Makaleler "Erdal Atabek"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir kültür çöküyor - Erdal Atabek
Aydınlanma kültürü insanlığın evrensel kültürüdür.
Ortaçağın “kutsal iktidar”ını temsil eden Vatikan, kurduğu teokratik sistemle bütün yaşamı Katolik dininin emri altına sokmuştur. Bilim, sanat, toplum yaşamı hep bu hükümlerin altında biçimlenmiştir.
Rönesans’la başlayan “özgür insan aklı” ve “özgür insan iradesi”nin bilime, sanata ve toplum yaşamına egemen olma mücadelesi “Aydınlanma” ile insanlığın tarihinde yeni bir çağ başlatmıştır.
Sosyalizmin bu mücadeleye büyük katkısı ise insan emeğinin bu değerlerin özü olduğu, insanın ancak emeği kadar özgür olabileceğini açıklamasıdır.
Ama mücadele bitmemiştir. Paranın egemenliği, kapitalist sistemin insanın sınıf atlama hırsına dayanarak, kimi zaman ise faşizmin silah gücüyle egemenliğini sürdürmüştür. Din kavgaları ise mezhepler ve tarikatlar aracılığı ile sürüp gitmiş, bir kör dövüş insanları birbirine düşürmüştür.

Aydınlanma kültüründeki “insan özgürlüğünün değeri” ve sosyalizmin “insan emeği değeri” bu kapitalist aşınmalar ve teokratik baskılarla çökme noktasına getirilmek istenmektedir.
Ülkemizin yaşadığı kaosun temelinde bu tehlikenin yattığını görmek gerekiyor.
***
Dinsel işlerle uğraşan kişi ve kurumların kazanmış göründüğü dokunulmazlık ortada değil mi?
Deniz Feneri yolsuzluğu ne oldu?
Vatandaşın bağışlarıyla kurulduğu söylenen işletmelerdeki yolsuzluklar sessizce kapatılmadı mı?
Ruhsatsız Kuran kursunun çöken binasında ölen çocukların velileri neden şikâyetçi olmadı?
Ensar Vakfı’nda ortaya çıkan çocuk tacizlerinde aileler neden şikâyetçi olmuyor? Olay sessizce kapatılmak isteniyor.
İktidar kutsallaştırılıyor.
İktidar yandaşları kutsallığın zırhına büründürülüyor.
Cehennem azabıyla korkutulan inanmış insanlar da “kutsala karşı gelme” korkusuyla felce uğramış gibi oluyorlar.
Aydınlanma kültürü teokratik ortaçağ kültürüne dönüşüyor. İktidarın her alandaki keskin tutumu ile ortaçağın teokratik kültürüne dönüş yaşanıyor.
Bu kültür, eğitimde yaygınlaştırılıyor ve hız kazanıyor.
Bu kültür, kadın üzerinde sürekli bir baskı ile dönüştürülüyor.
Kadın örtünüyor, evine kapanıyor, erkeğe itaate çağırılıyor. Kadın cinayetlerinin temelinde de bu kültür dönüşümü vardır.
İktidara muhalefet giderek “kutsala karşı gelme” günahı oluyor.
İktidar kendisine karşı olan herkesi ve her şeyi, terörle bağlantılı saymak, vatan hainliği ile suçlamak, casusluk yapmak ile eşdeğer kılmanın peşinde. Yeni düzenlemeler bu hedefi amaçlıyor.
Kutsal iktidar”, Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki “özgür eşit yurttaş” kavramının yerine “Kutsal iktidara biat eden mümin kullar”ı yerleştirmeyi amaçlıyor.
Bunu görmek yerine hâlâ yasalarla uğraşmak, temennileri dile getirmek muhalefet etmek sanılıyor.
Ortaçağ Türkiyesi’ne az kaldı.
Sahip çıkabilirseniz Cumhuriyetin Aydınlanma Kültürüne sahip çıkın.
Yapamıyorsanız “inşallah” ile “maşallah” arasında oyalanın.
Bu son seçiminizdir.


Erdal Atabek / Cumhuriyet

Günümüzün Köleleri - Erdal Atabek
Köleliğin yasaklandığı, tarihin bir yalanıdır. Kölelik yasaklanmamıştır, sadece biçim değiştirmiştir.
Soma’daki maden işçileri köledir. Asansörün düşmesiyle ölen işçilerin ölümü köle ölümleridir. Bu yılın altı ayında ölen 1200’den fazla işçi, kölelerin durumunu açıklamaktadır.
Yaşama zorunluluğu onları köle yapmıştır.
Onlar, sadece emeklerini değil, hayatlarını da pazara sürmüşlerdir. Emekleri pazarda satılmış, hayatları ise çalınmıştır. Hayatları, yani iyi yaşamak umutları, yani çocuklarının daha iyi koşullarda yaşama istekleri, eşleriyle mutlu olma istekleri çalınmıştır. Hayalleri çalınmıştır, düşünceleri çalınmıştır, duyguları çalınmıştır. Çalıntı bir yaşam sürmek zorunda bırakılmışlardır.
Onlar, günümüzün köleleridir.
Elbette sadece onlar değil, kamuda çalışan emekçiler de köle olmaya zorlanmışlardır, onların da bunu kabul etmekten başka çıkar yolları yoktur. Köledirler. Tek umutları, yeni yılın bayramlarının hangi günlere geldiğine bakıp tatillere sevinmektir. Bir de emekli olup sürünecekleri zamanın başka hayallerini kurmaktan medet umarlar.
Aslında köledirler ama onlar kendilerine “emekli” diye verilen unvanla bunu örtmeye çalışırlar.
Özel şirketlerde çalışanların köle olmadığı sanılmasın, onlar da köledirler. Ama bunu örten pırıltılı unvanları vardır. Kazançları onları geçindirir ama ne için çalıştıklarını düşünmekten itinayla kaçarlar. Çünkü “iyi yaşam standardı” diye beyinlerine pompalanan, hepsi de para ile satın alınan araçları sağlamak için var güçleriyle çalışmak zorundadırlar. Haftalık spor saatleri ile meditasyon programları ve yurtdışı tatilleri bu köleliğin zincirleridir. Hep daha çoğu için, hep daha yenisi için, hep daha tanınmışı için çalıştıkları araçlar onların efendileridir.
İnançları sömürülenler, günümüzün en bilinen gönüllü köleleridir.
Dünyanın her yerinde, tarihin her çağında, inançlarının sömürülmesine izin veren gönüllü köleler, her türlü yanlışın peşinde giden, akılları ambargolu, zihinleri ipotekli robotlar olmuştur. Bugün IŞİD diye bilinen kanlı şiddet yanlıları, her zamanın canlı bombaları bilinen uç örneklerdir. Bu denli uca kaymadan köleliğine razı olan, her türlü yanlışa gözü kapalı yandaş olan, hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eden milyonlarca insan nasıl köle olduğunu bilmeden yaşamaktadır.
Günümüzün köleleri, adı kölelik olarak anılmadığı için gizli kalmaktadır.
Hukukun ayaklar altına alındığı, adaletin güçlerin elinde oyuncak olduğu bir ülkede sesini çıkarmadan kürsülerinde oturan, olan biteni seyretmekle yetinen bilim yetkilileri, “unvan köleleri” değil midir? Unvanının kölesi olmayan bir akademisyen, olan bitenin karşısında nasıl susar, nasıl tepkisiz kalır?
Unvan köleleri, etiket köleleri, koltuk köleleri, güçleri olduğu halde yetkileri olduğu halde, görmezden gelerek, duymaz gibi davranarak işlenen suçların ortağı olmaktan kurtulabilirler mi?
***
“Örgütlenmiş Cehalet”, Prof. Doğan Kuban’ın önemli bir deyimidir. Bunun kökeni de “Günümüzün Gönüllü Köleliği”dir. Bu köleliğe insanları razı eden, ‘rıza yönetimi’ diye bilinen bir toplum mühendisliği yöntemidir.
“Bir insana kendi başının belasını isteği yapmak’ diye tanımlayacağımız ‘rıza yönetimi”, küresel kapitalizmin büyük buluşudur.
İnsana, “başka çare yok ki” dedirtmek.
İnsana, “ben tek başıma ne yapabilirim ki?” sandırmak.
İnsanı, “herkes öyle yapıyor” diye kandırmak.
Bu köleliğe karşı çıkacak olan da insanın bilincidir.
Aydınlanma, işte bu köleliğe insanın özgür aklıyla, özgür iradesiyle karşı çıkmasının bilincidir.
Bu olmadığı, bu bilinmediği, bu yapılmadığı sürece kölelik de hüküm sürecektir, köle tacirliği de hükmünü sürdürecektir…

Erdal Atabek / Cumhuriyet

Bağımsızlık Benim Karakterimdir - Erdal Atabek
Mustafa Kemal Atatürk.
Kendi karakterini ulusunun kaderi yapan lider.
Ulusal bağımsızlık.
Kuvayı Milliye. Ulusal Güçler.
Misakı Milli. Ulusal Ant.
Ulusal Kurtuluş Savaşı.
Zaferin üzerine kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti.
Dünya tarihini değiştiren büyük bir devrim.
Dünya emperyalist devlerinin şaşkınlığı.
Sömürgelerin uyanışı.
Asya tarihinin değişimi.
Afrika’nın ayağa kalkışı.
Avrupa tarihinin yön değiştirişi.
Yıkılan imparatorluklar. Devrilen Çarlık Rusyası.
Atatürk Cumhuriyeti, dünya tarihinin yeniden yazılışıdır.
Ulusal. Bağımsız. Laik. Cumhuriyet.
***
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bu büyük değişimin tarihidir.
Mustafa Kemal Atatürk dönemi on beş yıldır: 1923-1938.
İsmet İnönü dönemi on iki yıldır: 1938- 1950.
Sonra Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP iktidarları.
Hep sağ iktidarlar. Hep bir askeri darbeyi izleyen sağ iktidarlar.
Dünya emperyalizminin parçası olmayı politika yapan iktidarlar.
1950-2014 arasındaki 64 yıl. Dört 15 yıldan fazla zaman geçti.
Nereden nereye geldik?
Köy Enstitülerinden imam hatip okullarına geldik.
Halkevlerinden Kuran kurslarına geldik.
Ulusalı unuttuk. Yerel ile evrensel arasına sıkıştık.
Bağımsızlık yerini Amerika ile İslam dünyası bağımlılığına bıraktı.
Laiklik suçlandı, “dinsizlik” tehdidi ile karartıldı.
Ulusal birlik, etnik köken ayrımcılığı ile parçalandı.
Özgürlükler adım adım baskı altına alındı.
Artık tek parti tahakkümü de aşılıyor.
Tek adam dönemi başlıyor.
Biat-itaat kültürü Türkiye’nin yeni kültürü yapılmak isteniyor.
Olacak mı?
23 Nisan 2014 bu dönüşümün tarihi olarak mı kutlanacak?
***
Hayır. Böyle olmayacak.
Böyle olması isteniyor olabilir.
Koşullar artık oluştu sanılabilir.
Ama böyle olmayacak.
Ülke içinde “aydınlanmacı güçler” sanıldığından çok daha güçlüdür.
Dünyanın gidişi zorbalığın destekçisi olmayacaktır.
İçerde de yolsuzluklar, rüşvetler, bunları örtmeye yönelik çabaların üstü kapanmayacaktır.
Sadece, nereden nereye geldiğimizi bilmek zorunludur.
Atatürk’ün adını anmak değil, tarihsel bilincinin sahibi olmak gereklidir.
Yanlışı kabul etmemek, zorbalığa boyun eğmemek görevdir.
2023 yılını nasıl kutlayacağız?
1923 Türkiyesi’nin mirascısı mı olacağız?
1923’ün mezar bekçisi mi?
Bunu bu toplumun kararlılığı belirleyecektir…

 Erdal Atabek/Cumhuriyet

Kime Oy Vermeliyim ve Neden? - Erdal Atabek
Önce, neden oy verdiğimi düşünmem gerekiyor?
Kendime yakın gördüğüm partiye oy vermek mi istiyorum?
Partiye kızdığım için mi oy vermek istiyorum?
Partimi artık beğenmediğim için mi oy vermek istiyorum?
İktidarı değiştirmek için mi oy vermek istiyorum?
Bir görev duygusuyla mı oy vermek istiyorum?
Yoksa oy vermek içimden gelmiyor mu?
Önce bunu bilmem gerekiyor.
* * *
Kararım:
İktidarı değiştirmek için oy vermeliyim.
Oyumu duygularımla değil, akılcı ve soğukkanlılıkla vermeliyim.
* * *
İşçi Partisi’ne oy vermeli miyim?
İşçi Partisi’nin enerjisi yüksek. Üyeleri canla başla çalışıyor.
Gençlik örgütleri çok çalışkan.
Seçim stratejilerini eleştiriyorum. Sola yönelik eleştirilerini hem içerik hem üslup bakımından yanlış buluyorum. Eğer Meclis’e girme şansları olsa düşünülebilir ama bu seçim sistemi ile olanaksız görülüyor. Ona vereceğim oy AKP’nin işine yarayacaktır.
* * *
TKP en ilkeli siyasal kuruluş olmalıdır. Öyle midir, değil midir, yakından bilmiyorum. Ona verilecek oy da AKP’nin işine yarayacaktır.
* * *
CHP’ye oy vermeli miyim?
CHP, Kemal Kılıçdaroğlu döneminde ‘kitle partisi’ olma stratejisi izliyor. Yalnız kendi oylarını değil, öteki partilerin oylarından kendi söylemlerine gelecek oyları da istiyor. Kitle partisi bu demek.
Kitle partisi olarak kurguladığı seçim stratejisi ve buna bağlı söylemleri ilkelere çok bağlı yandaşlarının eleştirilerine yol açıyor. Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine aykırı bir CHP düşünülemez. Ancak vurgular, zaman zaman beklentilerden farklı yerlere kayabilir, kaymaktadır da.
AKP’nin CHP’ye yönelttiği ve el altından solu da kışkırttığı eleştiriler, ABD ile anlaşma ve Fethullah Gülen cemaatinin desteğini alma konusu, içeriği olmayan seçim malzemeleridir.
AKP, bugüne kadarki bütün iktidarını bu iki etkene borçludur. ABD’nin desteği ve Fethullah Gülen ittifakı AKP iktidarının temel direkleridir. Şimdi bu destekle rakibini suçlamak gülünç. Türkiye’de iktidar olmak isteyen siyasal güç ABD faktörünü dikkate alacaktır. Burada önemli olan Türkiye’nin onurlu bağımsızlığının ve ülke çıkarlarının temsil edilmesidir ki AKP bütün iktidarında hiçbir zaman bu temsil görevini yapmamıştır.
CHP’nin Fethullah Gülen tarafından desteklenmesi savı da 17 aralık operasyonundan sonra ortaya atılmıştır. 17 aralık operasyo-nunun önemi, kim tarafından ortaya atıldığı değil, ortaya nelerin çıktığıdır. Bu sürecin Gülen cemaati tarafından başlatılması önemini azaltmaz. Bunu söylemek de kimseyi ‘cemaatçi’ yapmaz. Rüşvet ve yolsuzluk olaylarını kapatmak için Fethullah Gülen’e ve cemaatine saldırmak ise AKP’yi bu töhmetten kurtarmaz.
CHP, elbette sonuna kadar bu yolsuzlukların peşinde olacaktır.
* * *
DSP için ne düşünmeliyim?
DSP’nin varlığını neden sürdürdüğünü bilemiyorum. Geçmişte varlığının nedenleri –tartışmalı olsa da- olabilirdi, ancak bugün bir neden göremiyorum ve bulamıyorum.
* * *
MHP’ye gelince. AKP’nin Kürt politikasına en açık muhalefeti yaptığı için oyları artmaktadır ve artacaktır. Çünkü, AKP’nin politikasının sonu, özerk Kürdistan’dır ve bu görülmektedir. Buna karşın, şimdiye kadar ne zaman AKP’nin başı sıkışsa MHP yardımına koşmuştur, bu da güven kırıcıdır.
* * *
BDP, bölgesinde ve artık başka bölgelerde de ‘etnik milliyetçiliğe dayalı’ politika yapmaktadır ve şimdiye kadar çok başarılı olmuştur. AKP ile kimi zaman ittifaka kimi zaman tehdide dayalı bir ilişki ile bölgede güçlenmiştir. ABD ve AB ile de dış destekleri vardır. AKP ile pazarlığı sonuna kadar sürdüreceklerdir.
* * *
Kararım:
Siyasal iktidarı değiştirebilmek için, oyumu CHP’ye vereceğim.
Vereceğim oy kurumsal oydur ve adaylarla ilgili olmayacaktır.
Eğer CHP, bir yerde kendi dışında bir sol partiye verilecek oylarla kaybederse ve orada AKP kazanırsa bu durumun tarihsel bir sorumluluğu olacaktır.
Bu seçimde oy vermenin tarihsel sorumluluğunu hiçbir bilinçli yurttaş unutmamalıdır.
Bugünün sorumluluğu budur…

Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmeyenler de vardır. Elbette olacaktır da. Geçmişte olmuştur, gelecekte de olacaktır. Ama bunlar kimlerdir ve neden sevmezler?
Toplumsal ayrışmanın turnusol kâğıdı da budur.
Mustafa Kemal Atatürk’ü; Milleti ümmet yapmak isteyenler sevmez. Bu da gayet doğaldır, çünkü ‘o’, ümmeti millet yapmaya çalışmıştır.
Ümmet; Allah’ın kulu, padişahın kölesi olanların toplumudur. Bu toplumda karşı çıkma günah, eleştiri isyandır. Emirlere itaat etmek asıldır. Biat etmek şarttır. Millet olmak ise özgür düşünceli bireyin, ortak amaçlar için örgütlenmiş kişilerin toplumudur. Bu toplumda her şey, aklın süzgecinden geçerek değerlendirilir, karşı çıkma kabul edilir, eleştiri katkıdır. Emir yoktur, ortak alınmış kararlar vardır, onlara biat edilmez, uyulur. Gerekiyorsa bu kararlar değiştirilir.
Mustafa Kemal Atatürk’ü; Din odaklı siyasetle yönetmek isteyenler sevmez.
Din odaklı siyasetle yönetilen toplumda sınıflar dinle ilgileri ile derecelenir. En üstte, egemen dinin kesin inançlıları yer alır. Onun altında inanan ama ibadetinde gevşek olanlar yer alır, onun altında inanmakla yetinenler yer alır, sonra başka dinler, başka mezheplere bağlı olanlar yer alır. İnanmayanlar en altta katlanılanlar olarak yer bulur. Görünüşte böyle bir sınıflandırma yok gibidir, oysa gerçek hayatta her gün daha katılaşan bir durum pekişir. Din odaklı siyasetle toplumu yönetmek isteyenler,
Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek şöyle dursun, onun adını, anısını, yaptıklarını silmek isterler.
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk;
Laik yönetimli bir toplum yaratarak dinin insanın inancı olmasını, toplumu yönetmemesini düşünmüş, bunu gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, dini zayıflatmamış, tersine kutsal olanı sömürüye alet olmaktan kurtarmıştır.
Ona karşı çıkanlar, geçmişte yenilikler yapmak isteyen Sultan II. Mahmut gibi, Sultan Abdülmecit gibi padişahların karşısına dikilen “din elden gidiyor” fetvacıları gibi, yaptıklarının eleştirilmesini, ortaya çıkarılmasını istemeyenlerdir.
Yönetimlerini “kutsal irade” yaparak insanların iradesine ipotek koyanlar, “bizim söylediklerimiz dinin emridir” diyerek inanç sahiplerinin tartışmasını engelleyenler, kendilerini “kutsal iradenin temsilcisi” yaparak “sağır dilsiz toplum” özlemi içinde olanlarElbette Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmeyeceklerdir.
“Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ü; elbette, el pençe divan durarak yetişenler, efendilerinin önünde el etek öpen, kendilerinin önünde de el etek öptüren efendi-köle bağımlıları sevmeyecektir. Onlar, hayatları boyunca ya köle ya efendi olacak, eşit insan ilişkisini bilmeyeceklerdir.
“Bir insanın değerini, sevenlerinden çok sevmeyenlerinden öğreniniz” diyen bilge doğru söylemiştir.
***
“Türkiye nereye gidiyor?” diyenler yanılıyor.
Türkiye oraya gitti.
Orası, işte burasıdır.
“Yaşananlar seçimler için yapılıyor” avuntusu çok gerilerde kalmıştır.
Seçimler, politik çalışmalar takvimi benzeri vitrin düzenlemeleri oyalanmaktır.
Türkiye din odaklı ideolojik bir yapılanma içine sokulmuştur. Her alanda bu yapılanmanın kurumları oluşturulmaktadır. Mücadele sert bir zeminde kuralsız yöntemlerle sürdürülmektedir.
Günümüz Türkiye’sine bakınca Sevr anlaşmasının büyük ölçüde gerçekleştiğini görürsünüz. Yaşananlar ise Sevr’in de ötesine geçmiştir. Sonucu halkın iradesinin ipotekten kurtulup kurtulmaması belirleyecektir. Her zaman olduğu gibi, yaşananlar ve yaşanacak olanlar hak edilenlerdir.
Hak etmediğiniz hiçbir şeyi yaşamazsınız. Mustafa Kemal Atatürk bunların hepsini söylemiştir.
Şimdi, yeniden Mustafa Kemal Atatürk.
Tarihin başından tarihin sonuna kadar... Aklın, insan iradesinin, uygarlığın temsilcisi…

Burhan Ağabey derdim. Her zaman yüzü güler, konuğunu candan karşılardı.
Apaydın ailesi birbirine çok bağlı, özellikleri olan bir ailedir.
Anneleri Nuriye Apaydın, yetkin bir Cumhuriyet kadını, aileyi ayakta tutan ortadirekti.
Muayenehanemi ilk açtığım gün, tansiyonunu ölçtürdü ve mor bin lirayı masaya bıraktı. Sonradan Mor Binlikbaşlıklı öykümün başlangıcıdır. O zaman Bahariye uzmanlarının vizite ücreti buydu.
Orhan Apaydın, anneleri, Burhan Apaydın aynı köşkte otururlardı. Hüseyin Apaydın da aynı köşkte oturuyordu.
Orhan Ağabey (ona da ağabey derdim) İstanbul Baro Başkanı idi. Barış Derneği davasında birlikte tutuklandığımız zaman takılırdım: Orhan Ağabey, İngiltere kraliçesinden sonra doktoruyla gezen ikinci kişi sizsiniz.Beraber gülerdik.
Ailenin doktoru bendim. Bir hastalıkta haber verirler giderdim. Burhan Ağabey yazdığım reçeteyi alır, bir kenara koyardı. Sonradan öğrenirdim ki yazdığım ilaçları almaz ama iyileşirmiş. Muska gibiderdim, kahkahayı patlatırdı, Aynen öylederdi, ama iyi geliyor.
Çileli bir aileydi. Yassıada duruşmalarında Adnan Menderes’i savunmuşlar, başları derde girmişti. Avukatlığı, kişinin haklarını her koşulda savunmak olarak kabul ederler, her savın karşısında sanığın haklarının korunması gerektiğini cesaretle öne sürerlerdi.
Adalet felsefesini çok iyi özümsemişlerdi. Bunun yanı sıra aydınlanma ve Rönesans’ın anlamını çok iyi bilir, Atatürk Cumhuriyetini, ülkemizin kültür devrimini içlerinde duyarlardı.
Her gün İlhan Selçuk ile, Uğur Mumcu ile telefonla görüştüklerini biliyorum. Dünya ve ülke olaylarını çok yakından izleyip değerlendirirlerdi.
Ortak özellikleri değerbilirlikleridir.
Yapılan işleri, kişilerin bu işlerdeki payını bilirler, değerlendirirler, bunu da ifade ederlerdi. Bu özelliğin çevre etkileşimindeki önemini yakından görürdüm. Ülkemizde eleştiri çok kolay, övgü çok kısırdır. Onlardaki nesnel değerlendirme dikkatimi çekerdi.
***
Hukuk, yazılı metinlerden ibaret değildir.
Hukuk, bir vicdan kültürüdür. Eğer bir toplumda vicdan kültürüyoksa orada hukuk yöntem işlemlerinden öteye gidemez.
Vicdan kültürü”, insan uygarlığının temelidir.
Bu kültüre sahip olmayan toplumlarda ve kişilerde nesnellik-objektiflikde olamaz, eşitlikde olamaz, hukukun üstünlüğüde olamaz. Bunlar olmayınca da kanunlarınız olur ama adaletiniz olmaz.
Vicdan kültürü”, bir toplumun insanlık değeridir.
Vicdan kültürü”, haklının hakkını hiçbir önyargıya, art niyete, gizli hesaplaşmalara kurban etmeden teslim etmektir.
Bunu yapmadığınız zaman istediğiniz kadar Adalet Sarayıkurun, adaleti o saraya hapsetmekten başka bir şey yapmamış olursunuz. Adalet, saraylının değil, haklının hakkı olmalıdır.
Apaydın kardeşler yaşamları boyunca sanıkların yanında yer aldılar. Sanıkların güvencesi oldular.
Orhan Apaydın, soğukkanlı mantığın temsilcisiydi.
Burhan Apaydın, coşkulu, heyecanlı, atak bir avukattı.
İki kardeş de birbirlerine sevgi ile, saygı ile bağlıydı.
Orhan Bey’in oğlu Hüseyin Apaydın kardeşime sabırlar diliyorum. Yaşamlarındaki cesaretli hukuk insanlığı örneği hepimizin tesellisidir.

Amerika yıllar boyu çok ağır bir beyaz-siyah ayrımcılığı yaşadı. Hatta bu ayrımcılık Kennedy-Johnson döneminde bile sürüp gitti. Eşit haklar yasasının çıkması bile bu ayrımcılığı önleyemedi. Siyahların her yerdeki azimli mücadelesi bu ayrımcılığın çözümünün anahtarı oldu.
Howard Zinn, Amerikan tarihçisi, “Amerikan Halklarının Tarihiadlı önemli yapıtında gerçek Amerika tarihini yazdı. Dilimize yeni çevrilen yapıtında kendi mücadele dolu yaşamını anlatıyor.
Hareket Halindeki Bir Trende Kimse Tarafsız Olamaz”. Herkesin okuması gereken önemli bir yapıt bu. Bir mücadelenin nasıl küçük adımlarla başladığını belirten bir anlamlı yaşamöyküsü. Amerika ırk ayrımı sorununu nasıl çözdü? Bize de ışık tutacak bir öyküdür bu.
Önce şunu belirtmek gerekiyor ki;
Türkiye’de etnik kökenli bir ayrımcılık hiçbir zaman olmamıştır. Kürtler, Çerkezler ya da herhangi bir yurttaş Türk kökenli olmadığı için hak yoksunluğu yaşamamıştır. Oysa Amerika’da deri rengi farkı nedeniyle özellikle Güney bölgesinde çok katı bir ayrımcılık uygulanmıştır.
Amerika’da siyahların mücadelesinda ayrı bir federasyon kurma istemi hiçbir zaman olmamıştır. Böyle bir çözüm de akla bile gelmemiştir.
Gene Amerika’da ayrı bir dil istemi hiç olmamıştır. İngilizce, Amerika’da yaşayan herkesin ortak dili olmuştur. Ortak dil Amerika’nın çok önemli bir çimentosu olmuştur.
Amerika’da ırk ayrımcılığıeşit haklarsağlanması ile çözülmüştür. Ayrıca din ile ilgili bir eksen de bu sorunun çözümünde yer almamıştır.
***
Şimdi Türkiye, Kürt sorunu çözülsün”, “Silahlı çatışma dursun”, “Analar ağlamasınsloganlarıyla şu hatalara sürükleniyor:
- Türkiye bölünüyor, Kürdistan önce eyalet olarak, sonra da bağımsız olarak ayrılmaya hazırlanıyor.
- Kürtler anadilinde eğitim hakkı istiyor, bu hak tanınıyor, anayasaya girmesi isteniyor, dilbirliği de parçalanıyor.
- Türkler ile Kürtlerin tek ortak noktası İslam dini oluyor ki bu da milletten ümmete geçiş oluyor.
- Ayrımeclis, ayrı yetkiler”, ayrı bayrak ile Kürt ulus-devleti kurulmaya hazırlanıyor.
Amerikan eyalet sisteminde bile bunlar yoktur.
Amerika beyaz-siyah ayrımı sorununueşit haklartemelinde çözmüştür ki ülkemizde haksızlıklar konusunda yaşanan sorunlarda etnik köken ayrımcılığı yer almamıştır.
Yaşanan, en açık anlamıyla; çözüm değil çözülmedir.
Büyük Kürdistan projesinin Irak ayağı bilinen yolla çözülmüştür. Suriye ayağı hazırlanan yolla çözülmek istenmektedir.
Türkiye ayağı da bu yolla çözülme yolundadır.
İran ayağı için de planlar yapılmış olmalıdır.
***
Emperyal satranç böyle oynanıyor.
Piyonlar kendi görevini yapıyor.
Vezir gayretli. Şah memnun.
Ama oyun sürprizlere açık…

Gülriz Sururi’yi dinliyorum.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bir TV kanalının konuğu.
Düşüncelerini, duygularını açıklıyor.
Siyasal iktidarın karşıtı duruşunu sözünü sakınmadan ortaya koyuyor.
Sunucu soruyor:
Korkmuyor musunuz?
Gülriz Sururi yanıtlıyor:
Korkmuyorum. Neden korkayım. Bir canım var. O da ülkeme feda olsun”.
Televizyonun karşısında donup kalıyorum.
Demek ki, iktidar karşıtı düşünceleri, duyguları açıklamak, canını ortaya koyabilen bir cesaret gerektiriyor.
İleri demokrasi masalının geldiği nokta bu.
Gülriz Sururi.
Bir tiyatro sanatçısı. Aileden tiyatronun içinde büyümüş
Sokak Kızı İrmayı hatırlıyorum.
Keşanlı Ali Destanını.
Engin Cezzar ile beraberliği.
Anılarını da yazmıştı.
Ama bu kimliğini, bu kişiliğini ilk kez görüyorum.
İnsandan yana. Emekten yana. Sanattan yana. Cumhuriyetten yana. Atatürk’ten yana. Açık. İçten. Dürüst.
Korkmuyor. Canını ortaya koyuyor.
Cumhuriyetin cesur kadınlarını saygıyla selamlıyorum.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum.
***
8 Mart 1859. New York. Dokumacı kadınlar ayaklanıyor.
8 saat çalışma süresi için. Daha yaşanası ücret için. Daha katlanılır iş koşulları için.
Üstlerine kapatılan kapıların arkasında yangın çıkıyor.
Kapılar açılmıyor. 129 kadın içerde ölüyor.
8 Mart gününün anılması gereken olayı bu.
Clara Zetkin, bu cesur sosyalist kadın, bugünün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olmasını öneriyor. Enternasyonal kabul ediyor.
Çok sonraları Birleşmiş Milletler de bugünü kabul ediyor.
8 Mart’ların anlamı bu.
***
Ülkem 8 Mart 2013’ü kadınların öldürülmesini protesto ederek kutlamaya çalışıyor.
Çünkü ülkemin kültüründe, kadının erkeğin malı olması doğal sayılıyor.
Kız çocukları babaları tarafından satılıyor. Küçük yaşta evlendiriliyor. Çocuk-gelinler diye bir sorun yaşanıyor ülkemde. Bir yandan konuşuluyor, bir yandan sürüp gidiyor.
Bir genç kız, gönlünün istediği erkekle evlenmek isterse aile kararıyla öldürülüyor. Kaçarsa izlenip öldürülüyor.
Bir kadın, kocasından ayrılmak isterse öldürülüyor.
Bir kadın kocasından ayrılmışsa boynunda ölüm fermanı ile yaşamaya çalışıyor.
Ülkem kadınları çok daha geride durmaya yönelik bir kültür değişimini yaşıyor.
Ülkemde kadın emeğinin korunmasına henüz sıra gelmiyor.
Şimdilik derdimiz, kadının canını koruyabilmek.
Küçük kızların evlendirilmesi siyasal kültürümüz içinde sorun olarak görülmüyor.
Şimdi kadın sorunu; kamuda kadınların örtülü çalışması ile toplumda kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı olması sınırına dayanıyor. Siyasal kültürümüz buralara geldi.
***
Cumhuriyetin cesur kadınları seslerini yükseltiyor.
Muazzez İlmiye Çığ.
Yıldız Kenter.
Türkan Saylan.
Türkel Minibaş.
Necla Arat.
Aysel Ekşi.
Müge Tamar
Türkan Erkin
Cumhuriyet yazarları kadınlar.
Bilim kadınları.
Sanatçı kadınlar.
Mimar kadınlar.
Mühendis kadınlar.
Tıp doktoru kadınlar.
İş kadınları.
Medyanın cesur kadınları.
Atatürk’ün açtığı yoldan yürüyüp bu ülkeyi uygar yapan kadınlar.
Binlerce.
On binlerce.
Yüz binlerce kadın.
Yüzümüzün akları.
Onlarla kutluyoruz 8 Mart’ları.
***
Artık 8 Mart’lar ülkemde böyle kutlanıyor.
Kadınların kanları pahasına.
Kadınların canları pahasına.
Kadın.
Erkeğin anası.
Erkeğin can yoldaşı.
Erkeğin onuru.
Bütün 8 Mart’lar ülkeme kutlu olsun.

Türkiye’de Cemaatleşme - Erdal Atabek
Bir süredir internet ortamında adımla gezinen bir yazı var.
Bu yazıFethullah Gülen Neden Hacca Gitmedi?başlığını taşıyor, bir açıklama yapıyor, benim de adımla dolaşıyor.
Hemen belirteyim ki -daha önce de belirttim- bu yazı benim değildir.
Hiçbir yazımda sadece Fethullah Gülen değil, hiç kimsenin adının geçtiği bir polemik yoktur.
Fethullah Gülen’in hacca gidip gitmemesi konusu benim ilgimin de dışındadır, bilgimin de dışındadır.
Bu yazıyı yazan kimse imzasını atmaktan çekinerek bir sahtecilik yapmış ve adımı kullanmıştır.
Kendisini defalarca adını açıklamaya davet ettim, oralı olmadı. Böylece sahteciliğini kabul etmiş oldu.
Hangi nedenle olursa olsun bu korkak sahtekârlık, adımın arkasına saklanarak yapılmış bu karaktersiz davranış en hafifi ile utanılması gereken bir ayıptır.
Gelelim bunu yazanın amacına.
Olasılıkla yazanFethullah Gülenin hacca gitmediğini, gidemediğini yazarak onu gözden düşürmeyi hedeflemiştir.
Bunu okuyan ya da dinleyen dindar kişi Ya, demek ki bizim din adamı bildiğimiz Fethullah Gülen hoca hacca gitmemiş, ben de artık ona inanmamdiyecek. Yazan herhalde öyle sanıyor. Bunu düşünmek bile gaflettir.
Belli ki bunu yazanın inanç dünyası ile hiç ilgisi yok. İnsan neye inanıyor, neden inanıyor, haberi bile yok. Onun için de bu gerekçeye sığınmaya kalkıyor, adımı da bu girişime alet yapıyor.
Bu belden aşağı mücadele sahibinin ve onun gibi düşünenlerin bilmesi gerekir ki, bu yol sadece kayıpla sonuçlanır. Zaten kayıpla da sonuçlanmaktadır.
Nedenleri de düşünülmemektedir, tartışılmamaktadır.
Biz düşünelim ve tartışalım.
Uluslaşma mı? Cemaatleşme mi?
Türkiye 90 yıldır ulus olamadı.
Atatürk’ün birey için gösterdiği hedef yetkin birey, toplum için gösterdiği hedef ulusidi. Ulusal kimlik de yurttaşlıkolacaktı.
Bu hedeflerin hiçbiri gerçekleşmedi.
Ne birey, bağımsız yetkin bireyolabildi.
Ne toplum ulusolabildi. Ne de yurttaşkimliği gerçekleşti.
Nedeni, geleneksel kültürdür.
Geleneksel kültürün kimi özellikleri birey-ulushedefini desteklemediği için başarılı olamamaktadır.
Nedir bu özellikler?
Birincisi; topluluk sorumluluğunu birey sorumluluğundan daha önemli saymasıdır.
Topluluğa karşı sorumluluk önceliklidir ve daha güçlüdür.
İkincisi; topluluğa karşı olan güven, özgüveninden daha yüksektir.
Bu nedenle de her şeyi başkasından beklemektedir.
Bu nedenlerle de -elbette başka nedenler de vardır ama- Türkiye cemaat kültürüne daha yakındır.
En küçük sosyal kurum olan ailede bunun göstergesidir.
Değerler ölçeğinde aile değeri’, ‘birey değerinden çok daha üstte yer almaktadır.
Aile, grup, camia, taraftar topluluğu, kurumsal kimlik, nerede ve ne yolla olursa olsun bireyin her zaman üstündedir, daha değerlidir, daha çok güven vericidir.
Dinsel cemaatler kapalı topluluklardır. Dışa yönelik tartışmaları yoktur. Eleştiri kendi içlerinde ve ancak yetkililer arasında yapılır.
Onun için güçlü bir dayanışmaları vardır. Ortak enerjileri eğer doğru yönlendirilirse çok etkin olurlar.
Laik topluluklar ise, içlerindeki eleştirileri, tartışmaları açık yaparlar, dayanışmaları zayıftır. Ortak enerjilerini aralarındaki tartışmalarda, çekişmelerde harcadıkları oranda etkinliklerini kaybederler.
Cemaatlerde bir imam vardır, cemaat ona uyar.
Laik topluluklarda ise herkes liderdir, ortada cemaat yoktur.
Bu özellik ciddi farklar ve sonuçlar yaratır.
Eğer, birbiri ile bütünleşme, ortak enerji havuzu yaratma, koyulan hedeflere yürüme sürecindeki farklar dikkate alınırsa sonuçlar daha iyi anlaşılır.
Türkiye’de cemaat’, ‘camia’, ‘akrabalık’, ‘hemşerilik, tanıdıklık’, ‘yakınlıkher zaman birey olmanın üstünde bir güç taşır.
Bu güç hem bir ait olma duygusu verir, hem de güven ve dayanışma sağlar.
Onun için de cemaatleşmeülkemizde kültürel temelli toplumsal bir olgudur.
Uzun yıllardan beri cemaatler, tarikatlar, çeşitli dayanışma grupları siyasetin içinde yer almış, güç kaynakları olmuşlardır.
Aslında kendine laik diyen kesimin de kültürel temeli çoğunlukla bu eksende yürümektedir.
Önemli olan da bu kültürel temeli daha etkin yöntemlerle çağdaş doğrultuda değiştirebilmektir.
En önemli yöntem de eğitimdir.
Eğitim eğer yetkin birey yetiştirme doğrultusunda bir eksende gelişirse özerk kişilikli birey yetişebilir.
Aile ve sosyal kurumlar da güven verici sosyal destekler sağlanırsa özerk birey yetiştirmeyi başarabilirler.
O zaman toplum da geleneksel dayanışma bağları yerine çağdaş toplumsal bağlar kurabilir.
Eğer nedensorusunu soramazsak nasılolduğunu anlayamayız.
Konu kişilere indirgenerek yandaş ya da karşıt olmaya dayandırılırsa hiçbir zaman anlaşılamaz.
Fethullah Gülen, bir neden değil, bir sonuçtur.
Bu konunun bize düşündürdüğü de budur…

Ergen yaştaki gençlerde görülen bir toplumsal etki var:
Balık sürüsü davranışı.”
Birileri bir şey yaptığı zaman hepsinin onu yapmaya koşuştuğu bir davranış kalıbı.
Bu davranışı en iyi keşfedenler pazarlamacılardır.
Gençleri sürü davranışına iten şifreleri çözerler.
Bir ayakkabı markası.
Bir kahve.
Bir cep telefonu.
Facebook.
Toplu gidilen bir mekân.
Bir içecek.
Bunlardan birisi bir gençlik tutkusu oluverir, gençler debalık sürüsüetkisiyle oraya koşarlar.
O, artık neyse, bir ürün değildir, bir kimliktir.
Pazarlamacı da bundan yararlanır.
Sürüleşme etkisi yalnız gençlere özgü değildir.
Kimi zaman toplumlar da sürüleşir.
Neden mi?
***
Sürüleşmeortak kimlikkazandırır.
Ortak kimlik, kişiyi bireysel sorumluluktan kurtarır.
Bireysel sorumluluk, taşınması zor bir süreçtir.
Sorgulamaya dayanan zorlu bir süreci göze alacaksınız.
Soracaksınız.
Duraksamadan soracaksınız.
Tabularınız olmayacak.
Sorularınıza kişisel yanıtlar vereceksiniz.
Onaylanmamayı göze alacaksınız.
Bu yanıtların sorumluluğunu üzerinize alacaksınız.
Bu sorumluluğun gereklerini yapacaksınız.
Bedeli varsa -ki her zaman vardır- ödeyeceksiniz.
Kazancınızözgürlüğünüzolacaktır.
Özgürlüğün bedeli budur.
Oysa, sürünün özgürlüğü yoktur.
Ama sürünün kendi başına ödediği bir bedel de yoktur.
Elle gelen düğün bayramdır.
Bireysel özgürlüğünü isteyenler, sürüleşmeye karşı çıkarlar, bedelini de öderler.
Birey olmanın ya da sürüden biri olmanın ayrımı budur.
***
Toplumlar ne zaman sürüleşir.
Soru sormaktan korktukları zaman.
Soru sormaktan vazgeçtikleri zaman.
Kendi olmanın bedeli ağırlaştığı zaman.
Ortak kimlikleri bireysel kimliklerinden daha güçlü olduğu zaman.
Bilincin yerine inancı koydukları zaman.
Bireysel sorumluluktan vazgeçtikleri zaman.
Günümüze bakalım.
Toplumların sürüleşme sürecine bakalım.
***
Kapitalist pazar ekonomisi toplumları sürüleştirir.
Uluslararası markalar...
Uluslararası ürünler...
Aynı standartta hizmet biçimleri...
Tek tipleşme...
İnsanları sürüye katma yöntemleridir.
Birey sürüye katılır.
Toplum da sürüleşir.
Korkuya dayalı yönetimler de toplumu sürüleştirir.
Nazi Almanya’sı sıradan insanları böyle Nazi yapmıştır.
Mussolini İtalya’sı sıradan İtalyan’ı böyle faşist yapmıştır.
Stalin Rusya’sı insanları birbirinin ihbarcısı yapmıştır.
İdeolojisi inanca dayalı sistemler toplumu sürüleştirir.
Onlara ortak kimlik kazandırır.
Onları kitlesel gücün bilinçsiz bir parçası yapar.
Bütün çağların büyük tehlikesi budur.
***
Çözüm mü?
Bilinçli yetkin birey.
Bilince dayalı örgütlü toplum.
Birey sorumluluğuna dayalı, ortak değerler demokrasisi.
Bilime dayalı toplum yönetimi.
Dünya ne yazık ki kapitalist küreselleşmeyi göremiyor.
Çeşitli eksenlerde inanç toplumları yaratılıyor.
Biz görebiliyor muyuz?
Hiç sanmıyorum...

İnsanoğlu, alışarak çevreye uyum sağlayan bir canlı.
Uyum sağlamanın iyi yanı, değişen koşullara uyum sağlayarak hayatta kalmak.
Uyum sağlamanın kötü yanı ise kötülüklere de alışmaktır.
Mustafa Balbay’ın 19 Ocak tarihli yazısı bunu vurguluyordu:
Silivrinin bir toplama kampı olduğunu yıllardır dile getiriyoruz. Haberal Hocanın vurguladığı gibi çağdaş insanlık değerleri dikkate alındığında işkence kampı.
Bizler bu koşulların iyileştirilmesi, yargılamanın adil hale getirilmesi için her fırsatta sesimizi yükseltsek de ne yazık ki toplumun önemli kesimi buna alıştı’...
Direnç noktamız, alışmayanların, bunu kabul etmeyenlerin artmaya başlaması.
İnsan işkenceye alışırsa...
İnsanlıktan çıkar...
İşkenceye alışmamak.
Haksızlığa alışmamak.
Kötülüğe alışmamak.
İnsanlar her şeye nasıl alıştırılıyor?
Alışmayanlar neden alışmıyor?
***
Gene aynı gün (19 Ocak 2013) Kâmil Masaracı’nın karikatürü var:
Adam soruyor 2x2?, çocuk yanıtlıyor: Hayırlısı neyse o olsun!
Olay budur. Sorunun yanıtı da budur.
Toplum her şeye alıştırılmaktadır.
Önce eşitsizliklere alıştırılmaktadır.
(Beş parmak bir olmaz.) (Allahın dediği olur.)
Sonra her türlü yanlışlığa alıştırılmaktadır.
Deniz Feneri mi?
(Onlar dindaşlarına hizmet etti, suç işlemezler.)
Sonra her türlü haksızlığa alıştırılmaktadır.
Silivri’de çok uzun mu yatıyorlar?
(Onların suçu farklı.)
Gazeteciler mi yatıyor?
(Onlar terör suçlusu.)
Generaller yıllardır yatıyor!
(Darbe yapıyorlardı.)
Deliller sahte çıkıyor!
(Onlar güncellenmiş de ondan.)
Suriye’de ne işimiz var?
(Halkına zulüm ediyor, demokrasi yok.)
Suudi Arabistan’da var mı ki?
(Artık beyaz ekmek yemeyeceksiniz.)
Ne alakası var?
(Muhalefet engelliyor.)
Öğrenciler neden hapislere atılıyor?
(En az üç çocuk yapmak gerekiyor?)
Her gün bir iki kadın öldürülüyor!
(Her kadına bir polis mi verelim? Onlar da çalışmasın.)
Toplum alışıyor.
Toplum alıştırılıyor.
Bir süre sonra bıkkınlık başlıyor.
Bizde böyle, ne yapacaksın.
Böyle başa böyle tıraş!”
Değişmez bu işler.
Muhalefet nerede?
Aydınlar ne yapıyor?
Pargalı neden boğduruldu?
Hep harem, hep harem, Osmanlı bu mu?
Bu hafta pazar da pahalı.”
Cuma trafiği hiç çekilmiyor.
Bitti gitti.
Alıştınız bile.
***
Dönelim Kâmil Masaracı’nın karikatürüne:
İki kere iki kaç? Hayırlısı neyse o olsun.
İnandırırlar. İnanırsınız.
Bilinç kapanır.
Artık düşünmezsiniz.
Bu noktaya gelindi mi, bitmiştir.
Alışırsınız, geçer gider.
Alışmayan bilinçtir.
Sorgulayan bilinçtir.
Belleğe kafa tutan bilinçtir.
Vicdanın çalar saati bilinçtir.
O bilinç oluşmamışsa;
Ben kimim? Ne yapıyorum?
Yaptığımı kimler için yapıyorum?
Yaptığımı neden yapıyorum?
Yapmadığımı neden yapmıyorum?
Neden üzülüyorum?
Neden seviniyorum?
Sorularını sormuyorsa,
yaşamını sorgulamıyorsa?...
***
Hayırlısı mı olur?
Hayırsızı mı olur?
Yaşamının aynasında görür!

Avrupa Topluluğu’nun ilköğretimi bitirmiş olmaya ilişkin bir ölçütü var:
Yazısız bir çizimin anlamını anlamak,
Harita ile bir adresi bulmak,
Hesap pusulasını hesap edebilmek.
Bu üç zihinsel işlem, zekânın eğitimle işlerlik kazandığını gösterir.
Karikatür de işte bu sanatın çizgisel yaratısıdır.
Mizah yazıları da bu sanatın sözcüksel yaratısı.
Bu arada, mizah sözcüğünün anlamını gülmece tam olarak karşılamıyor. Mizahta gülme de var, düşünme de. Sevgili Bozkurt Güvenç de güldüşün sözcüğünü öneriyor. Ben mizah sözcüğünü yeğliyorum.
Mizah yazarı olarak en tanınmış yazarımız Aziz Nesin’dir.
Rıfat Ilgaz da usta mizahçıdır.
İlhan Selçuk’un mizah yanı çok güçlüdür ve güncel yazılarında da yer alır.
Mustafa Balbay da usta bir sözcük oyuncusudur.
Ben de uzun süre mizah yazıları yazdım, Mesela Dedik başlığı altında yayımlandı. Kâmil Masaracı da usta çizgisiyle değer katmıştır.
Sağlık yazılarıma da usta karikatürist Tan Oral çizgiyle çok güzel anlam katmıştı.
Ama karikatür deyince dururum.
***
Karikatür kanımca büyük sanattır.
Çizgi ile anlatmak, konuyu çok iyi anlamayı, özünü yakalamayı, bu olayı özgün çizimle yaratmayı içerir ki son derece yoğun bir sanatsal başarıdır.
Yazının betimleyici açıklamaları bu sanat dalında yer almaz.
Söz sanatının değişik açılardan bakışına da bu sanat dalı yer vermez.
Her şey özgün çizimle açıklanmalıdır.
Karikatür sanatı bunlardan ötürü güçlü bir sanat dalıdır.
Cemal Nadir’i analım.
Amcabey tipi bugün bile canlı değil midir?
Ali Ulvi’nin karikatürleri?
Semih Balcıoğlu?
Behiç Ak’ın kareleri günümüzü nasıl da açıklıyor?
Semih Poroy’un ince mizahı, Kitap ekinde yazarlık serüveninin her yanını nasıl dile getiriyor?
Kâmil Masaracı, karikatürün filozofudur. Kendi yarattığı tipin bir cümlelik ifadesi gülmek için de düşünmek için de yeterlidir.
Kâmil’in ayrı bir yeri, karikatür sanatının yayılması, yaygınlaşması için gösterdiği Karikatür Evi çabalarıdır.
Kanımca karikatürlerden oluşan bir zekâ testi yapılabilir. Bu konuda kendimize görev vermeliyiz.
Mizah zekâdır.
Aptalın mizâhı yoktur.
Fanatiğin de mizahı yoktur.
Faşizmin de mizahı yoktur.
Kim gülmeyi yasaklamışsa, kim gülerek düşünmeyi yasaklamışsa onun yanlış yerde olduğunu, yanlış işler yaptığını bilmek gerekir.
Mizah bir insanlık ölçütüdür.
***
Umberto Eco Gülün Adı adlı romanında bu konuyu işlemişti. Ortaçağda, Katolik kilisesi gülmeyi yasaklar.
Çünkü gülen insanı artık dogmalarla korkutmak olanağı kalmayacaktır. Katolik dogmasını sürdürmek için de insanları güldüren kitapları kilit altına alır.
Dikkat edin, faşist bir rejim insanları güldürerek düşündüren her şeye düşman olur.
Mizahın yer aldığı yazılar, çizimler, tiyatro oyunları, tek kişilik gösteriler izlenir, kovuşturulur, yasaklanır, olmadı kırılır, yakılır. Bunlar oldu mu, neyin yaşandığı da ortaya çıkar.
Mizah zorbalığa karşı çıkar.
Büyük ustayı analım.
***
Büyük usta Turhan Selçuk’u analım.
Bu ölümsüz usta yarattığı Abdülcanbaz ile her türlü zorbalığa nasıl da meydan okumuştur.
Abdülcanbaz, bu Osmanlı efendisi, her türlü haksızlığa cesaretle karşı çıkmış, ünlü Osmanlı tokadı ile de ortalıkta gezinen çapulcuları dağıtmıştır. Gözlüklü Sami’ler, her devrin adamları perde arkası entrikalarını sürdürürken karşılarında bu yürekli, dürüst, temiz Abdülcanbaz’ı bulmuşlardır.
Ah Abdülcanbaz?
Nasıl özlemezsin.
Kadınlı erkekli bunca Gözlüklü Sami’ye karşı bizim Abdülcanbaz’ımızı nasıl özlemezsin.
Hoş, Abdülcanbaz yaşasaydı bugün Silivri’de olurdu ya!
Çıkacaklar ama.
Hapishane kimsenin mülkü değildir.
Bu yıl çıkacaklar.
***
Mizah sanatının özelliği var.
Hep zulme karşı çıkmıştır.
Hep zorbalığa karşı çıkmıştır.
Mizah, zekânın fıskiyesidir.
Mizah hep iyiden yanadır, doğrudan yanadır.
İnsan yaşadıkça da varolacaktır.

Vitrinde bu afişi görünce duraladım.
Hakiki Türk Derisi!
Deri ceketler, deri çantalar, deri eşyalar satan bir mağazanın vitriniydi.
Neydi yani?
İngiliz derisi, İtalyan derisi, ne bileyim Fas derisi farklı mı oluyordu?
Herhalde insan derisinden söz edilmiyordu.
Koyunun derisinin de milliyeti mi vardı?
Birden aklıma Tarık Zafer Tunaya’nın yapıtında söz ettiği İnsan Derisiyle Kaplanmış Anayasageldi.
Tarık Zafer Tunaya, aynı adlı kitabının önsözünde olayı şöyle yazmıştır.
Paris’te müzeyi gezerken 1791 Anayasası’nın ilk basılı nüshasını görür. Altındaki yazıyı okuyunca donakalır. Yazıda şu sözcükler vardır: İnsan derisi ile kaplanmıştır.1791 Anayasası, ilk İnsan Hakları Anayasası’dır.
İnsanlar, 1789 devrimi gibi bir büyük hareketle tarihi değiştirirlerse, elbette yapılan anayasa da insan derisiyle kaplanır.
Neyse, bizim öyle bir niyetimiz de yok, öyle tarihimiz de...
Biz gene kendi derimizle kaplanmış eşyalarımıza dönelim.
***
Hakiki Türk derisi.
Hemen aklıma dayanıklı derigeldi.
Dayanıklı.
Öyle kolay kolay bozulmaz.
İstediğin kadar yükle, gıkı çıkmaz.
Başına gelenlere yüksünmez, fazla dert etmez.
Beline kemer yap, bolca delik aç.
İşsiz kalırsan iki delik sıkarsın, olur biter.
Emeklisin, yılda 32 kuruş zam alırsan kemeri biraz daha sıkar, dayanırsın.
Üniversiteyi bitirmişsin. İş yok, güç yok. Aldırma, sık kemeri, kafe mafe idare et.
Hakiki Türk derisi bu. Dayanır.
Çanta yap mesela.
Ne koysan alır.
Patlamaz, yırtılmaz, sökülmez, dayanır.
Soğukta donmaz, sıcakta pişmez.
Çok oldu, artık taşıyamıyorumdemez.
Koy o kadar yükü bir İngiliz derisine de bak ne oluyor?
Hop sir, dur bakalım. Bu yükü taşıyamamdeyiverir.
Bizimki taşır. Gıkı çıkmaz.
En fazlası içinden geçirir.
Gene de çok şükürder taşır, öbür çantalar bomboş duruyor, halimize şükredelimdeyip yüklenir.
Hakiki Türk derisi.
Cüzdan yap mesela.
İçine para koymasan da bozulmaz.
Gururludur.
Neden böyle bomboş geziyorumdemez.
Kimseden hesap sormak aklına gelmez.
Hesap vermeye alışıktır.
Öyle dolu cüzdanlara bakıp da haline içlenmez.
***
Eldiven yap mesela.
Beş parmak bir olmaz diye öğrenmiştir.
Bizimki küçük parmak der, geçer.
Başparmağa tapar.
O ne yapsa yeridir, der.
Başparmaktır o.
Şahadetparmağına da itaat eder, onu küçüklükten beri öğrenmiştir.
Ortaparmağı hiç kullanmaz.
Yüzükparmağı kutsaldır.
Küçük parmak ta kendisidir.
Çocukken anneannesinin parmak oyununu hatırlar.
Bu tutmuş.
Bu getirmiş.
Bu pişirmiş.
Bu yemiş.
Küçük parmak dahani bana, hani banademiş.
Bunu hatırlar, eldiven gülümser.
Ara sıra gülmeden bu hayatın çekilmez olduğunu bilir.
Beş parmak bir olmaz, der.
İçini rahat tutar.
***
Ama ben dayanamadım. İçeriye girip sordum:
Nedir bu hakiki Türk derisi?
Bizim koyunların derisidediler.
Neyse, çok rahatladım.
Bizim koyunların derisiymiş.
Rahat rahat kullanabiliriz.
Uysal hayvanlardır...

Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal zehirlendi mi?
Belli olmadı.
Adli Tıp Kurulu “zehir bulundu ama zehirlenme belli olmadı” diye raporunu verdi. Tartışmalar sürüyor.
Tartışmasız konu ise, “adaletsizlikle zehirlenmiş toplum” gerçeğidir.
Ergenekon davası.
Balyoz davası.
Odatv davası.
Bu davalarda başından beri adaletin olmadığı, amacın belirli kesimleri hukuk yoluyla cezalandırmak olduğu ortaya çıkmıştır.
Belirli kesimler nelerdir?
Ordu içinde ‘ulusal çıkarları’ savunanlar.
Sivil kesimde de gazeteciler başta olmak üzere AKP karşıtı mücadeleye girmiş etkili kişiler.
Başından beri çok yoğun bir yandaş kadro ile ideolojik mücadele yürütülmektedir.
Ulusal kavramına ‘gerici ırkçılık’,
üniter devlet kavramına ‘faşizm’,
Atatürk düşüncesine ‘dikta özlemi’ diyerek saldırılmaktadır.
Bütün bu AKP yandaşı saldırılar her TV kanalında görevli militanlar eliyle yürütülmektedir.
Öğrencilerin her farklı eylemi ‘terör’ başlığı altına sokularak en ağır cezalarla sindirilmek istenmektedir.
‘Terör’ sözcüğü AKP yandaşı olmayan her düşünce, her girişim için her türlü adalet ölçüsünün dışında uygulanmaktadır.
Bu en ağır baskı rejiminin adı da ‘ileri demokrasi’ konulmakta, tam bir bilinç sislenmesi amaçlanmaktadır.
Peki, bu baskı rejimi başarılı olmakta mıdır?
***
Evet, başarılı olmaktadır.
Bugüne kadar gelebilmesini buna borçludur.
Nasıl mı?
Toplumun üç kesiminin tutumuyla...
Birinci kesim; AKP seçmeni olan kesimdir. Din ekseni ile hareket eden kesime eklenen sağ görüşlü seçmen kesimi.
İkinci kesim; AKP ideolojisini paylaşmayan ama çeşitli nedenlerle onlara gönülsüz de olsa destek veren modern liberaller. Bu kesim Amerikan yandaşlığı ile yollarını belirlemiş, ulusallık kavramından uzak olanlardır.
Üçüncü kesim: AKP’ye karşıt olan ama olup bitene kayıtsız kalan eylemsiz kesimdir. Bu kesim olayları izlemekte, mırıldanmakta, sızıldanmakta ama hiçbir şeye karışmamaktadır.
Bunca adaletsizlik...
Bunca sosyal eşitsizlik...
Bunca dökülen kan...
Bunca çekilen acı, yürütülen iktidar politikalarının sonucudur.
Bu politikalar nasıl sürdürülüyor?
***
Durumun üç ayağı var.
Birincisi; küresel kapitalizmle uzlaşan İslam dünyası.
Bu uzlaşma, ABD’nin desteğini sağlıyor.
İkincisi; inanç yoluyla ikna edilen kitlelerin hiçbir şeyi sorgulamaması.
Böylece yaratılan kitlesel biat kültürü.
Üçüncüsü; laik ve sol kesimlerin aralarındaki bölünmeleri ortak hedeflere yönelecek bir birleşmeye dönüştürememeleri. Ayrışmaları ortadan kaldıracak ortak bilincin yaratılamaması.
Bu gidiş böyle devam edecek mi?
Hayır!
***
Rüzgâr gerçekten de döndü.
13 Aralık 2012 Perşembe günü büyük bir gündür...
Gidenler haklı bir öfkenin bilinciyle oradaydılar...
Gidemeyenler ‘orda olmalıydık’ duygusunu yaşadılar...
Çok önemli bir kitle hareketidir bu...
Tarih bugünü yazacaktır...
Doğrunun her zaman sahibi vardır...
Hep birlikte göreceğiz...

Ölüm nedenlerimize dikkat ediyor musunuz?
Bence çok şey anlatıyor bizdeki ölüm nedenleri.
Son deniz faciasına bakalım.
Şiddetli bir lodos fırtınası var.
Deniz hem çok dalgalı hem de güvenliksiz.
Bir Ukrayna gemisi fırtınada batmak üzere.
Elbette o gemi böyle bir fırtınada neden orada? Bilmiyoruz.
Kurtarma botu denize açılıyor.
Ama bot kendini bile kurtaramıyor.
Bu arada karadaki bir balıkçı da kurtarma amacıyla denize atlıyor.
Botun kaptanı boğuluyor, başka boğulanlar da var.
Balıkçı da kendini kurtaramıyor, boğuluyor.
Şimdi bu kurtarma operasyonunun neresi akla mantığa sığıyor?
Hiçbir yanı. Bu işin akla mantığa, deneyime, kurala sığar yanı yok.
“Ben bu işi yaparım” güdüsü. “Bana bir şey olmaz” dürtüsü.
Bizim insanımızın davranışlarına egemen olan dürtüsellik.
Dürtüsellik öne çıkıp da akılcılığı susturunca olanlar bunlar.
Gençlerin araba kazalarına bakınca görülen de budur.
***
Gençlerin araba ile yaptıkları kazalara bakın.
İçkili, içkisiz hızlı araba sürmeler. Caka satmalar. Hıza yüklenmeler.
Sonrası?
Direksiyon hâkimiyetini kaybetme. Savrulma. Çarpma. Ölümler.
Öldürmeler. Yaralanmalar. Sakatlanmalar.
Kaç gencimizin yılda bu olaylara karıştığını bilen var mı?
Gençlerin bar kavgaları. Kız yüzünden kapışmalar. Bıçaklar.
Silahlar.
Dürtüsellik. Dürtülerini kontrol edememe.
“İşte gençlerin kanı kaynıyor” mazeretinin arkasına sığınma.
Doğrusu, insanımızın olgunlaşamamasıdır.
Çocuksuluk sürüp gidiyor.
“Mevsim ölümleri” diye bir şey dikkatinizi çekiyor mu?
***
Mevsim ölümleri.
İlkbaharda mantar zehirlenmeleri.
Bir türlü akıllanamama.
Ormanda mantar toplanıyor. Pişirilip ailece yeniyor.
Hepsi hastanelik. Ölen var, kurtulan var. Zehirli mantar.
Yaz geliyor. Boğulmalar.
Yüzme bilmeden serinlemek için denize girmeler, baraj gölüne dalmalar.
Arkadan çırpınmalar.
Kurtarmak için suya atlayan da yüzme bilmiyor.
Birlikte boğuluyorlar.
Dahası var.
Çırpınan kızlar, uzanan erkek ellerini tutmak günah diye boğuluyorlar.
Bunu da görüyoruz.
İleri demokrasili laik Türkiye’de.
Sonbaharda gene zehirli mantar ölümleri.
Kış aylarında sobalardan sızan gazla ölenlerin mevsimi geliyor.
Bayramlarda trafik canavarı harekete geçiyor.
Mevsimlik ölüm listeleri böyle.
***
Silah kazaları ayrı bir ölüm kategorisi.
Silahla oynarken ateş aldı.
Kazayla vurdu öldürdü.
Düğünde ateş ederken damadı vurdu.
Kutlama sırasında silahlar patladı, bir çocuk öldü.
Silahını temizlerken patladı.
Asker intiharları giderek dikkat çekici bir duruma geldi.
Askerler neden intihar ediyor?
Silahını kendine dayayıp ateş etmeye iten nedenler neler?
Silah elbette çok tehlikeli bir gereç.
Dürtülerin elinde ölüme götüren bir gereç.
Gene karşımıza dürtüsellik-akılsallık çıkıyor.
***
Ölüm nedenleri çok düşündürücüdür.
Çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler.
Kadın cinayetleri başlı başına çok önemli bir konu.
Hep aynı hikâye karşımıza çıkıyor.
Olgunlaşamamış kişilikler.
Hayatlara çizilemeyen çerçeveler.
Kontrol edilemeyen dürtüsellik.
Ulaşılamayan akılsallık.
Bedelini bütün bir toplum ödüyor.
Ödemeye de devam edecek.
Kendini aldatarak...
Önce kendini aldatarak...

Öğrencilerin giyim kuşamı serbest bırakıldı.
Okul formaları kalktı.
Öğrencilerin saçları istedikleri gibi serbest.
Aman ne güzel mi?
Artık o tek tipleşmeden kurtulduk mu?
Eski katı disiplinin yerini özgürlük mü alıyor?
Ne yazık ki hayır.
Düşünmek özgürleşmiyor.
Düşündüğünü açıklamak özgür değil.
Farklı olmak, karşı çıkmak suç.
Yetkilileri protesto eden öğrenciler “terörist” suçlamasıyla hapiste.
Pankart açan öğrenciler yıllarca ceza tehdidi altında.
Giyimi serbest, saçı serbest öğrencinin sesi serbest değil.
Kafanın dışı jöle.
Kafanın içi köle.
***
“Dindar ve kindar nesiller” amaçlanıyor.
Neden dindar?
Çünkü dinsel ideoloji iktidarda, bu amaca hizmet etmek görevi.
Neden kindar?
Çünkü dinine karşı olana kin duyması gerekiyor.
Bunun için de çocukluktan başlayan şartlandırma ve önyargı kazandırma gerekiyor.
Yapılanların tümü de bu hedefin gerçekleştirilmesine yönelik.
4+4+4 olayı da bu.
Kılık kıyafet serbestliği de bu.
Bu yolla tesettür okullara girecek.
Sonrası da bütün kamu hizmetlerine yaygınlaşacak.
Bu arada anayasaya “başkanlık sistemi” sokulmaya çalışılıyor.
Başkan ne derse o olacak. Bugün de olan o.
Başbakan ne derse o oluyor.
İnanç, toplumda bilincin yerini aldı.
İnanç artık her şey oluyor.
***
İnancın tek kaynağı din değil.
Gelenekler yaygın bir inanç kaynağı.
Töre cinayetleri bu inanca dayanıyor.
Din dışı inançlar da alabildiğine yaygın.
Burçlara inanç yaygınlaşmış.
Bir işe girişmekten eş seçimine kadar her alanda burçlara bakılıyor.
Astroloji tarihte görülmedik derecede yaygın.
Yıldız haritaları geleceğin yol haritası olmuş.
Fallar, falcılar günümüzün rehberleri.
Mahalle kahveleri bile “fal bakılır” sloganıyla çağrı yapıyor.
Ünlü falcılar lüks kuyruklar oluşturuyor.
Alternatif tıp bildiğimiz tıbbın yerini almış.
Dünün aktarları günümüzün eczacıları olmuş.
İnanç bilincin yerini alınca işte böyle olur.
Bilinen, yerini bilinmeyene bırakır.
Kafanın dışı jöle.
Kafanın içi köle.
***
İnsanı teslim alan inanç değil.
İnsanı teslim alan kapitalist küreselleşme.
Dini de kullanıyor, imanı da...
“Piyasa İslamı” sözü boşuna değil.
Her şey alım satım.
“Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes unutuldu.
“Satın alıyorum, öyleyse varım” diyen piyasa kuralı geçerli.
Akıllı satıcı dünyayı ele geçirmiş.
Akılsız alıcı kendini kaptırmış gidiyor.
Üst tarafı şamata, gırgır, eğlence.
Tüketim toplumu diyoruz ya, aslında tüketilen insanın kendisi.
Kafanın dışı jöle.
Kafanın içi köle...

Eğitim artık kendi başına bir değer.
Eğitimli insan. Eğitimli akıl. Eğitimli toplum.
Ama eğitim ne içindir? 
“Elbette insan için” yanıtı doğru mudur? Hayır.
Eğitim gerçekten insan için olsaydı,
insanın kişiliğini geliştirmeyi hedeflerdi,
insanı yetenekleriyle buluşturmayı amaçlardı.
Eğitimin hedefleri arasında bunlar yoktur.
Eğitim, insanı mutlu etmek için de değildir.
Öyleyse, eğitim ne içindir?
Sorulması gereken odak soru bu.
***
Günümüzün dayatılan eğitimi, insanı büyük bir sistemin işe yarar çarklarından biri yapmak içindir.
Bu büyük sistem, kapitalist küreselleşmenin piyasasıdır.
Bu sistemin içinde yer alması amaçlanan insan, artık kendisi değildir.
Kararlar kendisi dışında verilmektedir.
Seçimler kendi seçimleri değildir.
Mesleği bile kendi seçimi değildir.
Piyasa güçleri neyi istiyorsa o olmak zorundadır.
O piyasa karşısında kendi olma hakkı elinden alınmıştır.
Onun için çalışmakta, onun için yaşamaktadır.
Büyük sistem onun iradesini felç etmektedir.
Dahası, onu “gönüllü köle” yapmakta, bundan ötürü de mutlu olması gerektiğine inandırmaktadır.
O da kendisine sunulan konfor araçlarıyla ölçtüğü
sözde yaşam kalitesiyle mutlu olduğu yanılsamasını sürdürmektedir.
Mutlu olma şansı elinden alınmıştır.
Çünkü, mutlu olmak için önce insan olmak gerekmektedir.
Oysa “o”, artık insan olmaktan soyutlanmış bir “meta” olmuştur.
Kendisi de kapitalist küreselleşmiş sistemin içinde bir “meta” olmuştur.
Alınır, satılır, kiralanır, reyondan reyona gezdirilir bir piyasa malı.
Fiyatı vardır, pazarı vardır, yükseklerde gezdiği zamanlar vardır, ucuzladığı koşullar vardır. Meta.
Sistemin verdiği ödül de “başarılı insan” metaforudur.
Sizi “başarılı insan” vitrinine koyarak ödüllendirir.
Sizi ötekilerle kıyaslar, değerinizi biçer ve ilan eder: Başarılı insan.
“En başarılı insanlar” listesinde adınız vardır.
Gala gecelerinde sahneye çıkarsınız.
Zenginsiniz.
Ünlüsünüz.
“En”lerden birisiniz.
Sistemin en işe yarar çarklarından birisi oldunuz.
Mutluluk?
Ne olduğunu düşünmeye bile zamanınız yoktur.
İnsan olmak?
Ne demek olduğu bile belli değildir.
Özgürlük?
Satın alabilme özgürlüğüdür.
Dayanışma?
İşinize yarayacaklardan yararlanma demektir.
Fırsat?
Önünüze çıkan her şeydir.
Çıkar?
İşinize yarayan her şey.
Sorumluluk?
Olabildiğince başkasına yüklenecek şey.
Size sunulan yaşam felsefesi budur.
***
Reddetmeniz gereken yaşam ideolojisi budur.
Aklınızı ambargolardan kurtarmak.
Boş inançların gizli tuzaklarından, yapay yaşam fetişizminden, size dayatılan tüketim çılgınlığından aklınızı kurtarmak.
Duygularınızı insanca yaşamın doğallığına yeniden kavuşturmak.
Sevmeyi yeniden öğrenmek.
Saygıyı yeniden yaşamak.
Dayatılan korkulardan kurtulmak.
İçgüdülerimizi doğru bir yaşamın gücü yapmak.
Yeniden insan olmak.
Artık hep insan kalmak.
İnsan olanlarla buluşmak.
Günümüzün görevi işte budur...

Sevgili Atatürk,
Obama Amerika başkanı seçildi ya, biliyorsun.
Senin milletin pek sevindi buna.
Hani, “bağımsızlık benim karakterimdir” dediğin milletin.
Obama da Obama. O da sevimli adam.
Eşi Michelle çok canlı kadın, çocukları çok şeker kızlar. Büyüdüler.
Amerika canımıza okuyormuş, kimin umurunda.
Bizi Suriye’ye itekliyorlarmış, ne gam.
Bizimkiler çok üzülüyor, Suriye’de demokrasi yok diye.
Suudi Arabistan’da çok iyi demokrasi var demek ki.
Birleşik Arap Emirlikleri aşırı demokrat.
Kuveyt, Katar Emirliği demokrasi örnekleri.
İşin özünü sen çok iyi biliyorsun sevgili Atatürk.
Amerika’nın dediğini yapan “cici”.
Amerika’ya karşı olan “kaka”.
Olay bundan ibarettir.
Bak, bıraktığın memlekete,
Kim Amerika’ya karşı çıkmışsa hapiste.
Ya darbeci, ya terörist diye hapse atılıyor.
Amerika’dan yanaysa hiç sorun yok.
İngiltere’nin yerini Amerika aldı.
Gerisi bildiğin hikâye.
***
Yedi düveli yenmiştin ya sevgili Atatürk,
Kendimize güveniyorduk, saygın bir ulustuk o zamanlar.
Fakirdik ama itibarımız vardı.
Hiç kimseden bir şey beklemiyorduk.
Dünyayı şaşırtmıştık.
O günler tarih oldu, biliyorsun.
Türkçe derdin, anadilimiz. Dil için kurum bile kurmuştun.
Şimdi İngilizce bilmedin mi adamdan sayılmıyorsun.
Kürtçe de ikinci anadilimiz olma yolunda.
Sırada öteki anadillerimiz var.
Bir yandan da lüks “akıllı evlerimiz” yapılıyor.
Evlerimiz “akıllı”.
Arabalarımız “akıllı”.
Telefonlarımız “akıllı”.
Artık bize akıl lazım değil dedik, biz de akılsız olduk.
Böyle yaşayıp gidiyoruz sevgili Atatürk.
Ama bunları biliyorsun zaten.
Oradan görüyorsundur.
***
“Laik Türkiye”yi kurmuştun.
Bütün inançlar karşısında eşit, yansız, önyargısız.
Öyle devam etmedi.
Türkiye “ılımlı İslam” olsun dediler.
Yani, “Amerika yanlısı İslam” demekti bu.
Erbakan’ı bıraktılar, Erdoğan’ı iktidar yaptılar.
Türkiye’ye de “model ülke” dediler.
Obama öyle demişti, söylettiler ona.
“Model ülke” şu demek:
“Bütün İslam ülkeleri Amerikan yanlısı olacak.”
Model bunun modeli.
Bağımsızlık eskide kaldı.
Laiklik dinsizlik sayıldı.
Atatürk demek darbecilik oldu.
Ulus demek faşizme tercüme edildi.
Böyle bir yola sokuldu memleket.
***
Cumhuriyeti kutlamak yasaklandı sevgili Atatürk.
Seni anmak kısıtlandı.
Anıtkabir’e koşuyor millet her şeye inat.
Ben gelmiyorum.
Terörist sayılmaktan korktuğum için değil.
Sana gelmekten utandığım için.
Utanıyorum.
Bıraktıklarını koruyamadığım için utanıyorum.
Sana buradan sesleniyorum:
YA HİÇ GELMESEYDİN
YA HİÇ GİTMESEYDİN.

‘Ölümcül Kimlikler’ Amin Malouf’un önemli yapıtıdır.
Farklı kimlikler arasındaki çatışmanın “ölümcül niteliğini” anlatır bu yapıtında yazar. (Ölümcül Kimlikler-Amin Malouf, YK Yayınları.)
Türkiye için en büyük tehlike ayrışmış kimliklerin çatışmasıdır ve ülke bu tehlikeye sürüklenmektedir.
Atatürk Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, “laik birey-laik toplum” kimliğine dayanıyordu.
Uygar, bağımsız kişilikli, akılcı, demokratik toplumun özelliği budur.
Bu kimlik ayrımcı değil, birleştiricidir. Çünkü “laik insan”akılcı bir eksenle hareket eder ve ayrımları insan değerlerinin ölçütü yapmaz.
Bu “laik birey-laik toplum” kimliği “eşitlikçi, dürüst, çalışkan, yapıcı, dayanışmacı” bir ortak hayatı amaçlar.
Atatürk döneminin çok da iyi tanımlanmamış yolu ve yöntemi buydu.
Çok partili dönemde ise dönemin lider kadroları bunları çok iyi bildikleri halde kitlelerden oy alma yolu olarak “dinsel ve etnik kimliklere” yaslanmayı seçtiler.
Dönemin muhalefet partileri (başta Celal Bayar-Adnan Menderes’in Demokrat Parti’si) “dindar birey-dinsel toplum” kimliklerini yenileyerek iktidara geldiler. Sonra da bu yol iktidara gelmenin kolay yolu oldu.
AKP de bu yolla iktidara geldi ve iktidarını sürdürüyor.
Ülkenin durumu bugünlerde nereye geldi?
***
Bugün, “laik birey-laik toplum” kimliği her yolla eleştiriliyor, suçlanıyor, ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.
Suçlama “dindarlık-dinsizlik” üzerinden yapılıyor, kamu hizmetleri, eğitim kurumları gibi her alana “dindar kişi-dinsel toplum” kimliği yerleştirilmeye çalışılıyor.
Dinler, yapıları gereği ayrımcıdır.
İslam dini ile Hıristiyanlık ve Musevilik birbirinden ayrıdır. Birlikte yaşamaları egemen din mensuplarının anlayışı ile sınırlıdır.
En büyük çatışmalar, aynı dinin ayrı mezhepleri arasında yaşanır.
İslam dininde Sünni-Şii çatışmaları, Irak’ta en kanlı biçimlerde yaşanıyor. Türkiye’de Sünni-Alevi çatışmasının nelere yol açtığını yaşayarak gördük.
Hıristiyanlık tarihinde Katolik-Protestan çatışması son yıllara kadar sürüp gidiyor. Katolik-Ortodoks karşıtlığı Bizans’ın yıkımında büyük rol oynamıştır.
Museviler, kendilerini “seçilmişler” sayar ve öteki dinlerden ayırırlar.
Dinsel kimliklerin ayrımcılığı kaçınılmazdır.
Türkiye bugün bu karmaşaya sürükleniyor.
Bu çok tehlikeli karşıtlığın henüz ayrımına varılmıyor.
Etnik köken ayrımcılığı da artık açıkça ortada.
***
Bugün “Kürt sorunu” diye bilinen sorun özünde “etnik kimlik” sorunudur ve böyle olduğu için de kaçınılmaz olarak ayrımcıdır.
Ayrı dil, ayrı yerel yönetim yetkileri, ayrı güvenlik gücü, ayrı eğitim konularının tümü de “etnik kimlik” ayrımcılığının örgütlenmesidir ve asıl hedefi de “özerk Kürdistan”dır.
Anayasa çalışmalarındaki zorlamalar da bu amaca yöneliktir.
AKP iktidarı ise “etnik ayrımcılığı” din çatısı altında birleştirme hedefini gütmektedir, ki dinsel kimlik başka bir eksende ayrımcıdır.
Türkiye AKP iktidarında bölünme yolundadır ve çözüm diye gösterilen yollarda birleştiricilik yoktur.
Birleştiricilik nerede?
***
Ülkenin birleştirici yolu “ulus olma bütünlüğüdür”.
Bir ülkenin tek anadili olur, o da Türkiye’de Türkçedir.
Bir ülkede iki anadili olmaz. Olursa o ülke bölünmüştür.
Bir ülkede tek din olmaz. Tek mezhep olmaz. Bir ülkede her din olur, her mezhep olur, inanmayanlar da inananlar gibi ülkenin eşit yurttaşıdır.
O zaman ülke uygar bir ülke olur.
O zaman ülke demokratik bir ülke olur.
Birleştiricilik laiklikle olur.
Laik birey, her dinden, her mezhepten insana saygılıdır. Hiç birine inanmayan insana da aynı derecede saygılıdır.
Laik toplum her dinden, her ırktan, her renkten herkese eşit mesafede saygı duyar, ortak yaşamını paylaşır.
Atatürk’ün yapmaya çalıştığı buydu.
Ona karşı olmak insanlığın evrensel doğrularını ortadan kaldırmaz.
Sadece Atatürk’ü unutturmaya çalışanları “uygar insan-uygar toplum” düzeyinden ilkel kabile düzeyine indirir.
Türkiye hangi düzeye mi gelmektedir?
İşte onu toplumun gidişine bakarak, ülkenin durumuna bakarak siz yanıtlayacaksınız.
Söz de sizindir, karar da sizindir, gelecek de sizindir.

İslam âlemi Kurban Bayramı’na hazırlanıyor.
Kurban olayının dinsel-geleneksel kökleri var.
Bilinenleri yinelemeyeceğim.
Sonuçta oğulu kurban etmek erkek hayvanı kurban etmeye dönüşmüştür.
Ama düşünmek gerekiyor, gerçekte oğullar kurban edilmiyor mu?
Savaşların kurbanları kimlerdir?
Cephelerde savaşanlar genç erkekler değil mi?
Hep genç erkekler savaşmadı mı?
Savaşa gönderilenler hep genç oğullar değil midir?
Türk, Yunan, Bulgar, Rus, Amerikalı, Japon, Alman, Fransız, İngiliz, Arap,
Yahudi, Çinli, Afrikalı genç oğullar savaşlarda ölmediler mi?
Genç oğullar savaşlarda ölmüyorlar mı?
Genç oğullar gene elde silah savaş beklemiyorlar mı?
Kurban Bayramı’nı kutlamaya hazırlanan inançlı insanlar bunları düşünmüyor mu acaba?
Koç pazarlarında el sıkışıp pazarlıklar yapılırken akıllara bunlar gelmiyor mu?
Suriye sınırında elde silah emir bekleyen Müslüman Türk gençleriyle Müslüman Arap gençleri neyin savaşına hazırlanıyor?
Müslüman Müslümanın kurbanı olmuyor mu?
Kimin savaşı bu?
Kim Türkiye’yi böyle bir savaşa itekliyor?
Amerika Birleşik Devletleri değil mi?
Bir gün Hillary Clinton sırtımızı sıvazlıyor, ertesi gün Amerikan Genelkurmay başkanı geliyor, arkadan CIA başkanı damlıyor.
Hoş beşe mi geliyorlar? Peş peşe mi geliyorlar?
Nedir bu ziyaretler?
Müslümanı Müslümana kurban etmenin yeni planı bu.
Kurban seçenler acaba bunları düşünmüyorlar mı?
Oğulları sınırda parmaklar tetikte beklerken “kimin savaşı bu?” diye akıllarına gelmiyor mu?
Gelmiyorsa şaşmak gerekiyor.
Gelip de susuyorlarsa daha da şaşmak gerekiyor.
***
Akıllara geliyor mu acaba, İran ile Irak sekiz yıl savaşmıştı.
İran-Irak savaşı 1980-1988 yılları arasında sür-müştü.
Sekiz Kurban Bayramı İran’da da, Irak’ta da savaşta yaşanmıştı.
Bu savaşta bir milyon insan ölmüştü.
Hepsi Müslüman bir milyon kişi.
Savaşın galibi Irak da değildi, İran da...
Savaşın galibi Amerika’ydı.
Dünya petrol savaşında öne çıkıyordu.
Savaş da petrol savaşıydı.
Sonra Amerika Irak’a kendisi girdi.
Gene bir milyon Iraklı Müslüman öldü.
Irak’ta demokrasi yoktu, Saddam vardı. Bu da kabul edilemezdi.
Şimdi sıra Arap ülkelerinde.
İş Suriye’ye geldi dayandı.
Ama Amerika artık kendi elini ateşe sokmuyor.
Ateşe girecek el lazım.
Türkiye bu işin en gönüllü adayı.
Türkiye’deki Müslüman iktidar, Suriye’de demokrasi olmamasını katlanılmaz buluyor.
Suriye’ye savaş açmaya hazırlanıyor.
Amerika çok memnun ama “acele etme” diyor.
Rusya, Çin, İran bu müdahaleye karşı.
Olsun, Amerika istiyor ya, yeter.
Gene, Müslüman Müslümana karşı.
Gene, Müslüman Müslümanın kurbanı olma arifesinde.
Bu kaçıncı kez oluyor?
Pazarda kurban seçen Müslüman düşünmüyor mu, “benim oğlum ne için kurban oluyor”?
Ne için, kim için, düşünmüyor mu?
Düşünmüyorsa yazık.
Düşünüp göremiyorsa daha da yazık.
Bilip de susuyorsa yazıkların yazığı.
Bu Kurban Bayramı’nı nasıl kutlayacaklar?
Bu Kurban Bayramı’nda neyi kutlayacaklar?
Bunu kimse kendisine sormayacak mı?
***
Hapishanelerde yatanlar neyin kurbanı oluyor?
Kanıtsız, savsız, gerekçe suçlamalarla yıllardır yatanlar.
Gazeteciler, komutanlar, öğrenciler.
Neyin, kimin kurbanlarıdır?
Siz hangi bayramı kutlayacaksınız?
Amerika sizin Kurban Bayramınızı kutluyor, görmüyor musunuz?
Amerika’nın kurbanlarını görmüyor musunuz?
Amerika’nın kurbanları onlar.
12 Mart’ın kurbanları.
12 Eylül’ün kurbanları.
Bu dönemin kurbanları.
Farkında değilsiniz ama aslında kurban sizsiniz...

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget