Makaleler "Bedri Baykam"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Önümüzde son derece kritik üç seçim var. Belediye seçimleri için çoktan start verildi. Hangi dönemde? Gökçek’in Ankara’da otobüslere “ahlak ajanı” yerleştirme kararı aldığı, baret ve maske taşıyan Gezi mağdurları aleyhine davalar açıldığı dönemde. İşte bu ağır günlerde, muhalefet adaylarında hâlâ süren belirsizlik, seçimler yaklaşırken umutların yeşermesine maalesef engel oluyor.
Halk sabırsız. Artık her şeyin netleşmesini istiyor. İstedikleri fazla bir şey değil: Atatürkçü, sosyal-demokrat, dürüst, kökü sağlam, kaypak eğilimler göstermemiş insanlar istiyor halk. Halbuki alınan birçok nahoş koku var ve herhalde eski hastalıklar maalesef devam ediyor. Ne yazık ki birçok kent için adı geçen adaylar arasında sağcı partilerde siyaset yapmış isimler var. Partililer tepki içinde. Nedeni bilinmez, CHP’nin yine adaylarını kendi kökünde arayacağına, MHP’de veya AKP’de siyaset yapmış insanlarda araması, akıl almaz derecede sorumsuz ve yakın dönemlerden hiç ders almamış bir tavrın yansıması. Hem de hangi yıl yapıyor CHP bunu? Gezi olaylarıyla tarihe geçen, en keskin genç muhalefetin ülkeye gözünü, canını kaybetme pahasına damga vurduğu 2013 yılında!
Bu parti daha önce de ne yazık ki kendi öz evlatlarını milletvekili aday adayı yapmazken, daha sonra pılıyı pırtıyı toplayıp AKP’ye kaçan milletvekilleri, eski PM adayları veya genel başkan adayları(!) bile gördü! Acı olan, tüm bu yaşananlardan sonra partinin hâlâ aynı bataklığa saplanma eğilimi! Toplumun nabzı bu kadar mı tutulmaz? İntihar, bu kadar mı tadından vazgeçilmez büyülü bir şuruptur? Artık tahammül edilebilir bir seçim kaybı şansı kalmadığını göremiyor musunuz? Şimdiden adı geçen Ankara, Adana, İzmir ve Hatay adayları konusunda gerek parti örgütleri, gerek kimi Alevi grupları büyük infial içinde. Örneğin Muharrem İnce gibi Ankara ve Türkiye’yi sallayabilecek bir aday adayı varken, parti nasıl olur da MHP’li bir adaya, Mansur Yavaş’a göz kırpabilir? Bu sözde çok kurnaz taktiklerin tutmadığını geçmişte de gördük. Merkezden veya sağdan yapılan transferler, hiçbir zaman kalıcı veya hayırlı olmadı. Parti üst yönetimi, bu gaflar yaşandıkça seçim zaferinin bir hayalden öteye geçemeyeceğini göremiyorlar mı? Aynı “klinik vaka” hatalar tekrarlandıkça, bu sütunlardan “aynı sepete oy kullanmak adına” bile olsa CHP’ye toplu oy istemenin zorlaşacağını anlamıyorlar mı? CHP böyle davrandıkça, daha çoook “sol ittifak” veya “Milli Güçbirliği” kurulur, çok aday çıkar, çok bölünme yarası alınır!
Yıllardır hep “ideal partileşme için ideal tüzük”ten söz ettik ve hatta 18 ay çalışıp bir model sunduk. Ne var ki o çalışmadan yalnız “gençlere ve kadınlara kota” dikkate alınırken, tüm üyelerle önseçim devrimi gibi demokratik atılımlarla ilgilenilmedi. Şimdi adaylar açıklandıktan sonra sen gör istifaları, tepkileri, siyaset bırakmaları! Halbuki siz ancak kendi seçmeninizi gerçekten ikna eden adaylar bulursanız, insanları “kerhen” oy vermekten kurtaran bir rüzgâr yakalayabilirsiniz! Geminin kaptan köşkünden bunları görmek o kadar zor mu?
Halk artık zenginleşmek için aday olan insan profili de görmek istemiyor. Adana gibi büyük kentlerde yolsuzluk dosyaları ve dedikodularından adım atamaz duruma düşmüş adaylara mahkûm bırakılabilir mi CHP? Böyle mi seçim kazanacak?
Kimse bana “her aday aynıdır, parti fark etmez” masalını anlatmasın. İzninizle, mesela dayım, eski Sarıyer Belediye Başkanı İhsan Yalçın’ı örnek göstereceğim. Sarıyer gibi bir büyük rant kaynağı bölgede, eski CHP Gençlik Kolları üyesi ve vali Yalçın, 1989’da SHP’den seçim kazandı, 5 yıl görevde kaldı. Geldiği sadelikte gitti. Bundan hiç gocunmadı ve tersine gurur duydu. 9 ay önce çıkan kitabında (Yalana Talana Karşıyım Diyen Bir Bürokratın Anıları-Cinius Yayınları) Yalçın, birçok ilginç anısının yanı sıra, kitapta 6 Mart 1994 tarihli Milliyet gazetesindeki ilanına da yer veriyor. Orada 5 yıllık döneminde malvarlığında ne alıp ne verdiğini de görebiliyoruz: Dayım Sarıyer üzerinden zenginleşmemeyi başardı(!). Şimdi de örnek bir sorumlu yurttaş olarak gittiği her yerde saygı görmeye ve parlamaya devam ediyor. Arzu edenler 1950 ve 60’larda üçü kız, üçü erkek, 6 mütevazı Akşehirli kardeşin nasıl tümünün yüksek tahsil yaptığını ve Yalçın’ın anılarının yakın tarihimizin hangi sayfalarına ışık tuttuğunu okuyabilir.
Son söz: CHP artık aklını başına alsın. Gerçekten kökten partili, dürüst, çalışkan, örgütün sahipleneceği adaylar çıkarsın ve halkı bölünmeye zorlamasın, intiharına koşmasın. Bu halk başka bir şey aramıyor ve kimsenin onu kandırmaya hakkı yok!

Yine sabahın köründe kalkıp, iki saat uykuyla 06.00’da yollara düştük. Yine sanki harp sürecinde olan bir olağanüstü hal kontrol noktalarından geçtik. TEM’den gelişin akıl almaz yöntemlerle akışı engellendiği için Silivri’nin merkezinden, tilkice seçilmiş “iç” yollarından gelebildik ancak. Ergenekon davası bu sefer KCK davası yüzünden yukarıdaki küçük salona alınmıştı. Gerçi artık hazır olduğu söylenen yeni büyük salon da kullanılabilirdi ama bu tercih edilmedi. Sabah serinliğinde dostlarla sohbet edip zaman doldururken bir koşuşturma oldu. Bizimkilerin otobüsü gelmişti. Sanki bir 2. Dünya Harbi filmi seyredercesine gözlerim doldu, içim sıkıştı. Ufak pencere aralıklarından el sallayıp gülümsüyorlardı Balbay’lar, Tuncay’lar... Sonra kapılar açıldı. Sardalya kutusuna sığmaya çalışır gibi jandarmaların şüpheli bakışları arasında içeri dalabilenler daldı. Tuncay Özkan’ın nişanlısı Duygu bile son anda zor girebildi. 54 tutuklu yakını, belki 60-70 gazeteci, 3-4 CHP milletvekili... Tabii aralarında koltuk değnekleri ile zor hareket eden dostumuz Mahmut Tanal. Nihayet sıra tutukluların içeri alınmasına geldi. Tutuksuz yargılanan Mehmet Ali Çelebi’yi gören İbrahim Özcan espriyi patlatmaktan geri kalmadı: “İşte bizim Genelkurmay Başkanımız da geldi!” Her biriyle 9-10 metrelik mesafeye girip göz göze gelen herkes kucak dolusu sevgi ve öpücük yolluyor. Kime mi? Balbay’a, Özkan’a, Hurşit Tolon’a, Mehmet Haberal’a, Sevgi Erenerol’a, Turan Özlü’ye, Muzaffer Tekin’e, Erkan Önsel’e, Hasan Ataman Yıldırım’a, Hikmet Çiçek’e, Mehmet Perinçek’e, yani ezcümle hepsine! O kadar özlenmişler ki! Mesela Tuncay, kim olduğunu göremediğim bir hayranına şöyle sesleniyor o kalabalıkta: “Beni yüreğinde bir yere koy, ben senin bir şeyin olayım.” Bunlar olayın anekdotik kısımları. Yani orada gümbürtüye götürülmek istenen “insan faktörü” ile ilgili olanlar. Hani Silivri’de insanlık ölmüş diyoruz ya? Aslında bir başka açıdan orada yaşanan aşklara, dostluklara, dayanışmaya bakarsanız insan direncinin, insan onurunun bir koca kalesi Silivri. Tüm insafsızlık ve hukuksuzluğun ortasında, “insan” dimdik inadına ayakta. Birbirine destek olmak için, canı pahasına Cumhuriyet ve Demokrasi’yi korumak için...
Sevgili dost Av. Ceyhan Mumcu’yu görüyorum öğleden sonra seansına girerken. “Böyle bir dava örneği dünyada var mı?” diye sordu bana. “Tabii ki yok, Uganda’da bile yok” dedim, şu zavallı Afrika ülkelerinden her ne istiyorsak! Şöyle devam etti Mumcu: “Yıllar sonra bu olaya baktığınızda herkes Türk hâkimlerinin, adaletinin, siyasetçilerinin, savcılarının sınıfta kaldığını söyleyecek. Bir tek Türk avukatları orada sınıfı geçmiş olacak.” Mumcu’ya kim gidip çok yanıldığını söyleyebilir ki?
Durumun hukuki özetine gelince... Nasıl olsa bugün Cumhuriyet’te detaylı akışı yine bulacaksınız. Ama ben size yaşanan diyaloglardan bazı parçalar aktarmalıyım yine de... Zeynep Küçük: “Hâkim Bey, madem kanunu o kadar iyi biliyorsunuz, size hatırlatmam lazım ki, önce sanığa ve müdafii avukatına söz vermeniz lazım. Yani ‘veya’ değil, ‘ve’ diyor kanun”, “Hayır bunlar konu ile ilgili değil şimdi”. Av. Ali Rıza Dizdar: “Bizler tarafından henüz okunmamış belgeler, dinlenmemiş onca tanığımız var”, “Şimdi bunların sırası değil”. Sanık ve Av. Mustafa Hüseyin Buzoğlu: “Hâkim Bey, size göre maddi gerçek vuzuha erdiğine göre, 18 Şubat’ta siz kararınızı vermişsiniz. Yani siz artık tarafsız olmadığınıza göre, ya davadan çekilmeniz lazım ya da reddi hâkim talebimizi kabul etmeniz lazım.” “Hayır lütfen mahkemenin itibarını düşünmeden konuşmayın, biz burada hukuka göre yargılama yapıyoruz”, “Bizim gözümüzde tarafsızlığınızı yitirmiş olmanız da AİHM nezdinde ciddi bir sorundur.” Balbay: “Ben CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay. Tanıkların dinlenmesi ve deliller üstüne konuşmak istiyorum. Burada Hukuk ve Millet iradesi ayaklar altında” (Mikrofonu kesiliyor). Cumhuriyet Savcısı Pekgüzel’in mütalaası (özet): “Burada sanıklar soyut kişisel değerlendirmelerle davayı uzatmak için reddi hâkim talebinde bulunuyorlar, gerek yok.”SONUÇ: Yeni şahitlerin dinlenmesi reddedildi, reddi hâkim talebi reddedildi, Av. Celal Ülgen ve daha sonra Av. Ece Unutmaz için salondan çıkarılma kararı alındı. Ülgen’in yaşadığı tansiyon sorununun ardından yaşanan arbedede Av. Hüseyin Ersöz bir binbaşı tarafından darp edildi. Uzun lafın kısası, güzide bir “ileri demokrasi” günü daha başarıyla yaşama geçirildi!

‘Ulus’ Tartışmasıyla İlkokula Dönmek!
Bu yazıyı utanarak yazıyorum. Hani eskiden ilkokullarda okuma-yazmayı sökenlere kırmızı kurdele takılırmış ya… İşte o kurdeleyi lise 3’te hâlâ takamayanların aralarında yaptıkları “edebiyat”(!) tartışmalarını dinliyor olsanız, ne hissederdiniz? Bu söylediklerim yalnız Birgül Ayman Güler’in yarattığı polemik alanı ile ilgili değil. Çok öncesine dayanıyor. Geçen hafta haber kanallarından birinde bir aklıevvel çıktı dedi ki: “İyi oldu, Güler sayesinde bu ulus ve millet konularını tartışıyoruz.” “Ulema” dan bir başkası da çıktı, “İyi oldu, CHP’nin içindeki cerahat patladı” dedi. Demek ki bu arkadaşlar “kırmızı kurdelelik” olamayışlarının ötesinde, yıllardır duyduklarını da anlamıyorlar. Bir kere bu “Allahlık Ali Bey” tartışmalar, 20 yıldır, Siyaset Meydanlarından Ateş Hatlarına kadar 1001 kanalda, milyon kere deşildi. “Ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesini, üniversite bitirip de kurdele takamayanlara binlerce kere anlatmaya çalışmış biri olarak maalesef iyi biliyorum.
Hayatta herkese her şeyi söyleyebilirsiniz, nasıl söylediğinize bakar. Haklıyken haksız çıkabilirsiniz. Haksızken zeytinyağı gibi yüzeye çıkabilirsiniz. Güler, içerik olarak doğru olan bir fikri, kitapta yazabilecek en kötü cümlelerle, en hatalı vücut dili ve ses tonlamasıyla, üstelik TBMM kürsüsünden yaptı.
Güler’in demeye çalıştığı şuydu: “Türk ulusu veya Türk milleti olarak adlandırdığımız kavram, bir üst çatıdır. Bu çatının içinde Türk, Kürt, Laz, Rum, Ermeni, Arap, Musevi, Alevi, Sünni, ateist yani her ırk, her köken, her dinsel grup ve her karışımdan insan var. Burada, bu üst çatının içinde yer alan herkes eşit ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık aidiyeti ile bağlanmış birer ferttir. ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ cümlesi etnisite değil, bu ortak vatandaşlık bağlarının ifadesidir. Şimdi bu çatının içinden herhangi bir etnisiteyi öne çıkarıp bu üst çatının kendisinden ve ne ifade ettiğinden daha önemli anlamlar yükleyemezsiniz. Biri üst bir siyasal, sosyal ortak aidiyet bağıdır; diğeri etnik, dinsel, mezhepsel, ‘ırk ve inanç kökenli’ farklı aidiyetlerdir. Kıyaslamaları bile yapılamaz, aynen bir futbol maçı, bir et lokantası gibi! Irkçılık tuzağına düşerek kendine farklı anlamlar yükleyenler, ortaçağa dönmüş olurlar.”
Güler böyle konuşsaydı kolay anlaşılırdı. Ama herhalde artık anlamsız sahte demokratlardan, terörle siyasal söylemi harmanlayanlardan o kadar bıkmış ki, yanlış yerde, yanlış zamanda patlayıverdi!
Peki, kaos nasıl çıktı? AKP’lilerin her fırsatta CHP’nin eski faşist diktacı, ırkçı söylemlerinden kopamadığı iftirasını yaymak için kuyrukta beklediklerini biliyoruz. Tabii bu kavram karmaşasını hemen kullandılar. Ayrıca bir sürü sözde medyacı da malum “antilaikçi/anti ulusalcı” kadro olarak dört koldan işe giriştiler, “Türkler Kürtlerden üstündür, dedi” diye yaygaraya başladılar! Böylece onların da yumurtladıkları her inciyi “müşahede etme” fırsatımız oldu. Bunlar arasına karışarak “kargaşadan üzerime toz bulaşmasın” diye hareket eden “bizden” bazı isimlere şaşırdığımı ifade etmeliyim. Bir de 2. Cumhuriyetçi olup yıllardır köksüz demokratçılık oynayan profesörler var. Mesela “Fethullah Hoca’nın Abant platformlarında çalışmış” Mete Tunçay. Kendisine de hiç şaşırmadım. Beyefendi Milliyet’te tam sayfa yayımlanan fiyakalı röportajında, kendi profesörlük apoletlerini tırnaklarıyla sökmüş. Mesela ulusalcılığın sosyal demokrasiyle bağdaşamayacağını buyurmuş. Herhalde biraz deşsek, Kürtçülerin veya Fethullahçıların nasıl sosyal demokrasiyle bağdaşabileceğini şakır şakır anlatacak! Birileri Tunçay’a açıklamalı ki, Türk ulusu çatısı altındaki her insanımız, nasıl Fenerli veya Galatasaraylı olabiliyorsa, sosyal demokrat, kapitalist veya komünist de olabilir. Ulus devlete yani ırkçı aidiyet merakı olmayan devlete mensup herkesin, özgürce siyasal bir söylemi olur. Zaten sosyal demokrat bir insan, kültürel zenginlik anlamında farklar dışında kimsenin ırkı, mezhebiyle ilgilenmez. Yani “ulus devleti” kabul etmek anlamında “ulusalcı” olmayan bir insan tabii ki ne demokrat ne eşitlikçi ne de sosyal demokrat olabilir! Mete Bey’in gaflarının yanıtı bu sütuna sığmaz. Milliyet’ten tam sayfa yanıt hakkı bekliyorum. “Ülkeyi ne müminlerin ne de laikçilerin yönetmesini isterim” diyen beyefendinin kafası hep karışık kaldı ve İslami siyasetlerin yani “müminlerin” önünü açan kilit beyin yıkayıcılardan biri olarak tarihe geçti.
Uzun lafın kısası, ilkokulda öğrenip belleğimize geçirmiş olmamız gereken temel kavramlar, bu kafayla daha bizleri böyle ömür boyu tırmalar… Biz de daha çoook ağlarız, gülünecek halimize!

Durum o kadar mantık dışı ki, bunun hakkında makale kaleme almak bile yoğun sabır ve sinir kontrolü gerektiriyor.
Ergenekon’dan tutuklu aydınlarımız hakkında bir türlü beş yıldır elle tutulur herhangi bir delil bulunamadığı için, kimilerinin “bulabildiği formül”, Danıştay cinayetini akıl almaz bir çeviklikle Ergenekon’a yükleyip, böylece bu “çok tehlikeli silahlı terör örgütü” olarak sunulan gruba bir cinayet hediye etme kararıydı. Birileri düğmeye bastı ve ardından akıl almaz bir “montaj sanayi” operasyonuyla, Danıştay 2. Daire üyesi Özbilgin’in canına mal olan ve Daire Başkanı Birden ile üç üyenin yaralanmasına yol açan, failleri Alparslan Arslan ve Osman Yıldırım olan siyasi cinayet, durup dururken Ergenekon’un küfesine atılıverdi. Hem de Arslan’ın açık açık “Cinayeti türban davasında aldıkları karar yüzünden işledim” demesine rağmen! Hem de malum 13 Şubat 2006 Pazartesi tarihli Vakit gazetesi, bu üyeleri “Türban Kararı” dolayısıyla doğrudan hedef göstermişken... Yani olayın akış mantığı A’dan Z’ye, yine Atatürkçülere yönelik bir hain saldırıyı işaret ederken, gerekçe ve itiraf konuyu net olarak izah ederken, olay bir sürrealist komplo senaryosuna çekiliverdi!
Her birimiz, izlediğimiz onca polisiye filmden biliriz. Herhangi bir komplo senaryosu imal edebilmek için, uyduruk da olsa, eğreti de dursa, sonuçta suçu üzerine atmak istenilen kişiyi tuzağa düşürebilmek için, bir hikâye, bir sahte delil, bir bağlantı kurgulanır. Burada da “Bu cinayeti Atatürkçüler, darbe ortamı yaratmak için işlediler” kurgusunu ortaya atmaya cesaret etmek için, basitinden de olsa bir bağlantı lazım. Yani uzun lafın kısası, bu cinayette tetiği çeken Arslan, onun etrafında gezinenler veya silahı tedarik edenlerden en az birinin, “Ulusalcı-Atatürkçü” gruplardan biriyle bir ilişkisini ortaya çıkarmak lazım. İyi de aradan geçen onca yıla rağmen Arslan’ın veya Yıldırım’ın, mesela CHP’nin, İP’nin, bir eski ilçe başkanı veya ADD’nin bir il başkanı olduğuna dair bir kanıt bulunabildi mi? Hayır. Ortaya yalnız Yıldırım tarafından atılmış, Muzaffer Tekin’e yönelik alakasız bir suçlama ve gizli tanık 9’un bunları onayladığı iddiası var. Birçok gazetede Yıldırım ve “GT9”un aynı kişi olduğunun yayımlandığını da anımsarsak bu da havada kalıyor. Daha da acısı, askerde sürekli komutanlarına saldıran Yıldırım hakkında cinayetten çok önce, 2005’te tam teşekküllü bir üniversite hastanesinin “ileri derecede antisosyal kişilik bozukluğu” tanısı koymuş olduğu gerçeği var. Yani Yıldırım’ın hiçbir tanıklığı hukuki olarak ne geçerli ne inandırıcı olabilir. Anlayacağınız, bu mantık tanımaz “komplo” teorisini somut verilerle Ergenekon’a bağlayacak HİÇBİR ŞEY ELDE YOK... Buna rağmen, gazeteci sıfatlı şatafatlı kadınlar, iddialı profesörler, utanmadan TV’lerde, Ergenekon hakkında “Zaten Danıştay davası da bu davaya bağlandı” diye fikir beyan edip ortalığı bulandırabiliyorlar!
O zaman neden bu kadar mütevazı davranıyorlar ki? Danıştay davası yetmez. Mesela Papa cinayeti veya Kennedy cinayeti davaları da Ergenekon’a bağlanabilir diyorum. Madem hiçbir kanıta, mantıklı silsileye ihtiyaç duyulmuyor, o zaman bu davalar da dosyaya eklenerek olay uluslararası kamuoyunda daha da etkili hale getirilebilir. Böylece o “son derece tehlikeli” örgüt, tüm geçmiş “uluslararası marifetleri ve bağlantılarıyla” da teşhir edilmiş ve çökertilmiş olur! Belki yeni bir dünya lideri de bu sayede kurtulur! Mesela NATO’nun bir komutanının arabasının arkasındaki bir vasıtada tesadüfen bulunacak bir ulusalcı gazeteci kıskıvrak yakalanır ve onun mikrokozmik odasında ele geçirilecek belgeler, Ergenekon davasının dosya birikimine yüzde 5’lik bir eklenti yapabilir. Burada gerçekötesi cümleler olarak okuduğunuz fikirlerimle alay ediyorsanız, o zaman lütfen bu Danıştay veya Cumhuriyet gazetesi bombalanması olaylarının faillerinin Perinçek’le, Özkan’la, Balbay’la, İbrahim Özcan’la, Haberal’la, Hilmioğlu’yla, Erenerol’la, Poyraz’la bu yadsınamaz bağlantıları nelerdir, açıklayın da biz de öğrenelim!
Sizler bu satırları okurken, salı sabahı, Taxim Hill’de, sağlık durumu her geçen gün maalesef daha kötüye giden eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu’nun tahliye edilmesini talep eden bir basın toplantısı yapılıyor olacak. Umarım bu zulüm son bulur. Mücadele, hukuk, mantık, demokrasi, insan hakları ve insaf adına her cephede sürmeye devam ediyor...

Pazar günü Bostancı Gösteri Merkezi’ni hıncahınç dolduran 4500 yurtsever, Sanatçılar Girişimi’nin büyük organizasyonuyla çok tatmin edici bir gün geçirdiler. Saat 17.30’dan gece 23.30’a kadar süren altı saatlik maratona imza atanlar arasında ülkenin en önemli sanatçıları vardı.
Herhalde hiçbir organizatörün başaramayacağı kapsamda düzenlenmiş bir aktivite olan “Büyük Buluşma”nın içinde Ataol Behramoğlu’ndan Tarık Akan’a, Mehmet Aksoy’dan Nejat Yavaşoğulları’na, Ümit Zileli’den Edip Akbayram’a, Genco Erkal’dan Timur Selçuk’a, Sadık Gürbüz’den Kubat’a, ülkenin sayısız aydını vardı. Gece inanılmaz bir çoşku ile sürdü.
Sanatçılar Girişimi’nin kökü, neredeyse bir yıl kadar önce sekiz sanatçı dostumu, eşimle birlikte evde yemeğe davet etmemizle başlamıştı. O gün, zaten sık sık birlikte kafa patlatan sanatçılardan Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Levent Kırca, Edip Akbayram, Ümit Zileli, Orhan Kurtuldu, Mehmet Güleryüz ve ben, eşlerimizle beraber ülkenin durumunu ele almıştık. Doğal akışta bu demokratik tepkiyi yaşama geçirme kararı aldık. Gerisi zaten kamuoyunun malumu. Aslında bu cümle de abartılı. Çünkü bu ülkede, aydın insanların -en azından kendilerine göre(!)- haklı gerekçelerle iktidara olan eleştirilerini, duyulur şekilde halka iletecek cesarette “medya organı”(!) yok denecek kadar az.
Sanatçılar Girişimi olarak beklentilerimizin de ötesinde bir başarıya ulaşan gece ile ilgili bazı kritik notlarım var: Behramoğlu’nun yüreklendirici açılış konuşmasından ve bazı değerli sanatçılardan sonra sıra bana geldi. En çok alkış alan vurgulamam şuydu: “Ya hâlâ ‘sen Kemalistsin, ben sosyalistim, sen sosyal demokratsın ben Troçkistim’ gibi ayrımlarla birbirimizi yiyip ayrışacağız ve o zaman seçimlerden sonra yakınmanın bir anlamı olmayacak, ya da yumruk gibi ana muhalefetin etrafında birleşip, diğer muhalif partilerle, sivil toplumla el ele verip önümüze dikilen barikatları yıkacağız. Bunun adına ister mantık evliliği deyin, ister aşk veya tutku, buna mecburuz. Bunu başarıp karanlığı sandıkta yeneceğiz. Ana muhalefete çok iş düşüyor: Lütfen artık engin ufukları, bize ait olmayan sularda, beyhude çabalarla aramayın. Kendi sularımızda, şu salonda arayın.”
Konuşmamın ardından kürsüye gelen Kılıçdaroğlu, bu mesajı aldığını ve “Ortak paydaların öne çıkarılması gerektiğini, bu paydanın da Mustafa Kemal Atatürk olduğunu” söyleyerek salondan büyük alkış aldı ve umut verici kararlı bir konuşmanın ardından salondan ayrıldı.
Gecenin devamında birçok coşturucu müzik, nefis şiirler ve tiyatro bölümleri izlendi, tüm sanatçılar Timur Selçuk’un piyanosu başında birleşip beraber geceye nokta koyan şarkılar söylediler, Kadıköy-Maltepe-Beşiktaş-Sarıyer belediyelerinin desteğini de alan muhteşem buluşma sona erdi.
Gecede yorumunu yapmak istediğim iki nazar boncuğu oldu. Birincisi sevgili Melike Demirağ, salondakilere, attıkları sloganlar konusunda ikazlar yaptı ve bunda ısrar etti. Gereksiz bir gerginlik oldu. Kimse, hele bu konuda yetkisi olmayan biri, böyle coşkulu bir salonun sloganlarına karışamaz. İkinci ve çok daha vahim olay, Levent Kırca’nın Kılıçdaroğlu ayrıldıktan sonra yaptığı konuşmaydı. Değerli arkadaşım olayların biraz eski yorumunda kalmış ve salonda yaptığım, tüm muhalefetleri ana muhalefetin önderliğinde birleştirme gereği fikrinin aldığı desteğin de farkına varmamış. “Kılıçdaroğlu’nun kendisinin sırasında konuştuğunu ve CHP propagandası yaptığını” söyleyen Kırca, kusura bakmasın ama durumu ıskalamış. Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun orada bir konuşma talebi veya sırası yoktu. Bizlerin büyük ısrarıyla Bostancı’yı programına aldı ve Menemen’den kalktı geldi. Bir konuşma yapmasını ise Sanatçılar Girişimi adına kendisinden Behramoğlu rica etti. İkincisi, konuşmasında “yumruk gibi birleşme” kararlılığımızı destekleyen ortak paydayı savundu ve topa girdi. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?
İtiraf etmem lazım ki, bunlar solun ve ulusalcıların eski kronik hastalıkları. Artık bu kaprislere vaktimiz kalmadı! Seçimleri kazanmak için oyları tek sepette toplamaya mecburuz. Bu da ana muhalefete açık bir destek vererek, onu eleştireceksek de yapıcı şekilde yörüngesini düzelterek olur. Eskisi gibi “Biz her partiye eşit mesafedeyiz. Kimseyi tutmuyoruz” nakaratına devam ederseniz, Silivri ve diğer zulümhanelerdeki can kardeşlerimiz daha çok acı çekerler, hak etmedikleri işkencelere maruz kalırlar. Bu nedenle herkes artık ayağını denk alsın ve demode şovlara kalkışmasın.

O iç karartıcı ve tarihe arka kapısından giren Silivri duruşma salonunun kapısındaki polis ve tel örgü barikatına dayandığımızda saat sabahın 7’siydi. 05.00’te uyanıp bir şeyler atıştırdıktan sonra yola koyulup gelmiştik. Yanımda asistanlarım Öykü, Serdar ve Ayşegül ile Sanatçılar Girişimi koordinatörlerinden Canan Sezenler vardı. Ataol Behramoğlu bizden bir süre sonra gelip içeri girmeyi başaracak, sevgili Tarık Akan, Mehmet Aksoy ve Rutkay Aziz dışarıda kalıp destek ve dayanışmaya oradan devam edecekti.13 Aralık, ne yazık ki her zaman ağır bir göndermeyle hatırlanacak olan Silivri kentinin “Zulümhane”sinin tarihinde farklı bir gün oldu. 4 yıldır neredeyse her gün tekrarladığımız “Silivri’de yüz bin kişilik miting yapılması lazım” sözleri nihayet yaşama geçebildi. Sonuçta belki 25, belki 50... Hatta belki 100 bin kişi geldi! Sonuçta yollar geç de olsa bloke edildi, yine barikatlar kuruldu, yine jandarmasından hâkimine, polisinden savcısına, kimi yetkililer belirli ölçülerde oraya gelen demokrat insanları sıkıntıya sokmak için ellerinden geleni yaptılar. Zar zor, ezilme tehlikeleri yaşayarak alındığımız duruşma salonuna arkadaşlarımızın girişleri, sanki heyecanla beklenen bir futbol takımının sahaya çıkışı gibiydi. Balbay, Özkan, Haberal, Başbuğ, Yalçın Küçük, Erkan Göksel, Turan Özlü, Mehmet Perinçek, Sevgi Erenerol ve onlarca başka isim, kararlılıkla salona intikal edip halkı ve gazetecileri selamlayarak yıllara yayılmış dev sıkıntılarına rağmen gülümsemeyle bu güne adım attılar. “Dışarıda” on binlerin attığı “Geliyor, geliyor, çılgın Türkler geliyor/Silivri duvarı yıkılacak/Silivriden çıkanlar iktidar olacak/Ölmek var, dönmek yok!” sloganlarını duyamamalarına rağmen, kendileriyle beraber nefes alındığını öğrendiklerinde umut ve gözyaşlarını içlerine akıttılar. Onlarla uzaktan kucaklaşmak, bağıra çağıra sohbet edebilmek artık refleksten yapabildiğim şeyler. “Cezalı” veya rahatsız oldukları için katılamayan Perinçek, Hilmioğlu, Ersöz, Veli Küçük gibi isimler dışında herkes oradaydı. Tutuksuz yargılanan Alemdaroğlu, Mütercimler, Mehmet Ali Çelebi, Vural Vural, İbrahim Benli gibi sanıklar da hemen önümüzdeydi.Silivri Mahkemeleri, “hukuk” kavramının tüm mantığını, etik değerlerini ve evrensel saygı normlarını tersyüz eden utanılası uygulamalarıyla acı bir şekilde tarihe kaydoldu. Siz, vekillerin sanıkların yanına oturtulmadığı bir mahkeme düzenini filmlerde bile hiç gördünüz mü? Peki, müvekkiliyle bir belge alışverişini mübaşir kullanmadan ilk elden yapamayan bir avukat-sanık ilişkisi duydunuz mu? Seri katillere bile reva görülmeyen bu uygulamaların mucitleri övünebilirler! İşte bu mahkeme, bu sefer de henüz avukatların ellerinde olmayan bir “yeni iddianame” üstünden, hem de avukatlara usul hakkında bile söz vermeden okuma dayatmaya kalkışınca, doğal olarak salon disiplini bozuldu ve tepkiler yağmaya başladı. Fırsattan istifade hâkim izleyici boşaltma kararını uyguladı. Bu arada ısrarla, davaya gecikmeli de olsa silah-cinayet vs. gibi iddialar da ekleme çabalarının oldubittiyle salonda okunmasına karşı CHP vekili Süheyl Batum ayağa kalkarak “Böyle hukuk mu olur?” diye sert tepki verdi. Mahmut Tanal, Muharrem İnce ve bir ara jandarma itiş kakışına maruz kalan Namık Havuçcan, CHP’nin o gün duruşmaya gelen 32 vekili arasındaydı.Sanıkların slogan ve tepkilerinden: “Bu dava artık Leipzig davasının aynısıdır. Bir devleti ele geçirme davasıdır. / Burada hukuk alfabesinin abece’si uygulanmıyor, kimse konuşturulmuyor, dinlenmiyor. / Adaletin kıyameti kopmuştur. / Mustafa Kemal’in askerlerini kimse yenemez!”
Davayla ilgili durumu şöyle izah edeyim: Bir davada 3-4 tane akıl almaz falso olsa, onları topluma izah eder, işin altından kalkarsınız. Ama içinde 2 bin 452 tane mantıksız delil, havada kalan gizli tanık bindirmesi, teknolojik absürd çelişki taşıyan iddialar olduğu zaman, bu düzeltmeleri yapmaya neresinden başlayacağınızı bilemezsiniz ve olay çamur ırmağına döner. Hiçbir açıdan somut bulgulara ulaşamayan davaya “silah ekleme” çabasını endirekt besleyen hareketlenmeler arasında Muhsin Yazıcıoğlu’ndan Turgut Özal’a, Adnan Kahveci’den Bülent Arınç’a, ortalığa yayılmaya çalışılan “suikast arayışları”nın ana nedeni de herhalde sağır sultanın bile artık anladığı gibi, beyhude çabalarla Ergenekon canavarına kanlı vampir dişi arayışından başka bir şey değil!

Geçen hafta “CHP’nin Tehlikeli İkilemleri” başlıklı yazımı eminim “Y-CHP”ye kızan onca Atatürkçü ve sivil toplumcu, hak vererek gündemine aldı. “İşte bunlar CHP’nin kulağına küpe olsun” diye birçok arkadaşımın bu yazıyı yaydıklarını biliyorum. Bu seferki yazıma verecekleri tepki ise ne olursa olsun Türkiye’nin önümüzdeki seçimlerini ve kaderini etkileyecek.Türkiye’de bugün 29 Ekim’lerde meydanları dolduran ve milyonlarla ölçülen muhalefetin içinde ADD’liler, ÇYDD’liler, TGB’liler, İP’liler, DİSK’liler, sendikacılar ve sandıklara gitmeyenler var. Her toplumsal eylemde kol kola girip beraber yürüdüğüm bu kardeşlerimin her biri, bu iktidardan kurtulmak istediklerini haykırıyorlar. Peki, nasıl başaracaklar? Tek seçenekleri AKP’yi sandıkta yenmek değil mi? Bu veriye göre hareket edeceklerse, bakalım ellerindeki kozlar hangileri...Herhalde tüm dinamik yapısına rağmen İP’yi bir iktidar alternatifi olarak görmek mümkün değil. Son sondajlarda yüzde 2’ye yükselmiş olması çok sevindirici olsa da, bu noktanın da uzaktan yakından AKP’yi tehdit edebilecek bir potansiyel oluşturamayacağı ortada. DSP, Masum Türker’in sağlam şirinliklerine rağmen, Ecevit’in son bitik döneminden de gerilerde. MHP’yi alternatif bir muhalefet partisi sananlar, bunun bedelini siyasi gerilimlerin her kritik virajında acı şekilde ödemeye devam ediyorlar. Diğer küçük partilere hiç girmiyorum. Oturdukları apartmanda eşleri için “Kocam parti başkanı” diye komşularına böbürlenme şansı verme dışında hiçbir getirisi olmayan bu uğraşı kritik günlerde hâlâ sürdürebildikleri için Allah akıl fikir ihsan eylesin diyorum. Demek ki, ortada bir tek gerçek var: CHP dışında, uzaktan yakından AKP ile rekabet ihtimali olan parti yok. Halbuki girişte söz ettiğimiz o tepkisel kitlenin büyük bir kısmı, CHP seçmenleri arasında değil. Sorsanız, her biri CHP’ye -çoğu sonsuz haklı sebeplerden- tepkili. Zaten bu gerekçeleri geçen hafta özetledik. Yani sandıkta elleri CHP’ye gitmiyor; ama bu iktidardan kurtulmak için neredeyse yaşamlarından olmaya razılar! Peki, bu ikilemi aranızda anlayabilen var mı? Dünya tarihi daha trajikomik bir çelişki gördü mü?Tabii bir kesim daha var. Onlar bu derneklerde çalışıp, bu meydanlarda yürüyüp, hatta belki CHP’ye oy verip, kamuya açık siyasi söylemlerinde hiçbir şekilde CHP’ye destek vermeyenler. Onlara göre “Biz her partiye eşit uzaklıktayız” gibi standart saçma lafları orta yere bırakmak çok daha garantili. Ama ortaya yaydıkları bu belirsizlik, iktidara yarıyor. Yani “Ben taraf tutmam, ben CHP’li değilim” tavrıyla bu sözde muhalefet, resmen intiharına koşuyor! Çünkü seçimlere koşarken tek bir B planları yok! Hem de tüm sivil-imam toplumcuları, var güçleriyle kapı kapı gezip iktidarı savunurken... Silivri’ye gidip bir sorun bakalım demokrasi nöbetçilerimize, “aferin” derler mi bizim “tarafsız”lara?Peki, CHP’ye kızgınsın, diyelim ki üzerinde siyaset yaptığı zemini kaypak buluyorsun, hatta genel başkanından şu ya da bu vekiline kadar birçok siyasisini ölesiye eleştiriyorsun... İyi de bu partinin içine girip eleştirdiğin dağlara kılıç sallamaktan başka seçeneğin yok ki... Pardon var! O da CHP’yi yıpratacak her tavrı ve tepkiyi gösterdikten sonra, seçimlerde AKP bilmem kaçıncı zaferine koştuğunda, oturup şikâyet edip ağlamak, “Eyvah şimdi bu sonuçla bu adamlar kim bilir daha neler yaparlar devrimler aleyhine!” diye hayıflanmak... Bu durumu algılayan bir yabancı siyasetçi ne der biliyor musunuz? “Siz sahte muhalifsiniz. İktidardan şikâyet ettiğiniz filan yok. ‘Gibi’ yapmakla yetiniyorsunuz. Çünkü gerçekten arkadaşlarınızın hapiste olmasından ve faşizmden yakınsanız, ne yapar eder, CHP’ye seçimi kazandırmak için ölesiye çalışırsınız. Ama siz tam tersine ya ‘tarafsızız’ diye tempo tutuyorsunuz ya da daha ileri gidip CHP aleyhine çalışıyorsunuz. İnandırıcılığınız kocaman bir sıfır!”
Herhalde bu ülkede CHP’yi benim kadar eleştiren 2-3 yazar ya vardır ya yoktur. Buna rağmen her seçimde yapılan tüm abartılı parti içi gafa, hataya ve komik derecede hatalı aday seçimlerine rağmen CHP’yi destekliyorum. Neden mi? Çünkü ben ilkokulda, matematikte sınıfın en iyilerinden biriydim ve hangi sepette daha çok bilye olmasını istediğimi biliyordum da ondan. Rakibi olduğum sepeti kazandırmak istercesine asalak bir hedefe koşmuyorum; siyasi hedeflerime bakıp öyle kararlar alıyorum, ideolojimi uçurumdan aşağı itmiyorum da ondan. Bilmem anlatabildim mi? Haftaya devam!

Üzerinde yaşadığımız gezegenin tarihi, katliam dizileri ile yüklü. İlkçağlardan günümüze uzanan süreçte, kendisine tehlike gördüklerini öldürtenler, “farklı” olanları soykırıma yollayanlar, savaştığı ülkelerde sivilleri bile parça parça edenler.. milyarlarca insanı yok ettiler!
Bunlara bir de “kişisel siyasi” cinayetleri, Neanderthal insanından günümüze çıkar ilişkileri, kadın, av paylaşımı, siyasi rekabet, para, kıskançlık gibi nedenlerle insanların birbirini nasıl elediklerini eklersek, ortaya çok karanlık bir tablo çıkıyor. İster insani bir duygu olması gereken merhamet, ister “Tanrı’nın verdiği canı yine ancak Tanrı alır” sözleri, dünyada hoş bir seda olarak kalmış. İnsanın insana yaptığı zulüm, gözü dönmüşlerin hırsı dünyayı hep kana bulamış. Peki, 20. yüzyılla beraber ne kadar değişebilmişiz? Dünyanın yaşadığı iki korkunç “Cihan Harbi”nden sonra Birleşmiş Milletler, diyalogla savaşları durdurmayı ana amaçlarından biri olarak ilan etmiş ve bazen (!) Amerikan çıkarlarının müsaade ettiği oranda başarılı olmuş. ABD’nin Irak’ta bir milyona yakın insanı ölüme gönderdiği günlerin barutu ise hâlâ tütmeye devam ediyor!
Bir de bunların ötesinde, devletlerin aldıkları kararlarla insanları ölüme yollama “yetkileri” var. Dünyada ölüm cezasının kaldırılması, son 40 yılda yaygınlaşan bir uygarlık ilerlemesi. Barış arayışları, insan hakları, demokrasi, eşitlik kavramı doğrultusunda Avrupa ülkelerinden başlayarak yerleşen bu merhalenin her ülkede geçerli hale gelmesi ve dünyanın en azından devlet eliyle gelen ölümlerden kurtulması, son derece önemli.
Ülkemizde özellikle kadınlara yönelik şiddeti, 3. sayfa haberlerini ve kişisel kavga cinayetlerini köşeye kaldırıp, siyasi arenaya bakalım: Ölüm üzerinden siyaset yapan herkes açık suç işliyor! Bunu geniş açıdan ele almaya mecburuz. Herkes kendisine farklı gerekçeler çıkarabilir, ama aslında hepsi şu ana temada birleşiyor: Biri(leri)nin, başkalarının yaşamlarını bitirme konusunda kendileri adına hak ve yetki verebilmeleri. Mesela terör olaylarında yaşadıklarımız... Daha dün yine beş askerimizi Şemdinli’de şehit eden PKK’li teröristler, ama birilerinin maşası olarak, ama örgüt kararıyla, bu canları alma hakkını kendilerinde görmüşler. Affedilir tarafları yok. Hiçbir din ve ırk söylemi bu yobazlıkları izah edemez.
Yine aynı Kürt sorununun bir diğer ucunda ise Allah’a şükür, birkaç gün önce sona erdirilen ve vicdanı olan herkesi üzen, hatta kahreden ölüm oruçları geliyor. Tüm bu insanların aileleri, arkadaşları, çocukları var. Ama bu girişime dur diyenlerin arasında yer alan bazı “aydın”ların, ilginç şekilde şehit askerlere duyarlılıkları yok. Hükümet ise “Ölüm üzerinden siyaset olmaz” diyerek gidişatta işin adını koyuyor. Sonuçta konunun siyasi kısmını, yani bu taleplerin haklılığını, haksızlığını, karşılanabilir olup olmadığını bir yana bırakın, bu düşünce doğru.
Bu cümleyi sarf eden bir hükümet, aynı hafta ülkenin gündemine “idam cezası” gibi koca bir “ucube”yi sokabiliyorsa, buna ancak karga koroları eşliğinde katıla katıla, ama acı acı gülünür! O zaman şunu anlarız, bu abartılı çelişkiden: Bu hükümetin hiçbir sözü samimi değildir. Bu kadar kritik bir konuda aynı anda siyah ve beyaz diyebilen bir hükümetin başları, dün idam cezası kaldırılırken bunu her zerreleriyle onaylamışlarsa, bugün de idam cezasını, değişmez destekçileri MHP’nin yardımıyla tekrar ısıtıyorlarsa, bu konularda yörünge, tutarlılık, insaf değil, oportünizm ve anlık gündem değiştirme kavramlarının öne çıktığını anlarız. Bu dehşet verici bir ikiyüzlülüktür.
“Demokratik” geçinen sevgili medyamızın da hemen bu “dolmuş”a binip “idam cezası”nı heyecanla gündeme taşımasını da esefle izlediğimi itiraf etmeliyim... AB gereken olağan tepkiyi anında vermeseydi, Davutoğlu açıkça geri adım atmaya mecbur kalmasaydı, bu utanılası çıkış daha da ileri gidecekti. MHP’nin, bu cezanın “ayrılıkçı terör örgütü” için “dizayn”(!) edildiğini sanacak kadar gündem analizinden uzak olması ise saflıktan öte ciddi bir bilinç kaybı ve sorumsuzluk ifadesidir.Sonuç mu? Benim gözümde terör operasyonu hazırlayan örgüt, insanları açlık grevine iten sözde siyasiler, ölüm cezasını tekrar ısıtmaya kalkan iktidarlar ve hatta cezaevi koşullarındaki bilinçli yetersizliklerle tutukluları ve hükümlüleri ölüme bile bile yollayanlar, aynı ölüm karanlığının baş aktörleridir. Biz, ölümü değil, özgür yaşamı kutsamak için geldik bu dünyaya...

Bir süredir ortalarda görünmüyorlardı. Hafif yüz kızarıklıklarıyla boğuşuyorlardı herhalde. Pek isim vermeme gerek yok. Aralarında ünlü yazarlar, aktörler, gazeteciler var. Tabii ki tamamen samimi hümanist duygularla aralarında bulunan Zülfü Livaneli gibi, Cumhuriyete ve Atatürk’e olan bağlılığını kanıtlamış veya Orhan Alkaya gibi referandumda “hayır” diyen birçok isimden söz etmiyorum. Kimleri kastettiğimi siz de anladınız, kendileri de... Baştan söyleyeyim: Bir kere şahsen “demokrat” olmadıklarını biliyorum! Aralarında uğradığım kanlı saldırıdan sonra bana ulaşmış kimse yok! “Hoşgörü, esneklik” teorileri, gazı kaçmış koladan beter palavralar.
Vicdanı olan hiç kimse, hiçbir insanın ölmesini istemez. Şu anda cezaevlerinde yaşanan ölüm oruçları da tabii büyük sorun. Konuşulan bazı talepler çok haklı olsa da (cezaevi şartlarının acilen düzeltilmesi gibi), diğer bazılarının böyle tehditlerle sonuca ulaşması mümkün değil. Herhalde Öcalan, böyle hamleler yapıldı diye, halk deyişiyle “villaya çıkmayacak”! Öncelikle genç insanları ölüm orucuna yollayarak siyaset yapmanın çirkinliğinden söz edelim! “İnsan bedeni üzerinden siyaset yapılmaz” sözü tartışılmaz. Bakın Kürt yazar İbrahim Güçlü’nün açıkladığı mektupta bir baba neler yazmış: “BDP yöneticileri ‘talepleri talebimizdir’ diyor. O zaman neden Öcalan hiç açlık grevine gitmedi? Kardeşleri veya BDP’li siyasiler neden buna katılmıyor? Yürüyüşlerine katılmıyorum, çünkü Apo için orada bulunmuş sayacaklar.” Farklı düşünen aileler var mıdır? Kesinlikle. Ama o zaman her ölüm orucunda, her talep kabul mü edilecek? Hukukla ilişkileri deprem geçiren bir ülkede bunun sonu nereye tırmanır? Cezaevlerinde yaşama koşullarının iyileştirilmesi ve tecrit cezasının sona erdirilmesi, tabii ki vicdanı olan her insanın ortak dileği, onu ayrı tutuyorum. Veya Türkçe bilmeyene başka dilde savunma hakkı verme talebini... Ama anadilinde eğitim bu şekilde şantaj konusu yapılamaz.
Şimdi bu vesileyle gündeme tekrar “antre”lerini yapan “aydınlar”ımıza dönelim. Tabii kimse ölmesin, diyalog başlasın.. da, size ne oluyor? Sizlerin (aynen farklı sebeplerden MHP gibi!) bu ülkede yaşanan hiçbir zulüm hakkında ağzınızı açma hakkınız yok ki! 2010 referandumundan önce, “Evet oyu verenler bilsinler ki artık bu hükümeti hukuk önünde ‘sorgulanamaz’ konuma çıkaracaklar, güçler ayrılığının ölümünden sorumlu olacaklar” demiştik. Ee, peki ne oldu da uyanıverdiniz? Aklınız neredeydi, o ukala “yetmez ama evet” röportajlarında? Neredeydiniz, adım adım “hibrid” (melez) demokrasi diye yıllardır uyardığımız “ara” rejime geçilirken? Şimdi bakın ister Ergenekon, ister KCK sebep gösterilerek yazarlar hapiste çürüyor, Taksim başınıza yıkıldı, anıtlara çelenk koyma, Cumhuriyeti kutlama yasağı geldi (gerçi buna sevinmişsinizdir belki), Suriye savaşı kapıdan bakıyor, baro başkanları hukukun vefatından söz ediyorlar ve gücü ellerine geçirenler meydanı boş bulmanın dayanılmaz keyfini yaşıyorlar. Kimin sayesinde geldi bu başıboşluk? Tabii ki sizlerin! O nedenle biraz geri açılın. Çünkü artık inandırıcılığınız kalmadı. AKP iktidarının biber gazlarından, hukuk tanımazlığından sorumlu olanlar, artık kendi ayıplarıyla yüzleşmek durumundadır!
İnsanda biraz utanma olur. AB ile ilişkilerden 12 Eylül referandumunun sonuçlarına, laikliğin tehlikede olup olmadığından düşünceyi ifade etme özgürlüklerinin korunmasına kadar, iddia ettiği her şey yanlış çıkmış olanların artık yapabilecekleri tek şey, edepleriyle köşeye çekilip “Bizim devrimiz dolmuş, her dediğimiz hayat duvarına toslayıp paramparça oldu” demeleri. Ama onlar kanıtlanmış iflaslarında bile hâlâ medya maydanozluğu görevlerine devam etmek istiyorlar. Bu halkın artık kimsenin küstahlığını alttan alacak hali kalmadı! Şehitlerimizin acılarını paylaşmayan, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki çam deviren hukuksuzlukları görmezden gelen, 29 Ekim kutlamalarında yaşananlara hiçbir tepki veremeyen, hatta o kitlelere bıyık altından alay ederek bakmayı refleks haline getirenler, artık gündem dışıdırlar ve halkın içine çıkacak halleri kalmamışdır. Kendisini yurttaşlarından çok daha zeki sanan, milyonların Cumhuriyet ve Atatürkçülük bağlarıyla alay ederek küçülebilen “sahte aydınlara” bu ülkenin, özellikle bu dönemde, ihtiyacı yoktur. 10 Kasım’da yüreğiniz yetiyorsa Ankara’ya gelin de, yok saydığınız halkınızla tanışın! Günah çıkarmak için nereye gidecekseniz gidin, ama artık bu soytarılığa son verin. İstediğiniz kadar medyadaki paydaşlarınızla şov yapıp gündemi zorlayın, hiçbir deterjan lekelerinizi silemez...

Balyoz davasının kararlarının açıklanması yeni bitmiş... Saatlerdir bulunduğumuz salonda tarihi ve göz yaşartıcı sahneler yaşanıyor. Tüm komutanların yüzleri ailelerine ve arkadaşlarına dönmüş, metanetle sükûnet, sabır ve direnç sinyali verirken bir yandan da sloganlar atıyorlar, beraberce İstiklal Marşı söylüyorlar. Tuğgeneral Mustafa Erhan Pamuk’un eşi Ferda Pamuk var gücüyle haykırıyor: “Ben onurlu bir Türk subayının eşiyim, adalet artık iktidarın tekelinde, bizim vücudumuzu esir alabilirler ama Atatürkçü ruhumuzu asla. Zaten Türkiye açık bir cezaevi değil mi?” Sıralara bakıyorum, ağlayan genç kızlar, gözyaşlarını içlerine akıtan saygıdeğer subay eşleri, birbirlerine öpücük ve kalp işareti yollayanlar... Ardından, o intikam kokan kararları henüz dinlemiş olan komutanlar, kararlılıkla yumruk sıkıp herkesten sakin olmalarını istiyorlar. “Türkiye sizinle gurur duyuyor” şeklinde geliyor yanıt... Sonra da karşılıklı sloganlar yükseliyor: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” Gözlerim yaşarıyor. Bu anlar tarihimize utanç tablosu olarak kazınacak.
O gün orada, Sanatçılar Girişimi’ni de temsilen bulunan kişiyim (“Mor ve Ötesi”nden Harun Tekin’in de orada olduğunu asistanım bana sonradan söyleyecek). Oktay Ekşi ve Aykut Erdoğdu o gün gelen CHP vekillerinden. Onlar da “Barış” mitingi sebebiyle erkenden Kartal’a gittikleri için karar açıklanırken yoklar... Bir diğeri ise Ali Özgündüz. Basına içeride yaşadığımız üzücü, dramatik sahneleri ve hissettiklerimizi aktarmak ne yazık ki bizlere düşüyor. Türkiye’nin vicdanı ile beraber yüreğim sızlıyor. Bunlar belleğimize kazınan, birileri açısından yüz kızartıcı hatıralar artık...
Balyoz davası, toplumdan ve medyadan, “hapisteki gazeteciler ve yazarlar” konusunu gündeme taşıyan Ergenekon ve Odatv davaları kadar destek ve takip görmedi. Çünkü medya ve halk da ordu aleyhine yürütülen psikolojik savaştan nasiplerini almışlar! TSK’yi içeren bir davada, insanlar tutuklu sanıkları korumaya sanki korktular. Aslında burada TSK’nin son 15 yıla bakıp ciddi bir özeleştiri yapması lazım. Yobazlar, 2. Cumhuriyetçiler, emperyalizmin “medyokrasi” içine konuşlanmış kalemşörleri, tüm sinsi güçleriyle yıllardır TSK’yi hedef tahtası yapmış olarak açık bir “psikolojik savaş” yürütürken, kimin aklı neredeydi? Neden hiçbir sözlü karşı koyma, savunma, kontratak yapılmadı? Türkiye’de İmamlar Derneği, Kanarya Sevenler Derneği ve herkesin ağzına gelen her şeyi söyleme hakkı bulunduğu yıllarda, TSK’nin imajının yerle bir edilmesinin nasıl bir tezgâhın parçası olduğu, kimsenin aklına gelmedi mi? 15 kötü niyetli sözde gazetecinin imaj komplosuna kurban edildiklerini anlayamadı mı bu “Kurmay Subay”lar?
Bir insandan 15-20 yıl çalacak bir yargı kararına imza atabilmek için, adaletin son derece “emin” ve her kanıtın şüpheye mahal bırakmayacak netlikte elde olması lazım. Halbuki burada ancak 2. Dünya Savaşı’nı hatırlatacak toplu tutuklamalar, yargılamalar, cezalar var. Ama adaletin mantık ve vicdanı yok. Bu hesap tarihe kolay kolay verilemeyecek! Basit bir örnek: Deniz Kurmay Albay Ümit Metin, bir mübaşir aracılığıyla hâkime bir talep yollamış. Konu basit: “Ben zaten birebir aynı dijital verilerden ‘Amirallere Suikast Davası’ndan yargılanıyorum, bu davada da olmama gerek yok.” Ama mübaşir kaynağı belli bu kâğıdı geri getiriyor! “Kabul edemeyiz, imzasız” “İyi de ben 20 aydır imzasız bir dijital belge için yatmıyor muyum?” diyor Metin. Tabii yanıt verilemiyor!
Verilen kararları dinliyorum: “Darbeye teşebbüste..... ellerinde olmayan sebeplerden kast fiile ermediğinden...” diye devam ediyor hâkim. Düşünüyorum da, “Ne kabiliyetsiz orduymuş bu yahu” diyorum! Havada uçan sineği vurabilen jetler, süper komandolar, sürekli yüksek başarı nişanı alan komutanlar, dünyayı imrendiren bir disiplin ve... sonuç sıfıra sıfır, elde var sıfır! Onca yıl plan, hazırlık, zihni sinir proceleri, taktikler, hatta seminerler yapmışlar. Hatta son yıllarda Başbakan Yardımcısı’na suikast yapacakları bile gündeme taşınmış(!), ama tek bir mantar tabanca bile ateşleyemeden, tek bir olay çıkaramadan öyle felç olmuşçasına kalakalmışlar, en küçük hedeflerine doğru bile tek bir hamle yapamamışlar(!). Pardon! Ortada darbe yok. Teşebbüsü var deniyor, onun da tek bir fiili yok. Meğer bu ordu görevlerini çoktan ve henüz makamdayken kaybetmişmiş de kimseciklerin haberi olmamış desek, yeri değil midir?

Hafta sonum, Silivri zindanına atılmış aydınların durumuna tepki vermekle geçti. Cuma günü, CHP vekilleri ve aydınlarla beraber Çağlayan’a gittik ve tutsak gazetecilerin resimleri önünde Ayşenur Arslan’ın yaptığı konuşmadan sonra kalemlerimizi bıraktık. Bunun ardından Odatv davasını izledik. Soner Yalçın 14 kilo vermiş, ama kararlı ve umut doluydu. Hasretle sarıldık. Ertesi gün, CKM’de “Tuncay Özkan’ın 5. Tutsaklık Yılı” ile ilgili düzenlenen toplantıda konuşmalar yaptık, ardından Özkan’ın kitaplarını imzaladık. Günün hediyesi, bir gün önce davalarını izlediğimiz Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun serbest kalarak etkinliğe katılmalarıydı. Onlarla kucaklaşırken pek yakında bir gün “özgür”(?) dünyada, abileriyle de bunu yaşayabilecek miyiz sorusu geldi aklıma... Doğu Perinçek: 5 yıl. Tuncay Özkan: 5 yıl. Ergün Poyraz: 5 yıl. Mustafa Balbay: 4 yıl. Mehmet Haberal: 4 yıl. Fatih Hilmioğlu: 4 yıl. Hikmet Çiçek: 4 yıl. Soner Yalçın: 20 ay. Yalçın Küçük: 20 ay. Silivri’den cenaze olarak veya “ağır hasta” haliyle çıkan tutuklu sayısı ayrı bir acı konusu. Empati kurun; sizi 5 gün odaya hapsedip sevdiklerinizden ayırsam ne derdiniz?
Silivri’de yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, televizyon sahipleri dışında, onca asker, subay ve yüksek rütbeli general, hatta Genelkurmay Başkanı var. Açık konuşmak gerekirse, onlara karşı daha da büyük bir haksızlık yapılıyor. Gazetecilere, yazarlara, kolayca sahip çıkılırken TSK ile ilgili davalarda, tutarsızlık ve mantıksızlık ne kadar ortalıkta gezerse gezsin, sanki “askere sahip çıkmak riskli alan” olarak değerlendiriliyor ve insanlar bu konuya bulaşıcı hastalık varmış gibi mesafeli durmayı tercih ediyorlar. Bu sendrom “yalnız Nedim Şener ile Ahmet Şık’a sahip çıkalım” şeklinde ortada dolanmış yüzer-gezer medyacı tavrından çok da farklı değil! Bunun dışında konuşmamda yaptığım diğer bir hatırlatma şuydu: “Normal” bir hukuk devletinde, şayet “sanıklar” hakkında ortaya atılan delillerin uydurma olduğu ortaya çıkarsa, mahkeme iki şey yapar: Önce sanıkları serbest bırakır ve aklar, ardından “bu komployu tezgâhlayan çete hangisi” sorusunu gündemine alır, üstüne gider! Ülkemizde böyle bir gözleminiz olursa, lütfen bana da bildirin!
Ülkede medyanın yandaşlarını, hükümeti dinleseniz, ülkede “dindarlara” karşı büyük baskı var. Gerçeklere bakarsak, Atatürkçü kesim son çeyrek asırda öldürüldü, hapislere atıldı, çalıştığı kuruluşlardan kovuldu, saldırılara uğradı, demokratik haklarını hiçbir şekilde kullanamasın diye kıskaca alındı! Yani bedel ödeyen bir kesim var iken ortada, sürekli gözyaşları eşliğinde durumunu şikâyet edense bambaşka birileri! Merdan Yanardağ, yine Goebbels’in ünlü taktiğini hatırlattı: “Bir yalan ne kadar büyük olursa, o kadar çok inanan olur.” Odatv davasında, Yalçın Küçük o kendine has teatral sunumuyla yine 2-3 saat boyunca konuştu: “Burası suçsuzlar mahkemesi. Bize suçumuzu bulun. Cezamızı verin. Burada dezenformasyon var. Artık ortada ‘suç lokantaları-suç otelleri’ var. Engizisyonda da suç yoktu. Sizleri tenzih ediyorum: Kimin ne zaman tutuklanacağına veya serbest bırakılacağına, bir merkezi planlama ile karar veriliyor. Siz kendiniz karar verdiğinizi düşünüyorsunuz. Bizi affedin. Hukuk mantıktır, vicdandır. Benim Öcalan’ı yönettiğim söyleniyor. Bunu ciddiye alamazsınız. Bizler burada ‘Ancien Regime’, yani Atatürk döneminin eski Cumhuriyeti’nin rejimini savunmaktan yargılanıyoruz. Bu nedenle suç gerekli değil. Çünkü artık onlar benden sonra ‘Yeni Türkiye’ dediler. Biz Kemalist Cumhuriyetin sahipleriyiz, onu kimseye vermeyeceğiz. TÜBİTAK artık bir yobaz yatağıdır. Raporunda teknik olarak her şey görülmüş ama dil, bürokratik olarak yazılmış. İhbarlar yapılıyor. Ardından ‘bu adama suç bulun’ diye emir geliyor. O da bulunuyor: ‘İzinsiz toplantı yapmak’ (!). Sayenizde Ertuğrul Özkök bile ‘seviyorum o çılgını’ diyor hakkımda! Artık erkeklerin bile ilanı aşk ettiği adam olmuşum!”
Sonunda “tadımlık” bir Özkök esprisi verdiğim Yalçın Küçük savunması, aslında Cem Yılmaz’a taş çıkaracak müthiş incelikli, nüktedan öğelerle dolup taşıyor. Eminim ileride, onları yalnız mizah adına analiz eden kitaplar bile çıkacak. Oradan okursunuz, ama tabii Küçük’e has ses vurgularını da ihmal etmemeli! Mesela “L’Etat, c’est moi” (Devlet benim) diye haykırdığında! Tabii o acı gülümsemeli günlere varabilmemiz için, önce her açıdan her gün yeni insani dramlar yaşadığımız bu çirkin tabloyu geride bırakmamız gerek.

Kırmızı Çizgiler Morarınca!
Bir itirafta bulunayım mı size? Çok pis bir dönemde yaşıyoruz. Mesela 20. yüzyılda doğup 2002 sonbaharına kadar ölüp giden vatandaşlarımızı kıskanabileceğimizi düşünüyorum. Şu içinden geçtiğimiz rezilliklerin hiçbirini yaşamadan çekip gittiler. Bizler ise Cumhuriyete yaşatılan bu Çin işkencesini bizzat çekmeye mecbur kalarak her gün yeniden ölüyoruz.
Eskiden Türkiye Cumhuriyeti’nin “kırmızı çizgileri” vardı. Sonra özel televizyonlarla beraber demokratik maraton tartışmalar geldi. 15 yıla sığdırılan belki yüz bin saat beyin yıkamayla, o kırmızı çizgiler önce sarardı, ardından da “morardı”. Sözde demokrasi adına yapılan bu saldırılar sonucunda kitlelerin, özellikle gençlerin gözünde ve Türkiye siyasi yapısında Atatürk tutkalı sulandırılarak çözülünce ülke yörüngesinden çıktı. Var mı aksini iddia edebilen?
Bakın, hâlâ doymadılar sistematik tahrifata... Malum kontrol altındaki gazetelerden Radikal’de, çıkacak bir kitabın yorumu üzerinden iştahla peydahlanan “Atatürk Malatyalıymış” saçmalığı, sanki ciddi bir çıkışmış gibi medyada yer bulurken, buna bir de Başbakan’ın göbekten saldırısı eklendi. Kadıköy-Kartal metrosunu açarken akıl almaz bir mantıkla Atatürk’ü hedef alan Erdoğan, şaka gibi “Neyi ördün? Hiçbir şey örmüş filan değilsin. Şimdi demir ağlarla biz örüyoruz” diyerek anakronizmin dik âlâsı bir Ata’yla yarıştırmaya girmeye kalktı... Oradaki AKP’liler bile buna “One minute!” demeyi akıllarına getirmiş olabilirler, bilemiyorum!
Hükümet, BDP-PKK arasındaki medyaya taşan açık flörtten rahatsız olmuş. Yalnız onlar değil bu duyguyu hisseden tabii. İyi de bu “acaip” ilişkileri en net şekilde başlatan zaten siz değil miydiniz “açılım” politikanızla? Bir doktora danışın. Dokularda ağır “dejeneresans” başladıktan sonra olan biteni kontrol edemezsiniz! Siz değil miydiniz “irtica”yı tehlike olmaktan çıkaran? Neye şaşırıyorsunuz? Biriniz “irtica artık mubah” derse, diğeri de “bölücülük=demokrasi” diyebilir!
Y-CHP’yi gerçekten takip edemiyorum. Onlar da bu “morarmış çizgiler”(!) konusunda, bir gün öyle, bir gün böyleler! Mesela, yaşanan PKK terörü ve sonuçlarını acilen tartışmak üzere parlamentoyu toplama çabaları tabii ki doğruydu. Ama bunu tersten dengeleyecek onca başka tartışmaya da şahit olduk. İşte AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “Birkaç Mehmet öldü diye parlamento toplanmaz” sözleri böyle bir gündemde patladı. Eşzamanlı bir diğer provokasyon olan “Benim biber gazım doğaldır, zararsızdır” safsatasını, bu “silaha” çocuklarını kurban vermiş ailelerle alay edercesine ortaya koyan İçişleri Bakanı ile yarışırcasına! Bu ağır cümlenin şehit ailelerinde hangi yıkımlara neden olduğu ortaya dökülmeli. Ama en azından, bu gelişmelerden sonra şehit ve hatta asker ailelerinin artık “vatan uğruna şehit olmak” kavramından giderek uzaklaştıklarını söyleyebilirim! Çünkü artık “Ne uğruna şehit oluyoruz” sorusunun yanıtı çok absürd hisler uyandırıyordur askerde! MHP ise her zamanki gibi, kritik bir noktada kendi ideolojisiyle ters düşmesine rağmen yine AKP’nin izinden gitti ve bu Meclis buluşmasını pas geçti. Onların da kafaları hemen karışıveriyor!
“PKK Aygün’ü kaçırdı” haberi bu gündemin ortasına düştü. İlk reaksiyonum twitter’da şu oldu: “Bence bırakırlar yakında. Sansasyon ve propaganda havası var.” 48 saat sonra Aygün serbest kalınca haklı çıkmama şaşırmadan sevindim. Kaçırılan, PKK’ye doğrudan muhalif milliyetçi, ulusalcı bir siyasi veya gazeteci değildi. Doğal olarak çok duman yükseldi. Duyulan çeşitli şüpheler ve gösterilen tepkiler ne kadar haklıydı, bilemeyiz. Ama diyelim ki Y-CHP yeniden “dizayn” edilirken, bu vesile sonucu partide ve medyada Aygün’ün adının abartılı olarak öne çıkarılması, “Bu kafatasçı ulusalcılarla bu parti bir yere varamaz” söyleminin ortalıkta sorumsuzca dillendirilmesi, yurtdışında da “CHP köklerini sarsan” vekilin adının yankılanması, ABD’yi mest etmiştir! Aygün’ün partinin kökleriyle başından beri uyumsuz, her tarafa çekilebilecek demeçlerinin verdiği zarar ise nasıl nötralize edilecek diye Genel Merkez günlerce dokuz doğurdu.
Moraran kırmızı çizgilerden söz ediyorduk, değil mi? AB üyeliği diye mi girişmiştik ülkemizin kökünü sarsma işlemlerine? Geçen hafta yapılan son bir araştırmada gördük ki, halkın AB’ye inanan “kısmı” yüzde17’ye inmiş! Bu oranlar 2000’lerin ortasında zirve yaparken bu ilişkiye sıfır şans tanımış bir yazar olarak, içim burkuldu resmen. Sonu malum bir tezgâh uğruna değer miydi koca Cumhuriyeti yok edecek oyunlara göz yummak?

Altın Kızlar, Laiklik ve Siyaset
Aslı ve Gamze’nin o muhteşem yarışını, ekrandan “canlı” izleme şansına erişen şanslı milyonlardan biriyim. Hatta 114 bin Twitter takipçimi de dikkatle uyarmayı ihmal etmedikten sonra, gönül rahatlığıyla... Onlar adına o 3-4 dakika boyunca avazım çıktığı kadar bağırıp çağırdım. Son çizgiyi beraber aştıklarında sonsuz mutlu olup, gözyaşlarımın süzülüşünü zevkle hissettim. Hemen şu tweet’i attım: “İşte Atatürkçü Türkiye’nin gururları, Aslı ve Gamze, Türkiye’yi ağlattınız, daha güzel bir an seyredildi mi olimpik spor tarihimizde?” Tabii buna alkışların yanı sıra tahmin edeceğiniz tepkiler yağmaya başladı. “Ne alakası var Atatürk’le, buna da mı siyaset karıştırıyorsunuz? Ata’yı malzeme mi yapıyorsunuz” vs... Ertesi gün Milliyet “Ata’nın Kızları” manşetini atarken, pazar günü de Zeynep Oral’dan “Yaşasın Atatürk’ün Kızları” başlıklı harika yazı geldi!
O zafer günü Twitter’da bu bağlantıyı reddedenlere, tahmin edeceğiniz yanıtları üşenmeden verdim. Aslında kimse bu büyük başarının direkt olarak Atatürk aydınlanmasıyla ilişkisini göremeyecek kadar kör veya aptal olamazdı. Hadi diyelim ilk anda akıllarına gelmese bile, bu gerçekle yüzleşememenin acı bir sonucuydu. “Atatürk devrimleriyle Türk kadınını özgürleştirip, spora, sanata, çağdaş yaşama, siyasete, dansa, güzellik yarışmalarına yöneltmese, bu yaşanabilir miydi?” tweet’ime tabii ki pek ciddi yanıtlar verilemezdi... Sevgili atletlerimizin başarısı, diğer kadınlarımızın da farklı branşlarda mükemmel performanslarıyla geldi; hiçbirinin hakkı kalmasın. Gümüş tekvandocu Nur Tatar, Neslihan’lı, Nazlı’lı voleybol milli takımımız, süperstar Birsel Vardarlı’lı ve karizmatik Işıl’lı muhteşem basket takımımız; yüksek atlamacı Burcu Ayhan, koşucu Nevin Yanıt, adı sütuna sığmayan onca kadın sporcumuz, bu sene gönüllerde başı çektiler. Her biri, bu ülkedeki akıl almaz “kapanma ve kapatma” yönündeki baskılara rağmen, ülkelerini temsil etmenin sanatla beraber dünyanın en saygın yollarından birini seçerek sporcu oldular. Daha önce de Süreyya Ayhan’la tattığımız o gururu en güzel şekilde iki hafta boyunca bizlere her gün ekranda yaşattılar. Onlar çağdaş yaşamı seçen Atatürk’ün kızlarıydı. “Ne alakası var” diye soran kimi inatçı insanlara bir sorum daha var: Malezya, İran veya Suudi Arabistanlı kızlar, Aslı ve Gamze’nin bu ülkeye yaşattıkları sevinci, kendi ülkelerine yaşatabilirler miydi? Vakit gazetesi sitesinde atletlerimizin omuz ve kollarını mozaikleyerek verdiği zaman, bu zaferi, kahramanlarını aşağılamış olmuyor muydu? Veya ülkeleri adına mutlu olarak bu sahneleri ve kutlamaları izleyen türbanlı kızlarımız, içlerinde bir burukluk hissetmediler mi? “Biz neden bu sevinçleri hiçbir zaman yaşayıp, sevenlerimize de yaşatamayacağız?” diye bir soru geldi mi akıllarına? Sayın Başbakan TRT’de canlı olarak Aslı ve Gamze’yi tebrik ederken “Peki, biz de bir şeyler başarıp bu tebrik ve ödülleri alamaz mıydık?” diye düşünmediler mi? Belki, kim bilir... Atletizm, basket, jimnastik, buz pateni, tenis... Kimi sapkın beyinlere göre “oralarını buralarını açtıkları” sporları kızlarımız nasıl yapabileceklerdi ki? “Laiklik ne işe yarar ki; yenir mi, içilir mi?” diye soran küstahların yüzüne çarpılan yanıttır, kız sporcularımızın başarıları! Atatürk’ün yarattığı “özgür, çağdaş, evrensel Türk kızı” profilinin doğrudan bir sonucudur. Sayelerinde 80 milyon, güreş veya halter yerine bambaşka sporların tadını alabilmiştir.
Bir de madalyonun arka yüzü var: Ekranda “Dualarınız sayesinde madalya aldık” diyen sevgili atletlerimize sorarım: Allah hiç Londra’da taraf(!) tutabilir mi? Dua ile başarı gelebiliyorsa, o zaman takımı da imam hatipliler arasından seçselerdi! Sporda başarı bilimsellikle gelir. Tanrı ne Türk, ne Fenerli ne de Cimbomludur. “Sayenizde başarılı olduk Sn. Başbakanım” sözünün hemen ardından “Çocuklarınızı spora yollamaktan korkmayın!” diyen atletlerimize sorarım: 4+4+4 dayatmasıyla, spor liselerinin değil, imam hatiplerin önünün ısrarla açılmasıyla, bu hükümet, gençleri dediği gibi “dindar-kindar” mecralara mı çekmeye çalışıyor, yoksa spora ve evrensel, çağdaş dünyaya mı?
Yaşam tarzı, yol ayrımı gençlerimizin önünde durmaktadır: Başta kız sporcularımızın başarılarını baz alarak, ülkeyi bir spor cennetine çevirerek, yurdun her yerinde kızlı erkekli sporcularımızın bu başarıları katlayarak sürdürmeleri hedefinin aktif bir parçası olmak istiyor musunuz? Yaşamınız, yanıtınıza göre şekillenecek... Bugün sevgili Tuncay Özkan’ın doğum günü, bilmem anlatabildim mi!?

Ordu, Teröre Yem Edilirken
Pazar günü yine kara haberle uyandık. Hakkâri’de 8 şehit, onca yaralı... Yine kahrolacak onlarca ev, hane, anne-baba, eş, kardeş, dost. Buna benzer köşe yazılarına dudak büken ve “şehit edebiyatı yapmış” diye terbiyesizleşen tipler var ortalıkta maalesef. Onlar için, bir ‘café’de her zamanki gibi gerçeği ıskalayacak ilginç patavatsızlıklarını kurgulamak her şeyden daha önemli. Ülkesini, vatanını sevmek, korumak ya da uğruna ölmek, bu zavallılar için “demode”, “statükocu” fikirler! Onların bu ukalalıklarını huzur içinde orta yere bırakabilmeleri için ölenlerse gözlerinde olsa olsa birer talihsiz enayi oluyor herhalde(!). Bizler içinse ortaçağdan kalma ırk, mezhep, aidiyet saçmalıkları yüzünden yaratılan bu kavgada verdiğimiz şehitler yüreğimizin dinmez acısı. Şimdi ömür boyu kendine gelemeyecek bu şehit aileleriyle “empati” kurmamak mümkün mü? Şu anda yakarışlar ve dualar arasında yaşama isyan eden o yurttaşların acısını yüreğinde hissetmeyen, ya beyinsizdir ya hissiz bir yılandır. Allah kaybettiğimiz tüm askerlerimiz ve vatandaşlarımıza rahmet eylesin, ailelerine sabır versin.Gelelim madalyonun diğer yüzüne: En değerli subayları, erleri alçakça şehit edilen bu ordu, neler yaşıyor? Bir futbol takımı yöneticileri, kendi teknik heyetini ve 8 futbolcusunu ortada belli belirsiz, kanıtlanamayan iddialarla hapse attırırsa, o yıl ligde başarılı olabilir mi? İşte teröre karşı TSK’nin durumu aynen budur. Hükümet, kendi ordusunun kolunu kanadını kırmış, moralini toptan sıfırlamıştır. Son beş yılda sıfırdan üretilen senaryolarla çökertilmiş TSK’nin, artık komutanlarının neredeyse yarısı hapiste, diğer yarısı “potansiyel davalı” iken terörle nasıl mücadele edebileceğini bana anlatır mısınız? Son YAŞ kararlarıyla da çivi sonuna kadar tabuta gömülürcesine, yeniden 40’ı tutuklu 56 general ve amiral emekliye sevk edildi; ömrünü Türkiye’ye adamış komutanlar, artık birer “sivil” olarak, 1 Eylül’de Hasdal’dan Silivri’ye yollanacaklarmış... Akıl var, mantık var. Bu ortamda disiplin, kurmay subaylık, taktik kalabilir mi? TSK Silivri’de resmen rehin kalmışken terör alıp başını yürüdü. Özellikle son 2-3 yılda, “açılım”, bir “Zihni Sinir Procesi” olarak öne sürüldükten sonra, şehit sayısı akıl almaz bir şekilde patlama yaptı. Etrafta atıp tutanlar, biraz gerçeklere baksın: Terör 9-10 sene kadar önce nasıl durma noktasına gelmişti ve ardından bu hükümet döneminde nasıl sistematik olarak artmaya başladı? Şimdi bu lafı duyunca, hemen “Vay efendim, sen Güneydoğu sorununu orduya mı havale ettin? Demek yaşanan süreçten hiçbir şey anlamamışsın” diye ortaya çıkan aynı entel dantel gruplar olacak. Pardonnn? Ne zannettiniz? “Kürt sorununu çözmek” tek yanlı olarak ırkçı terör katliamlarını izlemekten ibaret mi olacaktı? Masa başı çözüm arayışlarına geçtiyseniz, o zaman bu kahpe katliamlar ne oluyor? Ben bu süreçte neden hâlâ sürekli şehit verdiğimizi analiz etme hakkımı kullanıyorum: Teorik siyasi çözüm salataları bol karışık soslara bandırıldıkça, nasıl oluyor da bu hain saldırılar azalacağına artıyor ve maalesef nasıl kara hedeflerine ulaşıyor? Bir acı tespittir bu. Bir ordu, hele TSK gibi köklü bir geçmişe ve bir ulusal kahramana dayalı bir kurumsa, bir bütündür. Dallarına, gövdesine aldığı saldırılar, tamamını etkiler. Üst üste açılan ve kamuoyu vicdanında hiçbir inandırıcılığa ulaşamayan davalarla, TSK’nin bağışıklık sistemi iflas ettirilmiştir. Bugün terörist başına ev hapsi ve hatta özgürlük dileyenler ortada cirit atarken vatan için gövdesini siper eden kahraman askerler, terörist yerine konmuştur. Bu mücadelenin artık askerin gözünde pek inandırıcılığı kalmamıştır. Böyle bir ortamda ordunun geleceğe, hatta önündeki riskli saatlere güvenle bakması mümkün değildir. Ayrıca bu toplum, siyasilerinin 60 yıldır işledikleri tüm suçları unutup, işin kolayına kaçıp, her basiretsizliğini TSK’ye yüklemeyi tercih etmiştir. Uzun lafın kısası, maddi manevi olarak anlaşılmaz gerekçelerle çökertilmiş, günah keçisi ilan edilmiş ordu, terörle ancak bu kadar mücadele eder! İşin daha da trajikomiği, TSK’ye “senin konuşma hakkın da yok” denildiği için hakkındaki iddialara yanıt dahi verememiştir: Sonuç olarak, ordu, ülkeyle beraber teröre yem edilmiştir: Bu yaşananların üstüne, Türkiye içeride şehitlerini sayarken bir de bu yarı bitkisel hayat ortamında, hâlâ ABD emriyle Suriye’ye girmeye çalışıyor! Allah siyasilerimize akıl fikir, milletimize de sabır ve tevekkül versin!

Hidrojen Toplumu!
Dünya toplumlarında bir benzerini hatırlamıyorum, yaşadığımız sürecin. Dışarıdan gelip bizleri gözlemleyen bir yabancı, ister Ankara-İstanbul’a, ister tatil beldelerimize, ister diğer kentlerimize baktığında her şeyin sorunsuz, normal göründüğü bir genel yapı tespit eder. “Yani sürekli Türk-Kürt sorunu, laik-antilaik tartışması, Alevi-Sünni kavgaları yaşayan ülke gerçekten bu mu” diye kendi kendine sorar. Teori ve pratiğin birbirinden bu kadar uzak durduğu ülke zor bulunur. Bu nedenle biraz diğer bilimlere, mesela kimyaya göz atsak, belki hidrojen gazıyla kıyaslayabiliriz toplumumuzun şu andaki yapısını: Sıkıştırılmış, sakin, durağan ama her an patlamaya hazır!
Malatya’nın Doğanşehir ilçesinin Sürgü beldesinde yaşanan tatsız gerginlik ve linç girişimi ister istemez akıllara Sivas katliamını getirdi. Yine kavgalar, tekbirler, tehditler ve bu sefer jandarmanın durdurabildiği bir yarım kalmış girişim... Yargıtay’ın Diyanet İşleri’ne dayanarak verdiği “Cami ve mescit dışındaki yerlerin ibadethane olarak kabul edilmesi mümkün değildir” kararının Anadolu’da en beklenmedik an ve noktalarda bu gerginliği tırmandıracak olması gerçeği görmezden gelinebilir mi? Maalesef konu “türban” olunca sevgi, hoşgörü ve tüm diğer uzlaşmacı tanımlamaları sıralayan iktidar ve ‘medyokrasi’si, konu başka bir mezhebin veya farklı yaşam tarzlarının hakları olduğunda, birden şahin kesilip acımasız ve sivri pençeli kimliğini ortaya çıkarıveriyor! AKP’nin büyük manevra başarılarıyla resmen kanırta kanırta toplumu ayrıştırma, bölme, provoke etme siyasetleriyle ülke için gerildikçe geriliyor. Toplumun her kesimi; laikler, kadınlar,
Aleviler, Kürtler, aydınlar, öğrenciler, memurlar, bu provokasyonlardan nasiplerini sırayla, bol bol alıyorlar. Suriye ile ilişkili olarak ABD’nin net ve somut talepleriyle taşeron komşu-savaşçı konumuna itilmiş olmamız ve her an sınırlardan kötü haberler bekleniyor olması da işin başka bir korkunç boyutu. Tabii bir iktidarın ülkeyi “sıkıştırılmış hidrojen” yapısına getirmesinin kendisine ne kazandırdığı da merak konusu olabilir: “Vallahi biz de tam bilemiyoruz, ama zaten onlar kendi aralarında o kadar parçalı bohça durumundalar ki biz bu siyasetleri sürdürerek nasıl olsa hep kazanıyoruz” diyerek kendilerine göre bir izahat getirebilirler(!).
Sivil toplum kuruluşlarının “ileri demokrasi” tarafından köşeye sıkıştırılmış olması, ana muhalefet partisinin bitmez tükenmez “vitrine hangi liberalleri çıkartsak da parlatsak” arayışları arasında alıştığımız ağır çekim hareket(sizlik)leri, AKP’ye sonsuz bir eylem özgürlüğü getirmiş durumda. Arada bir hidrojen sızmasından yaşanan küçük patlamaları saymazsak muhalefet, bölük pörçük basın açıklamaları, polisle sağda solda gaz ve cop dalaşları ve bol bol homurdanmayla yetiniyor. Tabii buna eklenecek bir diğer gerçek, sanal dünya, yani e-mail gönderimleri, Twitter ve Facebook’ta yaşanan kavga-gürültüler. Burası da başka bir âlem! Hükümetin tehdit ve baskılarından şimdilik bir nebze kaçabilmiş olan “Hidrojen Toplum” un üyeleri, burada fikirlerini ortaya dökmenin ötesinde birbirlerini yemekle meşguller. Hadi toplumun özellikle eğitimi sorunlu kesiminin bu alanı bir küfür ve kompleks kusması olarak görüyor olmasını bir kenara bırakın. Bunun da ötesinde nereye patlayacağını bilemeyen insanlar, “suçlu” deşecek fırsat kolluyorlar. Geçen akşam Twitter’da olimpiyatlar hakkında bir görüş belirtmişken, birden baktım bana alakasız saldırılar gelmeye başladı. Meğer Malatya krizi patlak vermiş! O saniyede bundan haberi olmayan ben, neden olan bitene tepki vermiyormuşum, sanatçılar duyarlı olmaz mıymış, ben bıçaklandığımda ne hissetmişim diye uzayıp giden eleştiriler... Bu arada, o anda ne haber kanallarında, ne gazetelerde konuyla ilgili tık yok! “Hidrojen Toplum” o kadar sıkışmış ki o anda Malatya’yı tam anlayamasa bile neredeyse olan bitenden beni sorumlu tutacak! Sanki ben Tanrı’nın temsilcisiyim de yurtta olan her vukuat anında bana ulaşıyor, benim de ‘içişleri muhalefet bakanı’ olarak anında tepki vermem lazım!
İşte10 yıllık AKP iktidarı sonunda böyle bir “Hidrojen Toplum” oluverdik. Görüntüde sütliman, hiçbir şeyden şikâyeti olmayan, mitinglere uzak, Ergenekon’dan Balyoz’a süregelen siyasi davaların acımasız absürdlüğüne bile alışabilmiş, resmen uyuşturulmuş, bir halk. Ve bu büyük emeklerle(!) elde edilmiş pasifliği sonuna kadar sömüren bir iktidar...
Nereye kadar?

Kayalıklara vuran dalgaları dinlerken ülkemde olup bitenleri gözden geçiriyorum. Türkiye’de yaşam nabzına bakılırsa, her şey normal sürüyor. İşler herkes için en güzel rutininde, tatil planları, sahurlar-iftarlar, transfer dedikoduları... Mutlu bir Türkiye! Bir de bu Cumhuriyet’te yaşayıp ölmüş her vatandaşı mezarından dehşetle kaldıracak diğer gelişmeler dizisi var, her gün yeni halkalar eklenen... Zannediyorsunuz ki, “İnsaf artık, bunu da yaptılar ha!” diye nara atacaksanız ve sonra bu saçma yuvarlanma sona erecek, kâbustan uyanacaksınız... Ne gezer? İktidar için “yaptıkları, yapmaya hazırlandıkları hamlelerin yalnız provası” niteliğinde!
“Kadınları fişlemek” ve mahrem cinsel yaşamlarına dair akıl almaz densiz sorular sormak, AKP’nin kafayı seksle bozmuş olmasının yeni bir kanıtı olmanın ötesinde, 1930’ların Almanyası’nı artık doğrudan hatırlatması açısından vurucu bir gelişme. (Yoksa o standart soruları daha da geliştirip, tercih edilen pozisyonların Yargıtay içtihatlarına uyumlu olup olmadığı da yemin karşılığı öğrenilebilir ya da erkek partnerlerin adları ve birleşme tarih/saatleri de istenebilirdi!)
Peki Türkiye bu işkenceden nasıl kurtulacak? Hücrelerine sızan ve demokrasinin saflığını ve akılsız iyi niyetini dolandırarak emeline ulaşmış bu tahammülsüz yapıdan bir çıkış var mı? Mesela, eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, örnek demokrat Vural Savaş bile, iki yıl kadar önce “Türkiye artık anti-demokratik şekilde yargı yapısına sızan ve Cumhuriyet’i bitirecek bir yapıya geri dönülmez bir şekilde teslim oldu” diyerek bu mücadele arenasındaki fiili çabalarına nokta koydu. Geçen haftaki yazımda da AKP’nin artık laikliği anayasadan basın özgürlüğü ile birlikte kaldırmakta olduğunu hatırlatan bir ikazı kaleme almıştım. CHP Kurultayı’nı yaşadığımız gün, iki konuşması arasında Kılıçdaroğlu yanıma oturunca ikazlarımı sözlü olarak da nazikçe kendisine ilettim. “CHP Anayasa Komisyonu’nu derhal terk edip büyük bir uluslararası basın toplantısı yapıp tuzağın gerçek yüzünü açıklamalı” dedim. “Merak etmeyin Bedri Bey, biz izin vermeyiz, henüz bunların sırası değil” dedi. İkna olmadım. Yaptığım kurultay konuşmasında CHP’nin üzerine gökdelen yıkılırken kendini şemsiye ile korumaya çalıştığını, bu seferki değişikliğin 4+4+4’ü bile sollayıp nihai darbeyi indireceğini vurguladım. Konuşma süreme sığdıramadığım cümlem şuydu: “İnönü bugün yaşasa, 128. yaşını kutlardı. Belki tekerlekli iskemlede görürdük kendisini ama yine de bu ortamda haftada dört mitingle AKP yapısına nefes aldırmazdı!”
CHP, bugün o tepki reflekslerini ve dinamizmini gösteremiyor. Peki son kurultayda seçilen Parti Meclisi dertlere deva olabilir mi? Kılıçdaroğlu’nun “çarşaf liste” yolunu benimsemesi, her ne kadar olumlu bir gelişme olsa da, önce 92, ardından da 52 kişilik bir blok liste çıkarılması, delegelere olan güvenin pek yerinde olmadığını kanıtlıyor. O liste 92’de kalsa ve ikinci dar liste çıkmasaydı, daha çok delinirdi veya Başkan yalnız 20 kişilik bir liste çıkarıp üstü için “CHP”ye güvenebilirdi!
Şimdi bugünün olağandışı şartlarında ülkeyi sırtlayacak tek yapı olan CHP’nin seçilen PM listesine bakıyorum: Çok zorlarsam, hepsi birbirinden değerli isimlerin, kamuoyunun gözünde laiklik ve Atatürkçülük hassasiyetleri yakından bilinenleri en fazla 7-8 kişi. CHP, şayet “artık hiçbir şey fayda etmez” diye düşünüyorsa, bu sefer gerçekten “Niye partiyi devraldınız” sorusunu; yok, CHP hâlâ mücadeleyi sürdürmeyi önemli buluyorsa, “Çıkarabileceğiniz, günün şartlarına en uygun kadro bu muydu” sorusunu gündeme getirmek istiyorum.
Kılıçdaroğlu’nun kadro seçme kriterlerinin dayanağı şu: AKP’ye karşı, ona muhtaç bırakılmış kitlelerin oyunu almak için çok önemli liberal ekonomik tercihlere imza atabilecek ve geçmişin statükoculuğuyla tepki çekmeyecek bir kadro kurma inancı. Halbuki bugünün Aydınlanma ve Ortaçağ kapışmasının iki başlı çelişkisini anlamadan Türkiye’de siyaset yapılmaz: Bu ülkede oylar, salt ekonomik tercihlerle verilmez ve ekonomik önerilerle geri kazanılamaz. Bu sade gerçeği algılayamamış şahıslar, siyasete girdikleri zaman, olsa olsa ülkeye de, partiye de zaman kaybettirirler. Bu nedenlerle CHP’nin yeni kadrosu, artık kendi gerçeği ile hemen tanışmalı ve anayasaya yapılmak istenen darbeye karşı çekilerek tavır almalıdır.Yoksa yaşanacak yeni çöküşlerin ardından kimse, “Bu kadarını da beklemiyorduk” demeye kalkmasın! Her biri sırasını bekliyor, hepsi bundan ibaret...

Hangisinden ve nereden başlasam bilemiyorum. “Avusturya Lisesi’nin Nazlıcan Özkan’a Yaşattıkları” başlıklı makaleme o kadar çok destek ve tepki geldi ki, tamamını okuyabilmeniz için kitap yazılır! Bu nedenle en azından hangi kapsama alanında sözler sarfedildiğini aktarmak istedim.
Öncelikle şunu belirteyim: Bu konu her ne kadar defalarca medyada işlenmiş olsa da demek ki bu sütunda çıkan bir yazı çok daha etkili oluyor ve o kurumun içinde şimşekler çakabiliyor. Bu yalnızca bir tespit! İşe lise adına, 2010 yılına kadar lisenin müdürlüğünü yapmakta olan Franz Kangler’in iletisinden başlayayım. Herr Kangler, bana ağır sitemlerde bulunan diğer bazı AL’liler (Avusturya Lisesi) gibi, önce neden her iki tarafla konuşmadığımı soruyor. Aslında mühim olan bu görüşlerin de duyulması. Çünkü ortada net bir mağdur var. Sonuçta tahminlerimde yanılmamışım. Yazı çıktıktan sonra hatırlattığım iddiaların hiçbirine net bir ret yanıtı verilemediği gibi, bana ulaşan birçok destekleyici bilgi ve anekdot da AL’nin bu konudaki zayıf yapısını gözler önüne seriyor. Kangler şunları söylüyor: “Nazlıcan’ın bir güzel sanatlar lisesine geçmek istediğini öğrendiğimizde, kendisini bundan vazgeçirmeye çalıştık. Bu konuyla ilgili olarak annesine birçok kez telefonla ulaşmaya çalıştık ancak aile yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle telefonlarını açmadı.” Bu sav, Nazlıcan ve annesi Arzu Durukan tarafından reddediliyor: “Yeryüzünde çocuğunun eğitimini aksatmak isteyecek, yarım kalmasını sağlayacak anne var mıdır bilemiyorum, ama ben o anne değilim. Okul kızımı taciz edince, ben de müdüre hanımla görüşmeye gittim. Bana ‘Çok haklısınız, bu Avusturyalı öğretmenler, ülkelerinin dağ köylerinden gelip Boğaz’da yaşamaya başlayınca, bizim çocuklarımızı beğenmiyorlar ve eziyet ediyorlar. Biz oralarda öğretmenlik yapsak, onların çocuklarına Nazlıcan’a yapılan muameleyi yaptırırlar mı? Anında kapıya koyarlar. Ama yapabileceğimiz bir şey yok, Nazlıcan’ı istemiyorlar’ dedi. Ben de ‘Ruh sağlığı nedeniyle o zaman daha fazla kalmasın’ dedim.”
Burada bir parantez açalım: Mesela Bekir Coşkun isteyerek mi çıktı gazetesinden? Tufan Türenç, kendi arzusu ile mi yazılarına “ara verdi”? Bunlara inanıp La Fonten’i çok seviyorsanız, ekleyecek söz olmaz. Bunlara inanmıyorsanız da o zaman Nazlıcan ve ailesinin başına gelenleri “belki” görürsünüz! Nazlıcan ise, okulun 2010 Ağustos’unda ilk haber çıktığında, savunmasında afallayıp yaşananları kabul ettiğini, daha sonraları kendi kendilerini yalanladıklarını hiç düşünemediklerini söylüyor. Ayrıca Kangler’in, “Nazi tavrı” olarak gördüğüm olaylara yanıt verirken, “1953 doğumlu öğretmenler hakkında” (!) bu lafların söylenmesini eleştirmesini aciz ve komik bir savunma olarak görüyor. Haksız mı? Öncelikle birilerinin acilen AL’lilerin, 2012’de bu dünyada hâlâ Kemalistler de Naziler de olduğunu kulaklarına fısıldaması gerek!!
Benzer savlarla, mezun oldukları liseyi bu işin ortasında savunmaya kalkışanlara da bir yere kadar saygı duyuyorum. Ama onlar da bazen mantıklarını kaybediyorlar: Ayda Zorbozan gibi! “Sanmayın ki dünyada en acı olay, Nazlıcan’ın başına gelmiştir. Nice arkadaşlarım okurken ailelerini kaybetmiş... ve Nazlıcan gibi çarşamba günleri de ailelerini görememiştir.” İnsaf artık! Bu mudur okulun seviyesi? AL’liler Derneği Başkanı Nurhan Azizoğlu, Nazlıcan’ın sanki durup dururken kendi arzusuyla ayrıldığını savunurken, bir diğer AL’li, M.Mert Halepli, Nazlıcan’ı suçladıktan sonra bile matematik öğretmeni ile ilgili, kendi başına gelen benzer travmaları aktarmaktan geri kalamıyor!
Size bir itirafta bulunayım mi? Bu olay vesilesiyle bana yollananlar arasında bırakın Nazlıcan’a hak vermeyi, kendi örneklerinden yola çıkarak AL’yi topa tutanlar herhalde çoğunlukta! Basında, Yeni Şafak’tan Salih Tuna da bana destek verirken, AL camiasından Murat Baktır gibi bazıları isim vermiş: “Belki de anne babalarımızın güvenlerini sömürdüler. Hatırladıklarım, özel sınavlardan geçerek seçilmiş onca arkadaşımın o okulda yok olması. Öğrenimlerini başka yerlerde geçirmeleri ve vakit kaybetmelerini takiple geçti. (Kayıp gençlik)”. Okulla davalı olanlar, adını kullandırmadan inanılmaz şikâyetlerini detaylarıyla aktaranlar da cabası. Gerçek demokrat dostum Cüneyt Yüksel ise, okulun mezunlarına sesleniyor: “Var mısınız gerçeklerin ortaya çıkması için bu işin üzerine gitmeye?”
Keşke AL’den birkaç kişi de bu kâbusun bir paralel evren kayması olduğunu, bunların yaşanmadığını, kızımızın mağdur edilmediğini, eşyalarının pencerelerden atılmadığını, uzaklaştırılmasının yalnış anlama olduğunu söyleyebilselerdi... Zaten ülkem keşkelerle dolu değil mi?

Yazımın başlığını çok mu provokatif buldunuz? Pardon! Bu konudaki maruzatınızı bana değil Yargıtay’a yöneltmeniz lazım. “Anal ve Oral” konularını gündeme vallahi onlar soktu!
Öncelikle şunu kabul edelim: İktidar mekanizmasının ülkenin altını üstüne getirip gündemi her üç günde bir başka yere çekmesinin hızına 100 metreci Hossein Bolt yetişemez! Yargıtay, “müstehcen” CD satmak suçundan mahkûm olan sanığın, filmlerin içeriğinde oral ve anal seks olduğu için ceza arttırımı yapılabileceğine karar vermiş. Ayrıca, sanığın, müstehcenlikle ilgili suçları düzenleyen ceza maddesindeki “doğal olmayan yoldan yapılan” kriterleriyle daha yüksek hapis cezası istemiyle yargılanması istenmiş.
Öncelikle sahte mütevazılık yapmadan, “yaşanacakları önceden bildirme” konusundaki üstün yetilerimin, huzurunuzda tescilini arz ederim! Üç hafta önce yüreğinizi hoplatan ve kâbus gibi süren kürtaj ve sezaryen krizini herhalde unutmadınız. Şimdi size o günlerdeki makalemi hatırlatayım: “...mesela kadınlarımızdan devam edersek, yarın öbür gün iktidar uygun özel gün ped seçimi, liselerde ve sokaklarda standart bekâret kontrolü, ‘cuma günü âdet görmemek için önlem alınmasını’ talep etse, veya eşlerin seçecekleri pozisyonlar için bakanlık ve diyanet uyum yasaları çıkarmaya kalksa, kime şikâyet edeceksiniz?”
Aslında yanılmışım! Pozisyon denetimleri yargıdan gelecekmiş meğer! Ama bu öngörümün de değerini abartmayalım! Yani TCK’den 163. madde kaldırılırsa, ülkede demokrasi ve laikliğin toptan yok olacağını 1989’da söylemiş olmak veya 11 Eylül’ü 10 ay önceden yazmak veya 2004’te AB’ye giriş senaryolarımızın uydurma olduğunu bildirmiş olmak gibi bir şey değil! Sonuçta biliyorsunuz kafasını vücudun yalnız bazı spesifik bölgelerine takıp başka bir şey görmeyenlerin sırayla neyi konu edebileceklerini öngörmek kolay. İktidar, 12 Eylül 2010 Sivil Darbesi ile yargıya yerleştirdiği farklı insan tipolojisiyle artık paşa gönlü istediğinde yatak odanıza da girebilecek!
Halkımız aynı halk, Yargıtay aynı Yargıtay... Seks, asırlardır aynı seks! Ne oldu da şimdi cinsel faaliyetler envanterimizde “yapılabilirler ve yapılamazlar” diye bir ayrım mevzubahis oldu?
İşi baştan ele alalım: Porno satmak neden suç olsun ki? Hani siz AB’ye giriş “uyum” yasaları çerçevesinde bin bir dereden su getiriyordunuz!? Mesela Alman veya Fransız halkının cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için, sizin bu kararla “sapkınlık” diye nitelendirdiğiniz -çocuk pornografisi hariç- her türlü ticarete, AB ülkelerinin hangi doğal özgürlük akışı çerçevesinde olanak sağladığını bilmiyor musunuz? Üstelik bu sex-shoplar kentin en işlek caddelerinde zemin katlarda yer alıyorlar. Cinsel tatmin yaşayamayanların dünyası ise 3. sayfa haberleri: Tecavüzler, çocuk kaçırmalar, cinayetler! Anlaşılan bu haberler çoğalsın isteniyor! Yani bütün sorun cinselliğin “günah/ayıp/yasak” olarak görülmesi. Halbuki bana sorarsanız seksin bu kadar keyifle gelmesinin nedeni, doğanın bu “üreme” işlemi ihmal edilmesin diye bize sunduğu zeki bir tuzak! Aynen tüm bebeklere bakacak birileri çıksın diye, hepsinin bu kadar tatlı olması gibi!
Aslında şu baklayı artık ağızlarından çıkarsalar da hâlâ aynı yaşamı sürdürdüğünü sanan halkım, birilerinin esasında şeriatçı ülkelerle uyum yasaları peşinde olduğunu artık öğrense! Zaten o günden sonra Yargıtay’ın bu yaratıcı içtihatlarına işlerlik kazandırmak için mecburen evlerin her yerine Diyanet İşleri’nin örf ve âdet denetim masalarına bağlı kameralar konulmalı! Bu da yetmez! Uygun görülen tekil doğal yolla birleşme, abartmadan yalnız misyoner pozisyonda, efendice, gerçekleşsin! Bu da yetmez! Erkeğin “uygunsuz, günahkâr” düşünceler eşliğinde “tahrik” olmasını engellemek için yöntemler geliştirilsin. Fizik yöntemlerle elde edilen “ereksiyon” konusunda araştırmalara bütçe çıkarılsın! Şaka mı yapıyorum sandınız? Yargıtay ne kadar şaka yapıyorsa, bu satırlar da ancak o kadar şaka olabilir!
AKP hep aynı taktikle, rakibinin bu basiretsiz zaafını doyasıya sömürerek laik yaşam tarzını öldürmeye devam ederken gözü onun seçmeninden başka bir şey görmeyen CHP, “aman bizi pornocu sanmasınlar” diye sakın ağzını açmasın! Teniste ünlü bir deyim vardır: “Kazanan oyunu hiçbir zaman değiştirme.” AKP de bu tutumu özenle sürdürüp CHP’nin mahcubiyetlerini(!) kurnazca kullanarak onun seçmen kitlesinin içini boşaltıyor! Ne denir ki? Helal olsun!

Kürtaj krizinde bulvarları dolduran o büyük kalabalığın arasına karışan ama yıllardır izlediğimiz Atatürkçü-laik çizgiyi küçümseyen, Türkiye’ye dayatılan rejim krizini görmezden gelen o zavallı “liberallere” soruyorum... Hani tek tip pankartlarıyla caddeleri dolduran, sözde demokrasi şampiyonluğuna soyunmuş ve sözcüleri kamuoyunu yönlendiren, o çok iddialı gruba... Nihayet 18. yumruğu yedikten sonra anladınız mı o alay ettiğiniz “laikliğin” ve -sizin deyiminizle- “laikçilerin”ne işe yaradığını? Biraz pahalı geçiyor eğitim süreciniz!
Beyoğlu’nda akşamüstleri Atatürkçü gazeteleri sokmadığınız cafe’lerinizde buluşup içkinizi yudumlarken, Kemalistlerin yüzyıl üstünden suçlarını sayardınız. Şimdi oralar kebapçı oldu! “Düşünce özgürlüğü”nü “türban” üzerinden savunurdunuz. Şimdi ana muhalefetin de marifetleriyle “türban sorunu” bitti. Sonuç mu? Basılmamış kitaplar toplatıldı, tuttuğunuz gazeteciler içeri alındı. Onda bile uyanmadınız, neredeyse “Yanlış isimleri aldınız, onlar size yakındı, diğerleri gibi ‘darbeci’ (!) değildiler, buna benzer hatalarla Ergenekon davası başkalarına malzeme oluşturuyor” demeye yüzünüz vardı. Çünkü yaşam gücünüzün nereden kaynaklandığını anlayamayacak kadar sığdınız. Atatürkçü aydınlar saldırıya uğradığında görmezden geldiniz. Başka Atatürkçü sanatçılar Twitter krizlerinde tezgâha alındıklarında ideolojik düşmanlığınızı kusup, “o da hak etmişti”ye getirdiniz. İşiniz gücünüz 1923 Cumhuriyeti’ni yargılayıp günümüz Atatürkçülerini çapsız göstermekti. Tam anlamıyla “alttan” almaya çalışırken, “alabora” oldunuz! Siz hâlâ radikal gazetelerinizin “düşünce” sayfalarında “namahrem”den girip, “ceberut Kemalist devlet”ten çıkarken, gözlerinizin önünde, başka gerçek gazeteciler işten attırıldı. “Parasız eğitim” isteme cüreti gösteren (!) örgütçü (!!) gençler, aylarca hapis yattıktan sonra şimdi yıllarca cezaevine atılma tehlikesi yaşıyorlar! Tiyatroların nefesi kesiliyor, heykeller cadı avından nasibini alıyor, internet sansürümüz Çin gibi. Ve bu ortaçağ uzantılarının ortasında hâlâ sorsanız “uyum içinde Avrupa’ya giriyoruz”(!). En trajikomiğini de biliyorsunuz! Aranızdan bazıları, kullanım tarihi geçince diskalifiye edildiler, “Star” oldum derken, evde bamya ayıklamaya kaldılar!
Şimdi anladınız mı referandumda neden “hayır” dediğimizi? Şimdi anladınız mı bu ortaçağ kararlarını taşıyabileceğiniz tek bir bağımsız mahkeme bile kalmamasının dramını? Sanmıyorum sevgili liboşlar! Demokrasinin, Cumhuriyet değerleri ile nasıl iç içe geçtiğini anlamanız için acı bedelleri belki kadınların değil, sizin ödemeniz gerekecek.
Bu “yeni” saldırı çerçevesinde, çeşitli sözde “tutucu-muhafazakâr”, özde ise tam tersine doğanın düzeninin tam karşıtı cehalet yüklü erkek egemen kesimin baskılarıyla, kadınların en temel hakları ayaklar altına alınıyor. Kürtaj ve sezaryenle başlayan sapkınlık, “zina”nın suç ilan edilme çabasından ayrılamaz. Çünkü tüm bu karanlıkçıların ortak noktaları belli: Kadın-erkek arasında özgür ilişkiye, flörte, aşka, cinselliğe, kahkahaya, hatta diyaloğa düşmanlar. Kadının bacak arasında gördükleri, ama ihale dağıtımlarında, Deniz Fenerlerinde aramadıkları namusu, işlerine geldiğinde kadının dizleri veya bir saç telinde de aramayı alışkanlık haline getirmiş, ortaçağ insanları bunlar. Alkole, sanata, sinemaya, erotizme, heykellere, özgür yazarlara, edebiyata, tiyatroya kökten düşmanlar!
Sevgili kadınlarımız bu furyada “töre-namus(suzluk)” cinayetleri ve dayakları ile zaten her gün boğuşurken, şimdi de vücutları üzerindeki egemenlikleri yok edilmek isteniyor. Anlaşılan onlara bırakılmak istenen tek özgürlük, bu dünyayı fırsatını buldukları anda terk etme özgürlüğü! Ortaçağı artık kitaplardan öğrenmeye gerek yok, gazetelerden takip edin!
“Ana muhalefet partisi” liderimiz de bu vesileyle -maalesef- kendisinin de röportajlarda küçümsediği “laikliğin” ve savunucusu “statükocuların” (!) ne işe yaradığını artık anlasın. Demek politika yalnız ekonomi ve yolsuzluk soruşturması değilmiş! “Aman içkiyi savunmayalım, bizi alkolik zannederler, şimdi erotik heykelleri savunmayalım bizi sapık zannederler, şimdi zinayı savunmayalım bizi ahlaksız zannederler” siyasetlerinin iflasıdır bu!
Dünyaya örnek olacak şekilde, haklarına en erken kavuşmuş olan Türk kadınları, şimdi sahaya inerek değil, “sahadan ayrılmayarak” geleceklerine ve özgürlüklerine sahip çıkmaya mecburlar! Yanlarında olacağız.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget