Ocak 2020
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Başınıza İmamoğlu kadar taş düşsün!...
İBB Başkanı İMAMOĞLU'nun Erzurum Palandöken kayak tatili, en başta yandaş havuz medyası ve iktidar yanlıları olmak üzere, hiç beklemediğimiz bazı İMAMOĞLU yandaşları tarafından bile eleştiri konusu oldu.
Eleştirenlere soruyoruz; İMAMOĞLU'nun da, sizler gibi, bir aile babası, ailevi sorumlulukları olan bir insan olduğunu bilmiyor musunuz?
Adam, iki kez üst üste seçimlere girmiş, seçim stresi ve yorgunluğu yaşamış, mazbatası iptal olmuş, seçim sandıklarına ve oylarına sahip çıkmak için gece gündüz uykusuz kalmış, göreve başladıktan sonra, en başta bu ülkenin Cumhurbaşkanı olmak üzere, hizmet etmesinin önüne engeller konulmuş, Belediye Meclisinde çoğunlukta olan Cumhur İttifakı tarafından ayağına çelmeler takılmış,16 milyon İstanbullunun sorumluluğunu yüklenmiş, paraları hortumlanan bir belediyeyi düze çıkarma ve hortumları kesme gayreti içine girmiş,16 milyon nüfuslu İstanbul'un belediye başkanı olarak Cumhurbaşkanından talep ettiği görüşme ve randevu isteği, hale kabul edilmemiş manen yorulmuş, bu arada Elazığ ve Malatya da vuku bulan deprem için belediyesinin tüm imkanlarını seferber etmiş ve bizzat Elazığ'a giderek, depremzedeleri ziyaret edip, onlara geçmiş olsun dileklerini iletmiş ve oradan da eşi ve çocuklarıyla Erzurum Palandöken'e giderek üç gün tatil ve kayak yapmış.
Görevini yaparak aksatmamış, görevini yapmış olmanın huzuru içinde, ailesini ve insan olduğunu hatırlayarak üç gün tatil ve kayak yapmış, vay efendim sen nasıl tatil yaparsın diye ayaklanmanın ne gereği var?
İMAMOĞLU, bize göre çok iyi yapmış, kendisine ve ailesine üç gün ayırarak dinlenmiş ve kayak sporu yapmış, kendisini kutluyoruz.
Sizler kayak yapamıyor, düşerek kolunuzun bacağınızın kırılacağından korkabilirsiniz, kayak sporunu zenginlere mahsus bir lüks olarak görebilir ve kayak sporundan hoşlanmayabilirsiniz, nedir bu aşağılık duygunuz anlamak mümkün değil.
Kayak sporunu biz de yapamadık, keşke imkan bulup yapabilseydik. Kaymak, büyük bir özgürlük hissi veriyordur mutlaka bu sporu yapanlara. Seyri bile insana büyük mutluluk veriyor.
İMAMOĞLU, Elazığ da günlerce kalıp, uyumadan, yemeden ve içmeden, Suriyeli genç  Mahmut gibi (!)yaralanma pahasına, tırnaklarıyla enkaz kazıyıp göçükten insan mı kurtaracaktı, oturup günlerce ağıt yakıp ağlayacak mıydı, bu ülkede terör ve depremden ve kadına yönelik şiddetten dolayı, o kadar çok insan öldü ve hala da ölüyor ki, artık insan hayatının üzülecek bir değeri kalmadı, ülkede depremler ve felaketler sırada bekliyor, ancak bu deprem felaketine karşı, hükümet özel vergiler topladığı halde, depremlerin zararlarını önlemek için hiçbir tedbir almamış, bu ihmal yeteri kadar eleştirilmiyor, yandaş basında haber bile olmuyor, ama, İMAMOĞLU'nun hak ettiği üç günlük kayak tatili, iktidar yandaşları ve muhalefet ‘in bazı kesimleri tarafından, haksız bir şekilde eleştiriliyor.
Size bir soru.
AKP Genel Başkanı ne yaptı beyler?
Elâzığ’a gitti, cenaze namazı kıldı, nutuk attı, protokol yüzünden kurtarma çalışmalarını aksattı, sonrasında üç günlük Afrika turuna çıktı. Afrika turu'nun, çok mu gereği ve acelesi vardı sanki? Afrika turunu erteleyemez miydi?
İMAMOĞLU; bir partinin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı olmamasına rağmen, Elazığ'dan üç gün tatile gitti diye eleştiriliyor, ülkenin iktidar partisinin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı olan ERDOĞAN da, aynı şekilde Elazığ'dan sonra üç günlük Afrika turuna çıkıyor. Korkudan kimseden ses çıkmıyor.
Biraz insaf edin, adil olun lütfen.

Güner Yiğitbaşı

31/01/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Günümüzde suskun üniversite olgusu ile karşı karşıyayız. Sudan üniversitelerde bilim yapılmaz yapılamaz.
Ülkemizde yıllardır sistemli bir şekilde laik ve bilimsel eğitim terk edilmektedir.
Bu gün birçok üniversitede bilimden uzak eğitim yapılmaktadır.
Laik eğitim sistemimiz hem yenileşmenin hem de özelleşmenin kıskacı altına alınmıştır.
6 Kasım 1981 tarihinde çıkarılan YÖK Yasası ile çağdaş ve özerk üniversite yok edilmiştir. YÖK’ün kurucusu İhsan Doğramacı üniversiteleri doğramıştır.
“Atatürk’ten nefret eden bir akademisyen Doç. Dr. Selman Öğüt
Adıyaman Üniversitesinin rektörü “kadınla ile tokalaşmak ateş tutmaktan daha korkunçtur” fetvasını vermişti.
Mardin Artuklu Üniversitesinin rektörü akademisyenler için kara kep değil sarık daha uygundur” demişti ve sarıkla dolaşmıştı.
Fransız Yazar Emile Zola şöyle diyor: “İrtica, saltanatını bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir kalır. Okullarda beyinleri yıkanan kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman ülke çıkarlarını değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaktır”.
Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz”  (Bölüm 1)
Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve öteki katledilen aydınlar anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinden, beş üniversite öğretim üyesinin katıldığı “isterler ki susalım” ana başlıklı ve “Üniversiteler Susturulamaz” sloganlı- konu başlıklı açık oturum-panel, Çankaya Belediyesinin Çağdaş Sanatlar Merkezinde, 27 Ocak 2020 de yapıldı.
Yüzlerce üniversitesi, on binlerce öğrencileri, akademisyenleri faşizan baskı ile susturulmuş, 70 bin üniversite öğrencisi ya tutuklu, ya mahkûm olmuş Türkiye üniversitelerinin hazin sorunlarını anlatan panel işte bu slogan ile başladı.
Baştan sona üniversitelerin suskunluğunu, susturulduğunu anlatan, adaleti-yargısı ayaklar altına alınmış, yüz tane hukuk fakültesi olan Türkiye’nin beş akademisyeni bir feryat gibi susturulan üniversitelerin sorunlarını anlattılar. Biz de bu güzel konuşmaların dört duvar arasında kalmaması için, konuşmaları çözerek siz okuyuculara sunmak istedik. Ancak, dünyanın 500 üniversitelerinin içinde neden Türk üniversitelerinin olmadığını, bu yazıyı okuduktan sonra daha iyi anlayacak, akademisyenlerimizin dinsel hurafe ile medrese kafası ile yetiştirildiği zaman böylesine gülünç durumlar yaratıldığını görmekteyiz.
Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nin (TÜMÖD) düzenlediği açık oturumda konuşmacı olarak  Prof.Dr. Tulin Oygür (yönetmen), Prof. Dr. Lale Afrasyap, Prof. Dr. Recep Akdur, akademisyen Suay Karaman, Prof. Dr. Nur Serter katıldılar.
Açık oturumu yöneten Prof. Dr. Tulin Oygür, ilk konuşmayı Akademisyen Suay Karaman’a verdi, Karaman konuşmasında üniversitelerin ne durumda olduğunu şöyle açıkladı:
Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz”  (Bölüm 1)

“-Üniversitelerde yapılan haksızlıklara, hukuksuzluklara, yanlışlıklara karşı “üniversiteler susmaz” diyoruz. Mayıs 1975 tarihinde kurulan Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatılmıştır. Yaklaşık altı yıldan sonra Kasım 1986 tarihinde yeniden TÜMÖD kuruldu, 12 Eylül’den sonra kurulan ilk dernekle Türkiye çapında örgüt olan tek dernek olarak yıllardır çalışmalarını sürdürmektedir. Tüm Türkiye’yi kapsayan bir mesleki örgüttür. TÜMÖD sindirilmek susturulmak istenilen geniş bir topluluğun sözcüsüdür.
Etkinliğimizin adı “üniversiteler susmaz” ancak ülkede hukuk yok edilirken, hukuk fakültelerinden ses çıkmamaktadır. Yapılan anayasa değişikliğinde sessiz kalmayı tercih eden akademisyenler bu günkü durumun sorunları arasındadır. Gülünç enflasyon hesapları ile toplum uyutulurken iktisat fakültelerinden ses çıkmamaktadır. Mühendisliği hiçe sayan projeler dile getirilirken mühendislik fakülteleri sessizdir. Cinayetler, tecavüzler alıp başını gitmişken laik ve bilimsel eğirim yerlerde sürünürken, dine dayalı eğitim yapılırken üniversitelerden ses çıkmamaktadır. Akademisyenlerin bu sessizliği kırmanın yolu örgütlenmeden geçtiğini bilmek zorundadırlar. Günümüzde suskun üniversite olgusu ile karşı karşıyayız. Sudan üniversitelerde bilim yapılmaz yapılamaz.
Ülkemizde yıllardır sistemli bir şekilde laik ve bilimsel eğitim terk edilmektedir. Ülkemizin şiddetle bilime teknolojiye ihtiyacı varken, meslek liseleri teknik meslek liseleri kapatılıp yerine imam hatip okulları açılmaktadır. Laik eğitim sistemimiz hem gerileşmenin hem de özelleşmenin kıskacı altına alınmıştır. Milli eğitimde ilk, orta, lisede dini içerikli nesillerin bazıları üniversitelerden bazıları üniversitelerde akademisyen olmuştur, bazıları üniversitelerde yönetici olmuştur, bazıları üniversitelerde birçok idari görev almaktadır. Bu gün birçok üniversitede bilimden uzak eğitim yapılmaktadır.
6 Kasım 1981 tarihinde çıkarılan YÖK Yasası ile çağdaş ve özerk üniversite yok edilmiştir. YÖK’ün kurucusu İhsan Doğramacı üniversiteleri doğramıştır. Özellikle 2002 yılından sonra üniversitelerde liyakat yerine din temelli atamalar yapılmış. Laik ve bilimsel eğitim yara almaya başlamıştır. Laiklik devletin ve toplumun dini kurallardan alınarak devlet ve toplumun düzeninin akıl ve bilime dayandırılmasıdır, yani laiklik aklın sorgulanmasıdır. Büyük önderimiz Atatürk “laiklik adam olmaktır” demişti. Yaşadıklarımızı göz önüne alınca bazılarının henüz adam olmadığı belki de hiç olamayacağı anlaşılmaktadır.
 Aralık 2019 tarihinde Artuklu Üniversitesi kampüsünde bulunan ve Mardin Ana kent belediyesinin kurduğu gençlik merkezi bünyesinde gençlere yazılan afiş şöyle idi: “Genel ahlak kurallarına uymayan öğrencilerimizin kafeye girişleri yasaklanacaktır. Bunun dışında öğrenciler sürekli göz hapsinde alınarak taciz edildiklerini dile getirmişler ve kafe işletmecisin kadın öğrencileri ile erkek öğrencilerinin selamlaşma ve oturma şekillerini de uyardığını da bildirmişlerdir.
24 Aralık 2019 tarihinde İstanbul Üniversitesi iletişim fakültesinde doktora eğitimi için gelen İstanbul Aydın Üniversitesi televizyon iletişimliği ve programcılığı bölümü öğretim üyesi Atilla Girdin iki kadın öğrenciye, “burada böyle giyinemezsiniz, burası pavyon değil”  diyerek sözlü tacizde bulunmuştur. Öğrencilerin üzerine yürüyerek tehdit etmiştir.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığı bu olay üzerine yaptığı açıklamada şöyle demiştir: “Fakültemizde gerçekleştirilen bir doktora öğrencisinde yer alan halen jüri öğretim üyesi olan fakültemizden ayrılmadan hemen önce koridorda karşılaştığı iki kadın öğrencimizle ilgili hakaret için derhal inceleme başlatılmıştır. Üniversitemizin ve öğrenci odaklı anlayışı bilim etiğine tam bağlılık çerçevesinde yaşayan bu durumun tasvip edilmesi mümkün değildir. Dekanlığımız konu ile ilgili tüm bu sürecin takipçisi olacaktır.”
Aradan 29-30 gün geçti halen dekanlık takip ediyor bu süreci.
Bu olayla ilgili olarak İstanbul Aydın Üniversitesi Fikir Kulüpleri Federasyonu da açıklama yaptı, açıklamada Atilla Girgin’in İstanbul Üniversitesi iletişim fakültesindeki iki lisans öğrencisini taciz ettiği belirtilmiş ve Girgin’in benzer tacizleri bunu çok kez yaptığı ileri sürülmüştür. Atilla Girgin hakkında soruşturma açılması ve görevden uzaklaştırılması talep edilmiştir. Bu talep de öyle yerinde duruyor.
Yalova Üniversitesi İslami Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ebubekir Sifil “bir erkeğe farklı illerde eriyle eşi olabileceğini bu durumun meşru olduğunu” öne sürmüştür. Bu olay daha önce deve idrarıyla ilgili açıklamada bulunmuş ve “deve idrarının şifalı olduğunu” söylemişti.
Bingöl Üniversitesi Ziraat Fakültesi tarla bitkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Kılıç tarla bitkileri ıslahı ders notlarına tarla bitkisi dışında Risalei Nur Külliyatından sözler eklemiş ve dersin içeriğinde Risaleyi Nur Külliyatından yer vermiştir. 2018 yılında “Kuran Işığında Tahıl Bitkileri” adlı kitabı yazmıştır. Hasan Kılıç’ın meşveret cemaatinin içlerine sızmış bir FETO’cu olduğu iddiaları ortadadır ama kendisi halen akademisyenlik kimliğini sürdürmektedir üniversitesinde.
Öğrencilerin yemek ücretine zam yapan Yıldız Teknik Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Basri Şahin makam odasına 441 bin lira harcayarak banyo yaptırdı, geçen ay. Üstelik bu banyoyu tarihi binaya izin almadan yaptırmıştır. Bu rektör üniversite bahçesinde millet bahçesi yapmasıyla da gündeme gelmişti.
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arapça Koruma Kulübü tarafından 18 Aralık Dünya Arapça Günü dolayısıyla da etkinlik düzenlendi. Etkinlikte konuşan İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Yusuf Doğan, “Arapça kutsal bir dildir” dedi. Sözlerine şöyle devam etti, “tabi bir kısım Arap ülkeleri, bir kısım Arap olmayan ülkeler tarafından Arapça konuşuluyor. Biz o Kuranı Arapça indirdik buyuruyor, bu yönüyle Arapça kutsal bir dildir, diğer yönüyle Allah resulü dili konuşmuş bu dil tebliğini yapmıştır. Aynı zamanda da Arapça olmadan da ibadet yapamazsınız. Bunun yanı sıra İslami kaynaklarının hadis, tefsir, fıkıh olmak üzere birçok eserimiz Arapça olarak yazılmıştır”.
Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz”  (Bölüm 1)

19 Aralık 2019 tarihinde bu sefer Kırıkkale Üniversitesinde genç kalemler topluluğu ve bilim sanat topluluğunun “Dünya Arapça günü” ile ilgili gerçekleştirdiği broşürde “İstiklal Marşı’nın Arapça okunmasının” programda yer aldığı görüldü. Program sırasında İstiklal Marşı bir öğrenci tarafından Arapça şiir olarak okundu. İstiklal Marşımız sadece Türkçe olarak okunur, Türkçe dışında başka bir dilde okunamaz. Türkçe ezana karşı çıkanların Arapça İstiklal Marşı okutmaları şehitlerimize, gazilerimize ve Türk milletine saygısızlıktır ve hakarettir. Bazı televizyon kanallarının kadrolu provokatör akademisyenleri var. Bunlardan biri İstanbul medikal üniversitesi ve hukuk fakültesinden Doç. Dr. Selman Öğüt ve en büyük özelliği Atatürk’ten nefret etmesidir. Sürekli şunu söylüyor, “bu ülkede Kemalistler ezanı Türkçe okuttu”. Ezan Türkiye’de Türkçe okunabilir, tıpkı İran’da Farsça okunduğu gibi. Türkçe ezana karşı çıkanlar buna karşıt İstiklal Marşı’nı Arapça okutuyorlar. Türklüğün en büyük düşmanı ümmetçiliktir.
Kütahya Dumlupınar üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekanı ilahiyat akradidasyon yönetim kurulu başkanı Prof. Dr. Halis Aydemir’in öncülüğünde 2-3 Kasım 2019 tarihleri arasında İstanbul’da uluslar arası akreditasyon eğitim programı yapılmıştır. Bu program için yazılan dört sayfalık sağlık mektubunun üç sayfası Arapçadır. Bu gördüğünüz (davetin Arapça ve Türkçe sayfalarını gösterdi). “Burada Türkçe program yok Arapça program var davette.
26 Aralık 2019 Kanal A TV da yayınlanan “Deşifre” adlı programa katılan İstanbul Aydın Üniversitesinde Doç Dr. Ramazan Kurtoğlu Kanal İstanbul projesine ilişkin şunları söyledi: “Sayın Cumhurbaşkanına yüklenmesinin en büyük sebebi Kanal İstanbul projesi. Batı kent kaynaklarından aldığım bilgilere göre Kanal İstanbul’un altında tapınakçılardan kalan on gemi dolusu altın var, Fransa’dan kaçırdıkları hazineler var, sayın cumhurbaşkanı bu konuda bilgiye sahip”. Enteresan bir açıklama.
Kanal İstanbul demişken aklıma şu geldi. İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Örnek Kanal İstanbul’un ÇED raporuna danışman yapılmış. Bu akademisyen TRT de katıldığı bir programda şunları söylemişti. “Hz. Nuh döllenmiş bir erkek ile bir dişi yumurta sipariş etti. Hatta o dönemde cep telefonu ile görüşüyordu. Nuhun Gemisi nükleer enerji ile çalışıyormuş ve insansız hava aracı kullanıyormuş”.
Sakarya Üniversitesi fen edebiyat fakültesi tarih bölümünden Prof. Dr. Ebubekir Seferoğlu Katıldığı bir TV programında googul’u ilk icat edenin Sultan Abdulhamit olduğunu söyledi”.
“Akla şu gelecek, eğer ilk cep telefonu Nuh kullanmışsa, Abdulhamidin de googulu icat etmesi normaldir.
Şimdi şunları düşünmemiz lazım twitte, facebook, intgram kimler tarafından icat edildi, kimler kullanıldı. Sanırım kısa zamanda bu yetenekli profesörler de bunları da yanıtlarlar…
Adıyaman Üniversitesinin rektörü “kadınla ile tokalaşmak ateş tutmaktan daha korkunçtur” fetvasını vermişti.
Mardin Artuklu Üniversitesi rektörü akademisyenler için “kep değil sarık daha uygundur” demişti ve sarıkla dolaşmıştı.
Karabük Üniversitesi demiryoluna katkılarından ötürü padişah Abdülhamit’e onursal doktora vermişti.
Şimdi dünyanın beş yüz üniversitesi arasında neden yokuz diyorlar ya, aslında bu gidişle, hiç beş üniversite arasında da giremeyiz ellide de giremeyiz, böyle enteresan bir durum.
Bu gün 203 üniversitemiz var, devlet ve vakıf üniversitesi. Buralarda rektör olan profesörlerden 68 tanesinin uluslar arası tek bir bilimsel araştırması bulunmamaktadır. 71 rektörün ise yayınladığı araştırmaların tek bir kişi dikkate almamış kendi çalışmalarını da referans olarak kullanmaya değer bulmamış yani atık sayısı sıfırdı. 8 rektörün bir yayını, 10 rektörün üç yayını, beş rektörün beş yayını bulunuyor. Bilimsel yayınlanan referansına verilen durum ise 71 rektöre sıfır referans, bir rektöre bir referans, iki rektöre üç referans, 203 üniversitemiz var diyoruz, bununla övünüyoruz. Ama bunların önemli bir oranının bilimle ilgisi zayıf 70 kadarının ise hiç bilimle ilgisi yok. Arkasında bilimsel aktivitesi olmayanların üniversitesini de geliştiremeyeceği de bellidir.  Cehalet, bilime, kültürü, sanata, spora, tarihe insanlığa düşmandır. Görüldüğü gibi ülkemizin asıl sorunu cehalettir irticadır.
Fransız Yazar Emile Zola şöyle diyor: “İrtica, saltanatını bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir kalır. Okullarda beyinleri yıkanan kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman ülke çıkarlarını değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaktır”.
Ülkemizin aydınlık geleceği olan çocuklarımız düşünen sorgulayan haksızlıklar karşısında boyun eğmeyen, mücadele eden insanlık değerlerine saygılı, bilime, sanata, edebiyata, spora ilgi duyan sevgi ile beslenmiş bireyler olarak barış içinde yetişmeleri gerekir. Bunu sağlamak eğitimdeki emperyalist kuşatmayı yok etmek hepimiz için önemlidir, görev ve sorumluluktur. Bunun için örgütlü mücadeleye gereksinim vardır. Atatürk ilke ve devrimlerinin yolumuzu aydınlatacağı, laik ve bilimsel eğitimlerde buluşmak üzere”.
Yazı çok uzayacağından okuyucuyu sıkmamak için bundan sonraki konuşmacıların sunumlarını daha sonraki bölümlerde sunacağız. Sonraki akademisyenler de üniversitelerin ne hale düşürüldüğünü başka yönleri ile anlatacaklar.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Demokrasilerde Direnme Hakkı
Direnme hakkı konusunda; ilkini 30/01/2011, ikincisini 05/02/2015 tarihinde olmak üzere, iki kez makale kaleme almış ve yayınlamışız.

Bugünkü makale menümüzde, tazeliğini ve lezzetini bugün de korumakta olduğunu sandığımız, 05/02/2015 tarihli DİRENME HAKKI-2 başlıklı makalemiz yer almaktadır.

Hazırsanız, tıpkısının aynısı olan bu makalemizi birlikte okuyarak hatırlayalım ve  şu anda Gelecek Partisi ismiyle yeni bir parti kurup AKP'ye karşı  muhalefet yapan  Ahmet DAVUTOĞLU'nun, AKP'li iken sergilediği politik kişiliğini gözlemleyelim.
30/01/2020 
Güner YİĞİTBAŞI


DİRENME HAKKI-2
CHP Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz salı günü grupta yaptığı konuşmasında; “Bugün geldiğimiz nokta yeni bir süreçtir. Anayasası askıya alınmış bir devlet var. Parlamentosu yürütmenin baskısı altında, yargı yürütmenin kontrolü altında, dolayısıyla bu süreç biraz daha hızlanarak giderse halkın direnme hakkı ortaya çıkacaktır” diyerek, demokrasimizin geleceği ve insan hak ve özgürlüklerimiz açısından çok önemli bir vurgu yapmıştır.
Ahmet Bey, KILIÇDAROĞLU'nun direnme hakkını gündeme getirmesinden hemen sonra bunun bir kışkırtma olduğu açıklamasını yapmış ve KILIÇDAROĞLU'nu kışkırtıcı olmakla suçlamıştır.
Görülüyor ki, direnme hakkı kavramı Ahmet Bey'i çok korkutmuş. Demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine sahip çıkan ve saygı gösteren iktidarların, direnme hakkı kavramından çekinip korkmalarına gerek yoktur.
Direnme hakkı kavramı, siyasi literatürde yeri olan meşru bir kavram olup, bu kavramdan otoriter iktidarlar korkarlar.
Ülkemizin kurtarıcısı ve devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK de, Gençliğe Hitabe'sinde; Türk gençliğine, yeri geldiğinde ve koşulları gerçekleştiğinde, iç ve dış düşmanlara ve siyasal iktidarlara karşı direnme hakkının kullanılması direktifini vermekte olup, Ahmet Bey'in mantığını kabul ettiğimizde, Sevgili ATATÜRK'ümüz de kışkırtıcılıkla suçlanmış olmuyor mu?
Demokrasileri, sağ, sol ve dini esaslara dayalı tüm dikta rejimlerinden ayıran en temel ve belirgin özellik; yönetilenlerin, kendilerini yöneten siyasi iktidarlara karşı sahip oldukları demokratik hak ve özgürlüklerdir.
Ülkeyi yönetecek olanları belirlemek amacıyla yapılan seçimler, demokrasinin gerekli, ancak yegane koşulu değildir.
Dikta ile yönetilen ülkelerde de, seçimler yapılmakta ve ülkeyi yönetenler seçimlerle belirlenmektedir.
İleri derecede demokrasi ile yönetildikleri halde, kadınlarının, seçme ve seçilme hakkını, ülkemizin kadınlarından çok daha sonra kazanan ülkelerin varlığı, unutulmamalıdır. Bu da göstermektedir ki; ülkeyi yönetecek olanları belirleyen seçimler, tek başına demokrasinin koşulu ve ölçütü olarak kabul edilemez.
Bu itibarla, gerçek demokrasilerde, ülkeyi yönetecek olan siyasal iktidarlar; demokratik seçimlerle iş başına gelmeleri kadar, kendilerini seçerek iş başına getiren vatandaşların, Anayasa ve yasalarla tanınmış bulunan hak ve özgürlüklerine saygılı olmak ve iş bu hak ve özgürlükleri, antidemokratik bir şekilde sınırlandırmaya yönelik girişimlerden sakınarak, meşruiyetlerini tartışılır hale getirmekten uzak durmak zorundadırlar.
Seçimle iş başına gelen siyasal iktidarların; yönetimleri altındakilerin, demokrasinin gereği olan hak ve özgürlüklerine ilişmeye başlayarak meşruiyetlerini yitirmeye başlamaları halinde, vatandaşların, mevcut hak ve özgürlüklerine sahip çıkarak, hak ve özgürlüklerini savunmak amacıyla yapacakları ve ortaya koyacakları bireysel veya örgütlü yasal ve barışçıl, silahsız her tepki ve karşı koyma eylemi, direnme hakkı içinde mütalaa edilmelidir.
Demokrasilerde, direnme hakkı Anayasal bir haktır.
Anayasamızda, direnme hakkı madde başlığı altında, açık bir düzenlemenin mevcut olmaması, siyasal iktidarların, Anayasaya ve rejime saldırı niteliğindeki girişimlerine sessiz kalınacağı, bu girişimlere yasal ve demokratik barışçıl tepki konulamayacağı anlamına gelemez.
Direnme hakkı, demokrasinin doğasında mevcut olan tabii bir haktır.
Direnme hakkına, ülkemizde demokrasinin gelişmesine büyük bir katkı yapmış bulunan 1961 Anayasasının başlangıç bölümünde açıkça yer verilmiştir.
Bu itibarla, insan hak ve özgürlüklerini alabildiğine sınırlandırmak amacıyla çıkarılmaya çalışılan iç güvenlik yasası, başkanlık tartışmaları karşısında, iyice otoriterleşmeye başlayan AKP iktidarına karşı, Sayın KILIÇDAROĞLU'nun, halkın direnme hakkının ortaya çıkacağı vurgusunu yapması, doğal karşılanmalıdır.
Yasalaştırılmak üzere olan İç Güvenlik Yasa tasarısı, demokratik hak ve özgürlükleri, özellikle, şu anda dahi kullanılamayan toplantı ve gösteri yürüyüşü hak ve özgürlüğünü, kişi güvenliğini tamamen yok edecek ve ülkemizi demokratik bir hukuk devleti olmaktan çıkararak, şu anda otoriterleşen AKP iktidarına yönelik barışçıl protesto hakkının kullanılmasını ortadan kaldıracak ve ülkemizde tamamen otoriter bir rejimi hakim kılacaktır.
İç Güvenlik Yasasının, Kobani olayları nedeniyle Güneydoğu Bölgemizde vukubulan terör olayları sebebiyle çıkarılmakta olduğu algısı yaratılmaya çalışılmakta ise de, Güneydoğu bölgesindeki asayiş ve iç güvenliğin temini işini PKK ve yandaşlarına terketmiş olan AKP iktidarının; bu bölgemizde, çözüm sürecine zarar gelmesin gerekçesiyle, mevcut yasaları dahi uygulamadığı ve uygulatmadığı, talimat vererek, güvenlik güçlerine görevlerini yaptırmadığı dikkate alındığında, AKP iktidarının, çıkarmayı planladığı İç Güvenlik Yasasını; ancak, çözüm sürecinde uğranılacak olan bir başarısızlık üzerine bölgede çıkacak olan bölücü ve kitlesel terör olayları sebebiyle kullanmak üzere yedekte bekleterek, şimdilik kaydıyla Güneydoğudaki asayişi ve güvenliği sağlamak için değil, git gide otoriterleşen Tayyip Bey destekli AKP iktidarına yönelik demokratik ve barışcıl protesto haklarını kullanan ve Sayın KILIÇDAROĞLU'nun, kendilerine direnme haklarını kullanma çağrısı yaptığı demokrasi mücadelesi içindeki halkımıza karşı kullanacağı anlaşılmaktadır.

Güner Yiğitbaşı

05/02/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Gölge Etme Başka İhsan İstemem
AKP Genel Başkanı, Elazığ deprem bölgesine giderek boy gösterdi ya, bunu marifet zannediyor.
Gitti de ne oldu?
Erdoğan geldi diyerek, protokol muamelesine tabi tutuldu, kurtarma çalışmalarına ara verildi, kurtarma çalışmaları yavaşladı, aksadı ve hatta durdu.
Cenaze törenine katıldı, yanlış hatırlamıyorsak, cenaze namazını Diyanet İşleri Başkanı kıldırdı. Kıldırdı da ne oldu? Kuş mu kondurdu, ölenler cennete mi gittiler bu sayede.
Cenaze namazında politika yapıldı ERDOĞAN konuştu, bir kere de konuşmasa, sessiz kalsa, olmaz sanki.
Bu ERDOĞAN; tutmuş, CHP Genel Başkanını deprem bölgesine gitmediği için, Bay Kemal diyerek eleştiriyor.
KILIÇDAROĞLU niçin gitmedi, sebebini açıkladılar. Oraya giderek, protokol kalabalığı yaratıp, kurtarma çalışmalarına engel olmamak, aksatmamak için gitmediğini beyan etti. Doğrusu da bu zaten. CHP adına, bölgeye giden milletvekili ve politikacılar ne güne duruyor?
Gölge etme başka ihsan istemem lafının en geçerli olduğu bir durum söz konusu, ama ERDOĞAN bunun farkında değil veya farkında ama amacı başka.
Gelelim ikinci konuya. Elazığ depremi, Suriyeli bir sözde ve sahte  kahraman yarattı. Adı Mahmud.
Neymiş efendim, yaralanma pahasına, tırnaklarıyla enkaz kazıyarak, bir insanı sanırım genç bir bayanı enkazdan çıkararak kurtarmış. Duyanlar da, sağ çıkarılan 45 vatandaşın tamamını bu Suriyeli genç kurtardı zannedecekler.
Amaç, Suriyeli sığınmacıları şirin göstererek, ülkenin başına ördükleri Suriyeli sığınmacı belasını, hoş gösterme gayreti.
Parmaklarının yaralanması pahasına, tırnaklarıyla enkazı kazdı ve göçükten insan çıkardı lafı, tam bir yalan. Televizyonlardan gördük, gencin parmakları sapa sağlam, abartının ve reklamın bu kadarına da pes doğrusu.
Bizim, devlet adamı özelliklerinden yoksun yöneticilerimiz de, geri kalırlar mı hiç, Suriyeli gencin bu akıl almaz fedakarlığına (!) karşılık, onu ve ailesini hemen, alel acele bir şekilde Türk Vatandaşlığına almaya karar verdiler ve jet hızıyla işleme başladılar.
İçişleri Bakanı, bu Suriyeli genci, başını sıvazlayarak okşadı ve  takdis etti. Tam bir aşırı ve gereksiz duygusallık ve şark kafası, bizim dış politikamıza yön veren duygusallığın en son ve tipik örneği.
Suriyeli genci ülkemize kabul etmişiz ağırlıyoruz, sanırım ülkemizde okuyor, müsaade edin de, o da bizim ona gösterdiğimiz yakınlığa ve misafir perverliğe enkazdan insan kurtararak karşılık versin.
Suriyeli gencin bu iyiliğini ve yapması gereken insanlığını mutlaka bir ödülle karşılayarak, onu jet hızıyla vatandaşlığa kabul etmek mi gerekirdi? Yok öyle bir bolluk.
Ülkenin muhtelif illerinden koşarak Elazığ'a gelen ve günlerce uykusuz kalarak yorulmadan 45 can kurtaran arama ve kurtarma görevlisi onlarca insanın yaptığı fedakarlık ne olacak peki? Onlara, kuru bir teşekkürü bile çok görerek, Suriyeli Mahmud isimli genci kahraman ilan etmek büyük bir haksızlık, ayrımcılık ve kadir bilmezliktir.
Gelelim değinmek istediğimiz son konuya.
Dikkat ediyor musunuz, hiç dikkatinizi çekiyor mu?
İçişleri Bakanı SOYLU, sanki bu ülkenin gölge Başbakanı. Her taşın altından o çıkıyor. Bakanlığını ilgilendirsin veya ilgilendirmesin. Adeta ERDOĞAN'ın vekili ve tek temsilcisi, görünen yüzü.
Bugün bir açıklama yaptı ve deprem bölgesindeki bazı okullarda yarı yıl tatilinin uzadığı, İçişleri Bakanı SOYLU tarafından açıklandı. Sanki bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı yok sanırsınız.
Anlaşılıyor ki; AKP, ERDOĞAN'dan sonra, Sayın SOYLU'ya emanet edilecek, SOYLU ERDOĞAN'ın adeta gözdesi ve tek güvendiği bakan.
Tek adam dan sonra, bir de tek bakan devri başladı sanırız.
Haydi hayırlısı.

Güner Yiğitbaşı

29/01/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

1923 devriminin özü şu veya bu şekilde parça parça edilmiştir.
Şeriat devletinin kurumları yürürlüğe sokulmaktadır.
Ergenekon olayı, ordunun bir kısmını belli bir gerekçeyle saf dışı bırakmaya yönelikti; 15 Temmuz olayı da ordunun başka bir kesimini doğru-yanlış başka bir şekilde tırpanlamak olayıdır, bunu demokrasi diye satmaya kalktı.
Cemaatin gazetesi Bugün’de yazarlık yapan rektör atandı
Devletin başında oturan bir kişi “dindar ve kindar gençlik yetiştireceksiniz” demek hakkını nereden alıyor.
Türkiye’nin Kemalist düzenini daha İslami bir yapıyla değiştirmeye yöneliyorlar.
Muammer Aksoy’un katili: “Ben Yekta Güngör Özden’i öldürmekte görevli idim”
27. Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcuyu anılarla andılar

Ülkemizin en seçkin aydınlarından Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’un katledilişlerinin her yıl anılarına düzenlenen 27 Adalet ve Demokrasi Haftası, çeşitli salonlarda panel ve konferanslar, dinleti ve öteki anma etkinlikleriyle devam ediyor. 25 Ocak günkü sekiz etkinlik değişik salonlarda sürdürüldü. Biz de Türk Hukuk Kurumu’nun (THK) kendi salonunda düzenlediği “Muammer Aksoy-Uğur Mumcu Düşün Mesajları ve anılar” konu başlıklı Uluç Gürkan, Yekta Güngör Özden ve Av. Nail Gürman’ın konuşmacı olarak katıldığı söyleşiye katıldı.
Konuşmalardan önce Türk Hukuk Kurumu 

Başkanı Av. Yaşar Çıtak konuşmasında şunları söyledi:
Biz de bir hukukçu olarak haftanın bileşenlerindeniz. Biz Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu’yu laik Cumhuriyetin devrim şehitleri olarak görüyoruz. Türk Hukuk Kurumu’nun diğer kuruluşlardan farkı var, Muammer Aksoy 33 yıl bu kurumda 57 den vefatına kadar başkanlık yapmıştır. Uğur Mumcu Muammer Aksoy’un yönetim kurulunda birkaç dönem görev aldı, o da hocayla birlikte yönetim kurulu üyeliği yaptı.
Bir başka devrimci, Doğan Öz, katledildiğinde 77 de yine bu kurumun üyesiydi. Bu Cumhuriyetin devrim şehitleri içerisinde bu arkadaşlar bu kurumun üyesiydi, ben de öteki arkadaşlarla 40 yıldır bu kurumda üye olarak görev yapıyorum. (Yaşar Çıtak panel konuşmacılarını kısaca tanıttıktan sonra, üç söyleşicinin konuşmalarına geçildi)

İlk sunumunu yapan Av. Nail Gürman şunları söyledi:
27. Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcuyu anılarla andılar

İki gündem var bugün anıları ve düşünceleri; anılarıyla başlayacağım. Lise yıllarımda elime geçen bir dergi okuyordum. Turancıların o zamanki Nihal Atsız’ın Toplum dergisi idi, bir Muammer Aksoy ile Aydın Yalçın’ın beraber çıkardıkları Forum dergisi idi. Sene 1965, Muammer Aksoy, Ecevit’in Ortanın solu hareketinde yürütme kurulu üyesiydi. Uzun yıllar THK genel sekreterliği yaptım; sosyal demokrasi konferansları verdim. CHP çatısı altında çeşitli görevlerde beraber olduk. Baro başkanlığını beraber yaşadık. (141-142-163 maddelerin kaldırılması konusunda yaptıkları çalışmaları anlattı)
Bu gün hocayı anarken,  bence çok daha baştan başlamalıyız bu günkü ortamda. Bence çok daha baştan başlamalıyız bu günkü ortamda. 1923 Devrimlerinin başlangıcından itibaren adım adım 1946 seçimlerinde CHP kaybettikten sonra CHP sinin 17. Kurultayında adım adım zafiyet başlamıştır. İdeolojide eksiklikler başlamıştır ve bu güne kadar gelmiştir. Bu gün içinde bulunduğumuz durumun hangi koşullarda gerçekleşmiş olduğunu bilmek zorundayız ve buna göre başımızı kaldırmak zorundayız, ona göre sesimizi yükseltmek zorundayız. Çok büyük sıkıntı içindedir rejim bunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle elimizin erdiği dilimizin döndüğü bu toplantıların hepsinde bir dayanışma içinde ve bunu dışarıya taşıyarak bazı gerçekleri zülfiyare dokunsa da konuşmak durumundayız.
Düşünce yaşamının başından itibaren, bunu 1923 e inanan insan olarak söylüyorum. Mustafa Kemal’in getirdiği altı okun, ilkenin bu gün hala bizim için şart ve geçerli olduğu kanısındayım. O kadar kötü noktalara gelmiştir ki, (burada bir kitaptan alıntı okudu) “tarihsel gericilik güncel ilericiliği kapsayan bir usul değil, ona cevap verebilen bir unsur da değil. 1992-1993 yeni CHP hareketi bu döneme cevap vermekte yetersiz kalmış ve bu günkü çöküntüye uğramıştır. Yeni bir ekonomik ve sosyal dayanışma modeli ortaya çıkmıştır. Bunun bir arka planı vardır. Bunu dinamik hale getiren parti nihayet AKP olmuştur”. Üstelik AKP siyasal İslam’ın kendi içindeki metaformozunun “ilerici demokrat partisi olarak karşımıza durmaktadır. Bu gün güncel ilericilik pozisyonu tarihsel ilericiliği aşmıştır. Bu gün Avrupa Birliği (AB) raporlarında da, “Kemalizm Türkiye’de yer yer zaman zaman bir engel teşkil etmektedir”,  sözünü birazda bu ikinci kuşak demokrasi asılmayla Kemalizm de eklenmesiyle ortaya çıkan kireçlenmeye bağlı olarak düşünmek zorundayız”, diyor.
Aşama aşama devir devir zaman zaman parti parti, her partinin siyasi mücadelesi içinde 1923 devriminin özü şu veya bu şekilde parça parça edilmiştir. Devrimlere saygı duyuyorum zamanın gelişimine saygı duyuyorum. Ortanın solu, Demokratik Sol, Sosyal Demokrasi, Yeni sol, bunlar nedir, hangisi acaba 1923 devrimini açarak, gelişerek bunu ortaya gelebilmiştir. Üyesi olduğum partiyi de buna katarak söylemek zorundayım.
“Devletçilik modeli geçmiştir” dendi, küresel ekonomi dünya anlayışıdır dendi. BU gün vakti zamanında devletçiliği kötüleyen bir insanları bir tarafa bırakıyorum. Şu özelleştirme kepazeliğinden sonra, şu özelleştirme dediğimizden sonra geldiğimiz halde 1923 devriminin devletçilik ilkesini arıyor muyuz aramıyor muyuz. Gerçek bildiğimiz mi doğru, sahip çıkamadığımız mı?
Küreselleştirme stresine katıldı toplum. Basınıyla, siyasi partisiyle, yandaşıyla uzaktakiyle hepsiyle beraber, Atatürk’e ve 1923 e bir mahcup bakış içine girdik, çok geride kaldık dedik.
*
Ergenekon olayı, ordunun bir kısmını belli bir gerekçeyle saf dışı bırakmaya yönelikti; 15 Temmuz olayı da ordunun başka bir kesimini doğru-yanlış başka bir şekilde tırpanlamak olayıdır, bunu demokrasi diye satmaya kalktı.
Turbanı bir demokratik özgürlük meselesi olara kabul ettik, bu gün geldi noktaya bakın. Şimdi bu demokrasiyi o turbanla başlayarak bu gün gelinen noktayı koruyamıyor, demokrasi altında kaldı, kalıyor. Ordu karşıtlığı, darbe karşıtlığı bilmem ne karşıtlığıyla 1834 de Osmanlının açtığı harbokullarını askeri okulları kapattık.
(Bir yazıdan bir parça okudu): “Prof. Dr. Erhan Afyoncu Milli Savunma Üniversitesinin başına atandı. Fakat Feto’dan kurtarılmak istenen o okulların başına atanan Afyoncu’nun Cemaatin gazetesi Bugün’de altı yıl boyunca yazarlık yaptığı ortaya çıktı. Afyoncu’nun 17 Aralıktan sonra yazarlığa devam ettiği anlaşıldı”. Bütün şartlanmalardan ifade etmeye çalışıyorum, 1923 ÜN YARATICISI, VARLIĞI VE KORUYUCU OLAN BİR UNSURDU TC NİN SİLAHLI KUVVETLERİ. Adım adım buradan başladı ayaklar altına alındı, bu ilki yapıldı. Bunu seyreden herkes bana göre yanlış yapmıştır, hala seyrediliyor. Bu bir ordu düşmanlığıyla veya ordu ittifakıyla falan basit kavramlarla ifade edilecek mesele değil.
1923 ün ana ilkelerinden zaman zaman o şekilde bu şekilde “yok devletçilik yanlıştır, yok laiklikte turban olur mu, üniversitede kızlar niye başlarını örtmesinler” diyerek adım adım bu hale getirildik”.
İşin esasını vermek bilmek zorundayız, içinde bulunduğumuz çukurun ne derece derin olduğunu görmek zorundayız. Çok rica ederim devletin başında oturan bir kişi “DİNDAR VE KİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRECEKSİNİZ” DEMEK HAKKINI NEREDEN ALIYOR. Hangi muhalefet partisinin karşısında bunu söylemek fikrini kendisinde buluyor. Böyle şey olur mu?
Ne yazık ki 1923 ün özünden uzaklaştığımız ölçüde Muammer Aksoylardan uzaklaştı, 1923 ün özünden uzaklaştığımız ölçüde Cumhuriyetten uzaklaştık. Uğur Mumcu’dan uzaklaştık. Buna inanan insanlardan uzaklaştık. O halde bir şeyler yapmalıyız. Demokrasi özgürlüklerin yok edilmesi için yaratılmış bir rejim değildir. Demokrasi de kendini korumak zorundadır. Bizi adeta bir salam politikasıyla iktidar partisi muhalefet partisi ordaki parti buradaki parti, orası burası bu noktaya getirmiştir.
Siyasi partiler şunu savunuyor, işte şuraya gideceğiz, buraya gideceğiz, hedef şudur bunların hepsi ne yazık ki suni hedeflerdir, hedeften uzaklaşılmıştır. Bu hedeften uzaklaşılmakta sorumlu olanlar turbanı demokrasi olarak değerlendirenler ve bu şekilde de demokrasiye sahip çıkamayanlar, GEÇENLERDE RESMİ GAZETEDE YAYINLANAN KEPAZELİĞİ BİLİYORUZ DEĞİL Mİ, ŞERİAT DEVLETİNİN KURUMLARI YÜRÜRLÜĞE SOKULMAKTADIR. Ebuzehir mi edinecek, böyle demokrasi olur mu? Demokrasi bunun için mi var, tam tersi, demokraside özgür insan Cumhuriyetini 1923 ünü savunmak zorundadır ve görevindedir. Bunu bilelim hep beraber sevgi ile saygı ile duygu ile tabi ki anacağız, ama bizim için ölen bu insanlara bize yükledikleri görevi de hatırlamak zorundayız. Eskiler derlerdi ki, “bir dokun bin ah işit kasei fafundan”benim düşüncem budur, işin özünü kim savunacaksa ortaya çıksın. Siyaseti siyasi partiyi devleti siyasi geleceği bir tarafa bırakarak cesurca dürüstçe ortaya çıksın biz de hep beraber yürüyelim, yoksa geçen bir yerde okudum, muhakkak ki Cumhuriyetin çatısı olan siyasi örgütler vardır. Ama ben CHP yetkililerine bir öneride bulunacağım, bu TV lara çıkıp bu tetikçilerle konuşmayın ne işiniz var orada, bırakın orada körler sağırlar biri birini ağırlar. Yani Karagöz iktidar, Hacivat muhalefet bu mektup bu demokrasiye layık değildir, bize münasip değildir”.
Uluç Gürkan’ın konuşması:
27. Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcuyu anılarla andılar

“-Muammer Aksoy hocamdı, ondan çok şeyler öğrendim, inancın cesaretine sahip olmayı öğrendim, koşullar ne olursa olsun, inancın gereğini yapmak, Muammer Hoca’dan bunu öğrendim.
Uğur Mumcu arkadaşımdı, gazeteciliğe birlikte başladık. Uğur Mumcu ile birlikte yargılandık; onun yazılarında yazı işleri müdürü idim. 12 Mart faşist cuntası tarafından aynı gece birlikte gözaltına alındık. Gözaltında iken çok sıkışıktık ikişer ranzayı yan yana getirip birlikte yatıyorduk. O gözaltı günlerinde Uğur’un acıyı bal eyleme, hüznü coşkuya dönüştürmeye dönük eşsiz mizah anlayışına yaşayarak tanık oldum.
Devrim gazetesinde Uğur’la birlikte olduğum için eğlence arıyoruz o gözaltı gününde. Özellikle Zülfü Livaneli bize takılıp duruyordu, tahrik etmeye çalışıyordu. Diyordu ki, “bir işe kalktınız 9 Martı beceremediniz 12 Martı başımıza musallat ettirdiniz ne biçim adamlarsınız siz”. Uğur cevap vermek istiyor ama sıkıntıda. Bir gün 19 Mayıs’a kısa bir süre kalmıştı, uçaklar uçuyor, gökyüzünde gürültü. Uğur da yukarıda ranzada oturuyor, “ya Uluç şu postalarlı versene” dedi. Verdim, pat diye aşağı atladı, elinde bir kalem “bakan olmak isteyenler adını yazdırsın” dedi.
Uğur’la birlikte hakkımızda dava var, o “askere gidelim, askerde bu davaların geçmesini sağlayabiliriz” dedi. O davalar bizi askerde de Tuzla Piyade Okulunda yakaladı. Uğur daha okulu bitirmeden cezaevine girdi. Dava sonunda her ikimize de “Türk ordusunda rütbe takamaz, sakıncalı piyade”  kararı verildi. Birlikte dava açtık, davayı o sakıncalı piyadeler arasında sadece ben ve Uğur Mumcu kazandı. Babam rahmetli çok üzüldü, bir deftere “Türk Milleti adına as teğmenliğe naspedilmiştir” diye yazdırmış. Biz o dava kararları ile askerlik yoklaması yaptırmak için askerlik şubesine gittik. Uğur asteğmenliğe naspedilemiyor çünkü okulu bitirmemiş. Ne yapacağını şaşırdı, Uğur oradaki adama dedi ki, bu asteğmen be astsubayım dedi. Adam ciddiye aldı, deftere astsubay diye yazarken Uğur as dedi, gerçek durum anlaşılamadı askerliğini yapmıştır diye not düştü.
Askerde Uğur da içinde bulunduğu zamanda bizi haftada bizi yıkanmaya götürürlerdi.
Muammer Aksoy’la tutuklandık Mamak Askeri Cezaevin yan yana iki odada üçer ranza 12 kişi kalıyoruz, Mumtaz Soysal, Sadun Aren, Fakir Baykurt, İlhami Soysal alt üstü ranzalar.  Bir haber geldi, Muammer Aksoy’u tutuklamışlar getirecekler, bizim olduğumuz odaya bir tekli yatak. Mümtaz Hoca, o sakin yumuşak uzlaşmacı haliyle birden bire demir parmaklıklara tırmandı, o demir parmaklıkları yumruklamaya başladı, kulaklarımda hala çınlayan bir sesle, “Muammer Hoca’yı buraya sığdıramazsınız” diye bas bas bağırdı. Muammer Hoca’yı getirdiler hakikaten sığdıramadılar. Sığdıramadıkları için katlettiler. Ama hiç kuşku yok ki ne Uğur’u ne Muammer Aksoy’u mezara da sığdıramadılar, onlar hala nefes alıyorlar.
“Bazı insanlar ölmüş olsa da, hala nefes alırlar”, Uğur Muammer Hoca ölmüş olsa da hala nefes alıyorlar. 24 Ocak 31 Ocak Uğur’la Muammer Hoca’nı katledildiği günleri hatırlatıyor. 27 yıldır Türkiye’nin dört yanında bir araya geliyoruz, biz anmıyoruz onlara nefes veriyoruz onların nefesi oluyoruz, onları yaşatıyoruz, yaşatmak zorundayız, yaşatmamız kaçınılmaz.
Onların kaybı, bir sürü insan birlikte o dönemde 1980 li yılların ikinci yarısı 1990 lı yıllara doğru neoliberal kapital düzenin yükseliş döneminde Türkiye’de katledildiler. Ama Uğur’la Muammer Hoca’nın kaybının sonuçları çok ağır oldu. O ağırlığı kaldırıp atmalıyız. Onun altında dizlerimiz titreyerek yaşayamayız, yaşamamalıyız.
Uğur katledildikten bir ay sonra 24 Şubat 1993 günü TBMM İnsan Hakları Komisyonunun olağanüstü toplantı daveti geldi. Hayrola İnsan Hakları Komisyonu niye toplanıyor, nedir gündem, dedik, “SAİDİ NURSİ’YE İADEİ İTİBAR”. Çılgına döndüm birkaç arkadaş gittik, “o komisyonun darma dağın ederiz” dedik. Bunu gündeme getirmek için Uğur Mumcu’nun katlini mi beklediniz. Çünkü Uğur yazılarıyla, Muammer Hoca ise eylemleriyle bunun karşısında dimdik kale idi. İnsan Hakları Komisyonu’nun o olağanüstü toplantısını engelledik.
Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısı Kültür Bakanlığının kütüphanelerinde Saidi Nursi ile Nazım Hikmet’in kitaplarının bir arada okunması kampanyasını başlattı. Saidi Nursi Uğur’un katlinden sonra merak nerden niçin, bu benim ilgimi çekti. Doğruyu buldun mu bilmiyorum “Atatürk’ün izinde Türkiye dünyayı değiştirecek” diye bir kitap çalışması yaptım O sırada bir şey gördüm, bağlantı bu mu? Hiç “İsevi Müslümanlığı” diye bir şey duydunuz mu?
Saidi Nursi Mektubat adlı o Beduizuaman külliyatı dedikleri şeylerde, internette var İsevi Müslümanlığı diye yazarsanız o mektuba çıkıyor. Şu aynen Evangelis Hristiyanlar gibi, “İsa zamanı geldiğinde dönecek ve elinde kılıcı İslam İmparatorluğunu kuracak”, çünkü İsa İslamiyeti getirmiş sonra bozulmuş Hristiyanlık olarak, İsa gelecek”. Bunu gördükten sonra, her gördüğüm Sadi Nursi diyene, sen önce Muhammedin İsa’dan üstün olduğun u kabul et de ondan sonra konuş filan diye. Hz. Muhammedi yok ediyorlar, böyle bir anlayış var. Ve Fetullah Gülen ‘in kitaplarında da var, İsa’nın dönüşü hatta Aksiyon dergisinde, bu Feto’ya savaş açılmadan önceki günlerde İsa kapak oldu, dünya onun dönüşünü bekliyor. Şu Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) derken İslam coğrafyasında Hıristiyanlara böyle yakınlık duyan “İsevi Müslümanlığı” diye geçinen o Nurcular mı esas alınıyor. Bu bağlantıyı şunun için de değer buluyorum, Uğur ve Muammer Aksoy’un o dönekdeki bir sürü cinayetin katliyle bağlantılı olarak. Bakın 1980 li yılların ikinci yarısında Neo liberal kapitalist düzen, Regin, Techir isimleriyle yükselir, Sovyet sistemi dağılır, Sovyetler Birliği çökerken, dağılırken, parçalanırken kapitalizmin nihai zaferi tarihi sonu diye Fukilama kitaplar yazarken Türkiye’de çok enteresan bir gelişme oldu. İki Amerikalı eski Amerikan istihbaratçı Uğur Mumcu’nun “karanlıklar prensi CIA İstasyon şefi” diye deşifre ettiği Graham Fuller ve “ Paul Hanze Türkiye’yi mesken tuttular. Aynen “Kemalizmin miadı dolmuştur”  ellerin o meşhur ran konprayşının raporu, “Kemalizm’in miadı dolmuştur,  Türkiye zamanın ruhunu yakalayıp küresel kapitalizmle bütünleşmelidir, yani İslam’la barışmalıdır”.
27. Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcuyu anılarla andılar

Türkiye’deki müttefikleri kimdi, o tarihte anımsayalım, birden bire türeyen İkinci Cumhuriyetçiler, bir kısım liberaller, Uğur onlara “Liboş” derdi. O liberallerin eski Sovyetler Birliğinde hayal kırıklığında uğradıklarını ifade eden Marksiz akım, Altan kardeşler filan, Uğur yine onların ipliğini pazara çıkarıyordu “liboşlar, liboş dönekler” diye. Onlar ve Nurculuk hareketi içinde yükseltilen Fetullah Gülen. Bunlar o zaman ortaya çıktılar. Böyle bir Amerikan projesiyle Türkiye’yi beyin yıkama noktasına getirdiler. Devrin cumhurbaşkanı sonra başbakanı rahmetli Turgut Özal da ikinci cumhuriyetçiler için hazırlanan kitaplara sponsor oluyordu. Böyle bir kampanya yaşanıyordu Türkiye’de. Neydi mesele? Uğur’un katlinden sonra Muammer Hoca eylemleri ile karşı çıkarken derken bakın hanesine bu Türkiye’deki direnişi örgütlemede 1989 yılında Atatürkçü Düşünce Derneğini de kurması da mutlaka iş.
Bir de Sovyet sistemi çöküp dağılınca bir ses çıktı tarihin derinliğinde, ideolojiler öldü, artık mücadele medeniyetler temenindedir. Tam Uğur katledildikten sonra Ocak Amerikanın bir dergisinde dış politikasının düzenlendiği o yılın ikinci çeyrek dergisinde Harvırdlı Profesör Paul Hanze’nin Medeniyet çatışması diye bir makalesi çıktı. Diyordu ki artık ideolojiler öldü, medeniyetinin uygarlığı olan kapitalizmin karşısındaki düşman ideolojik değildir, komünizm değildir medeniyettir, medeniyetin elinde din o dini de sınırları kanlıdır” diyerek İslam olarak tanımlıyor. Sınırları kanlıdır derken, orada bir noktada kafama takılan, dünyada sanırım sınırları kanlı halkı Müslüman olan tek ülke Türkiye’dir. Türkiye’ye de 1996 yılında bu Harvırdlı profesör kitaba çevirirken bu medeniyetler çatışması yaklaşımını bir ödev görev biçti. Bu 2001 İkiz kule saldırılarından sonra Amerika dış politikasının da esası oldu. Ve bu gün yaşadığımız senaryo şimdi söyleyeceğim Harvırdlı profesörün bana göre şu tasfiyesini yeniden düşünün, diyor ki, “Türkiye İslam’a öncülük etmelidir”, kapitalizme uygarlıklar çatışmasını sona erdirmek için. “Bunun tarihsel kökleri vardır” diyor. Türk Ermeni çatışması, Türk Ermeni çatışması dediğinde, Harvırdlı profesör, dünyada o tarihe kadar şu anda sayısı 60 ı aşmış bulunan Ermeni Soykırımını tanıma kararlarının sadece yedi tanesi var. Harvırdlı profesör bunu yazdı, birtakım parlamentolar Avrupa’da, keşfettiler ardı ardına Türkiye aleyhine karar almaya başladılar, yani bu bir güncel politikaya dönüştü.
Türkiye buna son vermelidir, İslam’a yeniden öncülük etmelidir, bunun için her şeye sahip Askeri gücü, ekonomi gücü, insan gücü her şeyi var ama Atatürk Türkiye’yi öyle bir laik ülke olarak tanımlamış ki, bunu yapması imkânsız. O halde aynen; 1-Türkiye Atatürk’ün mirasının Lenin’in Rusya’nın Lenin’in mirasını elde ettiğinden daha keskin biçimde ret etmelidir. 2- Atatürk’ün kalibresinde bir lideri siyasi dini meşruiyeti ön plana çıkaracak şekilde pazarlamalıdır. O tarihler de basın da var, Abranovic, Amerikalı Türkiye ile çok ilgili bir kişidir CIA li büyükelçilik filan yaptı çok yerde o tarihte İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olan Tayyip Beyle çok önemli görüşmeler yaptı.
Şimdi karşı karşıya olduğumuz bu senaryo bu senaryodur. Bu senaryonun işlerlik kazanabilmesi için Uğur Mumcuyla Muammer Aksoy’la diğer onlarca Cumhuriyetçi devrimci Atatürkçü aydınımızın katli bu senaryonun cinayetler bölümüdür. Bizim temel hedefimiz ve görevimiz, bu senaryoyu değiştirmek olmalıdır. Bu senaryoyu değiştirmek deyince bir fıkrayla anlatmak istiyorum.
Temel kovboy filmlerini çok seviyormuş. Yaşadığı yere bir kovboy filmi gelmiş, seyretmiş kahvede arkadaşlarına Dursun İdris anlatıyor. “Yav akşam biz de gideceğiz o filme”. Temel elli kere olsun giderim o filme demiş, gitmişler, oturuyorlar. Temel ortada Dursun sağında İdris solunda, seyrediyorlar, heyecanlı bir sahne. Kızılderili’yi kovalıyorlar kovboylar Amerikan askerleri filan, Kızılderili’nin atı hızlı arayı açıyor ama karşısında bir uçurum, düştü düşecek. Temelin sağında Dursun solunda İdris çok heyecanlı, Temel sakin, eğilmiş “heyecanlanma uşağım” demiş, düşmeyecek öbür tarafa geçecek heyecanlanma düşmeyecek”, biraz sonra Kızılderili’nin atı düşmüş, İdris’le Dursun bunu yumruklamaya başlamış, “hani düşmeyecekti”. Ne bileyim bunun böyle aptal olduğunu öğleyin geldiğimde de düşmüştü.
Senaryoyu değiştirmemiz, senaryo oyuncularının akıllanmasını beklememiz gerekir. Bu senaryoyu değiştirirsek 1923 Türk devrimi gerçekten geçmişte kalmadı. Bu günün dünyası için de bir demokrasi, iki barış, üç refah projesi olarak bütün canlılığıyla hayatta olduğunu aynen 1922 yılında Gandi söylediği gibi, İngilizlere meydan okurken, “Mustafa Kemal’in utkusunun mazlum küreselleşmenin altında ezilen mazlum ve tutsak uluslar için dünya genelinde bir özgürlük ve bağımsızlık sancağı olduğunu ortaya koyacağız.
Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy yaşamlarını bu mücadeleye adamışlardı, onlar yarıda bıraktırılmış yolundan saptırılmış Kemalist Devrimini yeniden başlatmak ve tamamlamaya yaşamlarını adamışlardı. Ama onun karşısındaki değiştirilmesi mutlaka değiştirmemiz gereken senaryo Türkiye’nin Kemalist düzenini daha İslami bir yapıyla değiştirmeye yöneliyorlar. Oysa bakın Medeniyetler Çatışması tezi doğrultusunda o sırada cemaat temelinde bu gün Libya’yı, dünden bu güne Irak, Suriye bütün İslam coğrafyasını kan gölüne çeviren o etnik dediği Cemaat temelindeki çatışmaları bir barış ortamına dönüştürecektir. Bu konuda Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi dünyaya bırakılmış en büyük slogandır ve içini doldurma konusunda Türk Ulusu için yaptığı tanım. “TC devletini kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir”. Türk halkına demiyor, Türkiye bir coğrafya, halklarına demiyor halkına; etnik kökeniniz ne olursa olsun, dini inancınız ne olursa olsun bu coğrafyanın Türkiye halkısınız. Bir arada yaşamayı ortaya koyuyor. Ben şu an etnik sorunlar nedeni ile kendi içinde sıkıntılar yaşayan İngiltere özellikle Bretic konusunda İrlanda İskoçya konusunda sıkıntılar yaşıyor. Fransa’da İspanya’da Atatürk’ün bu sözünün tarih süreci içinde kendi ülkelerine nasıl uyarlandığına çalışmalara tanık oldum. Bizi unutunuz, dünya bu akademik çalışmayı yapıyor. Türkiye’de Atatürk’ün gerçekleştirdiği 1923 devrimi bir demokrasi projesidir. Egemenliği alıp gökyüzünden yeryüzüne indirdiler, insanları özgürleştirdiler, Türk insanını. Kulu, tabayı özgür yurttaş haline dönüştürdüler. Bu değerli nedenle de, o diktatörlük denilen tek parti Birinci Dünya Savaşı sonrasında faşist İtalya’ya, Nazi Almanya’ya karşı direnen Avrupa’nın radikal demokratik partilerin oluşturduğu demokrasi enternasyonaline fiilen davet edilmişti. Bunu da unutmuş durumdayız, bize unutturulmuş durumda. Hâlbuki Cumhuriyet Halk Fırkasının tarihçesinde bir demokrasi abidesi olarak bu belgeler duruyor anı olarak. Yaktılar bunları 12 Eylül’de bunları ama bunlar var duruyor. Bu bağlamda bir demokrasi abidesidir bu nedenle de 1789 Fransız Devrimi Batılı ülkelerin demokratikleşmesinde hangi etkiyi yarattıysa, 1923 Türk Devrimi de halkı Müslüman olan ülkelerde bir demokratik etki fitili mutlaka olmalıdır, yapılmalıdır, refah projesidir. 1929 ekonomik buhranına karşı Atatürk’ün gerçekleştirdiği üretim odaklı, planlama ağırlıklı, karma ekonomik modeli bu gün öncülüğünü Kempric Üniversitesinde Güney Kore asıllı İngiliz iktisatçının başını çektiği biçimde “dünyada ilk kez uygulayan Atatürk’tür” dediği “devlet güdümlü kalkınma stratejisi sonu geldi” denilen büyük protestolara neden olan küreselleşmenin karşısında Alternatif olarak gene akademik çalışmalara konu oldu.
Türkiye’de bunları yeniden yaşama geçirdik. Unuttuğumuz bize unutturulan Atatürk’ün bu gün de Gandi’nin yüz yıl sonra da geçerliliğini koruyan bir özgürlük ve bağımsızlık sancağı olduğunu yüksek sesle haykırmalıyız. Bunun için yapmamız gereken denildiği gibi. Uğur Mumcu’yu Muammer Aksoy’u burada anıp ondan sonra görevimizi yaptık diye bir kenara çekilmemeli.
Adalet ve Demokrasi Haftasını bir haftalık bir etkinlik olarak algılamamak, bütün yıla bütün yaşamımıza yaymak sadece burada bilgilerimizi tazelemek ritim çalışması gibi algılamak, yani ikinci bir Muammer Aksoy, ikinci Uğur Mumcu olmayı içselleştirmek konumunda ve zorundayız. Çünkü Muammer Hocam da, arkadaşım Uğur da ikinci Mustafa Kemal’diler. Atatürk’ün vasiyeti 1930 lu yılların ikinci yarısında hemen daha Atatürk sağlıklı iken Dolmabahçe Sarayında bir grup genç kendisini ziyaret ediyor. Gençlerden biri biraz sohbetten sonra “paşam bize Mustafa Kemal’i anlatırmısınız” diyor.
Bir an duraksamış, cevap bir vasiyet. “İki Mustafa Kemal vardır, biri ben fani ölümlü Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal’i ben olarak tarif edemem o ben değilim. O Türkiye’nin dört bir yanıdır. Örneğin Adalet ve demokrasi haftasında Türkiye’nin dört bir yanında bir araya gelen Uğur Mumcu’yu, Muammer Aksoy’u sadece anmaya değil yeniden anlamaya, onları yeniden yaşatmaya, onları yeniden nefes vermeye çalışan, sizin olduğu gibi bizim olduğumuz gibi, aydınlık Türkiye’yi çağdaş Türkiye’yi daha demokratik, insan haklarına saygılı eşit vatandaşlık yaklaşımlarını içeren ülkeyi hayal eden insanları tarif etmiş, öğretmeniyle avukatıyla herkes. Ben onların rüyasını temsil ediyorum demiş. O ikinci Mustafa Kemal sizsiniz demiş, gençlere. Başarılı olması kaçınılmaz olması muhakkak olan Mustafa Kemal odur.
Uğur Mumcu Muammer Aksoy, ikinci Mustafa Kemal oldukları için küresel kapitalizmin Türkiye’ye biçilen rolün önünde engel oldukları o istenilen hızda oluşmasına yazılarıyla eylemleriyle oluşturdukları kuruluşlarla öncülükleriyle birer kaya gibi dikildikleri için katledildiler. Onların boşlukluğu şaşkınlıkta bazı faturaları bize getirdi. Ama artık o faturaları ödememek bir anlamda Atatürk’ün Muammer hocamın Uğur Mumcu’nun omzundan inip onlar gibi mücadeleye girmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum. Çünkü onların omuzlarında kaldığımız sürece galiba fazla ağır geliyoruz. Onların dahi dizlerini titretiyoruz. Buna hakkımız yok diyorum ve sizleri ikinci Muammer Aksoylar, ikinci Uğur Mumcular olarak saygı selamlıyorum.
Son konuşmacı olarak Yekta Güngör Özden şu konuşmayı yaptı:
27. Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcuyu anılarla andılar

“-Bu iki değerli arkadaşımın güzel anlatımından sonra bana anlatılacak başka bir şey kalmadığı için size bazı anıları anlatmak istiyorum.
Muammer Aksoy’’la Bahçelievler’de karşı karşıyaydı. Birden bire kapımız çalındı polisler eve girdiler, şaşırdım ben beni bir yere götürecekler diye. “Aman Balkona çıkmayın, Muammer Aksoy’u vurdular, büyük olaylar var, size de bir şey yapılabilir” diye. Tabi büyük üzüntü ile karşıladım. Benim evin numarası 23, Muammer Bey’in numarası 20 idi. Biri sağında biri solunda Bahçelievler’in ikinci caddesinde. Büyük üzüntü yaşadık.
Bu olaydan tam hatırlayamadım bir gün otobüste Muammer Bey’e rastladım, aynı troleybüse biniyoruz. Bana dedi ki  “Yektacığım, Turgut Özal’ın yemin törenine gittin mi” dedi. Ona “hocam, benim yalana şahitlik yaptığımı kimse söyleyemedi, ona öyle söyledim.
Aradan birkaç zaman geçti, beni bürosuna toplantıya çağırdı, Bahçelievler ikinci caddede, evlerimiz karşılıklı, onun bürosu 35 numara bizim ev 23 numara idi. Gittim oraya baktım içeride Profesör Mustafa Altıntaş, Prof Anıl Çeçen var. “Bunları da anlaştıramıyorum, bunları uzlaştırmada bana yardımcı olur musun” dedi. Atatürkçü Düşünce Derneğinin demek ki kuruluş günleri idi. O yapılanma içerisinde onların alacakları rol, çizecekleri program neydi bilmiyorum, sizinle anlaşılmaz zaten dedi, toplantıyı bıraktı ikisi de gittiler, çünkü hocanın anlattıkları beklentileri karşısında Altıntaş’la Çeçen’in yaklaşımları tamamen birbirine zıddı. Hocalar anlaşılamadı.
Aradan daha çok zaman geçmeden Uğur Mumcu ile benzer yanlarımız vardı, ben ondan sonra, Türk Hukuk Kurumu Başkanı olmuşum, o da benden sonra Ankara Barosu başkanı olmuştu. İkimizin aynı yeri grev yapmasının bir birlikteliği vardı. O bakımdan zaman zaman görüşüp anlaşıyorduk, kendisiyle. Fakat Muammer Hoca’nın çalışkanlığı öğretkenliği ile kimse başa çıkacak gibi değildi; özellikle Ankara Barosundaki çalışmalarında zaman zaman bir araya gelip dertleştiğimizde “avukatlığın ne durumda olduğunu, Türkiye’de hukuk devletinin çatısının çöktüğünü, bu bakımdan hukukçulara büyük görev düştüğünü” anlatarak yakınmalarını dile getiriyordu.
Seyit Söz, Muammer Aksoy’u öldüren sanığı tutukladıklarında kendisinin verdiği ifadede şu geçiyor, ifadede şu geçiyor oradan aldım, tutanaklarda öyle yazılı: “BEN YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’İ ÖLDÜRMEKTE GÖREVLİ İDİM, ancak kendisi korunuyordu, ne kadar kapısına gittimse orada bir bekçi veya bir askerin olduğunu görüyordum. O bakımdan bana verilen sürenin sonu geldi Muammer Hocayı izledim ve katlettim, bana verilen görevi tamamladım, diyor sanık. Böyle kötü anlatımlarla, insanı üzen olaylarla yoğrulan yüreğim hepimizin yufka yerlerinde Muammer Aksoy’un sevgisi saygısı yatıyor.
Öbür taraftan Uğur Mumcuyla da bazı yalancılar bazı ahlaksız, bazı niteliksiz kişiler yanlışlar yazdılar. Örneğin İmran Öktem’in yürüyüşünü biz hükümete yönetime haber vererek Önder Sav ile ben düzenlemiştim, bunu Atilla Sav abimiz de yakından bilir. Bu yürüyüş sırasında Maltepe’den Koç Yurdunun önünde Tandoğan alanına doğru yürürken aramızdan bazı gençler, Amerikan teşkilatının sivil çalışanlar bulunduğu binaya taş atmaya başlamışlar. Bana haber verdiler. Hemen geldim, ne oluyor dedim, baktım taşlamaya devam ediyor. Dedim ki, “çocuklar yapmayın, bizim yürüyüşümüzün soyluğuna, saygınlığına aykırı bu davranış Amerikalılara da bizim de karşı olduğumuz kendilerine bağışık olmadığımız durumlar var, ama bu yürüyüşün saygınlığını bozar, onuru zedeler” dedim. O sırada da Uğur geldi, “yav karışmayın” falan dedi. Dedim, “Uğur’cuğum karışmayın demek de doğru değil, çünkü bu söz bize gelecek ileride düzenle başa çıkamazlar” diye laf ederler dedim. Bu kadar konuştuk. Rahmetli Teoman Evren geldi, Uğur’a dedi ki, “sen de buradan git” bana da  “senin de söylediğin yeter” dedi. Biz vazgeçtik. Ama öyle buhtanlı insanlar çıktılar ki bu konuşmayı Uğur’la benin karşılıklı tokatladığımız biçimde yazdılar yansıttılar. Hiç alakası yok. 
27. Adalet ve Demokrasi Haftasında Uğur Mumcuyu anılarla andılar

Ve Anayasa başkanlığım döneminde Uğur’u, ölümünden bir hafta önce öğle yemeğinde mahkemede ağırladım başkanlık odasında ve Anayasa başkanlığı seçimlerinde de, onun profesör bir arkadaşımız adını vermeyeceğim, o da ilişiği nedeni ile benim adaylığım karşısında onu eleştiren yazılar yayınladı. Yani beni istemese, sevmese, bana karşı saygısı olmasa zaten bunu yapmazdı. Uğur böyle çabuk ona buna alt üst tutacak onun bunun önünde eğilecek bir kişilik sahibi değildi. O bakıdan Türkiye’de her zaman olan, olmasını artık doğal karşılamasını bıkkınlık getirdiğimiz, utandığımız, kınadığımız olan yandaşlıklar, karşıtlıklar yalancılıklar her bağlamda söylüyorum, bunu baylarla bayanlarla yapıyorlar, ona yakın olanlar da bunu yaptı. Beni Uğur Mumcu Vakfında açılışa çağıran Uğurun vefatından sonra töreni benim başlattığımı isteyen eşi bile kitabında benim aleyhinde yazı yazdı. İstanbul’a otobüsle beraber gittik, kim ne söylediyse, kim nasıl kandırdıysa hanımefendiyi tuttu Uğur’la ilgili yazdığı kitapta beni kendisi Uğur’un ölümünden sonra davet ettiği halde beni beklediği halde, açılışı bana yaptırdığı halde benim aleyhimde yazılar yazdı.
Şimdi insanların gerçekle olan bağlantısı koptuğunda ahlaklarındaki gedik ortaya çıkıyor. Benim Uğur’la ilgili söylenecek hiç olumsuz bir sözüm yok, Uğur seçkin bir gazeteci idi, iyi bir Atatürk’çü idi, iyi bir savaşan yazardı Uğur. Yani Uğur korkusuzdu, çekinmiyordu, bildiği doğruları ne pahasına olursa olsun savunan bir yüreğin sahibi idi. O bakımdan giderek örneklerini az bulduğumuz bu değerler içerisinde Uğur siyasetle basın alanında unutulması olanaksız bir kişidir.
1990 da şu gördüğünüz Çağdaş Türk Dili Dergisi 623 ncu sayfasında Muammer Aksoy’un saygı ile anısına” diyerek bir şiirini okudu sözünü bitirdi.
Karşılıklı soru cevap ve katkılarla söyleşi sona erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Depremlerden ders çıkar(ama)mak!...
Bu kaçıncı deprem, Tanrı'nın kaçıncı uyarısı bizlere.
Pek dilim varmıyor ama; kimse kusura bakmasın, bu üzüntüyle, bugün her şeyi çok açık yazacağız.
Biz yönetilenler ve bizi yönetenler; artık, o kalın kafalarımızı biraz yontup incelterek, aklımızı başımıza toplayıp, ülkemizin coğrafi konumuna ve ülkemizi saran fay kırıklarına bakarak, tüm gerçekleri tüm çıplaklığıyla görüp, en seri şekilde gerekli ve kalıcı önlemleri almalıyız.
Yoksa, sık aralıklarla, bu deprem felaketlerinin tüm maddi ve manevi acılarını yaşamaya devam edeceğiz.
Ülkemizin yaşadığı 1999 Gölcük ve Yalova depremi, Tanrı'nın ve doğa'nın bize çok önemli bir uyarısıydı, bu uyarı bir kulağımızdan girdi öbüründen uçtu gitti.
Aslında 1999 depreminin unutulmaması gerekiyordu. Zira, bilim adamları bundan sonra da İstanbul’da 7 şiddetinden büyük bir deprem beklendiğini, gerekli önlemleri almamız gerektiğini, sık sık dile getirdiler, bu nedenle deprem gerçeği sürekli ülkenin gündeminde tazeliğini korumasına rağmen, yine de deprem gerçeğini vatandaşlar olarak unuttuk, yönetenler de, deprem gerçeğini unutmamız için, ellerinden gelenleri yaptılar.
Muhtemel yıkıcı bir İstanbul depremine rağmen, bir deprem anında İstanbullu'nun sığınacağı toplanma alanları dahi, iktidar tarafından imara açılarak, buralarda çok katlı devasa, lüks konut ve AVM yapılmasını sağladılar.
En tepe noktasındaki yönetici dahi, İstanbul'a çok kötülükler yaptıklarını itiraf etmesine, timsahın göz yaşlarını dökmesine rağmen, rant uğruna, İstanbul’daki çarpık yapılaşmaya yeşil ışık yakmaya devam etti.
İstanbul; şehir olmaktan çıktı ve 16 milyona varan nüfusuyla, çoğu Dünya devletinden daha büyük bir devlet haline geldi.
Çok katlı gökdelenler kapladı İstanbul'u. Toplanacak alan, yürüyecek yol bırakmadılar. Bir deprem felaketi halinde, o çok katlı gökdelende yaşayan insanlar, binalar yıkılmasa da, depremin şiddetiyle uğrayacakları sarsıntıdan can havliyle kaçmak isterken, panikten ölecekler, nehiri geçmek isterlerken derede boğulacaklar, bu gerçekleri artık kabul etmek zorundayız hepimiz.
Şimdi, İstanbul sanki yaşanası bir şehirmiş, her türlü ihtiyaçları sağlanmış, olası deprem için gerekli önlemler alınmış gibi, Kanal İstanbul adında bir sunni kanal açarak, bu kanalın etrafında ve çevresinde, yeni bir İstanbul kurmanın hayali içinde bizi yöneten aymazlar.
Kanal İstanbul senin neyine?
Kuru ekmeğe muhtaçsınız, altın tabak içinde, yemek yemek  istiyorsunuz. Ne güzel de yakışır hani!
Dün (24/01/2020) Elazığ ve Malatya illerimizde yaklaşık yedi şiddetinde deprem oldu, daha sayısı kesinlik kazanamayan onlarca yurttaşımız öldü ve yüzlercesi de yaralandılar.
Buradan, öncelikle ölen yurttaşlarımıza Allahtan rahmet, yaralananlara da acil şifalar diliyoruz.
Ülkemizin İstanbul’dan ibaret olmadığını, tüm illerimizin ve burada yaşayan insanlarımızın da, devletten eşit hizmet beklediklerini, bölgeler arasındaki tüm yaşam koşullarının eşit düzeye getirilmesi için yatırımların öncelik sırasına göre ülke geneline yayılarak dağıtılması gerçeğini, göz ardı etmemeliyiz.
Ülkemizin güzel insanlarının; bizi yönetenlerin tüm ayrıştırma gayretlerine rağmen, bir felaket anında, yek vücut olarak, mağdurların yardımlarına koştukları, vicdan sahibi oldukları gerçeğini, bizi yönetenler de görmelidir ve bu dayanışmayı kötüye kullanmamalıdır artık.
Bizi yönetenler, lüks ve israf içindeki yaşamlarını sürdürebilmek, koltuklarını koruyabilmek için yaptıkları gereksiz harcamalarla, hazineyi boşalttılar biliyoruz.
1999 depreminden sonra deprem vergisi diye bilinen ve geçici olan ek ödemeler kalıcı hale getirilmiş ve milyarlarca para toplanmış, zorunlu deprem sigortası pirimleriyle milyarlar toplanmış olmasına rağmen, bu paraların deprem felaketinin zararlarını önlemek adına harcanmayarak, amacı dışında çarçur edildiklerini de çok iyi biliyoruz.
15.Temmuz gazi ve şehitleri için toplanan paraların da, şehit ve gazi yakınlarına dağıtılmadığı bilinen bir gerçektir. Bu koşullarda, deprem için halkımızdan ek vergiler ve ödentiler istemeye kalkmayınız lütfen. Bugüne kadar topladığınız paraların hesabını kuruş kuruş veriniz, veremiyorsanız, halkımızdan özür dileyerek ve yargı önünde hesap vermek üzere istifa edip koltuklarınızı terk ediniz, sizler de biraz utanma ve sıkılma varsa tabi.
Geçmiş olsun; Elazığ, Malatya ve tüm TÜRKİYE.
Ülkenin hazinesini, taşa, toprağa, paralı ve geçiş garantili yollara, köprülere, tünellere, gökdelenlere, şehir hastanelerine gömen, fabrikalarını satarak üretimi, tarımı ve hayvancılığı yok eden, tüm olumsuzluklara, bilim adamlarının itirazlarına rağmen, büyük bir inatla, borç ve  harç, Kanal İstanbul macerasına hazırlık içinde olan iktidarın, demokratik yollarla sandıkta yönetimden uzaklaştığını gördüğümüz an, asıl geçmiş olsun dileklerimizi sunana kadar, hepinize depremsiz, tabii afetsiz, huzur dolu günler diliyoruz.

Güner Yiğitbaşı

25/01/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

27 Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri başladı
Uğur Mumcu’nun 27 yıl önce katledilişinin yıldönümü ve öteki aydınların suikastla öldürülmelerinin anısına düzenlen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinlikleri, Batıkent Uğur Mumcu Mahallesinde bulunan Uğur Mumcu anıtı önünde anma töreni 24 Ocak günü başladı.
Anıta çelenk koymak için Batıkent mahallerinden gelen siyasi partilerin başkan ve yöneticileri, muhtarlar, Atatürkçü ve Uğur Mumcu’yu sevenlerden oluşan kalabalık anıt önüne toplandılar. Programı sunan Uğur Mumcu Mahallesi Muhtarı Cennet Mumcu, çelenk koymak için Yenimahalle Belediye Başkan yardımcısı Mehmet Kartal’ı anons etti, anıtın önüne gelen Mehmet Kartal çelengin olmadığını görünce şaşırdı ve “çelenk yok ha gelmemiş” diyerek yerine geçti, sonra saygı duruşu ve İstiklal Marşı söylendi. Çelengin gelmediğini gören katılımcılar, “bu nasıl ihmallik” diye eleştiriyorlardı. Bu yılki etkinliğin ana teması Uğur Mumcu’nun söylemi ile “isterler ki susalım” olurken, şöyle deniyordu, “kimi ölüler bize ne kadar yakın, yaşayanların birçoğu ne kadar da ölü”.

27 Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri başladı
Yenimahalle Belediye Başkanı Mehmet Kartal Uğur Mumcu anıtının önünde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Başlamadan bu çelenk sıkıntısı için herkesten özür diliyorum, araştıracağız bakacağız. Bu gün, güçlü kalem Uğur Mumcu’nun aramızdan ayrılışının 27. Yılı; 27 yıl önce bu gün onu aramızdan aldılar, onu yüz binlerle uğurladık.
Bu günün bir başka şehidi daha var, Diyarbakır İl Emniyet Müdürümüz Gaffar Okan ve yanındaki polisler şehit edildi, onları da şükranla minnetle analım onun da 19. Yılı.
İkisinin de aramızdan alınmasında ortaklık var, bunların ikisi de Türkiye cephesinden bakan insanlar. Mustafa Kemal gibi tıpkı, Uğur Mumcu ile Gaffar Okkan’ı ortaklaştıran milletin birliğini savunması, dirliğini savunması, Türkiye cephesinden bakmaları; bu ilk faili meçhul değil, biliyorsunuz. Muammer Aksoy’la başlayan Bahriye Üçok’larla, Ahmet Taner Kışlalı’larla, Turan Dursun’larla devam eden, belli bir merkezin etkisi ve denetimiyle işlenen faili meçhul cinayetler.


27 Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri başladı
1970 li yıllarda başlayan 12 Mart faşizmi, 12 Eylül ve beraberinde hemen peşinden gelen ayrıştırma, küstürme, mezhep kavgaları bunların tamamında adını koyarak söyleyelim, Amerikan Emperyalizmi var. Ama Atlantiğin gücü yetmiyor artık, Ortadoğu’yu karıştırıyor, kana buluyor Müslüman coğrafyasını ama artık Atlantik çağı kapanıyor. Faili Meçhul cinayetler olmayacak daha, çünkü Türkiye dostlarıyla buluşacak, bir gün herkes dış politikaya dönecek, İran’la, Irak’la, Suriye ile Rusya ile mutlaka komşularımızla hatta Yunanistan’la Bulgaristan’la iyi ilişkiler kurarak, bu faili meçhul cinayetlerin hesapları sorulacak. Ondan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Uğur Mumcu neden öldürüldü, neyi araştırıyordu, en çok eleştirdiği şeylerin başında bir PKK cinayetleri, PKK bitmedi, o tarikat, ticaret, siyaset ve rabıta ile cemaatlerin işlediği suçlar. Yani bu gün aynen yaşadıklarımız Fetüllahçıların arkasında kim var, PKK nın ipini kim tutuyor Suriye’de ve Türkiye’de? İşte Türkiye cephesi dediğimiz kardeşliğimizi, birliğimizi koruyacağız; bizi bölmek isteyenlere karşı, bizi birbirimize düşürmek isteyenlere karşı, Kürt, Türk- Kürdümüzle- Türkümüzle omuz omuza olacağız. Bu ülkenin birliğin den yana olacağız, Alevi suni ayrışmasına karşı duracağız çünkü Uğur Mumcu’yu anlamak demek bu demek. Uğur Mumcu’yu anlamak, Uğur Mumcu’nun heveslendiği laik, demokratik, çağdaş ülke özlemiyle tam bağımsız Türkiye özlemiyle yanıp tutuşmak demektir.


27 Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri başladı
 Buradaki Uğur Mumcu dostların Uğur Mumcu’yu anarken aynı duyguları taşıdıklarından hiç kuşku duymuyorum. Çünkü ülkemizin aydınlık geleceği için çocuklarımızla gençlerimizle onlara sahip çıkacağız. Kadınlarımızla gençlerimizle omuz omuza adıyla andığımız mahallede Uğur Mumcu Marşları Uğur Mumcu türküleriyle halay çekeceğiz. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, yeter ki biz yan yana durmayı becerelim. Bir olmayı, iri olmayı, diri olmayı becerelim. Becereceğiz, başka şansımız da yok. Şöyle bakmıyoruz olaya yani intikamcı bir duyguyla onlar şunu yaptı, biz de şunu yapalım”  hayır bu işin bitmesinin yolu, bu ülkenin özgürleşmesi, bu ülkenin tam bağımsız olması, çünkü onlar onun için öldüler. Yani canlarını verenler, Uğur Mumcu bilmiyor muydu bugün cinayetlere rast gelebileceğini, bir saldırıya uğratacağını Ahmet Taner Kışlalı bilmiyor muydu, Turan Dursun Bilmiyor muydu, aydınlanmayı savunurken, biliyorlardı elbet. Ama onlar canları pahasına ayakta durmayı, bu ülkenin birliğini savunmayı yeğlediler, biz de aynı yoldan yürüyeceğiz. Çünkü biz,  burada toplananlar  olarak Atatürk takipçileriyiz, Mustafa Kemal gibi olacağız, Mustafa Kemal gibi düşüneceğiz. Onun nasıl anti emperyalist kavgada yedi düvele karşı dik durduysa, biz de aynı yolda yürümeğe devam edeceğiz.


27 Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri başladı
Atlantik çağı kapanıyor, artık polislerimiz öldürülemeyecek, askerlerimiz öldürülemeyecek; Alevi Sunni ayrıştırması yapamayacaklar. Türkü Kürdün, Kürdü Türkün üstüne süremeyecekler. Bu duygularla Uğur Mumcu’yu bir kez daha rahmetle, mihnetle anıyorum”.
Bu konuşmadan sonra Uğur Mumcu’nun suikasta uğradığı Karlı Sokak’taki evinin önüne gidildi.
Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Yılmaz Güney sahnesi bu yıl 27 ncisi düzenlenen Adalet ve Demokrasi Haftası’nda paneller ve konferanslar, gösterilerle 24 Ocak’ta başlayıp Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürüldüğü 31 Ocak gününe kadar devam edilecek.
Gazeteci Yazar Uğur Mumcu, öldürülüşünün 27'nci yılında bombalı suikasta uğradığı ve adının verildiği sokaktaki evinin önünde anıldı. Anma törenine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Başkanvekili Levent Gök, CHP milletvekilleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

27 Adalet ve Demokrasi haftası etkinlikleri başladı
Kemal Kılıçdaroğlu, tören öncesinde Uğur Mumcu'nun evinde eşi Güldal Mumcu, kızı Özge Mumcu ve oğlu Özgür Mumcu ile görüştü. Görüşmenin ardından Mumcu ailesi ve Kemal Kılıçdaroğlu, Faili Meçhuller Anıtı'na ve Mumcu'nun hayatını kaybettiği alana karanfiller bıraktı, mum yaktı.
Kemal Kılıçdaroğlu, anma etkinliğinin gerçekleştirildiği sokaktan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada, Uğur Mumcu'nun insan olmanın ötesinde unutulmaz bir kişilik olduğunu söyledi.
Mumcu'nun bilim insanı, gazeteci, aydın, emekçi ve Kuvayımilliyeci olduğunu dile getiren Kılıçdaroğlu, "Hainler onu yok etmeye çalıştılar ama o, düşünceleriyle yaşıyor. Onu her yıl saygı, sevgiyle anıyoruz. Anmaya da devam edeceğiz. Buraya insanlar da zaten aynı düşüncelerle geliyor. Onun bütün düşüncesi yolsuzluklardan arınmış demokratik bir Türkiye'ydi. Aynı amacı aynı çerçevede sürdürüyoruz, mücadelesini yapıyoruz, kavgasını veriyoruz. Hiç kimse Uğur Mumcu'nun açtığı yoldan yürüyüşümüzü engelleyemez. Bu kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz ve edeceğiz. Bütün hedefimiz şu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyet'i demokrasiyle taçlandırmak" ifadelerini kullandı. (AA)
Uğur Mumcu’nun evinin önüne toplanan binlerce kişi marşlarla, sloganlarla Uğur Mumcu’yu andılar.
Çankaya Belediyesi, törene katılanlara çay ve çorba dağıtıyordu.  Çankaya Belediyesi her gün üç bin kişiye ODTÜ, Cebeci ve belediyenin önünde olmak üzere üç yerde herkese çorba dağıttığını söylediler.

PANEL VE SÖYLEŞİLER
Adalet ve Demokrasi Haftası boyunca Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Yılmaz Güney Sahnesi 12 Panel, 3 açık oturum, 1 forum ve söyleşiye ev sahipliği yapacak. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı öncülüğünde gerçekleşecek etkinlikler ise şöyle:
25 OCAK CUMARTESİ
“Susmayacağız” PANEL
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 13.00
Katılanlar: Pınar Ayhan, Canan Güllü, Prof. Dr. Yakın Ertürk, Murat Yetkin

“Duyup, Görüp, Bilip De Susmanın Dayanılmaz Hafifliği: OTOSANSÜR” PANEL
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 15.15
Katılanlar: Dr. Gökhan Bulut, Canan Güllü, Yavuz Oğhan
”Susmayacağız” SÖYLEŞİ
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:19.00
ÇYDD Ankara Şubesi

"Gazetecilik Nereden, Nereye? PANEL
Yer: Yılmaz Güney Sahnesi
Saat: 15.00
Katılanlar: Gülseren Adaklı, Faruk Bildirici

26 OCAK PAZAR
"Hukuk ve İnsan Hakları" PANEL
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 13.00
Katılanlar: Muzaffer İlhan Erdost

"Şiddet Sarmalındaki Toplum ve Hukuk" PANEL
Yer: Yılmaz Güney Sahnesi
Saat: 13.00
Katılanlar: Leyla Köksal, Selin Aksoy, Arzu Çerkezoğlu, Hatice Kamer, Ayşe Sarısu

"Sevgi Toplumu İçin..." FORUM
Yer: Yılmaz Güney Sahnesi
Saat: 15:00

"Türkiye'de Yeni Devlet: Değişen Ne?"
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 15.00

27 OCAK PAZARTESİ
"Üniversiteler Susmaz" AÇIKOTURUM
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 15:00

28 OCAK SALI
"Basının Dil Sorunu" PANEL
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 15.00

”Susmayacağız” SÖYLEŞİ
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:17.00
Türk Kadınlar Birliği

29 OCAK ÇARŞAMBA
"CHP Susmadı, Susmayacak" SÖYLEŞİ
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat: 13.00
Katılanlar: Altan Öymen, Oktay Ekşi

"Kötülüğün Sıradanlaşması, Susacak Mıyız?"
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:17.00

"Gerçekleri Nereden Öğreneceğiz"
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:19.00

30 OCAK PERŞEMBE
"Meslek Örgütlerine Baskılar ve Sağlık Hakkı"
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:17.00
Ankara Tabip Odası

31 OCAK CUMA
"Prof. Dr. Muammer Aksoy'a Saygıyla: Susmayacağız"
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:15.00

"Direnen Basın - Direnen Hukuk" AÇIKOTURUM
Yer: Çağdaş Sanatlar Merkezi Yaşar Kemal Konferans Salonu
Saat:17.15

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Uğur Mumcu
Uğur Mumcu'yu, yirmi yedi sene önce bugün, Ankara’daki evinin önünde uğradığı hain bir bombalı suikast sonucunda kaybettik.
Değerli hukukçu, yürekli, cesur ve güzel insan, katıksız devrimci, Kemalist ve Atatürkçü, antiemperyalist, laikliğin büyük savunucusu, onurlu ve cesur gazeteci, büyük araştırmacı yazar, Sakıncalı Piyade Uğur MUMCU'nun, sonsuza uğurlanışının 27.Yıl dönümü olan bugün, sevgili Uğur MUMCU'yu minnetle ve rahmetle anıyoruz.
Aradan geçen bu yirmi altı sene gibi uzun bir zamana rağmen; onun, suikast eylemini doğrudan gerçekleştiren, katil veya katillerini, yani aracına o bombayı yerleştiren veya yerleştirenleri, kişi bazında belirleyip hak ettikleri cezayı veremedik.
Ancak, Uğur MUMCU'yu yok etmeye karar veren ve ona yönelik bu hain saldırıyı planlayarak uygulamaya koyanların kimler olduklarını; zihniyet olarak, benimsedikleri ideoloji ve fikir bazında, çok iyi biliyoruz ve tanıyoruz.
Bunlar; Uğur MUMCU ve onun gibi düşünenlerin yok edilmesinden yarar sağlayacak olan, Atatürk ilke ve devrimlerine, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetine, Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı olan, tüm karşı devrimciler ve çıkar gruplarıdır.
Bu itibarla, bize göre; Sevgili Uğur MUMCU'nun otomobiline bombayı fiilen koyan veya koyanları yakalayarak hak ettikleri cezayı verememekten dolayı üzülmek yerine, bu vatan hainlerini yetiştiren ve suça yönelten, ATATÜRK düşmanı karşı devrimcilerle top yekün mücadele ederek, onları etkisiz kılmakla da, Uğur MUMCU'ya olan vefa borcumuzu yerine getirmiş ve onu katledenlere hak ettikleri cezayı vermiş olacağız.
Çok iyi biliyoruz ki; esasen, onun katillerini yakalayarak ceza vermekle yetinmek, Uğur MUMCU'yu mutlu kılmayacaktır. Bu nedenle, Uğur MUMCU'yu gerçekten seviyorsak, özlüyorsak, onun mutlu olmasını ve mezarında rahat uyumasını istiyorsak, bu ülke için yaptıklarının yarım kalmasını istemiyorsak, onu katleden bombayı elleriyle tutan ve Uğur MUMCU'nun aracına yerleştiren o zavallı robotları değil, o hain suikasta karar veren ve planlayan, bu ortamı hazırlayan bize göre onun gerçek katilleri olan perde arkasında gizlenmeye çalışmalarına rağmen, hepimizin malumu olan karşı devrimcilerle mücadele etmek, Atatürk devrim ve ilkelerine dayalı laik ve demokratik Cumhuriyete sahip çıkmak zorundayız.
Uğur MUMCU'yu halkımızın çoğunluğu, Cumhuriyet Gazetesinde köşesi olan, kitaplar yayınlayan araştırmacı ve muhalif bir gazeteci ve yazar olarak tanırlar.
Uğur MUMCU; kitaplar yazan, araştırmacı bir gazeteci ve yazardır ama, her şeyden önce Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, emperyalizm karşıtı, ülkesinin tam bağımsızlığını savunan, ülkesini seven, hukukun üstünlüğünü, insan hak ve özgürlüklerini yılmaz bir şekilde savunan, iyi eğitim almış, Ankara Hukuk Fakültesini bitirmiş cesur bir hukukçu ve devrimcidir.
Uğur MUMCU; 12 Mart 1971 muhtırası öncesinde altmışlı yılların sonlarında ve 12 Mart öncesinde, mezun olduğu Ankara Hukuk Fakültesinin İdare Hukuku Kürsüsünde asistan olarak akademisyenlik yapmış olup, bu satırların yazarı bendeniz ve benim gibi 1970 mezunu tüm arkadaşlarım, Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenci iken, 3.sınıfta okuduğumuz idari yargı dersinde onun öğrencisi olma şerefine ve mutluluğuna erişmiş kişileriz. Bana, idari yargıyı sevdiren ve önemini kavratan, idari yargı konusundaki değerli bilgileri, Sevgili Uğur MUMCU'nun, Danıştay kararlarından örneklerle, uygulamalı olarak yapmış olduğu, çok değerli anlatımlarına ve öğrettiklerine borçlu olduğumu, burada belirtmeyi, şahsım adına onurlu bir görev sayıyorum.
Demokratik ve laik cumhuriyetimize, bağımsızlığımıza yönelik tehdit ve tehlikelerin had safhaya ulaştığı ülkemizin bugünkü koşullarında Uğur MUMCU'ya sahip olamamak, bu ülkenin en büyük kaybı, karşı devrimcilerin ise, büyük kazancı olmuştur. Uğur MUMCU, işte bu kayıp ve kazanç hesaplarını çok iyi yapan zihniyet tarafından katledilmişir.
Demokratik ve laik, bağımsız Cumhuriyet karşıtlarının, karşı devrimcilerin, liboş ve döneklerin, her türden çıkar çevrelerinin korkulu rüyası, demokratik ve laik Cumhuriyetin yılmaz savunucusu, laik ve demokratik cumhuriyeti savunduğu mevzide uğradığı hain bir suikast sonucunda, vatanına yapmakta olduğu üstün hizmetleri yarıda bırakarak zamansız bir şekilde bizlerden koparılan güzel ve dürüst insan, gerçek ATATÜRK'çü ve devrimci değerli hocam, Sakıncalı Piyade Sevgili UĞUR MUMCU’yu, ölümünün yirmi yedinci yıl dönümünde, minnetle ve rahmetle anıyor, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetine yaptığı katkıları nedeniyle; kendisine, ülkem ve şahsım adına, sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum.
Mekanın cennet olsun, nurlar içinde yat, Sevgili Uğur MUMCU.

Güner Yiğitbaşı

24.Ocak.2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu
UĞURLAR OLSUN
Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında
Zemheri Ayazıydı Yaz Güneşi Koynunda
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Zalımlar Pusudaydı Bedenim Paramparça
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun
Çevirdim Anahtarı Apansız Bir Ölüme
Şarapnel Parçaları Saplandı Ciğerime
Ucuz Can Pazarıydı Kan Doldu Gözlerime
İsimsiz Korkuları Katmadım Yüreğime
Bembeyaz Doğruları Yaşadım Ölümüne
Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun. (Ali ÇINAR)

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget