Makaleler "Oktay Akbal"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir anda hiç beklenmedik bir haber: “167 kişi yakalanmış...”
Kadın, erkek, çoluk çocuk!..
Gazeteler gözaltına alınan, yani tutuklanıp içeri atılanların sayısını veriyor, ama adları, kimlikleri yok!
Olmaz olur mu? Ama yazmıyorlar!
Niye toplamışlar ordan burdan insanları? Hemen her ilden, ilçeden...
Haberi okurken sorar mısınız, ne yapmışlar, niye 167 kişiyi toplamış, suçlamışlar!..
Alışıldı bunlara! Suçla, içeri at! Orda beklesin bir ay mı bir yıl mı? Daha mı çok!..
Yüzlerce yurttaşımız mahkemeye çıkarılacakları günü bekliyor. Varsın beklesinler. İçerde, bir sıkıntıları yok nasıl olsa, gerekenler yapılmış! Zamanı gelir yargı önüne de getirilirler, ne olacaksa olur!
167 kişiyi alelacele toplamanın nedeni ne olabilir? Bu haberi duyan, okuyan şöyle düşünmez mi; acaba işin içinde bilinmez, öğrenilmez önemli bir olay mı var? Aldırmazlık da yaygınlaşmış, “Bana ne, başkalarını ilgilendirir”...
Bana ne, diye diye yıllar geçer gider. Adalet işlerine yeni bir anlam kazandırmaya kimse yanaşmaz. Yanlış bir anlayış sürüp gider. Acımaksızın, fazla düşünmeksizin... Bizim dışımızda olan, nedense pek çoğumuzu ilgilendirmez...
Ben o 167 tutuklanmış insanımıza seslenmek istiyorum. Ama ne diyeceklerini biliyorum: “Ben de bilmiyorum, bir şey de söylemediler ki suçumu, kabahati anlayayım!”Yanıtsız sorularla akıp gider zaman! İçerdesindir, ele geçmişin bir kez, bir fırsattır, yaşanacak bir denemedir. Bu yüzden topluma da yararlı olabilir, gerçeği öğrenebilmesine. Ne var ki bugün hapisteki yüzlerce insanımız bu soruların altından kalkamaz.
İnsanlar yasaların ya da yasadışı tutumların fırtınasında yaşar gider.
Bir isyan, bir başkaldırma var mıdır, olabilir mi?
Sen de bilirsin bunu, ama susarsın. Ne demiş büyüklerimiz; susmak en büyük erdemdir... Sarıl erdemine, yat uyu öyleyse!..

Onlar binlerce...
Belki de on bin... Daha da çok...
Tıkmışız hepsini, çeşitli şüphelerle suçlu sayarak.
Eskiden yoktu şüphe üstüne insanları tutuklamak, mahkemelerde de mahkûm edip, on yıl, yirmi yıl ceza vermek...
Bir ilgilenen çıksa da “içerde”kilerin gerçek sayısını hesaplasa...
Özellikle son on yıllık AKP iktidarında daha önce yaşanmamış şeyler oldu. Hapishane hücreleri sayısız generalle dolu. Kimi dört yıldır yatıyor. Arada bir “Ben neden suçlu sayılıyorum” diye sorana, gerekli yanıtı kim verebilir?
Dışardakilerden biri de sensin ey okurum. Ben de dışardakilerdenim. Niye içerde olunur, niye dışarda kalınır? Bugün sayısız genç adam içerde yatıyor yıllardır. Mahkemelerde niye suçlanmışlar, hangi yasadışı işlerden dolayı? Hayır, hiçbirinin belirli bir suçu yok, ama gazeteler, radyolar, TV’ler tersini söylüyor. Onlar şüphelidirler, derken suçludurlar; mahkeme karar verse bir türlü, veremese başka türlü...
Pek çok gazeteci arkadaş da içerde. Ne zamana kadar, belli değil...
Demokrasi var diyoruz. Var mı? Nasıl demokrasi bu? Binlerce insanımız Silivri’lerde, özgürlükten uzakta. Hangi çağdaş bir ülkede nice ge-neraller, nice aydınlar, bilginler, birtakım şüpheler üzerine içerdeler? Durup dururken birilerinin şüphesi onları sanık yapmış, sonra da üç beş yıllık hapishaneci...
İçerde kitaplar yazılıyor. Mahkeme-lerdeki iddianameleri kat kat aşan savunmalar yazılıyor. Boşa mı gidiyor bunlar? İlle de şüphelendiğiniz kişi hapse atılacak, gerçekte suçu ne belli değil. İşin tuhafı, o suçlanan kişi de bilmiyor. Bilmeyerek yatıyor hücrelerde.
Yıllar geçiyor, kimse anımsamıyor olup bitenin yanlışlığını...
İçerdekiler bir kez boyun eğmiş, yasalara mı, yargıya mı, yoksa belirli gücü elinde tutan iktidara mı? Bir kez seçimde oy almışsan her şey elindedir. Yasa masa olmuştur, yargı da başka bir masal...
İçerdekiler bir gün başkaldırıp hesap soracak mı dersiniz?
Evet, ne dersiniz?..

Eskiden “sohbet” derlerdi. Sonraları değişti, “söyleşi” oldu.
Bir çeşit dertleşme, içini dökme!.. Hem kendine hem de senin gibilere, yani kedini dış etkinliklerden soyutlamak isteyenlere... Hani bir kahveye girersin, hiç tanımadığın birinin masasına oturup bir çay içersin, karşındakiyle şundan bundan konuşursun ya, öyle işte!..
Benim yazılarım da bir söyleşidir. Ataç’ın yıllar yılı yaptığı gibi!.. Ben her şeyi biliyorum, bütün bunları benden öğrenin; kara da, beyaz da benim gösterdiğim gibidir, demeden! Şu yazarı, bu politikacıyı körü körüne övmeye, yermeye kalkmadan...
Yaşlandıkça söyleşecek insan da kalmıyor... Her yaşın bir başka anlamı vardır. Kırkındaysanız dostunuz, düşmanınız çoktur. Ellisinden, altmışından sonra tenhalık başlar, siz de istersiniz zaten! Yalnızlık kimi zaman bir kurtarıcı gibidir. Ama ille de anlaşabileceğiniz bir iki insan olmalı... Onlar da yok olup gitti mi, tek başınasınızdır.
***
Gazetelerin her birinde sayısız köşelerde yazanlar var. Onlara, yazar demek istemiyorum. Vaktiyle Sait Faik “yazıcı” demiştir öylelerine! Yazıcı olmak, bilir bilmez, günün olup bitenlerine şöyle bir göz atarak ya da özel çıkar hesabını da düşünerek, sözüm ona ‘kendi’ düşüncesini, kendi saydığı bir görüşü okuruna duyurmak!..
Yılları geride bırakmak, işte böyle şeyler yazmayı zorunlu kılıyor. Okunacak, saklanacak, zaman zaman başucu olacak yazılar, kitaplar öylesine azaldı ki nerdeyse yok oldu! Bu benim için, sizin için değil, okurlarıyla söyleşmekten hoşlanan biri için...
***
Türkiye bir cumhuriyet değil mi? Öyleyse padişah torunlarını başüstünde taşımak neden? Hele bir ülkenin başbakanı, bakanları bilmem kimleri, Abdulhamit’in anısını içlerinde yaşatıp onun torununun tabutunu sırtlarında taşımaktan onur duyuyorlarsa!... Gel de yazma, gel de sesini çıkarma, gel de seni seven, okuyan, anlayan dost okurlarınla bu çirkinliği paylaşma!..

Bir türlü başlayamıyordum yazıya... Sözcükler birbiri ardına gelip gidiyordu. Birini bile tutamıyordum. Dostum, gördü sıkıntımı, “Ben sana bir cümle söyleyeyim, gerisini sen getir” dedi.“Bugün gökyüzü niye bulutlu?”
“Evet, sonra?” dedim.“İşte o kadar” dedi...
Baktım gökyüzüne, sahiden kara bulutlar sağdan soldan gelir gibiydi.“Yağmur gelecek.”
Gelmedi ama yağmur! Bulutlar kat kat koyulaştı. Bir damla yağmur yok...
Tepede bir gazinodaydık. Eyüpsultan’a bakıyorduk. Pierre Loti Kahvesi’nden...
Bir şair arkadaşım vardı, sıkıldıkça, üzüldükçe, gelirdi bu gazinoda bira içmeye. Uzaktan Haliç’i, köprüleri seyretmek değişik bir duyarlık verirmiş!
Zamanlar geçti. Gençtik daha, dostum da!.. İkimiz de garip hevesler içindeydik. Yıllar sonra öyle... geliyor, ama öyle miydi, kim bilir? Kendimizi aldatmak başka bir şey miydi?..Pierre Loti, Aziyade’yi burda mı yazmış? Sonra ne olmuş, Aziyade’ye?“O şimdi yaşlanmış bir kadın” dedi, dostum... Belki de çoktan yitip gitmiş! Pierre Loti’nin gösterdiği ilgi yaramamış!“Öyle biri yok” dedi dostum. “Yazarlık uydurması Aziyade.”


***

Uydurma deriz, gerçekten yaşadıklarımıza bile. Öyle olsun isteriz! Gerçeklere sırtımızı çevirmek, özlemimizden...“Gel çıkalım o tepeye” dedi dostum...“Epey yüksek, yürümek kolay değil, hem ben artık yaşlandım.”
Gençliğimde, sık mı çıkardım, Loti’nin tepesine?
Belki iki kez, hepsi bu. İstanbul’da daha ne yerler var görülmeye değer! Sen tut Haliç’e bak, öte yanda Boğaz’ın binbir güzelliği seni çekerken!..
Bulutlar kapkara tepemizde duruyor. Yağmur yine yok...“Bak kocaman bir yazı döktürdün benim bir cümlemden”... Uydur uydur söyle demişler. Yazarlık, şairlik nedir, bir insanın kendi kendine sayıklaması, sonra onları dışavurması, sözcüklerle...
Bir cümle yetti. Hava karardı. Vazgeçtik Loti’nin tepesinden... Daha çok tepeler var görülmeye değer!

Yıllardır yazdığım “Evet Hayır”lar çok zamandır yok. Elimde olmayan bir gecikme ya da unutmak değil. Yakama yapışan rahatsızlıklar...
Hangi birini saymalı? Muğla Özel Yücelen ve İzmir Başkent hastanelerinde tedavi süreci... Yaşamını daktilo başında geçirmiş biri için üzücü.
Beni seven, şöyle böyle elli yıldır okuyan on binlerce okuruma başka ne diyebilirim. Kiminiz duydunuz, kiminiz okudunuz benim son yazılarımda çektiklerimi. Diyeceksiniz ki yaşlandın dost, yazdın yazdın doymadın. Bu bir kendini beğenme mi, yoksa kendini aldatma mı?
Susmak, bir kenara çekilip olup bitenleri izlemek bana yakışmıyor. Gazeteciliğe başladığım günlerde, bir eski gazeteci dostun dediklerini arada bir anımsıyorum. Sen yaşamını gazetecilikle geçireceksin, yazar olması da var, ama o güç bir iş, bir gazete köşesinde dünyada, ülkede ne var ne yok yazacaksın. Türk toplumu ne yazık ki sağlam yolundan dışarı çıkmış durumda. Bir ülkede gerçek devrimciler, halkın gerçek kurtarıcıları, özgürlüğü yaşam kadar önemli bulanlar gelmiş gitmiş, yazılar, kitaplar hep halkı bilinçli olmaya çağırır. Bir insanın bilinci kolay kolay oluşmaz, çoğu kez kendini aldatır. Bilinç sahibi olmak önce bilgiye dayanır. Bilgi de tepeden düşmez kafaya, nice yıllar kitaplar, çalışmalar gerekir kendini bilinçli bir adam saymaya.
Yataklarda geçen birkaç ay sonra konuşan bir eski yazar, daha çok yazmak, daha çok ülkenin, halkın bitmeyen sorunlarını işlemek ister. Her yazı bir sorumluluktur. Yanlış bilinçleme diye de bir şey vardır, o da gerçeklerden kaçan, dinsel konuları benimseyip yaymaya çalışan kişilerin bilincidir. Buna ben yanlış bilinçlenme diyorum ki en büyük tehlikedir...
Bu yanlış tutumlar, aldatıcı nitelikleriyle de toplumların ileri gidememesine neden olurlar. Çare ne, okumak okumak...
Yanlış bilinçlenme üstüne daha çok yazmalı. Ama milyonlara gerçeği anlatmaya kalkmak da ayrı bir sorundur.

Yeni baştan. Hep yeni baştan...
Zaman bir esinti, gelip geçiyor. İnsanoğlunun kendini aldatışı! Bugün var, yarın da var, öbür gün de var olacak! Hep yaşamakla ilgiliyiz. Hastalıklarda bile, işimiz gücümüz iyileşmeyi beklemektir: Bir umuttur oysa, belki de aldatıcı bir inanış...
Ben haftalardır uzaklardayım. Yalnız değilim, kendimleyim, kendim saydığım biriyleyim. Ne oldu, nerden çıktı, nasıl, niçin derken günler geçti gitti.“Evet Hayır” bir anı mı oldu ya da olacak mı?
Bakıyorum tam kırk beş yıl geçmiş Cumhuriyet’te... Öncesi de hesaplanırsa!..
Yazı makinesinin tuşları sağolsun! Elimi kolumu oynatmak zorunluğunu o yeniyor. Bir tuşa basmak bile yorucu. Ama her dizilen sözcük alıyor seni başka dünyalara götürüyor. İnsanın en iyi dostları kendisinin bir parçası olan harfler, dizeler, sözcükler...
İlkokuldaydım. “Çocuk Sesi” vardı, “Afacan” vardı, “Mektep” vardı. Ben bir gün bir iki yazımı mektupla dergiye gönderdim. İlk çıkan sayıda bana yanıt geldi. Beğenmişler. Ama daha çok kitap okumamı istiyorlar! Bir de kendimi fazlasıyla yazmalara kaptırmamamı, derslerime çalışmamı...
Derslerimin kimiyle aram iyiydi. Tarih özellikle. Bir masal gibiydi! Atilla’nın, İskender’in, daha sonra Yavuz Selim’in savaşları, zaferler, yenilgiler... İçinde kendim yaşamış gibi olurdum. İstanbul surlarına Osmanlı bayrağını diken Ulubatlı Hasan bendim sanki! Ya da geçmişteki ben, benden bir parça. Ya da İstiklal Savaşımızda Kocatepe’den düşmanın kaçışını seyreden Gazi Mustafa Kemal... Tarih hocamız Ali Ekrem Bey şişman bir adamdı. Bir şiir gibi anlatırdı eski savaşları... Koyu bir milliyetçiydi. Türklük nedir bize anlatırdı. Türk olduğumuz bilincine onun dersleriyle varmışızdır. Bir eski düştür o yılların gerçekliği.
Kitaplığımda yıllarca sakladım ilkokuldaki, lisedeki ders kitaplarımı. Sonra sonra bu tür kitaplarla yetinmemek gerektiğini ilk elime geçen Jules Verne romanlarıyla anladım. Bir tarih var, bir de edebiyat var, bunları birbirine karıştırmamak gerek. Düşsel ile gerçek apayrı şeylerdir. Sen kendini kaptırdın mı boş oyunlara, elde ettiğini de yitirirsin. En iyisi bir kitap derken, daha çok kitap, daha çok kitap...
Pencereden bakıyorum. Kendimi delikanlı gibi görüyorum. Başkaları da öyle görsün istiyorum. Yaşlanmak bir yabancılaşmaktır. Kendin dediğin varlık elden gidince yerine gelen başka biridir. Ona da alışmalısın! Yaşam denen şey işte böyle bir oyun...
Vazgeç oyunlardan. Varsın, yaşıyorsun, yetmez mi?Not: Kendimi sağlıklı duyacağım günlerde yazmaya devam edeceğim.

Yüzlerce genç aylardır “içeride”...
Suçlarını kimse bilmiyor, kendileri de bilmiyor!
Bazı gösterilerde taşkın hareketler mi yapmışlar, hükümet aleyhinde mi bağırmışlar? Bilen yok. Ama on sekiz, yirmi yaşlarındaki gençlerimiz, ağır şüpheler altında çile çekiyorlar. Mahkemeye çıkarıldılar mı, çıkarılacaklar mı? Ne zamana kadar tutuklu kalacak bu genç öğrenciler?
Öte yandan karar alındı alınacak, 18 yaşındaki gençlerimiz hem oy veren seçmen olacaklar, hem de seçilme olanağına kavuşacaklar. Yani milletvekili, derken bakan, hatta başbakan bile olabilecekler!..
Bir yanda 18 yaşında politikada her olanağa sahip olabileceksin, öte yandan 18 yaşlarında olmanın acısını da hapislerde çekeceksin!..
Tezatlar, çelişkiler ülkesi olduk! Daha da olacak mıyız? Birbirini tutmaz kararlar, kararsızlıklar, uygulamalar, şaşkınlıklar.
18 yaşında bir miletvekili düşünebiliyor musunuz? Dünyanın neresinde var? 18 yaş delikanlılığın en güzel yıllarıdır. Yaşama alışmak, yaşamın koşullarını benimsemek çağıdır... Politikaya, politikacıları eleştirmeye başlama günleridir. Ama bir partiye üye ol, sonra da milletvekili seçil!.. Birtakım aklı evvellerin ortaya attığı şimdilik olanaksız bir istek...
Hapislere doldurmuşuz gençleri, gerçek düşünce özgürlüğü isteyen gençlerimizi...
Bunu ortaya atan iktidarın sahipleri mi? Durup dururken ortaya atılmış, sözde gençlikten yana görünmenin kendilerine kazanç sağlayacağını sanan çok bilmişler...
Gençliğimizde büyük bir uyanış var. Türkiye Gençlik Birliği’nin güçlenmesini ilgiyle izliyoruz. Toplantılar yapıyorlar, demeçler veriyorlar, siyaset dünyasına yepyeni bir etkinlik getirmek istiyorlar.
18 yaştakilere her olanağın tanınmasını ben de isterim. Gerekli bulurum. Görüyoruz nice gençlerimiz politikada ön yerleri tutan pek çok ünlüden, çok daha halktan yana, halkın güçlenmesinden, bilinçlenmesinden yana...
İyi bir başlangıç olabilir!..

Türkiye 27 Mayıs devrimiyle yeni bir anayasa yaptı. Türk ulusuna yakışan bir anayasa idi. Kimilerinin işine gelmedi, 12 Eylül askeri darbesiyle değiştirildi. “Evren Paşa Anayasası” adını verdiğim şimdiki anayasa yapıldı. Halkın oylarıyla kabul edildi. Hem de yüzde 92 çoğunlukla.
Şimdi yeniden başka bir anayasa hazırlama girişimi var. AKP ve liderleri böyle istiyor! Er geç yapacaklar, ulusa da kabul ettirmeye çalışacaklar.
Oysa uygar ülkelerde bir anayasa vardır, bir kez yapılır, sürer gider. Ancak olağanüstü durumlarda yenisini yapmak akla gelir. Örneğin Fransa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir anayasa yaptı, o gün bugün sürüp gidiyor... Bazı ülkelerde yazılı anayasa da yok, örnekse İngiltere. Savaş, darbe, ihtilal gibi olaylar yaşamayan tüm ülkelerin anayasaları değişmez, yıllarca gündemde kalır.
Türkiye’de anayasa kavgası bir türlü bitmez. Her gelen iktidar keyfince bir anayasa ister. 27 Mayıs 1960 devriminin anayasasını beğenmezler, durmadan orasını burasını bozarlar, derken bir yenisi gelir...
AKP iktidara geldiğinde yazmıştım, “Aman anayasaya dokunmayın” diye... İyileştireceğim derken daha berbat bir hale sokacaklarını biliyorum.
Şimdi bir yenisini yapacaklar, komisyonlar toplanıyor, söylevler veriliyor. Tartışmalar gündemde!.. AKP dedikleri bir parti ki Atatürk devrimlerinden hoşlanmaz, şimdi de anayasamızı kendine benzetmek yarışında!..

“Darbeleri İnceleme Komisyonu...”
Adı böyle mi, değil mi bilmiyorum! Ünlü kişiler toplanmışlar ‘darbe’leri konuşuyorlar.
Darbe nedir?
Sözlükte şöyle yazılmış:
“Sert biçimde çarpış, kötü duruma düşüren, sarsan olay; hükümeti zor kullanarak düşürmek eylemi, iyi olan bir işi özlemenin yolu...”
Bizi en çok ilgilendiren “hükümet darbesi”dir. Çünkü yaşadığımız bunca yıl, nice darbeler, darbe hazırlıkları, darbe hevesleri, şüpheleri, uygulamaları, niyetleri gördük.
Derken bir de komisyon kurduk, o darbe neydi, bu darbe ne, o nasıl oldu, bu nasıl olacak falan filan diye, “darbe” konusunda uzman kişiler toplanmış günlerdir tartışıyorlar...
Öte yandan adalet önünde darbeci diye yargılananlar var. Niyetleri darbe yapmakmış diye tutuklananların, cezalandırılanların sayısı az değil! Yüzlerce mi, binlerce mi? Askerinden, sivilinden, gencine yaşlısına, kadınına erkeğine kadar...
İyisi de olur, kötüsü de! Yararlısı da, zararlısı da! Bir zalim yönetimden, bir diktatörün elinden kurtulmak için başkaldırmaya darbe derler! Bir ulusu düşman çizmeleri altında inlemekten kurtarmak için ölümü göze alıp savaşan insanlara da... Bir askeri darbeyle iktidarların değişmesi çok sık görülür! Bizler de bunu kaç kez yaşadık. Kiminde sevindik, oh dikta yönetiminden bizi kurtardılar diye, kimi zaman da bir darbeyle insanlığımızdan koparılacağız diye üzüldük!
Silivri’de mahkemelerde bu darbe ve darbecilik konusu yıllardır tartışılıyor. Nice insanımız bu yüzden tutuklu! Kimi mahkeme kararıyla, ama çoğu öylesine, herhangi bir mahkeme kararı olmadan...
Durup dururken darbeci diye suçlananlar var. Yazarlar da, aydınlar da... Bu işle suçlananları toplayıp içeri atıyorlar, yıllar geçiyor, mahkemeler sürüp gidiyor! Şüphelerin etkisiyle seni suçladılarsa yandın, kendini zor kurtarırsın hapislerden, hücrelerden...
Yazmak bile, anımsatmak bile tehlikeli...
En iyisi şu, “darbe ve darbeci” sözcüklerini sözlüklerden çıkarmalı! Hele hukuk edebiyatından!.. Başka bir söz bulmalı, uydurmalı!..

“Biz insanın ceddiyiz.”
Geçen günkü yazımı böyle bitirdim.
Yarınların insanı bizim çocuklarımız, torunlarımız, onların da çocukları torunları, bir yüzyıl geçecek aradan iki binlerde, üç binlerde.
Ben şöyle elli altmış yıl sonrasını düşünüyorum. O günleri de yaşayabilsem! Hiç değilse düşlerde olduğu gibi! Düş başka, rüya başkadır. Biri karanlıkla aydınlığın karmasıdır, öteki sert mi sert bir olaydır.
Gençlikte, rüyalarda başka şeyler yaşanır. Yaşlılıkta ise çok daha değişik şeyler.
Şu günlerde benim yaşadığım, düşler, bir ömür boyu anıların karmaşık görüntüleridir. İnsanlar da aynı, ama biraz farklı gerçektekinden... Ahmet diyorum, bir kişi değil birkaç Ahmet geliyor! Ali için öyle, Hasan için, Kemal için...
Öyle çok insanlar gelip geçmiş ki yaşantımızdan! Uçmuş gitmiş çoğu. Yerlerini aynı adı taşıyanlar almış... Onlar da bir gün geçip gidecek, düşlere sığınacaklar. Yalan yanlış düzenlenmiş düşlere... Ki onları da bizim kafalarımız belirlemiş, seçmiş, gerçek kılmış.
Nerden nereye!..
Yaşlılık işte, düşünecek, yazacak, konuşacak bir şey mi bulamadın ey yazar? Oysa olaylar gırla, acısı, üzücüsü, iğrenci, çirkini ile dopdolu bir ülke manzarası...
Evet biz gelecekteki mutlu insanların ceddiyiz. Yani, dedeleriyiz.

Ne çabuk unuttuk! Ne çabuk ne çabuk!..
Silivri’de, Hasdal’da, daha nerelerde aylardır, yıllardır yatanları ne çabuk unuttuk?
Yüzlerce, belki binlerce insanımız dört yıldır “içerde”. Kadını erkeği genciyle binlerce insan kapatılmışlar hücrelere, koğuşlara! Bekliyorlar bekliyorlar. Kim onları kurtaracak? Mahkeme karar verdi, on yıl, yirmi yıl!.. Bu kişiler zaten yıllardır tutukluydu. Şimdi bir de adaletin kararıyla yıllarını içerde geçirecekler! Albaylar, generaller, siviller. On yıl, kimi de yirmi yıl! Bir ömür, bir yaşantı! Durup dururken birtakım şüphelerin kurbanı olarak!..
Ben çok yaşlandım, anlamıyorum! Mahkeme bir adalet yeridir. Suçladığı insanı tanımak zorundadır. Bir cezayı verirken sonunu da düşünmek gerekir. Sen nasıl verirsin koskoca bir aydına, bir subaya yirmi yıllık hapisliği!..
Ne yapmış, birilerini mi öldürmüş, vatan düşmanı bir çete mi kurmuş, düşmanlara ajanlık mı yapmış, yoksa falanca görevdeyken sayısız yurttaşın ölümüne sebep mi olmuş?
Adalet, bir genç kadının elindeki teraziyle simgeleştirilir. O terazi dimdik durmaz, bir yana eğiktir hep. O yan neresidir? Bunu kimse bilmez, hatta düşünmez. Hep suçlama, hep şüphelerle kişileri yargılamaya kalkma, sonra da iyi kötü demeden ölümcül kararlar verme!..
Bir genç savcıyı ya da bir genç yargıcı düşünüyorum. Babam da hukukçuydu, asker, yarbay olarak savaşta görevliydi. Sonra avukatlık yaptı. Ben de onunla Sultanahmet’teki eski Adliye Sarayı’na gider duruşmaları izlerdim. İlkokul öğrencisi olarak kimi zaman şaşardım, yargıcın verdiği acele kararlara. Düşünürdüm, acaba konuyu iyice hesapladı mı da böyle bir sonuca varıyor? Camus’nün “Veba” romanındaki savcının oğlu, kırmızı cüppeli babasını bir tür acımasızlık örneği diye yazıyor.
Yasalar var elbet, onu uygulayacak insanlar da var. Ama her şey yasalardaki gibi değil, yaşamın kendi özellikleri var, kendine vergi oyunları var; sen yargıç ya da savcı olarak bakıyorsun kara kitaba, veriyorsun kararı! Yeter mi, kendi vicdanına soruyor musun, kendi yaşam serüveninde ona da yer veriyor musun, yani yargıladığın, mahkûm ettiğin kişiyi gerçek bir insan olarak tanıyabiliyor musun?
Çocuk yaşımda duruşmaları babamın yanında izlerken aklımdan geçen şeylerdi bunlar. Hâlâ da kafamın içinde!..

Prof. Dr. Mehmet Haberal kimdir?
Dört yıldan beri Silivri’de tutuklu olarak yatmakta olan Prof. Dr. Mehmet Haberal!.. 
Hekimdir, cerrahtır, öğretim üyesidir, bilim adamıdır, Atatürkçüdür, kısacası gerçek bir Türk aydınıdır.
Kendisine Türkiye cumhurbaşkanı olması önerildiğinde geri çeviren adamdır.
Sayısız ameliyat yapmış, en tehlikeli operasyonları başarıyla yönetmiştir. Bir üniversitenin de kurucusudur.
Daha ne saymalı bilmem!..
Bu saygın kişi, dört yıldır cezaevinde yatıyor...
Büyük bir suç mu işlemiş?
Bir mahkemeden yargılanıp da cezalandırılmış mı?
Niye özgürlükten uzak, niye?
Bunun yanıtını kim verebilir? Kim olacak, şu anda Türkiye’de iktidar sahibi kimse, ya da kimseler!..
Ama öyleleri yok, var ama yok!
Prof. Dr. Mehmet Haberal üstelik Zonguldak milletvekili!
Doktor, uzman, bilim adamı, aydın, prof, milletvekili...
Ama dört yıldır kapatılmış!
Yurttaşlar merak etmezler mi? Neden diye akıllarından geçirmezler mi? Bu değerli yurttaşımız neden dört yıldır hapislerde!..
Sayısız ameliyatlar yapmış, insanlar kurtarmış, işinin ustası bir cerrah...
Dört yıl eli kolu bağlı kalınca o usta hekimin ne hale geleceğini düşünmek zor değil!.. Çalışamaz, ellerini, aklını zor kullanır bir duruma gelir... Kısacası çok önemli bir değerimizi bile bile harcamak!..
Mehmet Haberal’ı unutacak mı Türk toplumu? Ameliyat masasında nice canları kurtarmış bir adamı?
Ben kendi kendime soruyorum. Suçu nedir Haberal’ın? Casus mu, hain mi, ajan mı, ne, ne, ne?
Çok değerli bir hekim, bir profesör, bir aydın, bir kültür adamı...
İşte Türkiyemizin bir gerçeği!.. Haksızlık, değerbilmezlik, bilime, sanata karşı saygısızlık.
Mehmet Haberal bir örnek. Daha başkaları da var, koğuşlar, hücreler dolusu değerli insanlarımız...
Yaşlı bir insanım, çok şeyler gördüm ama böylesini ilk defa görüyorum; ilk kez anlamsızlık, saçmalıklar karşısında ne yazacağımı bilemiyorum!..

Hem yıllardır hapisteler, hem de açlık grevindeler!.. Aylar geçiyor grev sürüp gitmekte... Bu bir ölüm çağrısıdır. “Bu ülkede yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyidir” mi demek istiyorlar? Ölüm bir çözüm müdür? Sen, ben, o, öteki öleceksek ne olacak, geride kalan milyonlar yine aynı çaresizlik içinde çırpınmayı sürdürecek.
Açlık grevi bir uyarıdır. Ama anlayana!.. Oysa bizim yöneticilerimiz böyle bir duygudan uzaktırlar. Varsa yoksa kendileri, özel hesapları, çıkarları! Bir kez halkın oylarını almışlarsa her şeyi elde etmişlerdir! AKP iki kez seçimlerde çoğunluğu aldı. Bu, ona bir dikta yönetimi kurma hakkını verir mi? Gerçek demokrasilerde böyle bir şey olmaz. Düşünülmez bile. 
Bu seçimi kazanırsın, ama gelecek seçimde ne olacağını bilemezsin! Seçimle gelen seçimle gider, derler. Ama geri kalmış ülkelerde böyle uygulama olmaz, seçimle gelen yeni bir seçimle gitmez, ancak başka bir yolla devrilir...
Ülkemizde seçimle gelen seçimle gitmedi hiçbir zaman! On yıl saltanat süren Demokrat Parti ancak bir asker darbesiyle yıkıldı. Belki bir seçim yapılsa halkın oylarıyla iktidarı kaybedecekti, ama olmadı...
Halkımız uygarlığın gerektirdiği koşullarda yetiştirilmeliydi. Önce özgürlük nedir bilmeli, “Ben özgür bir vatandaşım, istediğimi işbaşına getiririm, gerektiğinde değiştiririm” diyebilmeli... Ama ne yazık ki Türkiyemizde bu yöntem bir türlü uygulanamadı. Uygulanacağı da yok! Yine tepeden inmelerle karşılaşacağız, yine beklenmedik iktidarlar gelip geçecek...
Umutsuz olma diyorlar, okurlardan gelen mektuplarda niye bu kadar umutsuzsunuz diyorlar. Ben böyle diyenlere sormak isterim; sizin bir umudunuz, bir beklentiniz kaldı mı, diye... Zorla iyilik, zorla güzellik görmek, kendini aldatmaktır. Çünkü umutların körcesine kıyılması daha büyük acı verir.
Seçimle gelen seçimle gider!.. Bu daha küçük yaştan demokrasi denen düzeni öğrenen insanların ülkesinde yaşanır. Bizde olanaksız! Hele şimdiden sonra okullarımızı bir çeşit imam mektebi haline sokmak isteyenlerin toplumunda olanaksız.
Boşuna kendimizi de, başkalarını da aldatmayalım! Türkiye’de seçimle gelen seçimle gitmedi. Bir tek örneği var, o da İsmet Paşa CHP’sinin kendiliğinden Demokratlara seçimde kazanma olanağını tanıması, hepsi bu. Sonra hep gördük, seçimle gelenin seçimle değil de çok başka yoldan devrildiğini! Bunu da herkes biliyor görüyor. Önce uygar bir toplum olmak, olabilmek, sonra gerçek demokrasi nedir öğrenmek... Ama nerde, nerde?


20 yaşındayken “Önce Ekmekler Bozuldu” öyküsünü yazarken nerden düşünecektim, bu yaşa geldiğimde de yazmayı sürdürebileceğimi?
Elli yıl, altmış, yetmiş!..
Yıllar art arda geldi ve gitti...
Cumhuriyet okurları elli yıldır yazılarımı okuyor. Kimileri severek, kimileri de bu adam bıkmadı mı diye şaşarak!
Daktilo başına her oturuşta ilk cümleyi kurmak zordur. Daha da çok iç politika sorunları ağır basar; iktidarlar, başbakanlar, bakanlar değişir, ama kafalar aynı kalır. Sanki bir politikacı kafası var, şapka gibi her politikacının başına yakışıyor!
On yıl Demokrat Parti ile ilgili binlerce yazı! Ezanı yeniden Arapçalaştırma, ilk gerileme adımı olmuştu. Derken Halkevleri kapatılmıştı. Ardından Köy Enstitüleri ortadan kaldırıldı. Bu okuldan çıkanların başına gelmedik kalmadı. Sürgünler, hapisler...
Ben diyorum ama “ben” değil, belli bir görüşte olanların, direnenlerin Atatürk cumhuriyetinin kurumlarını yaşatmak isteyenlerin hepsi “ben”dim sanki!.. “Ben” dediğim kişilik günden güne yok olmaya doğru gidiyordu. Değişik adlarla hep aynı olan, hepsi gerilik ocaklarının ürünleri politikacılar amaçlarına erişmek için meydandaydı! Evet meydan onlara kaldı. O gitti bu geldi, ama sanki hepsi aynı adamlar...
Bugün nerdeyiz? Nerde olacağız? Onların özledikleri yerdeyiz. Bir süre daha dayanmak istemişiz, olmamış yine itmişler, sürüklemişler, bilimin, kültürün, insanlığın, çağın dışına.
Bir yaşlı yazarın sözleri deyip geçecek misiniz? Sayıklaması mı bir ihtiyarın deyip? Ben bunları hep düşündüm daha ilk cümleyi yazarken... Boşa gittiğini, gideceğini hesaplıyorum ama yine de yazmak gerektiğine inandığım için bir daha bir daha söylüyorum!
Atatürk devrimlerini yaşatmazsak, çağdaşlıktan koparsak Türk milleti er geç bir çöküntüye uğrayacaktır. Uygarlık dışına kendini atmakta yarışan partiler ve politika acemileri çoğaldıkça tehlike daha da artacaktır.
Nerde “On yılda on beş milyon genç...” marşı. Nerde Türk olmanın onurluluğu... Baksanıza, Türk sözcüğünden bile nefret edenler var! Yeni anayasada Türk’ün adının bile geçmemesini isteyenler var. Türk olmaktan korkanlar var!
Bu yaşımda bütün bunları görmek için mi yaşadım? Bütün ömrümü harcadım! Yazık olmuş, yazık!..

Şu balyoz sözünü ilk kez nerede duydum?
Başbakan Tayyip Bey’in arabasının kapıları kilitlenmişti. Ne içerden, ne dışardan bir türlü açılmıyordu. Ne kadar uğraşsalar boşuna! Başbakan içerde kalmış, sıcaktan boğuluyordu. Dakikalar geçti, yapamadılar. Camları, kapıları kırmak gerekiyordu. Çare neydi, bir balyozla kapıları kırıp Başbakan’ı mahkûmluktan kurtarmak!..
Başbakan’ın durumunu gören bir koruma polisi koştu gitti, ilerdeki inşaattan bir balyoz kaptı getirdi. Balyozla arabanın camını parçalayarak kilidi açtı, Başbakan’ı kurtardı.
Balyoz sözü günlerdir, aylardır gündemde!.. İnsanların bir araya gelerek bir çeşit balyoz olmaları mı? Doğrusu bu tür balyozlar gerçektekilerden daha güçlü, daha etkileyicidir. Mahkemeler dolusu balyoz sesleri, yargılamaları!
Balyoz adında bir örgüt kurmuşlar, iktidarı silah zoruyla devirmeyi planlamışlar! Şöyle bir olayın yaratılması şüphesi varmış. Kuşku, gerçekten daha önemli midir? Hiçbir delile, belgeye, söze, konuşmaya dayanmayan şüphe varmış!.. O zaman duruşmalar, mahkemeler, ağır cezalar, on yıl, yirmi yıl...
***
Koskoca bir kitap yazmış, emekli Orgeneral Ergin Saygun:
“Türk Ordusuna Balyoz”...
İnecek yeri bulmuş balyozcular, Türk subayı, Türk generali!.. Bir indirdiler mi soluğu hücrelerde alırsın! Aylar yıllar geçer, seni orda unuturlar. İstediğin kadar bağır, ‘ben ne yaptım’ de dur...
Sayın Saygun kitabında şöyle bir ayrım yapmış: Komplo düzeni, suç ve suçlu yaratmak, balyozun yaratılması, yeni ihbarlar, yeni dalgalar, yeni suçlar, asimetrik savaşın şiddetlendirilmesi, TSK’ye ve cumhuriyete balyoz, ABD’nin TSK’yi hizaya getirme planı, Türkiye’nin AB hülyası, terörle mücadelede yanlışlar ve doğrular, ABD ve AB; vb. vb. vb...
“Bu notlar bir hatırat veya otobiyografi değildir. Edebi bir eser hiç değildir. Aslında yayımlanmak için de yazılmamıştır.” Ama yayımlanmıştır işte. Kitabın yazarı Orgeneral Ergin Saygun “Bazı şeyleri henüz ‘zaman varken’ bir an önce kâğıda dökmeye karar verdim” diyor. Bu notları hastanede tedavi görürken yazmış, çoğu zaman kalem tutacak durumda da değilmiş. “Kalkıp oturacak hale gelince kendim de yazmaya başladım... Yazdıklarım olayların ve gelişmelerin benim bildiğim, hatırladığım şekliyle takdimidir. Hiçbir şeyi tahrif etmedim, değiştirmedim, kendiliğinden uydurmadım. Hiç kimseyle hesaplaşmak, hiçbir kimseyi kötülemek veya korumak gibi bir amacım da yoktur.”
Orgeneral Saygun’un “Balyoz” kitabı bir belge değerindedir. Yaşanmış bir acıdan, çok daha önemli, çok daha tarihsel bir değeri olan...

Bakın şair ne yazmış...
Evet, o günlerde de hapishaneler vardı. Şairler, yazarlar vardı oralarda. En başta Nâzım Hikmet... Dahası da öyle çoktu ki, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, H. İzzettin Dinamo, daha kimler kimler!..
Bugün daha mı çoklar? Niye bir ilgili çıkıp şu anda Türkiye cezaevlerinde yatmakta olan yazar, şair, aydınları yazmaz? Yazıyorlar mı hâlâ, yazacaklar mı?
Biri içlerinden coşmuş, söylemiş:
“Hastahanede
Veya
Hapishanede
Hayatını yazma
Sonunu bir merak eden çıkabilir.
Hastahanede her gece insan
Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir
Hapishanede ise her sabah.”
Özdemir Asaf’tı o şair. Benim sevgili arkadaşım... Hiç hapislere düşmedi, ama hastanelere çok!.. Sonra da çekti gitti.
***
On yıl yirmi yıl yatacak insanları düşündüm birden. Yargı kararlarında koskoca paşalara yirmi yıl ceza verdiler. Günleri say say say bitmez! Yirmi yıl bir ömür! Kırkında isen şimdi, altmışında serbest olacaksın! Neyin nesidir o özgürlük!.. Yaşama başlamak saati mi?
Bu yirmi yıllık cezaları gözü kapalı verenleri düşünüyorum. Bir suç varsa, neyse o suç bir insanın yirmi yıl kapatılmasına değer mi? Zaman nedir bilmez mi savcılar, yargıçlar? Kişi kendini o hapistekilerin yerine bir an bile koysa, biraz düşünse...
Bakıyorum, altmış yetmiş yaşındakilere de yirmi yıl vermişler. Daha doğrusu müebbet, ama indirmişler yirmiye!.. Eskiden idam vardı. Bir anda asılırdı kişi, biter giderdi! Daha mı iyi, daha mı kötü? Yıllar yılı hücrede olmak mı, yoksa çekip gitmek mi? Öyle bir soru ki, Shakespeare’in “Olmak mı olmamak mı” deyişi gibi...
Yıllarca hapislerde yatmış bir yazar tanımıştım. Anılarını da yazmıştı, hangisi yazmadı ki başına gelenlerin öyküsünü! Öyle çoklar ki!.. Kütüphaneler dolusudur bu cezaevinde yıllar geçirenlerin anlattıkları... Bir ders olsun diye mi, oysa benim çektiğim acı sana ders olmaz! Olacak sanırsın, boştur.
Özdemir Asaf ne demiş:
“Hastahanede her gece insan
Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir
Hapishanede ise her sabah...”

“Benim, bardağın, sürahinin
Önündesin, rengin uçmuş
Bu, eski sevdiğim bir duruş
Elin içinde benimkinin

İçelim, madem ömrümüz hoş
Geçmiş, tadmamışız ayrılık
Madem ne bardağım kırık
Madem ne de sürahimiz boş

Bir gün içimizden birimiz
İçmek veya doldurmak için
Burada olmayabiliriz.
Orhan Veli

Tüm okurlarıma soruyorum, özellikle şiiri, edebiyatı sevenlere...
Orhan Veli’nin bu şiirini bilir miydiniz?
Ben de bilmezdim. Kitaplarda yok, anılarda bile yok. Durup dururken nerden çıktı?
Ölmeyen anılar vardır. Şair dostlar hep canlıdır. Yaşam doludur. Kimi zaman, düşlerimde birlikte oluruz. Güzel saatler geçiririz. Ben boşuna “Düş Ekmeği”ni yazmadım! Taptaze ekmek gibidir kimi düşler! Benim şairlerle birlikte geçirdiğim o uzun saatler capcanlı duruyor. İçimde, dışımda, her bakışımda, her dizeyi yineleyişimde...
Yüksekkaldırım’dan inerken, Unkapanı Köprüsü’nden geçerken, Boğaziçi vapurunda Sait Faik’le, Orhan Veli’yle birlikte dolaşırken İstinye meyhanesinde bir iki kadeh atarken...
Şiirler okurduk. Sait Faik tüm şiirlerini bir kitapta toplamak istiyordu. Seçme yapıyorduk. Bunlarda iş yok diye kimini bir yana atıyordu. Sonra yeniden ele alıyordu. Orhan Veli ile böyle bir şiir sohbeti yapamadım. Kendine özgü bir kişiydi. Unkapanı Köprüsü’nden geçerken Necati Cumalı da vardı yanımızda... İstanbul’u bilmeyen Necati, nereye nasıl gideceğini bir türlü tahmin edemiyordu. Orhan Veli, “Şurdan sap, Eminönü’ne çıkar, tramvaya binersin” dedi. Necati bilmediği karanlık sokaklara korka korka dalıp gitmişti... Anılar işte bir başlarsa ardından daha neler gelir!
Gelelim Orhan Veli’nin kimsenin bilmediği şiirine... Kim verdi, nereden buldum bilmiyorum? Benim not defterlerim arasından çıkmaz mı? Hem de 15 Şubat 1937 tarihli!.. O mu verdi, bir başkası mı? Şiir gerçekten onun mu, bilmem. Ama yakıştırdım. Edebiyata bir katkısı olsun dedim.
Edebiyatçılık böyle bir şey işte! Durup dururken kopuyorsun çevreden. Başka bir dünya bekliyor seni...

Savaşa mı gidiyoruz?
Dışardakilerle mi, yoksa içimizdekilerle mi?
Düşman çok!..
İçerimizdekilerin pek çoğunu tutukladık, hapislere, kamplara yerleştirdik. Üç yıl, dört yıl geçti bitmedi. Yüzlerce belki binlerce genç insanımız tutukevlerinde... Suçları ne? Yurdunu sevmek, ülkesi, halkı için iyi şeyler yapmak, bazılarının gözünde suç oluyor! “Benim suçum ne!” diye bağıranların sesleri kulaklarımızda!..
Koskoca generaller, profesörler, yazarlar ne yapmış da suçlu olmuşlar, diye düşününce apışıp kalıyorsunuz...
Bir yandan savaş sesleri yükselmeye başladı, Meclis savaş kararı aldı. Demek Türkiye birileriyle savaşacak? Komşularıyla mı? Birtakım sorunları çözümlemenin yolunu bulamayacak mıyız?...
Bir yandan kendi ordumuzun askerlerini suçladık, mahkemelere sonra da hapishanelere gönderdik. Ordumuzun üçte biri birtakım yanlış şüphelerle suçlanmakta. Casusluk mu yapmışlar? Koskoca komutanlar nasıl yapar böyle işleri? Ama TV’lerde izliyoruz, orgeneraller kuzu kuzu savcılara gidiyor, öte yandan Meclis savaş kararı alıyor. Bir çelişki değil mi şu manzara?
Ülkemizde barışı, huzuru, güvenliği yerleştiremedik. Sanki bilerek isteyerek, bu karmaşa durumunun sürekli yaşamasını ister gibiyiz. Savaş havasında halkımızı aldatmak kimilerinin işine geliyor! Gir Suriye’ye, al Halep’i, Şam’ı diye hesaplayanlarımız bile var!..
TV’lerde gösterdiler savaşların korkunçluğunu! İkinci Dünya Savaşı Avrupa için bir perişanlıktı. Neyse ki İsmet Paşa bizi kurtardı. Savaş denen şeyi bilen eski bir komutan ne de olsa!.. Şimdi o da yok!..
Ne yazacağımı bilemiyorum. Kimse de bilmiyor ne olacağını! Hele iktidardakiler hiçbir şeyin farkında değil!

Elit Kahvesi vardı. Nisuaz Kahvesi vardı. Beyoğlu’nda, Şişli’de, Beyazıt’ta, İstanbul’un her köşe bucağında kahveler vardı. Bugün de var. Ama bir de “örgüt” diye bir şey var son günlerde, yıllarda!..
Örgüt, örmekten gelir. Eşdeğerde olan nesnelerin bir araya gelmesi... İnsan toplulukları da bir çeşit örgütleşme yaşarlar. Meslek birliği, düşünce birliği, anlayış birliği birbirine bağlar kişileri. Orda burda toplanırlar. Konuşurlar, dertleşirler. En çok sözü edilen nedir? Politika, hükümetin yönetimi... Doğruları yanlışlarıyla!..
***
Derken birileri çıkar, “filanca yerde bir örgüt kurulmuş” dedi mi, hemen soruşturma başlar! Neden bir aradalar, bir terör örgütü kurmak, bir darbe planlamak için mi?
***
Şu anda tutuklu olarak hapislerde yatan nice kişiler hep bu örgüt üyeliği yüzünden acılar içindedir. Hiçbir suçu yok, ama örgüt üyesi!
Emekli olmuş generaller, amiraller, subaylar, valiler, kaymakamlar, yargıçlar, savcılar dost toplantılarına katımışlarsa er geç başları derde girer. Bir iki mektup, bir iki ihbar, istihbarat güçlerini yanıltıcı belgeler, yalancı tanıklar bir anda canavarlaşır.
Doğru dürüst bir araştırma yapılmadan savcı, yargıç önüne gönderilirler. Oradan da doğru Metris’e, Silivri’ye daha başka cezaevlerine... Bunlar örgüt kurmuşlar, toplanıp gizli hesaplar yapıyorlar, aralarında emekli paşalar da var, bugün yarın bir askeri darbe hazırlanıyor, hemen önlemini alalım! Tut hepsini... İstedikleri kadar “Ben ne yaptım!” diye bağırıp dursunlar.
***
Evet, birkaç yıldır güzel Türkiyemiz böyle bir perişanlık, şaşkınlık içinde! Ne istenir, ne aranır, niye, nereye varılmak istenir? Sizler bunu Atatürk Cumhuriyeti’nin devrimlerine bağlı olanları ortadan kaldırmak sayarsınız ki, doğrudur. Mustafa Kemal’in bir okuyun bildirisini. Cumhuriyeti, devrimleri kurtarmak için sonuna kadar direnin, sözlerini...
Direnenlerin hali ortada! Yüzlerce, binlerce, genç yaşlı, asker sivil “örgüt kurup darbe yapmak” şüphesiyle suçlanıyor! Şüphelenmek nasıl suç yaratır? Bu da bize has bir saçmalık! Ama binlerce insan çileler çekerken, mahkemelerde “Benim suçum ne!” diye bağırırken...
***
Şu “örgüt” sözcüğünü ortadan kaldıralım. Akla kötü şeyler getiriyor!
Saçmalık mı, şaşkınlık mı, yoksa kendi ülkesinin insanlarını, aydınlıklardan koparıp kara cehaletin kucağına atmak mı?

Sen istediğin kadar yaz. Köşeni acının acısı gerçeklerle doldur...
Her gözü olan okuyor, öğreniyor...
Duymayan, bilmeyen kalmadı.
Türkiye’de bir iç savaş, daha doğrusu bir iç kavga var. Kim dost kim düşman, kim kimin dostu ya da düşmanı belli değil.
Ama iki taraf da kıyıcı, acımasız, insafsız...
Şu hapishanelere, Hasdal’lara, Silivri’lere bakın!
Yüzlerce, nerdeyse binlerce genç-yaşlı insanımız yıllardır tutuklu... Savcılar, yargıçlar öyle istemişler, yasaları öyle yorumlamışlar...
Konuyu uzun uzun anlatmaya gerek yok! Kendimize kıyıyoruz, askerimize, ordumuza, aydınımıza, kendi insanımıza... Ne var ki kıyıcılar da bizden, yani insan denen yaratıktan!..
Ben, en az altmış yıldır gazetelerde yazıyorum; Kemalist devrimi, demokrasiyi, insanlığı, özgürlüğü savunuyorum. Bu yüzden mahkemelere gittim, az çok hapislerde de yattım. Ama vazgeçmedim. Yurt ve insan gerçeklerini yazmaktan vazgeçmedim.
Her şey geçer derler! Geçmez ya... Bir iğne batsa elinize acısı bile günlerce sürer, nerde kaldı üç yıl, dört yıl, 18 yıl, 20 yıl tutuklu olarak, mahkûm olarak hücrelerde, koğuşlarda çile çekmek...
Yönetim kadrosundakiler, yani işbaşındakiler, ülkeyi on yıldan beri yönetenler, yönettiklerini sananlar!.. Bu tür yazıları okumazlar mı? Niye kalkmış bu yaşlı başlı yazar ikide bir, bizleri uyarmaya kalkışıyor, diye hiç düşünmezler mi?
Evet, ben hep muhaliftim, yani iktidara gelenlerin hepsine değilse de pek çoğuna karşıydım. Benim savunacağım bir iktidar gelmedi! Geleceği var mı bilmem! Bu gidişle yurt yönetimi çok daha başka, çok daha beter bir yola sürüklenecek. İmam mektebinden çıkan doktoru, mühendisi, savcısı, yargıcı, yazarı ortalığa dökülünce, sen eli kolu bağlı kalacaksın! Demokrasicilik buymuş diye katlanacaksan diyecek söz yok! Ama direnç denen bir güce sahipsen boyun eğmeyeceksin! Doğruyu, doğruları yazacak, söyleyecek, uygulatacaksın...
Evet ben yazacağım, konuşacağım, gerektiğinde bağıracağım! Sesim, gücüm yettiğince!.. Ya sizler, başa gelen çekilir diye hep susacak mısınız, hep boyun eğecek misiniz?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget