bilirler.
Not:
1923 - 1950 arasında tüm bu eserler yaratılırken ve yatırımlar gerçekleştirilirken tek kuruş bile borç alınmadığı gibi, Osmanlı'nın bıraktığı Düyun-u Umumiye borçları da son kuruşuna kadar ödenmiş, 1929 dünya krizi yaşanmış, 2'nci dünya savaşı tüm dünyayı sarsmıştır.

Nahit Duru abcgazetesi

Hayalini bile kuramazsınız ! (1) - Nahit Duru
" CHP'nin tek parti diktatörlüğünde ne yapıldı Allah aşkına?"
" CHP'ye soruyorum; Yahu senin bu memlekette dikili bir ağacın mı var?"
"Bu cibilliyetsiz partinin bu ülkeye hiçbir katkısı olmamıştır"
"CHP iktidarında bu ülkede bir taş üstüne taş kondu mu?
Bu sözler AKP yöneticilerine ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ait...
Son olarak da First leydi Emine Erdoğan hanımefendi de buyurmuşlar.
"Artık yeni bir kavşaktayız. Türkiye'nin 90 yıllık enkazını kaldırdık. Fakat enkazın altından büyük meseleler çıktı."
Hanımefendi bu konuşmayı, "enkaz" diye nitelediği 90 yılın başlangıcı Cumhuriyet sayesinde yapabildiğini unutarak, kürsüde ağzına geleni söyleyebiliyor.
Bu sözleri ile, CHP üzerinden Atatürk'le, Cumhuriyet'le, İnönü'yle, Cumhuriyet Devrimleri ile hesaplaşma kervanına Emine Erdoğan da katılmış oldu.
CHP'nin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek başına iktidarda bulunduğu dönem 1923-1950 arasıdır. Bu dönemin 1923-1945 tarihleri arasında şimdi diğer partilerde görev alanların babaları, dedeleri şu ya da bu şekilde görev almışlardır. Ancak bunlar o dönemde kendi geçmişlerinin de bulunulduğunu unutup ver yansın etmekten çekinmezler. Çünkü halkımızın belleğinin zayıf olmasına güvenirler.
CHP, daha sonra kısa sürelerle iktidar olmuştur. Ancak, AKP'lilerin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın karaladığı dönem özellikle. 1923-1950 arası yani Atatürk ve İsmet İnönü dönemleridir.
Çok partili siyasi yaşama CHP döneminde geçildiğini, sendikaların o tarihlerde faaliyete geçtiğini, parklara halk kürsüleri kurulduğunu, burada insanların her türlü derdini dile getirdiğini ya bilmezler, ya da bilmezden gelirler.
Devrimlerin peş peşe gelmesini, kadın erkek eşitliğinin kurulmasını, kadınlara seçme ve seçilme hakının verilmesini içlerine sindirmemişlerdir.
Bir gecede tüm halkın harf devrimi ile cahil kaldığını da öne sürerler ki, bu doğru değildir. Yeni harflere geçiş için belirli bir süre eski harfler de kullanılmıştır. Kaldı ki, 1923'te okuma yazma bilenlerin nüfusa oranı yüzde 2,5, kadınlarda binde 7'dir. Bu oran 1927'de yüzde 10'a, harf devriminden sonra 1935'te yüzde 20'ye yükselmiştir.
CHP'nin 27 yıla sığdırdığı, devrimleri, sosyal hizmetleri, eğitim reformları, özgürlükçü adımları özetle şöyle:
1923: Cumhuriyet Halk Partisi Kuruldu. CHP Genel Başkanlığına Mustafa Kemal Atatürk seçildi. Ankara Başkent ilan edildi. Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanlığına seçildi.
1924: Hilafet kaldırıldı.  Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından hazırlanan yeni Anayasa kabul edildi. Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) yasalaştı. İlköğretim zorunlu hale getirildi. Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası kuruldu. Milli Sahne Ankara'da ilk tiyatro olarak kuruldu. Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. İmam Hatip Mektepleri açıldı. Hukukta kadılık sistemi 169 sayılı Mehakimi Şer'iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatına Ait Ahkamı Muaddil Kanun ile tamamen kaldırıldı.
1925: Danıştay kuruldu. Osmanlı'da köylülerden alınan Aşar Vergisi kaldırıldı. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kuruldu. Adana ve Bergama Müzeleri açıldı.
1926 : Uluslararası saat ve takvim uygulanmasına başlandı. Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi. Kanunla kadın erkek eşitliği sağlandı. Amasya, Sinop ve Tokat Müzeleri açıldı.
1927 : İstanbul Radyosu  yayına başladı. Ankara Arkeoloji Müzesi ve Sivas Müzesi kuruldu. Okullarda karma eğitime geçildi. Köy Öğretmen Okullarından ilki Kayseri'de açıldı. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kağıt parası tedavüle çıkarıldı. İzmir Müzesi açıldı. Ankara'da Çocuk Sarayı açıldı. İlk düzenli radyo yayını İstanbul'da gerçekleştirildi
1928: Laiklik Cumhuriyetin temel ilkesi olarak kabul edildi. Türk Halkına okuma-yazma öğretmek için Millet Mektepleri açıldı. 1936'ya kadar 16-45 yaş arası yaklaşık 3 milyon kişiye temel eğitim verildi.)  Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü kuruldu. Türk Eğitim Derneği (TED) Atatürk'ün koruyuculuğunda Ankara'da kuruldu. Türk Vatandaşlığı Yasası kabul edildi. Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkındaki kanun kabul edildi.  İlk defa Kadınlar Mahkemelerde Avukat olarak görev aldılar.  Ankara'nın ilk büyük oteli Ankara Palas açıldı. Hıfzıssıhha Enstitüsü kuruldu.
1929 : Yeni Türk harfleriyle ilk posta pulları basıldı. Kadınlar Belediyelerde seçme ve seçilme Hakkı'nı elde etti.
1930 : Ankara Etnografya Müzesi halka açıldı. İstatistik Genel Müdürlüğü kanunu çıkarıldı.
1931 : 10 ilde Bölge Sanat Okulları açıldı. Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu. Uluslararası ölçü birimleri kabul edildi. Türk Tarih Kurumu kuruldu.
1932 :  Halkevleri açıldı. (1951'de Demokrat Parti-Adnan Menderes hükümetince kapatıldıklarında 478 Halkevi, 4322 Halk Odası vardı.) Türk Dil Kurumu kuruldu. Türkiye Milletler Cemiyetine üye oldu.
1933 : İstanbul Üniversitesi kuruldu. Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
1934 : İlk Türk Operası sahnelendi. Kadınlar birçok Avrupa ülkesinden önce Milletvekili seçme/seçilme hakkı tanındı. Kıyafet devrimi yürürlüğe girdi. Soyadı Kanunu kabul edildi.
1935 : Haftasonu tatili Cumartesi - Pazar olarak kabul edildi. Amortisman Sandığı kuruldu. İlk Arkeolojik kazı Alacahöyük'te başladı. Ayasofya müze olarak ziyarete açıldı. Ankara'da Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi açıldı.
1936 : Motreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Çanakkale ve İstanbul Boğazlarında askerden arındırılmış bölgelere Türk askerleri yerleştirildi. Ankara'da Devlet Konservatuarı açıldı. Haydarpaşa Numune Hastanesi hizmete girdi. İzmir Enternasyonal Fuarı açıldı.  Ankara 19 MayısStadyumu hizmete açıldı.
1937 : Ziraat Bankası Kanunu kabul edildi. İstanbul Resim Heykel Müzesi açıldı. Ankara'da Motorlu Tayyarecilik Okulu hizmete girdi. Urfa'da Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği üretime geçti.
1938 : Ankara Radyoevi hizmete girdi. Türk askerleri Hatay'a girdi. Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu. Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü kuruldu
1939 : Aydın'da 4000 köylüye toprak dağıtıldı. İstanbul'da İETT kurıldu. Fransız askerleri Hatay'dan çıkartıldı, Hatay Türkiye'ye katıldı  Milli Piyango İdaresi kuruldu. Unkapanı Atatürk Köprüsü açıldı.
1940 : Köy Enstitüleri kuruldu. (Toplam sayısı 21'i bulan köy enstitüleri 1954 yılında Adnan Menderes Hükümeti tarafından tamamen kapatıldı.)  İstanbul Radyo İstasyonu hizmete  Taksim Gezi Parkı İstanbul'da açıldı. Eğitim amaçlı Halk Odaları kuruldu. İlk etapta 141 Halk Odası açıldı. Ankara'da Milli Halk Kütüphanesi Hizmete girdi.
1941 : Elazığ'da Cüzzam Hastanesi açıldı.
1942 : Türk Devrim Tarihi Enstitüsü kuruldu. İlköğretim seferberliği başladı. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açıldı. Dalaman ve Hatay Devlet Üretme Çiftlikleri kuruldu. Bursa, Denizli, Mersin, Çorum ve Urfa'da Kız Sanat enstitüleri açıldı. Atatürk Devrim Müzesi açıldı.
1943 : İstanbul'da Atatürk Bulvarı açıldı. Ankara'da Gençlik Parkı düzenlendi. İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü kuruldu. İstanbul'da Yıldız Parkı açıldı.  Ankara Fen Fakültesi öğretime başladı. Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) kuruldu.
1944 : Türk Hava Kurumu'nun Ankara'daki uçak fabrikasında 140 eğitim uçağı, ambulans uçakları ve çok sayıda planör üretildi. (Ankara, Kayseri ve Eskişehir'deki Uçak ve Uçak Motoru Fabrikalarının tamamı 1950'li yıllarda Adnan Menderes hükümeti tarafından kapatılmıştır.) Yeşilköy'de yerli sermaye ile üretilen ilk Türk özel yolcu uçağının denemesi yapıldı. Anıtkabir'in temeli atıldı. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) kuruldu.  İzmir'de Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu açıldı.
1945 : Türkiye Birleşmiş Milletler'e kurucu üye olarak  Balıkesir, Van, Rize, Erzurum, Erzincan ve Çankırı'da lise ve enstitüler açıldı. Çiftçiyi ve Köylüyü Topraklandırma Kanunu kabul edildi. Ormanlar koruma amacıyla devletin mülkiyetine geçti. İstanbul -Londra, İstanbul - Paris uçak seferleri başladı.
1946 : Ankara Üniversitesi öğretime başladı.  İstanbul ve Ankara Gazeteciler Cemiyeti kuruldu. Türkiye'nin ilk çok partili seçimleri yapıldı.
1947 : Heybeliada Senatoryumu hizmete girdi. İstanbul Açıkhava Tiyatrosu açıldı. İşçi ve İşveren Sendikaları Kanunu kabul edildi. Türkiye Dünya Sağlık Örgütüne üye oldu.  İstanbul'da İnönü Stadyumu açıldı.
1948 : Türkiye Milli Talebe Federasyonu kuruldu. Milli Kütüphane hizmete girdi.
1949 : Emekli Sandığı kuruldu. Türkiye İnsan Hakları Bildirgesini onayladı. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü kuruldu. Türkiye Avrupa Konseyi'ne kabul edildi.
"CHP ne yapmış?" sorusunun yazıya sığdırabildiğim yanıtları.
27 yıla sığdırılan devrimleri iktidar hayal bile edemez demiştim. Bunlar statükoyu muhafazadan yana, tutucu, hatta geriye dönüş özlemi içindedir.
AKP iktidarı, ancak yapılanları yıkmaya çalışır, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü döneminde yapılan iktisadi işletmeleri ve devlet yatırımlarını satar.
Şu unutulmamalı ki Türkiye Cumhuriyeti sağlam temeller  üzerinde kurulmuştur. Sarsabilirsiniz, ancak, asla yıkamazsınız.
Not: Yaşar Kemal'i yitireli bir yıl olmuş. Dostum, ağabeyim Yaşar Kemal'i sevgi, saygı ve özlemle anıyorum. Işıklarda uyusun.

Nahit Duru abcgazetesi

12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı alkışlayanların tümü günümüzde demokrat kesildi.  O dönemlerde sıkıntı çeken, darbelere ve girişimlerine karşı çıkıp, hapislerde çürüyenlere ise “darbeci”,  yaftasını takıldı,

Yarın 12 Mart’ın yıldönümü. Bu darbe yalnızca üç gencin haksız idam edilmesine, onlarca gencin devlet tarafından katledilmesine,  hapislerde çürümesine, işkence görmesine neden olmadı. Atatürk tarafından kurulan bir gazetenin de sonlanmasına yol açtı..12 Mart’ta Ulus Gazetesi’nde çalışıyordum. Genel Yayın Yönetmeni Cemal (Baba) Saltık'tı. İmtiyaz sahibi ise CHP adına Genel Sekreter Bülent Ecevit’ti ve henüz istifa etmemişti.

Muhtıra radyoda okunduktan, Demirel istifasını açıkladıktan sonra, Yazıişleri’ne  gazeteden sorumlu CHP Parti Meclisi üyeleri  gelerek,  ikinci, üçüncü  baskıları yaptırdılar.

Aynı gün saat 18:00 sıralarında CHP Genel Merkez binasının alt katında bulunan Ulus Gazetesi’nden içeri,  bağırarak bir kişi girdi. Bu, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'den başkası değildi   ve elinde bir tomar gazete vardı, Genel Yayın Yönetmeni'nin bulunduğu  bölmeye geçti… Cemal Baba'ya gazeteleri göstererek, “Cemal, en kötü parlamenter sistem, en iyi askeri yönetimden daha sağlıklı ve iyidir... Bu başlıklar nedir böyle...” diye seslendi.

Baskıların başlıkları şöyleydi:
 “ŞAPKASINI ALIP GİTTİ”
 “ORDU YÖNETİME EL KOYDU”


Saltık, İsmet Paşa’ya,  bu işte katkımız olmadığını, kurul üyelerinin baskıları hazırladığını anlattı. Paşa, anlatılanlardan tatmin olmamıştı. Bir hışımla üst kattaki CHP Genel Merkezi’ne çıktı...

İnönü  o gün Ulus Gazetesi’nin  kapatılması için yakın çalışma arkadaşlarını görevlendirdi... Bu kişilerin başında da o günlerde, Paşa’nın, avukatı olan Yekta Güngör Özden vardı...

Ve, Ulus 1971'in Temmuz ayının sonunda kapatıldı, Barış adı ile yayın hayatını sürdürdü...  Artık CHP’nin yayın organı Ulus yoktu..

O gün; “ En kötü parlamenter sistemin, en iyi askeri rejimden daha sağlıklı ve iyi olduğunu” İnönü  sayesinde  bir kez daha anlamıştık...

İsmet Paşa’yı “darbeci olarak” suçlamayı sürdüren cahillerin; demokrasi konusunda O’ndan öğrenecekleri çok şey olduğuna inanıyorum…


Nahit Duru/ Yurt gazetesi

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget