2016
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

2017 Umutlu yüreklere kutlu olsun!.- Mehmet Halil Arık
2016….
Kanlı kaatil...
Rezil, kepaze, alçak yıl!...
İşte gidiyorsun…
Tüm kötülüklerinle, tüm ihtiraslarınla, tüm savaş çığırtkanlıklarınla geldin, çöreklendin. Kustun bütün pisliklerini, kinlerini, nefretlerini…
O yaratan ki; kendisiyle aldatılmışlıklarımızı bile görüp elini uzatıp kendi yarattığı kullarının kurtuluşuna katkı koymadı .
Ey 2016… Lanet sana!...
Doymayan ihtiras sahiplerini, bitmeyen kinlerini, karanlık vicdanlarını yarattığın olanaklarla besledin. Fakir daha fakirleşirken, zenginin kesesine küpler ekledin.
Soydular fırsat verdin, çaldılar imkan yarattın, aldattılar kapattın, korkuttular, yıldırdılar, sindirdiler, hesabını “Mahkeme-i Kübra” bıraktın, zaman aşımına uğrattın!...
Ölen de Allühü ekber dedi, aynı tanrıyı kutsadı, öldüren de ayni feryatla yardım diledi. kılıcı daha keskin, mermisi daha isabetli olsun diye, ne gerekirse yaptın.
Sanki, arşa yükselen “Şehitler Ölmez!” feryatlarına inat, üç tabut beşe, beşi sekize, yetmedi onaltılarara, yirmilere çıktı günlük!... Ama sen ses çıkartmadın!..
Yine doymadın!.. 40’lı, 50’li 100’lü canlar almaya başladın…
Ve yine “kanı yerde kalmayacak!” boş tesellileriyle kandırılmamıza fırsatlar sağladın!...
Ertesi günün kin ve nefretinin eserleriyle , bir önceki belayı, acıyı, kanı…kini unutturdun.
Şimdi de bir şey olmamış gibi, o muhterisleri, demokrasi ve hukuk düşmanlarını, savaş çığırtkanlarını sanki daha çilemiz dolmamış gibi, sanki “yeter -huzur istiyoruz!” dememişiz gibi, geride bırakıp defolup gidiyorsun.…
Utanmazlığın, arsızlığın, yüzsüzlüğün ve edepsizliğin jandarmalarından bir tekini bile beraberinde götürmüyorsun!... Gidişin olsun da benzerinin de dönüşü olmasın!...
Gidiyorsun ama, bunca canları yakıp, anaları ağlatıp, umutları da söndürüp öyle gidiyorsun!...
Eğitimi karanlıklara sapladın, ekonomiyi, çamura sapladın, ülkeyi Ortadoğu bataklığına attın, hukuku yıktın, Cumhuriyetin kazanımlarını yaktın, başkanlığı dayattın… daha ne kaldı geride yapmadığın!...
Defol 2016!...
Geride bıraktıklarınla, “2017’de de yedim başınız!” diyerek birikmiş kinlerin ve nefretlerini ekip de gittin giderayak!...
Şunu bil lanetli yıl!...
Çok kalmadı 2019’a…. Hatırla!...
Yine yaparız… Yine “Az zamanda çok işler” yaparız.
Emperyalizmden de uşaklarından da, bir ‘19’lu yılda kurtuluşun temelleri atılmıştı!...
Biliriz yeniden kurtuluşu!.. Hem de en karanlık günlerde.
Sevinmesin hiç kimse!... Vız gelir, 2016’nın ihtirasları, kinleri, nefretleri, yıkımları…
İşte defolup gidiyorsun!...
Ve o gidişin, yeni umutlara gebe olsun!...
Görüyor musun bir tek umutsuzluk, 2017 yeni yılı paylaşımlarında!...
Ey doymak bilmez ihtiras!..
Ey Bitmek bilmez kin!...
Ey kara vicdan!...
Ve karanlıkların öfkeli sultanı!...
Alsın seni de götürsün 2016!... Koysun münasip bir yerine!...
Dinsin gözyaşı… Bitsin kan!... Yine aydınlıklara yol alsın vicdan!....
*
Ve özgürce yaşam….
Akıl izan, vicdan pınarından sulanan,
Kula kuldan değil
Doğrudan, Doğadan armağan!...
*
Sür yeniden özgürlük tarlasını,
Derinlerdedir umut!...
Yüreğin özgürlüğe battığınca sür…
Tohum toprağa düşmekle kalmasın.,
Daha derinlere, derinlere kök salsın!...
*
Bereketli topraktır yürek!...
Muhtaç olduğun tek kudret;
İhanet içindekiler kadar cesaret!...
Ha gayret!...
*
2017 yüreklere umut olsun!....
Umutlu yüreklere 2017 kutlu olsun!.

31 Aralık 2016
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
mehmethalilarik@gmail.com

Tünay Süer: AKP Kalkışması mı?
Yeni Anayasa Komisyonu’nda CHP’li vekillerin tüm direnişlerine rağmen AKP her zamanki gibi, sayısal üstünlüğünü kullanarak yasa maddelerini komisyondan geçiriyor.
Bence komisyon filan aldatmaca ve bir tiyatro oyunu gibi…
Bu aldatmacada CHP’li vekiller boşuboşuna hem zaman kaybediyorlar, hem de yasal olmayan anayasa değişikliğinde figürasyonu oynar gibi kalıyorlar.
Sinirleniyorlar, bağırıpçağırıyorlar.
Pet şişeler karşılıklı havada uçuşuyorlar.
Allah için CHP mücadele ediyor ama…
Sonuç değişmiyor.
Ha, bazı maddeler kamuoyunun baskısı ile geri çekiliyor ama yine imam bildiğini okurcasına
AKP’nin istediği oluyor.
Bu da bizleri hasta ediyor.
MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay ise genel başkanı gibi bir muhalefet partisini temsil ettiğini unutmuşçasına, seçmenlerinden olsun utanmadan , “CHP’nin ‘rejim değişikliği’ iddiası abartılı ve ölçüsüz. Burada yapılan sadece hükümet sistemine yönelik bir değişimden ibaret” diyebiliyor.
Kuzular kurtlar, dağlar taşlar rejim değişikliğini, tek adam diktasına gidildiğini anlamışlar da güya Erkan Efendi anlamamış.
Haydi, canım oradan…
Anlamamak için ya geri zekâlı olmak lazım, ya da kara cahil.
Acaba bu zatı muhterem kendisini mi kandırıyor, yoksa bizleri mi kandırmaya çalışıyor?
Neymiş o hükümete yönelik değişim?
Anlatsa da herkes anlasa bari…
Yazıklar olsun!
                                                        ***
CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında Meclis Anayasa Komisyonu’nda kabul edilen anayasa değişikliği teklifi hakkında şöyle dedi.
“Tek adam rejimini ve diktatöryasını kurmak için alelacele Meclis’i zorlayıp bütün teamülleri zorlayıp Türkiye’de bir rejim değişikliğine kalkışmak AKP’nin kalkışması bizim asla kabul edeceğimiz bir konu değildir.
Biz bu sistemi Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra kurduk.
Bunu böyle 10 günlük alelacele bu rejim değişikliğini onlara teslim etmeyeceğimizi belirtmek isteriz.
Bunun bedeli neyse de onu ödeyeceğiz. Meydanlarda ödeyeceğiz. Sokaklarda ödeyeceğiz ve bu diktatöryayı Türkiye’nin başına musallat etmeyeceğiz.”
Evet, CHP geçte olsa uyandı ve kolları sıvadı
(Yürüyün be aslanlar. Sizi kim tutar?)
                                                        ***
Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan’da, başkanlık öngören anayasa değişikliği teklifinin Anayasa Komisyonu’nda kabul edilmesinin ardından TBMM’de basın toplantısı düzenledi.
Ve şöyle dedi.
“Türkiye’de bir rejim değişikliği anayasasıdır. Bu anayasa bir zorba devlet yaratma anayasasıdır. Anayasa tarihimizde dün TBMM Anayasa Komisyonu bir sahte anayasanın altına imza atmıştır.
TBMM’nin Anayasa Komisyonu’nda bu değişiklik teklifine ‘evet’ diyen komisyon üyeleri TBMM’nin yok edilmesine ‘evet’ demiştir. TBMM’nin tabuta konulmasına ve o tabuta 18. çivinin çakılmasına iştirak etmiştir.
Bu anayasa bu aşamadan sonra TBMM Anayasa Komisyonunun kabul ettiği şekliyle diğer aşamaları da geçer ve yasalaşır ise sokakta yürüyen hiçbir vatandaşımızın can güvenliği kalmayacaktır, mal güvenliği kalmayacaktır.
Bu anayasa bütün demokratik kanalları tıkayabilecek şekilde bir diktatör yaratma anayasasıdır. Bu demokrasiyi ve özgürlükleri demokratik cumhuriyeti tasfiye girişimidir.
Mücadele devam ediyor, mücadeleyi bırakmayacağız.
Bundan sonra önümüzdeki hedef iki türlüdür. Birincisi TBMM’den bu teklifin yasalaşmasını engellemek, geçmesini engellemektir.
İkincisi bununla eş zamanlı olarak milletimize gideceğiz. Anadolu’nun her yerinde Türkiye’de anlatacağız. Çiftçiye, ev kadınına, öğrenciye, emekliye, işçiye… Anadolu’da gerçekten egemenliği hak eden ve elinde tutan millete gideceğiz ve anlatacağız…
Evet, CHP yeniden halkın umudu olmaya başladı.
CHP Milletvekilleri Ankara ve İstanbul’da eş zamanlı çok ilginç bir tarzda basın açıklamalarını bir ağızdan okuyarak halka seslerini duyurdular.
Bu daha başlangıç diyoruz ve CHP’den ülkenin tüm geleceğinin bir kişinin iki dudağı arasına bırakmayacağını umuyor, bekliyoruz.
                                                            ***
Elektrik rezaleti…
İstanbul, İstanbul olalı böyle eziyet çekmemiştir.
Saatlerce kesilen elektrikler,
Kara kışta yanmayan kaloriferler,
Akmayan sular,
Kan ağlayan esnaflar,
Gözleri uykulu, okullara giden çocuklar,
İş yerlerine gitmeye çalışan analar, babalar,
Bir türlü aydınlanmayan sabahlar…
Kör karanlıkta yollara koyulanlar.
İnadım inat diyerek saatleri geri aldırmayanlar,
Şafak vakti evlerde yanan, sonra gün boyu,
Vakitli vakitsiz saatlerce kesilen cereyanlar,
Asansörlerde kalanlar
Devlet büyüklerinin kulaklarını çınlatıyorlardır sanırım.
Neden mi?
İstanbul, İstanbul olalı böyle zulüm görmemişti.
Tünay Süer
31.12.2016

Yeni Yıla Girerken - Gündüz Akgül
Savaş, gözyaşı, içimizi dağlayan şehit cenazeleri, yüzlerce canımızı alan lanetlenesi terör olayları nedeniyle daha çok annenin göz yaşları, bunlar yetmiyormuş gibi alçakça ve haince bir darbe girişimi ve özgürlüklerimizi kısıtlayacak bir Anayasa değişikliği çabası ile geçen 2016 yılını bitiriyoruz.
Her yönüyle içimizi acıtan bu yıla güle güle git demek içimden gelmiyor.
Gelecek yılda da ayni sorunların devam edeceği görülüyor.
Bizi yönetenler bu sorunları çözmek yerine, yönetimlerine nasıl devam edeceklerinin telaşı içindedirler.
Muhalefet partileri ise, bölünmüş durumdadırlar.
Muhalefetin görevi, yönetenlerin yanlışlarını yurttaşlara açık bir şekilde anlatıp, yönetenleri yanlıştan vazgeçirmek ve doğrularda birleşmek gerekirken…
Kimi, terör örgütleri ile aralarına mesafe koymayarak yoluna devam etmekte…
Kimi, ne yaptığının bilincinde olmayarak ve muhalefet partisi olduğunu unutarak yönetimin değirmenine su taşımakta…
Kimi, iktidara aday olmasına karşın, kendisini bir türlü anlatamaması ve çözüm önerileri yerine yönetenleri eleştirmeye öncelik vermesi…
Bu nedenlerle yeni yılda da bir şeyin değişmeyeceğini öngördüğümden umutsuzum.
Onun içindir ki birçok sorunla gelen yeni yıla da hoş geldin demek içimden gelmiyor.
Geçen yıl ayni başlıkla yazdığım 28.12.2015 tarihli yazımda, 2016 yılına şöyle seslenmiştim.
“Sana da hoş geldin demeyeceğim…
2016…
Çünkü henüz erken…
Savaşları durdurabilir misin?
Başımızın belası terörü yok edebilir misin?
Göz yaşlarımızı dindirebilir misin?
Çocukların öldürülmemesini, şeker yemelerini sağlayabilir misin?
Demokrasi, insan hakları, özgürlükler yılı olabilir misin?
İnsanlığın yüzünü güldürebilir misin?
Tüm bu güzellikler için söz verebilir misin?
Verebilirsen eğer…
Hoş geldin, safa geldin…
Başım, gözüm üstüne geldin…
Sözün buz üzerine yazılı olmasın sakın…
Geldiğin gibi…
Gideceğin günde gelecek…
O zaman sana da…
Cehenneme kadar yolun var…
Dedirtme bana…

İçim rahat herkese, yeni yılınız kutlu olsun deme olanağını sağla bana…
Sözün söz olsun…
Unutma…”
Ne yazık ki bu isteklerimin hiç biri yerine gelmedi.
Aksine artarak devam etti.
Umuyor ve diliyorum ki bu isteklerimin birçoğu yeni yılda yerine gelsin.
Ve yıl sonunda güle, güle 2017  yılı diyebileyim.
Bu karmaşık duygularla tüm dostlara yeni yılda, huzur, sağlık ve mutluluklar diliyorum…

31.12.2016
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Tarihe Düşen Vicdan Azabı - Cevat Kulaksız
Osman Bey veya Osman Gazi ya da Osman Han Osman Bey, Türkmence: Osman Gazi,) mahlasıyla Fahrüddin veya Osmancık, (1258, Söğüt – 1 Ağustos 1326, Bursa) Osmanlı Beyliği ve Osmanlı Hanedanı'nın kurucusu ve beyliğin ilk padişahı olan Türk hükümdar. Dedesi Süleyman Şah, büyükannesi Hayme Hatun (Süleyman Şah'ın eşi), babası Ertuğrul Gazi ve annesi Halime (Haime) Hanım'dır. [1]

EL ÖPTÜREN TEKFURA İNTİKAM HIRSI
Osman Bey Osmanlı Devletinin ilk hükümdarıdır. Osman (Avrupa’lılar Otman derlerdi) kelime anlamı kemik kıran demektir. Dr. Zenker’in hazırladığı sözlükte “Usum” kelimesinin çoğulu olduğu belirtilerek anlamı açıklanmıştır: “Toy kuşunun yavrusu, yılanın, canavarın yavrusu”.
Komşu olmaları nedeniyle Osmanlılar Bizans’ın komşu tekfur ve kentleri ile ilişkileri vardı.
Komşu Köprühisar Tekfuru bir incir ağaçlarının altında bir eğlence düzenlemiş, yenilip içiliyordu. Osman Bey de komşuluk hatırına bu eğlenceye davet dilmişti. Tam yemeğin ortasında Köprühisar Tekfuru birden elini uzatıp, o zamanları pek genç ve henüz tanınmayan Osman Bey’e öptürmek istemişti. Çok genç olan Osman Bey, ani uzanan eli öpmüş, fakat bu olay onun içine yer etmişti.

OSMAN BEY ILIMLI OLMASINI İSTEDİĞİ AMCASINA YAYIYLA VURDU
Çok ani olan bu el öptürme olayını Osman Bey, bir hakaret olarak saymış, ne pahasına olursa olsun bu hakaretin öcünü almak istiyordu. Bu nedenle hırs aklını o kadar başından almıştı ki, Tekfura karşı sefer yapmak için askerlerini yoldaşlarını topladı ve savaş kurulu oluşturdu. Topladığı savaş kurulunda bulunan ve Osmanlıların çok saygı gösterdikleri, yüz yaşındaki amcası Dündar Bey, Osman Bey’e sabırlı, ılımlı olmasını öğütledi. İçini kin, intikam bürüyen Osman Bey, o kadar sinirlenmişti ki yaşlı amcası Dündar Bey’e yayıyla vurdu. Yaşlı adam yeğeninin hırsla vurduğu darbesinden kurtulamadı ve öldü.
Osman Bey, hiddetinin neye mal olduğunu anlayınca çok üzüldü, çünkü öz amcasını öldürmüştü. Olan olmuştu, ama Osman Bey, komşu Tekfura karşı düşüncesini değiştirmedi; Köprühisar üzerine yürüdü. Köprühisar Türk ordusuna dayanamadı ve düştü. O bölgedeki kaleler ve küçük kentler Osman Bey’in egemenliğini kabul etti.

OSMAN BEY YURDUNU GENİŞLETİYOR.
Kâh dostlukla, kâh savaşla Osmanlı ile Bizans’ın inişli çıkışlı teması devam etti. Osman Bey’in yakın arkadaşlarından birinin oğlu Kara Ali, şirin küçük bir Rum adası olan Kalolimni’yi (şimdiki İmralı) fethetti. Bu başarıdan dolayı, bu şirin ve sevimli adada yaşayan adanın en güzel kızını Kara Ali’ye verdi. [2]
O zamanlar, henüz Suriye ve Anadolu Türklerinin resmi hükümdar olan Selçuklu Sultanı lll. Alaaddin Osman Bey’e, Bizans’tan fethedilmiş olduğu Karahisar’ı bağışladı. Bu arada Osman Bey’e, onu öteki Türk beyleriyle aynı düzeye yükselten “Beylik” unvanını verdi. Selçuklu sultanının n verdiği unvanın onayı olarak gönderdiği bir davul, bir bayrak ve bir tuğu Osman Bey saygıyla aldı.

ÖLÜM DÖŞEĞİNDE OSMAN BEY’İN ÖĞÜDÜ
Tarihe Düşen Vicdan Azabı - Cevat Kulaksız
Osman Bey, Cuma günleri Pazar kurulan meydanda kadılık görevi yapıyordu. Bu görevi tarafsızlıkla yapmakla kalmıyor, siyasal yatırım yaparak Hıristiyanlara da hoş görülü davranıyordu. Hıristiyanlar bu durumdan son derece hoşnuttu.
 Osman Bey, Komşu Bizans’tan yaptığı savaşlarla yurdunu epey genişletti. Nihayet Osman Bey, bir baba, bir hükümdar olarak görevini yapmış insan huzuru ile 1326 yılında yere serili keçe yatağında yatarken yatak çevresine çocuklarını, komutanlarını, danışmanlarını topladı ve halefi Orhan Bey’e hitaben henüz gücünü kaybetmemiş olan bir sesle, Osmanlılar tarafından yüzyıllar boyu unutulmayan bir konuşma yaptı:
“-Ruhumu ferahlatan sen, kederlenme! Beni, herkes gibi şu kötülüklerle dolu dünyada ilk nefes alışımızdan beri pençesi altında tutan yazgımın ellerinde can çekişirken görüyorsun. Ben gerçek yaşamı düşünüyorum. Geleceğin mutlulukla, zaferle, şanla dolu olsun. Senden ayrılmaya hazırlandığım şu sıralarda gözüm arkada kalmıyor. Çünkü seni yerime bırakıyorum. Şimdi son öğütlerime kulak ver.
Bütün kaygılar senden uzak olsun. Seni çevreleyen kutlulukla, asla zorba olma. Bakışlarını zalimlikten kaçır. ADALETİ GELİŞTİR VE ONU YERYÜZÜNE SÜS YAP. Bedenimden ayrılacak ruhumu, kazanacağın zaferlerle sürekli mutlu kıl. Dünyayı fethettiğin zaman da kılıcını kullanarak dinimizi yaymaya çalış.
Hıristiyan krallıklar ile hakka dayanan dostluklar kur. BİLGİNLERİ HER ZAMAN ONURLANDIR, BÖYLECE İLAHİ ADALETİ SAĞLAMLAŞTIRIRSIN. NEREDE OLURSAN OLSUN, BİR ADAMIN BİLGİN OLDUĞUNU DUYARSAN, ONU SERVETE BOĞ, ONU YÜKSELT VE ONDAN YARDIMLARINI ESİRGEME.
Orduların ve servetin seni hiçbir zaman gurulu yapmasın. Çevrende sürekli yasalarla aydınlanmış kişiler bulunsun. Yasanın ülkeleri ayakta tutan tek temel olduğuna inanarak, onu darbelerden koru. İlahi yasalar bizim tek amacımız olmalıdır. Attığımız her adımda Tanrı’ya biraz daha yaklaşalım.
Boş girişimlerle, verimsiz kavgalarla zamanını boşa harcama. Çünkü yanlış tutkular, dünya imparatorluğunun sonu olur. Bana gelince, ben inanç gücünü yaymak için çalışırım. Sen benim isteklerimi tamamlayacaksın.
Bulunacağın mevki, senin herkese karşı eli açık bir büyük önder olarak davranman gerektiriyor. Halkına karşı pek çok görevin var; ona karşı iyilik ve bağışlamayla davranırsan hanlık unvanına layık olursun.
Durmadan, halkıma karşı nasıl iyilik yapacağım diye düşüneceksin. Ancak o zaman Tanrı’nın sevgisini kazanırsın”.  [3]

YA GÜNÜMÜZDE NASIL?
Tarihe Düşen Vicdan Azabı - Cevat Kulaksız
Osman Bey, günümüzden 675 yıl önce, ölüm döşeğinde çocuklarına, bilime, bilim adamlarına bu denli önem vermelerini, onları yüceltmelerini, onurlandırmalarını, onları servete boğmalarını isterken, öğütlerken günümüzün devlet adamları, nice profesörleri, bilim adamlarını kıldan sebeplerle hapislere atmaktalar, cezalandırmaktalar. Bilim adamları çalışacak üniversite bulamamaktalar. Cumhurbaşkanının yandaş diye atadıkları rektörler, bilim adamları, profesörler arasında seç kat yapmaktalar. Atatürk zamanında Batı’nın bilim adamları ülkemize davet edilirken, günümüzde kendi bilim adamlarımız yurdunda üniversite bulamadıkları için yurdunu yavaş yavaş terk etmekteler, yurt dışında başka üniversitelerde çalışmak zorunda kalmaktalar, ya da yurdunda katledilmekteler. Hapiste olan akademisyenleri bir soruşturun, göreceksiniz. Böyle ülkede bilim de, bilim adamı da gelişmez.
Örnek mi?  Dediğimize tek bir tane örnek verelim.  Prof.Dr Servet Tanilli (1931-2011) Dersleri bir konferans niteliğinde cereyan eden ve tıka basa anfilerde izlenen Tanilli, 1970'lerde DGM'ce yargılandı. 1978 Nisanı'nda Şişli Siyasal'daki dersinden evine gitmek üzere okuldan ayrıldı ve Göztepe'deki evinin yakınında faşist saldırganların hain bir silahlı saldırısı sonucu vurularak felç oldu. Engelli arabası ile 1981'de araştırmalarını sürdürmek ve ders vermek üzere Strasbourg Üniversitesi'ne gitmek zorunda kaldı. Katledilen, hapse atılan bilim ve düşün adamlarımızı yer darlığından alamıyoruz.

TARİHE YAZILAN VİCDAN AZABI
Osman Bey öldüğü zaman mirası, bir atlının silahları ve bir çobanın araçlarından başka bir şey değildi. Yenişehir’deki evinde en ufak bir servet bulunmadı. Kendine bağlı topluluklardan aldığı vergiler arkadaşlarına dağıtılmıştı. Bir tahta kaşık, bir tuzluk, renkli iplikle işlenmiş uzun bir ceket, keten türban, tarla sürmek için birkaç çift öküz, koyun sürüsü ve Arap atları. İşte bütün serveti bunlardı. Atları oğullarına kaldı; Mezopotamya koyunlarından meydana gelen sürüsü imparatorluğa ait mallara dâhil edildi.
Osman Bey’in, oğullarına karşı şefkatle, arkadaşlarına karşı tatlılıkla, yendiklerine merhametle dolu olan kalbi, yalnızca, bir savaş kararına karşı çıkan amcasını vurduğu sopa darbesinin günahıyla burkulmuştu. Fakat bu günah da yine kalbinin kötülüğünden değil, kendisine hâkim olmayışından kaynaklanmıştı. Ölümüne kadar vicdan azabı çekti. Tarihsel olayları yazanlara emir vererek, bu yanlış davranışının özellikle tarihe yazılmasını istedi. Böylece kendinden sonra gelecek nesillere, kızgın davranışların insanı akraba katili bile yapabileceğini göstermek istedi. Amacı vicdan azabı çektiğini herkese duyurarak, insanların davranışlarına dikkat etmeleri için uyarmıştı.
Damarlarında büyük bir şiddet akıyordu. Fakat buna rağmen, halkına iyilikle, düşmanına acımayla yaklaştı. Bu nedenle kendisine “Şefkatli Osman” denildi. Halk, padişahların tahta geçme törenleri sırasında, “yeni hükümdar bütün erdemlerin yanı sıra, Osman Bey’in şefkatini de alsın” diye dua ederdi. [4]
Osman Bey’in Malhatun ve Rabia Bala Hatun diye iki eşi oldu. Bunlardan Orhan Bey Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Alâeddin Bey, Melik Bey, Savcı Bey, Fatma Hatun gibi sekiz çocuğu oldu.

OSMAN BEY’İN MEZARINA DAVUL KONDU
Osman Bey, 1326 da mutlu bir şekilde öldüğü zaman, Karahisar’daki egemenliğini göstermek üzere Sultan Alâeddin tarafından gönderilen davul ve tuğ mezarının üzerine konuldu. Ancak sonradan çıkan bir yangınla Osman Bey’in inancını ve devletin egemenliğini gösteren bu iki ulu eşyayı yok etti. Kılıcı ve sancağı imparatorluk hazinesinde olduğu gibi korundu.
Osmanlıların kuruluş yıllarıyla ilgili en büyük araştırmayı yapan Hammer [5] bu kılıcı iki sivri uçlu, enli bir pala olarak tarif etmiştir. Böyle iki uçlu ve iki taraflı keskin kılıcı ilk kez Hz. Ömer’in kullandığı anlatılır. (Hz. Ali’nin kılıcı da iki uçlu idi, “Zülfikar” olarak anılırdı). Osmanoğulları bu silahı bayraklarına işledi. Böylece bir ucu ile Asya’yı, diğer ucu Avrupa’yı tehdit eden bir simge oluşturdular.
Türklerde davul, Orta Asya’dan gelen bir gelenekti. Orta Asya’da bir Türk’e beylik verilirken ona bir davul, bir tuğ, bir silah (ok) verilirdi. Günümüzde bile bütün Türk boylarında, köylerde davulsuz düğünü düğünden saymazlar.
İslamiyet’ten önce kurulan Orta Asya Türk devletlerinde “davul”, hem varlık, bağımsızlık ve egemenlik simgelerinden biri, hem de askeri müzik topluluklarını oluşturan “tuğ takımları” ile Eski Türk inancının ve din ululuları Kamların (Şamanların) baş çalgısı olmuştur [6].
Günümüzde bile Orta Asya’da kalan bazı Türk Boylarının Şamanları mutlaka davulla ayin yaparlar. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden öğrendiğimize göre, Osmanlı padişahlarının içinde Osman Bey, aklına estikçe Orta Asya töresi olan davul çalıyordu.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

SONNOTLAR

[1]  https://tr.wikipedia.org/wiki/Osman_Gazi
[2]  Osmanlı Tarihi Alponse de Lamartine (1790-1869)  Kapı Yay. 2011 sf 15)
[3]   Osmanlı Tarihi Alponse de Lamartine (1790-1869)  Kapı Yay. 2011 sf 17-18)
[4]   Osmanlı Tarihi Alponse de Lamartine (1790-1869)  Kapı Yay. 2011 sf 19)  
[5]  Joseph von Hammer-Purgstall, (1774-1856)  Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı
[6]  http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/61.php



Bir Yetki Var Ki; Bize Göre Korkunç - Güner Yiğitbaşı
Türkiye Cumhuriyetinin rejimini değiştirecek olan ve Cumhurbaşkanlığı sistemi adı altında Anayasamıza monte edilmeye çalışılan Anayasa değişikliğine tümden karşıyız.

Bu çekincemizi baştan belirttikten sonra, şöyle bir göz attığımız değişiklik teklifinde yer alan bir maddenin özellikle dikkatimizi çektiğini belirtmek istiyoruz.

Değişiklik teklifinin 15. maddesinde yer alan bir hükümle; Anayasanın 126. maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi yürürlükten kaldırılmakta ve maddeye, “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının;kuruluş,görev,yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir.” şeklinde bir fıkra eklenmektedir.

Peki, yürürlükten kaldırılan 126. maddenin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi ne söylüyor?

Kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, birden çok ili içine alacak şekilde kurulacak olan  merkezi idare teşkilatının görev ve yetkilerinin kanunla düzenleneceğini söylüyor, başka bir anlatımla, topu Türkiye Büyük Millet Meclisinin 550 milletvekilinin iradesine ve sorumluluğuna bırakıyor.

Yani, halen yürürlükte olan anayasamızın 126. maddesine göre,kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, birden çok ili içine alacak şekilde merkezi idare teşkilatı kurulabilmesi ve bu teşkilatın görev ve yetkilerinin kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmışken, 126. maddede yapılması öngörülen değişiklik hayata geçerse; Cumhurbaşkanı, kanun yapma yetkisi elinde bulunan 600 üyeden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisini devre dışı bırakarak, çıkaracağı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle,kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyumu sağlamak bahanesiyle, birden çok ili içine alacak şekilde merkezi idare teşkilatları kurarak, devletin bazı önemli ve hayati görev ve yetkilerini, bu teşkilata devredebilecek ve üniter devlet yapısını zedeleyebilecektir.

28/12/2016
Güner YİĞİTBAŞI 
Hukukçu

CHP Anayasa Komisyondan derhal çekilmelidir - Tünay Süer
Terörün azdığı, Türkiye’nin IŞİD, PKK, FETÖ gibi kanlı terör örgütleriyle savaştığı kara günleri ve acıları yaşamaktayız.
Ayrıca emperyalist güçlerin ülkemizi parçalama hayalleri, her gün gelen şehit haberleri ile İstiklal Savaşımızdan sonra en zor yılları yaşadığımız şu dönemde,  ülke gündeminin yeni anayasaya odaklanması kadar saçma bir şey olamaz.
İktidarın değiştirmek veya ilave etmek istediği yasalara baktığımızda, toplumun temel sorunlarını teyet geçen tek adam diktası ile AKP saltanatını devamlı kılma maddelerini görüyoruz.
Açıkçası iktidarda kalma çabalarıdır.
Zira cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde böylesine sömürüye, talana, vurguna, bütçe ve hazinenin yağmalanmasını görmemiştik.
Bir yanda iktidar zenginleri öte yanda çöpte ekmek arayan yoksullar…
Anayasalar toplumların temel yasaları olduğuna göre toplumdan habersiz, kapalı kapılar ardında yapılan anayasa değişiklikleri yasal değildir.
Bildiğim kadarıyla ''Hükümet kanun çıkarabilir, kararname çıkarabilir ama Anayasayı değiştiremez.
Çünkü kurucu meclis değildir.
Zaten gerek bu iktidar gerekse önceki dönemlerdeki iktidarlar tarafından sanırım 199 yasa değiştirildi.
Yıllardır sivil hükümetler tarafından yönetiliyoruz.
Kısacası darbe anayasası denilen Evren yasalarından bir şey kalmamıştır.
Özal ile sivilleşme başladığına göre darbe anayasasını değiştireceğiz demek aldatmacadır.
Değiştirilecek veya ilave edilecek maddeler Evren yasalarından daha baskıcı ve zalimdir.
Öyle maddeler var ki Anayasa Mahkemesini Anayasa değişikliği yaparak Yargı, Yürütme ve Yasamayı tek kişiye bağlamak, yargıyı bir çeşit köle yapmak ve kısaca her kurumda tek seçici yaratmak asla demokratik olamaz.
İşte böyle bir anayasa tuzaktır.
Ve CHP bu tuzağın içinde yer almamalıdır.
CHP de bazı milletvekillerinin çekilme istekleri doğru ve yerindedir.
MYK’ da yapılan durum değerlendirmesinin sonunda CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Komisyondan çekilmek doğru olmaz” demesini anlamak mümkün değil.
Kılıçdaroğlu şöyle diyor:
Komisyon çalışmalarına katılalım. Komisyonda, teklifin maddeleri üzerinde hiçbir değişiklik önergesi vermeyeceğiz.
( Zaten verseler bile AKP çoğunluğu ile bildiğini okumuyor mu?)
“ Yani rejim değişikliğine yol açan bu değişikliğe ‘meşruluk’ kazandıracak adımlardan özenle kaçınacağız.”diyor Sn Kılıçdaroğlu.
Bana kalırsa orada kavga döğüş  yine AKP’nin isteği olduğuna göre, CHP’nin oradaki varlığı zaten meşruluk kazandırıyor. Tıpkı AKP nin Yeni Anayasa Platformuna katılma hatası gibi.
 “Arkadaşlarımızın komisyonda yapacakları konuşmayla tarihe not düşecekler. AK Partililer arkadaşlarımızı ne kadar tahrik ederlerse etsinler biz doğru bildiklerimizi anlatmaya devam edeceğiz” talimatı vermesi bence ve birçok kişinin de söylediği gibi yanlıştır.
Ve AKP’nin işini kolaylaştıracaktır…
Çünkü AKP başarırsa tarih ve rejim değişecektir.
Konuşmalar hangi tarihte yer alacak acaba?
CHP komisyondan çekilmeli ve halka doğruları bangır bangır anlatmalıdır.
Türkiye Cumhuriyetini kuran parti olan CHP halkın umududur.
CHP silkelenmeli ve her zaman dediğim gibi tüm Atatürkçü partiler, STK’lar ve kurumlar, kuruluşlarla birleşmeli kendi bünyesinde tek yumruk olmalıdır.
CHP’nin misyonu budur.
***********
Bu arada Devlet Bahçeli’nin yüz seksen derece AKP ye dönmesini şöyle düşünmeye başladım artık.
Ya bir şantaj var kendisine, ya bir vaat, ya da erken bunama geçiriyor.
Çünkü AKP aleyhinde hakarete varan sözler eden bir adam başka türlü  bu kadar değişemez…

Tünay Süer
 28.12.2016

Parmaklarıyla Gören Adamdan İlginç Anılar 2

Ulusal Eğitim Derneğinin her hafta cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan en ilginci dünyada hayretle karşılanan görme engelli Türk Ressamı Eşref Armağan’ın uygulamalı sunumu idi.  24 Aralık 2016 günü dernek salonunda yapılan uygulamalı sunumu izleyiciler hayranlıkla alkışlarla izlediler.
Yaşamında hiç resim eğitimi alamayan Eşref Armağan, yurdumuzda pek tanınmamakla birlikte, dünyanın birçok kuruluş ve üniversitelerinde tanınmış, incelenmiş,  davetli olarak ülkelere gitmiş,  görmeyen gözleri ile resim yapışı hayranlık ve hayretle işlenmiş gözlenmiş bir ressamımızdır.
Görme Engelli Eşref Armağan’ın hikâyesinin bir örneği daha dünyada yok. Sadece hikâyesi değil, kendisi de dünyada tek. Çünkü onun gözleri parmak uçlarında, çünkü parmak uçlarıyla objeleri inceleyip resim yapıyor...
Eşref Armağan, doğuştan engelli, ışığı algılamayan ancak yaptığı resimlerle tüm dünyayı kendine hayran bırakmış, çok özel ilginç bir ressamdır. Yaşamı boyunca doğanın bin bir güzelliklerini göremeyen Eşref Armağan, dünyayı parmaklarıyla resmeden bir sanatçı.
Doğuştan gözleri görmeyen Eşref Armağan, sanat eğitimi almamasına rağmen bu kadar özel eserler meydana getirmesi sanat dünyasının yanı sıra bilim insanlarının da ilgisini çekmiştir. Ama her körün sarf edemeyeceği kadar emek vermiş, mücadele etmiş, her körün başaramayacağı kadar başarı göstermiş; basılan resim albümleri ile dünyanın birçok ülkesinde tanınır hale gelmiş. Gören insanlar kadar güzel resimler yapmış.
Bu yazımızda onun başından geçen ilginç bazı anılara yer vereceğiz. Bu bir azmin zaferidir.
NASIL BAŞLADIM
“-Ben bu dünyaya görmez olarak geldim, bu şekilde de öleceğim, bunun geriye dönüşü yok. Geriye dönüşü olmayan bir şekilde kendini yırtmanın yerden yere vurmanın da bir anlamı yok. Çünkü geriye dönüş yok, ben ölene kadar böyle yaşayacağım. O zaman ben duyduğum şeyleri nasıldır şekilleri, nasıl durur, ismi nedir, hangi renktedir, kaç beş yönden nasıl görünür, öğrendiğim şeyler başka renklerde olur mu her şeyi ezberlemek, görenlere sormak zorunda kaldım, öyle başladım. Fakat bir şey var, onu çözdüm. Diyelim ki büyük bir şey; şu masa, burayı ellediğim zaman bu köşeyi görürüm. Öbür tarafta ne oluyor bilemem. Onunun için objenin bir kabartma, bir maket cisim öğreneceksem, iki elimin içinde olması lazım şekil, Avucum tüm olarak kavraması lazım ki beynime algılayabileyim. Bir tarafını gördüğümde öbür tarafın görmez, tümünü görmesi lazım.

SOBACI DÜKKÂNINDA BABAMA YARDIM EDERDİM.
Öylelikle başladım. Benim yaşamım esasında üç boyut diyebilirim, çünkü 10-11 yaşlarında, fakir olduğumuz için babamın soba, saç, boru üstüne dükkânı vardı, ustaydı. O dükkâna babamın yanına gidiyorum ben, hani bir şeyler yapabilir miyim, falan diye.
Babama yardım ediyordum. Bir puntada çalışırdım, puntalar vardır, ayaklı iki tane puntası vardı. Pedalı bastığın zaman vızzt kaynatır. Onda mangal puntalıyordum. Ama hiç görmeye gerek yok, mangalı da kendim kalıplıyordum, kıvırıyordum kutu haline. Babam benim yapabileceğim şekilde her şeye kalıp yaptı. Çakada çalışıyorsam (Çaka köşe yapıyor) kalıplarla kıvırıyordum. Diyelim ki silindirde çalışıyordum. Silindirde oluk açma işi yapıyordum. Görmeyen Eşref, babasının sobacı dükkânında, görenlerin bile zor yaptığı işler yapmağa çalışıyormuş. Dükkânda birçok iş yapıyordum. Çalıştığımı görenler, “gidin Allahınızı severseniz bu adam görüyor yav” derlerdi. Birinci boyut bu.

ESNAFLARA KESE KÂĞIDI YAPARDIM.
İkini boyut, 11 yaşında kese kâğıttan, gazete kâğıtlarından kese kâğıdı yapmayı öğrendim. Esnaflara kese kâğıdı yapıyordum, pazar kurulurdu. Onunla uğraşıyordum, 13-14 yaşına geldiğim zaman çıtalı uçurtma yapmaya başladım, babama destek olsun diye. Hiçbir zaman boş durmadım. Sonra çiçekçilik yaptım, kuş sattım, neler neler çok iş yaptım. Demirel’in resmini yaptım, çok para vermişti onunla büfe açtım.
Şimdi geriye dönüyorum. Abamın ranzası var, ranzada resim yapıyorum. Resim derken, o zamanları babama bana getiriyordu, maketler, tahta şekiller, kabartma bir şeyler. Ama onları görenlere hep sormak zorundayım. Sormadan önüme koydukları bir şeyin hiçbir şeyini bilemem. Önce soracağım ve onun kabartma olarak şekli lazım, o şeklin. Onu sağ tarafa koyardım, aynısını; sol tarafa gazete kâğıdının üstüne karton koyup, elle bu tarafa aktarma yapmaya başladım. Tabi aynısını çizdim mi, çizmedim mi gene gösteriyorum, esnaflara falan. Artık öyle bir oldu ki, “git yav bizi yeme” demeye başladılar. Yani bu nasıl olur, sen bunu nasıl çizersin falan. Ama ben devam ediyordum, böyle “ressam olayım beni tanısınlar” falan diye böyle bir şey yok. Ama şimdi bir kelebek resmi yapacaktım.

BİR KELEBEK RESMİ YAPACAKTIM
“Babama dedim, bana bir kelebek yakalayalım mı, ne yapalım bir yerden, nasıl olacak. Babam, “yavrum kelebeği yakalasam bile onu sana vermem çünkü dokunduğun zaman hayvana zarar vereceksin, onun o kadar hassas tüyleri var ki kanatlarında” dedi, “o tüy döküldüğü zaman hayvan uçamaz, zaten kısa zamanda yaşayan kısa ömürlü yaratıklar, onları eline vermem. “Ben sana kırtasiyeden boyama kitabı alayım” dedi. Kırtasiyeden boyama kitabı almış, onu kesmiş, basit kelebek resimlerini, tahtanın üzerine koyup çivi ile etrafından kazımış, öyle getirdi önüme. Baktım iki avucumun içine sığacak şekilde yapamıyorum. Onu çizmeye çalıştım; nasıl boyayayım bunu. Babamı çağırıyormuşum, baba gel şu kırmızıyı ver, şu sarıyı ver” vs. Bu böyle olmayacak, baba benim dediğim gibi dizer misin, her renge sıra numarası vererek renkli kalemleri dediğim şekilde dizdi. Ben hangi renkle neyi yapacaksam önce ezberlediğim şeyi hatırlıyorum. Yaprak mı yapıyorum, “yeşil dediler yav” o zaman yeşil şu sırada. Elma mı dedi, kırmızı yapacağım. İşte böyle sıralanmış numarasında dizilen renkli kalemler sabit durmakta”.
Bu arada, görme engelli Eşref Armağan’ın başka ülkelerde de yayınlanması için çekilen İngilizce sözlü, Türkçe alt yazılı belgesel filmi yayınlanması istendi ve belgesel ekranda yayınlandı.
ELMA RESMİ YAPTIM
Eşref Armağan, babasının desteği ile elma resmi yanında rengini, gölgesini ile ilgili çalışmalar yaparken,  Marmara Üniversitesinden öğretim üyesi Dinçer Erimez’den resimdeki perspektif kavramını da öğrenir. “Anadan doğma görmez bir adam perspektif yapamamış, nasıl yapamaz. Eee hiçbir şey merak etmez de, azimli olmazsa, isteği yoksa hakikaten kalır. Ama önemli olan bir şey var, önce aileden başlıyoruz. Aile çocuğunu engellemeyecek, sen yapamazsın” demeyecek bir, çocuk psikolojik olarak “ben körüm, ben böyleyim” diye bir sorun kalmayacak, kafasındaki sorunları silecek. Sildikten sonra her türlü tüketicilikten çıkıp üretici bir insan olmaya adım atar. Bu şart. Bana en çok yardımcı oldu bana, çünkü dükkânda hep beraber uğraştık, bir de ben fazla uğraşmadım.
Benim şöyle bir özelliğim var, elim çiziyor ama başka bir konuda sohbet edebiliyorum. Beynimin sağ tarafı ile sol tarafı kısımlarını ayırıyorum lobları. Bu taraf başka çalışıyor, bu taraf başka çalışıyor.

BANKADAYDIM
Bir gün bankaya gittim, ben ne yapayım diye düşünürken o arada bir bayan geldi. “Kardeşim bir işin mi vardı”, falan. Bir işim var ama nasıl yapacağım, kalabalık ama bana yardımcı olabilir misiniz, dedim. “Ben memurum” dedi. Aaa tamam dedim, sevindim, bana yardım edin de telefon falan son gün ödenecek de. “Tamam, tamam ver kâğıtları” dedi. Verdim, “parayı da ver” dedi, parayı da verdim. Sen burada bekle, ben halledip geleceğim” dedi. Tamam dedim ben bekliyorum, bekliyorum orda.
Sonra bir delikanlı, burada yer var otur” dediler. Kalkmış yerinden birisi, beni iteleye kakalaya oturttular.
Ben oturur oturmaz birisi dedi ki, “merhaba nasılsın” dedi. İyiyim teşekkür ederim siz nasılsınız, dedim. Ben diyorum, kim bu yav ben para işini hallediyorum, dedi. İyi dedim banka da o işi yapıyor zaten dedim. Bana niye söylüyor ki, “yav dedi, sen kafana her şeyi takıyorsun” dedi. Vallahi takmıyorum, dedim. Vallahi deli alan mıdır nedir, dedim. Tamam, tamam ben takmıyorum, falan.
“Yav”, dedi ,“on dakikaya kadar çekeceğim parayı, dedi. Tamam dedim. Gel, dedi, Bakırköy’e dikilitaşın yanına sana istediğin kadar vereceğim” dedi, “hiç merak etme” dedi. “Sen kafana takma böyle şeyleri” dedi. Tamam, da kardeşim sen bana niye veriyorsun bu parayı. Ben buraya bastonla zor geldim, gidemem bulamam dedim. Dikilitaş filan gidemem, vereceksen burada ver herkesin yanında. Niye verecek bu adam parayı bana. Bir şey dıp etti o cep telefonuyla konuşuyormuş, ben ona cevap veriyormuşum. Gülüşmeler.
Birisi de beni uyandırmıyor ki, sen sus da adam telefonla konuşuyor.

BİR KÖR BANA NASIL YARDIM ETTİ
Fındık zadedeydim, karşıdan karşıya geçeceğim. Dört yol, imkânsız tek başına geçmek, arabalardan ara bulamazsın. Arabalar yavaşladığı zaman bastonu ileriye uzatayım geçeyim, diyorum. Derken biri koluma girdi, “sen de karşıya mı gaççen ba” He dedim karşıya geçeceğim, dedim. Dedi “beraber geçelum mu”; geçelim, dedim. Bununla daldık yola kıyamet koptu, arabalar birbirine bindi, hengâme geçtik birinci yolu. Otobüs durağı varmış, otobüs duruyor muş orda. Gürültü, korna morna, kıyamet koptu. Yüksek geldi, hop çıktım, kaldırım zannettim. Arkadan kalabalık bizi bir itekledi, geriye gidemiyoruz. Bir iki basamak biz bindik otobüse.
Şoförün omzuna dayandım, şoför, “sen nereye gideysun” dedi. Karşıya geçiyorum” dedim.
“Ha bu karşıya gitmeyor Eminönü’ne kadar gider” dedi. Dedim, benim Eminönü’nde falan işim yok, karşıya geçiyorum, dedim. Şoför, “Ya buna neden bindun” dedi. Görmüyorum, dedim. “Uyy ula neden görmiyorsun” dedi. Neyse zor bela indik, üstümüz sıyrıldı. İndik, karşıya zar zor geçtik, yanımda bana yardım etmek isteyen adam “abi ben görmüyorum ki”, dedi. Allah kahretsin, ben sanki görüyor muyum”, dedim. Nasıl geçtik o yolu yavv. İlk defa bir körle geçtim. Salondan gülüşmeler.

BİRAZ GÖREN NASIL KAZANDİBİ YEDİ.
“Bizim bir arkadaş var, biraz görüyorum, diyor, hava atıyor. Dedim hava atma bir gün gelir arabanın biri üstüne çıkar. “yav ben biraz görüyorum yav” dedi.  Bana haydi Yüksel Caddesine gidelim” dedi, Rehabilitasyon merkezinden kaçtık. Gittik, dört beş çukura düştük zaten, bizimki görüyor ya. Gittik kebapçıyı bulduk. Kebap söyledik, yedik içtik. “Yav birer de kazandibi yiyelim mi” “yiyelim. Söyledik, bekle bekle gelmez; o da sığara tiryakisi, yav ben bunun dumanını çekiyorum, bari bir tane de bana ver, dedim ben de yaktım bir sığara. Ortaya koyduk kül tabağını, o döküyor ben döküyorum, sigaranın küllerini, Kazandibi gelmiş önümüze, o döküyor ben döküyorum.
Bu kaşıklamaya başladı onu. “Yav burada bir daha yemicem tatlı” dedi. Niye?
“Yav tarcın gibi bir şey, ağzım burnum birbirine girdi”.
Oğlum benim sigaranın küllerini mi yedin, Allah seni kahretsin, dedim. “Nee” dedi.
Dedim, hani görüyordun?
Salondan kahkaha gibi gülüşmeler.
Bunun gibi ilginç anılarla sunumunu sürdüren gözleri görmeyen Eşref Armağan biraz da esprili anlatımı ile salonu gülmekten kırdı geçirdi.

YANMAYAN IŞIK LAR
Bir gün Eşref Armağan’lara bir ahbabı eşiyle misafir gelecekmiş. Ressam Eşref’in eşi de görme özürlü olunca ışığa gerek olmadığından, ışığı yakmazlarmış. Gelen misafir bakıyor ki, hiç ışıkları yanmıyor, “evde yoklar” diye geri giderler. Eşref Armağan ve eşi misafiri bekleyip durmuş. Ertesi gün, gelecek misafir, “aşk olsun davet ediyorsun, evde yoksunuz, ışığınız hiç yanmadığı için geri dönüp gittik”.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Cevat Kulaksız

Kendi Sesinden Başkasına Tahammülü  Olmayan Para Ve Sessizliğin Güzelliği
Karadenizliler için anlatılan fıkrayı bilirsiniz…
Hani, takımın amigosu taraftarlara maçta ne zaman ve nasıl tezahürat yapacaklarını sıkı sıkı tembihlerken “Hepiniz benim işaretime dikkat edeceksiniz uşaklar, ben elimi kaldırdığımda bağırın demek istiyorumdur, indirdiğimde “Sessizlik” demiş.
Maç başlamış, amigo kaldırmış ellerini bütün tribünler inliyor “ya ya ya şa şa şa falan…”
Gayet güzel…
İndirmiş elini, “şimdi de sessiz olun” anlamında… ama mesajı tersinden almış olan coşkulu seyirci hiç hız kesmeden stadı inletmeye devam ediyormuş::
“Sessizlük… Sessüzlük…”
Kıssadan hisse: Sessizliği iyi anlamak lazım.
Yoksa susulacak yerde bağırmak gibi büyük bir tersliğe düşebilir herkes..
*
Peki,İtalyanca “Sesssizlik” anlamına gelen “İl silenzio”yu bilir misiniz?
1965’de İtalyan trompetçiler Nini Rosso ve Guglielmo Brezza tarafından yazılmış.
Dinlediğinizde iliklerinize kadar işleyen müthiş bir müzik eseridir.
Şarkıcı Dalida bunu hakkını vererek söyler.
“İyi geceler aşkım,
Seni rüyalarımda göreceğim.
İyi geceler sana, şimdi uzaklarda olan... der.
İtalyanların “sessizlik” parçası “İl silenzio” da bazen Amerikalıların 1862 yılından bu yana çaldığı matem marşı “taps” ile karıştırılır.
*
Ekonomi, sermaye ya da finans olayında da “sessizlik” önemli farkındaysanız...
Orada da ne zaman bağırılacağını, ne zaman sessiz kalınacağını çok iyi bilmek gerekiyor.
Aksi takdirde, finans kesiminin istediği, sevdiği o “sessizlik” bir anda istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor.
Bu konuda en son hangi olayı yaşadık biliyor musunuz?
“Yastık altındaki dövizi bozdurun” kampanyasını...
Son zamanlarda giderek yükselen döviz fiyatları ya da “Türk lirasından dövize kaçış”a dur diyebilmek adına “Satın şu dövizlerinizi de fiyatı düşsün” kampanyası, şimdi ortaya çıkan Merkez Bankası verilerinden anlaşılıyor ki biraz ters tepmiş.
Gelen rakamlara göre, böyle bir kampanya bankalardaki dövizli mevduatı düşüreceği yerde 5 milyon dolar kadar da arttırdı.
Zaten hemen ertesi gün kurlar tekrar tırmanıverdi.
Demek ki kimi vatandaşların ve küçük işletmelerin televizyonlarda göstere göstere sattığı o dolarlar, “bozdurana bedava traş” “üç kap yemek bizden” türü gösterili fedakarlıklar sonucu, çoğu hisseleri yabancılara ait olan bankalara “sessizce” “dövizli mevduat artışı” olarak yansıdı.
Üstelik hangi koşullarda?
Tabii ki birileri elindekini satıp sadece bir an için fiyatı düşürürken o dövizlerin aynı anda bankalarca, döviz bürolarınca o ucuz fiyatlarla alınmasıyla.
Acaba “Ekonomi” tıpkı yukarıdaki maç tezahüratı fıkrasında olduğu gibi bu kampanyayı yanlış mı algılamış, vatandaşın kenardaki köşedeki üç beş doları da uygun fiyatlarla finans kesiminin eline mi geçmişti?
Sonrasında döviz fiyatları düşmediğine göre acaba hiç istenmediği halde dikkatler kurdaki gelişmelere çekilip vatandaşın dövizden beklentileri” bu kampanya ile sessizliğini bozmuş, kurdaki hareketlilikten kaynaklanan telaşlar ilgiyi artırmış, dövize yönelimi biraz daha mı gün yüzüne çıkmıştı?
*
Galiba biraz öyle…
Nedeni de şu: Siz ne kadar iyi niyetle önünü kesmek isteseniz de “ekonomi” ve dolayısıyla “para piyasası” kendi kanunlarına göre hareket ediyor.
Endişe ve telaşla üzerine gittiğinizde ise bundan “huylanıp” kaçış hareketini hızlandırıyor.
Hatırlayacaksınız, bir zamanlar özelleştirmeler dolayısıyla ülkeye akın akın giren yabancı sermayeye “adamlar her şeyimizi kontrol altına alıyor” diye karşı çıkanlar olunca, hükümetten “tabii ki bize yatırıma gelecekler, ne zararı var bunun” anlamında “Paranın dini imanı yok” yani “yabancıdan gelse ne fark eder” sözü de bunun için söylenmişti.
Dolayısıyla şimdiki hareketliliği de aynı anlayışla karşılamak gerekiyor.
“Para bu, gelir de gider de”. İmanı sorgulanamaz.
Evet, para hem kendi kanunlarına göre hareket ediyor, hem sizden hangi sesler gelirse gelsin o sadece kendi sesini dinliyor, para ticareti yapanlara da kendi sesini dinletiyor.
Bütün mesele, hakkında yüksek seslerle konuşmak yerine, gelmesinin ve ülkede yatırıma dönüşüp burada kalmasının, ekonomiye katkı sağlamasının koşullarını yaratabilmek.
*
İsterseniz yine, sadece paranın sesini dinleyenlerle ilgili bir başka fıkrayla bağlayalım bu konuyu:
Amerika’da finansın merkezi Manhattan’ın ünlü caddelerinden birinde, aralarında biri de Kızılderili asıllı olan birkaç arkadaş yemek sonrası kısa bir yürüyüş yapmaktadır.
Şehrin onca insan ve trafik gürültüsü arasında dolaşırlarken kızılderili olanı birden “şuradan bir ağustos böceği sesi geldi kulağıma” der.
Öbürleri “Yok canım” diye karşı çıkarlar. Hem buralarda olmaz, hem bu gürültüde nereden duyacaksın sesini, sana öyle gelmiştir”.
Oysa söylediği doğrudur, Kızılderili genç israr eder, sesi biraz daha dinler ve gidip bir ağacın dalında öten o böceği bulur.
Arkadaşları şaşırmıştır. Hayretle sorarlar:
“Müthiş bir kulağın olmalı, Nasıl fark ettin bunu?”
“Yok” der kızılderili. “Öyle sizinkinden çok farklı bir kulağım yok aslında. “Ama bunun nasıl olduğunu size gösterebilirim, şimdi beni takip edin”.
Tekrar kalabalık caddeye yönelirler.
Kızılderili, adeta koşturarak yürüyen kalabalığın arasına cebinden çıkardığı bir madeni parayı atar.
Para yerde yuvarlanırken bir de bakarlar ki o koşturan insanlardan pek çoğu paranın yuvarlandığı tarafa bakarak “acaba para mı düşürdüm” diye kendi ceplerini yokluyorlar.
Kızılderili arkadaşlarına döner, işin aslı bu der “herkes değer verdiği sesi duyar, onu hisseder”.
Ekonominin gerçekleri de öyle değil mi?
Bazen en güzel ses “sessizlik”
Ya da o güzel melodisiyle “İl silenzio”

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Ey Bahçeli! Haddini bil…- Tünay Süer
Senin bir muhalefet partisi lideri olarak anılmanı hazmedemiyorum.
Çünkü değilsin…
1997 yılında MHP’nin başına geçtin.
Yıl 2016.
Birkaç gün içinde 2017 ye gireceğiz.
Tam tamamına 20 yıldır partinin tek genel başkanı olarak kalmayı bir şekilde başarmışsın.
Bu yıllar içerisinde partin için, Türkiye için ne yapabildin?
Sadece bir kez 1999- 2001 yılları arasında DSP-ANAP-MHP Koalisyonunda Başbakan yardımcılığı yapabildin.
Seçimlere bir buçuk yıl varken erken seçim diye tutturdun.
Hükümetten çekilme tehdidini savurdun ve koalisyonu dağıttın.
Durup dururken başımıza seçim çıkarttın ve AKP’yi iktidara taşıdın.
DSP ve ANAP’ın başlarını yedin.
Onlarla birlikte tabi ki MHP nin de.
Partini Meclis dışında bırakmayı hiç dert edinmedin.
Senin için milletvekili seçilmek yeterliydi.
Nutuklar atmaya, el öptürmeye devam ettin.
Hem de yüzün hiç kızarmadan…
                                    ***
Erdoğan’a ettiğin sözlerden kitap olur.
Diktatör dedin, dedin de dedin.
Başımıza bu dertleri açan Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtirdin.
2015 yılına geldiğimizde partinden tüm muhalifleri temizledin.
Onca toplanan delege imzalarını bile bir şekilde kale almadın.
Sana karşı gelen il, ilçe yönetimlerini değiştirdin veya kapattın.
Kendine dikensiz bir gül bahçesi yarattın.
7 Haziran seçimlerinde Kılıçdaroğlunun başbakanlık teklifini elin tersi ile ittin.
Ve açıkçası Türkiye’nin bu hale gelmesinde iyi iş becerdin.
Mikrofonlarda devamlı bağırdın, çağırdın.
Örgütünün ve MHP ye gönül verenlerin gazlarını aldın.
Dilin öyle derken kalbinde AKP ‘yi iktidara taşımak vardı.
Sonuçta onu da başardın.
Fazla anlatmaya gerek yok, artık seni herkes anladı.
Sen AKP hayranı bir adamsın.
Türkiye kan gölüne dönmüş, patlayan bombalarla
Bir yanda terör örgütü PKK ile uğraşırken,
diğer yanda sınırlarımızı korumak için yabancı topraklarda askerlerimiz savaşırken,
durup dururken başkanlığı dile getirdin.
Hani Erdoğan diktatördü?
Ona bu yolu açmak için her türlü kolaylığı sağladın.
Hem de yüzün kızarmadan.
Acaba Erdoğan’dan baş vezir olmak için sözümü aldın diye düşünüyoruz.
Çünkü yaptığın şeyler bir muhalefet liderine asla yakışmaz ve tarih te affetmez.
Bazen düşünüyorum…
Acaba sen MHP yi bitirmek mi istiyorsun?
Elbette MHP beni ilgilendirmezdi ama ,
Söz konusu vatan ve rejim değişikliği olunca ister istemez düşünüyor insan…
Yazık, Alpaslan Türkeş’in kemiklerini sızlatıyorsun.
Bizler düşmüşüz vatan derdine.
Senin ise derdin başka…
Senin milliyetçiliğine de inanmıyorum.
Kürdüyle, Türk’üyle hepimiz kardeşiz diyoruz.
Bizi savaş meydanında bırakıp kaçan korkak emperyalistlere meydan okurcasına,  Mehmetçiklerimiz destanlar yazarlarken,
Şehitlerimiz için yüreğimiz kan ağlarken,
Senin derdine bak…
Erdoğan’ı başkan yapmak…
Mücadele veren CHP ye saldırmak.
“CHP neden korkuyor da ülkeye eyalet sistemi getirileceğini yüzsüzce söylüyor ”diyorsun.
Sen öyle bir lidersin ki ( tabi lider denilirse)muhalefete muhalefet ediyorsun.
Senin ne rejim, ne Atatürk Cumhuriyeti  umurunda değil.
Varsa yoksa AKP…
Aynaya bak bakalım yüzünü görebilecek misin?

Tünay Süer
26.12.2016

Parmaklarıyla Gören Adam; Görme Engelli Ressam
Ulusal Eğitim Derneğinin her hafta cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan en ilginci dünyada hayretle karşılanan görme engelli Türk Ressamı Eşref Armağan’ın uygulamalı sunumu idi.  24 Aralık 2016 günü dernek salonunda yapılan uygulamalı sunumu izleyiciler hayranlıkla alkışlarla izlediler.
Yaşamında hiç resim eğitimi alamayan Eşref Armağan, yurdumuzda pek tanınmamakla birlikte, dünyanın birçok kuruluş ve üniversitelerinde tanınmış, incelenmiş,  davetli olarak ülkelere gitmiş,  görmeyen gözleri ile resim yapışı hayranlık ve hayretle işlenmiş gözlenmiş bir ressamımızdır.
Görme Engelli Eşref Armağan’ın hikâyesinin bir örneği daha dünyada yok. Sadece hikâyesi değil, kendisi de dünyada tek. Çünkü onun gözleri parmak uçlarında...
Eşref Armağan, doğuştan engeli, ışığı algılamayan ancak yaptığı resimlerle tüm dünyayı kendine hayran bırakmış, çok özel ilginç bir ressamdır. Yaşamı boyunca doğanın bin bir güzelliklerini göremeyen Eşref Armağan, dünyayı parmaklarıyla resmeden bir sanatçı.
Parmaklarıyla Gören Adam; Görme Engelli Ressam
Doğuştan gözleri görmeyen Eşref Armağan, sanat eğitimi almamasına rağmen bu kadar özel eserler meydana getirmesi sanat dünyasının yanı sıra bilim insanlarının da ilgisini çekmiştir.
Harvard Üniversitesi Sağlık Bilimleri Nöroloji Merkezi tarafından yapılan testlerde görmeyen insanlarda karanlık olan beynin görme merkezi, Eşref Armağan bir nesneye dokunarak resmetmeye başladığında aydınlandığı ortaya çıkmıştır. Harvard’dan sonra New Scientist Dergisi’nde makale konusu olan sanatçıyı Toronto Üniversitesi Psikoloji Profesörü Dr. John M.Kennedy, “Dünyada örneği olmayan istisnai bir yetenek” olarak tanımlamaktadır.
Bu ilginç sanatçımızın New York, Chicago, Washington, Rotterdam, Amsterdam, Dubai, Buenos Aies, Milano, Shangai, Assisi gibi yurt dışındaki birçok kentte eserleri sergilenmiştir.
Resimlerini gören Amerika'lı Joan, resimler karşısında büyülenerek yardım etmeye karar veriyor Eşref'e. Tam 20 yıldır Eşref'le birlikte Joan. Beklentisiz, sadece Eşref'e yardım etmek için, onun yeteneğini dünyaya tanıtmak için uğraşıyor. Tüm dünyayı dolaşıyorlar birlikte. Joan, Türkiye'de bir dahi var ve bu dahiyi bütün dünya tanımalı diye başlıyor Eşref'le çalışmaya. Birlikte yabancı ülkelerde sergi açıyorlar, görmeyen insanlara ve aslında 5 duyusu olup da kullanamayan insanlara insanın isterse neler başarabileceğini anlatması için tutuyor elinden Eşref'in.
İtalya'ya gidiyorlar birlikte. Floransa Meydanı'nda bulunan ünlü rönesans mimarı Felipo Brunolesci'nin imzasını taşıyan vaftizhane binasının resmini çizmesini istiyorlar. Bu bina 600 yıl önce ''3 kaçışlı perspektif''le ilk kez yapılmış bir bina. Daha sonrasında 3 kaçışlı perspektifi çizmesi istenen tek kişi ise doğuştan gözleri olmayan Eşref Armağan.
Binanın maketini sadece 5 dakika elinde tutabilen Eşref, binanın resmini daha mükemmel çizince izleyen herkesi hayretler içerisinde bırakıyor. 600 yıl sonra, görebilen bir dahinin buluşunu, tabiri caizse yerle yeksan ediyor Eşref Armağan
Onun gözleri yok ama görüyor. Hem de gören insanlardan daha fazlasını. Dünyaca ünlü ama kendi ülkesinde neredeyse hiç tanınmayan Eşref Armağan'ın hikâyesi de kendisi kadar mucizelerle dolu idi..
Parmaklarıyla Gören Adam; Görme Engelli Ressam
Eşref Armağan’ın yaşam öyküsüne baktığımız zaman, mucizeleri yaratanın insanın kendisi olduğunu, düşüncelerin eyleme dönüştüğünü, şu hayatta becerilemeyecek bir tek işin olmadığını anlarız. Bu ilginç başarı, insan beyninin neler yapabileceğine bir kanıt.
Panelde yaptığı konuşmada görme Engelli Eşref Armağan şunları söylüyordu:
Ulusal Eğitim Derneği üyeleri, Ressam Armağan’ın esprili, başından geçen, tanık olduğu körlerle, sağlam insanlarla başına gelen ilginç olayları anlatırken salondakiler heyecanla, bazen kahkahalarla izliyorlar, hayranlıklarını alkışlayarak karşılıyorlardı.
Seyirciler, Eşref Armağan’a, “resim yaparken renkleri nasıl ayırıyorsunuz” diye sorunca,  şöyle dedi: “Resim kalemlerimi sıraya koyuyorum, mesela siyah bir numarada, yeşil iki numarada, mavi üç numarada vs sıralıyorum, yaprak çizip boyayacaksam, iki numaralı kalemi alıyorum”.
Gözleri görmeyen Ressam Eşref Armağan şunları anlattı:
“-1953 yılında İstanbul’da doğdum. 4-5 yaşlarına giriş, o seneler, bir şey fark ettim. Ev içinde annem babama “dikkat et” demiyor, ya da dışarı çıktığım zaman kimse kimseye “önüne bak” demiyor, şurada şu var burada şu var” diye uyarı yapmıyor, hep bana yapıyorlar. Bana yapıyorlar, onu fark ettim, babama “baba neden anneme “önüne bak demiyorsun da bana söylüyorsun, niye dışarıdaki insanlar birbirine “dikkat et demiyor da bana diyorlar” dedim. Babam, “yavrum sen görmüyorsun” dedi. Biz görüyoruz ama sen göremiyorsun, senin anadan doğma göz oluşumun yok. böyle dünyaya geldin”.
Bir anı var, ben doğduğum zaman süt vermek için bebek getirilirmiş anneye, Annam beni kabul etmemiş, “bu benim çocuğum değil” demiş. Bir anne için herhalde zor bir durum, kabul etmemiş ama mecbur kabul edecek. öyle bir başlangıç olmuş, Annemle aramda. Sonraları alışmış. Ben dünyaya görme engelli olarak geldim. 7-8 yaşlarıma geldim, arkadaşlarım okula gidiyor, ilkokula. Bizim böyle bir imkânımız yok. Babama dedim ki, “baba ben gidip sınıflara otursam ne olur”. O kadar hoşuma gidiyor ki okulda çevrede çocuklar fişleri yazıyorlar, okuyorlar “Ali okula gel” “topu tut” falan. Onlar yazıyor, ben de dinliyorum, çok merakıma gidiyordu. Sekiz dokuz yıl her sınıfa istediğim gibi giriyordum, serbest, üçüncü, beşinci sınıf yok, hangisi denk gelirse. Artık sakallar çıkmaya başladı, öğretmenler dediler, “bunun sakalları çıkıyor artık gelmesin” dediler ve bıraktım.
O zaman torba içinde harfler vardı, plastik harfler. Arkadaşlar harflerin nasıl dizildiğini bana gösteriyorlardı. A-B-C-D… Hecelemeye başladılar. Hecelemeyi, yavaş yavaş yazmayı ve sonra rakamları öğrendim”
Parmaklarıyla Gören Adam; Görme Engelli Ressam
Bu arada Eşref Armağan’ın dünyanın değişik yerlerinde resim uygulamayla ilgi film yayınlandı.
Görme engelli Eşref Armağan, hem resim çiziyor, hem de başından geçen ilginç olayları fıkra gibi anlatıyordu, Görme Engelli Metin Şentürk gibi, izleyenleri kahkahaya boğuyordu.
Resim yaparken, resimle alakası olmayan herhangi bir konu üzerinde olayları anlatıyordu. Çeşitli tanık olduğu anlatırken iki durmadan resim çiziyordu. Anlattıkları ve resim bittikten sonra, yaptığı karakalem resmini salondakilere gösterince resmin güzelliğine ve aynı zamanda fıkralar anlatması seyirciyi şaşkına çevirdi,  hayran kaldılar, uzun süre alkışladılar. Bu konuda şöyle diyordu: “konuşmam hiç bir şeyi engellemez, çünkü beynin başka kısmını kullanıyorum. Mesela şunu fark ettim: “Gören kişiler kesinlikle söylüyorum, beynin çok az yerini kullanıyor, çünkü gözü gördüğü için ve bazı hisler vardır, onu da baktığı için hissedemez. Ama görmeyenler diğer duyulardan nefesini dinleme,  ses tonunun dinleme, ayak sesinden yürümesi, davranışını hisseder ve o kişi sinirli midir, iyi midir, kötü müdür, anlar”.
Parmak uçlarıyla dokunabildiği her şeyin resmini çizebiliyor. Sadece şeklini değil, perspektifini de yapabiliyor. Nesnelere ait gölgeleri çizebiliyor. Gören bir ressam kadar güzel açılar veriyor resimlerine. Öyle ya 10 gözle birden bakıyor bütün nesnelere...
Eşref Armağan, 12 yaşına geldiğinde, artık gözlerinin görmediğini, diğer insanlardan farklı olduğunu iyice anlayacak yaştayken, kendi kendine, "bu asla değiştiremeyeceğim bir şey, ben hiçbir zaman göremeyeceğim, bunu kabullenmem gerekiyor" diye düşünmüş. Ama gözlerim görmüyor diye bir köşeye çekilip oturmamış. Yaşadığı dünyayı, dünyada var olanı, yaratılan her şeyi öğrenmek istemiş. Bir merak düşmüş Eşref'in içine. Öyle bir merak ki, bugün bilim adamları onun beyninin mucizesine tanık oluyor.
Gözleri haricinde bütün duyu organlarını devreye sokmuş Eşref Armağan. Ve bu başarısını anlamak için aslında onun şu cümlesini okumak yeterli. "İnsan bir şeyi başarmak isterse, öğrenmek için azmederse, inatçı olursa, bıkmazsa, öğrenmek isterse her şeyi başarabilir."

Kaynak:  http://www.internethaber.com/bu-hikaye-sizi-aglatacak-490029h.htm
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

İyi ki CHP var! - Necati Doğru
Önce açık edeyim. Ben CHP'li değilim. Yakınlık duymadım. Benimsemedim. Sol düşünceli biriyim. Komünist fikirlere yakınım. Bundan 48 yıl önce Süleyman Demirel döneminde Birinci Boğaz Köprüsü yapılırken, “Bütün kaynaklar İstanbul'a akıyor. Bu da şehirler ve insanlar arasında eşitsizlik yaratıyor. Köprüye hayır” diyerek Hakkari'de Zap Suyu üzerine asma köprü kurmaya giden 42  üniversite öğrencisinden biri de bendim. Komünizm dünyada yenildi. Bu yenilgi, komünist düşüncenin hatası değil. İnsanlığın henüz “zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği sıfıra indirecek diyalektik en üst ahlaki olgunluğa gelememiş olmasındandır” diye düşünüyorum.
İnancım değişmedi.
Hâlâ solcuyum.
Bu kısa girişi kendimi parlatmak için yazmadım. Benim düşüncemde olan birinin CHP'li olamayacağının belgesi olsun diye yazdım.
Ama bugün iyi ki CHP var!
Diyorum.
*  *  *
İyi ki CHP var.
Çünkü…
MHP, iktidara yanaştı.
Erdoğan ile Bahçeli tek parti, tek görüş oldu. MHP, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın sesi haline geldi. HDP'nin Başkan ve milletvekilleri ise PKK ile arasındaki bağlantıyı koparamadığı gerekçesiyle hapse konuldular.
Bir tek CHP kaldı.
Ateşten gömlek.
Türkiye yanıyor.
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, bakanlar, yandaş-yalama basın, sahipleri işadamı olduğu için iktidar borazanlığı yapmaya mahkum edilmiş TV'ler “güllük gülistanlık” anlatıyorlar.
Türkiye tuzağa çekiliyor.
Bir olalım.
Diri olalım.
Gerçekleri görmeyelim.
İktidarı hep övelim.
Hatasını hep örtelim.
Kusurunu hiç görmeyelim.
Bu tek ses, sinsi tuzak.
İşte bu ortamda CHP, Meclis'te, Saray'da, Köşk'te, sokakta, çarşıda, pazarda, halkla buluşma toplantılarında sorular soruyor. Cevaplar istiyor. Aydınlanmaya ışık oluyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Keşke tek bir şehidimiz bile olmasa… Eğer Türkiye, kendi geleceğini güvence altına almak açısından böyle bir operasyon başlatmışsa… Belli acılara katlanmak gerekiyor…” dedikten sonra; “kendi güvenliğimiz için kendi sınırımızı güvende tutmak yerine neden askerimizi Suriye'ye soktuk…” diye de soruyor.
*  *  *
IŞİD, Türk askerlerini kaçırdı.
Diri diri yaktı.
Başlarına kurşun sıktı.
Görüntüleri dünyaya izletti.
CHP Genel Başkanı; “Yüreğimiz yanıyor. Suriye'yi başımıza bela ettin. Hesabını vereceksin” diyerek Hükümetten cevap bekliyor. Eskiden bir PKK belası vardı. Şimdi bir de IŞİD belası çıktı. Bu IŞİD belası, Musul Konsolosluğumuzu bastı. 49 vatandaşımızı rehin aldı. İktidar sözcüleri ağızlarını açıp, “bunlar terör örgütüdür” bile diyemediler. Ne oldu? Üç gün içinde Şam'a gidip Emevi Camii'nde namaz kılacaklardı. IŞİD askerimizi yakıyor. “Biz Ortadoğu'da oyun kurucuyuz” dediler. Şimdi Ortadoğu'nun oyuncağı, her gelenin şamar vurduğu bir iktidar oldular. 3 milyon Suriyeli Türkiye'de sorumlusu kim? Batı ile bir olup Suriye'de Esad'ı alaşağı edeceğiz sandılar. Şimdi tükürdüklerini yalıyorlar. Neler yaptılar da, askerimiz Suriye toprağında El Bab'da “terörist kovalamaya mecbur” edildi?
Ne işimiz var orada?
Niçin girdik?
Ne elde edeceğiz?
Ne zaman çıkacağız?
Bu soruları CHP soruyor.
CHP milletvekilleri “yoksul babaların kızları tarikat yurdunda yakılınca” da, ilkokul çocukları “sabah karanlığında okula gitmek zorunda bırakılınca” da, polisin içinden Rus Büyükelçisi'ni öldürecek “bir intihar suikastçısı çıkınca” da; halk bilgilensin diye niçin oldu, nasıl oldu, kim sebep oldu diye sorgulama yapıyorlar.
*  *  *
Son bir sözüm var.
AKP'ye oy vermiş vatandaşlara şunu diyeceğim: Siz yine AKP'ye oy verin. Tayyip Erdoğan sevginizi gönlünüzde yine canlı tutun. Ama şu ateşten gömlek günlerde CHP'ye de kulak verin.
Kulağınız CHP'de olsun.
Bizi demokrasi paklar.
İyi ki CHP var.

 Necati Doğru/SÖZCÜ

UĞUR MUMCUNUN ÖLDÜRÜLMESİNE BU YAZI NEDEN OLDUĞU SÖYLENİYOR

Uğur Mumcu'nun Ölümüne Bu Yazı mı Neden Oldu

Uğur Mumcunun Ölümüne Bu Yazı Mı Neden Oldu

Uğur Mumcu'yu Ölüme Götüren Son Yazısı!

Yazdığı son yazıda İsrail ve PKK arasında ki ilişkiyi cesur bir şekilde dile getirmişti ve 24 Ocak 1993 tarihinde işyerine gitmek üzere bindiği arabasına Mossad tarafından bomba konularak ne yazık ki öldürülmüştür. Suçu ülkücülere atmaya çalıştılar ve başardılar da. Bu sayede hem İsrail aradan sıyrıldı hem de sağ-sol kardeş kavgasını daha da körüklemeye başarmıştı.
'MOSSAD ve BARZANİ'
24 Ocak 1993 tarihinde işyerine gitmek üzere bindiği arabasına mossad tarafından bomba konularak havaya uçurulan gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun ölümüne sebep olan yazısı:

MOSSAD ve Barzani

Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.
Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-Barzani ilişkisidir.
MOSSAD, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür.
Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?
Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.
Kimse bu ilişkiye, “Hayır olmadı” diyemiyor.
CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da MOSSAD-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.
MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.
Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü‘nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış.
Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.
Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.
Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, MOSSAD’ın Kürtlerle ilişki kurduğu (sh.327), Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.
1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.
Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyor. Barzani-ABD ilişkileri, ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger eliyle yürütülüyor.
MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD Ajanı) aracılığı ile gerçekleşiyor.
Nimrodi’nin üstlendiği görev ilginç:
Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyor. (sh. 328-329)
Kitapta, MOSSAD’dan Kürtler’e 50 milyon dolar para verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (sh.328)
70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?
Kitaba göre sürüyor.
“Körfez Savaşı” sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu ilişkiler yeniden başladı. (sh.521)
Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor.
MOSSAD, Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.
Kitapta, Mesud Barzani’nin İsrail’e gizlice giderek yardım istediği yazılıyor.
Bu ilişkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek...
Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek...
İlgi belli...
İlişki de belli...
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?

Uğur MUMCU, ( Cumhuriyet, 7 Ocak 1993)
http://metehannekfan.blogcu.com/ugur-mumcu-yu-olume-goturen-son-yazisi/3354269 Alıntı

Köy Enstitüleri Üç Beden Bol Gelmişti - Mehmet Halil Arık
Cumhuriyet tarihinin en önemli, en gerekli ve en medeni devrimlerinden biri olan Köy Enstitüleri bazılarına üç beden bol gelmişti. Kim mi bunlar:
-Milliyetçilikle faşizmi karıştıranlar ve eş tutanlar,
-Aydın geçinen ama aydınlık çizgisine milyon kilometre uzak olanlar,
-Köy ve köylü hakkında hiç araştırma yapmamış salon aydınları,
-Komünizm başta siyasi rejimleri anlamayanlar, isteseler de anlayacak seviyede olmayanlar,
-Çeşitli dolduruşlara kolay yem olanlar,
-Köylüyü, halkı istismar edip, kendi zenginliklerini ve sömürülerini din maskesi ile örterek yutturanlar,
-Kitap okumamak dahil, her konuda kültür arızası olanlar,
-Devirlerinin kolay ve ucuz kahramanları.
-Dini imanı kimseye bırakmayan, aslında dinden asla anlamayan ve dinin canına okuyan sapıklar sürüsü.
Köy Enstitüleri, 1940 yılında ilk okul öğretmeni yetiştirmek için kuruldu. Cumhuriyet kurulduğunda okur yazar oranı yüzde 5 bile değildi. Hele köylerde, yazmayayım daha iyi. Bu tamamen Türkiye’ye özgü bir projeydi ve dünyada benzeri yoktu. Mili Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile , büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’un olağanüstü eseriydi.
Köylerinde ilk okulu bitirmiş zeki çocuklar seçiliyordu. 21 bölgede bu okullar açılmıştı. Seçilen yerler, işlenecek geniş tarım arazisi olan ve demiryollarına yakın bölgelerdi. Kitaba deftere dayalı klasik eğitim yerine, modern ve iş ve tarım teknikleri öğretilecek ilim yuvalarıydı. Her Köy Enstitüsünün kendilerine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. İş için iş içinde bir eğitim sistemiydi. Sıradan bir insanın bunları kavramasını beklemek beyhudedir. Ama öte yandan aydın ve önemli yerlerde bulunanların ön yargılarına, saçma fikir ve eylemlerine ne demeli ?.
Haydi cahil kesimi ve haksız büyük çaplı mal edinen ve köylüyü sömüren kesimi bir yana bırakın : ya vitrindeki aydınlara ne oluyor? İşte misalleri:
Kendine özgü değişik bir aydın tipi olan Attila İlhan, Dil Devrimine ve Köy Enstitülerine karşı çıkardı. Takdir ettiğim bir düşünür olan Emre Kongar’ın “Yazarlar, Eleştiriler, Anılar” Kitabında şuna rastladım: “Sanıyorum İsmet Paşa döneminde Komünist olduğu gerekçesiyle okuldan atılırken verilen tasdiknamesinin altında Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in imzasının bulunası onu çok yaralamıştı.”
Bana göre gerçek aydın, duyguları ile değil aklı ile düşünen ve ürün verendir.
Bu ülkede yıllardır hiçbir şeye şaşırmıyorum. Benim için sürprize yer yoktur. Şimdi Köy Enstitülerinin asıl katilini açıklayacağım. İsmet Paşa, Hasan Ali Yücelin yerine ilginç bir adamı bakan yaptı. Bu adam reşat şemsettin sirer’di.
Reşat Şemsettin Sirer, bir gün Köy Enstitülerinin gerçek kahramanı olan İsmail Hakkı Tonguc’u karşısına alarak, insan aklını durduran şu soruyu sordu:
-Hakkı Bey, bu köylü çocuklarını neden okutmak istiyorsun?
-Ne demek? Nasıl okutmayabiliriz? Elbette okutacağız.
Köylü çocukların okumasından korkan Milli Eğitim Bakanına bakın. Şöyle diyor:
-Okusunlar da gelip bizi öldürsünler mi istiyorsun?
Bu konuşma İsmet Paşanın da içinde bulunduğu bir trende geçer. Hakkı Tonguç, konuşmanın ardından trende yemek için paşanın çağrısına uyar. Fakat suratı asık ve konuşmaz durumu Paşayı rahatsız eder. Paşa sorar:
-Hakkı Bey nedir bu durgunluğunuz ? Bir şey düşünüyorsunuz galiba ?
-Paşam “Köylü çocukları okurlarsa acaba bizi öldürürler mi “ diye düşünenler var.
-Keşke okusalar da gelip bizi kesseler evvela.
Sonunda Milli Eğitim Bakanı reşat şemsettin sirer denen adam bu okulları Köy Öğretmen Okullarına dönüştürdü. DP zamanında kendisi bir toprak ağası olan Adnan Menderes son darbeyi vurarak 27 Ocak 1954 de kapatılmasını sağladı.
Bu okullar yazının başlığında olduğu gibi, sıradan, ufku dar, üçüncü sınıf insanlara üç beden bol gelmişti. Tarihe nasıl geçtikleri de kimsenin meçhulü değil. Eğer bu okullar beş yıl daha kalabilseler di, inanın bulunduğumuz ortam ve seviye çok farklı olurdu.

Mehmet Halil Arık

Sosyal medyaya 'büyük gözaltı'... 10 bin kişiye soruşturma açıldı

İçişleri Bakanlığı, 'terörle mücadele' kapsamında sosyal medya alanında açılan soruşturmalara ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, kimlikleri Cumhuriyet Savcılıklarına verilen 10 bin kişi hakkında soruşturmanın devam ettiği belirtildi.
İçişleri Bakanlığı, "terörle mücadele" kapsamında, sosyal medya alanında son 6 ay içerisinde yürütülen çalışmalar neticesinde; 3 bin 710 kişi hakkında adli işlem yapıldığını bunlardan 1656'sının tutuklandığını 1203'ünün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını açıkladı.

10 BİN KİŞİ HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILDI

84'ünün ise gözaltı işlemlerinin devam edildiğini 767'sinin ise gözaltından serbest bırakıldığı belirtildi. Son olarak kimlikleri tespit edilerek Cumhuriyet Savcılıklarına intikal ettirilen 10 bin kişi hakkında da soruşturma ve adli sürecin devam ettiği açıklandı.

İçişleri Bakanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklama şöyle:

"İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü'nce yürütülen çalışmalarda, son 6 ayda, sosyal medya üzerinden, halkı kin nefret ve galeyana sevk eden, terör örgütünü öven, terör örgütü propagandası yapan, terör örgütü ile iltisaklı olduğunu alenen beyan eden, devlet büyüklerine hakaretlerde bulunan, devletin bölünmez bütünlüğüne, toplumun can güvenliğine kast eden 3.710 kişi hakkında adli işlem yapılmış, bunlardan 1.656'sı tutuklanmış, 1.203'ü Adli Kontrol şartıyla serbest bırakılmıştır. 84'ünün ise gözaltı işlemi devam etmekte olup; 767'si gözaltından serbest bırakılmıştır.

Hali hazırda açık kimlikleri tespit edilerek Cumhuriyet Savcılıklarına intikal ettirilen 10 bin kişi hakkında da soruşturma ve adli süreç devam etmektedir. Öte yandan, her alanda olduğu gibi sosyal medya alanında da terörle mücadele kararlılıkla sürdürülmekte olup; suç ve suçlularla mücadele birimlerimizin teknik kabiliyetlerinin güçlendirilmesinin yanı sıra Twitter, Facebook, YouTube başta olmak üzere birçok ulusal ve uluslararası servis sağlayıcı, kurum ve kuruluşlar ile yürütülen iş birlikleri de en üst seviyeye taşınmıştır."

Ayrık otunu sen ektin! - Rifat Serdaroğlu
Niçin sürekli olarak bağırıyorsun ki?
Türkiye’ye ayrık otunu sen isteyerek, bilerek ektin!
Ayrık otu ektiğin tarladan buğday-arpa-darı hasatı mı bekledin?
Ne ektiysen onu biçeceksin…
İstediğin şovu yap, istediğin kadar para harca!
Örneğin, 14 yavrumuzun vatanlarından uzakta bir hiç uğruna öldürüldüklerinin ertesi günü şölen düzenle!
İstersen senin “Bunlar katil değil, sinirli çocuklar” dediğin canilerin,
iki askerimizi diri-diri yaktıkları günün akşamı, ülkede top koşturan yabancılara asker selamı verdirt, ne yaparsan yap,
Türk Milletinin tamamını kandıramazsın!
Niçin birlik olamıyoruz, biliyor musun?
-Türkiye’nin kurucusu Büyük Atatürk’ün heykeli kaldırıldığı gün, “Elhamdülillah, Rize şimdi özgürlüğüne kavuştu” diye manşet atan paçavranın sahibini hiç yanından ayırmadığın için!
-Türk Gençleri üniversite kapılarında ter dökerken, vatanını savunmayan Suriyelilere sınavsız üniversite hakkı tanıdığın için!
-Suriyeli kadın ve çocuklara elbette sahip çıkalım. Fakat kendi yoksullarımıza bakamaz iken, zındık gibi milyonlarca yabancı erkeğe bedava sağlık hizmeti, ceplerine harçlık verdiğin için!
-Milyonlarca Türk Genci işsiz gezerken, bizim evlatlarımız Suriye’de bir hiç uğruna can verirken, yüzbinlerce Suriyeliye “Türk Devletine MEMUR olma” hakkını verdiğin için, birlik olamıyoruz…
-Yolsuzluk yapan Bakanları ve yakınlarını adaletten kaçırdığın için!
-Dün AK dediğine bugün KARA dediğin için!
-Türk Milletine sürekli yalan söylediğin için!
-Kupon Arazileri, Maden Ruhsatları dağıtımını kendine aldığın için!
-Tüm malvarlığın olan bir nişan yüzüğünden, dünyanın en zengin sekiz siyasetçiden biri olmayı nasıl gerçekleştirdiğini Türk Milletine anlatmadığın için, birlik olamıyoruz!
-FETÖ’nü Türk Devletinin en önemli makamlarına sokup, Türk Ordusuna kumpas kurulmasını engellemediğin için!
-Sana biat eden tarikat ve cemaatlerin hala Bakanlıklara yerleşmelerine izin verdiğin için!
-Türkiye’nin itibarına büyük zararlar verdiğin için!
-Tüm Türk Milletini kucaklayamadığın için, birlik olamıyoruz.
Bu saatten sonra değişmeyeceğine göre artık senin emeklilik zamanın geldi! Zaten emeklisin ama farkında değilsin…
“İnsan vücudundaki bütün organlar Tanrı’nın huzuruna çıkmışlar;
Göz; Ulu yaratıcımız, 70 yıldır bakmaktan yoruldum, beni emekli edin!
Kulak; Ben de 70 yıldır duymaktan yoruldum, beni de emekli edin!
Ayaklar; 70 yıldır yürümek beni bitirdi, lütfen beni de emekli edin!
Tam o anda arka taraflardan kısık bir ses duyulmuş;
Emeklilik asıl benim hakkım!
Melekler çok kızmışlar; Ayağa kalkıp konuşsana, saygısız!
Kısık ses; Ayağa kalkacak gücüm olsa, emekliliğimi ister miydim?”
Sağlık ve başarı dileklerimle

24 Aralık 2016
Rifat Serdaroğlu

Tünay Süer: Yaptıkları, yapacaklarının…
Türkiye AKP’nin hataları yüzünden bugün asimetrik bir savaşın içinde, zayiat vererek dönenip duruyor.
Düşünüyorum da,  başımıza gelenler hep şu açılım,çözüm süreci  denen anlaşma ile geldi.
Terör örgütü başı Öcalan’a neden o kadar taviz verildi?
İmralı’ya heyetlerin gidip gelmelerine, terörist başının hapishaneden örgütü yönetmesine neden izin verildi?
Öcalan denen cani öylesine şımartıldı ki  “Erdoğan’ı orada tutan benim” bile dedi.
Nitekim BDP-HDP heyetinin son İmralı ziyaretinde “Erdoğan’ı Gezi olaylarında
ben kurtardım. Erdoğan’ı götüreceklerdi” dediği bile iddia edilmişti.
Öcalan İmralı’dan anayasada neler yapılması gerektiğini dahi postacıları ile hükümete duyuruyordu.
Yine bir ziyarette İmralı heyetinde bulunan Sırrı Süreyya Önder şöyle bir soru yöneltiyor;
Başkanım, her şeyi konuştuk. Bir de Başkanlık meselesi var. Kamuoyu bu konuda çok hassas…
Totaliter bir yapıya dönüşmesinden endişe ediliyor” diyor.
İmralı tutanaklarında yer alan o görüşme de terörist başı şöyle yanıtlıyor:
Başkanlık sistemi düşünülebilir. Yalnız burada Başkanlık ABD’deki gibi olmalı. Devlet Meclisi gibi bir senato…
İkincisi, bir de Halklar Meclisi. Bunun adı Demokratik Meclis de olabilir. Bu da ABD’deki Temsilciler Meclisi gibi olabilir, Rusya’daki Alt Duma gibi olabilir. İngiltere’de Avam Kamarası’nın Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDP’yi parlamentoya uyarlamak gibi düşünebiliriz.”
Tüm bu görüşmelerin yapıldığı sıralar Erdoğan başbakandı.
İşte PKK’nın silahları, bombaları belirli yerlere saklaması, güçlenmesi, Güneydoğu’da örgütün özerklik ilanına kadar ilerlemesi bu süreç içindeydi.
OSLO anlaşmalarını da unutmamak gerek…
Tüm bunlara neden göz yumulduğu aslında Erdoğan’ın başkanlık sevdası yüzündendi.
HDP’ nin seçimlere girip 80 milletvekili çıkartmasından sonra külahlar değişti tabi.
Neyse bunları hatırlayalım istedim.
Ha… Erdoğan’ın Esat takıntısı ve Şam’da namaz kılma sevdası da olunca, üstüne üstlük sınır kapıları kevgire dönünce, bir de Türkiye’de nemalanan IŞİD belası sahnede yerini alınca işler çığırından çıkıverdi.
910 kilometrelik Güney sınırımız böylece tehlike ve tehdit altına girmiş oldu.
Tam da emperyalist güçlerin istedikleri konuma gelmiş olduk.
Güneydoğu’da terör ile uğraşırken bir yandan da sınırlarımızı koruma altına alma ve bu sebepten Irak bataklığına girmiş duruma geldik.
Her iki bölgemizden de beşer, onar hatta daha fazla şehit haberleri geldiğinde, canlı, cansız bombalarla Türkiye’nin her tarafında yitirdiğimiz canlarla kahrolmaktayız.
Bu bizlerin fıtratında yoktu.
Atatürk bize güzel, çağdaş ve çağın ötesine yol almak isteyen modern bir Türkiye bırakmıştı.
AKP yeni Türkiye sloganları ile iktidara gelmişti ve umut olmuştu.
Bu güne baktığımızda küçücük çocukların başlarında takkelerle, türbanlarla dindar ve kindar gerici bir nesil olarak yetiştirilmelerini görmek, nereye yol aldığımızın göstergesi olmaktadır.
Gerçekten üzülmekte kahrolmaktayız.
Çocuklar böyle yetiştirilmekteyken AKP li belediyelerin ve bazı kimselerin Atatürk ile uğraşmaları, düşman işgaline uğramış bir ülke gibi heykellerini, Atatürk ismi verilen kuruluş ve kurumlardan onun ismini kaldırmaları, Türk Milletinin birbirine kenetleneceği günde bölücülükten başka bir şey değildir.
Erdoğan genelde konuşmalarında Türk Milleti diyemiyor ve şöyle diyor:
 “Bizi bölmek isteyenlere, ayırmak isteyenlere karşı, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet olacağız” .
Erdoğan’a buradan sesleniyorum.
Dön bir sağına, soluna bak.
Bizi bölmek isteyenler aslında çok yakınındalar.
Mesela Rize Belediye Başkanı Reşat Kasap denen adamdan başlayabilirsin.
Çok hassas bir dönemden geçmekteyiz.
Konu siyaset üstüdür.
Parti, kişi ayırt etmeden birleşmek, el ele vermek, gerekirse vatanımız için ölmek durumundayız.
Bizleri bölmeye kalkarsanız nasıl olacak bu birleşme?
Alanlarda, konuşmalarında çağrı yapacaksın ama öte yandan bölücülere prim vereceksin.
Neden hiç sesin çıkmaz, bu zararlı adamları cezalandırmaz üstelik ödüllendirirsin?
Tehlikenin farkında değilsin sanırım.
O yağcılar var ya, yarın o koltuktan insen, seni tanımazlar bile.
Bunların yaptıkları yapacaklarının aynasıdır.
Tabi dolayısı ile AKP ‘nin yarınlarını görmekteyiz bizler de.
Tünay Süer
 24.12.2016

Not: Sevgili okurlarım,  12 gün kadar Antalya’daydım. Orada üşüttüğümden çok hastalandım bu durumdan yazılarım aksadı. Şimdi biraz soluk alabiliyorum. Saygılarımla bilgilerinize.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget