Mart 2016
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Meclise torba sunmak, sonra içine her şeyi doldurmak
Dilimize Arapçadan geçmedir ama; “Hak” dediğimizde herkes bunun iyi kötü ne anlama geldiğini bilir değil mi?
“Senin hakkın” “Benim hakkım”
“Onun hakkı” “bunun hakkı”
“Bu işin hakkı… “ falan gibi…
Yani aynı toplum içinde yaşayan insanların karşılıklı çıkar ilişkilerindeki “denge”, “ölçü” gibi bir şey:
“Haksızlık etme!”
“Hakkına razı ol”
“Kimsenin hakkı kimseye geçmesin”
……..
“Hukuk” denen şey de hepimizin bildiği işte bu “hak” kelimesinin çoğulu; yani “haklar” demek.

Toplumu yöneten devlet, yönetimi altında olan insanların karşılıklı haklarını yazılı kurallara bağladığında da ortaya bizim “kanunlar” dediğimiz yazılı hukuk çıkıyor.
Özetle; Meclis’te kabul edilen her kanun aslında senin benim karşılıklı çıkar ilişkilerimiz olan “haklarımızı” düzenliyor:
“Şunu yap, bunu yapma…”
“Öyle yaparsan böyle yaparım” gibilerinden.
*
Peki, bu kanun yapmak denen iş, bizim her birimizin hakkını, hukukunu “yazılı” olarak düzenlemek ve bunun işleyişini devlet gücü ile desteklemekten başka bir şey değil ise; bu toplum adına kanunları yapanların hiç bir şeyi oldu bittiye getirmeden, her şeyi “açık seçik” toplumun gözünün önünde, onun dengelerine, insanlarımızın duygu ve düşüncelerine uygun olarak gerçekleştirmesi gerekmez mi?
Gerekir tabii…
O yapılanlar bu toplum içindeki karşılıklı çıkarları dengelemek, toplumun huzur içinde yaşamını sağlamak ve bir”düzen” kurmak için ise, ve bunun için “hak”lar birer yazılı ve emredici metinler haline getirilecekse bu işlerin asla oldu bittiye getirilmemesi, torbalara sokulmaması gerekmiyor mu?.
*
İyi de, ya bir gece yarısı aniden çıkarılan kanunlar, bilmem ne konulu kanun çıkarılırken içine son anda bambaşka bir konuda yapılan eklemelere ne demeli?
Acaba bu durumlarda, aslında her birimizin “hak”larını düzenleyen o kanunlar, basbayağı “ben yaptım oldu” ya getirilmiyor mu?
“Ben” yaptım oldu, aslında bütün bir toplumun bilgilenme, tartışma, değerlendirme haklarını ellerinden almak, onu en iyi ben bilirim demek değil mi?
*
“Torba kanun”
Yani toplumu ilgilendiren pek çok hakkın, hukukun topluca kanunlaştırılması.
Bu iş bizde maalesef, özellikle son dönemlerde hükümetlerin “oldu bitti” uygulaması haline geldi.
İnsanlar soruyor:
“Torba kanun çıktı mı?”
“Hangi torba o?”
“Canım şu son zamanlardaki torba”
Adı ya da belirli bir konusu yok.
Günlük konuşmalarda adı “torba” ama resmiyette “Bazı kanunlarda …“ falan diye geçiyor.
Çünkü içinde o kadar birbirinden ayrı konu var ki, bunlara “Bazı” demek dışında bir isim koymak mümkün değil.
“-Peki bu “bazı…”nın içinde neler varmış?”
“Valla ne olduğunu tam söylemek zor, çıkınca göreceksin”
Doğrudur. Çünkü yasalaşma sürecinde hemen her an o torbaya neyin katılıp içinden neyin çıkarılacağı hiç belli değil.
Neden?
Mesela nedenlerden biri, o saatlerde Meclis’teki çoğunluk… Baktın durum müsait, koy torbaya.
Sıkıntı(!) mı görünüyor? Çıkart torbadan!
Bir başka neden, konunun toplumda pek fazla konuşulup tartışılmasını istememek.
“Netameli” işlerde tartışmaya fırsat vermemek yani.
Sonunda ne oluyor?
Sözüm ona toplumsal yaşamımızda çok önemli olan, karşılıklı hak ve yükümlülüklerimizi “hepimiz adına” belirleyip yazılı hale getiren bu kurallar, o toplumda tartışılıp olgunlaştırılmadan, eğrisi doğrusu pek fazla değerlendirilmeden “kanun” haline geliyor, daha doğrusu “getiriliyor” ve hepimiz için bağlayıcı oluyor…
*
Bu günlerde bir “torba” daha getirildi Meclis önüne.
İçinde neler var derseniz,” tabii ki çok şey” var.
Hangileri mi diyeceksiniz? Şimdilik şunlar şunlar… Ama daha sonra içine neler katılır, neler çıkarılır orası belli değil.
Belli olan tek şey, çıkarılanların hepsinin tek bir “torbada” olacağı.
Dışarıdan bakınca “torba”
Ya içeriden bakınca diyeceksiniz değil mi?
Göremezsiniz ki, torbası dışında her an her şeyi değişebilir bir gecede.
Hele bir çıksın, kesinleşin; o zaman ne olduğunu görüp tartışacağız.
Şimdiden tartışıp da adımıza karar vereceklerin kafasını fazla karıştırmayalım en iyisi.
Düşünsenize, bizim adımıza o kadar şeyi birden düşünmek zorunda olanların aklını bu kadar yormak doğru olabilir mi? İyice karışıverir maazallah!

Bülent Soylan

Daha ne bekleyebilirdik ki? - Güner Yiğitbaşı
Cumhurbaşkanımız çok şükür, sağ salim Amerika kıtasına vasıl olmuş.

Ancak, hava limanında kendisini mevkidaşı veya daha alt düzeyde bir tek Amerikalı yetkili karşılamamış, daha önce Amerikaya gitmiş olan bizim kendi Dışişleri Bakanımız tarafından karşılanmış.

Yani biz çalıp, biz oynamış ve kendi yağımızla kavurulmuşuz.

Daha ne bekleyebilirdik ki?

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, esas itibariyle çok güçlü ve saygın bir devlettir.Bu devletin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK; sağlığında olduğu kadar vefatından sonra da, tüm dünya devletleri tarafından saygı görmüş ve taktir edilmiş,onun askeri ve siyasi dehasına dayalı fikirleri, uygulamaları ve devrimleri,bazı ülkeler tarafından örnek alınmıştır.

Tek Dil Tek Devlet Meğer Faşizmanın Sloganıymış! - Özdemir İnce
Başka gazetelerde var mı bilmiyorum ama 28 Mart 2016 tarihli Milliyet gazetesinde şöyle bir haber  yayımlandı:[“HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ sözlerini eleştirerek, “Sen faşizm sloganlarını haykırıyorsun. Tek dil, tek millet sloganı faşizmin sloganıdır. Davutoğlu ve Erdoğan yıllardır aynı faşist sloganı tekrarlıyorlar” dedi.

Üzerimizde güçlü bir yelek: Ahlâk yeleği - Tayfun Talipoğlu

Fidel Castro, Birleşmiş Milletler’deki ilk konuşmasını yapmak için Amerika’ya giderken gazeteciler, “Kurşun geçirmez yelek giydiğiniz söyleniyor, doğru mu?” sorusu üzerine Castro şöyle yanıt verir: Üzerimde daha güçlü bir yelek var. O da ahlâk yeleğidir.*

Castro’nun bu konuşması belki de ahlâk felsefesi üzerine düşünceler üreten filozofların söylemlerinden bile daha güçlü ve daha yankılıdır. Peki, ahlâk nedir? Tanımdan çok pratiğe bakalım. Ahlâk için neyin yapılıp neyin yapılmaması önemlidir ama unutulmamalıdır ki ahlâkın normları yoktur, son derece öznel bir konudur çünkü nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağının toplumdan topluma değişmesi çok normaldir. Ama insanlığın genel olarak uzlaşmaya vardığı genel ahlâksal değerler vardır ki uzlaşılan bu değerlere ahlâk normları diyebiliriz ve bu ahlâksal normlara karşı gelmemiz insanlığa karşı gelmek kadar tehlikelidir. Tehlikeler de korku yaratır.

Hapse girme özgürlüğü! - Nahit Duru

Nasıl bir Türkiye'de yaşıyoruz. CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ileri sürdüğü gibi "ülke yarı açık cezaevi" mi ? Yoksa özgürlüklerin sınırsız olduğu, ileri demokrasinin yaşandığı bir ülke mi?

Bu soruya yanıt vermeden önce 1980 12 Eylül dönemine göz atmak gerekiyor.

ARAYIŞ dergisinde birlikte çalıştığımız kardeşim Mehmet Erdül, bir söyleşisinde benim hapishaneden çıkıştaki bir cümlemden söz edip, sosyal medyada paylaşmış.

12 Eylül döneminde Bülent Ecevit'nin yayın hayatına kazandırdığı Mart 1982'de Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatılan, ARAYIŞ dergisinde yayınlanan ortak bir yazı nedeniyle hüküm giymiş, Ulucanlar Ceza ve Tutukevinde cezamı çekmiştim.

1982 yılının Şubat ayının son günleri. Cezaevinin önü ana baba günü. Annem Nadide Duru, babam rahmetli A. Kemal Duru, ağabeyim Cahit Duru, eşi Gülsün, amcam, kızım ailenin diğer bireyleri, Arayış'ta ve Gençlik ve Spor Bakanlığında birlikte çalıştığımız arkadaşlarım ve her şeye karşın bir kaç gazeteci...

Önce hasret giderme, kucaklaşma... Bu arada, gazeteci kardeşlerimden biri "Bir şeyler söyle de haber olsun. Biz de görevimizi yapmış olalım" diyor.

Benim verdiğim yanıt özgürlük üzerine oluyor:

"Ben hapse girme özgürlüğümü kullandım. Özgürlüğün hepsi güzel"

Bu söylediklerim, hiçbir gazetede yer almadı. Yalnızca Arayış dergisinde yayınlandı.

Arayış'ın kurucusu ve yayın danışmanı Bülent Ecevit de, cezaevine girerken, hapiste olması  ile dışarıda olması arasındaki ayrımı şöyle dile getirecekti:

"Dışarıda tutsak olmaktansa, hapishanede özgür olmayı tercih ederim.”

Ecevit, özgürce düşünme ve bunu yayma Hakkı'ndan söz ediyordu bu sözleri ile.

Gerçekten o tarihlerde dışarıda özgürlük ve çoğunlukla hukuk da yoktu. Emir komuta zinciri ile insanlar hapse atılıyor, yaşları büyütülüp dar ağacına gönderiliyordu.

Gazeteler, dergiler kapatılıyor, gazeteciler sorgusuz sualsiz mahkum edilip hapse atılıyordu.

Darbecileri eleştirmek, darbeciye darbeci demek, hüküm giymek ve yayın yasağı, gazete ve dergilerin kapatılması için yeterliydi.

Sıkıyönetim komutanı tarafından dava açılması istenen bir gazetecinin, bilim adamının hüküm giymemesi olası değildi.

Günümüzde de, iktidarı elinde tutanların mahkemeleri etkileyen sözleri "emir" sayılıyor, derhal davalar açılıyor, gazeteciler, bilim insanları tutuklanıyor, Anayasa mahkemesinin verdiği kararların tanınmayacağı açıklanıyor, yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesinin kararlarına uyma zorunlunu olmadığı ileri sürülebiliyor. Kendi getirdikleri hak arama yollarını bile daraltma yolları aranıyor.

İnsanların yaşam haklarının korunamamasına "kader" , "alın yazısı" gibi sözcüklerle mazeret aranıyor.

Sonra da hak ve hukuktan söz ediliyor.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, özgürlükler ortadan kaldıran 12 Eylül'ün "beşi bir yerde"si aradan yıllar geçtikten sonra yargılandılar. Ve en azından halk vicdanının yanı sıra yargıda tarafından da mahkum edildi.

Günümüz de ise, iktidar ve muktedir herkese korku salıyor, kimi gazeteciler ve gazeteler "fabrika ayarlarına" dönüyor, 180 derece çark ediyor, köşe yazarları, özgürlüklerin yok edilmesine vurgu yapacaklarına argo başlıklarla, ona buna "alçak" sıfatı yakıştırarak günü geçiştiriyor.

Şunu unutmamak gerekir; korku toplumu yaratılmasına, özgürlüklerin sınırlandırılmasına, yok edilmesine medya ses çıkarmazsa,- tabii yandaşları kastetmiyorum-  ülkede özgürlük kalmaz ve hapishanede bile özgürce düşüncenize pranga vurulur.

Döneklere, çark edenlere, fabrika ayarlarına dönenlere, yetmez ama evetçilere, 2'nci cumhuriyetçilere ve akil adam geçinenlere ilanen duyurulur.

Nahit Duru abcgazetesi

ABD Erdoğan’ı Devirecek - Gürbüz Evren
Amerika Birleşik Devletleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı devirecekmiş, çünkü Başkan Obama randevu vermemiş.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Kirby’e, “ABD, Erdoğan’ı düşürecekmiş” diye sormuşlar. O da “Buna yanıt bile vermem, çünkü çok saçma sapan sözler” cevabını vermiş.
Kirby’i duyanlar, “Aslında Erdoğan’ı düşüreceğiz demek istedi” yorumunu yapıyor.

Ulus muyuz yoksa ümmet mi? - Gündüz Akgül

Ümmet, Arapça bir sözcüktür. İslam toplumunun tamamını ifade eder. Ümmet, "imam" sözcüğü ile aynı kökten gelmekte olup, her peygamber, birer imam, rehber olarak kabul edilir ve ona tabi olanlara da onun ümmeti denir…
Ümmet, aynı dinden oluşan insan topluluklarında oluşur. Din, ümmet olmanın koşuludur…
Ulus (Millet), çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk…
Ulus tarifinden anlaşılacağı gibi aynı dinden olma koşulu yoktur…
Bu genel anlatımlardan sonra, başlıktaki soruyu neden sorduğumuza gelelim…

Güçlerin Eşit Olmadığı Bir Bilek Güreşi - Güner Yiğitbaşı
Can DÜNDAR ve Erdem GÜL davası; adil yargılanma hakkının ve usul yasalarının, kuvvetler ayrılığı ilkesinin geçerli olduğu, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir  ülkede olması gereken olağan bir  kamu davası görüntüsünden uzaklaştırılmış, adeta Tayyip Bey ile Can DÜNDAR arasında ceryan eden, güçlerin ve silahların eşit olmadığı, gerçek adaletin tecellisi için davanın tarafları arasında bulunması gereken silahların eşitliği ilkesinin çiğnendiği,hukuken sorumsuz, buna karşılık Cumhurbaşkanı olarak yetkileri çok fazla olan ve elinde kamu kudreti bulunduran Tayyip Bey'in şahsi davasına dönüştürülmüş olup, biz vatandaşlar da, tarafları arasındaki güç dengesinin eşit olmadığı bir bilek yarışını uzaktan izler konuma getirilmiş bulunmaktayız.

5 dalton için 78 milyonun geleceğiyle oynuyorlar!

CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem, katıldığı bir canlı yayın programında ABD’de tutuklu bulunan Reza Zarrab’a açılan davaya ilişkin dikkat çekici iddialarda bulundu.
ABD’nin Zarrab için yaptığı teknik takibe eski dört bakandan ziyade, mevcut kabineden de bakanların takıldığını belirten Erdem, “Teknik takibe 4 bakandan ziyade, kabindeki mevcut kişiler de takılmış, AKP’li bürokratlar da takılmış. Bu şunu gösteriyor, bu soruşturma bağlamında Reza Zarrab öyle ya da böyle konuşacak. Zarrab AKP’nin kara kutusudur ve şu anda AKP’nin kara kutusu ABD’de tutuklu. Geçen bir canlı yayında söylediğim gibi Zarrab, ABD’ye gitmeden önce İstanbul’da lüks bir restoranda 3 FBI mensubuyla görüştü. Belli bir anlaşmayla gitti zaten. FBI ve savcılık muhtemelen Zarrab’a dokunmayacağı yönünde güvence verdi. Şimdi iktidar cenahı diyor ki ‘Bizim Reza’yla ne alakamız var’. Reza Zarrab, İran’a yönelik ambargoların delinmesi bağlamında yargılanıyor. Şu husus çok önemli: Zarrab’ın Türkiye dışındaki para trafiğinin merkezinde de AKP var. Reza’nın Çin’de açtığı 7 şirkete Muammer Güler referans yani kefil oldu, bu alakasızlık? Reza’nın Türkiye vatandaşlığına geçirilmiş olması mı alakasızlık? Reza’nın yurtdışındaki tüm kirli ilişkilerinin ve kara para sirkülasyonunun merkezinde bu kişiler var. ABD’de Reza’yla birlikte aslında AKP de yargılanıyor ve Zarrab’ın suçunu itiraf etmesi bile bakanların suçlanması için yeterli.” dedi.
İçeride soruşturma başlamaması durumunda Türkiye’nin güvensiz ülke ilan edileceğini ifade eden Erdem, “Biliyorsunuz, Türkiye’de bir üretim ekonomisi yok; sıcak sermaye ve kara parayla ekonominin çarkları döndürülmeye çalışılıyor. Sarrab’ın olası bir suç itirafında, yabancı sermayeye muhtaç ve mahkum hale getirilen ülkemize ambargo uygulanır, kamu bankalarımız uluslararası kara listeye alınır. Bu durum ekonomik olarak geridöndürülemez bir krizin başlangıcı olur. Şu an tüm ekonomimiz Erdoğan’ın kişisel ilişkileri sonucu sıcak parayla idare ediliyor, üretim sıfır. Patatesi bile yurtdışından ithal ediyoruz. Rusya’yla, İran’la, komşularımızla ilişkilerimiz bitme noktasında. Turizm nedeniyle insanlar zararına otellerini satıyorlar. O çok güvendiğimiz Suudi kara parası ve Katar sermayesi, uluslararası sermayenin aleyhte alacağı bir kararla direkt olarak ülkemizden çekilir. Acilen ülkemizde bir soruşturma başlatılmalıdır diye boşuna uyarmıyoruz. Bir de şu hususun altını çizmek gerek: Mevcut iktidarla mücadele ederken asla ABD’nin bir yaptırımını esas alarak ve gölgesine sığınarak bu siyasi mücadele sergilenemez. Bazı muhalif çevrelerde ABD’nin yaptırımlarından medet uman bir yaklaşım görülüyor. Bizim tek derdimiz, ülkemizin bağımsız ve demokratik bir ülkeye dönüşmesi adına kamburlarından kurtulmasıdır.” dedi.
ERDEM: “ASIL SORUN AMBARGOYU DELMEK DEĞİL, KOLUNA 250 BİN LİRALIK SAAT TAKMAK!”
Zarrab’la girilen ilişki sonucu siyasilerin zenginleştiğini vurgulayan Erdem, “Bu davada bizi ilgilendiren, ambargonun tanınıp tanınmaması değil. Ambargo döneminde İran’la en yüksek ticari hacimde iş yapan Almanya’ydı. Bir ambargoya uymamanın elbette uluslararası sözleşmelere aykırılığı söz konusu, ancak burada mesele o ambargonun tanınmayışıyla beraber, o dönemde rüşvet ve kişisel nemalanma yoluyla haksız kazanç sağlayarak rant elde edilmesidir. Ambargoyu delmek değil, koluna 250 bin liralık saat takmak asıl mesele. Bir devlet siyasi stratejisi gereği ambargoların dışında hareket edebilir –ki aslında uluslararası anlaşmalar gereği etmemelidir– ama ambargoların dışına kişisel olarak zenginleşmek için çıkamaz. Reza’nın vatandaşlığa geçişi ve Reza’nın yanındaki korumanın tahsisi kadar ayrıcalıklı bir kişiliğe dönüşmesinin sebebi, Reza’nın siyasileri fazlasıyla zengin etmiş olmasıdır, ambargo değil. Bizi ilgilendiren en önemli kısım ise ABD’deki yargılamanın Türkiye’ye olumsuz etkileridir. Eğer zerre kadar haysiyet, vicdan ve onuru olan bir Cumhuriyet Savcısı varsa, cumhuriyeti müdafaa etmek adına ivedilikle harekete geçmelidir. ABD’de yargılama devam ederken, Türkiye’nin bir hedef haline getirilmemesi için Reza’yla işbirliği yapanların yargılanması gerekir.” dedi.
ERDEM: “BEŞİNCİ DALTONU MERAK EDENLERE SÖYLÜYORUM: 5. DALTON EFKAN ALA’DIR!”
Sadece eski bakanların değil, mevcut bakanların da suçu sürdürdüğünü ifade eden Erdem, “Reza Zarrab’ın mahkemede isim vermesine gerek yok, ‘ben yaptım’ diyerek suçu itiraf etmesi bakanların suçlanması için yeterli. Erdoğan Bayraktar bu süreçte aklandığını ve talimatla iş yaptığını belirtti. Kendisinin başbakanın talimatlarını Anayasanın sınırlarını aştığı halde esas alması, onun Başbakana sadakatini gösterir. Anayasayı esas almak yerine suç olduğu halde başbakanı esas aldığı içinAnayasaya karşı suçlar bağlamında müebbetle yargılanmalıdır. Başbakan değil kim olursa olsun, Anayasanın sınırları içinde hakeret etmeniz gerekiyor. Talimatla Anayasayı ilga etmek terör fiilinden farksızdır. Geçtiğimiz günlerde ‘5 tane dalton için 78 milyon insanın ciddi riskle karşılaştığından’ bahsetmiştim. Herkes 5. Daltonun kim olduğunu sordu. Muammer Güler’in Reza’ya sağladığı imtiyaz, Efkan Ala’nın bakanlığı sürecinde de devam etti, korumalar yine tahsis edildi. 5. Dalton Efkan Ala’dır. İktidar partisi yeni bakanlardan daha çok korksun.” dedi.
ERDEM: “CUMHURBAŞKANI REZA’YI TUTUKLAYAN POLİSLERDEN ÖZÜR DİLEYECEK!”
Türkiye’nin zarar görmemesi için hemen yargılama yapılması gerektiğini belirten Erdem, “Ben tekzibi olmayan bir gazetecilikten geliyorum, maalesef öngörülerimin çoğu gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Reza’yı tutuklayan polislerden bir gün özür dilecek. Şu an 5 daltonu korumayı, 78 milyonu korumaktan daha evla görüyor. İran mesela asıl ambargodan kurtulmak isteyen merkezken, Zencani’yi gözü kapalı çizdi. Bu kişiler geçmişte İran’ın ekonomik sistemi adına kullandığı adamlardı, sistem değişince küresel ekonomiye kapılarını açan İran, bunlara yer olmadığı için tasfiye etti.
ERDEM: “AKP DOKUNULMAZLIK KONUSUYLA ŞARK KURNAZLIĞI YAPIYOR”
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunun istismara açık olduğunu belirten Erdem, “Türkiye’nin başında bir çift başlılık lafzı tutturulmuş gidiyor, sanki başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. Şu an aynı ideolojik kökenden gelen iki kişi ülkenin başında, peki o zaman sorun ne? Sorun, birilerinin ‘ben parlamenter sistemin benim meşruiyet alanımı sorgulayabilecek bir rejim olduğunu düşünüyorum, bizim kapalı sisteme geçmemiz gerekiyor, kapalı ekonomi, kapalı yargı, tıpkı Brunei kralı gibi olurum’ hesabıdır. Bunlar parlamenter sistemi tasfiyeye dönük yaklaşıma giriyorlar. Dokunulmazlıkları kaldıralım meselesi, bütün dokunulmazlıkları sınırlamak olarak hesaplanıyor. Yanlışlık olmasın, AKP dokunulmazlıkları kaldırılmıyor, sadece halihazırdaki fezlekeleri bir seferliğine işleme sokmak istiyor. Zaten yargı ellerinde ve vekillerinin dosyasına takipsizlik verileceğini biliyorlar. Ama muhalefet vekillerine sürekli yeni davalar açılıyor. Sadece benim Cumhurbaşkanına hakaretten 2 fezlekem var ve 14 aydan başlıyor cezası. Benim durumumda olan en az 150 vekil var. Yargı inanılmaz taraflı bir durumda. Geçtiğimiz gün ‘Lale Devri sarayları’ dediğim için Cumhurbaşkanına hakaretten dava açıldı. AKP ‘550 vekilin dokunulmazlığını kaldıralım’ dese biz zaten varız, hukuk önünde eşit olmayı savunuyoruz. Ancak yargı onların elinde olmasına rağmen bunu kabul etmiyorlar, onun yerine mevcut fezleke üzerinden işlem yapılsın deniyor. Dokunulmazlık üzerinden AKP, toplumsal muhalefeti hedef alıyor. Biz, CHP olarak, hesap vermekten hiçbir şekilde korkmuyoruz.” dedi.
ERDEM: “NEREDE HUKUKSUZLUK VE HAYDUTLUK VARSA BİZ ORADA OLACAĞIZ”
Programda CHP’de bazı isimlerin TV kanallarına kayyum atanmasına karşı çıkan vekillere yönelik açıklamasına değinen Erdem, “Bu hukuksuzluk kime yapılırsa biz onun yanındayız dedik. Yanlışın karşısında olmak erdemli olmaktır. Ergenekon ve Balyoz Davası gibi davalarda sorunlar yaşamış olan, belli hassasiyetleri olan vekil arkadaşlarımızın açıklamalarını anlayışla karşılıyorum. Zaten ikili mülahazalarda sık sık konuşuyoruz. Cemaate yönelik cemaatin kendisinin de özeleştirileri oldu, bizim de zamanında yaşanmış mağduriyetlere karşı sert eleştirilerimiz oldu. Ancak bugün muhalefetin elinde hiçbir TV kanalı, medya organı kalmadı neredeyse. Kayyım atamalarıyla yapılan şey haydutluktu, hukuksuzluktu, Anayasanın gaspıydı. Geçmişin bagajlarından kurtulmamız lazım, dün Ergenekon için ‘ben bu davanın savcısıyım’ diyenler, bugün de toplumsal muhalefeti yok etmeyi amaçlayan siyasetin odak noktası. Yarın Cumhuriyet’in, Sözcü’nün de başına kayyım gelebilir. Hürriyet’in de başına da gelecek dedik ama gerek kalmadı, Aydın Doğan’a dava açıldı zaten. Şimdi Hürriyet objektif haber yapıyor diyebiliyor muyuz? Biz Hürriyet’ten muhalif haber yapmasını beklemiyoruz, objektif haber yapsın yeter. Ama şurada açık bir gerçeklik var. Hürriyet’te Davutoğlu’nun olduğu kadar Kılıçdaroğlu haber oluyor mu? AKP’li vekillerin haber olduğu kadar muhalefet partilerin vekilleri haber oluyor mu? Biz ne olursa olsun, mağdurun yanında yer almalıyız.” görüşlerini ifade etti.

Babamın sütü çok acı - Işıl Özgentürk
Başlığımdaki sözler, babası tarafından cinsel istismara uğramış küçük bir kız çocuğunun konuşmasından. Günlerdir hiç durmadan bu söz gelip beni buluyor: “Babamın sütü çok acı!” Ardından, Ensar Vakfı’ndaki çocuk istismarı Meclis’in gündemine geldiğinde, araştırma komisyonu kurulmasına ret oyu veren AKP milletvekillerinin fotoğrafına bakıyorum. Nasıl bir iştahla iki ellerini birden havaya kaldırmışlar. İnsanı şoka uğratan bir fotoğraf.
Devletin çocuk istismarcılarını koruduğunu gösteren bundan daha etkileyici bir fotoğraf olamaz! Evet, devlet çocuk istismarcılarını hayırlı bir evlat gibi bağrına sokmaktadır. Dini vakıflarda, devletin koruması altında olması gereken yurtlarda, çocuk esirgeme kurumlarında, cezaevlerinde çocuk istismarı pıtrak gibi ortaya dökülünce ardından ortaya çıkan istismarlarda hâkimler tecavüzcülere sürekli indirim uyguladıklarında ben kendime sormadan edemiyorum: “Acaba bu ülkede çocuk pornosu, çocuk istismarı erkekler arasında sessizce kabul edilen, onaylanan bir sır mı?”
Karaman’dan başlayayım. 45 erkek çocuğa açıkça tecavüz eden bir dini bütün hoca(!) var. Bu olay çocukların ifadelerine göre iki yıldır devam ediyormuş. İki yıl çocuklar sırayla tecavüze uğruyor, hayvan pornosu seyretmeye zorlanıyor ama okulda hiç kimselerin haberi olmuyor! El kadar Karaman’da hiç kimsenin haberi olmuyor! Hiç kimse çocuğa neden doğru dürüst oturamadığını sormuyor. (Tecavüze uğrayan çocuklar bir süre rahat oturamazlar.) Bu çocuklar arasında hiç mi korkup, acıya dayanamayıp başka bir hocanın kapısına giden olmamış? Adam başka bir yere tayin edilmiş ama tecavüz ettiği çocukları gittiği yere getirip evinde misafir etmiş. Bu ne biçim iş!
Kimse kimseyi kandırmasın, bu herkes tarafından bilinen bir sır! Kabullenilmiş, kabullenilmiş olduğu, 45 çocuğun istismara uğradığı Karaman’da kimselerin sokaklara dökülmemesinden belli. Ayrıca para karşılığı 35 aile şikâyetinden dönmüş. Şimdi bana hiç kimse, Türk aile yapısının sağlamlığından, değerlerine sımsıkı bağlı olduğundan söz etmesin! Daha vahimi var, geçenlerde tarikat evlerinde bir süre kalan, dayanamayıp kaçan bir genç adamdan dinledim. Şöyle dedi: “Siz bu çocuk istismarına farklı bakıyorsunuz, oraya gönderilen çocukların aileleri farklı bakıyor.” “Nasıl” diye sordum. “Oralardaki hocalar adeta kutsal birer varlık olarak kabul edilir. Onlar asla kötü bir şey yapmazlar, şeytana uymazlar, diye düşünülür. Bu nedenle eğer bir dini bütün hoca çocuğa dokunmuşsa, bu çocuğa feyz vermek içindir. Yani çocuk adeta hoca tarafından kutsanmıştır.” Ben hiç bu açıdan düşünmemiştim. Bir de böyle düşünelim, belki çocukları için sokağa çıkmayan ahaliyi anlamaya başlarız.
Demek ki, hem devlet hem ahali tarafından özellikle de yoksul, koruma altındaki çocuklara tecavüz kabul edilir bir davranış biçimi, hatta bunu bulup ortaya çıkaranlar tehdit ediliyor, cezalandırılıyor. Örneğin Pozantı Cezaevi’ndeki tecavüz olaylarını ortaya çıkaran, kanıtlayan DHA muhabiri Zeynep Kuriş “devletin mahremiyetini ihlal”den tutuklandı. Tecavüze uğrayan çocuklardan dördü müebbetle yargılanmaya başladı. Tecavüzcüler tahliye edildi, yönetici ve gardiyanlar terfi aldı. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yok!
Ancak ülkemizin milletvekilleri, hâkimleri, savcıları hatta bakanları tecavüz sever olabilir ama neyse ki, bu ülkede tecavüzü en ağır insanlık suçları arasında gören bir kesim var. Şimdi bu kesim bütün olumsuz durumlara karşı o çocuklar ve diğerleri için savaşmak zorunda! Ve savaşacağız. İndirim yapan hâkimleri deşifre edeceğiz, tecavüzcüleri ortaya çıkaran gazetecilerin yanında olacağız! Çevremizdeki her dini kuruluşa kuşkuyla bakıp, o kapalı kapılar ardında neler döndüğünü anlamaya çalışacağız! Buradan dini vakıfları destekleyen kuruluşlara da bir çift sözüm var: Sponsorluğunuzu çekin! Yoksa biz telefon hattımızı başka bir kuruluşa taşıyacağız! Hangi kuruluştan söz ettiğim anlaşılmıştır. Bir başka not: Lütfen bu olayları anlatırken pedofili gibi bilimsel terimler kullanmayın, bunun adı sübyancılık ya da oğlancılık.

 Işıl Özgentürk/Cumhuriyet

Burası Senin Ülken Değil Türkiye, Demek de Ne Oluyor?
İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nde düzenlenen DEİK Dünya Türk Girişimciler Kurultayı'nda konuşma yapan Cumhurbaşkanı ERDOĞAN'ın; MİT TIR'ları davasında yargılanan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül'e destek için mahkemeye gelen konsoloslar için söylediği; "Dün malum bir gazetecinin mahkemesi vardı. Bu yargılamaya katılanların durumu çok önemli. İstanbul'daki konsoloslar mahkemeye geliyor. Siz kimsiniz ya, sizin ne işiniz var orada? Yani diplomasinin de bir edebi var, adabı var. Burası senin ülken değil, Türkiye. Sen konsolosluk binası veya konsolosluk sınırları içerisinde hareket edebilirsin, diğerleri izne tabidir.
Bunlar kalkıp bu ülkenin içerisinde bir gövde gösterisini yapabilecek kadar haddi tecavüz edebiliyorlar.
Oynanan oyunun tarzını göstermesi bakımından bu çok önemli. Demokrasi, insan hakları, özgürlük, seçim laflarını dillerinden düşürmeyenlerin, halkın desteğini alarak iş başına gelenlerle darbeciler karşı karşıya geldiğinde tercihlerinin hangisinden yana olduğunu hep birlikte takip ediyoruz, görüyoruz."şeklindeki, bazı Avrupa ülkelerinin konsoloslarını azarlayan ve onları küçük düşüren ve hafife alan talihsiz sözlerine, hayret etmemek ve bir Türk olarak üzülmemek ve utanç duymamak mümkün değildir.

Tayyip Bey'in; kendisini mağdur kabul ettiği ve bu nedenle de davaya müdahale talebinde bulunduğu ve mahkemenin kararıyla tartışmalı bir şekilde müdahilliğine karar verilen, ülkemizdeki ifade, ifadeyi açıklama, bilgi edinme ve basın özgürlüklerinin geleceğini yakından ilgilendiren, Can DÜNDAR ve Erdem GÜL davası, bu yönüyle, alelade basit ve önemsiz bir dava değildir.

Gerçi, bu davada yasaya aykırı olarak duruşmanın aleniyetinin kaldırılmasına karar verilmiş olsa da, bizim yasalarımıza göre esas olan duruşmaların  aleniyeti olup, duruşmalar yerli ve yabancı herkese açıktır.Ceza Muhakemesi Kanununun 182/1 maddesinde; “Duruşma herkese açıktır” hükmüne yer verilmiştir.

Tayyip Bey tarafından eleştiriye tabi tutulan bazı Avrupa ülkelerinin ülkemizdeki temsilcileri olan konsoloslar da, duruşmaların aleni ve herkese açık olması ve özellikle de; kendilerinin,İnsan Hakları Sözleşmesini imzalayan, İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisin kabul eden, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek amacıyla kurulan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin temsilcileri olmaları nedeniyle, Can DÜNDAR ve Erdem GÜL davasını izlemek üzere, Çağlayan Adliye binasına gelmişlerdir. Gizlilik kararı alınacağından, önceden haberlerinin olması da mümkün değildir.

Tayyip Bey konuşmasında diyor ki; “Siz kimsiniz ya, sizin ne işiniz var orada? Yani diplomasinin de bir edebi var, adabı var. Burası senin ülken değil, Türkiye.”

Vay, vay!

Tayyip Bey bilmiyor mu?

Herbiri bağımsız bir devlet olan ülkelerin, usul'en belirli bir sınırları ve klasik bazı  hükümranlık hakları mevcut ise de; Dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşından sonra, bazı Avrupa ülkeleri bir araya gelerek ve Uluslar arası sözleşmelere imza atarak, belli konularda ve amaçlarda, bazı ortak değerlerde, özellikle insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek amacıyla, Avrupa Konseyi gibi Uluslar arası örgütler ve bu örgütlere bağlı larak İnsan Hakları Mahkemesi kurarak, İnsan Hakları Sözleşmesi gibi, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin sözleşmelere imzalar atarak, sınırlarını delmişler ve hükümranlık haklarının bazılarından vazgeçmişler, ya da iyice sınırlandırma yoluna gitmişler, kendilerini bağlayan bu Uluslar arası sözleşmelere; anayasalarına koydukları özel hükümlerle, kendi milli kanunlarının hükmünde değer atfetmişler ve hatta, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin Uluslar arası sözleşmelerle milli kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, Uluslar arası sözleşme hükümlerinin esas alınacağını ve üstün tutulacağını kabul etmişlerdir.

Bizim anayasamızın 90. maddesi ile de; adil yargılanma hakkı, ifade ve ifadeyi açıklama, bilgi edinme ve basın özgürlükleri gibi, temel hak ve özgürlüklere ilişkin Uluslar arası sözleşme hükümleri, kendi milli yasalarımızın hükümlerinden daha üstün tutulmuştur.

Tayyip Bey bu hukuki gerçekleri sanırız biliyordur.Cumhurbaşkanı olduğuna göre, bilmek zorundadır.

Öyleyse, şimdi buradan Tayyip Bey'e soruyoruz. Siz;

Cumhubaşkanlığı koltuğunda oturmakta olduğunuz Türkiyenin de üyesi olduğu, ilgili sözleşmelerinde imzalarının bulunduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin milletvekillerinden seçilen belirli sayıdaki üye ile ülkemizin de temsil edildiği Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamenterler Meclisi, Avrupa Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyine bağlı olarak kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi Uluslar arası örgütlerden, mahkemelerden ve sözleşmelerden, bunlarla kendimizi bağladığımızdan ve bazı hükümranlık haklarımızı sınırlandırdığımızdan haberdar değil misiniz?

Bu itibarla; özellikle insan hakları, temel hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek amacıyla kurulan Avrupa Konseyi gibi, üyesi olduğumuz ve Avrupa Birliği gibi, tam üyelik müzakeresi yapmakta olduğumuz Uluslar arası örgütlerin, yargı yetkisini kabul ettiğimiz Uluslar arası mahkemelerin ve imzaladığımız sözleşmelerin denetim ve gözetimi altında olan Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olarak; Avrupa Konseyi Üyesi Devletlerin ülkemizdeki temsilcilerine, burası benim ülkem, sizin ülkeniz değil, burası Türkiye, siz kimsiniz ya, sizin Çağlayan Adliyesinde, Can DÜNDAR'ın yargılandığı mahkemede ne işiniz var demeye,onları küçük düşürmeye, asla hakkınız ve yetkiniz bulunmamaktadır, Sayın ERDOĞAN.

27/03/2016
Güner YİĞİTBAŞI 
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Nazım'dan kalemini satanlara mektup - Nahit Duru

Olaylar diz boyu...
Sarraf'ın ABD'de tutuklanması hakkında yandaş medyada tek satır bile yok, diğer gazeteler ve televizyonlar duyuruyor haberi. Kimi heyecanla, kimi gönülsüz.
Gazetecilerin yargılanmalarına ilişkin haberler de bazı medya guruplarında görülmezken, bazıları ayrıntılı olarak veriyor.
Şehit haberleri ise, gazetelerde tek sütun, televizyonlarda da üçüncü dördüncü sırada verilmeye başlandı. Yani olağan sayılıyor, denildiği gibi terörle ve şehit haberleri ile yaşamaya alıştık havası yaratılıyor.
Ancak, cumhurbaşkanının, başbakanın konuşmaları, terörle mücadele haberleri büyütülüyor nedense.

"Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" - Gündüz Akgül
Yazının başlığını, yazılı medya haberlerinden ödünç aldım…
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında, MİT Tırlarını haber yaptıkları için açılan dava dün Çağlayan adliyesinde devam ederken, Cumhuriyet Savcısının isteğine uyan Mahkeme gizlilik kararı aldı…
Duruşmayı izleyen CHP ve HDP milletvekilleri, bu kararın hukuka uygun olmadığını ileri sürerek duruşma salonundan çıkmayı reddettiler…
Bunun üzerine mahkeme duruşmayı 1 Nisan 2016 gününe ertelerken, milletvekilleri hakkında,  "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüsten"  Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmaya karar verdi…
İşte yazının başlığı mahkemece alınan bu kararın medyada haberleştirilen bu tümcesinden alınmıştır…
Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünmeye ve aklımıza gelenleri söylemeye başlayalım…
-Davanın konusu gazetede yapılan haber olup tüm Türkiye ve dünya kamuoyunca bilinmekte ve gizli bir tarafı bulunmamaktadır…
-Alınan gizlilik kararı bu nedenle bizce de hukuka uygun değildir…
-MİT mensupları, Tırların aranması sırasında oluşan olaylarda taraflardan biri olduğu için davaya müdahil olma isteklerinin kabul edilebilir…
-Cumhurbaşkanının davaya müdahil olarak kabul edilmesi yanlıştır…
-Mahkemenin tutumu adil yargılamayı ortadan kaldırmıştır…
-Adil yargılama olmadan, adil yargılamayı engellemeye teşebbüste olamaz…
-Hukuka uygun olmayan bir karara itirazın yasal yollardan yapılması gerekmektedir…
-Bu nedenle milletvekillerin fiili direnişle dışarı çıkmamaları, mahkemece alınan karar karşısında vicdana uygunsa da, hukuka uygun değildir…
-Yapılacak hukuki işlem, gizlilik kararının alınmasını gerektirecek bir durum olmadığı halde, mahkemenin böyle bir karar alması, görevin kötüye kullanılması olduğundan bahisle, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na suç ihbarı yapılabilirdi…
2009 yılında beri devam eden bu tür davalarda, hukuk kurallarına mutlaka uyulması gerektiğini, günün birinde herkesin hukuka gereksinim duyacağını, hukuk kuralları yok sayıldığında o gün geldiğinde, aranan hukukun bulunamayacağını söyleye, söyleye dilimizde tüy bitti…
Ne yazık ki her seferinde bu hatalar yapılmakta ve kamuoyunda yargıya olan güven gün geçtikçe azalmaktadır…
Ergenekon diye adlandırılan malum davanın Cumhuriyet Savcıları ve Yargıçları, hukuk tanımazlıkları ile dile düştükleri dönemde hiç kimseyi dinlemeden, camcı dükkânına giren fil örneği hukuku darmadağın ettikleri için, şimdi kendileri hukuka gereksinim duyduklarında, darmadağın ettikleri hukuku arayıp bulamadıklarından canlarını kurtarmak için çareyi kaçmakta buldular…
Sevgili dostlar,
Bunları yazarken hukuka yıllarını vermiş biri olarak içimin acıdığını belirtmeden geçemeyeceğim…
Sonsöz;
Görevde olan değerli meslektaşlarım, sizlerde bizim gibi gelip geçicisiniz…
Hukuk kalıcıdır ve günün birinde herkese gereklidir…
Bu gün yaptığınız uygulamaların hukuka uygunluğu ile temellerini sağlamlaştıracağınız hukuk devletinde, çocuklarınız ve torunlarınızın güvencede olacağını unutmayınız…

26.03.2016
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Alışmak - Yılmaz Özdemir
Cumhuriyet tarihinin en büyük doğal felaketlerinden olan 17 Ağustos 1999’da yaşadığımız depremden sonra Türkiye değerli bir bilim insanı olan Ahmet Mete Işıkara’yı tanıdı ve onun‘’Depremle yaşamaya alışmalıyız’’ sözlerini belleklerine yazdı.

Söz çok doğruydu çünkü deprem sürekli kendini yenileyen doğanın kaçınılmaz gerçeğiydi ve olası depremlerde en az zarar görmek için önlemler alınmalıydı, ve depremi önlemek mümkün değildi.

Okumuşları Yadsıyanlar, Cehaleti Kutsayanlar - Cevat Kulaksız

“Cahil nesil lazım” mış!
Oysa bu dünyada cehalet kadar karanlık bir şey yoktur.

Hepimiz, dinci bir vakfın kurucusu olan Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı  Prof. Dr. Bülent Arı’nın bir TV programında söylediklerini duydunuz veya gazetelerden okumuşsunuz. Ne hikmetse, dinsel yönü ağır basan kurumlardan, kuruluşlardan ve de öylesine kişilerden, cinsel sapıklığa varan tecavüzlerden tutun da, çağ dışı, insanı şok eden söz ve davranışları duyuyoruz izliyoruz. Ayrıca ülkemizde  nedense, “dinci kinci nesil” dedikçe çocuğa, kadına tacizler, tecavüzler, cinayetler de artıyor.

Bir Devletin İtibarının Kriteri 1150 Odalı Lüks Saray Olursa
Bildiğiniz gibi ülkemizde geçtiğimiz temmuz ayından itibaren azan ve şiddetlenen bölücü PKKve IŞİD terör örgüteri tarafından gerçekleştirilen,başkentimiz Ankara da dahi üç kez tekrarlanan ve toplu katliamlara dönüşen terör eylemlerinde, yaklaşık 300 polisimiz ve askerimiz şehit edilmiş, bir o kadar masum insanımız da, hayatlarını kaybetmiş veya yaralanmışlardır.

Her uyandığımız sabah, şehit haberleri almamız artık alışkanlık haline geldi, insanlarımız teröre yönelik tepki reflekslerini neredeyse kaybetmek üzere.


Bir eğitimciden zirve(!)ye mektup var! (2) - Mehmet Halil Arık
Fasıl I (bölüm II)- GELİŞME
Zirvedeki baylar; “sözüm sizedir!”
Gönül isterdi ki söylenenler kulaklara küpe olsun. Davulcu kabahati misali, kaynayıp gitmesin arada,.
*
Bugünlerde, içinden çıkamadıkça, ellerinizle yarattığınız kaosa hem bahane hem de müsebbip(sebep olan) aramaktasınız.
Gizlenme çabalarınız boşuna. Zira, bahaneler sizleri gizlemeye yetmiyor artık. Aldatıldık yalanlarınızın mumu da yitirdi ferini. Söndü sönecek. Kabak gibi kaldınız ortada işte!.. ‘Aldatıldık’ yalandı, martavaldı. ‘Aldatılan bizdik aslında. Tatlı yalanlar acı reçetelere çare olamadıkça, kaosunuza çare aramak yerine müsebbip aramaya hız verdiniz.

Bir eğitimciden zirve(!)ye mektup var!  (1) - Mehmet Halil Arık
Fasıl I – GİRİŞ
Zirvedeki baylar; sözüm sizedir!…
Biliyorum, siz söylenenlerin haklılığına kulak vermek yerine, öküz altında buzağı, arama içgüdüsüyle, “suç ve suçlu” arayacaksınız.
Ülkemin verdiği ekmeğin bedeliyse “suçlanma” hoş geldi!..
İŞTE GERÇEK!… Kalemi kırıldı barışın!… Tehlike kapıda!…
Kör gördü, sağır duydu!…   Siz görmediniz, duymadınız. Üç maymundan birisiniz..
Ülke yasta; kiminiz lafta, kiminiz biatta!.. Kiminiz çıkar için kuyrukta!…
Siyasette yarışın adı, ülkeye hizmetti hani,!?..
Siyaset, “her yolla oy kap” ilkesiyle kirlendi, hukuk kilitlendi, demokrasi düğümlendi – bohçalandı rafta. Özgürlük “verdiğim kadar”a indirgendi. .


Bu Toprakların Vatanımız Olduğunu Şimdi mi Anladınız?
Devlet Övünç Madalyası ve Beratı Tevcih Töreni’ne katılarak madalya ve beratları sahiplerine veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu törende yaptığı konuşmasında; "Bizi üzen, bu süreçte verdiğimiz şehitlerimizdir. Geçtiğimiz Temmuz ayından bu yana 300'ün üzerinde asker ve polisimizi şehit verdik. Ama ne kazandık biliyor musunuz? Bu toprakların vatanımız olduğunu dosta düşmana bir kez daha gösterdik. Bu önemliydi.”

Kulağa hoş da gelse,daha önce bu ülkenin Başbakanı olarak ülkeyi 13 yıl yöneten ve daha sonra da, Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, hem Cumhurbaşkanı ve hem de fiili Başbakan olarak, bu ülkeyi tek başına ve tek karar sahibi olarak, anayasa dışı yönetmeye devam eden Tayyip Bey'in bu beyanları; bize göre,kendisinin  bu ülkeye yaptığı kötülüklerine, kötü ve hatalı politikalarıyla ülkede yarattığı kaos, terör bataklığı ve kan gölüne mazeret üreten, bir anlamda ülke insanlarına yaptığı kötülüklerin üzerini örtmeye yönelik, içi boş hamasi beyanlardır.

ABD, Rıza Zarraf’ı takas için mi tutukladı? - Gürbüz Evren
Rıza Zarraf, “İran yaptırımlarını ihlal ederek ABD’yi dolandırmak, bankacılık sahtekârlığı ve kara para aklama” suçlamalarından Miami’de tutuklandı.
ABD’nin yıldız savcısı Preet Bharara ise Zarraf’ın 75 yıl hapsini istedi.
İyi, hoş da, Zarraf, ABD’deye daha önce birçok kez gitmişken sorun çıkmadı, Amerikalı savcının aklına gelmedi de, şimdi neden tutuklandı?
Gelin bunu birlikte anlayalım.
Temmuz 2015’de, Viyana’da, Batılı ülkeler ile İran arasında, Tahran’ın nükleer programı konusundaki görüşmelerde anlaşmaya varıldı.
Bunun ardından 16 Ocak 2016’da da, ABD, AB ve BM, İran’a ambargoları kaldırdı.

Büyük ozan Aşık Veysel aramızdan ayrılalı 43 yıl olmuş. Tam 43 yıl, O'nun sevgi, barış , doğa, dostluk, inanç özgürlüğü, eşitlik ve insanlık ezgileri ile ama onsuz...
Daha önce çalıştığım gazetede bir anı paylaşmıştım. Sizlere de aktarmak isterim.
Âşık Veysel’i ilk kez 1950’li yılların başlarında Malatya’da İstanbul Sineması’nda dinlemiştim. Dakikalarca ayakta alkışlanmıştı.
Babam rahmetli Kemal Duru Malatya PTT Müdürü idi… Konserden sonra Aşık Veysel'i babamın odasında görünce elimiz ayağımız dolaşmış, ellerine sarılmıştık. O anlatmış biz dinlemiştik.

Güner Yiğitbaşı: E y v a h!...
Eyvah ki ne eyvah.

Bizim 17/25 aralık şüphelisi, pardon mağduru (!) İranlı Reza ZARRAB, eşiyle gittiği Amerika Birleşik Devletlerinde tutuklanmış, hatta iddianamesi bile hazırmış ve 75 yıl hapsi istenesiymiş.

Medya öyle diyor, biz de vallahi medyanın yalancısıyız.

Adamın masum olduğu, 17/25 aralık soruşturmasını yapan paralelci ve cemaatçi savcıların iftirasına uğradığı, tarafsız (!) savcılarımız tarafından hakkında düzenlenen kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla ortaya çıkmıştır!

Obama'ya Allah mı söyletti dersiniz? - Güner Yiğitbaşı
Dünyanın süper gücü ABD'nin Başkanı Obama'nın, Amerikan yasalarına göre, ikinci başkanlık dönemi sonunda, bir daha seçilemeyecek olması nedeniyle, ABD Başkanlığı görevinden ayrılacak olmasını değerlendirdiği, Afrika Birliğinde yapmış olduğu, öz güven dolu ve demokrasi dersi niteliğindeki konuşmasından bazı bölümlere, aşağıda aynen yer vermek istiyor ve bu zihniyette demokrat bir Cumhurbaşkanına sahip olamadığımız için üzülüyoruz.
ABD Başkanı Obama diyor ki;
“Size dürüst olmak istiyorum. Şunu gerçekten anlamıyorum. Ben 2nci dönemimdeyim. ABD Başkanı olarak hizmet etmek olağan üstü bir ayrıcalıktır. Bundan daha fazla gurur verici ve ilgi çekici bir iş düşünemiyorum. Çünkü işimi çok seviyorum. Ama Anayasaya göre Başkanlık için yeniden aday olamam.

Bir kültür çöküyor - Erdal Atabek
Aydınlanma kültürü insanlığın evrensel kültürüdür.
Ortaçağın “kutsal iktidar”ını temsil eden Vatikan, kurduğu teokratik sistemle bütün yaşamı Katolik dininin emri altına sokmuştur. Bilim, sanat, toplum yaşamı hep bu hükümlerin altında biçimlenmiştir.
Rönesans’la başlayan “özgür insan aklı” ve “özgür insan iradesi”nin bilime, sanata ve toplum yaşamına egemen olma mücadelesi “Aydınlanma” ile insanlığın tarihinde yeni bir çağ başlatmıştır.
Sosyalizmin bu mücadeleye büyük katkısı ise insan emeğinin bu değerlerin özü olduğu, insanın ancak emeği kadar özgür olabileceğini açıklamasıdır.
Ama mücadele bitmemiştir. Paranın egemenliği, kapitalist sistemin insanın sınıf atlama hırsına dayanarak, kimi zaman ise faşizmin silah gücüyle egemenliğini sürdürmüştür. Din kavgaları ise mezhepler ve tarikatlar aracılığı ile sürüp gitmiş, bir kör dövüş insanları birbirine düşürmüştür.

Terör vuruyor halk siniyor, çünkü - Gürbüz Evren
Son 5 ayda Ankara’yı vuran 3 bombalı saldırı, ülkemizdeki acı bir gerçeği tekrar tekrar gözler önüne serdi.
Bu gerçek, toplumdaki demokrasi bilincinin zayıflığıdır.
Eğer tam tersi bir durum olsaydı, milyonlar sokaklara dökülür, teröristlere, “Hepimiz karşınızdayız” mesajını verirdi.
Konu teröre başkaldırış olunca aklıma hep İspanya örneği gelir.
12 Mart 2004’de, Madrid’deki terör saldırısının ardından, 13 Mart’ta, 8 milyon İspanyol sokaklara döküldü.
Sadece Başkent Madrid’de 2,5 milyon insan “teröre hayır” diyerek yürüdü.
Bu sırada Madrid’deydim ve İspanyollarda gördüğüm o kararlılığı asla unutmadım.
O tarihten itibaren, İspanya’da terör giderek azaldı ve günümüzde adından bile bahseden yok.
2004’deki yürüyüşten 30 yıl öncesine kadar faşist diktatör Franco tarafından yönetilen İspanya’da, 8 milyon kişi, teröre karşı sokaklara dökülecek bilince sahipken, Türkiye’de çıt çıkmıyor.


Teröre teslim olmayacağız! - Güner Yiğitbaşı
Bizi yönetenler, daha doğrusu yönetemeyenler, mangalda kül bırakmaksızın sürekli ne diyorlar?

Asla teröre teslim olmayacağız.

Bu ne demek?

Normal ve orta zekalı bir insan; iktidarın, teröre teslim olmayacağız söyleminden ne anlar?

Kişi ve toplum olarak, terörden korkmamalıyız,evlerimize kapanmamalıyız, teröre rağmen normal kişisel ve toplumsal yaşamımıza devam etmeliyiz, terörü önlemek için ne yapılması gerekiyorsa yapılacaktır, halkımızın can güvenlikleri sağlanacaktır, hiçbir endişeye ve korkuya kapılmadan, siyasal iktidara ve onun alacağa önlemlere güveniniz.

Biz de, Tayyip Bey ile diğer AKP yöneticilerinin sürekli tekrarladıkları, teröre teslim olmayacağız söylemlerinden bunu anlıyoruz.

Tam bizi yönetenlere güvenmeye başladığımız, teröre rağmen normal yaşam koşullarına dönmeye çalıştığımız bir sırada, dün (20/03/2016) İstanbulda yapılması gereken Galatasaray- Fenerbahçe lig maçı, hem de müsabakanın başlamasına çok az bir süre kala, terör nedeniyle iptal edilmesin mi.

İstanbul Valisi bir açıklama yaparak,ciddi bir istihbaratın değerlendirilmesine bağlı olarak,Galatasaray ve Fenerbahçe arasında yapılması gereken lig maçınının ileri bir tarihe ertelendiğini ilan etmiştir.

İstanbul Valisinin, ciddi bir istihbaratın değerlendirilmesi dediği şey; maç nedeniyle bir terör saldırısının yapılacağı konusunda ciddi bir istihbari bilgi aldıklarının beyanıdır.

Başa dönersek, hani teröre teslim olmayacaktık?

Her ne sebeple olursa olsun, yapılması gereken bir futbol müsabakasının, son anda terör nedeniyle iptal edilerek ileri bir tarihe ertelenmesi, teröre teslim olmak değil midir?

Bu futbol müsabakasının yapılmasına aniden karar verilmiş ve bu nedenle yeterli güvenlik tedbirlerinin alınması için gerekli zaman bulunamamış değildir.

Bu futbol maçının 20/03/2016 tarihinde yapılacağı, maç tarihlerinin belirlendiği lig sezonunun başladığı aylar öncesinden bellidir.

Teröre teslim olmayacakları konusunda iddialı olan AKP iktidarı, yapılacağı aylar öncesinden belli olan bu maçın güvenlik içinde yapılmasını sağlayacak önlemleri almaya muktedir değil midir?

Vali diyor ki, daha doğrusu valiye söylettiriliyor ki; ciddi bir istihbarat aldık, bu istihbaratı değerlendirdik ve maçı iptal ediyoruz.

Ne güzel işte, bugüne kadar ciddi bir istihbarat alamadığınız için, istihbarat zafiyetiniz nedeniyle önleyemediğiniz, önceki üç Ankara ve İstanbul Sultan Ahmet ve İstiklal Caddesi patlamalarına göre bir adım öndesiniz, ciddi bir istihbarat almışsınız ve muhtemel bir terör saldırısından bilgi sahibi olmuşsunuz, bu bilgi çerçevesinde, önceki emniyet tedbirlerinizi takviye edip daha da artırarak maçı oynatsanıza ve aldığınız ciddi istihbarata dayanarak, eylem hazırlığındaki terörisleri ele geçirip iktidarınızın gücünü (!) halkımıza göstersenize.

Bundan daha iyi bir imkan ele geçirilebilir mi?

Maçı iptal edeceğinize, meydana çıkarak, halkımıza aslanlar gibi demeliydiniz ki; bir istihbarat aldık ama, hiç merak etmeyin, ancak biraz daha dikkatli olun, tüm güvenlik tedbirlerini daha da artırarak aldık, huzur içinde maçı izleyiniz.

Ama ne gezer.

AKP iktidarı; sudan bir sebeple, Galatasaray ve Fenerbahçe arasında yapılması gereken futbol müsabakasını iptal ettirmekle, teröre engel olabilmek, teröre karşı teröristlerin eline geçmiş bulunan psikolojik üstünlüğü yeniden geri alarak, halkımıza terör ve terörü önleme konusunda güven verebilmek için eline geçen çok önemli fırsatı kaçırmış ve teröre teslim olmuştur.

Demek ki; AKP iktidarının sürekli dile getirdiği, teröre teslim olmayacağız söyleminin, onlara göre asıl anlamı; terörü önlemekte acz içinde olsak da, istifa etmeyeceğiz ve terörü önlemeye muktedir bir iktidarın önünü açmamakta direneceğiz, demekmiş.

Bu yalın gerçekleri yazınca da, bu yazılanlardan ders çıkarılacağına, teröre destek vermekle suçlanan yazarlar oluyoruz.

Bugüne kadar teröre kimlerin destek verdiğini, onlara yardım ve yataklık yaptıklarını, geç de olsa  halkımız anlamaya başlamıştır.

21/03/2016
Güner YİĞİTBAŞI 

İzmir Barosu Üyesi Avukat

Alışmayacağız - Gündüz Akgül
Terör belası durmadan canımızdan can alıyor…
Hükümet çaresiz…
Ölmememiz için gereken önlemleri alamıyor…
Yandaş basın, bize öneride bulunuyor…
“Bir süre terörle yaşamaya alışmamız gerekiyor” diyor…
Mecbur muyuz?
Hayır değiliz…
Alışmayacağız…
Israr ve inanla terörü lanetleyip barış isterken…
İktidarın tez elden gereken önlemleri almasının takipçisi ve istekçisi olacağız…
Teröre karşı silahlı mücadeleye evet derken bununla yetinmeyip, 30 yıldır silahlı mücadele işe bitirilemeyen terörün, tüm dünyada hangi önlemlerle önlendiğinin araştırılarak uygulanmasını ve terörün bitirilmesini istiyoruz…
Anlayacağınız, güvenliğimizi sağlamak sizin sorumluluğunuzdur…
“Teröre teslim olmayıp gereğini mutlaka yapacağız” söylemlerinizi yıllardır dinliyor ve gerçekçi bulmuyoruz…
Terörü bitiremiyorsanız ve bunu başaramıyorsanız tek yol istifa etmenizdir…
Gerçekleştirilen kanlı olaylar hakkında önceden sağlıklı bilgi alamıyorsanız, yani İstihbarat zafiyeti varsa sorumlular hakkında gereğinin yapılmasını istiyoruz…
Dil, din, mezhep, ırk, renk ayrışmasından yana değiliz…
Güzel ülkemizde birlikte barış içinde yaşamak tek arzumuzdur…
Terörün bitirilmesine çareler aranırken, kapalı kapılar arkasında değil, milli istencimizle (irademizle) oluşturduğumuz TBMM çatısı altında gerekli görüşmelerin yapılmasını ve bilgilendirilmemizi istiyoruz…
Baskı, korku salınarak evlerimize kapanmak istemiyoruz…
Özgür birer yurttaş olarak, caddede, sokakta, meydanda ve her yerde dolaşırken güvenliğimizin sağlandığından emin olmak istiyoruz…
Yurttaşlık hakkında doğan bu isteklerimiz sıralanırken, “terörü destekliyorlar” suçlamasına muhatap olmak istemiyoruz…
Çünkü biz barıştan, özgürlükten ve hukukun üstünlüğünden yana tavır koyan yurttaşlarız…
Beyler,
Sorumluğunuz gereği güvenliğimizi sağlayınız…
Çünkü biz ölürüz ama terörle yaşamaya alışmayacağız…
A-LIŞ-MA-YA-CA-ĞIZ…
Anladınız mı?

21.03.2016
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Almanlara mı? Valiye mi? - Nahit Duru
İstanbul'da güpegündüz, bomba patlıyor. Ankara patlamasının üzerinden bir hafta geçmeden.
Bu gelişme günler önce tahmin ediliyordu. Almanya konsolosluklarını ve okullarını terör nedeniyle tatil ettiğinde, İstanbul Valiliği alelacele bir açıklama yaparak, "bu tür haberlerin, terör örgütlerine müzahir kişilerce ülkemizin huzur ve güvenliğini bozmak amacıyla ve kasıtlı olarak yayılmaya çalışıldığını" ileri sürüyordu.
İstanbul valiliğinden 7 Mart günü yapılan açıklama sosyal medyada ve basında çıkan haberlerin doğru olmadığı da iddia edilerek, özetle şöyle deniyordu:
"Bu çerçevede ülkemizde bulunan bazı yabancı ülke temsilciliklerinin de 'teyide muhtaç duyumlarına'  dayalı olarak ve yetkili kurumlarla irtibata geçmeden tedbirler geliştirmeye çalıştığı ve kamuoyumuzu olumsuz etkileyebilecek tasarruflarda bulunduğu görülmektedir. Devletimiz, binlerce yıllık devlet tecrübesine dayalı olarak bütün kurumlarıyla her türlü olumsuzluğun üstesinden gelecek güç ve kararlılığa sahiptir. Halkımızın sadece yetkili mercilerin yapacağı resmi açıklamalara itibar etmesini, kaynağı ve amacı kuşkulu sansasyonel ve gayri ciddi haber ve söylentileri dikkate almamalarını kamuoyuna saygı ile duyururuz."
Bu açıklamadan iki gün sonra İstanbul İstiklal Caddesinde canlı bomba olayı yaşanıyor. Yine ölüm, yine yaralanma... Otuzaltı yaralının arasında  12 de yabancı uyruklu bulunduğu da açıklanıyor. Sultanahmet patlamasının ardından yabancıların bulunduğu bir bölgede canlı bomba olayı manidar gelmiyor mu?
Ve en önemlisi, İstanbul Valisi Vasip Şahin iki gün önce yaptığı "sansasyonel, gayrı ciddi haber ve söylentileri ciddiye almayın" açıklamasını unutup, olay yerinde de açıklama yapıyor.
İstanbul Valisi Vasip Şahin, ilk açıklamasında Beyoğlu kaymakamlık binası önünde canlı bomba saldırısı meydana geldiğini belirtiyor. Vali, ikinci bomba iddialarının sansasyonel olduğunu iddia ediyor. Ne var ki, Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, ikinci bombadan söz ediyor valiyi yalanlarcasına ve gerekli önlemlerin alındığını söylüyor.
Şahin, iki gün önce yaptığı açıklamaya güvenerek, huzurla sokağa çıkan insanların yaşamlarını yitirmelerinden, yaralanmalarından sorumlu mudur, değil midir?
Bana göre bu olayda önemli sorumlulardan biri Vasip Şahin'dir.
Tabii, iktidar, İçişler bakanı sorumsuzdur demiyorum. Kaldı ki, onlar ülkedeki tüm terör olaylarından ve yaşamını yitiren insanlardan, şehit düşen güvenlik güçlerinden sorumludur.
Bunlar, yaşamını yitiren, yaralanan yurttaşlarımızın sorumluluğunu yaşadıkları sürece taşıyacaklardır, vicdanları varsa, bu azabı hep yaşayacaklardır.
Bundan kurtulmanın yolu, sorumluluğu kabullenip, görevlerinden aflarını istemektir. Onlar istifa etmiyorsa, daha yetkili olanlar, sorumluları görevlerinden azletmelidir.
Ve Alman istihbarat örgütleri, Türkiye'nin istihbarat örgütlerinin bir kaç adım önünde... Onlar uyarıyor, önlem alıyor, İstanbul'un Valisi Şahin, bunu yalanlıyor, "sansasyonel ve gayrı ciddi haberler" diye nitelendiriyor.
Şimdi şunu sormak gerekiyor, "gayrı ciddi" olan Almanların uyarısı mı, yoksa, iktidar ve İstanbul valisi mi?
Öte yandan, kimi yetkili ve yetkisiz ağızlar, "terörle yaşamaya alışmamız" gerektiğini söylüyorlar.
Biz terörle yaşamaya alışmayacağız. Bizi terörle yaşamaya mahkum eden iktidara alışamadığımız gibi...

 Nahit Duru abcgazetesi

Yazar öldü, sıra siyasetçilerde - Tayfun Talipoğlu
Roland Barthes, 1968’de postmodern bir atılım olarak yazarı öldürdü. Yani ona göre yazar, artık bir hiçti ya da metinleri ortaya koyan basit bir aracıydı.
Bunu boşuna söylememişti Barthes, yazar ve okuyucu çatışmasında okuyucu tarafında olduğunu göstermek için söylemişti.
Diyordu ki özetle: “Okuyucu, okuduğu eserlerden istediği anlamı çıkarabilir. Yazar, bu konuda hiçbir şekilde okuyucuyu disipline edemez, okuyucu tamamen özgürdür.
Barthes’ın bu teorisi tuttu, günümüz edebiyatına bakın. Artık yazar yok, sadece kitap kapaklarında varlar. Okuyucu; eskisi gibi yazarları önemsemiyor, yazarın anlattıklarını okuyor ve kendince yorumluyor, o kadar. O yüzden artık çoğu yazarı tanımıyoruz, kitapçılarda güncelden yüzlerce kitap görüp birçoğunun yazarını bu yüzden tanımıyoruz çünkü yazarlar da öldüklerini kabul ettiler. Okuyucuların gözünde eski değerlerinin olmadığını, onlar için sadece anlatılanların önemli olduğunu biliyorlar.
İşte anlattığım bu düzen, postmodern edebiyatın bir özelliği olarak çıkıyor karşımıza ama yazarın ölmesi ilginç bir olay değil mi?
Şimdi dönüp bakıyorum da Türkiye’mize ne kadar da acılarla, kötülüklerle, ötekileştiriciliklerle, çıkarcılıklarla, şiddetlerle, gözyaşlarıyla dolu bir ülkeyiz. Bunun sorumlusu seçmen olarak biz miyiz? Biz, politikalarına inandığımız partilere seçimlerde gittik, oyumuzu verdik. Dedik ki "ülkemizi, bizim adımıza kararlar alarak yönetin."
Peki, ne oldu? Seçimlerden bu yana güzel ve yalnız ülkemize dönüp de bir bakın neler oldu? Sahi, biz ne zaman bu kadar çirkinleştik?
“Ankara, Ankara, seni görmek ister her bahtı kara” diye şarkılar söyleyen yıllardan hızlıca geçip bahtı karaların erkenden yaşama veda ettikleri bir başkenti olan ülkeye geldik. Bombalar patlıyor, bombalar kalbimizi delik deşik ediyor. Eskiden bir terör örgütü sayarken şimdi hangi terör örgütü yaptı bunu diye merak ediyoruz çünkü o kadar çok düşmanımız var ki artık.
Peki, bunun sorumlusu kim? Niye sormuyoruz arkadaşlar bu soruyu?
Oldum olası bürokratik sözlerden haz etmemişimdir. Bombalar patlıyor, aileler parçalanıyor, hayatlar kararıyor. İşte en son da İstanbul’da patlayan canlı bomba... Çözüm: Ya kınıyoruz ya lanetliyoruz. Pratik nerede ey siyasetçiler? Uygulamalarınız nerede?
Eğer derdimize çare olacaksa kınamayı, lanetlemeyi yapalım. Eğer derdimize çare olacaksa Güven Park önünde ya da Taksim Meydanı’nda aralıksız bir şekilde haftalarca avaz avaz bağırarak teröre lanetler okuyacağım.
Ama siz de biliyorsunuz hatta siyasetçiler de biliyor bunu, bürokratik söylemlerin çözüm getirmeyeceğini. Halk, artık konuşmanızı dinlemek istemiyor. Halk, sorunları çözdüğünüzü görmek istiyor. Halk, "teröre alıştırılmış bir ülke olmayacağız" diye isyan ediyor. Sizin son derece bayağılaşmış sözcüklerinizi dinlemiyoruz artık. Hatta biz, sizlerin isimlerinizi bile bilmek istemiyoruz. Nasıl ki Roland Barthes, yazarı öldürdüyse biz de bundan sonra siyasetçileri öldürdük kabul edin.
Bizim için siyasetçilerin isimleri önemli değil, sorunlara çözüm bulsunlar, halk için çalışsınlar yeter. Siyasetin bir retorik olması gerilerde kalmalı. Siyaset kendisini yeniden düzenlemeli. Klasik, alışılagelmiş siyasetin çözüm üretmediği ortada. Öyleyse edebiyata uyarlayalım siyasetimizi, en azından adamakıllı bir iş yapmış oluruz.
Postmodern edebiyatın sözünü ettiğim özelliklerine benzer bir siyasete geçelim. Siyasetçilerin önemli olmadığı, erdemin, ahlâkın, gururun olduğu, başarısızlıklarda veya kötü gidişatta koltuk sevdasına kapılmadan istifa etiğinin eyleme geçtiği, seçmenlerin siyasetçilerin isimlerini bile bilmediği ama sadece onların yaptıkları icraatlara bakarak değerlendirdikleri, yeni bir siyasete, yeni bir ülkeye geçelim.
Biz, seçmen olarak varız. Siz, siyasetçiler olarak var mısınız?

 Tayfun Talipoğlu/abcgazetesi

70 Milyon Açık Cezaevi Mahkumu Yarattınız - Güner Yiğitbaşı
Yönetimde istikrar diyerek halkımızı kandırmak suretiyle 1.Kasım seçimlerinde yeniden tek başına iktidar olan AKP, aradan geçen kısa sürede, yönetimde istikrarı sağlayamasa da, terörde istikrarı sağlamış ve canlı bombalara teslim ettiği ülkemizi, kan gölüne çevirmiştir.

Öncelikli görevi olan halkının can güvenliğini sağlayamayan, peş peşe gelen canlı bomba eylemleriyle, yüzlerce vatandaşımızın topluca hayatlarını kaybetmelerine ve yaralanmalarına neden olan AKP iktidarının; terörü önlemekteki acziyeti, terörü önleme konusunda, eylemden sonra canlı bombanın kimliğini belirlemekten başka, laftan ve terörü lanetlemekten öteye hiçbir bir çözüm getirememesi nedeniyle sokağa çıkmaktan korkan ve evlerine kapanmak zorunda kalan halkımızın yaşadıkları konutları;birer açık cezaevlerine dönüşmüş ve korkudan evlerine kapanıp sokağa çıkamayan halkımız, adeta açık cezaevi mahkumları haline getirilmişlerdir.

Peki nedir, açık cezaevleri?

İlgili yasamızda, açık cezaevleri; yasal tabiriyle, açık ceza infaz kurumları; özetle, firara karşı engelleri ve dış güvenlik görevlisi bulunmayan kurumlar olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanım, AKP iktidarının terör ve canlı bomba belasının önüne geçememesi ve halkımızın can güvenliklerini sağlayamaması nedeniyle, çareyi evlerinde oturarak sokağa çıkmamakta bulan ve evlerine hapis olan halkımızın içinde bulunduğu koşullara ve ruh haline ne kadar benziyor değil mi?

Tıpkı, açık ceza infaz kurumlarında cezasını çekmekte olan ve firara karşı hiçbir engel olmamasına ve dış güvenlik görevlisi bulunmamasına rağmen, bazı haklarını yitirecek ve bazı müeyyidelere maruz kalacak olmanın korkusuyla, açık ceza infaz kurumundan dışarı çıkararak burayı terk edemeyen mahkumlar gibi, halkımız da, kör bir canlı bombanın saldırısına maruz kalarak ölürüm veya yaralanarak sakat kalırım korkusuyla,zorunlu olmadıkça konutlarını terk edemiyorlar ve evlerinde vakit geçirmeyi tercih ediyorlar.

Şimdi sizlere soruyoruz, AKP iktidarının yetersizliği nedeniyle, halkımızın içinde bulunduğu bugünkü durum ve ruh hallerinin, açık cezaevi mahkumundan ne farkı vardır?

AKP iktidarı; okulları kapatarak milli eğitim sorununu çözmüş olmak gibi, vatandaşlarını, birer açık cezaevi haline getirdiği evlerinden çıkamaz hale getirmek suretiyle, canlı bomba ve terör sorununu çözdük diyerek övünebilir artık!

20/03/2016
Güner YİĞİTBAŞI 

İzmir Barosu Üyesi Avukat


Bu Kez İstiklal Caddesinde Hortlayan Canlı Bomba
Bakınız, bugünlerde olacakları görerek, yaklaşık bir buçuk sene önce 09/Ekim/2014 tarihinde yazdığımız, “AKLINIZI BAŞINIZA TOPLAYINIZ” başlıklı makalemizde neler yazmışız, hep birlikte bir anımsayalım mı?

 

AKLINIZI BAŞINIZA TOPLAYINIZ!

Ülkesini ve milletini seven bir vatandaş olarak, buradan AKP iktidarına sesleniyor ve uyarıyoruz.Aklınızı başınıza alınız. Siyasi geleceğinizi, siyasi menfaatlerinizi, siyasi ikbal beklentilerinizi, ülkemizin ve milletimizin menfaatlerinin üzerinde görmekten artık vaz geçiniz.

Sizin, adını ne koyarsanız koyun, çözüm veya barış sürecinizin içinin boş ve bir aldatmaca, zaman ve seçim  kazanma taktiği olduğunu sürekli savunduk ve yazdık, gelinen bu noktada haklı olduğumuz ortaya çıkmıştır.

AKP iktidarı olarak sizin, çözüm için görüştüğünüz PKK ve yandaşlarına güveniniz olmadığı gibi, onların da size, zerre kadar bir güvenleri yokur. Karşılıklı güvenin olmadığı bir ortamda yürütülmeye çalışılan görüşmelerden bir sonuç çıkması imkansızdır.

AKP iktidarı olarak elinize büyük bir fırsat geçmiş, binlerce şehit ve gaziye rağmen, bu millet, sizin PKK terör örgütü ile masaya oturmanıza ve çözüm sürecini başlatmanıza, belki çözüm olur umuduyla, içleri kan ağlasa da sesini çıkarmamış ve rıza göstermiştir. PKK terör örgütüyle masaya oturup müzakere başlatmanıza rağmen, girdiğiniz seçimlerde size oy vermeye devam eden halkımız, size olan güven ve desteklerini göstermişlerdir.

Ancak, AKP iktidarı olarak, bu sürecin genel çerçevesini çizip karşı tarafa kabul ettiremediniz, sürecin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için gerekli olan disiplini tesis edemediniz, PKK militanlarının silahlarıyla birlikte sınırdışına çıkmalarını şart koşmanıza rağmen, sınır dışına çıkmadıkları gibi, sınır içindeki militan sayılarında ve silahlarındaki artışa sessiz kaldınız, doğu ve güneydoğuda tırmandırdıkları şiddet ve terör eylemlerine göz yumdunuz,güvenlik güçlerini, çözüm sürecine zarar gelmesin gerekçesiyle yasal görevlerini yapamaz hale getirip iğdiş ettiniz.

Teröre rağmen, barış ve çözüm sürecine devam etme gibi garip bir ugulamayı litaratüre geçirdiniz.

Hiç kusura bakmayın ama, AKP iktidarı olarak sizin tek amacınız, PKK'nın toplu ve ağır silahlarla karakol baskınlarını ve dolayısıyla toplu şehit cenazelerini askıya alıp önleyerek, zaman ve seçim kazanmaktan ibarettir. Bu amacınıza da ulaştınız, hem iktidar oldunuz, hem de AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Bey'in Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladınız.

Ne idiğü belirsiz sözde çözüm sürecinden elde edeceğinizi elde ettiniz, şimdi sırada, son amacınız olan 2015 seçimlerini anayasayı değiştirecek çoğunlukta kazanarak Tayyip Bey'i bu ülkenin padişahı yapmaktır, bunu çok iyi biliyoruz. Bu nedenle, iki gündür ülkemizi ateşe veren ATATÜRK heykellerini ve Türk Bayrağını yakan, PKK militanlarına ve yandaşlarına göz yummaya devam edecek ve sözde çözüm süreci aldatmacanıza devam edeceksiniz.

Nitekim, Başbakan Ahmet Bey, şiddet olaylarını görüştükleri toplantı sonunda yaptığı açıklamasında, çözüm sürecini, vandallara kurban etmeyeceklerini açıklamış ve ülke geneline yayılan terör içinden, barış çıkarma saçmalıklarına devam edeceklerini ortaya koymuştur.

AKP iktidarı ile PKK ve yandaşları, halkımızın, çözüm süreci aldatmacasına olan inançlarını ve güvenlerini sıfırlamışlardır.

AKP iktidarı, çözüm süreci aldatmacasına derhal son vermeli ve Anayasamızın ve yasalarımızın müsaade ettiği ölçüde, üniter devlet yapımızı, ülkemizin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayacak şekilde, Kürtlere, tek yanlı olarak, etnik ve kültürel tüm özgürlüklerini vermeli ve karşı taraf bununla yetinmeyerek şiddet eylemlerine devam ettiği taktirde, bu çapulculara büyük devlet olduğunu en şedit bir şekilde ve acımasızca göstermelidir.

Bu ülke sahipsiz değildir, bu ülke; sadece, AKP ve yandaşlarıyla, şu veya bu nedenle onlara oy vererek iktidara getirenlerin de değildir. Bu ülke; iktidarıyla, muhalefetiyle, Kürdüyle ve diğer etnik kökenli vatandaşlarımızla hepimizindir.

Tayyip ve Ahmet Beyler; aklınızı başınıza devşirin ve şu ESAD takıntınızdan kurtulunuz, önce kendi kapınızın önünü süpürerek temizleyiniz ve  şu PKK terörünü sonlandırınız, ülkemizin yangın yerine döndüğünü televizyondan izleyen ESAD'ın, ülkemizin bu manzarası karşısında moralinin yükseleceğini, bunlar mı beni devirecek diye kendi kendine mırıldanıp zevkten dört köşe olarak viskisini yudumlayacağını asla unutmayınız. Ağlanacak halimize, yalandan da olsa, bir iki göz yaşı damlatarak kendinize geliniz. 9/Ekim/2014


Keşke biz haksız çıksaydık da, yüzlerce canı kaybetmeseydik, ülkemiz kan gölüne dönmeseydi.

Bugün İstanbul İstiklal Caddesinde patlatılan canlı bomba ile dört masum insanı kaybettik onlarcası da yaralandılar.Yetkililer hep bir ağızdan bozuk plak misali aynı sözleri tekrarlamaya başladılar. Terörü lanetliyoruz, ölenlere Allahtan rahmet, yaralılara şifa diliyoruz,milli birlik beraberliğimizi kaybetmeyelim,yani bizleri eleştirmeyin,biz koltuklarımızda oturmaya devam edelim, aksine davranırsanız sizi de terörist kabul ederiz,yayın yasağı getirilmiş olup,soruşturma tamamlandıktan sonra siz halkımıza bilgi vereceğiz.

Hep aynı şablon beyanlar, bozuk plak misali, aynı beyanların tekrarı ve hep aynı görüntü; önlenemeyen terör, patlayan canlı bombalar, etrafa dağılan cesetler, ceset parçaları, yaralılar, bombadan kalan artıklar ve açılan çukurlar, olay yerine gelen ambulanslar ve etrafta koşuşan ve önlem almaya çalışan güvenlik güçleri, tabi en önemlisi de, tüm bu olup bitenlere rağmen, koltuklarına yapışıp kalan, istifayı hiç  düşünmeyen, surat derileri kalınlar.

Onlara göre istifa, başarısızlığın itirafı, PKK'ya ve PKK terörüne boyun eğmek ve onların ekmeğine yağ sürmek anlamına geliyor. Evet, istifa başarısızlığın itirafıdır ama, aynı zamanda demokratik ve erdemli bir tavır ve refleks olup, inatla başarızlığı kabul etmemek ve koltukta oturmaya devam etmek ise, demokrasiye inanmamak, onursuzluk ve bundan sonra meydana gelecek olan terör eylemlerinden doğacak olan siyasi sorumluluğu da, baştan kabul etmektir.

19/03/2016
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Atatürk Gitti Birşey Olmadı - Güner Yiğitbaşı
Ben gidersem devlet yıkılır demiş, sen hiç merak etme, devletimize asla ve asla, hiçbir şey olmaz.

Sen yeterki git.

Sen varsın da ne oluyor, devletimiz maddi ve manevi  güçleniyor mu?

Her gün bu ülkenin polisi, askeri şehit ediliyor, devletin başkenti Ankarada beş ay içinde üç kez, canlı bombalar tarafından katliamlar yapılıyor ve yüzlerce masum vatandaşımız hayatlarını kaybediyorlar ve yaralanarak sakat kalıyorlar.

Sayenizde, ülkemiz bölünmenin eşiğine geldi, her yer kan gölüne döndü.

Ülkemizin dostu olan tüm ülkeler, düşman haline getirildiler, tek dostumuz kalmadı.

Ülkenin insanları; sayenizde sağcı,solcu,Türk,Kürt,alevi,sünni ve benzeri dini ve etnik kimliklerine göre bölündüler,insanlar kimliklerine göre kamplara ayrıldılar ve ayrıştırıldılar.

Sen hiç merak etme, gidersen bunlardan daha kötüsü olamaz, devletimiz ise asla yıkılamaz.

Bu devlet, kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK öldükten sonra dahi yıkılmadı ve sizin tüm kötü yönetimize rağmen, hala dimdik ayakta duruyor.

Her şeye rağmen, devletimizin dimdik ve sağlam bir şekilde ayakta durmasının sebebi, yönetimdeki sizin varlığınız değil tabi, sakın yanlış anlamayınız.

Bu devlet, her şeye rağmen hala yıkılmıyor ve dimdik ve sağlam bir şekilde ayakta durabiliyorsa, bu başarı ve mucizenin asıl nedeni, yarım da kalmış olsa ve karşı devrimciler tarafından yer, yer kemirilerek yok edilmeye de çalışılsa,Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün bu ülkeye yerleştirdiği devrimler, ilkeler ve onun bu devrim ve ilkeleriyle yetişen ve bu devrim ve ilkelerden asla ödün vermeyen halk çoğunluğudur.

Tekrar ediyoruz, hiç merak etmeyin, siz gitseniz de, ATATÜRK'ün devrim ve ilkelerini hücrelerine emmiş bulunan, temellerinde ATATÜRK devrim ve ilkelerinin harcı bulunan, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti asla yıkılmaz.

İsterseniz bir gidiniz ve test ediniz, gerçeği siz de göreceksiniz,denemesi bedava.

18.Mart Çanakkale Zaferi, hepinize ve hepimize kutlu ve mutlu, bu zaferi bizlere kazandıran ve hediye eden tüm şehit ve gazilere, o ölümsüz gerçek kahramanlara selam olsun.

18/03/2016
Güner YİĞİTBAŞI 

İzmir Barosu Üyesi Avukat

Talihsiz Bir Karşılaştırma - Gündüz Akgül
Devlet Övünç Madalyası ve Beratı Verilmesi Töreninde koşuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, terörle mücadele vurgusu yaparken, temmuz ayından bu güne 300’ün üzerinde şehit verildiğini belirterek, “Ne kazandık biliyor musunuz, bu toprakların vatanımız olduğunu, dosta düşmana bir kez daha gösterdik. Bu önemliydi. Bu kazanç var ya öyle büyük bir kazanç ki ancak Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı ile mukayese edebiliriz” dedi.
30 yıldır ülkenin başına bela olan terörle mücadelede başarıya ulaşmak elbette önemlidir. Bu konuda şehit verilmesi de çatışmanın kaçınılmaz sonucudur…
Bu mücadelede yaşamlarını yitirerek tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum…
Ancak bu mücadelenin, tarihe altın harflerle yazılan Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile karşılaştırılması büyük bir talihsizliktir…
Terör, birçok dünya devletinde baş gösteren bir olaydır…
Her devlet, silahlı kalkışmada bulunan bu gurubu terörist diye nitelendirerek yasaların tanıdığı yetkilerle bu gurupla mücadele etmektedir…
Bu mücadelenin hukuk kuralları içinde başarıya ulaşması, o devletin başarısı ve kazancıdır…
Cumhurbaşkanının buraya kadar olan açıklamalarına bir itirazım yoktur…
Ancak bu mücadelenin Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile karşılaştırılarak bu iki destansı savaşımızın kazanımını terörle mücadele seviyesine indirerek küçüksemesine itirazım vardır…
Bu iki destansı savaş öncesi tüm dünyanın emperyalist ülkeleri, Osmanlı İmparatorluğunu “hasta adam” kabul ederek kurtlar sofrasında paylaşım için toplandıklarını tarih yazmaktadır…
Kendisi çıkarlarını düşünmekten başka bir endişesi olmayan ve teslim olmuş bir yönetimine karşın, “Çanakkale Geçilmez” destanını yazan kahraman komutan ve askerlerimiz kazandığı Çanakkale Savaşı dünyanın tüm emperyalistlerine karşı kazanılan bir yengidir (zaferdir)…
Kurtuluş Savaşı ise Çanakkale destanından 5 yıl sonra yurdun birçok bölgesi emperyalistlerin işgali altında iken, bu durumu içine sindiremeyen kahraman bir Osmanlı Paşasını önderliğinde başlayan, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, ayrımını gözetmeyen tüm yurtseverlerin bu Komutan etrafında toplanmasıyla başlayan ve binlerce Şehit kanı pahasına 3 yıl devam eden ve 09 Eylül 1922 tarihinde düşmanın İzmir’de denize dökülmesiyle yengi ile sonuçlanan bir destandır…
O karaman Komutan Mustafa Kemal Atatürk’tür…
O yurtsever halk, dil, din, ırk farkı gözetilmeden bu gün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olanların kahraman dedeleridir…
Kurtuluş savaşı, dünyanın tüm mazlum (zülüm görmüş) halklarına örnek olmuş ve bu örneği benimseyenler tek tek bağımsızlıklarını elde etmişlerdir…
Dünyada örneği görülmeyen Kurtuluş Savaşının önderi olan Mustafa kemal Atatürk, bu gün tüm dünya devletleri tarafından 21 ve 21. Yüzyılın lideri olarak anılmaktadır…
Bu iki destansı Savaşımızın, terörle mücadele seviyesine indirgenmesini kabul etmiyorum…
Yazımı Büyük önder Atatürk ile ilgili bir anı ile bitirmek istiyorum…
Yıl 1938 10 Kasım, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir Alman Profesör, Atatürk'ün öldüğünü duyunca şaşırmış, derse girip girmemeye karar verememiş. Rektöre müracaat ederek, "Efendim mütereddidim acaba ne yapsam?" diye sormuş. Rektör "Sizde büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın" diye cevap verince Alman Profesör kollarını iki yana sarkıtarak "Ama bizde bu kadar büyük bir adam olmadı ki" demiş.
 Terörle mücadelede, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında yaşamlarını yitiren tüm şehitlerimizi minnet ve şükranla anıyorum. Nurlar içinde uyusunlar…

18.03.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Yeni Anayasa Tuzağı Paneli (3) - Cevat Kulaksız Hukukçular İktidarın Anayasa Tuzağına Karşı Uyardı
Yeni Anayasa ve başkanlık isteminin tartışıldığı günümüzde, 12 Mart 2016 Cumartesi günü Cermoderm Sanatlar Merkezi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Merkezi’nin girişim ve himayesinde Yeni Anayasa Tuzağı Paneli düzenlendi.
ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın yönettiği panelde, TBMM Eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu,  Eski YÖK Başkanı ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in 1  konuşmacı olarak katıldılar. İktidarın “Yeni Anayasa” adı altındaki,  gizli “tuzağı”, başkanlık sisteminin hukuksuzluğu konularındaki konuşmaları, salonu dolduran ve birçoklarının ayakta izlediği, eski bakanların, emekli generallerin, milletvekillerinin katıldığı panel alkışlarla kesildi ve çok beğenildi.
AKAP-RTE YENİ ANAYASA İLE HALKA İKİNCİ TUZAĞI HAZIRLAMAKTA
Bilindiği gibi, AKP-RTE iktidar, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumunda halkı kandıran şirin kumpaslı eklerle Anayasa değişikliğine “evet” dedirtmiş ve böylece Yüksek Yargı organlarını ele geçirmişti. Şimdi ise, “yeni anayasa”, diyerek “tuzaklarla” halkı kandırma peşinde; anayasadaki laiklik maddelerini kaldırmak, istedikleri dünyada hiç görülmemiş ucube “başkanlık” sistemini anayasaya koydurmaya suretiyle ülkede faşizan bir yönetim kurma peşindedir. Öyleyse, halkımızın bu tuzaklara tekrar düşmemesi için ülkemizin en seçkin bu hukukçularının “tuzakları” açıklayan bu konuşmalarını çok iyi okuyup anlamalarında yarar vardır. 
İktidarın “yeni anayasa, başkanlık”  istemini sürekli pompaladığı aldatmacalı günlerde halkımızın aydınlanması için çok yararlı olduğuna inandığımız bu değerli hukuk uzmanlarının konuşmalarını, sadece salondakilerle yetinmeyip, internet okuyucularımızın da yararlanması amacıyla, konuşmaları banttan çözerek okuyucularımıza sunmayı bir görev bildik, umarız yararlı olur. 
Ancak, internetten okuma güçlüğü nedeni ile üç konuşmacının yazılı metinlerini üçe bölerek birinci bölümde Hüsamettin Cindoruk’un konuşmasını, ikinci bölümde Sabih Kanadoğlu’nun konuşmasını verdik; bu üçüncü son bölümde de Eski YÖK Başkanı ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in konuşmasını sunuyoruz. Konuşmaları yazıya dökerken zorlandığımız için, hatalarımızın affını dileriz.
Son konuşmacı olarak Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in konuşmasını veriyoruz.
Sınıf arkadaşı Sabih Kanadoğlu, Teziç’in gençliğinde öğrenci iken Türk Voleybol Milli Takımının kaptanı olduğunu espri ile söyleyince Erdoğan Teziç konuşmasına bir anı ile başladı.
“-…Türkiye ile Yunanistan arasında bir itilaf var, daha doğrusu Kıbrıs’ın katılıp katılmayacağı konusunda. Yunanlı da benim karşılıklı bir voleybolcu eski. Biz ikimiz de gayri ihtiyari ayağa kalktık, kol kola girdik kararı verildi çıktık. Konseydekiler forumdakiler o kadar zor durumda kaldılar ki, fakat iki saat sonra her ikimizi de tatmin eden bir karara ulaştılar. Dostlukların ileride nasıl bir çözüm unsuru olabileceğini şimdiki uygulanan programlarda da görüyorum. Öğrencilerin erasmus programı var, yurt dışına gidiyorlar, bir dönem okuyorlar bunun ilk başladığı zaman üniversitedeki görevi dolayısıyla önayak oluyordum Galatasaray Üniversitesinde. Şunu söyledim, arkadaşlar bunlara katılın, diplomaside bir gün karşılaşırsınız. Nerde kalmıştık la cümleye başladığınızda her sorun çözülür. Onun için yakınlaşmaların son derece yararı var, her açıdan, bunu da çocuklarımıza intikal ettirelim, bir eğitim aracı olarak.
Şimdi bu başlığı seçtiyse çok ustaca seçmiş. Şimdi “yeni anayasa tuzağı” dediği zaman benim aklıma hemen kapanlar gelir. Çünkü hep fareli evlerde yaşadık, her taraf kapan dolu, bazen kendimiz yakalanıyoruz, o kapanlara.
HUKUK SU GİBİDİR AKAR AKAR ÇAĞLAYANA DÖNER, ÖNÜNE DURANI ALIR GÖTÜRÜR
Şimdi kapanlardan biri nedir, Şu sırada, Sabih bahsetti, dedi ki, “bir halk oylamasına giderek oradan görüş alma eğilimi ortaya çıkabilir veya halka sunmak isteyebilirler”. Buradaki tuzak ve kapan şöyle kurulabilir, hukuki çerçevede. Halk oylamasına hangi halde gidebileceği anayasada bellidir, Anayasanın 175. Maddesinde üçte ikiden (2/3) az bir oyla Meclislerde kabul edilmişse anayasanın metni, halk oylamasına gitme mecburiyeti var. Veya sonra 2007 de bir intikam aracı olarak anayasa değiştirildi Cumhurbaşkanının seçiminden sonra, orda da bir halk oylaması türü seçim var. Şimdi burada hassa bir nokta var. Böyle bir durumda anayasanın 6. Maddesi var, diyor ki, “Türk milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanılır”. Anayasanın hiçbir hükmü bir ön oylamayla halk oylaması yetkisi vermiyor. Böyle bir yetki verilmiyor, yaparsa ne olur, yapabilir, kabul de edilebilir, öyle düşüneceğimiz gün yaşıyoruz. Bunun emniyet kapanı nerde? Bunun kapanı şu, nihayet böyle bir oylama olduğu zaman, ister istemez Yüksek Seçim Kurulu’na başvurulacak. Yüksek Seçim Kurulu’ndan da umudumuz sönmüştü, geçen yıla kadar. Fakat Anayasa Mahkemesi tıpkı bu günlerde olduğu gibi, bir bireysel başvuru ile Yüksek Seçim Kurulu’nun kesin olan kararlarının da denetlenebileceğine karar verdi. (Alkışlar). Böyle olunca böyle bir oylamaya gitseler, öyle hukuki engel ne olacak dediğim zaman Anayasa Mahkemesi (AYM)  var ama “anayasa benim” diye düşündü. “Ben ne söylersem benim arkamdan bu cümleler anayasa haline getirilmeli” dedi mi, demedi mi? Dedi. Buna uyarak da Yüksek Seçim Kurulu’na giderse orda umudumuz var mı, yok mu? Bu güne kadar Yüksek Seçim Kurulu, maalesef başarılı bir sınav vermedi, vermedi ana AYM si kapıyı açtı. İyimser olmak kötümserliği dağıtmak için söylemiyorum; hukuk bir kanaldan girdi mi su gibi başlar için için akmaya. Sonunda o için için mesafe alan hukuk bir çağlayana dönüşür ve karşı geleni de alır götürür. (salondan alkışlar) Allaha havale etmeyeyim, bize akıl verdi.(salondan alkışlar). Diyor ki erenlerden biri, “bak” diyor, “maşallah inşallah deme çok işi var onun, akıl verdi akıl onu kullanın” diyor. Onun için biz de bu süreci değerlendirirken önümüzdeki imkânlara iyi bakacağız. Yüksek Seçim Kurulu kanalıyla bunu önleme olanağı var.
2010 OYLAMASI YARGIYI YÜRÜTMEYE BAĞLADI VE YARGIYI PERİŞAN ETTİ.
Bakın bir önemli nokta daha var. Sık sık anayasa yapma sevdasında olanların başvurdukları şu: “330 u yakalarım halk oylamasına giderim”, halk oylaması demek ki çantada keklik aminaye tabiriyle. Bu nerden kaynaklanıyor? Şu 2010 oylaması var ya “yetmez ama evet”çilere soruyorum bunu, yetmez ama “evet” çiler şimdi şakır şakır konuşuyor. Bu neye benzer biliyor musunuz arkadaşlar, bir insanı yok edip özür dilemeye benzer. Ne oldu 2010 oylaması, yargıyı yürütmeye bağladı ve yargıyı perişan etti.  Kısaca özet söyleyeyim, hâkimler, savcılar yüksek kurulu (HSYK) tek kurul haline devam etti, ayrı olması lazım onların, ama felaket, bu kurulun başkanlığına Adalet Bakanını getirdi. Onun için hâkimlerin bu güne değin, kararlarında mütereddit olmaları, beklediğimiz hususları ortaya koyamamaları, ürkek olmaları, ortaya koyan hep temelinde “yetme ama evet” olgusu var.
12 EYLÜL 2010 HALK OYLAMASI HALKI ALDATARAK YAPILAN BİR HALK OYLAMASIDIR.
Şimdi 2010 halk oylaması aslında 12 Eylül 2010 halk oylamasından söz ediyorum, ahlaki açıdan zaafa uğratılmış bir halk oylamasıdır. Bu ağır bir itham, ahlakı açıdan halkı aldatarak yapılan bir halk oylamasıdır. Niye? Bu anayasa değişimi paketinin içinde zehire batırılmış şekerler de vardı. Halkın seve seve oy vereceği konular vardı; kadınlara tanınan haklar, engellilere tanınan haklar, bunları süs maddeleri olarak konuldular bu resmen halka hakaretti, ahlaki bir tutum değildi. Bu şekilde 2010 halk oylaması “yetmez ama evet” diyenler sineye çektiler bunu da ve kabul edildi. Kabul edildi ama yargı elimizden gitti. Bu gün geldiğimiz aşamada üç kuvvet, kuvvetler ayrılığı dediğimiz bizim hukukta işlemlerin hangi organlar tarafından yapılacağının hukuki ifadesidir.
Şimdi bizim öğrencilere birinci sınıfta sorarız kuvvetler ayrılığını. Kuvvetler ayrılığı hangi işlemlerin hangi organlar tarafından yapılacağının bir ifadesidir. Rahmetli Turan Güneş hoca, Türkiye’nin yetiştirdiği hem bilim adamı hem siyaset planında çok renkli, çok zeki, çok bilgili idi. Ben doçentlik imtihanında ondan imtihan olduğum için ter içinde kalmıştım. Çok cevval bir hukukçuydu. Bu tanımı güzel yazmıştır 1961 Anayasasındaki gerekçeli maddelerde.
Bir de yönetenlerin kendi koydukları kurallara uymalarıdır. “Kuralları koydum ama çiğnerim”. Bu konuda kişisel yönetime giden kapıları önlemenin bir unsurudur. Hiç unutmuyorum, rahmetli Bülent Nuri Esen Hoca, Ankara Hukuk Fakültesi anayasa hocasıydı profösörüydü. Doçentlik imtihanında bana ilk bir soru sordu. Juri oturmuş, beş kişilik juri, uzun bir süreçtir, altı yedi ay sürer imtihan, sonunda hocalar istedikleri yerden soru sorarlar. Juriye döndü, dedi ki “bana bakın” dedi, emredici bir tavırla konuşurdu ama ona yakışırdı, yakıştırırdı kendine, “bir soru soracağım adaya, onun cevabını alamazsam imtihan biter, alırsam devam eder” deyince, hocam yıktınız beni, dedim. Daha başlarken beni öyle bir şeyin içine soktunuz ki, dedim, şimdi ne yapacağımı şaşırıyorum”. “Haa o da imtihanın notu” dedi, “şaşırırsan kendin ödersin” dedi. Neyse uzatmayayım bana, “despotik yönetimle diktatörlük arasındaki farkı açıkla” dedi. Tabi kendinizi toplamak kolay değil, kolay diyorsun ama bir de bana sor. Şimdi öyle bir cümle kuracaksınız ki hem aksamayacak, çünkü hoca kullandığınız dile çok önem verirdi. Aksama istemezdi. Dedi ki, “dilinde tüy olmayacak konuşurken demişti. Tekleme bekleme beklemiyoruz, bekliyor bunları, haklı çünkü öğretim üyesi olacaksınız, öğrencilere anlayacağı diliyle konuşacaksınız, ders anlatacaksınız, bunlarda gereken hassasiyet aranır. Hocam, dedim hemen, toparlayarak kendimi, despotik yönetim kural tanımaz, kişisel yönetimdir ama kendi koyduğu kuralı da aşar, dedim. Günü birlik istediği gibi oynar kurallarla, hiç renk vermiyorum.  Diktatörlüğe gelince, diktatörlüğün kendine göre, evet baskı yönetimidir, Hitler Almanyası, İtalyan Faşizmi örneğini verdim ama kendi koydukları kurallara dabağlı kalmak zorunda değil, çünkü kadroları vardı yanlarında, onları aşmak, onları küstürmek istemezlerdi. “Devam edersin” dedi. Oh dedim. (Alkışlar)
Yeni Anayasa Tuzağı Paneli (3) - Cevat Kulaksız

93 TEN 2007 YE KADAR BÜTÜN ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ HEP UZLAŞMAYLA OLDU. HALK OYLAMASINA GİDİLMEDİ.
Bizim yeni bir anayasa yapma konusundaki aceleciliğimiz, sevdamız hep dile getirilir. 82 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra çok tadiller oldu, arkadaşlarım değindiler. Orda, ben o zaman Mecliste zaman zaman sizle de görüş alışverişinde bulunurduk, sağ olun, aradınız beni de (Hüsamettin Cindoruk’a söylüyor). “2007 ye kadar yapılan Anayasa değişikliklerinde Hüsamettin Bey partilerle o kadar güzel uzlaşma zemini oluşturdu ki, onları hep yanına aldı, çağırdı, uzlaşmacı olmayanları tek tek görüştü sonra birleştirdi. 93 ten 2007 ye kadar bütün anayasa değişiklikleri hep uzlaşmayla oldu. Halk oylamasına gidilmedi. Halk oylamasının demokratik son derece de, demokratik kurumdur ama halk oylaması birden bire amacından saptırılabilir, bu gün olduğu gibi ve baskı yönetimlerinin kullanıcı aracı haline getirilebilir. Napolyon Devri gibi, Konsüllük döneminde Napolyon 1799 yılında hazırladığı çok kısa bir anayasa. 90 maddelik anayasayla tüm yetkileri elinde toplayarak istediği rejimi kurdu.
Zaman zaman konuşulur, “efendim çok kısa bir anayasa yapılsın”. “Amerikan Anayasası yedi maddelik” diyorlar. Doğru, bizim anayasamız çok şişkin bir anayasa, baktım tekrar, bizim anayasamız da yedi maddelikmiş meğerse. Evet, kısımlarına baktım, bizim anayasada yedi kısım var. Amerikan anayasasının her kısmının altında uzun uzun maddeler geliyor, paragraflar geliyor, onları maddelere dönüştürdüğünüz zaman 150 ye yakın madde çıkıyor ortaya ve bizim anayasa bilginleri veya halkın kulağına anlatılanlar. Onlara nasıl anlatıyorsa anlamıyorum, anayasacı diye ortaya çıkanlar, Amerikan anayasası gibi yedi madde, yedi madde diye diye, sadece yurttaş da “yav ne kadar güzel yedi maddede toplamışlar adamlar, aslında 150 madde. Ama o kadar demagojiler yapılıyor ki, o kadar aldatılıyor ki saf saf bunlar yerleşiyor, yerleşiyor” diye algı oluşuyor ondan sonra, “biz de bir kısa anayasa yapalım” deniliyor.
Şimdi bunu niye anlatıyorum, Anayasa gibi son derece teknik konular,  halk oylamasına gittiği zaman halk, sadece yurttaş neyi oyladığınızı bilemez, bilemeyebilir, merak da etmeyebilir, “işte Canım anayasa yapılıyor beğenisine göre, kim sunuyorsa onun eğilimine göre oy verebilir ama içeriğine hâkim olamaz, olamayabilir. Biz anayasacılar bile harıl harıl çalışırız, nerde aksaklık var, paneller yapılır, toplantılar yapılır ki anlatalım” diye. Öyle bir kolaycılığa kaçma formülünü anayasa yapım sürecinde kullanmak doğru değildir. Onun şartları var, yeniden bir anayasal düzen ortaya çıkmışsa, bir boşluk olmuşsa, yeni bir devlet kuruluyorsa veyahut bir arkadaş sorduğu için cevap vereyim, 61, 82 Anayasalarında bir usul vardı, anayasa ile anayasasızlaştırma dönemi açılarak eski anayasa ile bağlı olmaksızın yeni anayasa yapılırdı. 82 de de bu yapıldı. Onun adına da ıstılahı erkiyle anayasasızlaştırmak yani bir darbe sürecinden sonra, normal anayasa değişme sürecinde kullanılacak bir formül değil bu. Zaten benimsenmez de, şimdi böyle bir koşul da yok, şart da yok zaten yüz kusur maddesi değişmiş hala bu anayasanın çöpe atılması bırakılması gerektiği söyleniyor ama bakın bu gün o anayasada yer alan 1961 Anayasasından devredilen hükümler var. 82 Anayasa yapıcıları o anayasada işlerine yarayan ve üzerinde tartışma yapılmamış, beğeni kazanılmamış hükümleri aldılar anayasaya biraz da çarpıtılarak yerleştirdiler. Orada unutulan bir husus var, bu güne geleceğim, bir defa o anayasanın amaç maddesi var, 61 de de vardı bu. Devletin temel amaç ve görevleri, diyor ki oradaki kısa ifadede. Kişinin temel hak ve hürriyetlerini adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan hükümler konamaz. Bakın bu başlangıçtaki hükümler anayasanın müdrir yani yönlendirici hükümleridir. Siz bir anayasa değişikliği yaparken buradaki amaç maddesi sizi bağlar. Bunları dikkate almak zorundasınız bir,  demin okuduğum egemenliğin kullanılmasında olduğu gibi.
İkinci asıl önemlisi anayasa değişikliklerini nerde yapacaksınız? Bu gün atıf yaptığınız pek çok özgürlük 2001 anayasa değişikliği ile gerçekleştirilmiştir. Büyük bir değişikliktir o. O kadar enikonu değişiklikler yapılmış ki hürriyetleri sınırlama değil hürriyetleri takviye edecek bir düzenleme getirilmişti anayasanın değişik maddeleriyle 2001 de.
Artı bugün bahsettiğiniz basın hürriyeti, ifade özgürlüğü hürriyeti vs bunlar yerinde duruyor, bunları mı çöpe atacaksınız. Kazanılmış olanlar, birikmiş olanlar, sorun çıkarmayanlar, aynen devam edecektir, etmek zorundadır. Eğer yeni anayasa hayaline kapılır, efendim bu iktidar da bu çoğunluk da kendine göre anayasa yapsın” dediğiniz anda bunlardan da mahrum olabilirsiniz.
Bir korkum daha var, deniyor ki “12 Eylül kanunları, ne diyoruz onlara biz “darbe hukuku darbe anayasası” bunlardan da kurtulalım, kurtulalım da kim yapacak bunları, yasama organı yapacak bakın, anayasa değişikliği değil, basit çoğunlukla,  kanunlarla değiştirilecek, onları da aranır hale getirirler mi? Bizde o korku da var. O bakımdan anayasa değişikliğini ve o kanunların şimdilik değiştirilmesinden vazgeçilip bir kenarda durdurulması isabet var, çünkü yüzde on barajlı bir çoğunlukla oluşan parlamentodan ne anayasa çıkar, ne de doğru dürüst bir kanun çıkabilir”. (salondan alkışlar)
Şimdi son Anayasa Mahkemesi (AYM) kararından sonra Anayasa Mahkemesi hedefe oturtuldu. Anayasa Mahkemesi iktidarın sınırsız isteklerine veyahut iktidarın kendi kaprislerine, kendi tercihlerine göre, ortaya koyduğu ve büyük ölçüde de oluşturduğu bütçe kanunun uygulamak için araçlardan biridir, kanunlar. Bunları istediği gibi yapmaya, düzenlemeye başladığı zaman biz çoğulcu değil, çoğunlukçu bir rejimin içine gireriz. Meclis çoğunluğunun baskısı, diktatörlüğün en beteridir. Yürütmeden gelir diktatörlük ama yürütme Meclis çoğunluğundan çıktığı zaman bu günkü gibi kendi çoğunluğuna ses çıkaramayan bir çoğunlukla karşılaşmışsa dilediği düzenlemeyi getirebilir. Bunun freni kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir. Bu konuda “mahkemenin yetkisi yok”  deniyor. “Yetkisi yok, yetkisi yok”. Dünyada eşi görülmemiş, bilmiyorsunuz tabi milyonlarca; verdiğim örnek ABD Anayasasında kanunların anayasaya uygunluğunun denetleneceğinin hiçbir hüküm yoktur. Hiçbir hüküm yok. Meclis her şeye hakim kendi alanında. Yürütme başkanın elinde, fakat 1803 yılında bir sorunla karşılaşınca kanunla anayasa arsındaki farklılığı görünce, mahkemede bir dava sırasında mahkeme dedi ki “kanunla anayasa arasında bir farklılık varsa ben kanunun değil, anayasayı uygularım” diyerek kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemeye başladı. Federal Yüksek Mahkeme dokuz yargıçtan müteşekkil, ne kamuoyunda ne Mecliste “bunların hepsini yargılayalım”, diye hiçbir ses çıkmadı. Üstelik bu yargıçların atanması başkanın elinde ama bir süzgeçten geçtikten sonra başkan ancak atayabiliyordu Amerika’da. Senato bu aday yargıçları ömür boyu atadı, diyorlar bunlar. Atanmadan önce özgeçmişlerine bakıyor, neler yapmış, hâkimlik sırasında çünkü avukatlık yapabilmek için 15 yıllık bir avukatlık süreci aranıyordu, özgeçmişinde. Buraya atamadan önce tring denen işitme, duyma, bizim mülakat dediğimiz bir komisyonlarda o yargıç adayları sorguya çekilir. Geçmişte bir davada şu kararın gerekçesinde hayır oyu verdin niçin verdin, gibi sorulara muhatap olur. Ecel teri dökercesine bir elemeye tabi olur o adam, adaylar. Bu mahkeme için kimse böyle bir yargısal denetim yolunu açması nedeniyle sorgu yapmak, “sen yetkisizsin demek cüretinde bulunmadı. Biz yetkili olduğu halde “senin yetkin yok” sloganlarıyla ortaya çıkıyoruz. Bu günkü iktidar dalkavukçusu bu gün çıkıyor, üstelik anayasamızda bir hüküm var, 148. Madde diyor ki, “bireysel başvuruları karar bağlar”. Emredici bir hükümdür o, anayasaya konmuş 2011 ad değişikliği ile. Bir de bir hüküm daha var; bakın hiç zikredilmedi, bu güne kadar. Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır vs sık sık atıf yapıyoruz. Ben bana sorulduğu zaman bu karar ne olacak bireysel başvuru dolayısıyla Anayasa Mahkemesine öyle yükleniliyor ki, yetkisi vardı yoktu, bunu yapamazdı edemezdi diye ne ettik 153. Madde yasa madde yürütme, yasama ve yargı organlarına idareyi özel ve tüzel kişileri bağlar. Bir de 138. Madde var, genel madde, “kimse mahkemelere talimat veremez” . Şimdi veriliyor talimat. 153. Madde için ne düşünüyorsunuz Anayasa Mahkemesinin kararı bireysel başvuru için dedikleri zaman ilk verdiği demeç şu oldu: “Bu karar şu ana kadar uygulanmadıysa geç kalınmıştır, derhal uygulanmalı” demişti. Derhal, ama gecenin saat birine doğru ancak uygulanabildi, güya mahkemenin iş yükü varmış da vs.
Şimdi burada 128. Maddede, Anayasanın, diyor ki diğer mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır. Eğer kendini görevli görmüşse. Anayasanın amir hükmü. Bu günkü için ortalığı biraz daha germe üzerine, mahkemeyi daha doğrusu itibarsızlaştırma üzerine, itibarsızlaştırdığınız oranda da güç kazanacağınızı sanıyorsunuz. Oysa bakın Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurudaki kararlarında bir hak ihlali var mı yok mu? Bunu gördüğü anda durdurur. Uygulatmaz, tespit eder, tespit edince de zincirleme alt mahkemelerde o doğrultuda yargılamaya devam eder. O mahkemenin yerine geçerek karar vermedi Anayasa mahkemesi, yalnız dedi ki “burada bir hak ihlalini tespit ediyorum ben” dedi. Sonra yine konuşmalardan birinde dedi ki konuşmacılardan biri, bakın dedi, bir de eski cumhuriyet savcısıymış. Şaşırdım kaldım, siz de izlemişsiniz belki, dedi ki, “ne demek yav anayasanın bir hükmünü Anayasa Mahkemesi iptal etti” dedi. “böyle şey olur mu” dedi. Allahtan Anayasa mahkemesinin kararları belleğimize yerleşiyor okudukça okudukça, aklıma geldi, 12 Mart süreci içinde 1977 yılında iki hüküm vardı kondu anayasaya. Hakimlerle ilgili bir disiplin cezası verildiği takdirde yargı yoluna gidilemez” deniyordu. Keza aynı şekilde Savcılarla da ilgili, anayasaya bu şekilde kondu. Savcılarla da ilgili bir disiplin cezası verilmişse, yargı yoluna başvurulamaz. Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği husus yargı yolunu tıkayan hükümdü, yani hukuk devletine kapıları açan ve anayasaya aykırı olan, kendi içinde anayasanın da hukuk devleti İlkersine aykırı olan bir hükümdür 1977 işte onlarla bir daha karşılaşırsam, not aldım belleğimde kaybolmasın diye 1977 tarihinde verilmiş iki karar arka arkaya. Bakın o kadar rahat konuşuyorlar ki o kadar fütursuzca ki, “ne demek anayasa hükmünü iptal etmek, 12 Mart’ı düşünün, bir 12 Martzede olarak kendim de dört yıl üniversite kapısında bekletildim. Biraz düşündürdü beni, ha bu süreçte siz yargı yolunu tıkamışsınız, konu anayasa mahkemesine gelince Anayasa mahkemesi yargı yolunu açar. Bu gün siz istediğiniz kadar sınırlamalar getirin, konu yargıya intikal ettiği zaman yargılamanın esenliği yargılamanın selameti için mahkemeler önlemler alırlar. Siz medeni kanunda üzerinizde mallar vardır, borcunuz vardır, siz onu kaçırmayasınız o malları diye ihtiyati tedbir karar aldırılır. İdarede bir takım tedbirler alınır. İdarede hukukunda vardır, birtakım önleyici tedbirleri. Anayasa Mahkemesi hiç anayasada öngörülmemesine rağmen, tarihi tam hatırlamıyorum, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimiyle ilgili bir dava açıldığı zaman o kanunun uygulanmasını durdurmak kararını da almağa başladı. Tıpkı diğer mahkemelerde olduğu gibi, neden kaynaklandı bu? Tekelin T sinin satılmasında, önce kararlar vermedi vermedi, benim yetkim yok yok dedi ama öyle bir aşamaya geldi ki kanun uygulanacak, atı alan Üsküdar’ı geçecek,  kapan kapmış olacak. “Ben” dedi, “sonradan giderilemeyecek sonuçlar ortaya çıkarsa, bununla ilgili önlemleri alırım” diyerek içtihatla kendi alanında yeni bir koruma mekanizmasını getirdi. Siz yargıyı istediğiniz kadar frenlemeye yeni düzenlemeler getirmeye çalışın. Yargı bir kez elini oraya attı mı ordan sonuç alınana kadar o yol açık devam etmeye, devamını sürdürmeye çalışır”.
Gelen sorulara yanıt verilerek oldun bir hava içinde panel sona erdi. Yazılı gelen sorularda ve yapılan açıklamalar karşısında “ne yapabiliriz” sorusu geldiği için, Panel Yöneticisi Tansel Çölaşan şu açıklamalarda bulundu:
“-Anayasayı konuşuyoruz, hukuki çerçeveyi de konuştuk, ama niye bu anayasa tuzağındayız hala, bunu söylemek zorundayız, şu anda gerçek anlamda bir tuzak, gerçek anlamda bir tuzak var ve bu kapana sıkışmamalıyız. Önce vereciğimiz karar bur. Biz bu dönemde, çok kötü anayasa olabilir, 95 de değişti bir kısmı, 2001 de de değişmiş kısımları var; kalmış olan kısımları 2010 da bu iktidarın getirdiği yargı üzerindeki denetlemelerle sıkıştırmalar ve siyasallaştırma maddeleridir. Onların değişmesi için tabi ki bir eşitlik söz konusu olabilir. Ama bakıldığında halk, ne anayasa gündemi var, ne bir anayasa talebi var. Fakat bu son dönemde devamlı surette iktidarın kafasında, gözünde ve dudaklarında konuşmalarında Anayasa milli iradeye bağlı olarak anlatılıyor, halk istiyor şeklinde anlatılıyor. Dolayısıyla burada bir kere bu yalanı, milli irade” yalanını, referandum kolaycılığını, bunlara iade etmek lazımdır. Niçin şu anda referanduma gidiliyor, “milli iradeyle”, şu anda bu ortam, bu kaos ortamında yan yana gelebilmiş iki kişinin olmadığı, etnik, dini ayırımcılığa sokulmuş bir toplumda Anayasa Komisyonu bu çerçevede bakmamız gerekir diye düşünüyorum.
Beni bu anayasaya her halükarda tartışılmasına dahi izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum”.
Salondan gelen sorulara panele katılan konuşmacılar yanıt verdikten sonra olgun bir hava içinde panel sona erdi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR
Prof. Dr. Erdoğan Teziç (1936 - .... )
İstanbul'da 1936 yılında doğan Erdoğan Teziç, 1955 yılında Galatasaray Lisesi'nden, 1959 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.
Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yapan Teziç, daha sonra mezun olduğu İÜ Hukuk Fakültesi'nde Dr. asistan, doçent ve Anayasa Hukuku profesörü olarak görev yaptı.
Galatasaray Lisesi Müdürlüğü, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulunan Prof. Dr. Teziç, 1993-2000 yılları arasında da TBMM Başkanlığı Hukuk Danışmanlığı'nı yürüttü.
2000 yılında Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü görevine atandı. Paris Üniversitesi ile Rennes I Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olan Teziç'in Fransız Hükümeti Liyakat Nişanı ödülü de bulunuyor.
2003 yılında YÖK Başkanlığına atanan Teziç, görev süresinin dolmasıyla 2007 yılının Aralık ayında görevden ayrılmıştır. Yerine Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan atanmıştır.
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3010

ANAYASA TUZAĞI PANELİ

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget