Makaleler "Özgen Acar"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir Aile - Özgen Acar
Sayın Türk Halkı!
Sayın Milletvekilleri!
Sayın Yargı Dünyası!
Sayın Genelkurmay Yetkilileri!
Sizler, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde böyle bir “aile” biliyor musunuz?

***

Mayıs 1998’de bir gün TRT İstanbul Radyosu ses sanatçısı Sevim Tanürek, kendisine yanan “yeşil ışıkta” yaya geçidinden karşıya yürümektedir.
Özel bir araç, kendisine yanan “kırmızı ışığa” aldırmadan, hızla geldiği yaya [Haber görseli]geçidinde, yoluna devam ediyor, Tanürek’i havaya ve ruhunu da göklere savuruyor. Geride 25 metrelik fren izinin kaldığı yazılıyorsa da sürücünün “şehremini” olan Babasının emrindeki arozözler caddeyi baştan aşağıya yıkıyorlar!
Bu olaydan sonra, sürücüye 3 ay öncesinin tarihiyle “EHLİYET verildiği” haberleri de basına yansıyor! Kaza raporunda Tanürek’i 8’de 8 kusurlu bulan görevli, Deniz İşletmeleri Genel Müdür Yardımcılığı’na atanıyor!

23 Nisan Nedir? - Özgen Acar

Çocukluğumuzda, “Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan / Kamutay Doğdu / Saltanatı boğdu...” şarkısıyla coşardık!
***
23 Nisan 2012’de küçük Enes Karabulut, birkaç dakikalığına “Başbakanlıkkoltuğuna” oturduğunda “Koltuğa oturdum bırakmam!” şakasının Türkiye Cumhuriyeti’nin başına ne işler açacağını bilemezdi! 
“Koltuğu” geçici olarak çocuğa bırakan dönemin Vezir-i azamı, şakayı ciddiye alıp“Olmaz öyle şey… Bu ülke kalkmamak üzere koltuğa oturanlardan çok çekti. O nedenle 3 dönem kuralını koyduk…” sözleri ile tepkisini göstermişti! 
Sonrasında bir yönetmelikle çocukların, 23 Nisan’da cumhurbaşkanının, başbakanın, valilerin koltuklarına oturmaları geleneğine son verildi. Ayrıca çocukların sahalarda “gösteri yapamayacakları” da açıklandı... 

‘Allah Vergisine Vergi!’-Özgen Acar
Eskiden “Gökten başına taş yağsın!” diye bir beddua vardı! 2 Eylül gece yarısına doğru Bingöl’ün Sarıçiçek köyüne gökten yağan taşlar baş yarmadı, tam tersine cepleri dolarlarla doldurdu!
Olayın tanığı olan Mehmet Nezih Ergün adlı köylü şöyle anlattı: “Evimde televizyon izlerken pencereye yüksek bir ışık yansıdığını gördüm. Işıkla beraber çatışmayı andıran sesler de duyuldu. Ardından balkona koştuk. İnce mavi bir ışık yandı, ardından her taraf apaydınlık oldu. Sabah, köylüler gökten taş yağdığını söylediler!”
Ergün sonraki gelişmeyi şöyle aktardı: “Bu taşın asıl değerini İstanbul Üniversitesi’nden bir akademisyenden öğrendik. Ruslar, Almanlar geldi. Gramı 15 dolardan 60 dolara kadar sattık. Taşların ağırlığı 1 gram ile 1.5 kilo arasında değişiyordu...”
***
Göktaşları, Dünya atmosferine değişik hızla girerlerken sürtünmenin yarattığı ısıdan dolayı önemli bölümü eriyip toz halinde yeryüzüne inerler. Büyük göktaşlarının çıplak gözle görülmesine ise halk arasında “yıldız kaydı” deniliyor.
Başta Amerikan “Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Merkezi (NASA)” örgütü olmak üzere, uzay bilimciler yılın hangi tarihleri arasında ve nerelerinde “göktaşı (meteor) yağmuru” olacağını önceden açıklıyorlar.
“Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK)” Antalya’daki Ulusal Gözlemevi de “Perseid Göktaşı Yağmurunun”, 12- 13 Ağustos geceleri yoğunlaşacağını açıklamıştı... Sarıçiçek köyü 2 Eylül’de bu yağmurdan nasibini aldı.
Bu göktaşı parçalanması olayının kaynağı olan, “Perseus (Kahraman)” takımyıldızının her 133 yılda bir Güneş çevresindeki turunu tamamladığı biliniyor. Güneşe yaklaşırken geride bıraktığı bazı parçaları dünyanın yörüngesi ile çakışınca göktaşı yağmuru gerçekleşiyor.
Bundan sonraki göktaşı yağmurunun 13-14 Aralık tarihlerinde “Geminid (İkizler)” takımyıldızında yaşanacağı, saatte 120 kadar olaya tanık olunacağı da uzay bilimcilerce açıklandı.
***
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü Atom ve Molekül Fiziği Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Ozan Ünsalan, düşen göktaşı parçaları ile ilgili olarak inceleme başlattı. Ardından Bingöl Üniversitesi’nden bir heyet de bölgeye gitti.
Türkiye’nin ayağına kadar gelen bu olay, bilimsel olarak bu düzeyde kaldı. Ne Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ne Ankara’daki MTA’ya bağlı Tabiat Müzesi ne Atom Enerji Kurumu ne TÜBA, ne TÜBİTAK ve ne de öteki üniversitelerin “astronomi ve uzay bilimleri bölümleri” Sarıçiçek köyüne uzmanlarını gönderdiler.
Ama önce NASA’nın “meteor uzmanı” Peter Jeninskens ta Amerika’dan çıkıp geldi. Ardından Rus ve Alman bilim adamları da köylülerden “göktaşı” topladılar.
Peki, Sarıçiçek köyüne Türkiye’den başka kimler gitti? Bingöl vergi memurları köylülere, her 21 bin liranın üzerindeki göktaşı gelirine vergi ödeneceğini söyledi! Halk “Allah vergisi! Allah’tan vergi alınmaz!” diye itiraz edince Maliye Bakanı Mehmet Şimşek “Tvitter” hesabından “Vergi alınsın mı, alınmasın mı?” sorusu ile anket düzenledi!
Bilim Türklerin nesine!!! Onlar Mekke’ye gidip kutsal saydıkları “Hacer-ül Esved (siyah taş)” denilen bir başka göktaşının çevresinde koşarak günah çıkartıp milyonlarca doları Suudilere kaptırsınlar!
Bol bol dolar kazanan Sarıçiçek köylüleri, Ruslara kıyasla şanslıydılar! Araba ve ev sahibi oldular, köy bakkallarının borç defterlerindeki hesaplarını kapattılar!
15 Şubat 2013’te Rusya’ya çok hızla yönelen ve ateş topuna dönüşen göktaşı, bereket 25 km yukarıda patlamıştı. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından 20-30 kat daha büyüklükte idi.
Bir Not: “G20’de Türkiye’nin Geleceği!” yazımı sürdüreceğim...

Özgen Acar/Cumhuriyet

Bazı insanlar için “Ağzından çıkanı kulağı duymuyor!” derler… Bazı yöneticiler de “Tencere, tava hepsi aynı hava” dediklerinde, “tahrik ettikleri” insanları Türkiye sokaklarına döktüklerinde, çalınan “tencere-tava” seslerini acaba kulakları duyuyor mu?
İnsanların “Gezi Parkı” dedikleri günlerde Kuzey Afrika’ya “geziye” gittiklerinde, Türkiye sokaklarındaki “Afrika dikkat demokrasi geliyor!” uyarılarını da acaba duydular mı?
Ben “Facebook” ve “Tvitter” kullanmıyorum! Etkileri hakkında en ufak bilgim yoktu. Ama bazılarının kırk yılın başı doğru söyledikleri “Tvitter toplumun baş belası” sözlerinin başlarına “bela” kesilmesinde 34 “gâvur İzmirli Tvitter’cı” gencin gözaltına alınması, acaba o kulaklara ulaştı mı? Dünyada ilk kez “tveet” atanlar gözaltına alınıyor!
Şehit analarına “yaygaracı” deyip Mersin’de de bir çiftçiye “ananı da al git” demesine karşılık “gâvur İzmirliler” Ata’nın annesi Zübeyde Hanım’ın resmini yükledikleri sandala “Anamızı da aldık geldik” afişini astırtan tahrikçi kim? “Benim oğlana ananı da al git, demişsin!!! Torunuma da çapulcu demişsin!!! 87 yaşındayım, yataktan kalkamıyorum. Az yanıma gel bir şey diyeceğim!” afişiyle görüntülenen ninenin diyeceklerini doğrusu çok merak ettim!
Yüz binlerce insanın karşısında “Yüzde 50’yi zor tutuyorum” demek ve “1 milyon yandaşla” tehdit etmek “baş tahrikçilik” değil de nedir? Dünyada hangi başbakan halkının yarısının karşısına sokaklara, alanlara öteki yarısını sürdürüp kardeşi kardeşe vurdurur? “Dünyada hangi başbakana ağzından çıkan bu lafı duyuyor mu” diye sormak yerine, acaba “Hangi başbakan böyle laf eder?” demek daha doğru olmaz mı? “Birkaç çapulcuya pabuç bırakmam” tehdidini savurduğunda ağzında çıkanı kulağı duymadı ama bırakın “Mısır’daki sağır sultanı”, yabancı dillere “ç”nin teleffuzunu vermek için “chapulcu” sözcüğünü kazandırdığını biliyor mu? Ünlü Amerikan düşünür Noam Chomsky soyadındaki “Ch”den esinlenerek “Ben bir çapulcuyum” demedi mi? Kulağı duymadı ama o fotoğrafı da görmedi mi acaba?
Dünyada en çok “biber gazı kullanan başbakan” unvanını kazanınca Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho bile “Kendimizen utanalım, biber gazı Brezilya malı” sözüyle direnişçilere destek verdi!
Bir vatandaşa “Artistlik yapma lan” dediğini kulağı duymadı ama bırakın onlarca Türk artistini, dünyaca ünlü artistler, örneğin Tilda Svinton, Madonna bile yumruklarını havaya kaldırdılar, ünlü manken Miranda Kerr de Türkiye’deki gösterisini iptal etmedi mi?

***

Adı bende saklı bir gençten gelen bir iletinin bir bölümünden alıntı:“Ben hafta sonları içki içtim, ‘alkolik’ dedin.
Ben sevgilimin elinden tuttum, ‘ahlaksız’ dedin.
Ben orada camiye ihtiyaç mı var dedim, ‘dinsiz’ dedin.
Ben tarihi Emek Sineması yıkılmasın dedim, ‘terörist’ dedin.
Ben sana oy vermedim, ‘gâvur’ dedin.
Ben harçlar kaldırılsın dedim, ‘anarşist’ dedin.
Ben ağaçlar kesilmesin dedim ‘çapulsuz’ dedin.
Ben şehrin tek yeşilinden kimse rant kazanmasın istedim; sen ki bu demokratik ülkenin hizmetkârısın, sen ki diktatörlük kanımda yok diyorsun beni ‘ağaçlarda sallandır’mak istedin!”

***

Dilimize Rumcadan girmiş “Nato kafa, nato mermer” diye melez bir söylem var. “Nato” sözcüğü Yunanca “işte” demektir… Bu sözcüğü Türkçeleştirecek olursak “İşte kafa, işte mermer” olur. Türkçede Rumcanın etkisi kaybolunca bu söylemin yerini, “N’olacak taş kafa!” söylemi almıştır.

***

Bu satırları yazarken Tayyip Efendi Afrika “gezisinden” henüz dönmemişti. Dönüşte havaalanında ve sonrasında ne olur bilemiyorum. İnsanlar “başbakanın” istifasını istiyorlar. Cumhurbaşkanı sağduyuyla, “Gezi Parkı direnişçilerinin mesajlarının alındığını” söylüyor. Her zaman yükseklerden uçan Başbakan Yardımcısı bile bu kez ayakları yere basıp “vekili” olarak halktan “özür dilemeyi” zorunlu görüyor.
Tayyip Efendi “başbakan” olarak 10 yıldır hiç izin yapmadı. Yoruldu. Kafası iyiden iyiye yoruldu. Cumhurbaşkanı ve yardımcısı ile konuştuktan sonra mutlaka yıllık izne çıkmalıdır.
Gerekirse tatile Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ve eşinin yanı sıra Emine Hanım’ı da alarak mavi yolculuk yapmalı ya da bu dinlence ile birlikte kafasındaki beyinsel yorgunluğu bir psikiyatrın divanında atmalıdır!
Kuğular ve Peşkeş!

Çankaya Belediyesi’ni canı gönülden kutluyorum. “Kuğulu Park”taki ak ve kara kuğuları biber gazlarından zehirlenmemeleri için başka yerlere taşımışlar. Kuğulu Park eskiden böyle miydi? Park gibi parktı! Önce yol için makasladılar. Sonra “bat-çık” denilen alt-üstgeçitlere kurban ettiler.
Hani “iki ayyaş” vardı ya onların zamanında başkentte parklardan geçilmezdi. Kızılay Parkı bir “ucube” yapıya dönüştü. Karşısındaki “Güven Park”ı yıkanan çamaşır gibi çektikçe çekti, anıtla sınırlandırıldı.
Bereket iki ayyaşın Kavaklıdere’de karşılıksız verdikleri yabancı büyükelçilik arazilerinde yükselen yeşilliklerin oksijeni egzoz ve biber gazını önlüyor. Sıhhiye-Kurtuluş, Gençlik parkları da ayyaş ikilisinin marifetleri değil mi?
Adı üzerinde en önemli “park”, daha doğrusu “orman” denilen “Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ)” Tayyip Efendi’nin belediye başkanı sayesinde yolgeçen hanına dönüştürüldü. O başkan ODTÜ’nün eski rektörü Kemal Kurdaş’ın Ankara halkı ile birlikte yarattığı yeşillikleri yok edecek karayolunu hedefliyor.
AOÇ’de başbakana saray yapılıyor. O da yetmemiş gibi ABD Büyükelçiliği’ne “peşkeş” için çalışılıyor. “Peşkeş” Farsça bir sözcük… “Peş” sözcüğü “önden” demek… Örneğin “peşin para” gibi… “Keş” sözcüğü ise “çeken” demek… “Afyonkeş, esrarkeş, kemankeş… (afyonçeken, esrarçeken, yayçeken)” gibi…“Peşkeş” ise “önden çeken” demek… Önden ne çeker? “Rüşvet”… İşte “peşkeş”in tam karşılığı budur! Tayyip Efendi’nin 15. kez gittiği “Beyaz Saray”dan imrenerek AOÇ’de yaptırdığı “saray” ile ABD’nin Beyaz Sarayı böylece komşu olacak… Gözü kör olsun bu peşkeşin… İstanbullu gençler Ankaralı gençlere de örnek olmalıydılar!

Küçük Enes Karabulut, geçen yıl 23 Nisan geleneğine uygun olarak birkaç dakikalığına “Başbakanlık koltuğuna” oturduğunda şakayla söylediği “Koltuğa oturdum bırakmam!” sözlerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin başına ne işler açacağının bilincinde değildi!
“Koltuğu” geçici olarak küçük Enes’e bırakan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, şakayı ciddiye alıp “Olmaz öyle şey... Bu ülke kalkmamak üzere koltuğa oturanlardan çok çekti. O nedenle 3 dönem kuralını koyduk...” sözleri ile tepkisini göstermişti!
Bir yönetmelikle çocukların 23 Nisan’da cumhurbaşkanının, başbakanın, valilerin koltuklarına oturmaları geleneğine son verildi. Bu uygulama bu yıl 23 Nisan’da başlıyor. Artık Türkiye’de koltuk kavgası yapılmayacak!
Uygulama bununla da yetinmiyor! Bundan böyle ilkokul çocukları spor sahalarında “Bugün Yirmi Üç Nisan neşe doluyor insan; Kamutay bugün doğdu ve saltanatı boğdu!” sözleri ile gösteri yapamayacaklar. Artık, gösterilerini kapalı spor salonu, alışveriş merkezi ve parklarda yapacaklar. Böylece AVM’lerde nerede hareket, orada bereket olacak!
Bu kadar da değil! Artık lise öğrencileri de 19 Mayıs Gençlik Bayramı’nda sahalarda cimnastik gösterileri yapamayacak. Böylece genç kızların törenlere çıplak bacakla katılmaları da önlenecek!
19 Mayıs’ta atletler Samsun’dan Ankara’ya Türk bayrağı da getiremeyecekler. 23 Nisan Çocuk, 19 Mayıs Gençlik bayramlarında tribünlerde protokolün de boy göstermesine, halkla bütünleşmesine gerek kalmayacak. Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç “günün anlam ve önemini” değil “mana ve ehemmiyetini” anlatırken, genç bir bakan olarak Ankara’da bir evi mülkiyetine nasıl devşirdiğini de herhalde anlatacaktır!
Elbette Atatürk de unutulmayacak. 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışını doğum günü olarak kabul eden Atatürk için bu kentin valisi Ata’nın doğum günü pastasını keserken, konuklar da “Happy Birthday Atatürk” diye şarkı söyleyecekler!
Geçen yıl Cumhuriyet Bayramı törenleri kısıtlanınca halk Ankara’da sokağa dökülmüş, coşkuyla 29 Ekim’i Türk bayrakları açarak kutlamıştı. Ankara Valiliği emriyle kutlamalar engellenmiş, halka biber gazı sıkılmıştı.
Aynı olaylar Antalya’da da yaşanmıştı. O gün Atatürk anıtına çelenk koymak isteyen eli sopalı değil, eli bayraklı Antalyalılardan 6 kişi şimdi 31 yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyor!
Diyarbakır’da Nevruz kutlamaları sırasında Türk bayrakları açılmıyor, baş terörist Apo hazretlerinin boy boy resimleri alanları süslerken, güvenlik güçleri seyirci kalıyordu. Buna karşılık Zonguldak’ta Madenci Anıtı önünde Diyarbakır olayını kınama amacıyla Türk bayrağı açan 12 genç polisçe engelleniyordu.
Polisin gerekçesi “İstediğin zaman bayrak açamazsın. Bayrak açmanıza başımızdaki büyükler karar verir...” idi... Bir çocuğun şakasına bile tepki gösteren bir büyüğümüzden başka ne beklenirdi ki?
15 Mayıs 1919’da İzmir’de Yunan ordusuna ilk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin’in anıtına çelenk koymak isteyen “irfanı olmayan” ya da “gâvur” İzmirlileri polis püskürtmüştü. Ankara’ya Atatürk’ün gelişinin yıldönümü törenleri de devletin değil, iktidarın valisince yasaklanmamış mıydı?
Anlaşılan bundan böyle Milli Eğitim Bakanlığı’nın adı “Maarif Vekâleti” ve 400’ü aşkın general ve subayı Silivri’de hücrede olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni barındıran Milli Savunma Bakanlığı’nın ise “Müdafaa” ya da “Savun-ma Vekâleti” olacak demektir.
Diyarbakır’da geçen hafta bir başka ilginç olay daha yaşandı! 7 Nisan’da Diyarbakır’da, 21 ülkeden 22 güzelin katılımıyla “Dünya Medeniyetler Kraliçesi Yarışması” düzenlenecekti. Başbakan’ın “eyalet sistemi” önerisinden esinlenilmiş olunacak ki yarışmaya “Türkiye’yi” ve “Diyarbakır’ı” temsilen iki güzel genç kız adaydı. Basınımız bu ayrıma tepki gösterirken Diyarbakır’dan gelen bir haber dudakları uçuklattı!
Aralarında sıkmabaşlı kız öğrencilerinin de bulunduğu Dicle Üniversitesi, Bilge “akil!” Gençlik Kulübü üyeleri “Kutlu Doğum Ayı”na denk gelen, “ahlaksızlık” içeren yarışmanın “yasaklanmasını” istediler. İstedikleri gibi de oldu...
Bu tür yarışmanın kadim düzenleyicisi Süha Özgermi, üzüntüsünü, “İnsan, istenmediği yerde durmaz!” diyerek kızlarla kenti terk etti! TRT haber bülteninde bu olay “Sağduyu hâkim oldu. Provokasyon son buldu...” sözleri ile duyuruldu!
Bildiğiniz gibi Hazreti Muhammed’in doğum günü, hicri takvime göre Müslüman dünyasında her yıl Ramazan gibi, Şeker ve Kurban bayramları gibi 11 gün öne gelecek biçimde kutlanır.Ama laik Türkiye Cumhuriyeti’nde 23 Nisan Çocuk Bayramı ile aynı haftaya gelecek biçimde donduruldu. Dünya Müslümanlarından farklı olarak Türk Müslümanlar donmuş tarihte kutlar oldular. Nedeni de Hazreti Muhammed’in değil, Feto hazretlerinin bu haftada doğması idi!Eskiden Türk çocukları 23 Nisan için ne derlerdi? “Bugün Yirmi Üç Nisan neşe doluyor insan, Kamutay bugün doğdu ve saltanatı boğdu!”
Bakın AKP Genel Başkan Yardımcısı Bekir Bozdağ CHP ile alay edercesine “Başkan (!) 2024’te CHP’li olabilir, karar CHP’nindir...” diyor.
Bozdağ’ın; “Baş-bakanlık koltuğunda” rekor kıran Erdoğan’ın daha yükseklere, Çankaya’daki koltuğa çıkacağına kesin gözle baktığı anlaşılıyor. Böylece 23 Nisan şarkıları bundan böyle “Ebedi baş-sultan bugün doğdu, Kamutay’ı boğdu!” olarak değişecek demektir!
Son Dakika: Yazımız tamamlandığında, akşam Bakanlar Kurulu’ndan sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 23 Nisan’da çocukların makam koltuklarına oturma geleneğinin “bu yıl da” süreceğini açıkladı. Oysa yönetmelik çıkarılmıştı! Hayırdır inşallah!


İnandık Vazosu (2)


2 Nisan’da bu köşede bir konut inşaat şirketimizin Anadolu’nun tarihsel mirasına sahip çıkarak yaptığı binalara “Vazo Kule” adını verdiğini, alışılmışın dışındaki bu yaklaşımın kutlanması gerektiğini yazmıştık.
Şirket, Çankırı’da, dönemin kült merkezi “Hanhana’da (İnandık)” Hititlerce İÖ 17. yy ortalarında yapılan ve 1965’te bulunan, şarap küpünden esinlenmişti. Bu görkemli şarap küpü Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde “İnandık Vazosu” adıyla bir başyapıt olarak ve dev kopyası da Çankırı’da bir alanda sergileniyor.
Tarihsel mirasa sahip çıkan şirketin, gazete reklamında bir vazo görülüyordu. Ancak, küpün resminin yanlış olduğunu yazmıştık! Şirket yazımızdan sonra hatayı düzeltip reklamlarına İnandık Vazosu’nu koydu. Kutlarız...

Cuma günü bu köşede Amerika’nın üçüncü büyük kenti Şikago caddelerinde dolaşan otobüslerdeki ilanlara yer vermiştik.
Anımsarsınız, bir ilanda El Kaide terör örgütünün başı Usame Bin Ladin’in, bir başka otobüste bir Arap teröristin ve bir ötekisinde de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resimleri vardı.
Erdoğan şu sözleriyle o teröristlerle aynı kefeye konulmuştu:
“Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz
Camiler kışlamız, müminler askerlerimiz
Bu ilahi ordu dinimi bekler...”
İlanları “American Freedom Defense Initiative (Amerika Özgürlükleri Savunma Girişimi)” adlı örgüt vermişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Amerikan halkına “terörist” gibi tanıtılıyordu. Gerçekten bu ilanı anlamakta güçlük çektim!
Bu arada bir başka otobüs ve ilan resmi saygıdeğer bir okurumdan geldi. Kasım 2012’de Düsseldorf’ta kendisi çekmişti. İlanda Abdullah Öcalan’a “özgürlük” isteniyordu. İlanı “Öcalan’a Özürlük Örgütü” vermişti. Demek ki binlerce insanın ölümüne neden olan, ölüm cezasından kurtulan Öcal’ın serbest bırakılması amacıyla örgüt bile kurulmuştu. Ben Öcalan’ı “baş terörist” sanıyordum!
Bu ilanları görünce aklıma bir resim daha geldi. Hani sınırda teröre karşı kum torbalarından oluşan siper gerisinde dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Başbakan Erdoğan’a harekât hakkında bilgi veriyordu.
İşte şimdi o Başbuğ bugün içeride “baş terörist” olarak yargılanıyor. Bu durumda “Amerikan Girişimini” dikkate alacak olursak iki terörist “yan yana haydayabilir misin” olmuyor mu?
Elinden bıçak düşmeyen, dünyada en çok organ nakli yapan 2. operatör olan Mehmet Haberal da “terörist” olarak içeride... Yaptığı terör eylemleri ise bıçakla insan öldürmek yerine insanı yaşatmak değil miydi?
Gençliğimizde okullar arasında yapılan münazaralarda en çok “Kılıç mı, kalem mi üstündür” konusu tartışılırdı. Bizim Mustafa Balbay eline kılıç almayıp “kalemin” üstünlüğünü gösterdiği için “terörist” olarak Silivri Tutsakevi’nde yatmıyor mu? Üstelik Haberal da, Balbay da “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğu TBMM üyeleri değiller mi?
Erdoğan ile Başbuğ siperden sınır ötesindeki teröristlere baktıkları resme dönelim. Nereye bakıyorlardı? Kandil’daki terör kampındaki baş teröristin halifesi Murat Karayılan’ın karargâhına doğru değil mi?
Bir grup “TBMM üyesi(!)” geçen hafta işte o kampa giderek halife hazretlerine şükranlarını sundular. Aralarında dağ başında silahlı teröristlerle şapur şupur öpüşen TBMM’nin bir kadın üyesi de vardı. Anlaşılan “egemenlik kayıtsız şartsız artık Kandil’in ya da İmralı’nın” idi!
Üniversite eğitimimde, 50 yılı aşan mesleki deneyimlerimde az buçuk hukuk öğrenmiş olan ben, gerçekten Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki “terör” ve “terörist” kavramlarının anlamını çözemedim! Ya siz?

Okurlarıma Not:

Yurtdışında otobüs resimlerini gönderen saygıdeğer okurlarıma teşekkür ederim. Bu arada bazı okurlar bizim gazeteden yazımdaki görselleri indirip “Facebook” gibi toplumsal iletişimlerinde kullanmak istediklerini, öteki gazetelerin internet sayfalarındaki köşe yazılarından bunu sağlayabildiklerini, ancak bizimkinden gerçekleştiremediklerinden yakınıyorlar. Daha önce yazdığım gibi ben, “Facebook, Twitter” adreslerim olmadığı gibi bilgisayar özürlüsüyüm de... Bizim gazeteden indirilip indirilemediğini bilemiyorum. İsteyenler benim ileti adresime yazdıkları takdirde, bir iki gün gecikmeyle de olsa bu görselleri gönderebilirim.

Önceki hafta Amerika’nın Şikago kentinde caddelerde dolaşanlar yoldan geçen bir otobüsü görünce irkildiler!
Otobüsteki ilanda El Kaide terör örgütünün başı Usame bin Ladin’in resminin yanında “Biz sizi derhal İslama çağırıyoruz” sözleri okunuyordu! İlanın öteki köşesinde Nev York’ta ikiz kulelerin yanışını gösteren bir başka resim vardı. Resmin yanında şu soru yer alıyordu:“Benim cihadım bu, ya sizinki?”
Ardından bir başka otobüs göründü. Benzeri ilanda bir Arap teröristin resmi vardı. İlanda “Yahudileri öldürmek bizi çekip Allah’a yaklaştıran bir ibadettir” yazılıydı. Bu sözlerin sahibi “Hamas” aynı soruyu soruyordu:“Benim cihadım bu, ya sizinki?”Şimdi sıkı durun! Üçüncü otobüsteki ilanın yazısı aynen şöyleydi:“Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz Camiler kışlamız, müminler askerlerimiz
Bu ilahi ordu dinimi bekler…”
Bu sözler kimindi? Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın değil mi? Sanırsınız ki bir İslami terör örgütünün sözcüsü bu sözleri söylemiş, yanlışlıkla oraya yazılmış! Yooo… İlanın sol köşesinde Erdoğan’ın resmi de görülüyordu! Yazıda “Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan” aynı soruyu soruyordu:“Benim cihadım bu, ya sizinki?”Nev York, Los Angeles’tan sonra ABD’nin 10 milyon nüfusuyla üçüncü büyük kenti olan Şikago’da, ekte görsellerde görülen bu ilanları “Amerika Özgürlükleri Savunma Enstitüsü” vermişti…
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı bir “teröristten” farksız olarak caddelerde Amerikan halkına tanıtılıyordu. Demek ki biz Türkler böyle bir başbakana layığız…“İmralı tutanakları” açıklandıktan sonra Erdoğan “Doğru değil… Biz açıklayıncaya kadar inanmayın…” dedi… Başbakan’ın ipiyle artık kuyuya inilmiyor. Önceki gün de “Sızdıranları en kısa sürede açıklayacağız!” diyerek kendisini yalanlamakla kalmadı, Milliyet’in başarılı gazeteciliğine “Sınırsız özgürlük olmaz… Gazeteciliğin batsın…” sözleri ile de saldırdı…
Yoksa Erdoğan’ı “Amerika Özgürlükleri Savunma Enstitüsü’ne” eğitime mi göndermeli?
Geçen hafta Viyana’da Uygarlıklar Bağlaşması Toplantısı’nda “Eğer Medeniyetler ittifakı diyorsak, önce BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında bir ittifak oluşturmamız lazım. BM’nin şiddetle bir reforma ihtiyacı var. El ele vereceğiz, omuz omuza vereceğiz ve bu işi çözeceğiz” dedi…
Erdoğan’a Türkiye’de anayasayı değiştirmek yetmemiş olacak ki şimdi de BM anayasasını değiştirmeye heveslenmiş…

Konstantinopolis Ziyareti!

Türk devlet yönetimi, Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras’ı başkent Ankara yerine Konstantinopolis’te kabul ederek onurlandırdı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Tarabya Köşkü’nde” kabul etti, ardından Başbakan Erdoğan ile “Dolmabahçe Sarayı’nda” görüştü.
Türkiye ile Yunanistan’ın her alanda birbirlerine gereksinimleri olduğundan hiç kuşkumuz yok! İki komşu dostluk, barış ve gönenç içinde birlikte yaşamalıdırlar. Bu sözleri 4 yıl görev yaptığım Atina’da gerek Yunanistan’da ve gerek Türkiye’de ayrı ayrı verilen “Abdi İpekçi Barış Ödülü”nü 1982’de her iki ülkede alan tek kişi olmanın inancı ile yazdım.
Görüşmelerde raflardaki “siyasal sorunların” tozlu dosyaları açılmadı. Yarım yüzyılı dolduracak olan Kıbrıs konusunda Erdoğan “Bu sorunu artık tarihe gömelim…” dediyse de Samaras, “Kıbrıs sorunu BM kararlarına saygıyla çözümlenir” diyerek dosyanın kapağını açtırmadı.
İki ülkeyi savaşın eşiğine getiren Ege karasuları sorunu hakkında Samaras, geleneksel yanıtı olan “Ege sorunu uluslararası hukuk çerçevesinde çözülür” diyerek bu dosyaya da dokundurmadı. Sonrasında Enerji Bakanı Taner Yıldız “Ege’de petrol aramayacağız…” sözleri ile komşuya güvence verdi…
Görüşmelerinin ağırlığını AB yardımıyla iflastan dönen Yunan ekonomisine Türkiye’den taze kan arayışları oluşturdu. Bu olguyu Erdoğan “kazan-kazan” söylemi ile destekledi.
Önceki yıllarda imzalanan 22 sözleşmeye İstanbul’da 25 tanesi daha eklendi. Kültür, turizm işbirliklerinin yanında ekonomik sözleşmeler de yer aldı. Erdoğan, “Geçen yıl, ikili ticaretimiz 5 milyar dolardı. 2015 sonunda bunu 10 milyara çıkarmayı hedefliyoruz…” dedi.
Yunanistan’daki petrol arıtma tesisinin yılda 4 milyon ton fazla dizel üretimi bulunuyor. Türkiye’nin ise 8 milyon ton dizel açığı var. Bu alanda gelişme sağlanacak.
İki ülke arasındaki en önemli gelişme ekonomik bunalım öncesinde, komşunun en büyük bankası olan “Yunanistan Ulusal Bankası’nın” 2006’da Hüseyin Özyeğin’in Finansbank’ının yüzde 46 oranındaki hissesini 2.6 milyar dolara satın alması ile gerçekleşmişti. Sonra Özyeğin’in elinde kalan yüzde 9.7’lik hisse için de 697 milyon dolar ödedi.
Yunan patron, Finansbank’ın Avrupalı ortaklar dışında yüzde 77’lik hissesini elinde bulunduruyor. Patron banka, 2012’nin ilk çeyreğinde 537 milyon Avro zarar ettiğini açıklamıştı. Ancak, Türkiye’de 902 milyon TL kârı ile ekonomisine önemli katkıda bulundu. Bazı hisselerin satılacağı söyleniyor.
Yunanistan’da özelleştirmeye alınan bazı kamu kurumlarının Türkiye’de pazarlanması gündemde. Bunlar arasında talih oyunlarının üç ayrı kurumu “piyango, spor-toto, at yarışları” yer alıyor. Ayrıca 23 liman, Atina eski havaalanı, doğalgaz dağıtımı, ulusal petrol şirketi de satışa çıkanlar arasında…

Türk Hava Yolları’nın (THY), uluslararası başarıları da olan bir Türk modacıya, hostesler ile kabin memurlarına yeni giysi tasarımlarını yapmasını önermesinden sonra ortaya çıkan ilk örnekler basında kıyamet kopardı! THY’nin bazı hatlarda içkiyi yasaklaması da tüy dikti!

***
THY, son yıllarda dünyada hava şirketleri arasında ön sıralara çıkan bir başarı yakaladı. 98 ülkede 138 noktaya ve içeride de 36 kentimize uçarak önemli bir hava ağını kurdu. Gün geçmesin ki THY’nin filosunu genişletmek amacıyla yeni uçak alım siparişleri verdiği basına yansımasın.
Basına sızan yeni giysi tasarımlarının; fes-türban karışımı şapkaları da kapsadığını, neredeyse “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde kullanılacak biçimde olduklarını görenler şaşırdılar. Bu tasarımlardan dolayı topa tutulan THY ve modacı hanım açıklama yapma gereğini duydular.
Modacı hanım, “Bunlar taslak. 50 kadar model tasarlıyoruz. THY bunları kabul etseydi bile altına imzamı atmazdım…” gibilerinden açıklama yaptı. THY, “Bu tasarımlar henüz bize sunulmuş, kabul edilmiş değil…” dedi.
Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Atilla Ayçin, “1.5 yıldır THY’de çalışanların yüzde 60’ı türbanlı!” derken acaba ne demek istiyor? Yeni tasarımların somut resimlerinden sonra gel de açıklamalara inan… Türkçede “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz…” denilir!

***
THY, içki yasağı haberleri konusunda da açıklama yaptı. Pakistan, Mısır, Irak, Somali, Senegal, Kuveyt, Nijer, İran gibi 8 ülkenin uçuşlarında içki verilmiyormuş… Bu ülkeler istemiyormuş! Türk hava sahası üzerinde uçuşa bu ülkeler engel olabilirler mi?
Peki, Tunus, Fas Müslüman değil mi? İspanya futbol karşılaşmalarında THY reklamlarının yanı sıra rakipleri “Emirates” ve “Katar Havayolları’nın” da bazı futbol takımlarının formalarında reklamlarını görüyoruz. İkisi de Müslüman ülke ve ikisinde de içki sunuluyor!
Beş-altı yıl önce Tahran’a THY ile uçarken ilginç bir gözlemim olmuştu! Tahran’dan kalktıktan sonra İranlı kadınlar çarşaflarını çıkarıp koltuklarında mini etekli bacaklarını üst üste atarak hosteslerin sundukları içkileri zevkle “göçertmişlerdi”.
THY iç hatlarda, yalnızca “business sınıflarda” içki sunabiliyormuş. “Business” kavramı iş dünyasını, dolayısıyla “parayı” tanımlar. “Parası” olan bu bölümde daha rahat bir ortamda uçar. Nerdeyse kuşsütüne varıncaya kadar ikram yapılır, rahat koltuklarda uyunabilir. Türkçede “Parayı veren düdüğü çalar” boşuna denilmiyor.
THY, 36 iç hattın 20’sinde “business sınıf” olmadığı için bu uçuşlarda da içki hizmeti veremiyormuş. Bu hizmet, ancak İzmir, Bodrum, Dalaman, Antalya gibi turistik uçuşlarda geçerliymiş. Bu ayrıcalık niye? Öteki Türk uçak şirketleri değil “business sınıfta”, her yerinde içki hizmetini “parasıyla” yolcuya veriyorlar da THY neden veremiyor?
THY, içki yasağını ülke genelinde kurumsallaştırma yolunda adım atma hevesinde…

***
Amerika’da “US Airways” ve “American Airlines” şirketleri birleşiyor. Böylece en güçlü “United Airlines” ve “Delta Air Lines” şirketleri ile rekabette onların önüne geçecekleri açıklandı.
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, şirketlerin kârlı görmedikleri için uçmadıkları kentlere teşvik getirildiğini açıkladı. Teşvike göre, iki yıl süre ile haftada en az üç kez uçan havayoluna o kentin tekeli verilecek.
ABD ekonomisindeki sallantının, AB üye ülkelerinde devlet iflaslarının yaşandığı bir ortamda turizm gerilerken, Avrupa’da bazı havayolları devreden çıkarlarken THY’nin dışa açık, içe kapalı siyasasını anlamak güç!

Güreşe Paydos!

“Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK)”, güreşin 2020 oyunlarından çıkarılacağını açıkladı. Önceki gün Cumhuriyet spor sayfasında okuduğum bu kararın Türkiye açısından iki önemli olumsuz sonucu var.
Birincisi 2020 oyunlarına Türkiye aday… İkincisi olimpiyatlarda Türkiye en çok madalyayı bu spor dalında kazanıyor. Dünkü gazetelerin spor sayfalarında -biri dışında- bu konuda tek satır yoktu!

***
Güreş, insanlığın varlığı ile ortaya çıkan, güç gösterme yolundaki ilk sporların başında gelir. Mezopotamya’da günümüzden 7 bin yıl öncesine giden bir mağarada ya da Mısır’da İÖ 2400’den kalma bir mezar odasının duvarlarında çeşitli güreş resimleri bulunmuştur.
Antik Yunan’da olimpiyatların kayıtlara resmen geçtiği İÖ 776’daki oyunlarda güreş vardı. İÖ 708’de ise güreş “pentatlon yarışmasında” disk, cirit, uzun atlama ve koşunun yanı sıra “beşliden” biriydi.
1896’da Atina’da ilk modern olimpiyatlar kurulduğunda çıkarılan anı pullarından biri de güreşe ayrılmıştı. Güreşte “serbest” ve “greko-romen” olmak üzere iki ayrı dal var. İkincisi bile, adını antik Yunan-Roma’dan almıyor mu?
UOK kararına göre, güreşe seyirci ilgisi kaybolmuş! Peki, 2004 Atina oyunlarına güreşte 344 sporcu katılınca rekor kırılmamış mıydı? Geçen yıl Londra’da düzenlenen olimpiyatlarda güreş salonunun kapısında izleyiciler bilet bulmakta zorlanmamışlar mıydı?haberguncel.blogspot.com
Herhalde, eylülde Arjantin’de kesin yeri açıklanacak olan 2020 oyunlarına Türkiye’nin adaylığı ile bu bağlantıyı değerlendirmek doğru olacak!

TRT’de Sevgi Günü!

Dün “Sevgililer Günü” idi… Benim gibi nüfus kâğıdı eskimiş kişiler için 14 Şubat “sevgi günü”dür! Sabah kalkmanın gereklerini tamamladıktan sonra masama oturup bilgisayarımın karşısına geçtim. Her zamanki gibi TRT 3 FM radyosunu açtım. “Sevgi” duyguları ile radyodan gelen klasik müzik parçalarını dinliyordum. Bir an şaşırdım! Sevgi gününde, sabah sabah Frederich Chopin’in bir piyano sonatının bir bölümü olan ünlü “Cenaze Marşı” çalınmaz mı? İşte TRT’de “sevgi günü” anlayışı!

‘Edep Yahu!’ Ama Kime?
Cumartesi günü gazetelere Ordu’da Tayfun Gürsoy Parkı’na dikilen 6 mermer heykelin, kimliği belirsiz kişilerce tahrip edildiğine, kadın heykellerinin “münasip yerlerine” de “Edep Yahu!” sözlerinin boyandığına ilişkin haberler yansıdı.
Heykellere yönelik saldırılar konusunda bu köşede zaman zaman yazdığımız yazıların sonuncusu olan 20 Temmuz’da ise bazı belediyelerin düzenledikleri heykel işliklerine yabancı sanatçıların katıldıklarını da yazmıştık.
Örneğin Ankara’da Çankaya, Altındağ; İzmir’de Karşıyaka, Bergama, adını “mermerden” alan Marmara Bölgemizde ise Kartal, Büyükçekmece, Avşa ve Marmara adaları, İzmit; Trakya’da Keşan, Muğla’da Milas, Antalya’da Alanya ile Denizli ve Ordu gibi...
Ordu’daki olay heykel saldırılarının sürdüğünü gösteriyor!
***
Yine cumartesi günü Akşam gazetesinin “Leonardo gay Davut iğrenç!” başlıklı bir haberinde, 21. yy Türkiye’sinde bu saldırıların “fikren” en şiddetlisini haber okuduk.
Saadet Partisi’nin -üstelik- Eğitim İşlerinden Sorumlu Antalya İl Başkan Yardımcısı Ramazan Düzen, İtalya’nın Floransa kentine gitmiş… Gider ya…Dünyada “Rönesans akımının” başladığı bu kentin ve Rönesans’ın simgesi olan Mikelanj’ın ünlü Davut heykelini de görmüş… Görür ya… Dönüşte gözlemlerini yazmış… Yazar ya… Ama ne yazı, ne yazı!
Rönesans’ın iki ustası Mikelanj ile Leonardo Da Vinci “eşcinsellermiş”… Olabilirler… Davut heykeli “anadan üryan”mış… İğrenç şeyler Floransa’yı kuşatmışmış… Davut’un çıplak heykeli -üstelik- sünnetsizmiş… Beyefendinin kanına dokunmuş… Hayda…
***
Yozlaşan Hıristiyanlar İslamiyete karşı “Haçlı seferlerini” uyguladıkları yüzyıllarda, işgal ettikleri İstanbul’da Doğu Roma (Bizans) yerine Latin İmparatorluğu’nu kurarak en büyük zararı 1204’te Ortodoks Hıristiyanlara verdiler.Oysa İstanbul bu işgale kadar aydın insanların yaşadığı bir başkent idi. Kentin aydınlığını Egeli antik hemşerilerimize borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Aydın-Söke’deki Milet’ten Tales, İzmir-Değirmendere’deki Kolofon’dan Ksenofanes ve Urla’daki Klazomenai’den Anaksagoras gibi bilgeler, dönemin çok tanrılarının etkisiyle “tanrı odaklı” değil “hümanizm (insan odaklı)” bir kavram yaratmışlardı.
Bu düşünürlerin kitapları, öğretileri Haçlılar öncesi İstanbul’un kitaplıklarında yer almaktaydı. Doğu ve Batı Roma İmparatorlukları arasında temel farklar “yobazlık” ile “aydınlanma” çelişkilerindeydi.Yobaz Latin İmparatorluğu’ndan sonra İstanbul’da da din adamları “meleklerin cinsiyetini” tartışmaya başladıklarında, antik kitaplarla büyüyen Osmanlı Padişahı 2. Mehmet 1453’te İstanbul’u fethetti.İşte o tarihten sonra İstanbul’daki aydınlar, düşünürler Anadolu çıkışlı eski bilgelerin Yunanca ve Latince kitapları ve düşünceleriyle birlikte Floransa’ya göçtüler. Orada 14. yy’da filizlenen “Rönesans (yeniden doğuş)” kavramını daha da güçlendirdiler.Rönesans’ın Avrupa’da yaygınlaşmasına, kökeni Anadolu’nun antik bilgeleri “hümanistler” kadar İslamiyetin “Altın Çağ’ının” da önemli katkıları olmuştur.
Bu dönemde resim, heykel, mimarlık, müzik olgusu bu doğrultuda gelişmesini matbaanın icadı ile daha da hızlandırmıştır. “Rönesans” insanlığın düşünceleri ve dinsel inançları açısından “devrim” yaratmıştır. Yozlaşmış Katoliklik karşısında “Protestanlık” yayılmıştır.
***
Bu dönemin ünlü sanatçılarından Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”sı ne denli ünlüyse, Mikelanj’ın Davut heykeli de aynı üne sahiptir. 5 m. 17 cm. yüksekliğindeki heykel, sanat tarihinin başyapıtlarındandır. Dört yıl süren ve 1504’te tamamlanan heykel önce kentin bir alanında sergilendi. 19. yy’da müzeye aktarıldı, yerine kopyası konuldu.
Tek tanrılılık dönemine geçişte ünlü “Davut ve dev Golyat’ın” dövüşündeki çoban çocuğunu anlatır. Davut, hiç kimsenin dövüşmek istemediği Golyat’ı sapan taşıyla alnından vurarak öldürür.
Davut’un o ana hazırlanışını yansıtan heykelin baş ve belden yukarısı alt bölümüne kıyasla orantısız büyüktür. Usta, kent merkezinde sergilenecek bu dev heykele aşağıdan yukarıya doğru bakanlar için görsel orantıyı düşünmüştür.
***
Antalyalı politikacı, heykeli “anadan üryan, iğrenç bulması” konusunda yalnız değildir. Bir kopyası kuruluşunun üçüncü binyılı nedeniyle Kudüs’e gönderildiğinde “pornografik” bulunarak çeşitli dinsel tartışmalara yol açınca kabul edilmemişti.
***
Türk yontucu Serkan Özkaya’nın yaptığı 10 metrelik kopyası 2006’da İstanbul’da Şişhane Alanı’nda bir kaide üzerine konulurken kırılmıştı. Özkaya sonra bunun altın renkli kopyasını yaparak ABD’ye gönderdi. Kentucky’de bir müzede sergileniyor.
***
Şu günlerde ABD’nin başkenti Vaşington’daki ünlü Arhur M. Sackler Gallery’de “Arabistan Yolları” adlı ilginç bir sergi var… Suudi Arabistan, ülkesindeki İslamiyet öncesi heykellerden bazılarını Avrupa’da dolaştırdıktan sonra, şimdi bu galeride sergiliyor.
Suudi Arabistan gibi “laik” olmayan bir devlet, 7 binyıllık “put” denilen “idoller” dahil, Roma’nın çok tanrılarından bazılarının heykellerini de sergiye gönderdi.Osmanlı Sanatı konusunda çeşitli yayınları olan galerinin yöneticisi Julian Raby’nin düzenlediği sergide “İslam dininin kendinden önceki kültürleri yok etmediği” vurgulanıyor.Kuran’da, peygamber Hz. Süleyman’ın da heykeller yaptırdığı belirtiliyor. Gerçekte İslamiyet heykellere değil, bu heykellere “tanrısal güç” verilmesine karşı bir inancı benimsiyor. Tıpkı Anadolulu antik hemşerilerimizin “tanrı odaklı” değil “hümanizm (insan odaklı)” kavramını öne çıkardığı gibi...
***
Anımsarsınız Mehmet Aksoy’un Kars’ta yaptığı “İnsanlık Anıtı” heykelini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “ucube” diyerek yıktırmıştı. Acaba Picasso, Erdoğan’ın portresini yapsaydı nasıl olurdu? Tabloya “Balık baştan kokar” adını mı verirdi?

“Atatürk Orman Çiftliği’nde (AOÇ)” yapılmakta olan, kimilerinin ABD’nin “Beyaz Saray”ından esinlenerek “AK Saray” dedikleri ya da benim koyduğum adla “Yüzkarası Saray” olayından kötü kokular yükselmeye başladı!
Atatürk’ün Ankaralılara hediye ettiği örnek tarımı ve yeşilliği içeren AOÇ’nin dilim dilim kesilmesi, gerçekten hükümet ve Ankara Büyükşehir Belediyesi için bir yüzkarası olaydır.
Bırakın böylesine görkemli bir yeşilliğin içine edilmesi, edilirken bile daha şimdiden çeşitli sorular yanıtsız kalıyor.

***

5.110 m2’lik ve 515 milyon liralık “Beyaz Saray’ı”, 35.000 m2 ve -şimdilik- 650 milyon liralık değeri ile gölgede bırakacak “Yüzkarası Saray” için herhangi bir mimarlık yarışması açılmadı! Söylendiğine göre Brüksel’de yaşayan Türk mimar Şefik Birkiye “görevlendirilmiş”!

***

Yapım için de bir ihale yapılmadı. Neden mi? Bizim Fırat Kozok’un mayıs ayında ilk kez duyurduğu gibi “Kamu İhale Yasası’nın 3. maddesindeki” şu kurala göre hareket edilmiş:“Savunma, güvenlik veya istihbarat alanları ile ilişkili olduğuna veya gizlilik içinde yürütülmesi gerektiğine ilgili bakanlık tarafından karar verilen veya mevzuatı uyarınca sözleşmenin yürütülmesi sırasında özel güvenlik tedbirleri alınması gereken veya devlet güvenliğine ilişkin temel menfaatlerin korunmasını gerektiren hallerle ilgili olan mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinin yasa kapsamına alınmayabilirmiş!”
Bu nedenle, sınırlı sayıda bazı müteahhitlik firmaları çağrılmış ve içlerinden Rönesans İnşaat’a “ihalesiz” verilmiş...
“Engineering Nevs Report” dergisine göre dünyadaki en büyük 225 inşaat müteahhitlik firması içinde 33 Türk şirketi de yer alıyor. Yüklendikleri 458 ihalenin değeri 18.5 milyar dolar. Bu değerle aralarında Rönesans İnşaat’ın da bulunduğu Türk müteahhitleri dünyada 2. sıraya yükselmişler.
Anlamadığım nokta, Türk müteahhitleri yabancı ülkelerde de “güvenlik” içerikli inşaatları “ihale” kazanarak yaparken, Türkiye’de bu güvensizliğe nasıl muhatap ediliyorlar? Ya da şu anda inşaat sürerken bu güvenliğin bozulmayacağının güvencesini kim verebilir?

***

AOÇ’nin 1. derece sit bölgesi konumunun, Ağustos 2011’de 3. dereceye indirildiğini yazmıştık. Sözcü gazetesinde Saygı Öztürk dün “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Kararının” belgesini açıkladı.
Açıklamakla kalmadı, tabiat varlıklarını “koru-ma” kararına imza atanların Ankara Büyükşehir Belediyesi’nce, ABD’ye bir “gezi” ile ödüllendirildiğini de yazdı. ABD’de olan kurul üyeleri şu kişilerden oluşuyor: Mehmet Akif Işık, Hakkı Acun, Ayşe Betül Uyar, Kasım Kayıhan ve adı belirlenemeyen iki kişi daha…
İşin ilginç yanı, çarşamba günü Ankara’ya dönmesi beklenen heyet “ABD’deki bazı parkları inceleyip rapor vermeye” gönderilmiş! Önce yık, sonra “Park nasıl olur?” diye incelemeye gönder… Ne mantık ama…
Ayrıca, Türk halkının çoğunluğunun maddi sorunlar içinde yaşadığı bir ortamda “Yüzkarası Saray” için herhalde “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla giderler AOÇ’nin içine...” demek daha doğru olacak!

Millet… Ulus…

Değerli mimar, bilim insanı, düşünür Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’ten AOÇ bağlantılı, ama daha çok şu paragrafımı irdeleyen bir ileti aldım:
“(Başbakan) Bununla da yetinmedi ‘Ulusalcılar önümüzü kesemeyecek. Biz milletin temsilcisiyiz…’ dedi. Koskoca Başbakan, Türkçe ile Arapçayı karıştırıyor. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘ulus’ ve ‘millet’ şöyle tanımlanıyor: ‘Ulus: Dil, kültür ve ülkü bakımından birlik oluşturan topluluk, millet.’ Herhalde, ‘türlü–çeşitli’ sözleri de Başbakan için değişik anlamlar taşıyor olmalı!”
Sayın Güvenç’in iletisi aynen şöyle:
“AOÇ’nin kaderini gündemde tutuyorsunuz, elinize sağlık. Ülkeyi yönetecek Başkanlık Sarayı olarak tasarlandığı anlaşılan ‘AK Saray’ın büyüklüğü, sanımca, vizyon küçüklüğünden ileri geliyor. Ne acıdır ki Mimarlar Odası’ndan başka davayı savunan STK’ler sayılı…
TDK’nin son Türkçe Sözlük’ünde (11. baskı, 2011), millet’i esas alıyor, ulus’u eşit değil, eşanlam olarak veriyor. RTE’nin dilinde ve AKP sözcülerine göre ise bu iki sözcük eşanlamlı değil.
Millet bir din, cemaat ve ümmet birliği; ulus ise, dinsiz, imansız, Kemalist laikçi Cumhuriyetçilerin çağdışı kalmış topluluğudur. Onun için ‘Sünni milliyetçiler’ adına karşı çıktıkları ulusçulardan hesap sorma zamanı geldi deyip ve kendilerinde o hesabı sorma hakkını buluyorlar.
M. Kemal, bu ayrımı fark ettiği için, Laik Cumhuriyetin 10. yılından sonra ulus ve ulusalı kullandı. Batı’daki ‘nation’ karşılığı olan İslam-öncesi ulus, Osmanlı mirası din ve mezhep kalanlarından, dinler üstü, çağdaş bir millet inşa etme ülküsünün, yani Türk Kültür Devrimi’nin simgesidir.
Bernard Lewis, çağdaş Türkiye’nin doğuşunda, milletin, Arapça ‘milla’dan gelen anlamına yer verir. Peyami Safa’dan bu yana, milliyetçiler, kimi demokratlar, Muallimler Birliği, Aydınlar Ocağı üyeleri, 12 Eylül Atatürkçülerinin Türk İslam Sentezi ve DPT’nin (1983) Milli Kültür Planı, bilerek bilmeyerek ‘millet’ kavramını hep laik Cumhuriyet’e ve ‘ulus’a karşı kullandılar.
Gerçi, Mehmet Akif, Gökalp ve Akçura gibi dürüst milliyetçiler ve Herrriot ve Paul Dumont gibi M. Kemal’in bir millet inşa ettiğini yazan yabancılar yanında, milleti kullanan dürüst ulusçular ve laik Cumhuriyetçiler vardır; ama, İslamcı AKP sözcüleri bilinçli olarak ulusçuluğa karşı milliyetçiliği savunurken, ulusal birliğe karşı direniyorlar. Kaderin, feleğin cilvesi… ‘Yanlış hesaplar Bağdat’tan döndü’; şimdi, Şam’dan ve Tahran’dan da dönmesi bekleniyor!
Sözlükler ne dese, hatta eşit gösterse de, ülkemizde halen yaşanan kavganın adı, ‘millet-ulus birliği’ değil, ‘dinci millet-laik ulus” kavgasıdır. Onun için yeni anayasa bir türlü yapılamıyor. Kolay kolay da yapılamayacak gibi görünüyor. Korkum değil ama kaygım odur ki, ‘yeni anayasa’ ninnisi, hiç istemediğimiz bir iç çatışmanın sonucunu bekleyebilir.
Çünkü masallar çocuklar uyuyuncaya, büyükler uyanıncaya kadardır… İnsanlar rüyalarında rüya görmeye başlayınca, uyanma vakti gelmiştir…”

Tüm Türk halkının gözü aydın! Bizim başkentimizde de bir “Beyaz Saray”ımız olacak… Adını da ben, “Yüzkarası Saray” olarak koydum!
Atatürk’ün Türk halkı için çorak bir arazide 1925’te kurduğu, örnek “Atatürk Orman Çiftliği’nin (AOÇ)” amaç dışı kullanılmasına bir de “Yüzkarası Saray” eklendi.
Atatürk, örnek çiftliği 1937’de Türk halkına şu koşullarla devretmişti:
• Çiftliğin toprakları kamu mülküdür.
• Çiftlik hazinece örnek bir tarım işletmesi olarak çalıştırılmalıdır.
• Ankara halkının dinlenmesine tahsis edilmelidir.
İçinde, 1940’ta açılan hayvanat bahçesinin ve yeşilliğinin yarattığı dinlenme ortamının yanı sıra örnek fidanlıkları, süt-yoğurt, bira, şarap üretimleri ile yıllarca Ankara’nın temiz havasına ve gıdasına katkıda bulunmaktaydı.
Ağustos 2011’de 1. derece SİT bölgesi 3. dereceye indirildi. Sonrasında AOÇ’nin yol geçen hanına dönüşmesine hız verildi.
Dünyanın önemli kentlerinin göbeğindeki parklar, dinlenmenin yanı sıra akciğerlerin temiz hava almasına da önemli katkıda bulunurlar. Örneğin büyük alanlar kaplayan Londra’daki Hyde Park ve Nev York’taki Central Park gibi…
Ankara’da Güven ve Kuğulu Parkların minyatürleştirilmesi ile başkent hava kirliliğinde öne çıkan bir kent oldu. Şimdi de AOÇ makaslanıyor. Önce AOÇ içindeki tarihi Tekel fabrikasının yıkım kararı alındı. Bu alan imara açılacakmış! “İmar”, herhalde “yeşil” yerine “betonlaşmak” demek olsa gerek ki orada bir de “düğün salonu” yapılacakmış!
Ankara’daki iki ayrı başbakanlık binası yetmiyor olmalı ki AOÇ’de “Yüzkarası Saray”ın yapımına bile başlanmış. Tasarımcı mimarı açıklanmayan binanın yapımını Rönesans Holding yüklenmiş. Gelin bir kıyaslama yapalım!
Dünyanın en büyük gücü ABD’de kişi başına düşen ulusal gelir yaklaşık 50 bin dolar. Dünya sıralamasında ilk 15’e giren Türkiye’de ise yaklaşık 10 bin dolar…
ABD’nin ünlü “Beyaz Saray”ını mimar James Hoban tasarladı. Vaşington’da, geleneksel antik Yunan tapınak mimarisinde öne çıkan, sütunlarla vurgulanan, “neo-klasik” denilen binalardan biri olan “Beyaz Saray” 1800’de tamamlandı.
“Beyaz Saray”ın bugünkü değerini, gayrimenkul danışmanlık şirketi Zillov çeşitli verilere dayanarak, geçen hafta 294.9 milyon dolar (yaklaşık 515 milyon lira) olarak açıkladı.
AOÇ’de yapılacak “Yüzkarası Saray”ın maliyeti ise -şimdilik- 650 milyon lira olarak bildirildi. 5.110 m2 tabanı olan “Beyaz Saray”a karşılık “Yüzkarası Saray”ınki 35.000 m2 olacakmış…
Cuma günü bazı kuruluşların, inşaat alanındaki gösterilerine polis engel olunca, simgesel olarak girişi mühürlediler. Mimarlar Odası’nın Ankara Şubesi de “iptal davası açmaya” hazırlanıyor.
Bu yeşilliğin içinde yapılacak böylesine bir binanın, ayrıca çevresindeki trafikten dolayı Ankaralıların ciğerlerini temizlemek yerine kirleteceğinden en ufak bir kuşkunuz var mı?

TRT mi AKRT mi?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hafta sonunda Gaziantep’te Şehit Kamil Kültür Merkezi’nde düzenlenen AKP İl Danışma Meclisi’ndeki yaptığı konuşmayla, Mart 2014’te yapılacak yerel seçim kampanyasını başlattı.
Erdoğan, her an seçim olacakmış gibi hazırlıklı olunmasını, şimdiden planlı, etkin çalışmaya başlanmasını, yerel AKP yöneticilerinden istedi. AKP kadın ve gençlik örgütü temsilcilerinden kaçar kişinin sandık başlarında bulunacağını, nasıl hareket edeceklerini partililer ayrıntıları ile anlattı.
Bu konuşma “İcraatın İçinden” değildi, yalnızca AKP örgütünün katılımcılarına yönelikti. Ama “devletin” kurumu TRT, pardon AKRT, konuşmayı yasalara aykırı olarak dakikalarca ve “canlı” olarak yayımladı.
Muhalefet partileri acaba bu konuşma hakkında AKRT’ye karşı nasıl bir yasal yol izleyecekler, doğrusu merak ediyorum!
Bu arada Başbakan Gaziantep’teki konuşmasında “İnanç, tekelerden (erkek keçi) bile süt çıkarırmış!” diye de yumurtladı. Madem inançlıysa çıkarsın da görelim.
Bununla da yetinmedi, “Ulusalcılar önümüzü kesemeyecek. Biz milletin temsilcisiyiz…” dedi. Koskoca Başbakan, Türkçe ile Arapçayı karıştırıyor. Türk Dil Kurumu sözlüğünde “ulus” ve “millet” şöyle tanımlanıyor: “Ulus: Dil, kültür ve ülkü bakımından birlik oluşturan topluluk, millet.” Her halde, “türlü - çeşitli” sözleri de Başbakan için değişik anlamlar taşıyor olmalı!

Varsayımımız Doğrultusunda!

Paris’te öldürülen, PKK’nin “kasası” denilen Sakine Cansız, Türkiye’ye uçakla Diyarbakır’a getirildi, perşembe günü binlerce insanın katıldığı törenden sonra “doğum yeri” olan Tunceli’de cuma günü toprağa verildi.
Birkaç gün sonra Moskova’da öldürülen, PKK’nin “eroin ve silah tüccarı” olan ve “Dede Hasan” takma adlı, Ermeni kökenli Aslan Usoyan ise Moskova’da yalın bir törenle, “Rus Ortodoks” kurallarına göre cumartesi günü defnedildi. Usoyan’ın naaşını doğduğu Gürcistan’da toprağa verilmek üzere taşıyan uçak, Gürcü makamlarınca Ukrayna üzerindeyken geri çevrilince Moskova’da Kovanskoye Mezarlığı’nda gömüldü.
Bu iki cinayet hakkında cuma günü şöyle yazmıştık:
“Sakine Cansız ve Moskova’da PKK’nin eroin tüccarı Aslan Usoyan’ın bir hafta içinde art arda öldürülmeleri ilginçtir. Aralarında ne gibi bir bağlantı bulunduğunu Fransız ve Rus gizli servisleri çözmek durumundadırlar.
Ancak bu iki kurum bir sonuca ulaşsalar bile bunu Türk yetkililerine bildirmeyeceklerdir. Çünkü bu ülkeler PKK’ye silah satışından dolayı gebedirler. Keşke bildirseler de dünya eroin belasından kurtulmada ortak bir adım atılabilse…”
Gerek Paris ve gerek Moskova olayları birer basit “cinayet” değil “infaz”dır. “Mafya usulü” infazlardır. Her ikisi de PKK ile bağlantılıdır. Her ikisinde de “kaçakçılıktan” kaynaklanan “para” olgusu var. Her ikisinde de yeraltı dünyasının gizli ilişkilerine ve çıkar çatışmalarına bulaşma ortak noktadır.
Yazımın ertesi günü Türk basınında İtalyan “Corriere della Sera” gazetesinde, varsayımım doğrultusunda yayımlanmış bir haber yer aldı. Ardından bu varsayıma “International Business Times” gazetesi de katıldı.
Her iki olay “terör” değil, “terör ve para bağlantılı” kişilerin infazıdır. Her ne kadar tereciye tere satmak gibi olacaksa da Ankara’daki Fransa, Rusya, hatta ABD ile Almanya büyükelçiliklerinde görevli “istihbaratçıların” bu varsayımımıza yönelmelerini öneririm.

Gazeteciler Bayramı!

Dünyada pek çok olay yaşanırken, bugün anılara yer vereceğim için özür dilerim!
Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Ecvet Güresin’in kabulü ile 13 Kasım 1960’ta gazeteciliğe öğrenciyken başladım. Ecvet Bey, ne kadar aylık istediğimi sordu. Şöyle düşündüm:
“Basın piyasasını bilmiyorum. Öğrenci bursu 125 lira. Kardeşim de üniversiteyi kazandı. Babam yeni emekli oldu. İzmir’deki bir emeklinin Ankara’da iki öğrenciyi okutması olanaksız... İki burs bedeli olan 250 lira isteyeyim, ne kadar koparırsam kârdır!”
250 liralık yanıtımı duyan Ecvet Bey güldü… Alay edecek diye korktum… Şu yanıtı verdi:
“Sana ayda 500 lira aylık vereceğim. Ayrıca gece nöbetlerinden 125 lira, İzmir’de çıkan Demokrat İzmir gazetesine bazı haberleri okuma karşılığında da bir 125 lira daha alacaksın…”
İçimden “alay ediyor” diye geçirirken, “Sabahları okula gideceksin, öğleden sonra gazeteye geleceksin. Sınıfta çakarsan kovarım… Şimdi git, 1 Aralık’ta gel, göreve başla…” diye ekledi.
Yanıtın ciddiliğini anlayınca, 1 Aralık’a kadar köprülerin altından başka sular akmaması için “Ben bugün başlayayım. Ay başına kadar ücret almadan çalışıp bazı şeyler öğreneyim…” dedim.
O gün başladım. O tarihte gazeteciler ücretlerini çalıştıktan sonra alıyorlardı. Dolayısıyla o zamanın moda deyimiyle ilk ay “çay-simite talim” edecektim…
Milli Birlik Hükümeti, Kurucu Meclis öncesinde çalışan gazeteciler için 10 Ocak 1961’de 212 sayılı yasayı yürürlüğe koydu. Bu yasa ile ücretler ay başında ödenecekti. Ayrıca çalışanlara kıdem tazminatı gibi çeşitli toplumsal haklar getiriliyordu. Dolayısıyla, o ay 125 liraya razı olan ben, çifte aylıkla, bir yıllık bursu peşin almış gibi oldum!
Ancak Yeni Sabah gazetesinin sahibi Safa Kılıçlıoğlu’nun kışkırttığı patronlar, yasayı kınamak amacıyla üç gün gazete yayımlamadılar. Çalışanlar da yasayı gösteriler ile kutladılar. Ankara Cumhuriyet çalışanları beni büroda nöbetçi bırakıp gösterilere katıldılar. İşte “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı’nın” kökünde “toplumsal güvenlik” yatar.
Sonrasında kent sendikaları “Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS)” şemsiyesi altında birleşerek güçlendiler. “Uluslararası Gazeteciler Sendikası’na (FİJ)” üye olan TGS’yi Cumhuriyet Yazıişleri Müdürü ve dış siyasa yazarı Ömer Sami Coşar temsil etti.
1971’de birlikte temsile başladığımızda “12 Mart Muhtırası” Türk demokrasisine gölge düşürdü. FİJ’in 1972 genel kurulu İstanbul’da yapılacaktı. Üye ülkeler, “demokrasinin olmadığı ve cezaevinde gazetecilerin bulunduğu” bir ülkede toplantı yapmayı reddettiler!
“Dışarıdan gazel okumak kolay, gelin içeride bizimle birlikte uğraş verin!” diyerek ikna ettik. İstanbul’da olağanüstü bir toplantı yapılmakla kalınmadı cezaevindeki gazetecileri ziyaret edip “cuntayı” da kınadılar.
Aradan yıllar geçti… Gazeteci patronların yerini holding patronları aldı. Biri, “sendika dışarı, ben içeri” söylemini kullanarak, yeni bir gazeteyi genel yayın yönetmeninin öncülüğü ile devir aldı. Çalışanlar, noter huzurunda sendikadan istifa etmek zorunda bırakıldılar. Toplumsal haklar yok oldu.
Kimileri faturalarını gazeteye ödettikleri ve vergiden düşülen Petrus şarapları ile çoğunluktakiler ise adı olan, varlığı olamayan “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı’nı” kutlar oldular.
Antalya Büyükşehir Belediyesi’ni ve başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın’ı gösterdikleri bir “vefa” nedeniyle candan kutluyorum. Ressam, fotoğrafçı, yazar, gazeteci ve insan gibi insan Fikret Otyam’ın adı verilen bir sanat galerisi birkaç gün önce Antalya’da açıldı.
“Demirciler İçi Fikret Otyam Sanat Galerisi’nin” açılışına dostum Otyam (86) ve eşi Filiz katıldı. Bazı insanlar yalnızca adları, bazıları ad ve soyadları ile bazıları da yalnızca soyadları ile çağrılırlar. O’nun soyadı olan Otyam, “marka” niteliğini kazanmıştır!
Yanılmıyorsam 2 Ekim 1962 idi… Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Ecvet Güresin, ünlü tiyatro yazarı ve gazeteci büyüğümüz Cevat Fehmi Başkut’un yerine genel yayın yönetmenliğine atanmıştı. Daha önce Vatan gazetesinde birlikte çalıştığı ve yerine getirdiği Kemal Aydar’ı o gün bizlere tanıştırmıştı.
Ecvet Bey’in yanında, simsiyah saçlı, yakışıklı bir genç vardı. O genç, Otyam idi. Ulus gazetesinde çalışıyordu, ama bir dostluğumuz yoktu. Ecvet Bey, 1960 devrimi sonrasında ilk seçimle gelen TBMM muhabirliğinin yanı sıra Anadolu’da röportajlar yapması için Otyam’ı Cumhuriyet’e kazandırmıştı.
Ben, yalnızca iyi bir masa komşusunu değil, büyük bir dost, büyük bir eğiticiyi de kazanmıştım. Fotoğraf çekmede ya da röportajlarda özellikle vurgulanması gereken verileri 10 yıl süre ile ondan öğrenecektim.
Hepimiz sırayla haftada 1-2 kez nöbete kalırdık. Otyam’ın nöbetleri antik Yunan “symposion” (birlikte yeme-içme-söyleşi şölenleri) gibi idi. Nöbete başlamadan Sakarya Caddesi’nde en taze balığı alıp mutfağa girer, yemeği hazırlarken ben telefonlara bakardım.
Sonrasında cebine rakısını ya da şarabını koyan dostlar teker teker kapıda görünürlerdi. Kimler mi? Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi olan sınıf arkadaşı Orhan Peker, Turhan Erol gibi ressamlar… Ara Güler gibi fotoğrafçılar… Orhan Kemal gibi romancılar… Elinde sazı ile Âşık Veysel gibi halk ozanları ve daha niceleri… Bu ortamda gel de bir şeyler öğrenme!
Onun ya da benim nöbetçi olmadığımız gecelerde ise aynı şölen evinde yaşanırdı. Bir gece ilk eşi Ayten yengenin doğum sancısı tuttu. Otyam, apar topar eşini hastaneye taşıdı. O gece kızları Elvan ve İrep’e çocuk bakıcılığı yaptım. Ertesi günü eve üçüncü kızları Döne ile döndüler.
Sevgili Otyam’lara da nice, sağlıklı, mutlu, uzun ömürler diliyorum…
Bir anımsatma… Bir düzeltme…
Daha önce de yazmıştım, ama son zamanlarda artan öneriler nedeniyle bir kere daha yazmak istedim. “Facebook, Tvitter…” gibi çeşitli toplumsal paylaşım sitelerinde adıma açılmış bir hesap yoktur. Adımın geçtiği sitelerin benimle ilgisi bulunmuyor. Okurlarımdan kendi sitelerine katılım önerilerini de üzülerek yerine getiremiyorum. Son yazımda Rus din adamı Rasputin’in “bir fahişeyi öldürmeye kalktığı” izlenimi doğuyor. Tam tersine fahişe Rasputin’i yaralamıştı. Düzeltirim…

ABD, yeni yıla “mali uçurum” korkusu ile girdi. ABD ekonomisinin “iflasını” önleyen bir-iki adım atıldıysa da sorun marta ertelendi. Önce Senato’da, sonra Temsilciler Meclisi’nde yılbaşında yaşanan pazarlıkları Time dergisi “Uçurumda Düello” olarak tanımladı. Düelloda şimdilik Başkan Barack Husein Obama önde gidiyor.
Düelloda amaç, önceki Başkan George V. Bush’un uygulamaya koyduğu “vergi indirimleri” ile “kamu harcamaları kısıtlamasının azaltılması” siyasasına son verip tam tersine “vergi artışları” ile “kamu harcamalarını kısıtlamaya” gitmek olarak özetlenebilir. Sonuçta alınan kararlardan bazıları şöyle:
1. Obama’nın sınırı 250 bin dolara indirmesi kabul edilmediği için, kişinin yıllık geliri 400 bin ya da ailenin toplam geliri 450 bin doların üstünde olanlarda vergi oranı yüzde 35’ten 39.6’a, miras vergisi de yüzde 35’ten 40’a çıkarıldı.
2. ABD’nin borçlanma sınırı 16.4 trilyon dolara yükseltilmişti. Obama kamu harcamalarında 109 milyar dolarlık kısıntı istedi. Ancak Cumhuriyetçiler bu kısıntının uygulanmasını iki ay ertelettiler. Sonrası belli değil! Maliye Bakanlığı, çözüm bulunamazsa, martta faturaların ödenemeyeceğini açıkladı.
Obama, Kongre’nin kabulünü öngören tasarıyı yılbaşı tatilini geçirdiği Havaii’de imzaladı. Obama’nın imzası Türkiye açısından ilginç bir durumu da sergiliyor.
Hani, Ergenekon ve Balyoz davalarında gündem yaratan “ıslak imza” olayı vardı ya! Sanıklar bu imzaların kendilerine ait olmadıklarını, “ıslak imza” üreten “auto-pen (otomatik kalem)” denilen “ıslak imza makinesinin” marifeti olduğu savunmasını yapmışlardı.
İşte Obama, bu makine ile tasarıyı Havaii’de imzalayıp Vaşington’a gönderdi. Böylece ABD yılbaşında mali uçurumdan yuvarlanmayarak, ağacın dalına tutunabildi. Bundan sonra sorun, ağaç dalının marta kadar dayanıp dayanamayacağı!
ABD, 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılması ile savunma harcamalarını azaltarak maddi durumunu kuvvetlendirmiş, başlıca küresel güç olmuştu. Ancak Irak ve Afganistan olaylarından sonra iki yıldır “Arap Baharı”nın etkisiyle savunma harcamalarında artışlar olunca iç borçlanması da artmıştı.
İki yıl önce görev süresi bittiğinde, ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Mike Mullen “Ulusal güvenliğimizin en büyük tehdidi devlet borçlarıdır” uyarısını yapmıştı! Dış İlişkiler Kurulu Başkanı Richard N. Haass ise bu uyarıyı “Dış siyasada etkinlik önce iç siyasada başlar” sözleri ile yorumlamıştı.
ABD Savunma Bakanlığı “Pentagon (beş köşe)”, bu yıl içinde önemli ölçüde ve gelecek yıl tümüyle Afganistan’daki Amerikan asker ve sivil güçlerinin çekileceğini açıkladı.
Bu karar tasarruf sağlayacaksa da yeterli olmayacak. Martta kamu harcamalarında kısıntı yapılmadığı takdirde Pentagon, 800 bin sivilin işine son verilebileceğini öne sürdü. Bu uygulama ise işsizlik oranını artıracağı gibi bu işsizlerin vergi ödemelerindeki azalmayla bir kısır döngü yaratacak.
“Sanat İçin Amerikalılar” kurumunun hükümet ve kamu danışmanı olan Türk kökenli Nina Özlü Tunceli bir varsayımı ortaya attı. Bazı zenginler, vergiden etkilenmemek için, ABD yasalarının öngördüğü sanat kurumlarına eser bağışı yaparak daha az vergi ödeyecek ve sanata katkıları ile de övünebilecekler.
Bu uygulamadan en çok Vaşington’daki önemli kamu sanat kurumları olan “Ulusal Sanat Galerisi” ile “Smithsonion Enstitüsü” yararlanacak. Bazı kurum sözcüleri bu görüşü paylaşmıyorlar, son 2-3 yıldır vergiden düşme bağışlarında azalma olduğundan söz ediyorlar.

Komünist’in Oğlu!

Kuşkusuz ABD gibi küresel bir gücün maddi uçuruma doğru gitmesi, tüm dünyayı da olumsuz etkileyecektir. Savunma alanında en çok “Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (KAAÖ)” etkilenecektir.
Afganistan ve Libya’da boy gösteren KAAÖ’de, ABD’den sonra İngiliz Başbakanı David Cameron da bu yıl Afganistan’dan 3.800 asker ve sivilin çekileceğini açıkladı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın “ekonomik bunalımın bittiği” sözlerine katılmadığını söyledi.
Hollande, seçim öncesinde yüksek gelirlilerden daha fazla vergi alınması yolundaki söylemini uyguluyor. Fransa’da yılda 1 milyon Avro’nun üzerinde geliri olanlardan yüzde 75 oranında vergi alınacak.
Fransa’nın en zengin adamı Bernard Arnault başta olmak üzere bazı ünlü modacılar bu kararı kınayarak Belçika’ya taşındılar.
En ilginç tepki ise ünlü Fransız aktör Gerard Depardieu’den geldi. Belçika vatandaşlığına yöneldiyse de 2011’de Rusya’da çevirdiği “Rasputin” filminden dolayı tanıştığı Devlet Başkanı Vladimir Putin “O benim dostum!” sözleri ile aktörün Rus vatandaşlığını onayladı.
Depardieu ve Putin, Karadeniz’de Soçi’deki başkanlık konutunda kameraların önüne geçtiler. Aktör, yerel bir giysi ile Rus pasaportunu gösterdi.
Grigori Rasputin 20. yy. başında Rusya çarlık döneminde, adından çok söz ettiren bir din adamıydı. 1907’de çarın oğlu Aleksey kan hastasıydı. Tıbbi müdahaleler sonuç vermemişti. Aleksey’in kısa süre önce öleceği, Çar 2. Nikolas ile anne Aleksandra’ya söylenmişti. Çariçenin yardım istediği Rasputin hipnoz tekniğiyle çocuktaki kanamaları durdurunca sarayda baştacı edilmişti.
Rasputin çar ailesinden aldığı gücü kötüye kullanmakta gecikmemiş, “şehvet düşkünü, çılgın keşiş” olarak ün yapan, rahibeleri tecavüz eden, alkolik, rüşvetçi bir kişi olmuştu.
Bir keresinde bir fahişeyi öldürmeye kalkmış, yaralanıp tedavi görmüştü. Ancak sonra zehirlenmekle kalmamış, dört yerinden yaralı olarak, bir halıya sarılıp nehre canlı atılmıştı. Bağlarından kurtulduysa da buzlu nehirde boğularak öldüğü, bulunan cesedinin incelenmesinden sonra anlaşılmıştı.
Bu role çıkan Depardieu’nun Putin’e gönderdiği mektupta, “İnsanlarınızı, tarihinizi ve yazarlarınızı seviyorum. Babam zamanında komünist idi. Moskova Radyosu’nu dinlerdi. Bu benim de kültürüm…” diye yazdığı açıklandı.
Dünya gittikçe garipleşiyor, “kapitalist” ABD ve izdüşümü Fransa zenginden daha fazla vergi almaya yöneliyor. Babası “komünist” olan aktör ise yüzde 75 vergi yerine, yüzde 13 ödemek için “eski komünist” Rusya vatandaşlığına geçiyor!
Şimdi de Özbekistan’ın “güçlü” Devlet Başkanı İslam Kerimov’un kızı Gülnara Kerimova’nın senaryosunu yazdığı filmde başrole hazırlanıyor.

Aralık ayının son haftası ile ocak ayının ilk iki gününü içeren 10 günlük anılarım yine tazelendi. Bu kez bu tazeleme, yıllarca sonra 23 Aralık 1930’da Menemen’de şehit edilen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay için binlerce insanın katılımı ile düzenlenen güçlü anma töreni ile daha da canlı oldu.
Ankara Ulus Meydanı’na “Zafer Anıtı’nın” dikilmesine, Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin önayak olduğunu bir yazımda değinmiştim!
***
Mesleği “öğretmenlik” olan Yedek Asteğmen Kubilay, Menemen’de bir yobazlık eylemini bastırmak isterken başı kesilerek, Hasan ve Şevki adlarındaki iki bekçi ile birlikte şehit edildi.
Bu olayla bağlantılı olarak Nadir Nadi’nin, babası Yunus Nadi’ye gönderdiği mektubu anımsayalım:
“Şu cumhuriyet kurbanı Kubilay adına Cumhuriyet gazetesi bir anıt yapma girişiminde bulunsa nasıl olur dersiniz? Bir milletin medeni seviyesi ancak o milletin duyduğu heyecanların güzelliği ile ölçülür. Heyecan olmayan bir şeyde hayatın ne manası var? Bir asker vazifesini yaparken, yani Cumhuriyeti korurken kafası kesiliyor. Önümüzdeki vaziyette Cumhuriyet millete pekâlâ hâkim olabilir. Yapılacak iş şudur: Menemen’de Kubilay’ın öldürüldüğü yerde muhteşem bir anıt dikmek ve bu eserin vücuda gelebilmesi için bütün vatandaşları ve özellikle Menemenlileri ve İzmirlileri katılıma davet etmek…”
Yunus Nadi, oğlunun önerisini Meclis’e taşıyınca TBMM Başkanı Kazım Özalp başkanlığında bir komite oluşturuldu, İş Bankası’nda hesap açtırıldı. Yeterli para Ocak 1933’te toplanınca anıtın yapımına başlandı.
Anıt yarışmasını heykeltıraş Ratip Aşir Acudoğu kazandı. Anıtta, elinde mızrağıyla Türk gençliğini temsil eden kişinin altında Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe’sinin” bir bölümü yer alıyor. Anıtın arkasında solda bekçi Şevki, ortada Asteğmen Kubilay, sağda bekçi Hasan’ın heykelleri bulunuyor. Altında ise “İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz” yazılı…
Babam Mehmet Hilmi Acar İzmir’de posta müdürü idi. 1934’te açılan anıtın 10. yıldönümü törenlerine, daha ilkokula gitmeyen beni de götürdü. Basmane Garı’ndan Menemen’e giden trenle yolculuk yaptıktan sonra anıtın bulunduğu tepeye çıkarken sıkıştım, yokuştan inip bir camiye güçlükle gidebildiğimizi asla unutamam. Sonraki yıllarda İzmir-Ankara tren yolculuklarında pencereden anıtın bulunduğu tepeye daima bilinçli bir saygıyla bakmışımdır.
Bugün; asteğmenleri şehit etmiyorlar, ülkenin bütünlüğünü koruyan başta genelkurmay başkanı olmak üzere subayları hücrelere tıkıp ülkeyi bölmeye çalışan binlerce insanın katilini “tanık” diye görevlendiriyorlar.
***
27 Aralık 1919 tarihi, bana Türkiye Cumhuriyeti’ne doğru giden önemli bir adımı anımsatır. Ankaralılar, seğmenler Çankaya bağlarında toplanmış, yokuş yoldan gelecek bir kişiyi beklemektedirler. Kişinin geliş haberini vermek için gözcü görevi verilen müezzinler, minarelerde yerlerini almışlar…
Öğleden sonra ortalık karışır, hakkında “idam fermanı” ile yola çıkan bu kişinin gelmekte olduğu, ufuktaki toz duman içinde ilerleyen bir otomobilden anlaşılmıştır. Beklenen kişi Mustafa Kemal’dir. Bilir misiniz ki o gün yalnızca 38 yaşındadır!
Önceki yıla kadar bu yıldönümü Harp Okulu öğrencilerinin Ankara Atatürk Bulvarı’nda Türk bayraklı koşuları, seğmenlerin oyunları ve halkın katılımı ile kutlanırdı. Ama şimdi bu tarihsel günü bile kutlamak yasaklandı. Cumhuriyet kutlamalarına bile yasak gelmedi mi?
***
2 Ocak 1971… Ankara SSK Hastanesi’nde ameliyat olan babamı o gece kaybettim. Geceyi hastanede geçirdim. Sabah Çankaya’daki eve taksi ile gidiyordum ki tam ABD Büyükelçiliği’nin önünde bulunan boş polis kulübesine üç gencin gelişigüzel ateş açtıklarını gördüm.
Şaşırmıştım! Acım büyüktü. Eve ailemin yanına gitmek yerine, şoföre geri dönmesini söyledim. O zaman Atatürk Bulvarı’nda bulunan Cumhuriyet Bürosu’nda daktilomun başına geçip tanık olduğum olayın haberini yazarak eve gittim.
Sonradan bu eylemi gerçekleştirenlerin ODTÜ Yurdu’nda yaşayan Deniz Gezmiş ve arkadaşları olduğunu öğrenecektik. Bu olaydan iki hafta sonra Rektör Erdal İnönü’nün kapısında dinamit patlatılacaktı. Balgat’taki ABD üssünün kapısında nöbet tutan asker kaçırılacak, ancak “zenci” olduğu için serbest bırakılacaktı. Sonrasında yine başka Amerikan askerleri kaçırılacaktı. Anımsanacağı üzere bu olaylardan 2 yıl önce ODTÜ öğrencileri, ABD Büyükelçisi Robert Commer’in makam arabasını yakacaklardı. Suçlular aranırken birkaç bin öğrenci “Suçlu biziz” bildirisine imza koyacaklardı.
***
Zorlu sınavı kazanarak ODTÜ’ye giren seçkin öğrenciler oldum olası Türkiye Cumhuriyeti ve demokrasisinden yana tutum izleyip gösteriler yapmışlardır.
Padişahlık yolunda ilerlediği için, kadim dostu Cumhurbaşkanı’nı bile önceki hafta dışlayıp uydu fırlatışını izlemeye ODTÜ’ye giden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı öğrenciler geleneksel tepkilerini gösterdiler.
Ne var ki bu kez 3 bin polis, ODTÜ yerleşkesine girip gazlı bombalar, biber gazları kullanarak bazı öğrencilerin ağır yaralanmalarına yol açtı. Ardından bazı öğrencilerin evleri basıldı, kitaplarına el konuldu. Başbakan, ODTÜ öğretim görevlilerine hakarete varan suçlamalarda bulundu.
Erdoğan ve kabilesinin bildikleri bir şey var! İstanbul ve Ankara’da öğrenci olayları 1960 devrimine yol açtı. 1971’deki olaylar 12 Mart muhtırasına neden oldu. 1978-79 öğrenci çatışmaları 1980 darbesini yarattı.
T-Ayyip demokrasisine karşı bir gösteri yapan genç bir kız bile iktidarı kaygılandırdığı için yerde sürükleniyor. Ama iktidar kendinden emin! Bu eylemler sonrasında bir askeri girişim yapılamayacak. Çünkü komutanlar içeriye atılarak TSK kadrolarına gözdağı verildi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel bir bildiri ile Kubilay olayını andı! Ancak öncülleri Işık Koşaner ve İlker Başbuğ’un bırakın vurgulamalarına yer vermeyi, “yobaz, mürteci” demeyi, “laiklik” ve “Atatürk ilkelerini” bile ağzına almadı!
Kahramanmaraş’ta 1978 kıyımını anmanın yasaklandığı bugünden sonra gelecek yıl Menemen’de Kubilay’ı ve iki bekçiyi anmak da yasaklanırsa hiç şaşırmam. Bu gidişle Kubilay ve bekçiler için; “ne şehit olmuş, ne de gazi…” diyebiliriz!

Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı’na yeniden seçilmesinden sonra Vladimir Putin pazartesi günü Ankara’ya değil, İstanbul’a geliyor.
Ankara’da Türk ve yabancı diplomatik çevrelerde bu konu şöyle değerlendiriliyor: “Türkiye Cumhurbaşkanı ya da Başbakanı’nın Moskova’da Kremlin’e değil de Rus Çarlığı’nın başkenti St. Petersburg Sarayı’na gitmesi gibi bir durum var. Tayyip, TC’nin başkenti Ankara yerine, muhteşemliğini Putin’e Osmanlı’nın Dolmabahçe Sarayı’nda gösterecek!”
Anımsanacağı üzere Putin 14 Ekim’de günübirliğine Ankara’ya gelecekti. Ancak Suriye’ye giden Rus uçağında silah aranması olayından sonra ziyareti 3 Aralık’a ertelenmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ısrarı üzerine Putin günübirliği yerine, geceleme de yapmak üzere İstanbul’a gelecek.
Kuşkusuz kısa süreli ziyaretin, yoğun programının siyasal gündeminin başında “Suriye-uçağın aranması-füze ihalesi” geliyor. Kısa bir süre önce Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova’nın Suriye siyasasını şöyle açıklamıştı:
“Suriye’ye gönderdiğimiz silahlar, bu ülkedeki hiçbir silahlı gücü desteklemeye yönelik değildir. Bölgedeki siyasal istikrarı ve Suriye’nin güvenliğini sağlamaya yöneliktir. Suriye’nin Tartus’taki Rus lojistik üssü işlevini sürdürecektir.”
Bir süre önce Erdoğan-Putin telefon görüşmesinde Türk Başbakanı 100 bin sığınmacıdan yakınmış, Rus Devlet Başkanı da başkalarının Suriye’nin içişlerine burunlarını sokmaması gerektiğini söylemişti.
Moskova, Türkiye’nin Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’nün (KAAÖ) “Patriot (vatansever)” füzelerini Suriye’ye yönelik yerleştirmesinin bölgede istikrarı bozacağını öne sürüyor.
Bu konuda ilginç bir durum var. Türkiye “Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi” için açtığı ihaleye ABD “Patriot” sistemi ile Çin ve Fransa-İtalya kendi füzeleri ile katılırken Rusya S-300’lerini öneriyor. Ankara, Rusların daha geliştirilmiş S-400’lerinin ihaleye katılması eğiliminde…
İstanbul görüşmelerinde siyasal olaylardan daha çok, ekonomik ilişkiler ağırlığını hissettirecek. İlk kez 2010’da toplanan “Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Kurulu (ÜDİK)” toplantısı ekonomik ilişkileri yönlendirecek.
Bu yılın ilk dokuz ayında Türkiye, Rusya’ya 5 milyar dolarlık dışsatım yaparken 20 milyar dolarlık alımda bulundu. Toplam ticaretin yıl sonunda 35 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
Türkiye aleyhine doğan büyük fark enerji alımından kaynaklanıyor. BOTAŞ’ın yanı sıra 4 Türk özel şirketine de Rusya’dan doğalgaz alım ruhsatı verilmesinden sonra bu alanda önemli yapısal değişimler bekleniyor.
Türk şirketlerinin Rusya’daki yatırımı 8 milyarı, Rusların Türkiye’deki yatırımları ise 9 milyar doları buluyor. Rus Sberbank’ın bir kalemde Denizbank’ı 3.5 milyar dolara satın aldığını da anımsayalım.
Şimdi Rusların petro-kimya alanında yeni yatırımlara başlayacağı bildiriliyor. Kuşkusuz Rusya’nın ülke dışında en büyük yatırımı 20 milyar dolarla Mersin Akkuyu nükleer santralına olacak.
Tam 50 yıl önce Ruslar Aliağa petrol rafinerisi, Seydişehir alüminyum fabrikası, İskenderun demir çelik tesislerini yaparken; Türkiye bunların bedelini Karadeniz’den gemilerle gönderdiği narenciye gibi tarım ürünleri ile ödeyerek soğuk savaşın gerginliğini “takas” yöntemi ile ortadan kaldırmışlardı.
Türkiye’nin dış ticaretteki açığını bir ölçüde Rusya’dan gelen 4 milyon turist azaltıyor.

Zeugma’ya ödül

Bu satırlar yazılırken Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Zeugma Antik Kenti ve Müzesi”ne bu yılın “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü veriyordu.
Salı günü bu köşede yazım şöyle başlıyordu. “UNESCO’nun Venedik Bölümü’nün; tarih yağması konusunda Güneydoğu Avrupa ülkeleri yetkilileri için Gaziantep’te düzenlediği üç günlük çalıştayda yeni Zeugma Müzesi yabancı konukları büyüledi.”
Gerçekten görkemli bir müze olmuş, dünyanın en önemli mozaik müzesinin bulunduğu Tunus’taki Bardo’nun çok önüne geçerek ilk sıraya oturmuştu. Şu anda Hatay’daki mozaik müzesi çalışmasının da Bardo’ya fark atmasını dileriz.
Yazımız üzerine değerli bir okurumdan şu iletiyi aldım:
“Bugünkü yazınızda adı geçen Zeugma Müzesi, dediğiniz gibi yerli yabancı herkesi büyülüyor amma Gaziantep Valisi ile Büyükşehir ve Şehitkâmil belediye başkanlarını hiç büyülemiyor. Niye mi? Girin veb sayfalarına, Zeugma Müzesi diye en ufak bir bilgi kırıntısı yok. Onlar halen eski Arkeoloji Müzesi’nde takılı kalmışlar. Ben vali ya da belediye başkanı olsaydım bu Müze’nin Türkçe, İngilizce, Rusça, Japonca, Çince pek çok dilde veb sayfasını yaptırırdım.”
Okurumun dediğini yaptım. Yeni müze hiçbirinde yoktu! Büyükşehir sitesinde Zeugma’dan söz ediliyordu, ama eski müze tanıtılıyordu. Bu kadar ilgisizlik bağışlanamazdı…
***
Görkemli müzede savaş tanrısı Mars-Ares’in tunç heykeli karanlık içinde kaybolmuştu.
Zeugma’dan kaçırılıp İngiltere-İsviçre bağlantısı ile 2002’de Türkiye’ye dönen şarap tanrısı Dionysos-Baküs’ün tunç heykeli Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor.
27 Ocak’ta Cumhuriyet Bilim Teknoloji’de iki heykelin ortak özelliklerini saptayan yazımda Dionysos’un da Zeugma Müzesi’ne gönderilmesini önermiştim. Bugüne değin gerçekleşmedi. Şimdi yapılacak iş, her iki heykeli de ortak ancak daha iyi bir ortamda sergilenmesinin sağlanmasıdır.
***
Birkaç yıl önce Nizip’te yıkılmış, İ.S. 4. yy’daki bir kilisenin büyük boyda taban mozaiği bulundu. Gaziantep Müzesi arkeologları mozaiği kazıp çıkardılar. 337 metrekare olan mozaik parçalar halinde Zeugma Müzesi’ne taşındı.
“Nizip Mozaiği” birleştirildikten sonra yer bulunabilmesi durumunda “Zeugma Müzesi’nde” sergilenebilecek. Keşke Nizipliler bu mozaiğe yerinde sahip çıkabilselerdi…

“Denizatı” 15-35 cm. boyutlarında, sevimli bir deniz hayvanıdır. Yunanca kökeninden dolayı genelde “hippocampuse” denilir.
Bu hayvancık, mitolojide denizlerin, depremlerin ve atların tanrısı Poseidon’un denizde arabasını çeken benzeri, ancak dev yaratıklara dönüşmüştür. Çeşitli antik mozaik, resim ve heykellerde Poseidon “denizatları” ile betimlenmiştir.
Ancak hiçbirinde “kanat” yoktur. Bizimkine “kanatlı denizatı” denilmesi, kanadından ötürüdür. Demek ki bizimki at gibi karada yürüyen, balık gibi denizde yüzen, kuş gibi havada uçan ilginç bir hayvana inancın dünyada bilinen en eşsiz örneğidir.
16 yıllık araştırmam ve Nev York’ta yaklaşık 2 milyon dolara (40 milyonluk rakam palavradır!) mal olan yedi yıllık mahkeme aşamasından sonra 1993’te Türkiye’ye dönen som altından, 14.3 gr. ağırlığındaki bu eşsiz “kanatlı denizatı” broşunun Uşak Müzesi’nden çalındığı Ocak 2006’da fark edildi.
Broş, hazinenin geri getirilmesine her aşamasında önemli katkıları olan müze müdürünce alınan kalıbından dökülen sahte broşla 2005’te değiştirilmişti.
Sonrasında başta müdür olmak üzere yargılanan 10 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. Müdürün iki ayrı suçtan 17 yıl 6 aylık cezası Yargıtay’ca onandı.
Olay ortaya çıktığında 2 hafta boyunca doğru dürüst uyuyamamıştım. Nedenlerden biri “dürüstlüğüne” sonsuz güvenim olan müdürün olayın baş aktörü olmasıydı. Ayrıca, “damgalı eşek” konumundaki bu eşsiz eseri satamayacakları için sanıkların altınından yararlanmak üzere bu eşsiz eseri eritmelerinden korkuyordum.
Yıllarca “kanatlı denizatı” hakkında çeşitli haberler yazıldı, çizildi. Önceki hafta gelen bir haberde broşun Alman polisince Hagen kentinde bulunduğu bildiriliyor, yönlendirilen resimlerden eserin özgün olup olmayacağı hakkında görüşüm soruluyordu.
Bu bilgi üzerine olayı araştırmaya başladım. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce broşu incelemek üzere Almanya’ya Selçuk Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Ertekin Doksanaltı ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi uzmanı Mahmut Aydın’ın gönderildiğini öğrendim.
İki Türk yetkili, Essen Savcılığı’nda 3.5 saat kimyasal, ölçüm ve biçim incelemeleri yaptıktan sonra broşun özgün “kanatlı denizatı” olduğu yolunda raporlarını verdiler.
Aynı kanıda olan Alman polisi broşu hemen vermeye hazırdı, ancak iki ülke arasındaki adli anlaşmalara göre gerekli başvurunun Adalet ve Dışişleri bakanlıkları aracılığı ile yapılması gerekiyordu.
Geri verme işlemi henüz tamamlanmadığı için, herhangi bir sorun yaratmamak amacıyla gazeteciliğin “gentleman’s agreement (çelebiler anlaşması)” gereği haberleştirmedim.
UNESCO, “Güneydoğu Avrupa ülkeleri” için “kültürel varlıkların yasadışı ticareti ile mücadele” konusunda Gaziantep’te düzenlediği üç günlük çalıştaya bildiri sunmaya beni davet etti.
Toplantıda bu konuda yaşadıkları deneyimi “Uluslararası Polis Örgütü’nün (Interpol)” temsilcisi bildirisini sunarken şu açıklamayı yaptı: “Bugün öğrendiğime göre Alman polisi, Türkiye’den kaçırılan kanatlı denizatı broşunu bulmuş…”
Bu açıklamayla olay yayımlanabilirdi. Ancak toplantıdaki Türk yetkililer durumu Genel Müdür Osman Murat Süslü’ye, o da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a iletmişti. Bakan da öncelik almak için İstanbul’da Kitap Fuarı’nda olayı palas pandıras, ayaküstü açıkladı!
Açıklanmayan bazı bilgileri aktaralım. Uşak’ta mahkûm olanlardan birinin kayınbiraderi, pazarlamak üzere broşu Almanya’ya götürüyor. “Damgalı eşek” gösterilen kişilerce reddediliyor. Birisi ihbar ediyor. Olayla bağlantılı kişiler altı ay “teknik takibe” alınıyor. Bu kişilerden biri de Türkiye’nin “muhbiri”!
Kayınbirader, izlendiklerini fark edince bir avukat aracılığı ile broşu savcılığa teslim ediyor. Kişiler ile birlikte “muhbir” de gözaltına alınıyor. Sanıklarda “The Lydian Treasure (Lidya-Karun Hazinesi)” adlı kitap da ele geçiyor. Ayrıca muhbir, “eroin kaçakçılığı” konusunda da Alman polisince izleniyor ve sonrasında bu bağlantısından dolayı tutuklanıyor.
Türkiye’ye bilgi verilince uzman Mahmut Aydın Uşak’a gönderiliyor, müzedeki sahtenin ölçümlerini yapıyor. Bir metal nesnenin içinde ne gibi madenlerin, ne oranda bulunduğunu belirleyen çağdaş bir aracı da götürüyor. Araçla sahtenin metal yapısını inceliyor.
Ankara’ya döndüğünde herhangi bir kuyumcudaki günümüz altın takılarda da aynı ölçümleri yaparak Uşak’taki sahte ile kıyasladığında benzer sonuçlara ulaşıyor. Bu aracı da Essen’e götürüyor. Oradaki incelemede bu benzerliklere rastlanmıyor. Ayrıca özgünün 14.3 gr. ağırlık, 3.4 cm. yükseklik ve 2 cm. genişlik ölçüleri de tutuyor. Sahtesi kalıptan döküldüğü için farklı sonuçlar vermişti.
Şimdi, artık yasal ve diplomatik yazışmaların tamamlanması bekleniyor. Bu tamamlanınca broş 20 yıl sonra yeniden Türkiye’ye dönmüş olacak.
Bu arada belleğimde bu hazineyle bağlantılı bir başka olay canlandı. Almanya’da kaçakçılarda bulunan “Lidya Hazinesi” kitabını dönemin genel müdürü, doçent eşine hazırlatmıştı. Doçent eş, kitapla bağlantılı çalışmayı Ankara’da müzede yaparken, eni boyu 1.5 cm, ağırlığı 0.15 gr. olan bir “altın kuş” kaybolmuştu. Havaya atsanız yere düşmeyecek kadar hafif olan “altın kuş” bugün acaba nerelerde? Bilen varsa lütfen haber versin...

Suriye’de “tutsak” meslektaşım Cüneyt Ünal’ın 87 gün sonrasında CHP’nin girişimiyle özgürlüğe kavuşması sevindirici olay.
Ne var ki bir önemli olay dikkatlerden kaçıyor. Bırakın bir başka ülkede “tutsak” olmayı, kendi ülkesinde, kendi cezaevlerinde, yaklaşık 100 kadar Türk meslektaşımın “tutsaklığına” ne demeli? Kimin tutsağı? Beşşar Esad’ın mı? Benyamin Netanyahu’nun mu?
21. yüzyıl Türkiye’sinin tarihini gelecekte yazacaklar için “Atatürkçülüğün, aydınlanmanın” savunucusu, tutsaklıktan ölüme giden bir meslektaşımla bağlantılı bir kitapla başlayarak belge niteliğinde bazı yayınları okurlarımıza sunmak istiyorum.
***
Adı: Kendi Heykelini Yapan Adam
Yazarı: Orhan Karaveli
Yayınevi: Doğan Kitap
Günümüzde heykele “ucube” diyenlerin kurbanı İlhan Selçuk’un yaşamöyküsünden kesitler; görseller ve el yazılarını içeren belgelerle okura sunan bir kitap... Adını Cumhuriyet gazetesinin tarihine kazıyan İlhan Selçuk’un Türk basın tarihindeki eşsiz yeri, ailesi, meslektaşları ve yazarla ortak yaşamı belgeleniyor. İlhan Bey Nadir Nadi Bey’in daveti üzerine Cumhuriyet’e katıldığı 1963’te gazetede 3. yılımdı. Zaman zaman geldiği Ankara’da çeşitli toplantılardaki konuşmaları, yazıları kadar dolu dolu idi. Keşke “teyplere kaydedilen” o konuşmaları da derlenebilse! Aydınlanmanın, Atatürkçülüğün pusulası İlhan Selçuk konusunda benzeri daha nice yayınların yapılacağından en ufak kuşkum yok.
***
Adı: Devrimin İlk Karşıtları
Yazarı: Alev Coşkun
Yayınevi: Cumhuriyet Kitapları
Gençlerimiz, Atatürk’ün sahneye çıkışı, “Bağımsızlık Savaşı”, sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hakkında, gittikçe yüzeysel bilgiler verilen eğitim görüyorlar. Peki, öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında nasıl bir özgürlük mücadelesi vardı? Bu özgürlüğü gerçekleştirmek isteyenleri önlemeye çalışan “karşıdevrimciler” neler yapıyorlardı? Atatürk, hangi ortamda yeşerdi... Anne babalara; lise ve üniversitede öğrenci olan çocuklarına bu kitabı hediye etmelerini öneririz.
***
Adı: 10 Yıldır AKP
Yazarı: Orhan Bursalı
Yayınevi: Cumhuriyet Kitapları
Siz, yazarı Cumhuriyet’in cuma günleri yayımlanan Bilim Teknik ekinin yöneticisi olarak tanırsınız. Oysa o da deneyimli bir başka “tutsak” idi. Çağdaşlığın temeli olan bilimsel verilerden hareketle AKP hükümetinin Türkiye’yi nereden alıp nerelere götüremediğini anlatıyor. Meslektaşım, kısaca röntgen niteliğindeki kitabında AKP iktidarının hastalıklarını okura sunuyor.
***
Adı: Ömrümün Son Hükmü
Yazarı: İlhan Taşcı
Yayınevi: Cumhuriyet Kitapları
Genç, başarılı bir gazeteci, özellikle “yargı dünyasında” yoğrulursa, nasıl bir roman yazar? Bu nedenle olsa gerek “Haberleşen, haberleşmeyen” olayların tanığı yazar, romanı hakkında “Bu romanın gerçek olan iki kahramanını korumak, birinden de korunmak zorundayım..” diyor. Adliye koridorları, cezaevi kapıları, “tutsakların” dünyası... Lütfen yanlış anlamayın, kitap 21. yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti’nin birebir romanı...
***
Adı: Örtülü Özgürlük
Yazarı: Mine G. Kırıkkanat
Yayınevi: Cumhuriyet Kitapları
Aydınlanma... Özgürlük... Demokrasi... İnsan hakları... Birbirleriden ayrılmaz öğeler… Bunlar, art arda dizilince “siyasal kavramlar” olarak düşünülebilir. Peki, bu kavramlar içinde “kadının” yeri ne? Bu kavramlarda “kadının” yeri n’ola ki? Bu soruyu bir Ortadoğu ülkesi olan Türkiye için soracak olursak! Bu tür sorunları çözmüş Fransa gibi bir ülkede yıllarca yaşayan meslektaşım, “kadın” olgusuna Türkiye bağlantılı gözlemlerini sunuyor! Özür dilerim, gerçekte aynayı kadınlara değil, erkeklerimize tutuyor.
***
Adı: Atatürk
Yazarı: İlker Başbuğ
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Yazarı tanıyor musunuz bilmiyorum... Ergenekon, Balyoz, Silivri olaylarından da adını anımsayamadınız mı? Anımsatalım... PKK terörüne karşı mücadele eden, bu konuda kitap yazan, AKP’nin “baş terörist” diye yargıladığı, mesleğinin doruğuna çıkmış bir subay... Hâlâ anımsamadınız mı? Keşke bu kitabı yazmasaydı! Kitabın kahramanı olan Atatürk hakkında “en baş terörist ilanına” kanıtlar bırakmazdı! Üstelik, tutmuş “20. Yüzyılın En Büyük Lideri” demiş. Bir eksiği var... Keşke 21. yüzyılın liderliğine de (…’ı) aday gösterseydi...

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget