Kasım 2011
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Medya temsilcileri uzun tutukluluk süresinin cezalandırmaya ve itibarsızlaştırmaya dönüştüğü görüşünde birleşti Meslektaşları Balbay için buluştu
Can Dündar: Bu devlet, Balbay’dan da özür dileyecek elbet
Reha Muhtar: Sevgili Mustafa’m
Altemur Kılıç: Dertleşmeye hasretim Mustafa
Deniz Zeyrek: Hedef İtibarsızlaştırıp Unutturmak
Emin Çölaşan: Olacak Şey Değil
Faruk Bildirici: “Ama”yı Burada Sevmedim
Metehan Demir: Mustafa Okul Çıkışında Bekliyorum
Muharrem Sarıkaya: Hicaz
Serkan Demirtaş: Adalet Dağıtmayan Hukuk Ne İşe Yarar? Yavuz Donat: Seni Seviyorum Arkadaşım
Gazeteciler, Silivri’de 1000 gündür özgürlük bekleyen gazetemiz yazarı Mustafa Balbay için buluştu. Balbay’ın gazeteci arkadaşları geçen 1000 günü “Uzun tutukluluk cezalandırmaya ve itibarsızlaştırmaya dönüştü” diye değerlendirdi. Meslektaşlarının Balbay için kaleme aldıkları özel yazılar şöyle:
Bu devlet, Balbay’dan da özür dileyecek elbet
Can Dündar / Milliyet Yazarı
Önceki yılbaşı beraberdik komşumuz Balbay’larla…
Bizim evde Nebil’le (Özgentürk) kollarını tavana değdirircesine ve dizleriyle zemini döve döve zeybek oynamışlardı.
Sonra o Temmuz sabahı, evinin arandığı haberini alınca koşarak gitmiştik kapısına…
4 sivil polis eşliğinde çıkarken gülümsemiş ve “Gocunacak bir şeyim yok. Ne yaptığım ortada” demişti.
Arkasından da bilgisayarı kucakta çıkarılmıştı evden; suç ortağı olarak…
Küçük kızına “Bilgisayara virüs girmiş, amcalar onu temizleyecekler” denmişti.
Birçok örnekte aslında bilgisayara virüsü “amcalar”ın yerleştirdiğini sonradan öğrenecektik.
Kızı onsuz büyürken Balbay, “Silivri Toplama Kampı” adını verdiği “Zulümhane”sinde 1000 günü doldurdu.
Bu mesleğin şanındandır, davalar, iftiralar, suikastlar, mahpusluklar…
Yine çoğu örnekte dünün mahpusları bugünün kahramanları oldular.
İyi biliyoruz ki, yarın “Balbay çıkacak/ yine yazacak”.
Kızına, eşine, kalemine sarılacak, yine dostlarla buluştuğunda diziyle toprağı döve döve zeybek oynayacak.
Ve muhtemelen gün gelecek, bu devlet Balbay’dan ve bunca yıl tutukluluk zulmüyle cezalandırdığı “fikir suçluları”ndan da özür dileyecek. Af isteyecek.
Can Yücel ustanın 12 Mart sonrası, af öncesi kaleme aldığı dizeleriyle bitirelim:
“Amaaaa.
Biz onları,
Biz onları affetmeyeceğiz azizim.”
Çiğdem Toker / Akşam Ankara Temsilcisi
Fakat Bin Gün
“Fakat bin gün bu. Dile kolay. Nasıl olur?” diyenin gönlü rahat olsun.
Balbay enseyi karartmaz.
Sadece enseyi  değil, “sol memenin altındaki cevahiri” de. O kadar yani.
Cezaevinde(n) yazdığı kitapların yanında;  Ankara gazeteciliği sokaklarındaki o eski hukuk,  bunu böyle söyletiyor.
Ve yine o eski hukuk, şu cümleyi de hatırlatıyor:  Balbay’ın ruhu, pür iyimserlik,  coşku ve heyecandan mürekkeptir.
Ağaçlarla ahbaplığı mesela. Her gün; sağından solundan kıyısından kenarından görmeden geçtiğimiz; kimi, on yılların tanıklığıyla yorgun, kimi gökyüzüne kendisini resmetmiş;  çınarın,meşe palamudunun, ak akasyanın; hasılı cümle Ankara ağacının isimlerini böyle tek tek nasıl bilir; onlarla laflar, yapraklarla sohbetini okurla nasıl paylaşır; şaşarsınız.
Sonra;  siyaset yazılarından, okuyana yaşama sevinci sızdıran o mütebessim kelimeler…
Memleketin “havasına suyuna, taşına toprağına” kötümserliği koyultacak bunca hadise mebzul miktarda saçılmışken  O;  bu kötümserliği dağıtabilen onca iyi hikayeyi, şiir dizesini, meselleri hangi ara biriktirmiştir?
O inançla diyorum; Balbay bin gün geçse de “karartmamıştır.”
“Fakat bin gün bu, dile kolay. Nasıl olur?” diyenin gönlü rahat olmasın bir yandan da…
“Sen şundan dolayı suçlusun, cezan budur” demeden, bir insanı, her sıfatından bağımsız bir insanı, bin gün çocuklarından uzakta tutabilen bir sistem  kimsenin gönlünü rahat ettirmemeli.
Ondan.
Altemur Kılıç / Yeniçağ Yazarı
Mustafa Balbay.
Gazeteci yazar – 21. Yüzyılda. Cumhuriyet Türkiyesi’nde. 1000 gündür, yani üç yıla yakın. Silivri’de mahpus. Neden? “Farkında mısınız Cumhuriyet Tehlikede” diye yazdığı için. “Bin” gün… Dile kolay… 27 Mayıs 1960 Darbesinden sonra ben Yassıada’da dokuz ay yattım diye acılarımı bir şey sanmıştım… Adalet ayaklar altında. Hem senin hem Özkan ve orada mahpus meslektaşlarımız ve komutanlar için! Sen dışarıdayken yazılarından esinlenir seninle telefonda dertleşirdik ve olacakları o zaman tahmin ederdik. Dertleşmeye hasretim Mustafa. Türkiye artık bildiğimiz gibi değil. Başbakan davaların “fikri savcısı olmakla” övünüyor… Suriye Başkanı Beşar Esad’ı zalim olmakla suçluyor “Sen de gideceksin” diyor… Evet Esad da gidecek, Erdoğan da gidecek ama nice Mustafalarda sonra. Suriye’de Esad zalimse insanlar böyle zulüm görüyorlarsa Erdoğan nedir? Fransız Devrimi’nin–istibdadın ve zulmün simgesi Bastille zindanı yıkılmış, içinde yıllardır yatan aydınlar kurtulmuştu. Umarım Silivri’nin, Hasdal’ın yıkılması yakındır. “İçeridekiler” muhakkak bir gün aklanacaklar. Ancak Balbay’a Özkan’a diğerlerine kaybettikleri günleri kim geri verecek, ailelerine acıların bedelini kim ödeyecek, vebal kimin, kimlerin omuzlarında? “Devlet” adına kim “Pardon” diyecek, özür dileyecek? Ben gene de bugünün Türkiye’sinde bu adalete inanmıyorsam da ilahi adalete inanıyorum. Dünya zalimlere kalmıyor!
Reha Muhtar / Vatan Yazarı
Sevgili Mustafa’m
Utku aradı (Çakırözer) beni önceki gün…
“Abi” dedi, “Biliyorsun Mustafa’nın tutukluluğunun 1000. günü geliyor… Birkaç satır yazmak istersen sayfalarımız açık…”
Hayat ne ilginç Mustafa’m…
Utku Ateş Hattı’nı yaparken benim yanıma geldiğinde yirmi yaşında falandı…
Bizim seninle İzmir’de ilk tanıştığımız yaşlarda…
Şimdi o senin Cumhuriyet’teki görevini yapmakta…
Sen ise tutuklusun…
Benden yazı istemekte, senin tutukluluğun hakkında…
Dün içerden yazdığın 1000. gün yazısını bir daha okudum…
“1000 yaklaşırken kendime sordum” demişsin…
“Günleri boşa geçirmedin değil mi?..
Gönül rahatlığıyla ‘hayır’ dedim, ‘boşa geçirmedin.’
İkinci bir üniversite desem abartmış olmam…
İçim kanatlarla dolu…
Belki de dışarıda binlerce kanat var diye düşündüğümden…
Bütün engellere inat…
Zamana inat…
Hiç kapanmamalı…
İnsanın içindeki kanat…”
Yaşam bize hep bir şeyler öğreneceğimiz mecralar çıkartıyor…
O mecralarda “hayatın öğretmek istediğini öğrenmeyenler”, “vermek istediğini almayanlar” , hayatla kavga ediyorlar…
Oysa sen hayatla kavga etmiyorsun Mustafa’m…
Hayatın bu mecrada öğrettiklerinin bitmesini bekliyorsun…
Ne mutlu sana ki içindeki kanatlar ölmüyorlar…
Ne mutlu sana ki o duvarlar arasında ikinci üniversiteyi okumakta olduğunun bilincindesin…
Ne kadar zenginleştin, ne kadar bilgeleştin, kim bilir…
Hasretle ruhu zenginleşmiş ve bilgeleşmiş Mustafa’nın yolunu gözlemekteyim…
Güzel günlerinde buluşmak üzere kardeş…
Deniz Zeyrek / Radikal Ankara Temsilcisi
Hedef İtibarsızlaştırıp Unutturmak
En temel insan hakkı yaşam hakkıdır. Bunu “özgürlük” hakkı izler. Evrensel hukuk, yaşam hakkını kutsal sayar, özgürlük hakkının kısıtlanabilmesi için ise çok önemli, somut gerekçeler arar. Basın özgürlüğü de halkın haber alma, gerçeği bilme ve eleştiri hakkıyla paralel düşünüldüğünde, modern dünyada en az yaşam ve özgürlük hakları kadar önem kazanır. Demokrasiler geliştikçe, basın özgürlüğünün sınırları da genişler, basın özgürlüğünün sınırları genişledikçe de demokrasinin kalitesi artar. Ne yazık ki, Türkiye’de son dönemde basın özgürlüğü sınırları ve dolayısıyla demokrasinin kalitesi konusunda sıkıntılı günler yaşanıyor. Temel görevleri haber yapmak olan gazeteciler, birbirinden ilginç ve tartışmalı yargı süreçleriyle haber konusu oluyor. Mesleki yaşamlarını her türlü derin devletle mücadele ile geçiren gazeteciler mücadele ettikleri derin devletin parçası olmakla suçlanıyor. Yargı gibi demokrasinin en yaşamsal araçları ile yürütülen bu uzun süreç, ne yazık ki gerçeğin ortaya çıkarılma süreci olmaktan çıkıp, uzun tutukluluk süreleriyle “cezalandırma”, “itibarsızlaştırma”, “gündemden düşürülme” sürecine dönüşüyor. Balbay’ın dört duvar arasında geçirdiği 1000 gün, Türkiye’nin kronolojik tarihi açısından kısa, demokrasi tarihi açısından çok uzun bir zaman aralığıdır. Özgürlük dileklerimle…
Emin Çölaşan – Sözcü Yazarı
‘Olacak Şey Değil’
Cezaevi parmaklıkları arkasında 1000 gün… Tek kişilik bir hücrede yağlı yemekleri muslukta ve çamaşırları leğende yıkayarak, kitap okuyarak, idman yaparak, sadece cezaevi görevlilerini görerek geçirilen koskoca 1000 gün. Bunu başka türlü anlatmak gerekirse, tek başına, kilitli kapıların arkasında, yapayalnız yatılan 1000 gece. İnanılır gibi değil. Peki ama Mustafa Balbay’ın suçu ne? Adam mı öldürmüş, ırz düşmanı mı, gençleri zehirleyen bir uyuşturucu satıcısı mı, silah kaçakçısı mı, terörist mi? Savcılık iddianamesine bakarsanız, o bir terörist! Ama benim tanıdığım Mustafa öyle değil. Onu çok iyi tanıyorum ve bunları bilerek söylüyorum. Sanırım 1998 yılı idi. NTV’de “Kapalı Kapılar Ardında” isimli bir program yapıyorduk. Salı geceleri yayınlanan ve büyük ilgi yaratan bu programda üç gazeteci vardık. Yavuz Donat, Mustafa ve ben. Yavuz ılımlı gider, biz Mustafa ile patır kütür konuşurduk. 2002 yılında AKP iktidar olunca, NTV yönetimi korkmaya başladı ve bizim programı yayından kaldırmak zorunda kaldı. Ben gazeteci olarak baskıyı ve birilerinin nasıl korkmaya başladığını ilk kez orada hissettim. 2004 yılında Mustafa Balbay’la ikimiz, bu kez ART’de program yapmaya başladık. “Ankara Rüzgarı” programında Pazar sabahları saat 11’de canlı yayında iktidara fena halde vurur ve yine milyonlar tarafından izlenirdik. Övünmek gibi olmasın, çok iyi programdı. Bunları niçin anlatıyorum?.. Çünkü Mustafa benim yakın dostumdu. Birlikte güler, eğlenir, gerektiğinde dedikodu yapar, ama en ciddi ve en özel konuları bile içtenlikle konuşurduk. Aramızda sonsuz bir güven ilişkisi vardı. Ergenekon’dan gözaltına alındığında çok şaşırmıştım. Düşünüyordum: Eğer Mustafa Balbay bir örgüt üyesi, terörist, darbeci vesaire olsaydı, bana mutlaka bir şey fısıldar, “Abi istersen gel katıl bize” derdi. Aramızda o boyutta yakınlık vardı. Neyse ki ilk gözaltı kısa sürdü…Ve biz programa devam ettik. Mart 2009’da onu yine aldılar ve bu kez tutukladılar. Gidiş o gidiş… 1000 gün! Benim tanıdığım Mustafa Balbay zaten terörist olamazdı. İstese de olamazdı. Mutlu bir yuvası, iki çocuğu vardı. Bir şey daha söyleyeyim…Gerek NTV ve gerekse ART’de yapacağımız her canlı yayın öncesinde Nazilli’de yaşayan annesini ve babasını arar, hatırlarını sorardı. Ailesine böyle düşkündü. Böyle bir adam kendini ve ailesini riske atıp gizli örgütlere (!) üye olur mu, darbeciliğe (!) soyunur mu? Şimdi bu soruları tersine çevirip sormak gerekir: Suçu kanıtlanmamış bir gazetecinin 1000 gün boyunca tutuklu bırakılması hangi adalet anlayışına, hangi hukuka sığar? Mustafa Balbay olayı, Ergenekon, Balyoz ve ötekilerle birlikte Türk adalet tarihine geçecek kara bir olaydır.
 Faruk Bildirici / Hürriyet Okur Temsilcisi
“Ama”yı Burada Sevmedim
“Ama” sözcüğünü oldum olası çok severim. Heptenci tutumlara bir isyan bayrağı gibi gelir “ama” bana. “Ama” deyince üzerinde durduğunuz olgunun ya da sorunun öbür yanını da göz ardı etmediğinizi gösterirsiniz. Gazeteciliğe de çok yakıştığını düşünürüm “ama” nın. Ne de olsa taraftarlığa yer olmayan bir meslektir gazetecilik. Muhalif duruş, eleştirel bakış, olmazsa olmazıdır mesleğimizin. Yazık ki, asaletine hayran olduğum o güzelim “ama” sözcüğünün “hapisteki gazeteciler” sorunundan sözedilirken de kullanıldığını gördüm geçenlerde. Bunca gazetecinin hapse atılmasına karşı çıkanlara “etik” hatırlatılıyor, gazeteciliğin geçmişinde etik sorunlar olduğu vurgulanıyordu. Doğru, bu ülkenin gazetecilik geçmişinde (ve günümüzde tabii) etik dışı işler var! Gazeteci arkadaşlarımızın hapse atılmasını, yüzlerce gün hücrelerde tutulmalarını konuşurken “Ama onlar da etik dışı işler yaptılar” diyorsak, o meslektaşlarımızın hapse atılmasına teorik destek kazandırma çabası içine girmişiz demektir. Zira etik sorunlar, meslek örgütleri ve meslektaşlar arasında konuşulur; mahkemelerde değil. Biz gazetecilere düşen, “ama o”, “ama bu”, “ama şöyle”, “ama böyle” demeden hapisteki bütün gazeteci arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını desteklemektir. Selam olsun elindeki kalemi, dilindeki kelamı yüzünden hapislere düşürülenlere…
Metehan Demir / Hürriyet Ankara Temsilcisi
Mustafa Okul Çıkışında Bekliyorum
Bugün sevgili Mustafa Balbay’ın, bir mesleki başarısının yıl dönümünü ya da meslekte 40. yılını kutlamasına dair düşüncelerimi yazmayı tercih ederdim. Mustafa Balbay mesleğimizde çok başarılıdır ve 40. yılını da alnının akıyla, nice ödüllerle ileride kutlayacaktır. O nedenle böyle bir temennim de mutlaka ileride gerçek olacaktır. Ama şimdi maalesef biz bugünü konuşuyoruz. Bugünü değil aslında 1000 günü konuşuyoruz. Doğrudur, yargıda olan bir sürece kimsenin müdahalesi, etkisi söz konusu bile olamaz. Ama masumiyet karinesi gibi yüce ve saygı duyulması gereken bir hukuki tanımlama da yine yargının daima dayandığı ana noktalardandır. Yani yargı bağımsız derken, ona kimse etki edemez derken bu Mustafa Balbay’ın ya da benzer durumdaki herhangi bir kişinin hakkındaki iddialar ya da suçluluğu ispat edilene kadar yargısız infaz edilebileceği anlamına gelmez. Suçludur anlamına gelmez. Bu onun bin ya da binlerce gün Türkiye’nin en azılı şüphelisiymiş gibi karşıt örnekleri varken hapislerde çürütülmesi anlamına gelmez. Bugün burada gösterdiğimiz tepki bir gazetecilik dayanışması anlamına da gelmez. Bu herhangi bir kurum, kuruluş ya da yapıya karşı isyan anlamına da gelmez. Bunun üzerinden spekülasyonlar yaratıp hayali düşmanlıklarla, demagojik saldırılara da gerek yok. Durum gayet net. Bana göre yeni doğan çocuğunu ve 11 yaşındaki o şeker kızını çok özlediğinden dolayı evine kaçma şüphesinden başka bir yere kaçma şüphesi bulunmayan, daha fazla ağlamamak için delilleri mi yoksa kontrolden çıkan özlemini mi karartacağı konusunda ikileme düştüğüm sevgili Balbay, 1000 gündür orada. Kaçma şüphesi, delilleri karartma deniyor, bilmiyorum ama hiçte sanmıyorum. Derbi maçı yapmıyoruz. “Ama şunlar tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi” deyip, Balbay ve diğerleri de salıverilsin kolaycılığına kaçmayacağım. Ama şunu isteyeceğim; “Ey yüce yargının mensupları; o hapishanelere Allah kimseyi düşürmesin. Tabii ki suçlu varsa o da en ağır şekilde cezasını çeksin ama o cezaevinde suçsuz olduğuna inanıpta bir dakika geçirmenin yıllar gibi geleceğine de eminim. Balbay veya diğerlerinin, kim olursa olsun suçlu olup olmadığına siz karar vereceksiniz. Bu kararı verirken yargının empati yeteneği olabileceğini de gösterin. Balbay’ın da diğerlerinin de delilleri karartabileceğinden şüphelenip, insanların geleceklerini, hayatlarını karartmayın.” Sevgili Balbay, seninle çocukları okuldan çıktıklarında aynı saatte çok beraber almıştık. Okul yine aynı saatte dağılıyor, bir değişiklik yok. Kızını çıkarken yine görüyorum. Merak etme. Seni en kısa zamanda çıkışta bekliyorum.
Muharrem Sarıkaya / Habertürk Ankara Temsilcisi
Hicaz
1990’ların ortalarında bir yaz günüydü…Resmi heyet geziye Medine’yi de eklenmiş, kutsal mekânların ziyaretine geniş zaman ayrılmıştı. O dönemde ulaşılması kolay olmayan bu coğrafyada bulunmanın hazını yaşıyorduk. Zaten kalabalık olan heyette kimse bir diğerinin ne yaptığıyla da çok ilgili değildi. Biraz sıcağın etkisi, biraz da haber kaygısı içinde olmamanın verdiği rehavetle hareket edildi. Belki bundan kaynaklansa gerek, diğer gezilerde yaşandığının aksine kimse yanındaki diğer gazeteci arkadaşının “haber atlatıp atlatmadığını” kollama kaygısına düşmedi. Yüzlerce kişiyle dev salonda verilen akşam yemeğinde de yokluğu fark edilmedi. Otele dönüş için otobüslere binildiğinde “nerede?” sorusuna yanıt bulunmayınca kıyamet koptu. Bizlerden sorumlu rehberi bir telaş sardı: “İçinizden biri yok…” Listeden yoklama yapıldığında görüldü ki gerçekten yok… Yemek salonu bir daha dolaşıldı, sağa sola bakıldı. Sabah saatlerinden beri otobüste olup olmadığı sorgulandı. Birileri “buradaydı” dedi, bazıları “anımsamadığını” söyledi. Rehberin, “Bulmadan şuradan şuraya bir adım attırmak” ısrarı zor kırıldı. Sağa sola haber salındı, bulmanın olanağı yoktu. Başına bir iş gelmiş olacağından şüphe edildi; birileri “bir şey olmaz, çıkar gelir” deyip yatıştırmaya çalıştı. Gün ağrırken yan odanın kapısı çarptığında kaybolmadığını anladım. Sabah otobüse bindiğinde ise işitmediği laf kalmadı. Yanıma oturdu “neredeydin, herkes çok kaygılandı” dedim. Umursamaz ses tonuyla neşe dolu yanıtladı: “Bir araba kiralayıp Hicaz tren istasyonuna gittim…” Heyecanlıydı… Tren istasyonunun yanındaki Hamidiye Camisi’ne de uğradığını söyledi. Sonra hüzünlendi: “Kötü durumdalar; çökmek üzereler. Çok fotoğraf çektim, dönünce dizi yazı yaparım…” Yaptı da…Dikkatleri tarihi binalara çekti. Arapçadaki karşıtı “Engel, bariyer” anlamına gelen Hicaz’ın restorasyonunun önündeki engelleri kaldırmasını başardı. O gün engelleri kaldırdığı kalemiyle bugün kendisi bariyerlerin ardında kaldı. Oysa bilmiyorlar ki Mustafa Balbay’ı bıraksalar başka engelleri kaldırmak için ya Hicaz’a ya Fizan’a gider… Ya da her sabah Rönesans Parkı’nda koşuyor bulursunuz…
 Serkan Demirtaş / Hürriyet Daily News Ankara Temsilcisi
Adalet Dağıtmayan Hukuk Ne İşe Yarar?
Türkiye’de hukuk maalesef adalet dağıtmıyor. Ne etkin bir ceza yargılaması sistemine sahip ne de hükümet etkisinden uzak tarafsız bir yargıya… Bunu sadece biz değil, uluslararası bağımsız bir kuruluş olan Dünya Adalet Projesi de söylüyor. Projenin 2011 Hukukun Üstünlüğü Dizini’ne göre Türkiye, Etkin Ceza Adaleti kategorisinde 66 ülke arasında 48. sırada bulunuyor. Bu kategoriyi oluşturan faktörler ise suçların etkin soruşturulup zamanında hüküm verilmesi; ceza yargılaması sisteminin tarafsız olması ve hükümet etkisine açık olmaması ile sistemin sanığın hukuki usullere uygun (due process of law) olarak yargılanması olarak sıralanıyor. Türkçeye “uygun hukuksal usul” olarak çevrilebilecek olan “due process of law” kavramı, belki de Türk yargı sisteminde eksikliğini en fazla hissettiğimiz evrensel hukuk ilkelerinden biridir. Yargılama usulleri açısından anayasal garantileri tanımlayan bu ilke, “hukuki esas ve usullere uyulmadan hiçbir kimsenin hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkından mahrum bırakılamayacağını” da kapsar. Umudumuz, Türk yargıçlarının da bir gün evrensel ilkeleri anlayacak noktaya gelmeleri ve artık “peşin cezaya” dönüşmüş uzun tutukluluk uygulamalarına son vermeleridir. Hürriyet; değil 1000 gün, bir gün için bile insanın en değerli hakkıdır… Bir gazeteci, bir yazar ve bir milletvekili olarak toplumsal gelişime katkı yapmaya çalışan Mustafa Balbay’ın –ve diğer “hukuk mağdurlarının”– hürriyetine kavuşması hukuki olduğu kadar vicdani de bir zorunluluktur.
Yavuz Donat / Sabah Gazetesi
“Seni Seviyorum Arkadaşım”
İster sayıyla yazalım, ister rakamla… Bin gün… Çok uzun… İster “tutukluluk cezaya dönüştü” diyelim, ister başka şey söyleyelim. Ne taraftan bakarsak bakalım… Bin günün aşılması “güç.” Sevgili eşi, canından çok sevdiği çocukları onu özlediler, biliyoruz… Okurları, gazetesi de özledi…Biliyoruz. Eski arkadaşımız,eskimeyen dostumuz… Biz de çok özledik. Bir an önce aramıza dönmesini bekliyoruz.


Fırat Kozok/Cumhuriyet

Ülkelerin kaderini serbest piyasa ekonomisiyle birbirine bağlayan küreselleşme propagandası, 1990’lı yılların başında toplumsal yararları üzerinden yapıldı. Yeni dünya düzeni kamuoyuna, “Sınırsız iletişim ve ticaret özgürlüğü halkların da birbirinden etkileşimini sağlayacak; demokratik haklarını isteyecek, alacak ve her alanda özgürleşecekler” diye satıldı.
Başka bir deyişle “iyi kötüyü kovacak” diyordu, küreselleşmeyi reklam ürünü gibi pazarlayan lobiciler.
Ama küreselleşme de her reklam ürünü gibi yarı doğru, yarı yalan; azı yarar, çoğu zarar çıktı. İyi kötüyü kovmadı, birleşip kaynaştı. Totaliter rejimler demokrasiye öykünecek derken, demokrasilerin totaliter rejimlere dönüştüğüne tanık oluyoruz.
Ama dünyayı küresel krizden küresel savaşa kaydıran bu süreçte, siyasal şantajın da ekonomi kadar başarıyla küreselleştiğine ve devletlerin, aynı şablondan çıkma komplolarla biçimlendirildiğine de tanık oluyoruz.
Türkiye’de eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı siyasal anlamda bitiren komplo şablonu, hop, Fransa’ya taşınıyor ve 2012 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en güçlü aday Dominique Strauss Kahn’ı sahneden silmeye yarıyor.
***
Araştırmacı yazar Edward Jay Epstein’ın geçen hafta “New York Review of Books”ta yayımladığı inceleme, Fransızların DSK diye andığı eski IMF Başkanı’nın, ucu Cumhurbaşkanı Sarkozy’ye uzanan bir siyasal komploya kurban gittiğini düşündürüyor.
DSK, New York’taki otelde hizmet görevlisi Nafissatou Diallo’ya tecavüzden tutuklanmadan bir gün önce, Sarkozy’nin iktidar partisi UMP merkezinde çalışan bir arkadaşından “Dün akşam Blackberry’nden eşine gönderdiğin mesaj, bu sabah parti merkezinde okundu!” uyarısı alıyor. Başka bir telefondan aradığı eşi Anne Sinclair’le, ertesi günü gideceği Paris’te “hack”lenen telefonu bir teknisyene göstermeye ve kimler tarafından dinlendiğini araştırmaya karar veriyorlar.
DSK’nin öteki telefonu da dinleniyor olmalı ki Sarkozy’nin parti merkezine “bağlanan” Blackberry, bu görüşmenin hemen sonrası ortadan kayboluyor. Halen de kayıp.
Dahası, IMF Başkanı’nı tutuklatan Sofitel/Accor otellerinin Paris’teki merkez güvenlik yöneticisi, eski Emniyet Müdürü Rene Georges Querry’nin olaydan hemen sonra telefona sarılıp Fransız MİT Başkanı Ange Mancini’ye rapor verdiği ortaya çıkıyor. Ne var ki Georges Querry, DSK tutuklandıktan hemen sonra Sofitel/Accor grubundan ayrılmış ve halen... Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin bir numaralı sponsoru, işadamı Vincent Bollore’nin bir şirketinde çalışıyor.
Olay günü Sofitel/Accor’daki kameraların kaydettiği bir sahne, otelin teknik müdürü ile kimliği belirlenemeyen birinin, DSK tutuklandıktan hemen sonra niçin “çak” yapıp şıkır şıkır oynadıkları da böylece açıklanıyor.
Raslantıya bakınız ki 2012’de Sarkozy’yi cumhurbaşkanlığı koltuğundan edeceğine kesin gözüyle bakılan tek adam Dominique Strauss Kahn, New York’ta tutuklandığında; sanki bir düğmeye basılmış gibi aynı anda, Paris’te 8 yıl önce yeltendiği bir tecavüzle suçlandı. Yetmedi, halen Lille bölgesinde yakalanan bir fuhuş çetesiyle işbirliği yapmaktan kovuşturuluyor. Sonuç olarak, DSK siyasal anlamda artık yok ve Sarkozy’nin yeniden seçilme şansı var.
***
Türkiye’de Deniz Baykal başta, pek çok politikacı aynı yöntemle saf dışı bırakılmadı mı? İşte size mükemmel bir küreselleşme.
Ancak Türkiye, “seks şantajına dayalı siyasal komplo teknolojisi”nde Fransa’dan daha küresel, çünkü komplonun videosu da çekilip internette oynatılıyor! Aradaki demokratik açılım farkı, Fransa’daki komplocuların “gizli servis”, Türkiye’dekilerin de bildiğini öğreten “hocacı” takımı olmasından kaynaklanıyor.
Öyle ya da böyle, komplo kurbanı politikacıların hepsi şantaj konusu cinsel ilişkiye girmiş ve gizlemiş. Hiçbiri göründüğünü olacak, olduğunu da görünecek kadar cesur değilmiş. Oysa politika yapmaya cüret etmişler!
Komplo momplo, iyi ki ayıklanıyorlar. Gizlenecek işleri olan politikacılar, başkalarının özgürlüğüne hiç sahip çıkamaz ve zaten çıkamıyorlar!
‘G’ NOKTASI
2009 yılında, İngiliz İşçi Sendikaları Federasyonu Trades Union Congress, aşırı yüksek ökçelerin kadınları küçük düşürdüğü ve sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle hükümetten “İşyerinde makul olmayan yükseklikte ayakkabı giymeyi yasaklamasını ve topuk boyunu 2.5 cm. ile sınırlamasını” talep etti.
Ancak muhafazakâr parti milletvekili Nadine Dorries’in “Benim boyum 1.60 ve erkek milletvekilleriyle yüz yüze konuşabilmek için Christian Louboutin’lerimin her santimine ihtiyacım var. Eğer Westminster yüksek topukları yasaklayacak olursa, kimse beni görmez!” itirazı üzerine, öneri parlamentoda görüşülmedi bile.
Siz sandınız ki Hayrünnisa Gül’ün apartman topuklarına bakakalan II. Elizabeth, o heyula botları yersiz ve zevksiz buldu. Oysa İngiltere Kraliçesi, hayatında ilk kez işçi sendikalarıyla empati kuruyor ve önerdikleri yasağın konulmamış olmasına hayıflanıyordu!
En özgür insan, tutkuları mantığa, mantığı da adalete bağımlı insandır.
HENRI FRANÇOIS DAGUESSEAU

Mine Kırıkkanat/Cumhuriyet


Kayseri’de AKP’li Belediye Başkanı Ali Temirci’nin sahte belgeyle emekli olduğu ve 8 yıldır da devletten maaş aldığı ortaya çıktı…CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde Kayseri’nin Felahiye İlçesi’ne bağlı Büyüktoramanlı Beldesi’nin AKP’li Belediye Başkanı Ali Temirci‘yi gündeme getirmişti.
Kılıçdaroğlu, AKP’li başkanın hakkındaki mahkumiyet kararlarına rağmen görevde tutulduğunu öne sürmüştü. SÖZCÜ, sözü edilen mahkumiyet kararlarına ulaştı, Başkan Temircide iki ayrı davadan 6 yıl 15 gün hapis cezası aldığını doğruladı.


78 Bin TL Almış
2003′te emekliye ayrılan Temirci, hak etmediği halde devletten 78 bin 134 lira emekli maaşı aldı.
17 ay önce kendisini sahte belgelerle emekli ettirdiği gerekçesiyle Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “nitelikli dolandırıcılık” suçundan 3 yıl 1 ay 5 gün hapis, 129 bin 400 lira para cezasına çarptırıldı.
Başkan, 8 gün önce “resmi evrakta sahtecilik” suçundan 3 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası 2 yıl 11 aya indirildi, “Görev kötüye kullanmak” suçundan hakkında açılan üçüncü dava ise devam ediyor.
“Oyuna Getirildim
Temirci, konuyla ilgili SÖZCÜ‘ye şunları söyledi:
“Tutuklanmamı, görevden alınmamı gerektirecek bir durum yok ki görevdeyim. Beni oyuna getirdiler.
İntiharı bile düşündüm. Mahkeme kararlarından biri temyizde…
Diğerini de temyize göndereceğim.
Tutuklanmama, grevden alınmama gerek görülmemiş ki buradayım.”

Saygı Öztürk/SÖZCÜ

Güniz Sokak’taki evinde ziyaretine gittiğimde Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in koltuğunun etrafı her zamanki gibi kitaplar ve yabancı haber dergileriyle doluydu. “Gündemdeki tartışmayı (Dersim) soracaksın ama ben girmeyeceğim. Türkiye’de her gün tartışılan konuların çoğu bugün var yarın yok. Ama Türkiye’nin asıl gündemi başka” dedikten sonra The Economist dergisinin son sayısında 42 ülkenin ekonomilerini karşılaştıran göstergeleri sıraladı:
- Milli gelir artışında ön sıralardayız ama işsizlikte ve ödemeler açığında da ön sıradayız.
- Cari açığın milli gelire oranı yüzde 10.
- Faiz oranları da yüzde 10’lara yükselmiş.
Avrupa’da Yunanistan, İtalya ve İspanya’da hükümet bunalımlarının ardında ‘borç’ krizlerinin olduğunun altını çizerek, “Borç geçmişte de bugün de devletlerin en önemli meselesi olmuştur. ABD’nin, Avrupa’nın da şu anda en önemli meselesi bu. Ben de kendi ülkemde borçtan hep korkmuşumdur. Türk ekonomisinin ödemeler dengesi üzerindeki eleştirilere kulak verilmesi gerekir. Avrupa’da meydana gelen sıkıntılar bizi de etkiler. Birliğe fiilen dahil olalım ya da olmayalım oradaki istikrarsızlık bizi rahatsız eder. Çünkü ticaretimizin yüzde 60’a yakını Avrupa ile yapılıyor” dedi
Parlamento üstünlüğü tartışmalı
“Türkiye’nin bir de sürekli bir gündemi var ki o konuda hepimiz, her gün konuşmaya devam edeceğiz” dedikten sonra konuyu tutukluluk sürelerine getirerek şunları söyledi:
“Hukuksuzluk çok incitici hale geldi. Kişi 265 gün sonra mahkemeye çıkarılıyor. Bu esnada hep tutuklu. Gazetenizin yazarı Mustafa Balbay 1000 gün tutuklu. Profesör Mehmet Haberal 961 gündür tutuklu. Bu insanlar feryat ediyor. Ayrıca bunlar milletvekili. ‘Yargısız infaz’ diye işte buna denir. Millet iradesinin üstünlüğü, parlamentonun üstünlüğü tartışılır hale geldi. Ülkemizde insanlar, haklarının korunduğundan emin olmak istiyor. Kanunların, adaletle uygulanmasından emin olmak istiyorlar. Güven içerisinde yaşamak istiyorlar. Yargılanma haklarını kullanmak istiyorlar. Ve suçsuz ceza olmasın istiyorlar. Velhasıl, hukukun üstünlüğüne dayalı, korkusuz yaşanan bir Türkiye istiyorlar.”
Ülkenin geleceğiyle ilgilenelim
Dersim tartışmasına girmiyor ama Türkiye’nin önceliği olarak gördüğü depremle ilgili sözleri ona da bir yanıt gibi:
“Bu ülkenin insanları olarak bir yerde yaşamaya mecbursak o vakit memleketin geleceğini güzelleştirmek gerekir. Bu insanları birbirinden soğutmayalım. Van depreminde Türkiye’nin her köşesinin gösterdiği sıcaklık sevinç vericidir. Ama kış şartları çok ağırdır. Ne kadar imkân olursa olsun, ne kadar iyi organize olursanız olun hadise büyük ve zordur, önceliklidir.”
Halk terörden rahatsız
Önceki demeçlerinde olduğu gibi yine terör konusuna dikkat çekiyor. Dersim konusunda dolaylı bir mesaj da burada:
“Türkiye’nin gündemi her gün yeni bir konuyla meşgul olsa da terör yine devam ediyor. Yine polis, asker, sivil halk şehit ediliyor. Halkı çok rahatsız eden bir durumla karşı karşıyayız.”
Ne hakkımız var Suriye’nin içinde
Suriye’deki gelişmelerden de kaygılı olduğunu hissettirdi Demirel. Terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkartılış sürecinde Cumhurbaşkanı olarak Baba Esad’a en sert uyarıları yapanların başındaydı.
“O günle bugünün hiç alakası yok. Kendi ulusal menfaatimiz için tehdit de olur, müdahale de… O dönem Suriye’nin iç işine karışmadık. ‘Şu adam beni rahatsız ediyor ama sen besliyorsun. Çıkarmazsan ben durdururum’ dedik. Şimdi durum öyle değil ki. Gelişmeler endişe verici. Başka ülkelerin içişlerine karışılmasına ben hiçbir zaman taraftar olmadım. Ne hakkımız var başkasının iç işine karışmaya? Yine de Türkiye’nin fiili bir duruma sürükleneceğini sanmıyorum.”
***
Not: Balbay’ın tutukluluğunun 1000. gününde Cumhuriyet okurları TBMM’nin Çankaya Kapısı önündeki Milli Egemenlik Parkı’nda bir basın açıklaması yapacak. Hukuk devleti savunucularını bekliyoruz.
Server Hoca’ya veda
Bilimsel düşüncenin izinde giden bir yazarımızı daha yitirdik. Server Tanilli, Cumhuriyetçiliğin toplumda ve bireyde yer etmesinin ne anlama geldiğini, bilincin ve aydınlanmanın Cumhuriyetçilikle ne denli örtüştüğünü yılmadan savunduğu için yakın geçmişte hedef seçilmiş, ama yenik düşürülememişti. Anısı ve yapıtları yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir. Işıklar içinde yatsın.

Utku Çakırözer/Cumhuriyet

Yaşadığımız günlerde artan tarih merakı pek güzel, verimli bir alışkanlığa yol açacak diye sevinç içindeyim. Artık hep geçmişimize, geçmişlere bakacak ve gelecekle ilgili sağlam, hatasız, kulsuz adımlar atacağız. Ama kısa sürüyor sevincim.
İçimin derin kuyusundan çıkıp gelen şom ağızlı biri “Geçmişe bak bakmasına da, yaşadığımız günlerden yola çıkarak git geriye doğru, kerterizin bugünün kısa tarihi olsun” diyor.
“Dağların ardında, uzaklarda kalmış, hükümeti istemeyen Dersim’i, Dersim’e kendini göstermeye giden devletin zulmünü anlamak istiyorsan, bugünlerin zulmünden yola çık, daha iyi anlarsın” diyor içimdeki yola, hizaya gelmez muhalif.
“Mesela, diyor, şu son 1000 günle başla işe. Mustafa’nın son 1000 gününe bakarak başla.”
“O 1000 gün yalnızca neyi, nasıl anlamak gerektiğini hatırlatsın sana. Geçmişin isyanlarını bastıran devleti teşrih masasına yatırmak istiyorsan, bugünden yola çıkmaktan başka çaren yoktur senin.
Yok bugünkü zulüm haklıdır, devletin kendini korumasıdır, hakkıdır diyorsan, benim de bir diyeceğim yok sana.
O zaman bırak Mustafa’lar içeride kalsın.”
***
Mustafa içeride kalmasın artık.
Ahmet, Nedim, Soner, Barış, öteki gazeteciler, delilsiz, kanıtsız içeride yatan, haksızlığa, yolsuzluğa isyan eden herkes çıksın dışarı.
Çıksınlar da şöyle gönül rahatlığıyla, tarihi gözden geçirmek aşkıyla birlikte bakabilelim uzak yakın tarihimize. Üstelik tarihe bakmakla bugünün tarihini tersten yazmak isteyenler arasındaki ters orantılı ilişkiyi de açık net bir şekilde görürüz belki o zaman.
Mustafa’lardan başlayarak, geriye doğru gideriz. 12 Eylül’ü, Sivas’ı, Çorum’u, Maraş’ı, 12 Mart zulümlerini, “Bu anayasa bize çok geniş” deyip özgürlüklerin üzerine şal örtenleri, gencecik delikanlıları asanları, işkencede öldürülenleri, öteki Mustafa’yı, Hayrullahoğlu’nu bir bir çıkartırız tarihin sayfalarından.
Ve kuşkusuz oralarda takılıp kalmaz, daha gerilere gideriz. Selanik’te Atatürk’ün evini bombalayıp 6-7 Eylül düzeni kuranlar var, Kore’ye Mehmetçik gönderenler var, Sabahattin Ali’yi öldüren, Nâzım’ı 13 yıl zindanda yatıranlar var.
***
Devrimleri de, karşıdevrimleri bir bir alırız ele.
Devrimlerin de haksızlıkları vardır. İnsan bir selin önünde yıkılıp gidiverir. Büyük sayılar hesabı insanı dikkate almadan yolunu çizen devrimin eylemini kuşkuyla karşılar, Romanoflar’ı çoluk çocuk katleden devrime kızar, devrimin kendi evlatlarını bir bir yediği Fransız ihtilalinin açtığı çağı aşma derdiyle tutuşuruz. “Bizden uzak dur ey devlet” diyen Dersim’e devrimi zordan başka bir yolla götürmeyi beceremeyen, tedipten, tenkilden, tehcirden başka yol bulamayan devleti soruştururuz tarihin içinden.
***
Gerçeği görmek, tarihi anlamak istiyor musunuz?
Yaşadığınız günlerden başlayın işe.
Bugün ardı arkası gelmeyen tutuklamalara bakın, dağlardaki silah seslerine bakın, ülkeyi adım adım tuhaf bir çatışmanın ve belki bir savaşın içine sürükleyenlere bakın, “Dün Irak’ta kaybettik, bugün Suriye’de kazanalım” diyen, sonra sureti haktan görünüp zaman tünelinde kendilerine madalya arayanlara bakın.
Yaşadığımız günlerden başlayın tarihi anlamaya.
Bugün Mustafa’nın 1000’inci günü.
Oradan başlayın.

Güray Öz/Cumhuriyet

Dünya ekonomisinin üstünde kara bulutlar eksik olmazken 2012’nin tam bir kabus yılı olacağı yönünde görüşler yaygınlaşıyor. Eylül ayında dünya ekonomisi için öngörülerde bulunan IMF’den sonra kısa adı OECD olan Ekonomik ve Kalkınma İşbirliği Örgütü de dünyanın “2012’nin falı” na baktı. 34 gelişmiş ve gelişmekte olan (yükselen) ülkenin kulübü olarak bilinen OECD, IMF’ye göre daha iyimser bilinir. Buna rağmen OECD, son raporunda kulüp üyelerinin 2012’de ancak yüzde 1,6 büyüme gerçekleştirebileceklerini öngörüyor. 2009 kriz yılında yüzde 4’e yakın daralan OECD üyeleri 2010’da yüzde 3’e yakın büyüme ile toparlandılar ve 2011’i ancak yüzde 2 büyüme ile kapatacaklar. Ama 2012 büyümesi tempo kaybedecek. Bu genel tablo…Tek tek ülkelere ya da alt gruplara bakıldığında ise ortada daha değişik ve bazıları için pek de iyi olmayan bir görüntü var. Dünya hasılasının dörtte birinin sahibi ABD için 2012, bu yıldan pek farklı olmayacak. Cari açık birinciliği sürecek ABD’nin bütçe açığı da milli gelirinin yüzde 10’una yakın devam edecek ve büyümesi, en fazla yüzde 2 olacak.







Kaynak: OECD, IMF ve DPT veritabanları

Dünyanın 2012’deki en problemli alanı ise Avro Alanı olacak… 2012, Avro alanı için ancak yüzde 0,2 büyüme vaat ediyor. Avro alanının en büyük, ama en sıkıntılı ülkesinden biri İtalya, diğeri İspanya. OECD, İtalya’nın kemer sıkma politikaları ile 2012’de yüzde 0,5 küçüleceğini ama bütçe açığını da yüzde 1,6’ya düşüreceğini öngörüyor. Bir başka kemer sıkan ülke İspanya’nın ise yüzde yarımdan az büyüyeceğini ama bütçe açığını yüzde 4,4’e indireceğini öngören OECD, bu ülkedeki yüzde 23’lük işsizlik için hiç ümit vermiyor. Bu ligin en dibindeki takımı Yunanistan için ise 2011’in yüzde 6 küçülmesinin ardından 2012 için de yüzde 3 küçülme var ufukta. Portekiz ve İrlanda da sorun olmayı sürdürecekler.

Avro alanının lideri Almanya’nın büyümesi yüzde 1’in altında, Fransa’nınki yüzde yarımın altında kalacak. Almanya’ya tutunarak , durumu idare eden Fransa’nın aslında yüzde 6’ya yakın bütçe açığını gelecek yıl öngörülen yüzde 4,5’a düşürememesi halinde, başı fena halde belaya girebilir.





* * *

OECD, 2012 için yükselmenin yine BRIC bloku için söz konusu olacağına işaret ediyor. Çin, yine yüzde 8,5, Hindistan yüzde 7,5 büyüyecek OECD öngörülerine göre. Blokun diğer üyelerinden Rusya’nın yüzde 4, Brezilya’nın da yüzde 3,2 büyümesi bekleniyor. Bu bloktaki ülkelerden Hindistan’ın bütçe açığının yüzde 6’nın üstüne çıkıyor olması dikkat çekici. Çin ve Rusya, cari fazlaları ile 2012’nin en havalı ülkeleri olacaklar yine ve dardaki ülkelerden, özellikle Avrupa’daki bir çok şirketi, bankayı satın almaya en yakın adaylar.

Gelelim Türkiye’ye… OECD’nin Türkiye için öngörüleri, Orta Vadeli Program’ınkilerden aşağıda, IMF’ninkilerden yukarıda. Kulüp, 2011’i yüzde 7,5 büyüme ile kapatacağını tahmin ettiği Türkiye’nin, 2012 büyümesini yüzde 3 olarak öngörüyor. Dolayısıyla OECD, yüzde 2,2 büyüme tahmini yapan IMF’den daha iyimser. Ama konu bütçe açığı olunca OVP’nin yüzde 1,5’luk öngörüsüne karşılık OECD yüzde 2,4’lük bütçe açığı bekliyor. OECD, Türkiye’nin büyümesini yine dış kaynakla sağlayacağını ve bu nedenle cari açığının OVP’de öngörüldüğü gibi yüzde 8’den aşağı düşmeyeceğini, ama işsizliğin artarak yüzde 11’e merdiven dayayacağını belirtiyor.

Mustafa Sönmez/Cumhuriyet

BUGÜNKÜ yazımı sizleri sevindirecek bir haberle sürdürmek istiyorum. Bazen öyle olaylar yaşıyoruz ki, kamuoyunun dikkatini çekmiyor. Bu da onlardan biri.
Belki haberiniz olmamıştır, müjdeyi benden almış olun!
Türkiye ile Ekvator arasında vize anlaşması yapıldı.
Bu haberi sakın küçümsemeyin, “Bize ne Ekvator’dan” demeyin.
Ekvator bir Latin Amerika ülkesi. Küçücük bir yer. Muz, kahve falan yetiştiriyor Olur da tatilinizi orada geçirmek isterseniz, pasaportunuzu cebinize koyup uçabilirsiniz.
Uçak yaklaşık 24 saat sürüyor. Epeyce pahalı ama olsun varsın! 90 gün boyunca orada vizesiz dolaşırsınız.
Lider ülke Türkiye işte bu!
Ekvator’u bile vizeyi kaldırmaya ikna etmek kadar büyük başarı olabilir mi!
Haydi koş vatandaş koş, ABD ve AB ülkeleri varsın olmasın!..
Sen Ekvator’a koş!..


ECEVİT GENELGESİ
SEVGİLİ okuyucularım, Türkiye’de yüzlerce belki binlerce insan, imzasız, düzmece ihbar mektupları nedeniyle tutuklanmış durumda.
Özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarında durum böyle. İsmini açıklamaktan korkan yüreksizler sürekli ihbar yağdırdı, nice insanların başına bela açtı.
Bugün size rahmetli Başbakan Bülent Ecevit’in imzasıyla yayınlanmış olan 15 Kasım 2002 tarihli Başbakanlık genelgesini aynen iletiyorum… Ve günümüz için ders olmasını diliyorum:
“Vatandaşlarımızın kamu kurum ve kuruluşlarına kendileri veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetlerde bulunma hakkı Anayasa ve yasalarla düzenlenmiş, bu hakkın kullanılması sırasında kamu düzeninin ve kamu görevlilerinin iftira ve isnatlardan korunması da temel ilke olarak benimsenmiştir.
Bu ilkeden hareketle, memurla ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılan ihbar ve somut olay ve kişi belirtmeyenler, isim ve imza bulunmayan veya hayali isim ve imza taşıyan ihbar ve şikayet dilekçeleri işleme alınmayacaktır.

Bilgilerini ve gereğini rica ederim. Bülent Ecevit. Başbakan.”
Bütün devlet kurumlarına gönderilen bu genelgenin yayınlandığı tarihte seçim yapılmış ve AKPiktidar olmuş, ancak hükümet henüz kurulmamıştı. Acaba bu genelge halen yürürlükte mi, yoksaTayyip tarafından iptal mi edildi?
Ecevit acaba bir süre sonra olacakları, imzasız-düzmece ihbar mektuplarıyla nice insanın tutuklanacağını önceden mi görmüştü?
***
Emin Çölaşan Notu: Milliliği artık yok edilen Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, açıkta olan ve görev bekleyen 264 bin öğretmen için konuştu,” Kadro yok, onlara görev vermemiz mümkün değil. Kendi yeteneklerine göre iş bulsunlar” dedi. O öğretmenlerle ailelerinin çoğu, geçen seçimde “İstikrar sürsün” diye AKP‘ye oy vermişti.
Şimdi yeteneklerine göre işler hazırda onları bekliyor:
Şoförlük, pazarcılık, sekreterlik, gardiyanlık, temizlikçilik, işportacılık…
Hayırlı olsun!

Emin Çölaşan/SÖZCÜ

Marx bir yerde, “insanları kendileri hakkında söylediklerine değil yaptıklarından bakarak değerlendiririz” diyordu. Bu bağlamda, liberalizm karşımıza, yalnızca söyledikleriyle yaptıkları arasında değil, söylediklerinin bir yarısıyla öbür yarısı arasında inanılmaz çelişkiler sergileyen bir akım olarak çıkıyor. İkiyüzlülük söz konusu olduğunda kimse liberalizmin eline su dökemiyor!

Özgürlükler, ama liberalizme rağmen...
Genelde bireysel özgürlükler, demokrasi, hoşgörü, insan hakları, kuşkuculuğun ve aklın önemi gibi kazanımların liberalizm sayesinde elde edildiğine inanılır.

Halbuki felsefe profesörü Dominico Losurdo’nun 2005’te İtalya’da, 2011’de de İngiltere’de yayımlanan, Financial Times yazarlarının bile övgüyle bahsettiği “Liberalizm: Bir Karşıt Tarih” başlıklı çalışması karşımıza başka bir tarihsel panaroma koyuyor(1): İnsanlığın tüm bu kazanımları, ilk kez liberal gelenek tarafından, mutlak monarşiye, kiliseye karşı gündeme getirilmiş olsalar bile ancak liberalizmin dışladıkları, köleler, yoksullar, işçiler daha da ilginci, liberalizmin baş düşman ilan ettiği Jakobenlerin, onların mirasını devralan Marx’ın, Engels’in izinden gidenler tarafından liberalizme karşı mücadele içinde geliştirilebildiğini görüyoruz.

“Eski rejime” karşı liberal görüşlerle mücadele eden kapitalist sınıfın, kendi ekonomik kazancını arttırmak için sömürgecilikten, soykırımdan çekinmemiş, çıkarlarıyla çelişen her konuda, otoriter, baskıcı görüşleri benimsemekten, şiddet uygulamaktan kaçınmamış olması büyük bir paradoks oluşturuyor.

Ekonomik liberalizm daha başından siyasi liberalizmden (özgürlüklerden) kopmuş. Kapitalist sınıf kendisi gibi olmayanları dışlamış, liberalizmin ilkelerini onlara uygulamamış. Siyasi özgürlükleri geliştirmek için dışlayıcı, “ötekileştirici” anlayışlara, ideolojilere karşı mücadeleyi de liberalizmin dışladıkları üstlenmiş. Siyasal özgürlükleri geliştirmek için mücadele edenler de kısa sürede, liberalizmin tanımladığı “ekonomik özgürlükler” kavramıyla hesaplaşmak zorunda olduklarını görmüşler.

İşçiler, çocuklar ve köleler
Bu “ikiyüzlülük”, kapitalist sınıf “devrimci barutunu” yitirdikten sonra gelişmiş bir hastalık değil. Losurdo, liberal düşüncenin tarihine bakınca, bu ikiyüzlülüğün “devrimci” döneme de damgasını vurduğunu gösteriyor. Örneğin Losurdo, okuyucusuna liberal düşüncenin kurucusu sayılabilecek John Locke’un aynı zamanda, köleciliğin ateşli bir savunucusu olduğunu anımsatıyor. Locke, “bir insanın bir başkasının tutarsız, belirsiz, bilinemez ve gelişigüzel iradesine tabi olamayacağını” ileri sürerken aynı zamanda, “Caroline eyaletinin her özgür bireyi, siyah köleleri üzerinde mutlak otoriteye sahip olacaktır” diyebiliyor. Amerika’nın 1775 bağımsızlık deklarasyonu, “bütün insanların (aslında erkekleri kastediyor-E.Y) eşit yaratıldığını, yaratıcının bu insanlara verdiği hakların ellerinden alınamayacağını” savunurken aynı anda köleleri insan saymayarak bu haklardan dışlıyor; bu tutumunu da “Yaratıcı”nın (Tanrı’nın) iradesine dayandırıyordu. Losurdo, çalışmasında liberallerin iktidarında köleciliğin hızla geliştiğini, Amerika’daki köle sayısının, 1700’de 330 binden 1800’de üç milyona, 1850’de de altı milyona çıktığını gösteriyor.

1770’lerde Adam Smith’in bir “gündelikçiler ve uşaklar sınıfından” söz etmeye başlaması, liberallerin, proletaryanın sefil yaşam koşullarını haklı çıkarmak için de “Yaratan”ın iradesine (takdiri ilahi), başvurduklarını gösteriyor. Saturday Review adlı popüler bir dergi 1864’te “Nasıl bir negro köle, Tanrı’nın hangi deri rengini kendisine verdiğini anımsaması gerekiyorsa, yoksul İngilizlerin ve çocukların da Tanrı’nın onları koyduğu yeri anımsamaları gerekiyor” diye yazıyordu. Jefferson Amerika’da yerlilerin kökünün kazınmasını isterken Locke da “yoksulların kiliseye gitmesinin zorunlu kılınmasının yararlı olacağını” savunuyordu.

Ama, bu ikiyüzlülükten başka bir başka gelenek daha var. Bunu da liberalizmin ötekileştiriciliğine, ayrımcılığına karşın evrenselliği savunan Jakoben hükümetin köleciliği kaldıran kararında, Fransız kolonisi Santa Domingo Adası’nda 1891’de patlak veren siyah kölelerin isyanında, Latin Amerika’da Bolivarcı hareketlerde görüyoruz.

Santa Domingo, köle isyanının lideri siyah Jakoben Toussaint L’Ouverture, eşitlik ve özgürlük kavramlarını “doğanın insanlara verdiği bir hak olarak” tanımlıyor, böylece maddi ve evrensel bir zemine oturtuyordu. Kendileri de birer köleci olan Amerikan liberal devrimcilerinin aksine Fransa’da devrimci Jakoben hükümet, Toussaint’in bağımsızlık, özgürlük isyanını destekledi. Toussaint’in, Napolyon ordularını yenen askeri dehasının bu süreci hızlandırdığını da söylemeden geçmemek gerekir.

Jakoben hükümeti yıkıldıktan sonra, Napolyon Toussaint’i güvenliği konusunda garanti vererek Fransa’ya davet etti, ancak yolda tutuklattırıp hapse attırdı, ölüme terk etti. Belli ki bazı şeyler hiç değişmiyordu. Sınıf egemenliğini meşrulaştırmak, yoksulların başına gelenleri açıklamak için bugünlerde de sık sık “takdiri ilahiye” dayanmaya çalışmak gibi...

(1) Tim Black, Spiked, 25.11.2011; Ed Rooksby, New Left Project, 21.11.2011.

Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet

SON zamanların Türkiyesi kadar geçmişe dönük yaşayan başka toplum görülmemiştir. Herkes tarihçi kesildi, hatta herkes arkeolog. Bugünlerin konularına ve sorunlarına kıran girmiş gibi geçmişten konu arayan, yıllar öncesini kurcalayıp sorun yaratan o kadar çok ki… Roman ve senaryo yazarlarımızın eski yaşanmışlıklarda konu aramasını bir ölçüde anlayabiliyor insan ama sorunları bunca çok bir ülkede politikacıların geçmişteki olayları güncel sorunlara dönüştürüp birbirine girmesini anlamak hiç kolay değil.
Belki de, yazarlar için yaratıcılık ya da ilham kıtlığı belirtisi, politikacılar için de sorunlar karşısında bocalayışın dışa vuruşudur bu.
Acaba, bellek musluklarını açık tutup hep anılarını anlatmaya başlayan ihtiyarlar gibi yaşlanmış bir toplum görüntüsü mü?
O zaman, toplumu gençleştirip yeniden dirilmenin günü gelmiş demektir.
Yaşlanmışlar gençleşmeyeceğine göre, gelecek için daha gerçekçi bir tutumla, gençlerin önünü açma yolları aranmalıdır.
Bunun anlamı, genellikle yapıldığı gibi bütün görevlere, makamlara, mesleklere girmenin yaşını rasgele ve apar topar düşürmek değil; yaşı ilerlememiş olanları, yani gençleri, önemli görevler üstlenebilecek, kritik makamlara gelebilecek, zor meslekleri becerebilecek biçimde iyi yetiştirmektir.
Daha açıkçası; eğitim ve öğretim sorununu ciddiye almak ve sağlam bilgi, gelişmiş düşünce sahibi genç insan sayısını en kısa zamanda arttırmak.
Elbet, ilkokuldan başlayıp üniversitelere kadar, yarışmaya ve nesnel sınavlara dayalı, parasız ve kamusal destekli bir öğretim sistemi kurmadan başarılacak bir iş değildir bu. Yoksa, para gücüyle, kayırmayla, yabancı sistemlere öykünmeyle yapılan bir gençleştirme, tam tersine bütün topluma zarar verici bir fiyaskoya dönüşebilir.
Doğru gençleştirme başarılamıyorsa, “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi” diyebilir misiniz? Her durumda çare, yaş ne olursa olsun, “genç ve diri düşünce”ye kapıyı hep açık tutmaktır.

Mümtaz Soysal/Cumhuriyet

Bir ülkenin en büyük zenginliği, adalet sisteminin doğru-çabuk- adil çalışması, yargının bağımsız ve tarafsız olmasıdır. İnsan olan için, kişi hak ve özgürlüklerinin farkında olan özgür ve bağımsız vatandaşlar için bundan önemli bir şey yoktur, olamaz.
İran gibi bir ülkede yaşadığınızı düşünün. Bir Molla’nın iki dudağı arasındadır tüm hayatınız. Molla isterse tüm servetinize el koyabilir.  Sizin, eşinizin, çocuklarınızın özgürlüğünüzü elinizden alabilir ve derdinizi kimseye anlatamazsınız.
AKP İktidarı ve özellikle “Ali Dibo” kavramını yıllar sonra Türk Siyaset Literatürüne Milletvekili iken tekrar sokan Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in uygulamaları sayesinde, Türk Adaleti büyük yaralar aldı. Haksız yere yapılan tutuklamalar, Polisin insanlara tuzak kurması, dijital tuzaklarla insanların özgürlüklerinin ellerinden alınması, yasal olmayan telefon dinlemeleri AKP ve “Kara Sado” döneminin normal uygulamaları haline geldi. Adalet Bakanı isterse “tek ayak üstünde kırk yemin etsin” Avrupa’yı ve özellikle Alman Yargısını, “Türk Adaletinin doğru-çabuk-adil-bağımsız” çalıştığına inandıramaz.
Bugün değinmek istediğim konu, insanların haksız yere tutuklanmaları- tutuklamaların cezaya dönüşmesi değildir. Elbette ki bu konular da gündemde tutulacak ve günü geldiğinde en ince detayına kadar incelenecektir.
Bugünkü konumuz insanlara tuzak kuran, sahte deliller yaratan, delilleri çarpıtan devlet görevlileri hakkındadır…
*Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin cep telefonuna, kendisi tutuklu ve telefonu Polise teslim edilmiş iken, teröristlerin telefon numaraları yüklenmişti.
*Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın kızı ve oğlu tutuklamalar ve delil toplanması esasında ciddi tarih yanlışlıkları olduğu, iddia edilen tarihlerde o kurumların henüz kurulmadığını kitap yazarak ispatladılar.
*Cezaevinde şüpheli bir ölümle vefat eden MİT mensubu Kâşif Kozinoğlu ile ilgili suçlamalara bizzat Milli İstihbarat Teşkilatı cevap verdi ve iddiaların tamamını yalanladı.
*Balyoz Harekât Planı davasıyla ilgili, onlarca bilirkişi ve Üniversitelerimizden verilen raporlarda, delillerle oynandığı, dijital delillerin düzenlendiği veya çarpıtıldığı hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde ortaya konuluyor…
Cevaplanması gereken sorular şunlardır;*Bu sahteciliği yapanlarla ilgili, niçin idari ve adli soruşturma açılmaz?
*Bu sahtekârlıklar, bu tuzaklar ilgili mahkemeler tarafından dikkate alınmaz mı? Savcılar ve Hâkimler kendilerinin de aldatıldığını görmezler mi?
*Devlet kurumlarınca, Üniversiteler ve uzman kuruluşlar tarafından verilen bu raporlara karşı her hangi bir cevap verilmemektedir. Verilen tek cevap bu işlerin “Sehven-yanlışlıkla” olduğudur.
*Bu sahte delilleri düzenleyenler, dijital tuzaklar kuranlar büyük olasılıkla devletin görevlileridir.
Bir ihtimal de, bu işleri yapanlar yabancı uzmanlardır,  fakat onlara bu siparişleri verenler, bu işleri yaptıranlar mutlaka devlet görevlisidirler. Bu çılgınlığa bilerek izin veren veya göz yuman üst düzey devlet görevlileri, Genel Müdürler ilerde bu işin hesabının onlardan sorulacağını düşünemiyorlar mı?
Olayları biraz daha belirgin hale getirmek için, hayal dünyamızı çalıştırıp olabilecekleri beraberce düşünelim;
Siz, yani bu yazıyı okuyan kişi varsayalım ki, Emniyet Genel Müdürüsünüz. Siyasi otoritenin baskısıyla, Emniyet’in en hassas biriminin bir cemaatin emrine verilmesine göz yumdunuz. Cemaatin elemanları da “kendileri  gibi düşünmeyenleri”  hapse attırmak için devletin gücünü cemaatlerinin çıkarı için kullandılar. Sonra siyasi irade sizi korumaya almak için milletvekili yaptı.
Şimdi siz ve sizden sonra bu uygulamayı devam ettiren Genel Müdüre, size suç işleten Siyasetçilerin ömür boyu sahip çıkacaklarını mı zannedersiniz?
Eğer öyle düşünürseniz, siz büyük yanılgı içindesiniz demektir. O gün geldiğinde size suç işletenlerden bir tanesini bile yanınızda bulamayacaksınız..
Diyelim ki, herkesi aldattınız, kandırdınız, zaman da size yardım etti. Peki siz Allah’ı da aldatacağınızı mı sanıyorsunuz?  Siz kul hakkı yemekten, insanlara işkence yapmaktan korkmaz mısınız?
Siz Allah’tan da korkmaz mısınız?..
Yazıyı, bir okurumun gönderdiği fıkra ile bitirelim. Korkaklara ibret olsun;
“ Temel bir gün yanına torununu almış ve askerlik anılarını anlatmaya başlamış;
Ben askerlik yaparken savaş çıktı ve bizi savaşa gönderdiler. Nasıl savaşıyoruz, nasıl savaşıyoruz, aslanlar gibi. Düşmanları bir bir öldürüyoruz. Derken bir gün pusuya düştük ve bizi esir aldılar.
Günler sonra düşman ordularının komutanı geldi;
-İki seçeneğiniz var. Ya hepinizi öldürürüz, ya da tecavüz ederiz, dedi…
Temel’in torununun gözleri parlamış;  Ee sonra.
Temel lafı ağzından kaçırdığına bin pişman;
-Sonra hepimizi öldürdüler…
Sağlık ve başarı dileklerimle 

Rifat Serdaroğlu

Öğle saatlerinde Lefke’de Prof. Dr. Gencay Şaylan’la sohbet ediyoruz.
Pırıl pırıl, insanın içini ısıtan bir Akdeniz güneşi ve 2 bin 500 nüfuslu Lefke.
1923’te çalışmaya başlayan ve uzun yıllar süren bakır madenciliği Lefke’nin hemen girişinde.
O görüntüyü beş yıl önce görmüş, şöyle bir yazı yazmıştım:
“Türkiye’de Eşme Kışladağı’nı, Menemen Ovacık’ı savunanlar, siyanürlü havuzun Kütahya’da çökmesini göz ardı edenler, Balya’da Fransızların neler yaptığına kulak tıkayanlar, gelip Lefke’yi görsünler.”
Gözle görünen gerçeği çevreciler topluma bir türlü anlatamadılar... Tüm hükümetler “çokuluslu altın avcıları”na kucak açtılar, onları koruyup kolladılar.
***
Denizin kıyısında bir bakır madeni işletmesi Lefke’nin girişini yok etmiş yok...
Belediye Başkanı Mehmet Zafer bu gerçeği biliyor ve çevre duyarlılığını yüreğinde taşıyor.
Lefke Avrupa Üniversitesi’ni, Rektör Prof. Dr. Ahmet Bülent Göksel’in çabalarıyla büyüyen devlet destekli bir öğretim kurumunu da anlatacağım.
30 yıllık arkadaşımı Kıbrıs sorununa ilişkin yapılan toplantıda görünce ona şaka yollu takılmıştım:
“Oturumu sen yönetiyorsun, ben kaytarayım, bana not çıkar...”
Lefke Avrupa Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Gencay, Kıbrıs sorununu iyi bilir... İyi gazeteciydi...
6-7 yıl Ankara Bürosu’nda görev yaptı, sıkı haberciydi o yıllar... Haftanın konuğunu hazırlar, dizi röportajlar yapardı.
***
Akdeniz güneşi tepemizde, yemeklerimizi yedikten sonra, Gencay’ın oturum başkanlığını yapmasının ardından hazırladığı notlara baktım.
Eh, yazıyı kurtarmıştık.
Gencay Şaylan’ın saptaması şöyleydi:
“KKTC’ye uygulanan ambargo, Batı’nın, özellikle büyük güçlerin, nasıl çifte standart uyguladıklarını ortaya koyuyor.”
Ambargoya yasal kılıf bulmak kolay... Bazen Irak’a, bazen Libya’ya, bazen Güney Afrika’ya, Kuzey Kore’ye, Sudan’a, soykırım yapılıyor, nükleer silah üretiyor, uçak düşürüyor gerekçesiyle ambargo konulmadı mı?
Bunlar BM kararlarıyla, AB gibi kurumların aracılığıyla gerçekleşti.
KKTC, ırkçılık mı, soykırım mı yapıyor? Demokratik hak ve özgürlüklerle bir sorunu var mı?
KKTC evrensel yasalara ve hukuka uyuyor, 1974’te Kuzey’de yaşayan Rumların konutlarının, arazilerinin ödemesini yapıyor ama ambargo tüm hızıyla sürüyor.
***
ABD ve AB her yerde bölünmeyi destekledi... Yeni kurulan devletleri hemen tanıdı ve tanıttırdı. En son örneği ise Kosova.
İki büyük güç, kanlı geçmişi (1963-1974 arası iç savaş) olmasına karşın “bölünmeyin birleşin” diyor.
Kıbrıslı Türkleri soykırımdan kurtaran Türkiye’dir. Dünyanın en stratejik bölgesine müdahale edip soykırımı durdurmuştur.
Prof. Dr. Gencay Şaylan’a göre Batılı güçler Türkiye’ye ders vermek istiyor:
“Kendi gücünü kendi kararınla gösteremezsin!”
Amaç Türkiye’yi hizaya getirmek, başka bir şey değil...

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet

Ne parti, ne adalet arayan hukuk kurumları ve -bir iki köşe yazarı dışında- ne de medya anımsadı.
Mustafa Balbay; mapusluğunun dörtte birini geçirdiği hücrede zorunlu ikametinin 1000. gününü “kutluyor” bugün.
Yüz karası bir gün! Yargı da siyaset de utansın!
Bugün; siyasetin, sözde bağımsız yargının cezaya dönüşen tutukluluğa çare üretemediklerini kanıtlayan bir gün!..
Siyaset derken yalnız uluslararası hukuk kurallarını dışlayan hükümet değil, milletvekillerine Silivri’deki haksız, hukuksuz, insafsız uygulamayı sona erdirme becerisini gösteremeyen ana muhalefet de sorumlu!
CHP ant içme boykotunu sonlandırmaya somut bir gerekçe aradı.
AKP ile bir araya geldi. Sözüm ona tutuklu milletvekillerinin tahliyelerini sağlayacak yasal veya hukuksal bir yöntemde anlaştıklarını içeren uzlaşmayı imzaladı. Üzerinden altı ay geçti.
Bu süre içinde CHP, AKP’nin sözünde durmadığını arada sırada mırıldanmaktan öteye sorunu çözmek için iktidar partisini zorlayan, etkili girişimlerde bulunamadı.
CHP’nin büyük umutlar bağladığı ortak metnin beş paralık değeri olmadığı anlaşıldı.
Silivri Mahkemesi tutuklu milletvekillerini tahliye etmiyor.
CHP de AKP de -kamuoyundan gizlenen- tahliyeleri engelleyen nedenleri açıklamıyor.
Bu koşullarda; yargının işlemediği, siyasetin acz içinde olduğu bu ülkede…
…acı bir gerçek ama… Silivri’de yine mevsimler dönecek, yine takvimlerden yapraklar düşecek!
***
Bugünlere tutuklu milletvekillerinin tahliyelerini engelleyen koşullar nedir, diye sorup geldik. Yarım ağızla yarım yamalak açıklamalarla, şayet tutukluluk süresini aşağıya çekecek olursak her türden ceza almamış suçlular da dışarı çıkacak, diyorlar.
TCY’de olası değişiklik istenmeyen sonuçlar veriyorsa başka yöntemler aramak gerekiyor.
Örneğin, anayasanın milletvekilleri ile ilgili maddesine bir keze özgü bir ek yaparak sağlayıver tahliyeleri… RTE’nin Adalet Bakanı, sanki elini tutan varmış gibi anayasa değişikliğinde gereken adımı muhalefetin atmasını öneriyor.
Hoş, sorunun sahibi CHP de; hayır, anayasa değişikliğine yanlı değil. Mevcut madde yeterli diye anayasa yoluyla tahliyelere taraf olmadığını Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan açıkladı.
Bütün bunlar şeffaflığa özenen, ama gereklerini yerine getirmeyen, sorunların asıl gerekçeleri halktan gizlenerek, iktidarla muhalefet arasında adeta gizlenen bir uzlaşma varmış gibi izlenim doğmasına neden olan bir süreç bu ülkede yaşanıyor.
***
Bu ülkede şeffaflık dama atılıyor. Daha neler saklanmıyor ki halktan?
Örneğin; bir gün olsun konuşmaktan, muhalefete aşırı ölçüde yüklenmekten kendini alıkoyamayan bu ülkenin başbakanı, üç gün ortalıkta görünmüyor.
Başkentte RTE’nin sağlığı üzerinde çeşitli söylentilerin dolaştığı dördüncü gün; Başbakanlık’tan pat diye Başbakan’ın “laparoskopik yöntemle başarılı sindirim sistemi ameliyatı” geçirdiği açıklanıyor.
Göbekten kalın barsaklara iniliyor ama ne arandığı veya ne gibi bir rahatsızlığın ortadan kaldırıldığı açıklanmıyor, şu sıra gerçek nedir, halktan gizleniyor.
Yaşanan benzeri bir başka olay gibi… Makam aracında kendinden geçen, hastaneye acele götürülüp tedavi edilen RTE’nin asıl rahatsızlığı nedir, o gün bugündür saklanıyor. O sıra yaygın söylentilere göre, RTE’nin sorunu, şeker koması mı, sara nöbeti mi hâlâ bilinmiyor.
Şimdi de -ilk açıklamalarda- Başbakan’ın ciddi, ama geçirdiği başarılı bir ameliyatın nedenleri gizleniyor. Soru: Önemli ve ciddi değilse, Başbakan’ın sindirim sistemine (kalınbağırsaklarına) bir müdahale neden gerekiyor?
Kamuoyu açık seçik ifadelerle bilgilendirilmedikçe; başkentte dolaşan kalınbağırsak kanseri söylentileri giderek ağırlık kazanacak.
Açıklık, şeffaflık nerede?

Cüneyt Arcayürek/Cumhuriyet

Onu silmek istiyorsunuz…
Ama onsuz olmaz…
Marşları dahi olmadan, hadi kırmızı halıda yürüyün de görelim…
*
Farkındayız aslında…
Sıra Atatürk’te…
Onun kurumlarını yıktıktan, eserlerini sattıktan, miraslarını dağıttıktan, aydınlarını susturduktan sonra…
Sıra onda…
*
Çünkü, ondan korkuyorsunuz…
Anadolu’da girdiğiniz kahvehanelerin duvarında çerçeveli karşınıza çıkıyor…
Okulların önünden geçerken, pencerelerden onun şarkılarını duyuyorsunuz… “Resim çiz” diyorsunuz çocuklara, size Atatürk’ü çizip getiriyorlar…
Çağdaş kadınların boynundaki eşarp, köylünün başındaki şapka odur.
Karşısına Suudi parası ile koca cami diktiniz ama nereden baksanız anıt kabrini görüyorsunuz…
Takvimin her sayfasında o var…
1881’den başlıyor…
Cebe indirdiğiniz paraya baktığınızda dahi; orada gülüyor size…
*
Onu silmek istiyorsunuz…
Çünkü o hâlâ en büyük engel…
Onun ulusuna çağrıları hâlâ sürüyor ve sizden çok onu dinliyor bu ülkenin henüz aklını yitirmemiş olanları…
Onun modern devlet, çağdaş ülke anlayışı üzerinde, sizin ilkel ortaçağ tasarımlarınız asla durmaz…
Ancak onu silebilirseniz…
Belki…
*
Onu silmek için dahi ona gereksiniminiz var…
Onun bıraktığı bağımsızlığa, onun egemenlik sınırlarına, onun hâkimiyet anlayışına, onun temel yasalarına…
Onun makamına…
Onun koltuğuna…
Onun size sağladığı özgürlüğe…
*
Onu silmek istiyorsunuz…
Başka işiniz mi yok “Dersim katliamı” diye televizyonlarda, gazetelerde, kürsülerde bir adım daha, onu “katil” gibi göstermek çabanız?..
Daha dün işlenen suçlar, hainlikler, ihanetler, kıyımlar, cinayetler, korku örtülerinin altında gizlenirken…
*
Ne yapalım…
Ancak onu bu ulusun kalbinden silebilirseniz, başarabileceğinizi düşünüyorsunuz…
Bunun için saldırıyorsunuz…
Hırsla, kinle, nefretle…
Ama onu yüreklerimizden silemezsiniz…

Bekir Coşkun/Cumhuriyet

Geçen hafta üç Rus savaş gemisinin Suriye’nin Tartus limanına geldiği açıklandı gayri resmi olarak… Ne doğrulanan ne de yalanlanan bu haber, uluslararası gözlemciler tarafından, Moskova’nın Şam’a açık desteği olarak okundu.
Üç Savaş gemisi, aynı zamanda Suriye’ye müdahale arayan tüm ülkelere yanıttı.
Mesajı alan ABD de üç Rus savaş gemisine karşı, “George Bush uçak gemisi”ni Suriye açıklarına göndererek yanıt verdi. Tabi bu haber de gayri resmiydi; doğrulanmadı, yalanlanmadı.
Karşılıklı bu hamleler, ABD ile Rusya arasındaki savaşın birinci raunduydu…
İKİNCİ RAUND
Rusya, ABD’nin uçak gemisine uçak gemisi artı filo ile yanıt verdi şimdi de… İzvestiya gazetesinin haberine göre Moskova, Suriye’ye “Amiral Kuznetsov uçak gemisi”ni gönderiyor. Habere göre Moskova, uçak gemisine bir de deniz filosundan bir grup gemi ekleyecek ve Suriye’ye gönderecek. İzvestiya, Amiral Kuznetsov’un 2012’nin ilkbaharında Suriye’nin Tartus limanında olacağını belirtiyor.
İkinci raundun bu hamlesi, ilk raundun tersine resmiyet de kazandı. Rusya Federasyonu Askeri Deniz Filosu Genelkurmay Temsilcisi, İzvestiya’ya yaptığı açıklamada, Tartus Limanı’na ziyaretin, Suriye’deki gelişmelerle ilgili olmadığını söyledi (!) Zaten başka türlüsü de beklenemezdi…
Bu arada anımsatalım: İlkbaharda Amiral Kuznetsov uçak gemisiyle birlikte, Vladimir Putin de Rusya’nın başına geliyor. Başbakan Putin, 4 Mart 2012 seçimlerinin şimdiden galibi gibi…
‘İÇ MESELE’ DEĞİŞTİ!
Peki, Rusya’nın mesajı, Suriye’ye müdahale isteyen AKP tarafından acaba nasıl algılandı?
AKP’nin Suriye’ye müdahaleci çizgisinin sembol mesajı, Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “Suriye iç meselemizdir” sözleriydi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gelişmeleri bu kez “Suriye’nin iç meselesi” olarak değerlendirmesi ise müdahaleci çizgiye bir fren gibi gözüküyor.
Nitekim Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi de önceki gün Suriye konusunda “hükümet görüşü” açıkladı. Selvi, Ankara’da karar alma mekanizmalarında görev yapan bir yetkilinin şu sözlerine yer verdi köşesinde: “Batıdan ve çevremizden bazı ülkeler Suriye’ye girmemiz için bizi sırtımızdan itiyor. Bizim böyle bir planımız yok. Çünkü biz girdikten sonra batıdan ve çevremizden üç dört ülke geri dönüp, Türkler işgalci diyecekler, aleyhimize geçecekler.”
Selvi, AKP’nin, “bölgenin lideri olmak varken, Suriye’nin işgalcisi olmak gibi bir konuma düşmeye niyetli olmadığını” belirtiyor ve ekliyor:
“1-Türkiye, Suriye konusunda Arap Birliği’ni ön plana çıkarmaya özen gösteriyor. Bunda Türk-Arap savaşı tarzındaki fitneye meydan vermeme düşüncesi de bir ölçüde etkili.
“2-Uluslararası camia ile birlikte hareket ediyor. Suriye’nin işgali ya da bu aşamada Suriye içinde tek başına bir tampon bölge ilan etme gibi bir çabanın içinde değil. Ama ayrı bir yol haritasına sahip.”
Sonuç olarak; ABD bölgeden çekiliyor ve Rusya ile Çin’in bölgede artacak rolü, AKP’nin Suriye politikalarını daha da geriletecektir.

Mehmet Ali Güller/AYDINLIK

Döndük geldik.
Hasretlik bitti.
Herkese merhaba.
15 günlük tatil, semaverin için için kaynaması gibi geçti. 15 günün her saatinde fokur fokur kaynayan olaylar birbirini izledi.
Somali’de yoksul kurtaracaktık.
Van’a yeten çadır çıkaramadık.
Komşu Suriye alev aldı.
İç savaş belirtileri hortlatıldı.
Suriye füzeleri Türkiye’ye döndü.
İran füzeleri de Türkiye’ye çevrildi.

İran füze birlikleri komutanı açıkça tehdit etti. İsrail İran’ı vurursa eğer, İran füzelerinin ilk hedefinin Türkiye’deki füze radarı olacağını direk olarak söyleyiverdi. Rusya’da Türkiye’ye “füze kalkanından ötürü” yüz ekşitmeye başladı. İsrail’de İran’ı vurmaya hazırlanıyor.

Xxx

ABD ise memnun.
Duruma hep hakim.
Türk Ordusu Kandil’e gidemiyor.
Ankara ise Washington ile anlaştı.
Bir süre önce “eksen kaydırıcı” izlenimini vardı. Yalanmış. İktidar, İran’ı ve “bölgesine faydalı olmak için bağımsız kalmak zorunda olan Türkiye’ye güvenenleri” aldatıyormuş. Eksen kaymasından “eksen vidalanmasına” geçiverdiler.
 Preditörler, İncirlik’e ulaştı.
İstihbarat veriliyor.
ABD karşılığında ne alıyor?
Henüz onu bilmiyoruz.
Topuklara bakarak tahmin edebiliyoruz. İngiltere, Türkiye Cumhurbaşkanı eşinin “ayakkabısının topuğundan Avrupalı kadınlarına benzemeye başladığını” konuşarak vakit geçiriyor olsa da aslında “Kraliçeli saraylarda ağırlama tantanasının” Türkiye’yi Suriye’ye karşı dolduruşa getirme olduğunu dikkatli gözler görüyor.

Xxx

Böyle bir ortamda Dersim!
Eksen vidalanmasının kalıcı olacağını göstermek için Cumhuriyet’in kurucuları “katillik yaptılar” diye adice, rezilce, sinsice, çarpıtarak, din soslu yalanlar katarak “Dersim yüzleşmesi” konuşulur, yazılır, tartışılır oldu. Tarihte olanı işine geldiği gibi kendine yontarak “yeni egemenlere”  taze statiko alanları bina ediliyor.
Korkutucu fokurdama var.
15 gün içinde bu fokurdama altında gözü dönmüş yeni egemenlerin önünde diklenerek “sizden korkmuyorum” diyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu oldu.
“64 yaşındayım” dedi.
Hiçbir karanlık sayfam yok.
Hiçbir defolu duruşum olmadı.
Hesapsız servetim bulunmuyor.
Yaptığım işi biliyorum dedi.
Şöyle devam etti: Ben 7.5 yılıdır İzmir’in Beldeye Başkanıyım. Ben göreve başladıktan 1 yıl sonra buraya Bursa’dan başsavcı geldi. 6.5 yıl görev yaptı. Basına açıklama yaptığını, ileri geri konuştuğunu duydunuz mu?
Duymadınız.
Çünkü savcı konuşmaz.
İddia makamıdır.
Dosya hazırlar.


Xxx


Bu savcı değişti.
İzmir’e yeni savcı atandı.
Yeni savcı iktidar yandaşı gazetelere söyleşi yapmaya; “şaibe var, deliler kesin, 300 kişiyi daha göz altına alacağım” demeye başladı.
Şafak baskınları polisle yapıldı.
Sonra yargıya havale edildi.
19 belediye üst düzey çalışanı, görevlisi, belediye şirketi yöneticisi, göz altına alındı. İki gün sorgulama yapıldı, 19’u da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Belediye operasyonu yaparak görevlilerin ifadesini alan 2 özel yetkili savcının da yetkileri ellerinden alınıp yerleri değiştirildi.
Kim ihaleye fesat karıştırdı.
Kim görevi kötüye kullandı.
Kim zimmetine para aktardı.
Kim ne kadar rüşvet aldı.
Kim belgede sahtecilik yaptı.
Anlaşılamadı. Netleşmedi. Netleştirmedi. Adaleti alet edip korku ortamına korkular taşındı. Baskıcı, korku verici düzen karşısında İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun “korkmuyorum” deyip, “susmak yok… sineye çekmek de yok…her şeyi halka anlatmak ve gerçek adaleti aramak var” diye diklenmesi özlenen ışık oldu.
Hoş bulduk.

Necati Doğru/SÖZCÜ

Türkiye Suriye’ye neredeyse savaş ilanı noktasında!
Bahçeli’den tık yok!
Rusya Devlet Başkanı Medvedev Füze Kalkanı bağlamında, “Türkiye bize düşmanlık yapıyor” diye çığlık atıp peşi sıra tehdit savuruyor!
Devlet Bey yine suskun!
İran Hava Kuvvetleri Komutanı Hacızade İsrail bize saldırırsa ilk hedefimiz Malatya’daki NATO radar üssü olur diyor!
Bahçeli Türkiye’ye musallat edilen Füze Kalkanı belası için yine oralı değil!
Tayyip Erdoğan Dersim bahanesiyle Alevi kardeşlerimizi ajite edip toplumu ayrıştırıyor!
Devlet Bey’den ses seda yok!
AKP bu sefer Talabani’yi elçi yapıp PKK ile dolaylı müzakere yapıyor!
Bahçeli tınmıyor!
Van’daki deprem sonrasında facialar yaşanıyor!
Devlet Bey değil bir kere oraya gitmek, konu ile alakalı bir basın toplantısı bile düzenlemiyor!
Dolar ve faiz fırlarken cari açık SOS veriyor!
Bahçeli evinde ve partideki odasında televizyonlardaki sabah programları ile dizi filmler izliyor!
Yeni Anayasanın hedefinin federasyon ve ayrışma olduğu netleşti!
Devlet Bey’in derdi sadece postunu muhafaza etmek!
Evet, saydığım bu başlıklar son birkaç günün Türkiye gündemidir ve bu konularla alakalı olarak Devlet Bahçeli’nin Salı günleri yapılan mutat Meclis gurup toplantısının dışında -ki orada yapılan da konuşma değil, başkalarının yazdığı metni okumadır- tek bir açıklaması olmamıştır.
Öyle ise soralım bu Devlet Bahçeli’nin siyasette ve MHP gibi bir partinin genel başkanlığında ne işi var?
Türkiye neredeyse ayrışıyor ve savaşın eşiğinde ama MHP gibi bir partinin önderi bu konularda suskunluğa gömülüyor!
Soruyorum aylardır bir kez olsun Sayın Bahçeli’yi televizyonlarda gören oldu mu?
Sakın çağırmıyorlar zannetmeyin, yakından biliyorum bütün kanalların Devlet Bey’e en az beşer defa açık talepleri var!
Hal bu iken Bahçeli ısrarla televizyonlardan kaçıyor ise bunun iyi okunup değerlendirilmesi gerekiyor!
Devlet Bey’in ekranlardan kaçması iki şekilde izah edilebilir ki birincisi dağarcığına güvenmemesi, ikincisi de meçhul merkezlerden ekrana çıkmamasının kendisinden talep edilmesidir!
Bu iki hal de takdir edileceği üzere hiçbir şekilde kabul edilemez ya da böyle biri MHP’nin başında kalamaz!
MHP ve ülkücü hareketi bütünlüğümüzün sigortası olarak gören bu satırların yazarına göre Bahçeli’nin mevcut görüntüsü ülkücü hareketi misyonundan uzaklaştırıp nihayetinde tasfiye etmek istemesi şeklindedir.
Bahçeli denince benim aklıma, seçime bir buçuk yıl varken erken seçim kararını alıp MHP’yi baraja gömüp AKP’yi iktidara taşıması ve Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yapması geliyor! Haksız mıyım?
Ankara’nın ki kumar değil, harakiri!
Rusya ile İran feveran ediyor ve Füze kalkanının kendi güvenliklerini hedef aldığını söylüyor!
Hem Medvedev hem de Hacızade güvenliğimiz için ilk hedefimiz Kürecik’teki radar üssü dediler!
Aynı şekilde Suriye, füzelerinin hedef yönünü Türkiye’ye çevirmiş durumda!
Tam bu noktada soralım etrafımızı kuşatan komşularımız ne oldu da bu hale geldi ya da getirildi? Öyle ya hem Rusya, hem İran hem de Suriye bir kaç ay öncesine kadar bizim yakın dostlarımız değil miydi?
Sıfır sorunlu dış politika böyle mi olur?
Merak ediyorum Türkiye neyin karşılığında en önemli ticaret ve enerji partnerlerini bu şekilde karşısına alıyor? Sevgili Selim Kotil Ankara’nın yaptığı kumar oynamak değil, alenen  harakiri olduğunu söylüyor ki, vallahi doğru!
Başbakan kanser mi?
Önce Sayın Erdoğan’a geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve acil şifalar diliyoruz!
Gelelim yapılan ameliyat ya da operasyonun niçin olduğuna?
Dileriz önemli bir şey yoktur ki yapılan açıklamalar o yönde!
Ancak Tayyip Bey gibi önemli bir isim apansız ameliyat oluyorsa spekülasyona dayalı sorular ardı ardına gelir ki bu aslında her ülkede olur yani bu durum eşyanın tabiatı gereğidir!
Peki, soru ya da kuşku ne midir?
Deneyimli operatörlere göre 45-60 yaş arasında böylesi acil vak’a ve müdahaleler insanın aklına hemen tümörü getiriyor!
Dileriz değildir ancak Başbakanlık kamuoyunu resmi raporları da yayınlayarak zerre kuşku bırakmayacak şekilde hadiseyi aydınlatmalıdır!
Tayyip Bey’in Alevi Bakanı
Dersim’e ağıt yakan Başbakan Erdoğan’a soralım:
Eğer akıttığın o gözyaşları timsah gözyaşları değil, eğer ettiğin o sözler gerçekten samimi ise neden bugüne kadar kurduğun hükümetlerde bir tane olsun alevi kökenli bir isme yer vermedin yani bakan yapmadın?
Öyle ya, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!
Dersim’den özür dilemek sözle olmaz, önce Dersimliler’den bir ismi kabinene al da görelim!
Bak Alevilere soykırım yaptı dediğin CHP Dersim’li bir ismi yani Kemal Kılıçdaroğlu’nu hem de oy birliği ile genel başkan yaptı!
Bırak bakan yapmayı bana AKP’nin Başkanlık Divanı’nda bir tane olsun Alevi ismi gösterebilir misin?
Onu da geçtim, bir tane olsun alevi müsteşar, vali ya da genel müdür var mı?
Yok, yok, yok!
Bu yoklardan sonra o özür ancak istismar olabilir!

Sabahattin Önkibar/Yeni Mesaj

Cumhuriyet rejimi ile hesaplaşmak isteyenler; şimdi o rejimi kuran CHP içinden de ses vermeye başladılar. Bunların başını da Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün çekiyor.
Öncelikle belirteyim ki bu Dersim işini cumhuriyetle hesaplaşma biçiminde  gündeme taşıyanlar;  Tunceli'nin masum, güzel, cumhuriyetçi vatandaşı değil.
Bu işi kaşıyanlar; 1937'de orada devlete silah çeken derebeylerinin torunlarıdır.  Bunların dedeleri geçmişte esir gibi kullandıkları Dersim'in (Tunceli) sıradan  halkının anasını ağlattılar. Şimdi de torunları, aynı kışkırtma içinde oradaki temiz halkının kafasını kirletmeye uğraşıyor. İktidarın verdiği işaret gereğince de televizyonlarda hep bunlar konuşturuluyor.
İşin acı yanı şudur: Daha düne kadar 'Dersimliler dinsizdir!' diyenler; bunların asker sopası ile yola getirilmesi gerektiğini savunanlar; birden bire Dersimci oldular. Hüseyin Aygün, bunlarla kol kola..

ÖLDÜRSENİZ KABUL ETMEZLER
Bütün belgeler ortada... 1937 yılı Mart sonunda,  Dersim (Tunceli) bölgesinin içlerindeki 6 aşiret ayaklanıyor. İngiliz kaynaklarına göre en az 1500 silahlı adam Türk ordusu ile çatışmaya giriyor. Bunların başındaki Seyit Rıza;  İngilizlere mektup yazarak; 'Kürtler adına savaştığını, Türk  ordusunu başarısızlığa uğrattığını, savaşın sürdüğünü' belirtip 'Bizi koruyun!' diyor.
İngiliz devlet arşivinde yer alan ve sözde Kürdistan Krallığı tarafından yollanan, altında Dersim Generali Seyit Rıza imzası bulunan bu mektubu da Hüseyin Aygün kabul etmiyor. Kabul etmez; çünkü eder ise oradaki derebeylerinin Kürtçülük adına devlete silah çektiğini kabul etmiş olacak. Böylece de devrimci cumhuriyet rejiminin Dersim'e operasyon yapmasının haklılığı anlaşılacak.
Hüseyin Aygün de CNN Türk'te ona çanak tutan Ahmet Hakan da öğrensin: O mektubu; Seyit Rıza'nın  isteği ile yanında danışman olarak çalışan Kürtçü Baytar Nuri yazmış; Seyit Rıza'nın adamları da Suriye üzerinden İngilizlere ulaştırmıştır.  Yani o mektup; gerçektir; resmi belgedir ve sahte seyit Rıza'nın iradesini yansıtır. Daha önce de yazdım: Seyit Rıza ki Kızılbaş Türkmenlerden Şeyh Hasan süreğinden gelir amma halkı etkilemek için kendisini Arap soylu (seyit) göstermiş, daha sonra ise Kürtçülük davasını gütmekten çekinmemiştir. Seyitlikle de ilgisi bulunmamaktadır.

KÜRTÇÜLER KULLANDILAR
Dersim bölgesinin çok yüksek bir askeri potansiyeli olduğunu... Bunun da Kürdistan için kullanılması gerektiğini... Dersim'de başlayacak bir isyanın sadece Kürdistan için değil Kemalist rejimden memnun olmayan  Türkiye'deki öbür kesimlerin de harekete geçmesini sağlayacağını... Böylece Kemalist rejimin yıkılabileceğini  bu ayaklanmadan çok önce söyleyen birisi var: Hoybun Cemiyeti üyesi Ermeni komitacı Garo Sasuni... Hüseyin Aygün gibiler merak ediyorlarsa; bu konuyu benim 'Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği' kitabımdan öğrenebilir. Kaynaksa işte kaynak.
Yine Kürtçü-Ermeni işbirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı mücadele için 1927 ekiminde kurulan Hoybun Cemiyeti'nin tüzüğünün 11. maddesini incelesin Hüseyin Aygün. Daha o yıllarda Dersim'in cumhuriyet rejimine karşı, Kürtçüler tarafından askeri güç olarak kullanılacağını görecektir.
Özetle: Sevr Antlaşması'na konulan Kürdistan'ı  kurmak niyetindeki Kürtçü önderler, Dersim'deki silahlı grupları kullanmak istediler. Dersim'deki derebeyleri ise şeyhliği, seyitliği, müritliği reddeden devrimci cumhuriyet rejimine karşı bu Kürtçülerle dayanışma içine girdiler. Böylece Türkmen Kızılbaşlarının yoğun olduğu o bölgeyi, derebeyleri ile Kürtçüler cumhuriyete karşı bir tehdit haline getirdiler.
Bununla bitmedi iş. 2. Dünya Savaşı'nın patlayacağı anlaşılmıştı. Türkiye; Hatay yüzünden Fransa ile savaşın eşeğine gelmişti. İşte böyle bir ortamda ilk saldırıyı Dersim derebeyleri başlattılar.

Yarın: İftiracılar kol kola

Rıza Zelyut/GÜNEŞ

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunmayı düşünmediğini, ancak tüm senaryolara da hazırlıklı olduğunu söyledi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Suriye’ye askeri ambargoya karşı olduklarını belirterek  “Suriye’yi tehdit edip durmayın”  dedi.  Bu arada Rusya üç savaş gemisinden sonra, bir uçak gemisini de bölgeye göndermeye karar verdi.

***

Ahmet Davutoğlu, Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya gelme senaryosuna da hazırladı mı acaba?
Davutoğlu, bu arada, yüzbinlerce kişinin şiddetten kaçması durumunda uluslararası toplumun, Suriye’de bir tampon bölge oluşturulmasını düşünmek zorunda kalabileceğini belirtti.
Aslında aynı senaryo kısa bir zaman önce Türkiye’ye de uygulanacaktı. Türkiye’yi kendi halkına işkence eden bir devlet konumuna getirecekler, sonra da BM müdahalesi isteyeceklerdi.. Bunun için binlerce Kürt kökenli vatandaşımızı ikna etmişler ve Mahmur kampına yerleşmelerini de sağlamışlardı. Kamplar BM gözetimindeydi..
Aradan geçen zaman içinde Türkiye, ABD’nin isteklerini hiç tartışmadan yerine getirmeye başlayınca bu proje rafa kaldırıldı. ABD, öncelikle Türkiye’yi kullanmaya verdi. Çünkü mevcut iktidar üzerinden Türkiye ile birlikte  bütün bölgeyi tam bir egemenlik altına almanın mümkün olduğunu gördü.. İşte bugün Yeni Anayasa ve Dersim tartışmaları ile yapılmak istenen tam da budur.

***

Fotoğraf, bu defa MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından da çok net bir şekilde çekilmiştir:
 “BOP, ABD ile Birleşik Krallık arasındaki derin, tarihi ve kadim ilişki çerçevesinde adım adım yürütülmektedir. Bu iki ülkenin Türkiye’yi, AKP eliyle ateşe sürüklediği gün gibi meydandadır. Dün kışkırttığı isyanlarla sonuç alamayan, kardeşliğimizi ne yaptıysa bozamayan, Müslüman coğrafyasına pençesini geçirerek zulmü yaygınlaştırsa da sömürü heveslerine tam olarak erişemeyenler bu defa daha farklı bir yöntemi devreye sokmuşlardır. Görüldüğü kadarıyla AKP boşuna ikram görmemekte, boş yere desteklenmemektedir. (...) Küresel hesaplar, AKP’ye altın tepsi içinde verilmiş ve biçilen vade içinde her şeyin tamamlanması istenmiştir. Başbakan ve partisi; BOP’un müzahir kadrosunda dönemsel de olsa son derece göz dolduran önemli bir aktör haline gelmiştir.” 
Bahçeli, bu tespitlerden sonra,  “Başbakan Erdoğan ya bu süreçte Türkiye’yi tasfiye edecektir, ya da Türk milleti buna fırsat vermeden kaderine sahip çıkarak bu siyaset karaborsacısına dersini verecektir. Ya Başbakan küresel hedefler çerçevesinde Türk milletini Orta Doğu’da dağıtacak ve büyüterek bölecektir; ya da Türk milletinin asırları aşan kudreti bu zihniyeti geldiği gibi gönderecektir. Ya Cumhuriyet’le birlikte üniter yapıyı tasfiye edip Türk milletini etnik ve mezhep grupları arasında taksim edecektir; ya da Türk milleti kutlu varlığına musallat olan belalardan, Türkiye sevdalıları aracılığıyla dün olduğu gibi yine sıyrılıp kurtulacaktır. Bu itibarla Dersim isyanı bağlamında yürütülen kampanyanın ve kutuplaşmanın; geçmişimizin masaya yatırılarak tarumar ve taciz edilmesinin, dış ziyaretlerin belli bir takvim ve plan dâhilinde yürütülmesinin arkasında ve önünde gizli hesaplar olduğu gözden uzak tutulmamalıdır”  demektedir..

***

Görüldüğü gibi, AKP artık bir muhalefet partisinin lideri tarafından da alenen ihanetle suçlanmaktadır. Kimse de söylenenlerin yanlış olduğunu ileri sürememektedir. İktidar, bağıra bağıra Cumhuriyetle, devletin kurucuları ve kuruluş felsefesi ile hesaplaşmaktadır. Durum bu kadar vahimdir.
İşte devlet adamlığı, hukukçuluk, askerlik, kısacası adamlık böyle günlerde belli olur.. Adam olan, şerefli olan Anayasa’da yazılı görevini yapar. Adam olmayanlar ise dönemlik çıkarlarını korumak adına, gözünün önünde vatanın tapusunun değiştirilmesini şerefsizce seyreder..

Arslan BULUT/YENİÇAĞ

Ey düzen, “Öyle büyük bir yalan üret ki kimse karşı çıkamasın” bu işkenceye
Nihal Atsız’ın çok sevdiğim şiirlerinden biridir:
“Şiir yaratmak için. / Dağda niçin bağrılır? / Feleğe çatmak için. / Açılır tatlı güller / Arılar tatmak için. / Göğse çiçek takılır / Solunca atmak için. / Tanrı kızlar yaratmış / Erlere satmak için. / İnsan büyür beşikte / Mezarda yatmak için. / Ve... / Kahramanlar can verir / Yurdu yaşatmak için...”
Onca işkenceye uğrayıp erken yaşta ayrılmasaydı aramızdan ve bugün yazıyor olsaydı bu şiiri “Gazeteci tutuklu yatmak için” diye bir mısra da ekler miydi bilmem...
Yahut “kahramanlık” tasvirini “ölmek” değil de “zulme rağmen yaşayabilmek” üzerine inşa eder miydi dersiniz?

***

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre “savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren” anlamına geliyor “kahraman”;
 “Alp, yiğit” kimse.
Cesur yani... Bahadır... Yürekli... Gözü pek...
Ve;
Düşüncelerini açıkça söylemekten çekinmeyen...

***

Siz mesela...
Sabaha karşı 06.00 sularında Yemen Türküsü ile uyuttuğunuz 9.5 aylık bebeğinizin ilk dişlerini bir “açık görüş” salonunda görebilseydiniz... İlk 8-10 adımını o “açık görüş salonu”nda attırabilseydiniz çocuğunuza...
Bunlar yine iyi, neden aranızda bir engel bulunduğunu kavrayamayan bebeğiniz, size dokunamadığı için camı yumruklayarak ağlamaya başlasaydı karşınızda ve susturamasaydınız... “İstanbul’a gidiyorum döneceğim” diyerek alnını öptüğünüz küçük kızınız 1000 gün sonra “Baba ne zaman döneceksin” diye soruyor olsaydı hâlâ ve siz cevapların bittiği yere hapsedilmiş olsaydınız o
anda...
Hem de böyle garip bir mahkemeden sonra:
Emniyet ve savcılıkta geçirdiğiniz 24 saatten sonra uykusuz ve bitkin halde çıkarıldığınız Nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesinin hakimi sorar:
“Bu kadar çok belge sizde ne arıyor?”
Kitaplarınızdan, gazetecilik mesleğinin gereklerinden bahsedersiniz uzun uzun...
Der ki, Hakim “Kendinizi çok iyi ifade ettiniz”. Sevinirsiniz. Sonra “yeni!” bir soru:
 “İyi de bu kadar belge sizde ne arıyor?”

***

Tam da anlattığım gibi başlasaydı sizi hayattan alıkoyan tutukluluk hali mesela...
Bir gün bile “günaydın”ını duymamaya tahammül edemediğiniz o “sevgili” sesin yerine, bin gün boyunca “sayııım” anonsunu koyabilir miydiniz?
Bin günü sabah 08.00’de “Sabah sayımı için düzen alınız” komutuyla selamlayabilir ve bin günü “akşam sayımı için düzen alarak” noktalayabilir miydiniz?
Bin gün boyunca, “kaloriferin üzerine koyduğunuz pet sişedeki suyla” yıkanabilir misiniz? (Yazsa, kaloriferin yerini, havalandırmaya sızan -tabii sızıyorsa- güneş alıyor bu arada)
Hayatınızın arka arkaya bin günü, saat 16.30’dan sonra “hava” almanız yasaklansa; boğulmamayı becerebilir
miydiniz?
Bin gün boyunca, hücreden ötesiyle yegane “direk iletişim kanalı”nız “20’ye 30 cm’lik bir mazgal” olsa!..
Koğuşta yalnız geçirdiğiniz birinci ayın sonunda, henüz kavuştuğunuz televizyon ekranında, Adalet Bakanı’nı “sadece altı gün yalnız kaldığınızı” söylerken “suç üstü” yakalasanız!..
Yan koğuşlardan gelen coşkulu sesler üzerine ne olduğunu sorduğunuz gardiyan “PKK tutukluları hep birlikte Nevruz’u kutluyorlar” dese... Bir onlara bir kendi halinize baksanız... Gardiyanın en yalın haliyle dile getirdiği şu gerçek tokat gibi patlasa suratınızda:
 “Abi sen PKK olsan mesele yok zaten. Ergenekonsun!”
Geceleri bir “ses”e hasret, sivrisineğin yolunu gözleseniz; “vızıldasa da dinlesem” diye!..
Siz bin gün semaver buharında yemek yapıp, leğende çamaşır yıkayabilir misiniz?
Üstelik “marulu amacı dışında kullanmak” gibi bir suçlama ile karşı karşıya kalma tehdidi altında? Bu suçu uyduranın pekala “çamaşır deterjanını, sıvı sabunu amacı dışında kullanmak”tan da ceza almanızı isteyebileceğini bildiğiniz halde üstelik!
Ben yapamam.
Bu yüzden, insanın ruh ve beden sağlığı için son derece tehlikeli olan bu şartların üstesinden gelen kimse “kahraman” dır benim gözümde.

***

Yukarıda yazdığım herşeyi ve çok daha fazlasını her gün yeniden yaşayan Mustafa Balbay bugün tutukluluğunun 1000. gününde. “Ceza” çekiyor olsaydı tamamdı da, yargılaması bittiğinde, beraat ederse “hiç uğruna” katlanmış olacak sindirmeye odaklı “silindir” model “hukuk”la ezilmeye.
Geçtiğimiz Mayıs ayında “Silivri Üçlemesi” ile birlikte yolladığı kısacık notta:
 “Bazen hatta sık sık onca işe nasıl yetişiyorsunuz diye şaşıyorum. Enerjinizin ve meslek heyecanınızın hiç bitmemesini dilerim” yazmıştı
bana.
“Adalet” çığlığınızın üzerine kapattıkları demir kapıları, hâlâ “kaleminizle” açmaya çalışıyorsunuz ya; asıl biz size şaşıyoruz Sayın Balbay...
Zulümhane’nin ilk sayfasında, Joseph Gobbels’ten yaptığınız alıntıya atıfla haykırmak istiyoruz:
Ey düzen,
 “Öylesine büyük bir yalan üret ki kimse karşı çıkamasın” bu zulme... Çünkü artık arkasına saklandığın “darbe” bile yetmiyor işkenceci yüzünü gizlemeye!

“Zulümhane günlüğü”nden...
Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay, tutuklu olarak geçirdiği 1000 günde tam üç kitap kaleme aldı. Lafın gelişi değil; Balbay üç kitabını da  “kalemle”  yazdı, cezaevi kantininden aldığı çabuk tükenir kalemlerle, satır satır: Zulümhane, Zulümname ve  Zulümdar!
“Tutuklu gazetecinin seyir defteri; zulümhane günlüğü”nden bir kaç bölüm seçtim;  “adaletin pençesi”  ile yüzleşmenize yardımcı olur belki...

“DEYYUS”TUR O...
“Sayfaları sallayıp haberleşme gözünden seslendi: “Mustafa Bey bu yazıda sorun var diyorlar.”
Şaşırdım. Düzenli mektup-yazı göndermeye başlayalı bir ay olmuştu. Rayına oturduğunu düşünmüştüm.
Yazı tamamen 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başına uzanan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un yargılanmasıyla ilgiliydi.  (...)
- Bu yazının neresinde sorun var?
“Mustafa Bey ben sizin televizyon konuşmalarınızı da izlerdim...”
- Eyvallah... Yazının diyorum...
“Siz kelimelerle çok oynuyorsunuz. Bazen biliyorsunuz, farklı anlamlar çıkarıyorsunuz. Bazen çok bilinen bir kelimeyi farklı bir anlam çağrıştıracak şekilde söylüyorsunuz...”
- Bu yazıda öyle bir şey yoktu...
“Dreyfus demişsiniz...”
- Evet, Dreyfus’un başına gelenlerle ilgili bir yazı.
“Dreyfus diye biri var yani...”
- Tabii var. Yazdığım gibi adamı gizli belge bulundurmuşsun, casusluk yapmışsın diye suçlamışlar. Sonunda beraat etmiş...
“Mustafa Bey siz Dreyfus demekle birilerine deyyus demek istemiş olmayasınız...”

KATİLE YAPILMAZ
“Levent Ersöz’ün bacağı sargı içinde. Sağ bacağının üst kısmı ile karın arasında “et yiyen bakteri” var. Bizim koğuşa gelene dek yedi kez ameliyat olmuş. Küçük tuvaletini sondayla yapıyor. Bunu kendisinin yapması olanaksız, yardımcı gerekiyor. Ayrıca boyun fıtığı ve kalp yetmezliği var.
Ertesi gün öğreden sonra Levent Paşa fenalaştı... Silivri Devlet Hastanesi’ne götürdüler. Ferit Hoca başta hepimizin tahmini şu oldu: “Artık geri gelmez.”
Saat 02.30 sıralarında demir kapı gecenin sessizliğinde büyük bir gürültüyle açıldı. Kapıdaki üç dört görevli, tekerlekli sandalyedeki Ersöz’ü koğuştan içeri iteklediler, “Bizim içeri girmemiz yasak, hastaneden geri gönderdiler” deyip gittiler. Levent Paşa’nın gözleri öfke ve çaresizlik içindeydi. (...) 40 kişinin katili olsa böyle bir muamele ile karşı karşıya bırakılmaması gerekir!

YAŞASIN KANSERMİŞ
“İşin pratiğini bilen gardiyanların görüşü şuydu: “Eğer amansız bir hastalık teşhisi konursa tahliye ederler. Aksi halde damar sertti, kalp ritmi bozuktu bunlara aldırmazlar...”
5 Haziran Cuma günü haber geldi: “Erol (Manisalı) Hoca’ya kanser teşhisi koymuşlar.”
Birden “yaşasııın” narası koptu ağzımdan...”

ATATÜRKÇÜ GARDİYAN
“Bir gün selamlaştığım gardiyanlardan biri mazgalı açtı, beni yanına çağırdı.(...) Yaklaştım “Selam” dedim. “Yaklaş” dedi. Biraz daha yaklaştım. Mazgal bel hizasında.  Eğildim, ”Hayrola“ dedim. “Biraz daha yaklaş” dedi. Burun buruna geldik.  Fısıldamaya başladı: “Sana bir şey söyleyeceğim, ben Atatürkçüyüm. Aramızda kalsın...”



BASINDAN SEÇMELER



Aymazlığın saltanatına isyan
999 gündür suçu yüzüne okunamamış bir adamın meslektaşı olarak; özgürce attığım her adımdan, çaldığım her kapıdan, yazdığım her yazıdan, yediğim her lokmadan, duyduğum her güzel kokudan, özlemekten, daralmaktan, sıkılmaktan... Utanıyorum...
Delilden suça gitmeyi bir yana bırakıp; uydurduğu suça delil üretmeye çalışan hukuk sisteminden mesela... Üç yılı aşkın bir süredir bir türlü bulunamayan... Ve hâlâ “karartılabileceği”nden kuşku duyulan o delillerden!
Mustafa’nın, Tuncay’ın ve diğer gazetecilerin içeriden yazmak zorunda kaldıkları o kitaplardan... O kitaplarda anlatılan  “zulümhaneler”den elbette...
Sürekli izlenen hücrelerden... Su depolamak için kullandıkları plastik şişelerden... Kendilerini salmamak adına düzenli olarak yaptıkları spordan... Hasret ve isyan kokan şiirlerden... Tatsız-tuzsuz hapishane yemeğine lezzet katma formüllerinden... Topraksız saksılarda yetiştirilen  “yeşil soğan çiçekleri” nden... Asla söndürülmeyen beyaz ışıklardan... Gardiyanların bitmek tükenmek bilmeyen yoklamalarından... (...) Elle yıkanan çoraplardan, çamaşırlardan, steril ortam yaratma çabalarından... Beyaz duvarlardan, demir parmaklıklı ve tel örgülü camlardan... O tel örgülerden görünen “havalandırma”dan...
Dışarıdan gelen hastalık haberlerinden; nefret ediyorum!

***

999 gündür suçu yüzüne okunamamış bir adamın meslektaşı olarak; özgürce attığım her adımdan, çaldığım her kapıdan, yazdığım her yazıdan, yediğim her lokmadan, duyduğum her güzel kokudan, özlemekten, daralmaktan, sıkılmaktan... Utanıyorum!
Küçük bir çocuk görmeye hele... Asla dayanamıyorum! Mustafa’nın avuç kadarken bıraktığı yavrusu geliyor aklıma!
Onun hapishane kapılarında babasını görmek için bekleyişi geliyor...
Bir de yaşlılara tabii... Görünce kaçmak geliyor içimden! Mustafa’nın  “Artık çok özledim” diye kıvranan annesini, gözyaşlarını içine akıtan babasını düşünmeye bile tahammül edemiyorum.
Bir de karısının, yıllardır onurla verdiği mücadele gelince aklıma... Çıldırıyorum! Bu yüzden... Kadınlara da bakamıyorum!

***

Sinir oluyorum!
Aydın aymazlığına...
Tilki kurnazlığına...
Kalleş bağnazlığına...
İsyan ediyorum!
Bin bir gece masallarına döndü bu iş!
Sadece Mustafa’nın hayatından çalınan günlerin sayısını göstermiyor bu rakamlar... Duyarsızlığın, umursamazlığın ve  “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” cılığın dört haneli saltanat günlerine ulaştığını da simgeliyor! Gazeteciliğimden utanıyorum bu yüzden... İnsanlığımdan utanıyorum... Ve ben bu yazıyı yazmaktan korkunç sıkılıyorum aslında...
Bu yazıya neden ve konu olan her şeyden utanıyorum!
Mustafa Mutlu / Vatan



AHİM’in keseceği faturayı da halka ödetecekler
Deniz Feneri sanıkları  “tutukluluk cezaya dönüştü”  gerekçesiyle 100 günde tahliye edilmişti... Balbay’ın 1000 gün yatması yeterli ceza sayılmıyor...
CHP yemin boykotunu bitirip Meclis’e dönerken AKP ile sözde Balbay’ın tahliye edilmesi için mutabakat sağlamıştı. Hani nerede?
Geçenlerde 4 parti şikecilere verilen hapis cezasının indirilmesi için ortak tasarı hazırladılar. CHP şikecilerin cezalarını indirirken tutukluluk sürelerinin azaltılmasını gündeme getirmedi. Oysa BDP ve MHP’yi de yanına alarak AKP’yi sıkıştırabilirdi.
Kıdemli siyasetçi Hüsamettin Cindoruk, Radikal’de Ezgi Başaran’a özel yetkili mahkemelerle ilgili şöyle diyor:
 “- AİHM’den Fransız hukukçular gelip bana bu konuyu danıştı. Kendi sefaretleri aracılığıyla beni bulmuşlar. Yarın öbür gün AİHM bizi öyle ağır cezalara çarptıracak ki...”
İyi de AİHM cezaları acaba iktidarın umurunda mı? Para ceplerinden çıkmıyor ki... Yine halka ödetiliyor... 
Melih Aşık / Milliyet



Siyasi iktidar tutuklamayla cezalandırıyor
Hani tutuklamalarla ilgili dillere pelesenk olan cümleler var ya...
-  Mesela “tutukluluk istisnadır” şeklinde...
-  Mesela  “tutukluluk cezaya dönüşmemeli” şeklinde...
-  Mesela  “biz de tutukluluğa karşıyız” şeklinde...
Ben artık bu türden cümlelerin hiçbir anlamı kalmadığına inanıyorum. Geldiğim nokta şurasıdır:
Siyasi iktidar, “tutuklama”  yoluyla resmen ve alenen “cezalandırma” yoluna gitmektedir.
 “Bin gün” dedim de aklıma geldi. Sahi Başbakan Tayyip Erdoğan ne kadar hapis yatmıştı?
Ahmet Hakan / Hürriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget