Yeni Anayasa Tuzağı Paneli (3) - Cevat Kulaksız

Türk Hukuk Kurumu Başkanı Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Eski YÖK Başkanı ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in konuşmacı olarak

Yeni Anayasa Tuzağı Paneli (3) - Cevat Kulaksız Hukukçular İktidarın Anayasa Tuzağına Karşı Uyardı
Yeni Anayasa ve başkanlık isteminin tartışıldığı günümüzde, 12 Mart 2016 Cumartesi günü Cermoderm Sanatlar Merkezi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Merkezi’nin girişim ve himayesinde Yeni Anayasa Tuzağı Paneli düzenlendi.
ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın yönettiği panelde, TBMM Eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu,  Eski YÖK Başkanı ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in 1  konuşmacı olarak katıldılar. İktidarın “Yeni Anayasa” adı altındaki,  gizli “tuzağı”, başkanlık sisteminin hukuksuzluğu konularındaki konuşmaları, salonu dolduran ve birçoklarının ayakta izlediği, eski bakanların, emekli generallerin, milletvekillerinin katıldığı panel alkışlarla kesildi ve çok beğenildi.
AKAP-RTE YENİ ANAYASA İLE HALKA İKİNCİ TUZAĞI HAZIRLAMAKTA
Bilindiği gibi, AKP-RTE iktidar, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumunda halkı kandıran şirin kumpaslı eklerle Anayasa değişikliğine “evet” dedirtmiş ve böylece Yüksek Yargı organlarını ele geçirmişti. Şimdi ise, “yeni anayasa”, diyerek “tuzaklarla” halkı kandırma peşinde; anayasadaki laiklik maddelerini kaldırmak, istedikleri dünyada hiç görülmemiş ucube “başkanlık” sistemini anayasaya koydurmaya suretiyle ülkede faşizan bir yönetim kurma peşindedir. Öyleyse, halkımızın bu tuzaklara tekrar düşmemesi için ülkemizin en seçkin bu hukukçularının “tuzakları” açıklayan bu konuşmalarını çok iyi okuyup anlamalarında yarar vardır. 
İktidarın “yeni anayasa, başkanlık”  istemini sürekli pompaladığı aldatmacalı günlerde halkımızın aydınlanması için çok yararlı olduğuna inandığımız bu değerli hukuk uzmanlarının konuşmalarını, sadece salondakilerle yetinmeyip, internet okuyucularımızın da yararlanması amacıyla, konuşmaları banttan çözerek okuyucularımıza sunmayı bir görev bildik, umarız yararlı olur. 
Ancak, internetten okuma güçlüğü nedeni ile üç konuşmacının yazılı metinlerini üçe bölerek birinci bölümde Hüsamettin Cindoruk’un konuşmasını, ikinci bölümde Sabih Kanadoğlu’nun konuşmasını verdik; bu üçüncü son bölümde de Eski YÖK Başkanı ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in konuşmasını sunuyoruz. Konuşmaları yazıya dökerken zorlandığımız için, hatalarımızın affını dileriz.
Son konuşmacı olarak Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in konuşmasını veriyoruz.
Sınıf arkadaşı Sabih Kanadoğlu, Teziç’in gençliğinde öğrenci iken Türk Voleybol Milli Takımının kaptanı olduğunu espri ile söyleyince Erdoğan Teziç konuşmasına bir anı ile başladı.
“-…Türkiye ile Yunanistan arasında bir itilaf var, daha doğrusu Kıbrıs’ın katılıp katılmayacağı konusunda. Yunanlı da benim karşılıklı bir voleybolcu eski. Biz ikimiz de gayri ihtiyari ayağa kalktık, kol kola girdik kararı verildi çıktık. Konseydekiler forumdakiler o kadar zor durumda kaldılar ki, fakat iki saat sonra her ikimizi de tatmin eden bir karara ulaştılar. Dostlukların ileride nasıl bir çözüm unsuru olabileceğini şimdiki uygulanan programlarda da görüyorum. Öğrencilerin erasmus programı var, yurt dışına gidiyorlar, bir dönem okuyorlar bunun ilk başladığı zaman üniversitedeki görevi dolayısıyla önayak oluyordum Galatasaray Üniversitesinde. Şunu söyledim, arkadaşlar bunlara katılın, diplomaside bir gün karşılaşırsınız. Nerde kalmıştık la cümleye başladığınızda her sorun çözülür. Onun için yakınlaşmaların son derece yararı var, her açıdan, bunu da çocuklarımıza intikal ettirelim, bir eğitim aracı olarak.
Şimdi bu başlığı seçtiyse çok ustaca seçmiş. Şimdi “yeni anayasa tuzağı” dediği zaman benim aklıma hemen kapanlar gelir. Çünkü hep fareli evlerde yaşadık, her taraf kapan dolu, bazen kendimiz yakalanıyoruz, o kapanlara.
HUKUK SU GİBİDİR AKAR AKAR ÇAĞLAYANA DÖNER, ÖNÜNE DURANI ALIR GÖTÜRÜR
Şimdi kapanlardan biri nedir, Şu sırada, Sabih bahsetti, dedi ki, “bir halk oylamasına giderek oradan görüş alma eğilimi ortaya çıkabilir veya halka sunmak isteyebilirler”. Buradaki tuzak ve kapan şöyle kurulabilir, hukuki çerçevede. Halk oylamasına hangi halde gidebileceği anayasada bellidir, Anayasanın 175. Maddesinde üçte ikiden (2/3) az bir oyla Meclislerde kabul edilmişse anayasanın metni, halk oylamasına gitme mecburiyeti var. Veya sonra 2007 de bir intikam aracı olarak anayasa değiştirildi Cumhurbaşkanının seçiminden sonra, orda da bir halk oylaması türü seçim var. Şimdi burada hassa bir nokta var. Böyle bir durumda anayasanın 6. Maddesi var, diyor ki, “Türk milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanılır”. Anayasanın hiçbir hükmü bir ön oylamayla halk oylaması yetkisi vermiyor. Böyle bir yetki verilmiyor, yaparsa ne olur, yapabilir, kabul de edilebilir, öyle düşüneceğimiz gün yaşıyoruz. Bunun emniyet kapanı nerde? Bunun kapanı şu, nihayet böyle bir oylama olduğu zaman, ister istemez Yüksek Seçim Kurulu’na başvurulacak. Yüksek Seçim Kurulu’ndan da umudumuz sönmüştü, geçen yıla kadar. Fakat Anayasa Mahkemesi tıpkı bu günlerde olduğu gibi, bir bireysel başvuru ile Yüksek Seçim Kurulu’nun kesin olan kararlarının da denetlenebileceğine karar verdi. (Alkışlar). Böyle olunca böyle bir oylamaya gitseler, öyle hukuki engel ne olacak dediğim zaman Anayasa Mahkemesi (AYM)  var ama “anayasa benim” diye düşündü. “Ben ne söylersem benim arkamdan bu cümleler anayasa haline getirilmeli” dedi mi, demedi mi? Dedi. Buna uyarak da Yüksek Seçim Kurulu’na giderse orda umudumuz var mı, yok mu? Bu güne kadar Yüksek Seçim Kurulu, maalesef başarılı bir sınav vermedi, vermedi ana AYM si kapıyı açtı. İyimser olmak kötümserliği dağıtmak için söylemiyorum; hukuk bir kanaldan girdi mi su gibi başlar için için akmaya. Sonunda o için için mesafe alan hukuk bir çağlayana dönüşür ve karşı geleni de alır götürür. (salondan alkışlar) Allaha havale etmeyeyim, bize akıl verdi.(salondan alkışlar). Diyor ki erenlerden biri, “bak” diyor, “maşallah inşallah deme çok işi var onun, akıl verdi akıl onu kullanın” diyor. Onun için biz de bu süreci değerlendirirken önümüzdeki imkânlara iyi bakacağız. Yüksek Seçim Kurulu kanalıyla bunu önleme olanağı var.
2010 OYLAMASI YARGIYI YÜRÜTMEYE BAĞLADI VE YARGIYI PERİŞAN ETTİ.
Bakın bir önemli nokta daha var. Sık sık anayasa yapma sevdasında olanların başvurdukları şu: “330 u yakalarım halk oylamasına giderim”, halk oylaması demek ki çantada keklik aminaye tabiriyle. Bu nerden kaynaklanıyor? Şu 2010 oylaması var ya “yetmez ama evet”çilere soruyorum bunu, yetmez ama “evet” çiler şimdi şakır şakır konuşuyor. Bu neye benzer biliyor musunuz arkadaşlar, bir insanı yok edip özür dilemeye benzer. Ne oldu 2010 oylaması, yargıyı yürütmeye bağladı ve yargıyı perişan etti.  Kısaca özet söyleyeyim, hâkimler, savcılar yüksek kurulu (HSYK) tek kurul haline devam etti, ayrı olması lazım onların, ama felaket, bu kurulun başkanlığına Adalet Bakanını getirdi. Onun için hâkimlerin bu güne değin, kararlarında mütereddit olmaları, beklediğimiz hususları ortaya koyamamaları, ürkek olmaları, ortaya koyan hep temelinde “yetme ama evet” olgusu var.
12 EYLÜL 2010 HALK OYLAMASI HALKI ALDATARAK YAPILAN BİR HALK OYLAMASIDIR.
Şimdi 2010 halk oylaması aslında 12 Eylül 2010 halk oylamasından söz ediyorum, ahlaki açıdan zaafa uğratılmış bir halk oylamasıdır. Bu ağır bir itham, ahlakı açıdan halkı aldatarak yapılan bir halk oylamasıdır. Niye? Bu anayasa değişimi paketinin içinde zehire batırılmış şekerler de vardı. Halkın seve seve oy vereceği konular vardı; kadınlara tanınan haklar, engellilere tanınan haklar, bunları süs maddeleri olarak konuldular bu resmen halka hakaretti, ahlaki bir tutum değildi. Bu şekilde 2010 halk oylaması “yetmez ama evet” diyenler sineye çektiler bunu da ve kabul edildi. Kabul edildi ama yargı elimizden gitti. Bu gün geldiğimiz aşamada üç kuvvet, kuvvetler ayrılığı dediğimiz bizim hukukta işlemlerin hangi organlar tarafından yapılacağının hukuki ifadesidir.
Şimdi bizim öğrencilere birinci sınıfta sorarız kuvvetler ayrılığını. Kuvvetler ayrılığı hangi işlemlerin hangi organlar tarafından yapılacağının bir ifadesidir. Rahmetli Turan Güneş hoca, Türkiye’nin yetiştirdiği hem bilim adamı hem siyaset planında çok renkli, çok zeki, çok bilgili idi. Ben doçentlik imtihanında ondan imtihan olduğum için ter içinde kalmıştım. Çok cevval bir hukukçuydu. Bu tanımı güzel yazmıştır 1961 Anayasasındaki gerekçeli maddelerde.
Bir de yönetenlerin kendi koydukları kurallara uymalarıdır. “Kuralları koydum ama çiğnerim”. Bu konuda kişisel yönetime giden kapıları önlemenin bir unsurudur. Hiç unutmuyorum, rahmetli Bülent Nuri Esen Hoca, Ankara Hukuk Fakültesi anayasa hocasıydı profösörüydü. Doçentlik imtihanında bana ilk bir soru sordu. Juri oturmuş, beş kişilik juri, uzun bir süreçtir, altı yedi ay sürer imtihan, sonunda hocalar istedikleri yerden soru sorarlar. Juriye döndü, dedi ki “bana bakın” dedi, emredici bir tavırla konuşurdu ama ona yakışırdı, yakıştırırdı kendine, “bir soru soracağım adaya, onun cevabını alamazsam imtihan biter, alırsam devam eder” deyince, hocam yıktınız beni, dedim. Daha başlarken beni öyle bir şeyin içine soktunuz ki, dedim, şimdi ne yapacağımı şaşırıyorum”. “Haa o da imtihanın notu” dedi, “şaşırırsan kendin ödersin” dedi. Neyse uzatmayayım bana, “despotik yönetimle diktatörlük arasındaki farkı açıkla” dedi. Tabi kendinizi toplamak kolay değil, kolay diyorsun ama bir de bana sor. Şimdi öyle bir cümle kuracaksınız ki hem aksamayacak, çünkü hoca kullandığınız dile çok önem verirdi. Aksama istemezdi. Dedi ki, “dilinde tüy olmayacak konuşurken demişti. Tekleme bekleme beklemiyoruz, bekliyor bunları, haklı çünkü öğretim üyesi olacaksınız, öğrencilere anlayacağı diliyle konuşacaksınız, ders anlatacaksınız, bunlarda gereken hassasiyet aranır. Hocam, dedim hemen, toparlayarak kendimi, despotik yönetim kural tanımaz, kişisel yönetimdir ama kendi koyduğu kuralı da aşar, dedim. Günü birlik istediği gibi oynar kurallarla, hiç renk vermiyorum.  Diktatörlüğe gelince, diktatörlüğün kendine göre, evet baskı yönetimidir, Hitler Almanyası, İtalyan Faşizmi örneğini verdim ama kendi koydukları kurallara dabağlı kalmak zorunda değil, çünkü kadroları vardı yanlarında, onları aşmak, onları küstürmek istemezlerdi. “Devam edersin” dedi. Oh dedim. (Alkışlar)
Yeni Anayasa Tuzağı Paneli (3) - Cevat Kulaksız

93 TEN 2007 YE KADAR BÜTÜN ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ HEP UZLAŞMAYLA OLDU. HALK OYLAMASINA GİDİLMEDİ.
Bizim yeni bir anayasa yapma konusundaki aceleciliğimiz, sevdamız hep dile getirilir. 82 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra çok tadiller oldu, arkadaşlarım değindiler. Orda, ben o zaman Mecliste zaman zaman sizle de görüş alışverişinde bulunurduk, sağ olun, aradınız beni de (Hüsamettin Cindoruk’a söylüyor). “2007 ye kadar yapılan Anayasa değişikliklerinde Hüsamettin Bey partilerle o kadar güzel uzlaşma zemini oluşturdu ki, onları hep yanına aldı, çağırdı, uzlaşmacı olmayanları tek tek görüştü sonra birleştirdi. 93 ten 2007 ye kadar bütün anayasa değişiklikleri hep uzlaşmayla oldu. Halk oylamasına gidilmedi. Halk oylamasının demokratik son derece de, demokratik kurumdur ama halk oylaması birden bire amacından saptırılabilir, bu gün olduğu gibi ve baskı yönetimlerinin kullanıcı aracı haline getirilebilir. Napolyon Devri gibi, Konsüllük döneminde Napolyon 1799 yılında hazırladığı çok kısa bir anayasa. 90 maddelik anayasayla tüm yetkileri elinde toplayarak istediği rejimi kurdu.
Zaman zaman konuşulur, “efendim çok kısa bir anayasa yapılsın”. “Amerikan Anayasası yedi maddelik” diyorlar. Doğru, bizim anayasamız çok şişkin bir anayasa, baktım tekrar, bizim anayasamız da yedi maddelikmiş meğerse. Evet, kısımlarına baktım, bizim anayasada yedi kısım var. Amerikan anayasasının her kısmının altında uzun uzun maddeler geliyor, paragraflar geliyor, onları maddelere dönüştürdüğünüz zaman 150 ye yakın madde çıkıyor ortaya ve bizim anayasa bilginleri veya halkın kulağına anlatılanlar. Onlara nasıl anlatıyorsa anlamıyorum, anayasacı diye ortaya çıkanlar, Amerikan anayasası gibi yedi madde, yedi madde diye diye, sadece yurttaş da “yav ne kadar güzel yedi maddede toplamışlar adamlar, aslında 150 madde. Ama o kadar demagojiler yapılıyor ki, o kadar aldatılıyor ki saf saf bunlar yerleşiyor, yerleşiyor” diye algı oluşuyor ondan sonra, “biz de bir kısa anayasa yapalım” deniliyor.
Şimdi bunu niye anlatıyorum, Anayasa gibi son derece teknik konular,  halk oylamasına gittiği zaman halk, sadece yurttaş neyi oyladığınızı bilemez, bilemeyebilir, merak da etmeyebilir, “işte Canım anayasa yapılıyor beğenisine göre, kim sunuyorsa onun eğilimine göre oy verebilir ama içeriğine hâkim olamaz, olamayabilir. Biz anayasacılar bile harıl harıl çalışırız, nerde aksaklık var, paneller yapılır, toplantılar yapılır ki anlatalım” diye. Öyle bir kolaycılığa kaçma formülünü anayasa yapım sürecinde kullanmak doğru değildir. Onun şartları var, yeniden bir anayasal düzen ortaya çıkmışsa, bir boşluk olmuşsa, yeni bir devlet kuruluyorsa veyahut bir arkadaş sorduğu için cevap vereyim, 61, 82 Anayasalarında bir usul vardı, anayasa ile anayasasızlaştırma dönemi açılarak eski anayasa ile bağlı olmaksızın yeni anayasa yapılırdı. 82 de de bu yapıldı. Onun adına da ıstılahı erkiyle anayasasızlaştırmak yani bir darbe sürecinden sonra, normal anayasa değişme sürecinde kullanılacak bir formül değil bu. Zaten benimsenmez de, şimdi böyle bir koşul da yok, şart da yok zaten yüz kusur maddesi değişmiş hala bu anayasanın çöpe atılması bırakılması gerektiği söyleniyor ama bakın bu gün o anayasada yer alan 1961 Anayasasından devredilen hükümler var. 82 Anayasa yapıcıları o anayasada işlerine yarayan ve üzerinde tartışma yapılmamış, beğeni kazanılmamış hükümleri aldılar anayasaya biraz da çarpıtılarak yerleştirdiler. Orada unutulan bir husus var, bu güne geleceğim, bir defa o anayasanın amaç maddesi var, 61 de de vardı bu. Devletin temel amaç ve görevleri, diyor ki oradaki kısa ifadede. Kişinin temel hak ve hürriyetlerini adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan hükümler konamaz. Bakın bu başlangıçtaki hükümler anayasanın müdrir yani yönlendirici hükümleridir. Siz bir anayasa değişikliği yaparken buradaki amaç maddesi sizi bağlar. Bunları dikkate almak zorundasınız bir,  demin okuduğum egemenliğin kullanılmasında olduğu gibi.
İkinci asıl önemlisi anayasa değişikliklerini nerde yapacaksınız? Bu gün atıf yaptığınız pek çok özgürlük 2001 anayasa değişikliği ile gerçekleştirilmiştir. Büyük bir değişikliktir o. O kadar enikonu değişiklikler yapılmış ki hürriyetleri sınırlama değil hürriyetleri takviye edecek bir düzenleme getirilmişti anayasanın değişik maddeleriyle 2001 de.
Artı bugün bahsettiğiniz basın hürriyeti, ifade özgürlüğü hürriyeti vs bunlar yerinde duruyor, bunları mı çöpe atacaksınız. Kazanılmış olanlar, birikmiş olanlar, sorun çıkarmayanlar, aynen devam edecektir, etmek zorundadır. Eğer yeni anayasa hayaline kapılır, efendim bu iktidar da bu çoğunluk da kendine göre anayasa yapsın” dediğiniz anda bunlardan da mahrum olabilirsiniz.
Bir korkum daha var, deniyor ki “12 Eylül kanunları, ne diyoruz onlara biz “darbe hukuku darbe anayasası” bunlardan da kurtulalım, kurtulalım da kim yapacak bunları, yasama organı yapacak bakın, anayasa değişikliği değil, basit çoğunlukla,  kanunlarla değiştirilecek, onları da aranır hale getirirler mi? Bizde o korku da var. O bakımdan anayasa değişikliğini ve o kanunların şimdilik değiştirilmesinden vazgeçilip bir kenarda durdurulması isabet var, çünkü yüzde on barajlı bir çoğunlukla oluşan parlamentodan ne anayasa çıkar, ne de doğru dürüst bir kanun çıkabilir”. (salondan alkışlar)
Şimdi son Anayasa Mahkemesi (AYM) kararından sonra Anayasa Mahkemesi hedefe oturtuldu. Anayasa Mahkemesi iktidarın sınırsız isteklerine veyahut iktidarın kendi kaprislerine, kendi tercihlerine göre, ortaya koyduğu ve büyük ölçüde de oluşturduğu bütçe kanunun uygulamak için araçlardan biridir, kanunlar. Bunları istediği gibi yapmaya, düzenlemeye başladığı zaman biz çoğulcu değil, çoğunlukçu bir rejimin içine gireriz. Meclis çoğunluğunun baskısı, diktatörlüğün en beteridir. Yürütmeden gelir diktatörlük ama yürütme Meclis çoğunluğundan çıktığı zaman bu günkü gibi kendi çoğunluğuna ses çıkaramayan bir çoğunlukla karşılaşmışsa dilediği düzenlemeyi getirebilir. Bunun freni kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir. Bu konuda “mahkemenin yetkisi yok”  deniyor. “Yetkisi yok, yetkisi yok”. Dünyada eşi görülmemiş, bilmiyorsunuz tabi milyonlarca; verdiğim örnek ABD Anayasasında kanunların anayasaya uygunluğunun denetleneceğinin hiçbir hüküm yoktur. Hiçbir hüküm yok. Meclis her şeye hakim kendi alanında. Yürütme başkanın elinde, fakat 1803 yılında bir sorunla karşılaşınca kanunla anayasa arsındaki farklılığı görünce, mahkemede bir dava sırasında mahkeme dedi ki “kanunla anayasa arasında bir farklılık varsa ben kanunun değil, anayasayı uygularım” diyerek kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemeye başladı. Federal Yüksek Mahkeme dokuz yargıçtan müteşekkil, ne kamuoyunda ne Mecliste “bunların hepsini yargılayalım”, diye hiçbir ses çıkmadı. Üstelik bu yargıçların atanması başkanın elinde ama bir süzgeçten geçtikten sonra başkan ancak atayabiliyordu Amerika’da. Senato bu aday yargıçları ömür boyu atadı, diyorlar bunlar. Atanmadan önce özgeçmişlerine bakıyor, neler yapmış, hâkimlik sırasında çünkü avukatlık yapabilmek için 15 yıllık bir avukatlık süreci aranıyordu, özgeçmişinde. Buraya atamadan önce tring denen işitme, duyma, bizim mülakat dediğimiz bir komisyonlarda o yargıç adayları sorguya çekilir. Geçmişte bir davada şu kararın gerekçesinde hayır oyu verdin niçin verdin, gibi sorulara muhatap olur. Ecel teri dökercesine bir elemeye tabi olur o adam, adaylar. Bu mahkeme için kimse böyle bir yargısal denetim yolunu açması nedeniyle sorgu yapmak, “sen yetkisizsin demek cüretinde bulunmadı. Biz yetkili olduğu halde “senin yetkin yok” sloganlarıyla ortaya çıkıyoruz. Bu günkü iktidar dalkavukçusu bu gün çıkıyor, üstelik anayasamızda bir hüküm var, 148. Madde diyor ki, “bireysel başvuruları karar bağlar”. Emredici bir hükümdür o, anayasaya konmuş 2011 ad değişikliği ile. Bir de bir hüküm daha var; bakın hiç zikredilmedi, bu güne kadar. Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır vs sık sık atıf yapıyoruz. Ben bana sorulduğu zaman bu karar ne olacak bireysel başvuru dolayısıyla Anayasa Mahkemesine öyle yükleniliyor ki, yetkisi vardı yoktu, bunu yapamazdı edemezdi diye ne ettik 153. Madde yasa madde yürütme, yasama ve yargı organlarına idareyi özel ve tüzel kişileri bağlar. Bir de 138. Madde var, genel madde, “kimse mahkemelere talimat veremez” . Şimdi veriliyor talimat. 153. Madde için ne düşünüyorsunuz Anayasa Mahkemesinin kararı bireysel başvuru için dedikleri zaman ilk verdiği demeç şu oldu: “Bu karar şu ana kadar uygulanmadıysa geç kalınmıştır, derhal uygulanmalı” demişti. Derhal, ama gecenin saat birine doğru ancak uygulanabildi, güya mahkemenin iş yükü varmış da vs.
Şimdi burada 128. Maddede, Anayasanın, diyor ki diğer mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır. Eğer kendini görevli görmüşse. Anayasanın amir hükmü. Bu günkü için ortalığı biraz daha germe üzerine, mahkemeyi daha doğrusu itibarsızlaştırma üzerine, itibarsızlaştırdığınız oranda da güç kazanacağınızı sanıyorsunuz. Oysa bakın Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurudaki kararlarında bir hak ihlali var mı yok mu? Bunu gördüğü anda durdurur. Uygulatmaz, tespit eder, tespit edince de zincirleme alt mahkemelerde o doğrultuda yargılamaya devam eder. O mahkemenin yerine geçerek karar vermedi Anayasa mahkemesi, yalnız dedi ki “burada bir hak ihlalini tespit ediyorum ben” dedi. Sonra yine konuşmalardan birinde dedi ki konuşmacılardan biri, bakın dedi, bir de eski cumhuriyet savcısıymış. Şaşırdım kaldım, siz de izlemişsiniz belki, dedi ki, “ne demek yav anayasanın bir hükmünü Anayasa Mahkemesi iptal etti” dedi. “böyle şey olur mu” dedi. Allahtan Anayasa mahkemesinin kararları belleğimize yerleşiyor okudukça okudukça, aklıma geldi, 12 Mart süreci içinde 1977 yılında iki hüküm vardı kondu anayasaya. Hakimlerle ilgili bir disiplin cezası verildiği takdirde yargı yoluna gidilemez” deniyordu. Keza aynı şekilde Savcılarla da ilgili, anayasaya bu şekilde kondu. Savcılarla da ilgili bir disiplin cezası verilmişse, yargı yoluna başvurulamaz. Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği husus yargı yolunu tıkayan hükümdü, yani hukuk devletine kapıları açan ve anayasaya aykırı olan, kendi içinde anayasanın da hukuk devleti İlkersine aykırı olan bir hükümdür 1977 işte onlarla bir daha karşılaşırsam, not aldım belleğimde kaybolmasın diye 1977 tarihinde verilmiş iki karar arka arkaya. Bakın o kadar rahat konuşuyorlar ki o kadar fütursuzca ki, “ne demek anayasa hükmünü iptal etmek, 12 Mart’ı düşünün, bir 12 Martzede olarak kendim de dört yıl üniversite kapısında bekletildim. Biraz düşündürdü beni, ha bu süreçte siz yargı yolunu tıkamışsınız, konu anayasa mahkemesine gelince Anayasa mahkemesi yargı yolunu açar. Bu gün siz istediğiniz kadar sınırlamalar getirin, konu yargıya intikal ettiği zaman yargılamanın esenliği yargılamanın selameti için mahkemeler önlemler alırlar. Siz medeni kanunda üzerinizde mallar vardır, borcunuz vardır, siz onu kaçırmayasınız o malları diye ihtiyati tedbir karar aldırılır. İdarede bir takım tedbirler alınır. İdarede hukukunda vardır, birtakım önleyici tedbirleri. Anayasa Mahkemesi hiç anayasada öngörülmemesine rağmen, tarihi tam hatırlamıyorum, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimiyle ilgili bir dava açıldığı zaman o kanunun uygulanmasını durdurmak kararını da almağa başladı. Tıpkı diğer mahkemelerde olduğu gibi, neden kaynaklandı bu? Tekelin T sinin satılmasında, önce kararlar vermedi vermedi, benim yetkim yok yok dedi ama öyle bir aşamaya geldi ki kanun uygulanacak, atı alan Üsküdar’ı geçecek,  kapan kapmış olacak. “Ben” dedi, “sonradan giderilemeyecek sonuçlar ortaya çıkarsa, bununla ilgili önlemleri alırım” diyerek içtihatla kendi alanında yeni bir koruma mekanizmasını getirdi. Siz yargıyı istediğiniz kadar frenlemeye yeni düzenlemeler getirmeye çalışın. Yargı bir kez elini oraya attı mı ordan sonuç alınana kadar o yol açık devam etmeye, devamını sürdürmeye çalışır”.
Gelen sorulara yanıt verilerek oldun bir hava içinde panel sona erdi. Yazılı gelen sorularda ve yapılan açıklamalar karşısında “ne yapabiliriz” sorusu geldiği için, Panel Yöneticisi Tansel Çölaşan şu açıklamalarda bulundu:
“-Anayasayı konuşuyoruz, hukuki çerçeveyi de konuştuk, ama niye bu anayasa tuzağındayız hala, bunu söylemek zorundayız, şu anda gerçek anlamda bir tuzak, gerçek anlamda bir tuzak var ve bu kapana sıkışmamalıyız. Önce vereciğimiz karar bur. Biz bu dönemde, çok kötü anayasa olabilir, 95 de değişti bir kısmı, 2001 de de değişmiş kısımları var; kalmış olan kısımları 2010 da bu iktidarın getirdiği yargı üzerindeki denetlemelerle sıkıştırmalar ve siyasallaştırma maddeleridir. Onların değişmesi için tabi ki bir eşitlik söz konusu olabilir. Ama bakıldığında halk, ne anayasa gündemi var, ne bir anayasa talebi var. Fakat bu son dönemde devamlı surette iktidarın kafasında, gözünde ve dudaklarında konuşmalarında Anayasa milli iradeye bağlı olarak anlatılıyor, halk istiyor şeklinde anlatılıyor. Dolayısıyla burada bir kere bu yalanı, milli irade” yalanını, referandum kolaycılığını, bunlara iade etmek lazımdır. Niçin şu anda referanduma gidiliyor, “milli iradeyle”, şu anda bu ortam, bu kaos ortamında yan yana gelebilmiş iki kişinin olmadığı, etnik, dini ayırımcılığa sokulmuş bir toplumda Anayasa Komisyonu bu çerçevede bakmamız gerekir diye düşünüyorum.
Beni bu anayasaya her halükarda tartışılmasına dahi izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum”.
Salondan gelen sorulara panele katılan konuşmacılar yanıt verdikten sonra olgun bir hava içinde panel sona erdi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR
Prof. Dr. Erdoğan Teziç (1936 - .... )
İstanbul'da 1936 yılında doğan Erdoğan Teziç, 1955 yılında Galatasaray Lisesi'nden, 1959 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.
Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yapan Teziç, daha sonra mezun olduğu İÜ Hukuk Fakültesi'nde Dr. asistan, doçent ve Anayasa Hukuku profesörü olarak görev yaptı.
Galatasaray Lisesi Müdürlüğü, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulunan Prof. Dr. Teziç, 1993-2000 yılları arasında da TBMM Başkanlığı Hukuk Danışmanlığı'nı yürüttü.
2000 yılında Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü görevine atandı. Paris Üniversitesi ile Rennes I Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olan Teziç'in Fransız Hükümeti Liyakat Nişanı ödülü de bulunuyor.
2003 yılında YÖK Başkanlığına atanan Teziç, görev süresinin dolmasıyla 2007 yılının Aralık ayında görevden ayrılmıştır. Yerine Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan atanmıştır.
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3010

ANAYASA TUZAĞI PANELİ

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget