Haziran 2011
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Salı, Haziran 28, 2011
Galatasaray'da teknik direktör Fatih Terim ve yeni transfer olan futbolcular, 1 Temmuz Cuma günü sözleşme imzalayacak. Galatasaray Kulübü'nden yapılan açıklamada, teknik direktör Fatih Terim ile birlikte yeni transferlerin katılacağı imza töreninin 1 Temmuz Cuma günü saat 15.00'de Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena'da gerçekleştirileceği bildirildi.
Sarı-kırmızılı takım, yeni sezon öncesi teknik direktörlüğe Fatih Terim'i getirirken, Elmander, Ujfalusi, Okan Derici, Selçuk İnan ve Ceyhun Gülselam'ı kadrosuna dahil etmişti.

Salı, Haziran 28, 2011 ,
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Hikmet Usta, ikinci Ergenekon davası kapsamında, Prof. Dr. Mehmet Haberal ile gazeteci-yazar Mustafa Balbay'ın, tahliye istemlerinin reddine ilişkin karara yaptıkları itirazların reddini istedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yarın ya da diğer gün bir kanun teklifi vereceklerini bildirdi. Haberal ve Balbay'ın avukatlarının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına yaptıkları itirazlar, üst mahkeme olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesinin ardından, görüşünün alınması amacıyla bu mahkemede görev yapan özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hikmet Usta'ya ulaştırıldı.
Dilekçeleri inceleyen Usta, itirazların reddini talep etti. Savcı Usta'nın red talebini, Anayasa'nın 14 ve 83. maddelerine dayandırdığı öğrenildi.
"Ret kararımız yerindedir"
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay ve Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın tahliye talebinin reddi konusunda verdiği kararda direndi. 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Balbay ve Haberal hakkındaki karar düzeltme talebini reddederek, dosyayı itirazı inceleyecek olan 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne "Ret kararımız yerindedir" görüşüyle gönderdi.

Ergenekon davası sanıkları Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay ve Prof. Dr.Mehmet Haberal  milletvekili seçildikten sonra avukatları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurarak, tahliye talebinde bulunmuştu. Ancak mahkeme, oy çokluğuyla tahliye talebini reddetti. Kararın düzeltilmemesi halinde dosyanın bir üst mahkeme olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesini talep eden avukatlar, tahliye talebinin reddedilmesine ilişkin karara itiraz ederek, karar düzeltme istedi.
Bu talebi değerlendiren mahkeme, "tahliye talebinin reddi kararımız yerindedir" diyerek, önceki kararında direndi. Karar düzeltme talebini reddeden mahkeme, dosyayı bir üst mahkeme olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi.

Haberal'ın avukatlarından reddi hakim

İkinci Ergenekon davası tutuklu sanığı Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın avukatları, tahliye taleplerinin reddine ilişkin itirazı inceleyecek olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde görevli 3 hakim için ''reddi hakim'' talebinde bulundu.
Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesine gelen Haberal'ın avukatı Yasemin Antakyalı, tahliye taleplerinin reddine ilişkin itirazı inceleyecek olan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde görevli 3 hakim için ''reddi hakim'' taleplerine ilişkin dilekçeyi mahkemeye sundu.
Dilekçede, Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın mahkemede görevli 3 hakim aleyhine tazminat davası açarak kazandığı, dolayısıyla bu hakimler ile Haberal arasında husumet bulunduğunun anlatıldığı öğrenildi.
3 hakimin görevden çekilmemesi halinde, ''reddi hakim'' taleplerinin bir üst mahkemeye gönderilmesi istenen dilekçede, üst mahkeme olarak talepleri değerlendirecek olan İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi heyetini oluşturacak hakimlerin de tazminat davası açmadıkları hakimlerden seçilmesinin istendiği bildirildi.
Kemal Kılıçdaroğlu: Kanun teklifi vereceğiz
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yarın ya da diğer gün bir kanun teklifi vereceklerini bildirdi.
Kılıçdaroğlu, TBMM kulisinde gazetecilerin CHP'nin tutuklu milletvekilleri nedeniyle yemin etmemesiyle ilgili sorularını yanıtladı.
''Beklentiniz nedir? Ne yapmalılar?'' sorusunu Kılıçdaroğlu, ''Ne yapmalılar değil, ne yapıyorlar, onlara soru sormak lazım'' diye yanıtladı.
Beklentilerinin ve bir tekliflerinin olup olmayacağına ilişkin bir soruya Kılıçdaroğlu, ''Tabii yarın veya öbür gün kanun teklifini vereceğiz'' karşılığını verdi.
Kılıçdaroğlu, kanun teklifini CHP'nin andiçen tek milletvekili olan İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi'nin vereceğini belirtti.

Alan'ın talebine de ret
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Celal Kara, ''Emekli Korgeneral Engin Alan'ın tahliye talebinin reddine'' ilişkin yapılan itirazın reddini talep etti.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, ''Balyoz Planı'' davasının tutuklu sanığı emekli Korgeneral Engin Alan'ın tahliye isteminin reddine ilişkin itiraz başvurusunu da  üst mahkemeye göndermişti.
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, Alan'ın avukatlarının, müvekkilin tutukluluk halinin devamına ilişkin kararın düzeltilmesi, aksi halde tahliye talebinin reddine ilişkin yaptıkları itirazın değerlendirilmesi için dilekçelerinin üst mahkemeye gönderilmesi konusundaki başvurusunu inceledi.
Alan'ın kararın düzeltilmesi yönündeki talebi reddeden mahkeme heyeti, tahliye talebinin reddine ilişkin yapılan itirazı incelenmek üzere üst mahkeme olan İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi.

CHP TBMM grup toplantısı sona erdi. CHP'nin tavrına ilişkin verilen karar CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından açıklandı: Yemin etmeyeceğiz...
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında yapılan MYK toplantısı yaklaşık 2 saat sürdü. Toplantıda Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay'ın tahliye taleplerinin reddedilmesine verilecek tepki belirlendi. Toplantının ardından herhangi bir açıklama yapılmazken, MYK üyeleri CHP Grup toplantısına katılmak üzere TBMM'ye geçti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında yapılan toplantı 13.30'da tamamlandı.


"Af talebimiz yok"
CHP'nin kararını Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu açıkladı... İşte Kılıçdaroğlu'nun açıklamaları:

- MYK ve Meclis Grubu'muz, demokrasi ve insan hakları konusundaki kararlılığını bir kez daha ortaya koymuştur. Partimiz nasıl ki 2002 yılında milletvekili olamayacağı yasal olarak ortadayken bu durumu tersine çeviren bir karara yardım ederken haklarında kesinleşmiş hapis kararı bulunmayan arkadaşlarımızın da parlamentoda olmasını istiyoruz.
- CHP olarak biz hiç bir arkadaşımız için ek bir ayrıcalık istemiyoruz. Yargılanmasınlar da demiyoruz, af talebimiz de yok.
- Mahkum olmamış, seçilme engeli bulunmayan YSK'dan seçimden vekil olabilirler denilmiş ve mazbatalarını almış bütün arkadaşlarımızın yemin etme haklarının gasp edilmesine karşı çıkıyoruz.
- Önüne geleni tutuklayan yargı anlayışına hayır diyoruz. Demokrasiye olan inancımız gereği olarak, başka aday bulamadınız mı diyenlere soruyoruz? Hangi Erdoğan konuşuyor: Milli iradeye karşı çıkan Erdoğan mı milli iradeye sahip çıkan Erdoğan mı konuşuyor?

- Hiç kuşku yok ki Başbakanlığı'nı Adalet Bakanlığı'nın yaptığı dağıttığı adalet adalet değildir.

- Halkın seçtiği milletvekillerinin yemin etmesine izin vermeyen anti demokratik unsurların parçası olmayacağız. Arkadaşlarımız yemin etmeyene kadar biz CHP'li diğer vekiller de yemin etmeyeceğiz.

- Buradan herkesi bir daha sorumlu davranmaya davet ediyoruz. Grubumuzun bu anlamlı ve onurlu kararını sizlere sunuyor saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Kılıçdaroğlu'nun açıklaması sık sık CHP'li vekiller tarafından alkışlarla desteklendi. CHP'nin son kararı olan 'yemin etmeyeceğiz' ortak tavrı da ayakta alkışlandı.

Sadece Oktay Ekşi yemin edecek
CHP'den yemin edecek tek milletvekili en yaşlı üye sıfatıyla Meclis'i açacak Oktay Ekşi olacak.

Çiçek, Kılıçdaroğlu'ndan randevu istedi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Genel Kurul Salonu'na girerken sorularını yanıtladı. "Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile bir görüşmeniz mi olacak" sorusuna CHP Genel Başkanı, "Evet, randevu istedi. Yarın saat 11.00'de Meclis'te görüşeceğim" dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP'den milletvekili seçilen ve Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerinin reddedilmesine tepki göstererek "Demokrasiye, özgürlüğe ve halkın iradesine indirilen bu darbenin karşısında asla sessiz kalmayacağız. Parlamento zemininde sonuç alıncaya kadar mücadelemizi kararlılıkla ve azimle sürdüreceğiz" dedi.
Balbay ve Haberal'ın tahliye taleplerinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesi üzerine CHP Merkez Yönetim Kurulu, (MYK) parti genel merkezinde olağanüstü toplandı. Toplantıya Ankara dışında olan CHP'nin hukukçu Genel Başkan Yardımcıları Süheyl Batum ve Sezgin Tanrıkulu ile Sena Kaleli katılamazken CHP'nin yeni seçilen hukukçu milletvekilleri İlhan Cihaner, Rıza Türmen ve Emine Ülker Tarhan ile Atilla Kart toplantıya katılarak MYK üyelerine bilgi verdi. Yaklaşık 3 saat süren toplantının ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir basın toplantısı düzenledi. Kılıçdaroğlu'nun açıklaması sırasında toplantıya katılan MYK üyeleri de kürsüde hazır bulundu.

"3 yıldır delilleri toplamak için CHP mi görevliydi?"

Demokrasilerde halkın iradesinin çok önemli olduğunu, halkın iradesini de Meclis'in temsil ettiğini belirten Kılıçdaroğlu, milletvekillerinin hangi koşullarda Meclis'e seçileceklerinin açık olduğunu, adayların milletvekili olmalarında sakınca bulunmadığına dair belgenin Yüksek Seçim Kurulu'na (YSK) teslim edildiğini ve YSK'nin de "Milletvekili seçilmelerinde sakınca yoktur" şeklinde görüş bildirdiğini anlattı. Milletvekillerinin seçilmelerinin ardından milletvekili seçilenlerin Resmi Gazete'de yayımlandığını ve bunun ardından milletvekillerinin Meclis'te yemin ettiklerini kaydeden Kılıçdaroğlu, "İki arkadaşımızın kesinlikle hiçbir mahkumiyetleri yok. Milletvekili seçilmelerinde hiçbir engel yok. Resmi Gazete'de yayımlanmış, TBMM'ye bildirilmiş, bildiren organ YSK, o da bir üst yargı organı, onun üstünde itiraz edecek başka makam da yok" dedi.
Mahkemenin Balbay ve Haberal'ı "Deliller toplanamadı, o nedenle serbest kalamazlar" kararı verdiğini ifade eden Kılıçdaroğlu, "3 yıldır delilleri toplamak için CHP mi görevliydi? Hangi ülkede, hangi demokrasinin, evrensel hukuk kurallarının geçerli olduğu ülkede 3 yıldır insanları içeri atacaksınız, 'Efendim deliller toplanamadı.' 20 yıl olsa 20 yıl da mı içeride kalacaklar?" diye sordu.

"Karar halkın iradesine darbedir, sükunetle itirazı bekleyeceğiz"

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün TBMM'nin açılış konuşmasında tutukluluk sürelerinin uzamasının kendisini de rahatsız ettiğini söylediğini anımsatan Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu arkadaşlarımız hiçbir zaman dokunulmazlık istemiyorlar, bizi yargılayın demiyorlar. Hiç kimse dokunulmazlıkların arkasına saklanmıyor. Eğer siz bunların gelip yemin etmelerine, milletvekili olarak parlamentoya gelmelerine engel koyarsanız siz, halkın iradesini yok sayarsınız. Hani halk en büyük güçtü? Bunları başka bir ülkenin halkı mı seçti? Bizim ülkemizin halkı seçti. Halkın iradesine saygı gösterecekseniz, bu yargı kararı, halkın iradesine vurulan bir darbedir, bunun bilinmesi lazım. Biz sükunetle itiraz sonucunu bekleyeceğiz. Ve umuyoruz ki evrensel hukuk galip gelir. Bu ülkede yargıçlar da vardır diyebileceğimiz bir ortam tesis eder. Halkın iradesine saygı duymayan, yargı aracılığıyla ben politikayı nasıl dizayn ederim diye yola çıkanların ayıplandığı bir karar ortaya çıkmış olur. Arzumuz bu. Hukuk, demokrasi egemen olsun bu ülkede. Yasama organının ne demek olduğu bilinsin bu ülkede."


"Bu ülkede demokrasi bu kadar ucuzlamadı, kimse kusura bakmasın"

Kılıçdaroğlu, Balbay ve Haberal'ın tahliye taleplerinin evrensel hukuk ve halkın iradesi hiçe sayılarak reddedildiğini dile getirerek "Bu ülkede demokrasi bu kadar ucuzlamadı, kimse kusura bakmasın" dedi.
Seçim sürecinde "demokrasi" söylemini ön planda tuttuklarını ve bir "Demokrasi Raporu" açıkladıklarını kaydeden Kılıçdaroğlu, "Hukukun üstünlüğünü bir tarafa bırakıp birilerinin üstünlüğünü sağlamak için yargı kararını alacaksınız, o yargı kararı karşısında sessiz duracaksınız, olmaz. Hukukun üstünlüğü herkes için geçerli olmak zorundadır. Evrensel bir kuraldır. Bu kurala herkesin uyması lazım. Özellikle de bunu en iyi bilmesi gereken yargıçların uyması lazım" diye konuştu.
"Bu kararla demokrasi yara almıştır" diyen Kılıçdaroğlu, görevlerinin demokrasiyi derinleştirmek ve halkın iradesine saygı duyulan bir düzeni getirmek olduğunu belirterek "Birilerinin iradesini, 3 kişinin, 2 kişinin iradesini kalkıp halkın iradesi üzerine tesis etmek demokrasi değildir. Demokrasiye, özgürlüğe ve halkın iradesine indirilen bu darbenin karşısında asla sessiz kalmayacağız. Parlamento zemininde sonuç alıncaya kadar mücadelemizi kararlılıkla ve azimle sürdüreceğiz. Herkes bunu çok iyi bilsin. Yargı, demokrasiyi güçlendirmek için vardır, demokrasiyi askıya almak için yargı yoktur" diye konuştu.

"Herkes bu karara tepki göstermeli"

Siyasi otoritenin beklentileri doğrultusunda verilen karar karşısında CHP olarak sessiz kalmayacaklarını vurgulayan Kılıçdaroğlu, "Kararlılıkla haklarımızı sonuna kadar savunacağız. 2 arkadaşımız parlamentoya gelecek, özgür iradeleriyle yeminlerini içecekler ve milletvekili olarak görevlerini yapacaklar. Onlar, Türkiye'nin milletvekilidir. Onların hapiste tutulmaları, hiçbir demokrasinin kabul etmeyeceği bir sistemi Türkiye'ye getirmek demektir" dedi.
Cumhurbaşkanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) dahil herkesin bu karara tepki göstermek zorunda olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, "Demokrasi, hukuk hepimiz için vardır. Birileri için demokrasi, hukuk olmaz. Kararlılıkla sonuna kadar düşüncelerimizi savunacağız, arkadaşlarımız parlamentoya gelecek ve milletvekili olarak özgürce iradelerini yerine getirecekler" diye konuştu.
Kılıçdaroğlu, açıklamasının ardından soru kabul etmedi.

Sevgili okurlarım size bu satırları lütfen inanın en samimi duygularımla içten yazıyorum.
Buna sizlerle dertleşmek de denilebilinir..
Düşünüyorum da bunca yıl yapılan haksızlıklara, yenilgilere karşın şikâyetlerimi sadece partim içinde dile getirmiştim. Ha, bir de bunları önceki genel başkanım Sn. Baykal’a mektupla bildirmiştim.
Partinin içinde bir şeylerin değişmesi lazımdı. Bunu istemek, çalışan emekçi partililerden birisi olarak en tabi hakkımdı.
Kolay değil, yıllarımı vermiştim partim için.
Yıllardır örgüt toplantılarımız yapılmıyor, örgütün sıkıntıları dile getirilemiyordu. Delegeler yukarının belirlemesi ile seçiliyorlardı.
Canla başla çalışan insanların önleri kesiliyor ve hep tepeden inme birileri delege oluyorlar ya da belirli yönetimlere getiriliyorlardı.
Kurultay delegelerine baktığımızda aynı insanlar ve onların yakınlarını görüyordunuz.
Parti içinde emek veren en çok kadınlar olmasına rağmen kurultay veya kongre salonlarına baktığınızda parmakla sayılacak azınlıkta oluyorlardı. Ben ve benim gibi yıllarını partiye adamış birçok emekçi kadın yok sayılıyordu.
Dile kolay, yıllardır her kademede nefer gibi çalışmışım ama kurultay delegesi olmayı bir yana bırakın, mahallemden bile sayılı delege çıkabilmişimdir.
Neden delege çıkamıyorduk. Çünkü yukarıdan belirlenen delege ağaları yukarının isteğine göre delegeleri belirliyorlardı. Yalanlayan varsa çıksın karşıma.
İşte tüm bunlara, yıllardır iktidar olmamamıza rağmen, partimizi gönülden seven emekçiler olarak dışarıda sessiz kaldık hep. Partimizin kurumsal kimliğini zedeleyecek en ufak bir konuşma yapmamışız ve devamlı önceki genel başkanımızı desteklemişizdir. Ona destek olmak partimizi iktidara taşımanın en güzel yoluydu elbette.
Benim aldığım aile terbiyesi yanı sıra bu bir siyasi erdemdir.
Hiçbir zaman dönek olmadım ve kimsenin eteğine de tutunmadım. Genel Başkanım Baykal’ı çok seviyordum. Parti içi hataları da yürekli olarak ona yazıyordum.
Yıllarım böyle geçti ama partide bir şey değişmedi.
Sn.Baykal’ın çok iyi bir devlet adamı, siyasetçi olması yetmiyordu artık.
Akademisyen çıkışlı konuşmaları her ne kadar ders niteliğinde olsa da ortalama eğitim seviyesi düşük olan Türkiye toplumuyla ve popülist sağ siyasetçiler yanında zayıf kalıyordu.
Ankara’dan dışarı çıkılmıyor, güneydoğu ve Anadolu ihmal ediliyor sadece büyük kentlere gidiliyordu. Halkta şu düşünce oluşmuştu.
CHP iktidar olmak istemiyor.
CHP de hep aynı adamları görmekten bıktık.
Baykal ve yönetimi az olsun benim olsun hesabı güdüyor.
Baykal varken bu CHP ye oy vermem.
Bu sözler karşısında bizler, bilhassa emekçiler aslanlar gibi partimizi müdafaa ediyor söz söyletmemeye çalışıyorduk
***
Gelelim sevgili eski genel başkanıma;
14 Ekim 1973′ten bu yana 15, 16, 18, 19, 20, 22 ve bu dönemle birlikte 7 dönemdir milletvekili seçilmişti. 38 yıldır Antalya CHP milletvekili olarak siyasetin içinde olan ve son 11 yıldır CHP genel başkanı olarak görev yapmıştı ama partiyi bir türlü iktidara taşıyamamıştı. Sn. Deniz Baykal bir komplo sonucu parti liderliğinden istifa etmek zorunda kalmıştı.
Hatasıyla, sevabı, günahı ile onu çok sevdim ve sevdik. Ama olmadı işte.
Bunları uzatmak istemiyorum.
***
Sn. Baykal’ın en güzel yaptığı şeylerden teki örgütün içinden yetişmiş olan Gürsel Tekin’i İst. İl. Başkanı yapmış olmasıdır.
Biraz dağılmış, küskün olmuş örgütü bir araya toplamakla Tekin işe başlamıştı. Buna ben de örgüt içinde olan diğer arkadaşlarım gibi sevinmiş, “ Oh ya, nihayet”demiştim.
Gürsel Tekin’in bu yükselişi bazıları tarafından maalesef hazmedilememişti. Oysaki ben ve benim gibi düşünenler içimizden arkadaşlarımızın hak ettiklere yere yükselmesinden gurur duyduk daima.
Bizim gibi düşünmeyenlerin, çıkarcıların ona karşı kıskançlığı halen devam etmektedir.
Gürsel Tekin duygusal bir adamdır.
Eski genel başkanımın istifası sırasında bir TV de idi. İçten ve samimi olarak o an gözyaşlarını tutamamış milyonlar önünde ağlamıştı. Bu bile abartılarak sahte gözyaşları denilmişti birileri tarafından.
Hâlbuki o sırada bizler de ilçede televizyon kanallarına kitlenmiş ağlıyor, ağlıyorduk.
Bir müddet isyan ettik, inanmadık ve sanki yara aldık. İçimiz yanıyordu.
Bir kalemde onca yıllık genel başkanımızı silip atmak kimseden beklenemez değil mi?
Sonrası malum hepimiz biliyoruz.
***
Şimdi gelelim dünden bu güne.
Baykal döneminde
GENEL SEÇİM
Seçim tarihi / CHP’nin oy oranı
24 Aralık 1995 / Yüzde 10.71
18 Nisan 1999 / Yüzde 8.71
3 Kasım 2002 / Yüzde 19.39
22 Temmuz 2007 / Yüzde 20.9
YEREL SEÇİM
Seçim tarihi / CHP’nin oy oranı
27 Mart 1994 / Yüzde 4.61
18 Nisan 1999 / Yüzde 11.8
28 Mart 2004 / Yüzde 18.23
CHP, 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde yüzde 20.9’a ulaşınca, Genel başkanımız Baykal, bu oranı “başarı” diye kaydetmede bir beis görmemişti. Yani yanlış hatırlamıyorsam 7 kez seçim kaybetmiştik.
Şimdi nasıl oluyor da %26 yı başarısızlık olarak dillerine dolayabiliyorlar hayret. Hayret ki hayret!
****
O malum açıklama günü gelmeden, her şeye rağmen umutluyduk ve çalışıyorduk. O sıralar ben CHP Kadıköy Kadın Kolu başkanıydım.
Kaset olayını işittiğimizde ben ve arkadaşlarım kapı, kapı gezerek CHP yi anlatıyorduk.
Şok olmuştuk ve inanmak istememiştik, inanmıyorduk. Gözyaşlarımız ile çalışmamızı kesmiş ve evlerimize dönmüştük.
***
Sonrası malum. Sn. Önder Sav kendi içinden neler geçirdiğini bilemeyiz tabi, Baykal’ın tekrar göreve dönmesi ihtimali karşısında alel acele Sn. Kılıçdaroğlu’nun genel Başkan olması için çalışmıştı. Yıllardır ikinci adam olarak görülse de aslında birinci adamın kendisi olduğunu böylece dosta düşmana karşı ispatlamıştı. Kaset olayında 50 senelik arkadaşının yanında duracağına ona ihanet etmişti. Bana göre böyleydi bu.
Gürsel Tekin’e karşı olumsuz düşünceleri ta Baykal zamanında başlamıştı. Onun ileride (ne kadar ileride bilinmez, çünkü 40 yıldır nerdeyse partideki konumunu koruyordu.)kendisine rakip olacağı düşüncesi veya ona biat etmeyeceği hususunda çelişkileri vardı.
İşte o gün bugündür çeşitli entrikalar ile Gürsel Tekin’i düşürmek için kendisi ve ona biat eden arkadaşları uğraşmaktadırlar.
Bence işin altında birçok yazarın da yazdığı gibi esas düşürmek istediği Kılıçdaroğlu’dur.
Bunun içinde gözden çıkarttığı yakın arkadaşı Sn. Baykal ile işbirliği içine girmiştir.
Partide yine tek adam saltanatını sürdürebilmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.
Bunu anlayabilirim ama önceki genel başkanım Sn. Baykal’ı onunla iş birliği içerisine gir mesini bir türlü kafam basmıyor.
Eksen kayması, başarılı olamadık sözleriyle aslında CHP ye zarar verdiklerinin farkında değiller mi?
Bir zamanlar Yeni Sol, Anadolu Solu söylemleri bu partide söylendi ama netice çıkmadı.
Ben varsam CHP olmalı, yoksam batmalı düşüncesi oluşuyor halkın kafasında. Bu da onlar gibi büyüklere hiç yakışmıyor.
Netice olarak bürokrasiden gelen Kılıçdaroğlu’nu ve örgütün içinden gelen Gürsel Tekin’i halk sevmiştir.
Örgütü en iyi bilen, tanıyan Gürsel Tekin’i yok etmeye kalmak bence tekrar ediyorum Sn. Kılıçdaroğlu’na darbe yapmaktan farksızdır.
Cumhuriyet Halk Partisi yıllardır dışa kapalı kapılarını nihayet açmış ve halkı temsil eden her kesimden temsilci gibi insan partiye alınmıştır.
Ha bunda yanlışlıklar olmamış mıdır diyeceksiniz? Elbette olmuştur. Yeni yüzler olmalıydı ama çoğunluğu örgütten olmalıydı. Örgütü tanımayan, siyasette tam pişmemiş kişilerle siyaset zor olur. CHP bir atılım yapmıştır, aslında doğrudur ama umuyorum ki bundan böyle örgüte daha çok eğilecek, partiyi daha büyütecektir.
Son olarak bu kadar partiye zarar verenler karşısında partimin artık suçlu gibi susmamasını gereken cevabı vermesini kamuyu aydınlatmasını bekliyorum.Memleket batıyor,bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıyayız neredeyse, halen kasap et koyun can derdinde.
Sevgilerimle.
Not: Tunceli’de PKK’lı teröristlerin mayınlı saldırısında polis memurları Hakan Yavuz ile Gökhan Büyükarslan’ın şehit edilmesiyle ilgili sert konuşan İçişleri Bakanı Osman Güneş, “böyle eylemsizlik olur mu? Bunun adı eylemsizlik olur mu? Bunun adı resmen savaş ilanıdır. Bunun adı resmen edepsizliktir, hainliktir” demiş.
Sayın bakan aklınız yeni mi geldi başınıza? Tüm bunlara çanak tutan sizler değil misiniz?
Şehitlerimize Allahtan rahmet, acılı ailelerine başsağlığı ve sabırlar dilerim.

Avrupa'da, çoğu Almanya'da olmak üzere 39 kişinin ölümüne yol açan Enterohemorajik Escherichia Coli (EHEC) bakterisinin, genetik özelliklerinden dolayı tehlikeli hale geldiği bildirildi.
Almanya'nın Münster Üniversitesinde bakterinin DNA'sı üzerinde araştırma yapan profesör Helge Karch'ın yönettiği ekibin araştırmalarını aktaran İngiliz "Lancet" dergisi yayımladığı makalede, genetik özelliklerinin E.coli bakterisini tehlikeli hale getirdiğini, bakterinin bağırsak çeperine yapıştığını belirtti.

Araştırmada, EHEC'in bir bağırsak bakterisi olduğunu, insanlarda kalın bağırsak iltihabına yol açıp, dizanteriye benzeyen, kendini yüksek ateş, karında ağrılar, kanlı ishal ve bazen kusma ile gösteren bir hastalık meydana getirdiğini ifade etti.

Araştırma ayrıca, genetik özeliklerinin EHEC'i geniş bir antibiyotik yelpazesine karşı dirençli kıldığını belirtiyor.

Bakterinin toksin salgıladığını ifade eden araştırma, toksinin kana karışarak kırmızı hücrelerde yıkıma neden olduğunu ve kan yıkım ürünlerini böbreklerden atığını vurguluyor.

Bir- iki seçim değerlendirmesi daha gelecek, ama bu iktidar döneminin en sıcak konusunu, Kürt Soruun ve Suriye’ye, araya sokuşturalım..
Dönenim en sıcak konusu, Kürtlerle Türkler arasında büyüyen bir çatışma olur mu olmaz mı.. Kürt siyaseti, istekleri doğrultusunda siyaseti iyice sıcaklaştıracak bir politika izlemeye kararlı gözüküyor.. İktidar, Kürt isteklerine Anayasal çerçevede ne kadar yanıt vermeye hazır? CHP ne yapacak (*)?
Kürt Meselesi hangi dış ve iç siyasal kulvarda seyredecek.. Önümüzdeki 4 yıl içinde, AKP’nin ve Kürtlerin, gelişmelere göre, olası senaryoları nedir? CHP’nin senaryoları var mı?
Bu ve benzeri sorular, Türkiye yurdu açısından hem dört yıl sonraki seçimlerde iktidar savaşı açısından önemli.. Bu, partilerin iktidar oyunudur da!
Önceki gün Adana’da İlhan Selçuk anısına yapılar toplantıdan sonra, Adana ve Mersin’den bir grup Cumhuriyet okuru ile kahve sohbeti yaptık...
Anlatılanlar, Türklerle Kürtler arasındaki gerilimin son derece yüksek olduğunu gösteriyordu.. Biraz dehşet vericiydi de benim için.. Özellikle köy bölgelerinde, olası bir çatışmada savunma amaçlı olarak, önemli ölçüde silahlanmanın söz konusu olduğu söyleniyordu!
***
Şüphesiz, bu sorun, Ortadoğu’daki gelişmelerle de yakından ilişkili..
Arap ülkelerinde yeni bir döneme girilince, AKP’nin Arap ülkelerine (Ortadoğu’ya) açılım politikası ve bu bağlamda Komşularla Sıfır Sorun politikası bitti!
AKP, Ortadoğu’da kendine bağımsız bir politik alan yaratıyordu. Türkiye ile komşuları arasında sorunları çözmü politikasını önemsedim.. En büyük kazanım burada Suriye ile gelişmelerdi!
Arap ülkelerindeki başkaldırı ve özellikle Suriye’deki gelişmelerle, iktidar kendi “özerk politika” alan ve araçlarını yitirdi..
Çünkü ABD, daha büyük bir güç olarak, bölgeye ağırlığını koydu! Artık, Suriye ve Ortadoğu politikalarını ve bölgede gelişmeleri ABD belirliyor... Dolayısıyla, AKP’nin oyun alanını bozdu ve gaspetti!
Bunun da ötesinde, ABD, AKP’yi kendi politikalarının uygulayıcılığına doğru itiyor! AKP/ iktidarın da buna hızlı bir uyum sağladığı görülüyor!
Libya’da bunu gördük... RTE, NATO’nun orada ne işi var, derken, üç gün içinde NATO’nun Libyaya askeri müdahalesinin destekleyicisi ve pasif de olsa katılımcısı olarak kendini buldu! (Dünya lideri RTE!)
Benzer gelişmeyi Suriye’de yaşıyoruz. Hükümetlerin ortak toplantısından, iktidar bugün Suriye’de ABD isteklerini destekleme pozisyonuna geçti.. Demek ki büyük güç hareketlendiği zaman, ona ancak hizmet edeceklerdir!
Suriye ile dayanışma sıfırdır. Sadece, ABD’nin isteklerini oraya bildiriyorlar!
ABD Suriye’de kendine bağlı güçleri harekete geçirmiştir!
İlginçtir ki, Türkiye’de iktidar ve ABD yanlısı islami veya batılı kalemler ve medya da harekete geçti!
Suriye’nin büyük çoğunluğunun Şam’ın arkasında olup olmadığı önemli değildir! Önemli olan, askeri müdahaleye zemin yaratacak bir ortamın belirmesidir!
Suriye’de bir parçalanma bile olabilir!
Konumuz çerçevesinde, ülkemizde Kürt Meselesi, öncelikle Suriye’deki gelişmeler karşısında, nasıl bir yeni ve acil özellik kazanır?
***
Türkiye: Türklerle Kürtler arasında, tabii halklar arasında, çatışma çıkar mı? Çıkarsa bu Türkiye çapında yayılır mı?
Bu görüntü, Suriye ve Libya’ya benzer durumların Türkiye’de de yaratılması, yaratılmak istenmesi anlamına gelir mi?
Türk Ordusu’nu biçimlendirme operasyonları YAŞ kararlarında hangi noktalarda gerçekleştirilecek? ABD ve Cemaatin istekleri Ordu konusunda, neleri kapsıyor?
Adalet mekanizması iktidarın tam bir sopası konumuna dönüşmüştür..
Ordu’ya biçtikleri görev ve hizmetler nelerdir?
--
(*) CHP Kürt bölgesinden oy alamadı. Alabilir mi? Beklenti(m) o yöndeydi! Ama AKP’nin iktidarda olma mekanizması çalıştı.. Kürt oylarının aktif kürt milliyetçiliği bağlamında siyasi sahibi BDP. Diğer oyları da AKP alıyor, iktidarda oldukça da alacak. Çünkü Kürtler iktidardan sosyal yardım vb olarak sürekli nemalanmaktadır. CHP’ye kitlesel kaymaları için, bu politik koşullar sürdüğü sürece, hiç bir neden olmadığı ortaya çıktı! Pek çok yanıtı ancak “sahada test ederek” görüyorsunuz, varsayımlarınızı yanlışlıyor veya doğruluyorsunuz; sosyal konular böyledir!

CHP’deki tartışmalar partiye gönül vermiş çevreleri fazlasıyla üzüyor. Sosyal demokrat bir partide disiplin kurulunun, Demokles’in kılıcı gibi kullanılması ne yazık ki “tehdit” olarak algılanıyor… Bu algı CHP’yi yaralıyor!..
Oysa kurultay isteyen çevrelerin tek kaygısı var; Kılıçdaroğlu ile yürümek ve CHP’yi altı okla entegre olmuş “daha aktif ve donanımlı bir parti meclisi”ne emanet etmek!..
Hiç kuşkusuz parti içi demokrasinin en iyi çalışması gerekensiyasal kurum CHP’dir… Bunun aksinin yaşanması CHP tabanında infial yaratır!..
Tıpkı Gürsel Tekin’in dün yaptığı “tehdit” içerikli açıklamaların parti tabanında yarattığı infial gibi!..
Tekin’in, kendisini siyasette yükselten kişileri “şer cephesi” olarak nitelemesi tabanda büyük üzüntü yarattı!..
Partideki “eksen kaymasının devam edeceğini” söyleyen Tekin, CHP’nin dinamiklerini şoke etti!..
Herkes, delegelerin ve kurultay isteyenlerin disiplin kurulu tehdidiyle sindirilmeye çalışılmasının ters tepeceğinde birleşiyor!.
Hedef Kılıçdaroğlu Değil!..
CHP tabanının özellikle dün yaptığı yorumların özeti şuydu: “Kurultaya karşı çıkmak kadar kurultayı istemek de demokratik bir haktır…”
Edindiğimiz bilgiler ce yaptığımız gözlemler, CHP delegesinin öyle iddia edildiği gibi Kemal Kılıçdaroğlu ile kesinlikle sorunu olmadığını ortaya koyuyor.
Delege, partiyi rotadan çıkaranların ve omurgasını zedeleyenlerin ayıklanmasının istiyor!..
Maillerle görüşlerini açıklayan delegeler, Atatürk karşıtı açıklamlaların, tabanın tepkisini çeken söylemlerin ve partiyi kırmızı çizgilerinden uzaklaştıranların CHP’ye 12 Haziran seçimlerinde büyük zarar verdiğine de dikkat çekiyor…
Delege, “Bu zararın ileriki dönemlerde büyümemesi için önlem almak her CHP’linin hakkı ve görevidir” diyor!..
Tüm bu görüşler, delegenin ve tabanının sesine kulak verilmesinin, partinin yararına olduğunu göstermeye yetiyor.
————
DELEGENİN SONU!..
CHP’ye emek vermiş eski ve saygın bir partili, dün telefonda şunları söyledi:
“Partinin omurgasına zarar verecek girişimler ne kadar tehlikeliyse, partiyi rotadan çıkarmaya çalışanların çabaları da o kadar yanlış… Kurultay isteyenler partinin tüm unsurlarının kucaklanmasını istiyor.”
Bu sözler, Gürsel Tekin’in önceki gün yaptığı açıklamaya da yanıt niteliğindeydi!.. Tekin şöyle demişti:
Milletvekili seçilemeyenler kurultay istiyor…”
Oysa CHP tabanı bu iddiaların asılsız olduğuna inanıyor… Çünkü CHP’deki huzursuzlukların kökeninde, milletvekili olmayanların değil, seçilenlerin koltuk kaygısı yatıyor!..
Koltuk kaygısına düşenlerin “Asıl hedef Kılıçdaroğlu” şeklindeki asılsız dedikodular yaymasının kökeninde de işte bu ikbal kavgası yatıyor!..
Trakya bölgesindeki bir il başkanının şu sözleri her şeyi anlatıyor:
“Gürsel Tekin seçime giderken il ve ilçeleri görevden alarak örgütün moralini bozdu. Örgüt buna rağmen çalıştı. Asıl hedef, il kongrelerinde delegelerin tümünü değiştirip siyasi hayatlarını bitirmek!..
Atatürk’ün  CHP”si mi?..
İstanbul’da partiye 20 yıl emek vermesine rağmen milletvekili listesine konulmayan bir ilçe başkanının tepkisi ise daha şaşırtıcıydı:
“Korku imparatorluğundan yakınan çevrelerin korku imparatorluğu kurması, CHP gibi müritlerce değil bireylerce yönetilen bir partide kabul edilecek bir durum değildir!..”
CHP’deki kurultay beklentisi, seçimlerde başarısız olmuş “yeni CHP” söylemi ile partiyi aslına döndürmek isteyen dinamiklerin mücadelesinden başka bir şey değil…
CHP, Atatürk’ün partisi olarak yoluna devam mı edecek yoksa bu asırlık siyasi kurum eksen kaymasındaeriyip gidecek mi?..
Son sözü bir başka CHP kormayı söyledi: “Örgüt kendisinin dışlandığını hissetiği için kurultaya imza veriyor. 1 hafta içinde 650 imza toplanır!..”
—————–
NE YAZIK Kİ KAOSA DOĞRU!..
Dünkü yaımda BDP’nin artık çözüme yönelmesi ve Güneydoğu’nun sosyal, siyasi ve ekonomik sorunlarına odaklanması gerektiğini yazmıştım ya!..
Kaosun bu kadar erken kendisini gösterebileceğini düşünememiştim…
Anlaşılıyor ki hem milletvekilliği düşürülen Hatip Dicle hem de milletvekili seçilen cezaevindeki 5 KCK tutuklusunun özgürlüğü için kaos planı gündeme getirilecek!..
BDP’den dün yapılan açıklama, Güneydoğu’da süresiz açlık grevi ve sokak gösterilerinin devreye sokulacağını gösteriyor…
Yani, TBMM’de Anayasa  değişikliğinde baş göstermesi muhtemel kriz daha öncede kendisini hissetirecek!..
Aklıselim Beklentisi!..
Yinelemek istiyorum, BDP’liler ya da milletvekili seçilen “Ergenekon” tutuklularına yönelik bir haksızlık varsa, hukukun bunu derhal düzeltmesi gerekiyor…
Aynı zamanda, hiçbir gerekçenin hukukun üstünde olmadığının da bilinmesi gerekiyor…
Ne siyasetin halk üzerinden aldığı irade ne de hukukun egemenliği yara almamalıdır1..
O yüzden aklıselim egemen kılınması için her kesimin üzerine düşen görevi yapması, Türkiye’nin huzuru açısından önem taşıyor…
Dün 2 polisin şehit edilmesi, bir çok kentte polis merkezlerine molotof atılması, önümüzdeki sürecin şiddet-dayatma ve kaos üçgeninde oldukça hırpalanacağını ortaya koyuyor…
Umarım duygusallık, hukukun ve mantığın önüne geçmez!..
Umarım hukuk gereğini yapar ve gerginlikle kargaşaya gerek kalmaz!..

Yüzde 26’da kaldı! 135 milletvekili çıkardı!.. Önemli bir başarı… Altı ay önce ortaya çıkan bir partiden daha ne beklenir?

Bu yeni partinin lideri Kılıçdaroğlu’nu kutlamak gerekir. Durup dururken eline bir fırsat geçti, kullandı, hem lider oldu hem de önemli bir partinin başkanı…
Üzülenler var, neden böyle oldu, ilk kurultayda her şey değişmeli diyenler var.
Seçim kampanyaları süresince yurdun dört bir yanını, hemen her köşe bucağını gezen Kılıçdaroğlu’nun ağzından ne bir Atatürk sözü çıkmış, ne de laiklik… Aşağı yukarı AKP’ye benzer yeni bir oluşum! Daha ilk günde kara çarşaflıları partiye üye yazdıklarından bu yana!..
Ne oldu Mustafa Kemal’in partisine diyenleri duydukça, şaşırıyorum. Bu parti Atatürk’ün kurduğu parti değil ki! Önce adı bile başka, Yeni Cumhuriyet Halk Partisi… Yani YCHP!..
Baştan başa değişmiş, altı üstüne getirilmiş…
Şimdi, gerçek CHP’nin nerde olduğunu, niye ortadan kaybolduğunu düşünmeli, aramalı, bulmalı…
***
Bu kaçıncı kurultay olacak demeyin. Ben sayısını unuttum. Varsın bir kurultay daha yaşayalım. Hem bu kendine dönüş kurultayı olacak. Gereksiz yere değiştirilmiş bir CHP Mustafa Kemal’in ve yandaşlarının partisi olabilir mi? Bir şaşkınlık dönemi geçirdik; gerçek CHP’liler aldandılar, aldatıldılar… Bu hengâmede iktidar, üçüncü kez Tayyip Bey’in AKP’sine gitti. Dört yıl daha “tek adam” dönemini yaşamak zorundayız. Hasdal’larda, Silivri’lerde yatan yüzlerce general, subay, asker ve siville birlikte. Daracık hücrelerde bulaşık yıkayan korgeneraller, yeni yeni ortaya çıkarılacak belgelere dayanarak tutuklanacak “şüpheli” diye adlandırılan kişilerle birlikte…
***
Bütün bunlar vız gelir YCHP’ye… Kendisine kimse dokunmasın yeter! Varsın Türkiye bir çılgınlık çağında yaşamasını sürdürsün! Tayyip Bey’in akıldışı projelerini, İstanbul’u ikiye, üçe bölme hesaplarını, İzmir’de daha nerelerde uygulanacak keşifleri, buluşları, arayışları…

Gerçek CHP’liler üzülmesin. Bu seçimde yenik düşen parti CHP değil; o seçime katılmadı, tarihsel çizgisinden, Atatürk devrimlerinden kopmadı. Orta yerdeki parti, YCHP’dir.


Yolu açık olsun! Ama ‘Altı Ok’ felsefesinden kaynaklanan devrimci CHP bir gün yeniden doğacaktır. Hem de en kısa sürede…

Milletvekili mazbatalarını alan Ergenekon sanıkları Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın tahliye taleplerini mahkeme reddetti. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın avukatı, red kararı üzerine "Karara üst mahkemede itiraz edeceğiz" dedi. Mahkeme kararı oy çokluğuyla alınırken Mahkeme Başkanı Köksal Şengün karara muhalif kaldı.
12 Haziran’da milletvekili seçilen ve mazbatasını alan Ergenekon sanığı Mehmet Haberal, Mustafa Balbay'ın tahliyesine ilişkin gözler İstanbul Adliyesi'ndeydi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, ikinci Ergenekon davası kapsamında tutuklu olarak yargılandıkları sırada milletvekili seçilen Prof. Dr. Mehmet Haberal ile Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın tahliye taleplerinin reddine karar verdi. Mahkeme heyeti, oy çokluğuyla tahliye taleplerinin reddine karar verdi.
Haberal ve Balbay'ın tahliye taleplerini değerlendiren özel yetkili cumhuriyet savcıları Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın da tahliye taleplerinin reddedilmesi yönünde görüş bildirmişti.

Engin Alan için de karar bekleniyor
10. Ağır Ceza Mahkemesi ise Balyoz davası sanıklarından emekli Korgeneral Engin Alan'ın dosyasını incelemeye aldı. Savcı Savaş Kırbaş, Alan'ın tahliye talebinin reddedilmesi yönünde mahkemeye görüş bildirdi. Savcının devlete yönelik suçların dokunulmazlık kapsamı dışında tutulması gerektiğine dikkat çektiği belirtiliyor. Engin Alan’la ilgili kararın da bugün çıkması bekleniyor.

CHP yönetimi Balbay ve Haberal kararını değerlendiriyor

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, mahkemenin kararını parti genel merkezindeki makamında öğrendi. Kararın ardından Kılıçdaroğlu, parti genel merkezinde bulunan Genel Başkan Yardımcıları ile bir araya gelerek kararı değerlendiriyor. İlerleyen saatlerde konuya ilişkin CHP'den bir açıklama yapılması bekleniyor.

SEVGİLİ okuyucularım, AKP hükümeti belli konularda son derece uyanık çıktı! Bütün Türkiye ev ev, mahalle mahalle tarandı ve yoksul aileler tek tek bulundu. Bu ailelere özellikle bu partinin belediyeleri ve kaymakamlıkları tarafından ulaşıldı.
Dokuz yıl boyunca bazılarına gıda paketleri ve kömür, bazılarına para verildi. Son seçim öncesinde yardımlar acayip arttı, hız kazandı.
Devletin Kömür İşletmeleri Kurumu, beleş verdiği onbinlerce ton kömürün parasını hükümetten alamadı ve batma aşamasına geldi.
Gıda paketlerinin durumu çoğunlukla bir felaketti! Piyasadan toplanan ve çoğu son kullanma tarihi geçmiş tapon gıdalar paketlenip ailelere veriliyordu.
Nohut, makarna, pirinç, salça, aklınıza ne gelirse dağıtıldı… Ve yardım alanlardan her seferinde küçük(!) bir istekte bulunuldu:
Bu iyiliğimizi unutmayın. Biz iktidar olduğumuz sürece bu yardımlar devam edecek. Ancak biz düşersek, bizden sonra gelecek hükümetler size bir kuruş bile vermeyecek!”
Yoksullara yardım iyi bir şeydir. Ama “Allah rızası için” yapılırsa.
Yüzyıllar önce Fatih Sultan Mehmet yoksullara yardım verdirirdi. Ama bunun koşullunu kendi vasiyetine de koymuştu. Bugünkü dile çevrilince aynen şöyle:
“Ayrıca külliyemde inşa eylediğim imarathaneden (fakirler için ücretsiz yemek pişirilip dağıtılan yerden) şehitlerin karıları ve fukara yemek yiyeler.
Ancak yemek yemeye ve almaya kendileri gelmeyüp, yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve hiç kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle…”
İşte, gerçek Müslümanlık bu. Yardım edecekesin ama senin yardımını bir Allah bilecek, bir de yardım ettiğin kişi. Bazen o da bilmeyecek.
Bu yardımdan yola çıkıp din sömürüsü, din ticareti yapmayacaksın.
Verdiğin yardımı seçimde oy sömürüsü aracı olarak asla kullanmayacaksın. O yardımı sen kendi kesenden değil, devletin ve milletin parasından yapıyorsun.
Fakir fukarayı kuyruklarda yardım paketleri için birbirini ezerken ekranlarda yayınlatıp küçük düşürmeyeceksin.
Allah’tan korkacak, kuldan utanacaksın!
Eğer içinde Müslümanlık, Allah korkusu kaldıysa!.
Fatih’ten bu yana 500 yıldan fazla zaman geçti ve günün birinde Türkiye’de bir iktidar piyasaya çıktı! Yardımlar bütün herkesin gözleri önünde, büyük tantanalarla dağıtıldı!..
Üstelik karşılığında oy istendi.
Son seçimde AKP yeniden iktidar olmayı başardı. Hiç kuşkunuz olmasın, bu olayda dağıtılan bu yardımların çok ama çok büyük payı var.
Yoksulluk sömürüsü yapıp iktidar olanlar, ortalıkta fazla görünmeden krallar gibi yaşıyorlar. Para onların, güç, her şey onların. Fakir fukarayı işsiz bırakıp namerde muhtaç eden yine onlar.
Fakat gelin görün ki, yüzde 50 oy alarak yine kazanıyorlar.
Böyle bir çelişki ancak Türkiye’de, bizim gibi bir ülkede olabilir.
İnsanlarımız öyle bir duruma düşürülmüş ki, “Ulan sen beni işsiz bıraktın, sen beni taşeron işçi yapıp bütün haklarımı elimden aldın” demek yerine “Allah razı olsun, bana yardım veriyorlar” diyor!
İşte size Isparta’da AKP‘li belediyenin cadde ve sokaklara seçim öncesinde ve sonrasında astırdığı afişlerden birinin fotoğrafı. Bir okuyucum göndermiş. Üzerindeki yazıya bakınız:
“Yoksulumuza desteği reklam yapmadan verdik.”
Peki bu nedir?
İyi ki reklam vermeden yapmışlar!.. Eğer bu afiş reklam değilse!..
Isparta’daki bu afiş, acı bir Türkiye gerçeğinin en somut göstergesidir.

CHP 34 yıl aradan sonra Bolu’dan bir milletvekili çıkarmayı başarmış. Kutların, başarılar dilerim!
Milletvekili seçilen Tanju Özcan, medyaya yansıyan haberlere göre ziyaretlerini yapmaya başlamış. İlk ziyaretini ise AKP Bolu İl Başkanlığına yapmış.
Bay Özcan‘ı burada AKP‘”liler karşılamış, sarılıp öpüşmüşler. Orada şöyle demiş:
“Vatandaşlar bize birlikte çalışın mesajı verdi. AKP milletvekilleri ile birlikte elimden geleni yapacağım. Şimdi bir de helalleşmek lazım. Bir milletvekili olarak ilk ziyaretimi size yapıyorum ve bunun öenmli olduğunu düşünüyorum. Hakkınızı helal edin.”
Sarılıp öpüşmek, helalleşmek çok güzel bir şeydir de, ilk ziyaretin oraya yapılmış olması çok anlamlıdır! CHP‘nin listeye koyup aday gösterdiği bazı şahısların AKP ile böylesine içli sışlı olması muhteşem!
Konya başta olmak üzere bu yakınlaşmayı seçim öncesinde epey yerde gördük. Bazı CHP adayları ve il başkanları, illerine gelen AKp’li bakanların yanında dolanıp onlara övgüler düzmeye utanmıyordu. Onların bazısı seçildi, bazısı ise neyse ki seçilemedi.
Ben bu CHP milletvekillerinin az da olsa bir bölümünden kuşku duyduğumu ititraf edeyim. Bunların yakın gelecekte AKP ile işbirliğine girmesinden, hatta anayasa değişikliğine olumlu oy vermesinden endişe ediyorum.
Medyada bundan birkaç gün önce hayali kulis iddiaları yer buldu. Bu iddia çok tartışıldı:
“Sağ kesimden gelip CHP’den seçilen Mehmet Haberal, Sinan Aygün ve aytun Çıray partiye uyum sağlayamaz, bir süre sonra CHP’den ayrılırlar…”
Ötekilerinin çoğunu bilmem de, ben bu üç ismi de yakından tanıyorum. Üçü de benim dostlarımdır…
Ve onlar bırakın partilerine ihanet etmeyi, CHP2nin en sağlam, en güvenilir milletvekilleri olacaklardır.
Atılan çamur, onlara satanşanların yüzüne buşacaktır.

Son zamanlarda kendini gösteren ve çok sayıda kişinin ölümüne neden bağırsak bakterisi ''EHEC''te, et, et ürünleri ve ham süt bulaşmada en tehlikeli yiyecekler olarak gösteriliyor.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur, son aylarda ölümlere yol açan ''Ehec'' in bir virüs değil bağırsak bakterisi olduğunu söyledi.
Sıcak kanlı hayvanların bağırsağında milyarlarca eşerişia koli bakterisi bulunduğunu ve bunların büyük çoğunluğunun zararsız bakteriler iken bazılarının insanlarda hastalık yaptığını belirten Akdur, EHEC'in de bunlardan biri olduğunu ve insanlarda ağır hastalığa yol açabildiğini ifade etti.
Akdur, EHEC'in Entero Hemorajik Eşerişia Koli kelimelerinin baş harflerinden yararlanılarak üretilmiş bir kısaltma olduğunu dile getirdi.
Mayıs ayında başlayan ve halen devam eden ve Almanya'da salgın olarak görülmeye başlanmasıyla güncelliğini koruyan EHEC'in bazı basın organlarında ''virüs'' olarak adlandırıldığını, ancak ''bakteri'' olduğunu vurgulayan Akdur, EHEC'in sıcak kanlıların özellikle de büyükbaş ve diğer kesimlik hayvanların bağırsağında bulunan bir bakteri olduğunu söyledi. Akdur, hayvanlarda bulunduğu zaman hastalık oluşturmadığını, yalnızca insanlarda kalın bağırsak iltihabına neden olduğunu belirterek, ''Kalın bağırsakları tutması nedeniyle kişide dizanteriye benzeyen bir tablo ile yani yüksek ateş, karında kramplar ve ağrı, kanlı ishal ve bazen kusma ile seyreden bir hastalık yapıyor'' diye konuştu.


''Böbrek yetmezliğine yol açabilir''

Bakteriden salgılanan zehrin, kuvvetli bir kırmızı kan hücresi parçalayıcı olduğunu ifade eden Akdur, şöyle devam etti:
''Bu nedenle, hastalık sırasında yalnızca bağırsak iltihabı ve kanaması olmuyor. Aynı zamanda bakterinin salgıladığı toksin kana karışarak kırmızı hücrelerde yıkıma neden oluyor ve kan yıkım ürünleri böbreklerden atılıyor. Bazı hastalarda kan yıkımı çok ağır seyrediyor ve yıkım ürünlerinin fazlalığı nedeniyle böbreklerde yetmezliğe ve arkasından da kanda üre seviyesinin yükselmesi durumu ortaya çıkıyor. Tıpta Hemolitik Üremik Sendrome (HUS) denilen bu durumun gelişmesi halinde hastanın yaşamını kaybetme tehlikesi artıyor.
DSÖ Avrupa Bölge Ofisi'nin 20 Haziran 2011 tarih ve 19 Sayılı bildirimine göre Kuzey Almanya merkezli son salgında toplam 3 bin 604 EHEC enfeksiyonu görülmüş. Bunun 852'inde Hemolitik Üremik Sendrome (HUS) gelişmiş ve bunlardan da 28'i ölmüştür. Geriye kalan 2 bin 752 EHEC vakasından ise 12'si yaşamını kaybetmiştir. Böylece Kuzey Almanya merkezli son salgında toplam ölüm sayısı 40'dır.
Hastalık genellikle çocuklarda ve yaşlı hastalarda ağır komplikasyonlu seyrediyor. Almanya merkezli son salgın daha çok 18 yaş üstünü ve kadınları tutmuştur. Enfeksiyonun kuluçka süresi yani bakteriyi aldıktan sonra belirtilerin görülmesi için geçen ortalama süre 3-5 gün kadardır. Ağır klinik tablo gelişmeyen hastaların tamamı 10 gün zarfında iyileşiyor.''

Bulaşmada etkili olan besinler

Bakterinin, bağırsak orijinli olduğu için, insanlara bulaşmanın özellikle insan ya da hayvan dışkısı ile bulaşan yiyeceklerin yenmesi ile olduğuna dikkati çeken Akdur, ''En tehlikeli yiyecekler et ve et ürünleri ile ham süttür. Özellikle çiğ etle yapılan veya iyi pişmemiş etlerden yapılan yiyecekler çok tehlikelidir. Ayrıca insan ve hayvan dışkısının gübre olarak kullanıldığı yerlerde üretilen çiğ sebze ve meyve ile bulaşma da söz konusu olabilir'' dedi.


Hastalık yeni değil

Akdur'un verdiği bilgiye göre, bakteri 1982 yılında Amerika'da ve daha sonrada 1996 yılında Japonya'da salgın yaptı. Yani, yeni tanımlanan bir hastalık değil.
Başlangıçta Almanya yetkilileri hastalığın İspanya özellikle de İspanya'dan ithal edilen salatalık ve domatesten bulaştığını açıkladı. Bunun yanlış olduğu anlaşıldı. Yanlış olduğu bir yana DSÖ'nün 20 haziran tarihli bildirimine göre, 16 ülkede toplam 3 bin 604 vaka görülmüş olup, bunun 3 bin 494'ü Almanya'da geriye kalan 110'nun diğer ülkelerde, bunlardan da yalnızca iki tanesi İspanya'da görüldü. Diğer ülkelerde görülen vakaların büyük çoğunluğunda Almanya özellikle Kuzey Almanya ziyareti bulunuyor.
Almanya yetkililerince enfeksiyonun kaynağı olarak gösterilen sebze filizleri, EHEC enfeksiyonu için bir ''kaynak'' değil ''aracı'' olarak gösteriliyor. Önemli olanın, bakterinin bu filizlere nereden (su, gübre, eller) bulaştığının bulunması olduğu vurgulanıyor.

''Antibiyotik ve ishal kesici ilaçlar kullanılmamalı"

EHEC'den korunma yolları şöyle:
''-Hastalığa yakalananların, yani karın ağrısı ve kanlı ishali olanların, gecikmeden hastanelerin intaniye kliniklerine başvurması gerekiyor. Kesinlikle kendi kendine tedavi yöntemlerine başvurmamaları, özellikle antibiyotik ve ishal kesici ilaçlar kullanmamaları isteniyor. Bu ilaçlar, hastalığın ağırlaşmasına neden oluyor.
Çiğ et ve ürünleri ile yapılan yiyeceklerden uzak durulması isteniyor. Bakteri 70 derecenin üzerindeki sıcaklıkta tahrip oluyor. Bu nedenle özellikle et ve et ürünleri, özellikle kıymadan hazırlanan köfte türü yiyecekler iyi pişirilmeli ve köfte hamburger ve benzeri yiyecekleri pişirme sırasında en ortadaki kısımda sıcaklık 72 dereceyi geçmeli. Bu nedenle de fast food türü beslenme yerlerinde çalışan personelin, el temizliği ve et ürünlerini iyi pişirmesi önem taşıyor.
-Tuvalet sonrası her tür gıdaya hazırlamadan önce bir kez daha ellerin mutlaka ve dikkatlice yıkanması gerekiyor.
-Çiğ süt tüketilmemesi ve sokak satıcılarından alınan sütlerin iyice kaynatılmadan kullanılmaması önem taşıyor.
-Kaynağı belli olmayan kirli sular ile sulanan veya gübre olarak ham hayvan veya insan dışkısı kullanılan sebze meyvelerin tüketilmemeleri isteniyor. Çiğ tüketilen her türlü sebze ve meyvelerin çok iyi yıkanması gerekiyor. Meyve ve sebzelere sirke eklenmesi yarardan çok zarar taşıyor.
-EHEC'den korunmada DSÖ'nün beş altın kural olarak isimlendirdiği, el temizliği, gıda malzemelerini güvenli kaynaklardan alma ve güvenli su kullanma, gıdaların buzdolabında saklaması, iyi pişirme, pişmiş ve çiğ yiyeceklerin birbiri ile temas etmemesi gerekiyor.

Sivas sanıkları ile ilgili davanın düşürülmek istenmesi tepkilere neden oldu.
Madımak Katliamı’nda hayatını kaybeden ailelerin avukatı Şenal Sarıhan, Sivas davasında cumhuriyet savcısı Hakan Yüksel’in 6 sanıkla ilgili davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesini talep etmesine tepki gösterdi.

Sarıhan, Türk Ceza Yasası’nda ve Ceza Yargılama Usul Yasası’nda zamanaşımı konusunun düzenlendiğini, fakat TCY’ye 2005 yılında “insanlık suçu” tanımı getirildiğini kaydetti.

Sarıhan, ancak bu düzenlemenin 1993 yılında yaşanan olaylardan sonra yürürlüğe girdiği için sanıklar lehine olduğunu anımsattı. Buna karşın burada önemli olanın “insanlığın korunması” olduğunu belirten Sarıhan, “İnsanlığın korunması çerçevesinde bütün uluslararası hukuk sistemlerinde insanlığa karşı işlenen suçların zamanaşımına uğramayacağı değerlendiriliyor. Bizim yasal düzenlememiz bu çerçevededir. Bu tür katliamların bir daha yapılmamasını talep ediyorsak bunları, bağışlamak niteliği taşıyan zamanaşımından uzak durulmalıdır” dedi.

Kenan Evren ve arkadaşları hakkında zamanaşımı olmadığı gerekçesiyle soruşturma yürütüldüğüne dikkat çeken Sarıhan, “Bunun kadar vahim olan ve gizli örgütlerin koalisyonlarıyla gerçekleştirilen, hem rejime hem insanığa karşı suçlarda zamanaşımı uygulaması yapmaması gerekir” diye konuştu.

Sarıhan, dosyada Cafer Erçakmak’ın 765 sayılı TCK’nin 146/1 maddesindeki “anayasayı cebren değiştirmeye teşebbüs etmekle” suçlandığını, ancak diğer 6 sanığın daha az cezayı gerektiren 146/3 ile yargılandığını belirterek “Diğer beş sanığın durumunun daha az ceza alacağını biliyoruz. Ama insanlık suçunun işlenmesinde bir derece olmamalıdır. Yani asıl failler ve seri faailler arasında ayrım olmamalıdır. Çünkü insanın, insanlığı koruması kendi adına temel bir sorumluluktur. Bu açıdan bakılarak insanlık suçunda zamanaşımının değerlendirilmemesi gerektiği inancındayız” değerlendirmesini yaptı.

Avukat Sarıhan, davanın bu kadar uzamasına da tepki gösterdi. “Bu davayı kesen işlemler var” ifadesini kullanan Sarıhan, “Niçin bu yargılama bu kadar uzatılmıştır? Yargılamanın bu derece uzatılmış olması, sanıkların yakalanmamış olmasında yargılamanın uzamasında zarar gören tarafın bir kusuru yoktur. Bunu soruşturmakla görevli taraflar, Emniyetten yargı teşkilatına kadar olan kişiler sorumludur” dedi.

Türk Kalp Vakfı (TKV) Kardiyoloji Uzmanı Dr. Güven Caner, kalp rahatsızlığı sorunu yaşayanları sıcak havalara karşı uyardı.
Türk Kalp Vakfı (TKV) Kardiyoloji Uzmanı Dr. Güven Caner, Türkiye’de 30 yaşından sonra her 3 kişiden birinde yüksek tansiyon sorunu ortaya çıktığını, kalp rahatsızlığı sorunu yaşayanların da sayılarının giderek arttığını söyledi. Caner “Bu hastalara önerimiz çok sıcak havalarda dışarı çıkmamaları, denize girecekse ya sabah erken saatlerde ya da akşam üstü girmeleri, bol sıvı almaları ağır gıdalardan kaçınmaları” dedi.

TKV Başkanı Hakan Akşit de 2030 yılında ülkemizde kalp ve damar hastalıklarından erkeklerde yaklaşık 235 bin ölüm, kadınlarda ise 180 bin ölümün beklendiğinin tahmin edildiğini belirtti. Akşit, “Önümüzdeki 20 yıl erkeklerde kalp hastalıklarına bağlı ölümler 2 misli, kadınlarla ölüm 1,5 misli artacak. Kadınlarda kalp ve damar hastalıklarından ölüm göğüs kanserine göre 3 misli daha fazla” diye konuştu

Kırsal bölgelerde işsizlik her geçen yıl biraz daha artıyor. 2004 yılında köy ve kasabaların genelinde 414 bin işsiz varken bu rakam 2011 Mart ayı itibariyle 623 bin kişiye yükseldi. Kırsal bölgelerde işsizlik oranı Mart'ta yüzde 7.1 olarak gerçekleşti.
TÜİK verilerinden derlediği bilgilere göre, kırsal bölgelerde işsizlik oranının kırsaldaki işsizlik kayıtlarının ilk paylaşıldığı yıl olan 2004 düzeyinin çok üzerinde olduğu ortaya çıktı. 2011 Mart ayı itibariyle köy ve kasabalarda işsizlik oranı yüzde 7.1'e yükselirken bu rakam 2004 yılında yüzde 5.5 düzeyindeydi. Bununla birlikte Mart ayında kırsal bölgelerde işgücü piyasasında yer alan 8 milyon 759 bin kişinin sadece 8 milyon 136 bini istihdam edilebildi. İşgücü piyasasında yer alan 623 bin kişi ise bu dönemde işsiz kaldı.
2004 yılında köy ve kasabalarda işgücü piyasasında 7 milyon 545 bin kişi bulunurken, bunların 7 milyon 131'i istihdam edilmişti. İşsiz sayısı 2004 yılı içerisinde köy ve kasabalarda 414 bin kişi olurken söz konusu dönemde işsizlik oranı ise yüzde 5.5 düzeyinde kalmıştı. 2005 yılında ise kırsal kesim işgücü piyasasında yer alan 7 milyon 408 bin kişinin 6 milyon 940 bini istihdam edilmişti. Bu dönemde işsiz kalanların sayısı 468 bin kişi olurken işsizlik oranı ise yüzde 6.3 olmuştu. 2006 yılında ise köy ve kasabaların işgücü piyasasında yer alan 7 milyon 360 bin kişinin 6 milyon 905 bini istihdam edilmiş ve bu dönemde işsiz sayısı 455 bin kişi olarak gerçekleşmişti. 2006 yılı genelinde kırsal kesimde işsizlik oranı ise yüzde 6.2 olmuştu.

En yüksek işsizlik oranı 2009 başında yaşanmıştı

2011 Mart ayı itibariyle yüzde 7.1 düzeyinde gerçekleşen kırsal bölge işsizliği, 2009 yılı ilk çeyreğinde yüzde 11 seviyesini aşmıştı. 2011 yılı Ocak ayında ise yüzde 8.1 olarak gerçekleşen kırsal bölge işsizliği, Şubat'ta düşüşünü sürdürmüş ve yüzde 7.8 oranına düşmüştü.

Erkeklerde işsizlik oranı 2 puan arttı

2004 yılı genelinde köy ve kasabalardaki işsiz erkeklerin oranı yüzde 6.8 düzeyindeyken, bu rakam 2011 yılı Mart ayı itibariyle yüzde 8.7'ye yükseldi. Yine aynı şekilde 2005 yılında köy ve kasabalardaki erkek işsizlerin oranı yüzde 7.7, 2006 yılında yüzde 7.4, 2007'de yüzde 8.3, 2008'de yüzde 8.7 ve 2009 yılında ise yüzde 10.7 düzeyinde gerçekleşti. 2010 Mart ayında köy ve kasabalarda işgücü piyasasında 5 milyon 804 bin erkek yer alırken bunların 5 milyon 297 bini istihdam edilebildi. Söz konusu ay içerisinde 507 bin erkek işsiz kaldı.

Tanrım, bu gece bitmesin, bu gece bitmesin, bu gece hiç bitmesin...
Konserin sonunda Johann Strauss’un o coşkulu valsi, Aspendos’un binlerce yıllık taşlarını adeta birer kuştüyü yastığa dönüştürdüğünde, bedenim ve ruhum dans ede ede gökyüzüne, yıldızların arasına yükseldiğinde, kendi kendime bunları mırıldanıyordum... İyi ki buradayım... İyi ki yaşıyorum...
Önceki akşam Aspendos Antik Tiyatro’daki konserden söz ediyorum. Yeryüzünün en muhteşem, en usta, en yetkin, en saygın orkestralarından biri: 167 yıllık, Viyana Filarmoni Orkestrası... Zubin Mehta yönetiyor, Daniel Barenboim solist olarak katılıyor... Çağdaş dünyanın en yetkin iki ustası...
Bu iki dev ismi ve bu muhteşem orkestrayı, benim ülkemde, olağanüstü bir atmosferde bir araya getirmek, ilk günden beri doğumuna ve gelişimine tanıklık ettiğim Aspendos 18. Uluslararası Opera ve Bale Festivali’ne nasip oldu! Gerçekleştirenleri kutluyorum. Yalnız biz ölümlü dinleyicilere değil, o iki büyük ustaya da unutulmaz bir armağan verdiler! Her iki Maestro’da Aspendos’un büyüsünden nasıl etkilendiklerini anlata anlata bitiremeyeceklerdi.
Mükemmellik dorukta
Aspendos’un o büyülü havasını okurlarım bilir, çok anlattım! Bu kez o büyüye mükemmellik eklenmişti.
Önce dev orkestra, sonra Zubin Mehta, çok büyük alkış arasında yerini aldı. Baget kalktı. Büyük sessizlik... Ve müzik. Stravinski Üç Bölümlü Senfoni...
Orkestraya ve Mehta’nın ellerine takılmış giderken düşünmeden edemiyorum: Bir süre önce “Türk Beşleri” üzerine ahkâm kesenler “Sıkıysa ıslıkla çalın Adnan Saygun’u” gibi dehşet verici bir “ölçüt” getirmişlerdi hani... İçimden “Sıkıysa Stravinski’yi ıslıkla çalın” demek geliyordu... Ama demedim elbet...
Sonra Beethoven 3. Piyano Konçertosu... Barenboim piyanonun başında... Ve... Olamaz bir mucize bu! Sanki bu eseri ilk kez dinliyor gibiydim. Her nota bilinçaltına yerleşiyor. Barenboim, kendine bir dünya kuruyor ve o dünyanın içine sizi alıyor! Bir girdap gibi! O girdaba bir kez kapıldınız mı, çıkamıyorsunuz, kopamıyorsunuz, uzaklaşamıyorsunuz! O ana, o saniyeye, o notaya, o notanın rengine kenetleniyorsunuz! Sadece çok usta bir icracı değil. Adeta bir düşünür, bir filozof. Kendinizi ona teslim etmek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Barenboim sizi almış yüceltiyor, yüceltiyor, yüceltiyor...
Bugüne dek her Aspendos festivalinde bir ya da daha çok eser konser, opera, bale izledim. Ama bunca sessizliği, bunca yoğun sessizliği ilk kez duydum. Sanki on bin kişi nefesini tutmuş dinliyordu. Sessizlik öyle yoğundu ki, elle tutulabilir, gözle görülebilirdi.
Ve Richard Strauss’un “Don Kişot”u . Bu eserde de çellosunda Franz Bartolomey, tüm izleyiciyi alıp bulutların üzerine çıkardı...
Dinmeyen alkışlara Johann Strauss’un güzelim valsiyle verilen yanıt ... Ve tutku, büyü, ustalık dolu, rüya gibi bir gece daha sona erdi...
Programa itirazım var
Konser gecesi söylediğimi, şimdi yazının sonunda sizlere de söyleyebilirim. Bu programa itiraz ettim. Hem Stravinski, hem Richard Strauss’un eserleri, zor eserlerdi. Bence 10 bin kişilik açık hava konseri için doğru bir seçim değildi. (Çellist Franz Bartolomey’i dinleyince düşüncemi değiştirir gibi olduysam da...)
Gelin görün ki, Aspendos konserinden bir akşam önce (2-3 değil bir gece önce!) bu orkestra, bu şef, bu solist, Monaco’da konser veriyor. Bu programı sunuyor. (Olağandan çok daha uzun bir program)... Üç saat uyku zar zor uyuyup geliyorlar. Prova falan yok. Doğru sahneye... Yani başka bir program düşünmeye, hazırlamaya, sunmaya zaman yok. Ya bu ya hiç...
Bu, benim öğrendiğim gerekçe... Bir de Rengim Gökmen’in açıklamasını sunayım. Zubin Mehta bu programda ısrar etmiş: Duygusal nedenlerle... Bundan tam 50 yıl önce Viyana Filarmoni Orkestrası’nı ilk yönettiğinde (1961) program buymuş!
Hep politikacılar dayatacak değil ya! Bu da Maestro’nun dayatması! Bu yıl 75’inci yaşını kutlayan Zubin Mehta’nın arzusu karşısında boynumuz kıldan ince!
Konseri naklen yayımlayan Habertürk’e sonsuz teşekkürler.
Yerim bitti... Devamı yarına...

Neymiş efendim; demokrasilerde yasama, yürütme, yargı bağımsızlığı, demokrasinin, insan haklarının olmazlarına ilişkin kriterler işlemeyince, sanal demokrasi adına ağızlardan düşürülmeyen “halkın oyu”, “Meclisin iradesi” kavramlarının değeri, işlevi de kalmıyormuş.. Yazımın ünlem işaretli başlığını Hatip Dicle ile ilgili kararlardan sonra, YSK ve ilgili özel mahkemelerin KCK, Ergenekon davalarından yargılanan, infaz içerikli tutuklulukları süren seçimi kazanan, mazbatalarını da ellerine alan bağımsız milletvekilleri ile ilgili “tahliye ya da tutukluluğun devamı” kararları verilmeden önce attım. Kararlar siz bu yazıyı okuyana kadar olumlu çıksa da, halkın oyu, Meclis iradesi ile ilgili demokrasi kriterlerimizin olmadığına ilişkin tablo değişmeyecek çünkü..
Çünkü siyasal, toplumsal baskı, çıkmazdan kurtulma adına, son dakika yorumları; halkın oyunun geçerli sayılması, Meclis iradesinin ciddiye alınması; en çok da mahkûmiyetsiz, yargısız infaz niteliğindeki tutukluluğun ayıplı gerekçelerinden geri dönüldüğü, “artık kaçmalarından söz konusu edilemeyecek, hiç değilse milletvekili seçilmişler için tutukluluğu kaldırma kararları..” hukukun, adaletin haktan yana işlediği.. anlamını içermeyecek..
Son birkaç gününün söz konusu gündemli tartışmaları tek başına, Türkiye’de AKP’nin 12 Eylülü’nün de katkıları ile bağımsız yargının ele geçirilmesi, denetim altına alınması, siyasallaştırılmasının, insan hakları, demokrasi için ne menem bir tehdit olduğunu çıplak göstermeye yetti de arttı bile.. Dünün akşamüstü saatlerine kadar televizyon haberleri, oturumlarında görüş bildiren hukukçular, uzmanlar, gazeteciler, siyasetçiler, hak-hukuk konumunda eşdeğerde durumlar için verilebilecek kararlar üzerinde sayısız olasılık sayıp durdu. Yani bağımsız milletvekili olarak seçilmiş, mahkûm olmamış, infaz niteliğinde aylar yıllar öntutuklu seçilmişlerin Meclis’e gidebilme, serbest kalma olasılıkları kadar, tutuklu kalma olasılıkları vardı. Üstelik aynı konum için KCK ve Ergenekon davalarında farklı farklı kararların çıkabilmesi de gündemdeydi..
***
Çok geç olarak görülmüştü ki.. zamanında muhalefetin uzlaşma ile değiştirilmesini önerdiği sorunlu, keyfi yorumlu kimi yasa maddelerinin iktidar iradesi, engeli ile karşı karşıya kalınmasa, değiştirilmiş olmaları halinde bile bu garabet tablo ortaya çıkmayacaktı. Çok daha önemlisi söz konusu yargı kararları ve süreçlerinin çoğunluğu için, hukuk maddeleri ile gerekçelendirmeler yabana atılamasa da, hukukun özüne, hele de hakka uygunluk söz konusu değildi. Hükümet adına yapılan açıklamalarda sorun yaratan kararlarda siyasi iradenin söz konusu olmadığı, bağımsız yargının karar verdiği sürekli vurgulansa da, inandırıcı olunamıyor, yargının siyasallaştığı toplumsal yargısı her olayda bir adım ileri pekişiyordu..
Seçimlere gün sayılırken Hatip Dicle hakkında çıkan mahkûmiyet kararının hukuksal gerekçeleri ne kadar sağlam olursa olsun, ortada, “Karar seçimden sonraya kalmış olsaydı. Hatip Dicle için verilmiş yüksek oy, halk iradesi işleyecek, sorunsuz milletvekili olacaktı..” gerçeği dururken, hak-hukukun işlediği yargısı nasıl geçerli olabilir ki? Üstüne YSK’nin yine hukuk tekniğine, yasalara çok uygun düşse de, milletvekilliğinin kalktığı yolundaki kesin kararının hiç de hukuksal bir zorunluluk olmadığı, kararın Meclis iradesine bırakılabileceği gerçeği ortada iken. Dicle’nin bağımsız milletvekilliğinin iptal kararı üzerine, AKP’li sıradaki milletvekili adayına mazbatasının verilmesi işin tuzu biberi. Yargıda siyasallaşmasının olmadığı savunmalarına bu tabloda artık kimi inandırabilirsiniz ki? Yargının iktidar, cemaatler denetiminde, iktidar icraatları için engel oluşturmaması gerektiğini savlayanlar, isteyenlerden başka..
Sözün özü ileri demokrasiye gidiyoruz palavraları arasında, Türkiye, iç-dış ittifakları, destekleri çok sorgulanır, Meclis çoğunluğu, oy gücünün kullanılışı, demokrasi, insan haklarının özü ile çelişen bir iktidarın daha da güçlenmesi, keyfileşmesi olgusu ile karşı karşıya.. İslam dünyasındaki iç savşlar boyutuna varmış, yoksulların en altta kalmama çabalarında, ırk, mezhep, cemaatlerin çatışmasında gelinen kaosta Türkiye’nin durumu daha da bir çatallaşıyor. ABD-AB güç merkezlerinin, İran benzeri iktidarlar ya da kaostan kaçış adına, İslam ülkelerindeki patlamaların tümünde kendi güçleri ile işin içinden çıkamaz noktalara geldikleri gerçeği cabası. Yandaş iktidarlar yaratmada ılımlı İslam iktidar, cemaat yaratma projelerine sarılmış oldukları artık bilinmeyen değil. Türkiye’yi rol model yapma tutkuları cabası.. Türkiye Cumuriyeti’nin geleceği, insan hakları, laiklik, demokrasi kriterleri ne kadarı ile umurlarında olabilir ki.. Kendi geleceğimize sahip çıkmadan başka çıkış yolumuz olabilir mi?

İnternet çıktılarını arkadaşlar getiriyor. Bunlar insanı katil yapar. Çünkü oradaki ifadeler hakareti aşıyor! demişti Başbakan geçen yıl internet medyasıyla yaptığı bir açılımtoplantısında.
Aylardan hazirandı. 12 Eylül referandumuna giden süreçte başbakan çeşitli kesimlerle gerçekleştirdiği açılımtoplantılarının sonucusunu internet medyasıylayapmıştı. İnternet yorumlarınaveryansın ettikten sonra, internet medyası temsilcilerinden çekinmeden otosansürtalep etmişti.
Demokratik açılım(!) adına yapılan bir toplantıda, başbakan internet yorumlarının kendisini çileden çıkardığını itiraf etmiş; söze şöyle devam etmişti:
Yenilir yutulur, tahammül edilir şeyler değil. Bunun bizim toplumumuzun karakteri ile de yakından uzaktan ilgisi yok. Büyük ihtimalle bunlar belki üniversite gençliği. Siz TC cumhurbaşkanısınız, başbakanısınız, karşınızdaki bunu yapma hakkını nerden buluyor? Böyle bir hak olamaz. Hukukta yataklık etme var ya, bu da yardım ve yataklıktır. Bunu siz (internet medyası yöneticileri!) edite edeceksiniz, koymayacaksınız, yayınlamayacaksınız. Bu millet eğer ayakta duracaksa sağlam aile yapısı ile durur. Aile yapımız sarsılırsa, bu ülke buna tahammül edemez... Bu konudaki gayretinizi ortaya koyun... Daha işin başında sayılırız, o yüzden önlemleri almak zorundayız. Otokontrol ile internetin bir canavar olmasını engellemek zorundayız. İnternetin kendini artık daha sıkı denetlemesi gerekiyor. Esas olan otokontroldür...
Bu ifadeleri uzun uzadıya alıntılamamın nedeni, başbakanın bir yıl önce ağzından çıkmış olan bu sözlerin üzerimde bıraktığı unutulmaz izler ve de bugün yaşadığımız sonuçlar...
Bu sözleri ilk duyduğumda –artık her şeyi kanıksadığımı düşünmeme rağmen... elimde değil!- “şoke” olmuştum.
Bunun bizim toplumumuzun karakteri ile yakından uzaktan ilgisi yok. Büyük ihtimalle bunlar üniversite gençliği...ifadeleri örneğin -elimde değil!- kulaklarımı tırmalamıştı...
Ya otosansürü adam gibi kendi ellerinizle siz yaparsanız; ya biz önlemini alırız. Unutmayın ki hukukta yardım ve yataklık suçu var! mesajı baştan sona kulak tırmalayıcıydı.
Ama kimse o zaman çıkıp Bunlar ne biçim söz? Bu zihin yapısındaki bir başbakan aynı ağızda demokrasiden nasıl söz edebilir? ‘Demokratikleşme’ iddiasını hangi inandırıcılık zemini üzerinden yürütebilir?demedi.
Demediği gibi, demokrasi şampiyonluğunukimseye bırakmayan liberal(!) aydınlarımız, yetmez ama evetkervanında başı çekti, İnternet çıktıları insanı katil ederdiyen bir başbakanın zaferi içinüzümün çöpü, armudun sapıdemeden canla başla gayret gösterdiler.
Facebook çirkin teknoloji!
Referandum ve referandumdan dokuz ay arayla erişilen yüzde 50 zaferleri böyle temin edildi.
Bugün gelinen durum ortada.
Son seçim kampanyası sırasında da Facebook filan, yahu bunlar çirkin teknoloji. Bu tür sayfalar çirkin, berbat. Buralardan her türlü ahlaksızlık yapılabilirdiyerek sosyal ağlara verip veriştiren başbakan, bugün yaşananları bize önceden haber vermişti.
Yetmez ama evetçiler ve yüzde 50cilersağ olsun, şimdi o söylenenlerin gereği yerine getiriliyor.
Yüzde 50 zaferi, acil etkisini medyada derhal bir yaprak dökümü şeklinde kendini gösterdi. Merkez medyada-son kalan!- karın ağrısıyazarlar da bir bir tasviye oluyor. TV’ lerde hâlâ gazetecilikyapmaya teşebbüs -yoksa cüret mi demeli?- eden meslektaşların programları ekranlardan kaldırılıyor.
İnternette İran usulü filtre hazırlıklarının son aşamalarına geliniyor...
İnternetime dokunmadiyen, fikir özgürlüğüne set çekmek için araç niyetine kullanılan aile değerleriadına- porno severlikleitham ediliyor!
Yazılı basının tepesinde Demoklesin kılıcıgibi sallanan davalar yetmiyormuş gibi, blog yazarlarına mahkeme yolu görünüyor...
Türkiye’ nin en sansürsüz ve popüler sitelerinden olan Ekşi Sözlük yazarları -ahlak gerekçesi altında!- halkın manevi değerleri rencide ediliyorsöylemiyle ifadeye çağrılıyor.
Bir-iki-üç-beş yazar değil... Elli yazar!
Elli yazarın ADSL kayıtları üzerinden kimlik ve adres tespiti yapılıyor. ...
14’erlik gruplar halinde yazarlar, polis ekipleri arasında paylaştırılıyor.
Elektrikçiniz polis olabilir...
Polisten söz açılmışken hafta sonu Radikalin birinci sayfasında yer alan bir habere de değinelim.
Hastane koridorunda beklerken yanınızdan geçen genç doktor ve hemşire, alışveriş merkezinde bebek arabasını süren modern giyimli genç çift, stadyumda hemen yanınızda canla başla takımınıza tezahürat yapan ‘taraftar’ aslında gizli görevli polis olabilir” diyen haber özetle şöyle devam ediyordu: ‘Simitçi’, ‘mısırcı’,‘Noel Baba kıyafetli’ sivil polis konsepti genişletildi. Elektrikçi, ayakkabıcı, garson, tezgâhtar, çöpçü kılığında görev yapan ‘güvenlik timleri’... başarılı performanslarından ötürü daha da genişleyecek
Gerekçe kapkaçla mücadeleymiş!
Kapkaçla mücadele için dev boyutlarda bir BBG sistemikuruluyor anlayacağınız.
Yaşasınyetmez ama evetdemokrasisi!

O cümleyi okuduğumda, İşte yalın gerçek budedim..
- Sen devrimini tamamlayamazsan, sana karşı devrim yaparlar!
Doğu Perinçek’in pazartesi günü Aydınlık gazetesindeki yazısının başlığıydı o cümle... Ve Mustafa Kemal sonrası Cumhuriyet tarihinin trajedisini yalnızca yedi sözcükle gayet açık, gayet net biçimde anlatıyordu!..
Perinçek, Prof. Dr. Cahit Tan’ın, devrimle karşıdevrimin çatışması ekseninde Cumhuriyet tarihini incelediği Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülemeyen Bugünü başlıklı kitabının özeti olarak kurmuştu bu cümleyi..
- Ve çok ama çok haklıydı…
***
Bugün yaşadıklarımız, Cumhuriyetin ve de cumhurun yani halkın trajedisidir aslında…
İki yıl kadar önce kaleme aldığım, Cumhurun Trajedisi - Karşıdevrimin Kısa Tarihi isimli kitabımda ben de tam olarak bunu anlatmaya çalışmıştım. O kitapta yer alan bir anekdot, Mustafa Kemal’le arkadaşlarının, hatta en yakınında yer alan İsmet İnönü’nün arasında dahi ne denli büyük uçurumlar bulunduğunu gösteriyordu:
- Yıl 1929... Yer Atatürk Orman Çiftliği... Yoğun, yorucu bir günün ardından Mustafa Kemal ve İnönü yürüyüşe çıkmıştır... Sohbet ederek yürürlerken, büyük devrimci aniden durur, arkadaşına döner ve içten bir samimiyetle şöyle der: Yahu İsmet, sen olmasaydın ben bu devrimleri nasıl başarırdım?İnönü’nün yanıtı tarihidir: Aman Paşam, siz olmasaydınız, biz bunları düşünemezdik bile!..
Tamı tamına da öyle oldu!.. Düşünemeyen, hayal dahi edemeyen kadrolar sayesinde, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra Aydınlanma Devrimi önce durağanlaştı, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gerileme sürecine girdi ve DP iktidarı ile birlikte karşıdevrim süreci başladı…
- Cumhuriyetin bugünleri, o günlerden yazılmaya başlanmıştı, kısacası...
***
Cumhuriyet, yarım yüzyılı aşkın süre sürekli kan kaybetti…
Karşıdevrimciler ise sürekli güçlendi... Ahrar Partisi’nin, Hürriyet ve İtilaf zihniyetinin devamı olan sağ partilerin yarım kalmış Aydınlanma Devrimi’ni tamamlamaları beklenemezdi doğal olarak!.. Onlar, ABD önderliğinde o zamanın yeni dünya düzeninde kendilerine verilen Kemalist devrimiçökertme, elde edilen kazanımları yok etme görevini başarıyla yerine getirdiler…
Bu devrimi tamamlayacak olan biricik güç SOL’du!.. CHP’siyle, onun solundaki partileriyle, devrimci hareketleriyle bütün SOL... Ama o yarım yüzyıllık süreç hep aynı kısır, aynı hastalıklı, aynı aptalca tartışmayla geçti:
- Kemalizm ve sol bir arada olabilir mi?.. Kemalizm solun önünde engel mi?..
Cumhuriyetin antiemperyalist kuruluş felsefesini, Aydınlanma devriminin içeriğini ve hedefini biraz anlayabilseler, Köy Enstitülerini, Halkevlerini biraz inceleseler bu soruların hiçbir anlam ifade etmediğini kolaylıkla görebileceklerdi... Deniz’lerin idam sehpasındaki haykırışları bile solun önemli bölümünü sarsmaya, uyandırmaya yetmedi ne yazık ki… Ve sürekli bir bölünme, sürekli bir kavgayla geçti yarım yüzyıl!.. Bugün, seçim sonrası aynı amip sendromuvakit kaybetmeksizin piyasaya sürüldü!.. Solun gelenekselçocukluk hastalığıbu kez eski solcuyeni liberal döneklerin engin desteğinde sloganlaştırıldı:
- Kemalizmden kurtulmadan olmaz!..
Her türden bilimsel analizden vazgeçtim; yalnızca bu söylemi kimlerin kullandığına baksalar tuzağı anlayacaklar!.. Kemalizmden vazgeçmenin, parçalanmayı, köleliği getireceğini, Ortadoğu girdabında boğulmaktan başka hiçbir şeye yaramayacağını görecekler... Yalnızca Türkiye dışındaki İslam ülkelerinin içler acısı hallerine baksalar, bize dayatılan Kemalizmden, laiklikten vazgeçin, İslamla Batı arasında köprü olun, Osmanlıyı yeniden ihya edin türü CIA malı telkinlerin ne denli alçakça, ne denli köleci olduğunun ayırdına varacaklar...
- Fakat heyhat, solun çocukluk hastalığıkolay bitmiyor!..
Bir Yurtsevere Mektup(113)
Sevgili kardeşim Balbay, bu satırları yazarken saat çarşamba günü 15.45’i gösteriyor... Tahliyeniz konusunda hâlâ bir karar yok ve yazımın gazeteye yetişmesi gerekiyor... Dün İzmir’de sevgili İlhan Abi’yi andık. Bugün sizlerle ilgili kararı bekliyoruz... Yaşamın diyalektiğine bak; yüreğimizin bir yarısı sizler için çırpınıyor, diğer yarısı tutsak yurtseverlerle hücrede…
Tüm yurtseverleri sevgi ve saygıyla kucaklıyorum…

Sevgili okurlarım, Türkiye’de siyaset ve medya artık tümüyle düşmanlıkların ve kamplaşmaların kapanında kıvranan bir cehaletin egemenliğine girdi.
Herkes konuşuyor:
Bilen, bilmeyen…
Liderler, lider sözcüleri…
Medyadaki köşe ve ekran yorumcuları.
Tabii arada doğru söyleyenler de çıkıyor…
Hiç kuşkusuz konuları derinliğine bilenler de var…
Ama onların dile getirdiği aklın ve bilimin sesleri, düşmanlık ve cehaletle bezenmiş kuru gürültü arasında güme gidiyor.
Çünkü amaç bir şeyleri açıklamak, anlatmak değil…
Karşı tarafa vurmak!
***
Seçim sonrası yapılan çözümlemelerde her parti haklı olarak hem kendisine verilen hem de rakiplerine giden oyların nedenlerini araştırıyor.
Bu çerçevede yapılan ciddi yorumların, şaka yollu eleştirilerin bazıları mahkemelik bile oldu…
Çünkü artık Türkiye’de bir konuyu düşmanlıkların, cephelerin, taraftarların kör inançlarının dışında, soğukkanlı, akıl ve bilim yoluyla tartışmak pek de olanaklı değil.
Beni korkutan nokta, siyasetten kaynaklanan ve medyayı da egemenliği altına alan bu tutum ve davranışın özel yaşamları da etkilemesi, pek çok dostun, arkadaşın, siyasal ve ideolojik cepheleşme adına ilişkilerini bozmaları.
Oysa yaşam ne sadece siyaset, ne de sadece ideoloji…
Hele sadece rekabet ve üstünlük kavgası hiç değil.
Özel yaşamın sevgileri, dostlukları, paylaşımları, birliktelikleri, vefası, dayanışması, hayatın güzellikleridir…
Bu güzellikler, siyasetin, ideolojinin, kamu yaşamının dayattığı sorunları ve ilişkileri çapraz keser…
Hayatımıza sadece güzellikler değil, anlam da katar!
***
Son fırtınalardan biri Kılıçdaroğlu’nun Stockholm Sendromu söylemi üzerine koparıldı…
İktidar sözcüleri ve medyadaki iktidar destekçileri derhal bir hücuma geçti…
Sanki siyasal davranışların altında psikolojik ya da sosyal psikolojik nedenler aramak suçmuş gibi.
Oysa bazı seçmenlerin Stockholm Sendromu ile oy verdiğini söylemek ile, seçmenlerin genellikle ekonomik nedenlerle oy verdiklerini belirtmek arasında hiçbir fark yok:
Öküz altında buzağı arıyorsanız, seçmenlerin ekonomik nedenlerle oy verdiği hakkındaki genel yargıya katılanları da, halkı çıkarcılıkla itham etmekle”, “asil milletimizin ekonomik çıkarlar uğruna oylarını sattığı gibi çirkin bir iddiada bulunmakla suçlayabilirsiniz.
***
Günlerdir Stockholm Sendromu üzerinde yazıp çizenlere, konuşanlara bakıyorum…
Olayın temeline inen kimse yok.
Pek çok kişi belki de ilk kez duydukları bu terimi internet arama motorlarında arayıp (moda deyimle googlelayıp) önüne çıkan bilgileri aktarıyor ve onların üzerinden ahkâm kesiyor.
Oysa konu, sadece rehin alınan kurbanların kendilerini rehin alan zorbalara destek vermeleri basitliğinden çok daha önemli, derin ve karmaşık.
Stockholm Sendromunu son kitabım İçimizdeki Zalimde uzun uzun irdelemiştim:
Nedir, nereden kaynaklanır, hangi olaylarda neler yaşanmıştır, bu yaşananların yorumları nelerdir…
Ve en önemlisi, Stockholm Sendromu siyasal davranış açısından nasıl irdelenebilir, ne sonuçlar doğurabilir.
Kitabımda bu konuları esas olarak, değerli yazarımız Ali Haydar Nergis’in bir makalesinde verdiği bilgiler üzerinden geliştirmiştim.
Meraklısı alıp bakabilir.
Basit olarak güçlüden, zalimden etkilenmek biçiminde özetlenebilecek bu sendromu ve onun hem psikolojik hem de siyasal yansımalarını bir dahaki yazıda ele alacağım…
Cumartesiye görüşmek üzere.

Demokrasi, özgürlük, hukuk devleti, laik demokratik cumhuriyet, adalette eşitlik, şu bu...
Bunların tümünün bir masal olduğunu yıllardır yazıp çizdim.
89 bin oy almış olan BDPnin bağımsız adayı Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin Yüksek Seçim Kurulu’nca düşürülmesi insanın vicdanını sızlatıyor.
12 Eylül faşizminin ürünü olan 1982 Anayasası’nın gölgesinde yapılan 12 Haziran seçimleri...
Nedense bir türlü değiştirilmeyen Partiler ve Seçim Yasası.
Yazımı yazdığım saatlerde CHP milletvekilleri Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve MHP milletvekili Engin Alan’ın durumu belli değildi.
Kavurucu İzmir sıcağı, kıyılarda poyraz ve dalgalı bir deniz.
***
Karmakarışık duygular içindeyim. Satılmışlar pazarında kendi çıkarlarını öne çıkaran o kadar çok yozlaşmış kişi var ki...
Bir yandan demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine ahkâm kesiyorlar, öte yandan Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine alkış tutuyorlar.
Dicle, yüzde 10 barajı nedeniyle bağımsız olarak katıldı seçimlere. Baraj olmasa, BDP doğrudan seçime katılsa, bir alt sırada olan kişi milletvekili olacak.
Ya şimdi?
AKP adayı Meclis’e girecek...
***
Canım sıkkın...
Bu toplumda bedel ödeyenlerle ödemeyenler var...
Türkiye’de soytarıları adım başı görebilirsiniz...
Onlar için demokrasi, özgürlük, adalette eşitlik hikâye...
Türkiye’de bir Kürt sorunu var mı?
Var!
Türkiye’de 12 Eylül faşizminin getirdiği 1982 Anayasası’nın gölgesinde yıllardır seçimler yapılmıyor mu?
Yapılıyor...
Peki niçin bugüne değin yüzde 10 barajı yüzde 5’lere çekilmedi ya da tümden kaldırılmadı?
1999 seçimlerinde CHP barajın altında kaldı... 2002 seçimlerinde DSP, ANAP, DYP ve MHP...
Bizim siyasetçilerimiz hiçbir zaman umursamadı demokrasi ve özgürlükleri.
12 Eylül Anayasası’nın gölgesinde yaşamayı yeğledi.
12 Haziran’da yüzde 50’yle iktidar olan AKP de...
***
Türkiye’nin öncelikli iki sorunu var, az önce yazdığım gibi:
Kürt sorunu ve antidemokratik anayasa yerine çağdaş bir anayasa...
Yeni TBMM bu iki önemli sorunu öncelikle gündeme getirir mi?
İşte tüm sorun bu!
Yeteri kadar kan aktı... Gençlerimiz öldü... Binlerce faili meçhul cinayet işlendi...
Uğur Mumcu’dan Musa Anter’e değin aydınlarımız, yazarlarımız, siyasetçilerimiz, insanlarımız öldürüldü.
Üzerinden 18 yıl geçti Sivas Madımak katliamının... Yedi firari sanığın yargılandığı davada, zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle altı sanık hakkında davanın düşmesi istendi.
***
Ah benim güzel ülkemin insanları...
Kendi kendinize şu soruyu sorun:
Nerede adalette eşitlik?
Onlarca aydınımız, yazarımız, ozanımız diri diri yakıldı 18 yıl önce...
Hangi iç ve dış güçler yaptırdı bu eylemi...
Bir mezhep çatışmasının fitili 1978’de Kahramanmaraş’ta ateşlenmemiş miydi?
Bu yüzden canım yanıyor, içim acıyor...
Kenan Evren’in avukatı, savcılıktan, zamanaşımı nedeniyle soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandırılmasını istemiş.
Hem Evren hem Tahsin Şahinkaya, 12 Eylül öncesinin koşulları yine olsa ve biz aynı koltukta otursak yine darbe yaparız dememişler miydi?
Bir tuhaf ülkede yaşıyoruz...
Yaşananlarla pek ilgilenmiyoruz...
***
Bir çay bahçesinde yazımı yazarken çevreme bakıyorum, herkes okey oynuyor...
Ne Hatip Dicle ilgilendiriyor onları, ne faili meçhul cinayetler ne de ÖDP’li yöneticilerin evlerinden toplatılan kitaplar...
Canım yazı da yazmak istemiyor aslında...
Kütahya’da içme suyuna karışan siyanür, yağmalanan ormanlar çokuluslu altın avcıları...
Daldan dala konarken bir bakıyorum masamın ucuna bir serçe konmuş...
Ben ona, o bana bakıyor...

Bir yıl içinde ya yapılır ya da yeni bir anayasanın rafa kaldırılacağını içeren sözlerin siyasal kulislerde konuşulduğu bugünlerde; ne AKP ne de MHP’den
yeni anayasanın temel ilkelerini duyuran açıklamalar gelmiyor.
Tek istisna CHP. Genel Başkan Kılıçdaroğlu. Partinin yeni anayasayla ilgili -kırmızı çizgi diye adlandırılan- çekincelerini her fırsatta açıklıyor.
Madem ki yeni bir anayasa gereksindiğimize itiraz eden yok.
Madem ki özgürlükler, insan hakları, sosyal devlet, toplumsal barış anlayışıyla ilgili 82 Anayasası’ndan kaynaklanan sakıncalar biliniyor.
CHP dışındaki partilerin bu konularda ilkesel görüşlerini açıklamakta ağızlarına neden kilit vurduklarını anlamakta insan güçlük çekiyor.
CHP, örneğin 82 Anayasası’ndaki devletin kimliğini açıklayan ilk üç maddenin yeni anayasada da yer almasını zorunlu görüyor.
Önceki aylarda aynı görüşü yetkili ağızlardan açıklayan AKP, bu koşula katıldığını neden yinelemiyor?
Kılıçdaroğlu, CHP’den anayasa ve demokratik açılım konularında destek aradığını beklediğini söyleyen RTE’den; önce nasıl yeni bir anayasa düşündüklerini açıklamasını istedi. Yanıt yok!
CHP Genel Başkanı; koşullara bir yenisini ekledi.
Hükümet, İmralı’daki terörist başı ile sürekli görüşüyor. İmralı’daki de devletle (hükümetle) pazarlık ettiği konuları, koşulları açıklıyor.
Kılıçdaroğlu, RTE kapısını çalarsa; örneğin hükümetin başta İmralı, kimlerle görüştüğünü açıklamasını isteyeceğini söylüyor.
RTE işine gelmeyen koşullar veya istekleri geri çevirmek için daha önceleri kullandığı yönteme yine başvurabilir; ortada fol yok yumurta yokken CHP’nin yeni anayasayı yokuşa sürdüğünü öne sürebilir.
Ama bu; balkonda verdiği sözün içinin ne kadar kof olduğunu kanıtlar.
***
Son günlerde bir başka konu, CHP Genel Başkanı’nı uğraştırıyor.
Seçim sonuçlarını gözden geçiren MYK’de AKP’nin aldığı yüzde 50 oyun bir Stockholm sendromu olduğunu söylediği önce Akşam’da manşet oldu. Sonra medyayı sardı.
Bir banka çalışanlarında ölüm korkusu yerini, söyleştikleri soygunculara hayranlığa, hatta onlara sahip çıkmaya bırakır. Rehineler önce kurtarılmaya direnir, sonra da mahkemede soyguncular aleyhine ifade vermeyi reddederler...
Habere göre Kılıçdaroğlu, toplantıda halkın AKP’yi yeğlemesini rehinelerin rehin alana duygusal bağımlılığı olarak tanımlanan Stockholm sendromu ile açıklar.
***
Yorumlara, haberlere önceki gün Kılıçdaroğlu, açıklık getirdi.
MYKde tartışılan konunun dışarı sızmasından rahatsız olduğunu söylüyor.
MYK üyelerinin nereye varacağını kestiremedikleri gevezeliğine, demokrasi geldiğinden beri kapalı toplantılardaki konuşmaların basına sızdırılmasına artık alışması gerekiyor.
Haberin saptırılarak yorumlandığını söylemek istemiyor ama; medyada şu veya bu nedenle bir haberi başka yönlere kaydırmaya yönelik, hatta kimi zaman yalakalık içeren saptamaların neredeyse mesleksel bir kurala dönüştüğüne de alışması gerekiyor...
Zira saptırma bol, yalakalık da çeşitlendi. İktidardan nemalanmak isteyen yalakalar da var; başka çevrelere, örneğin -kim bilir hangi nedenle -işadamlarına yalakalığa özenen de...
Örneğin tanık önünde seçimle ilgili bahsi önerenin söylediğini yazıda belirtirsiniz. Üstelik; bahsi öneren de sözünün arkasında durduğunu yazılı açıklar. Günlerden sonra bir de bakarsınız; aaa! yazılan doğrular, üstelik böyyük bir gazetede, dün iddia diye manşetlerde.
***
Dünkü Güncel’de; Helalleşme öylesine dal budak sardı ki; AKP iktidarı ile şu veya bu nedenle ters düşen kurumların, derneklerin, hatta iş dünyasından kimi ünlülerin, yüzde 50 oyla yeniden iktidara gelen RTE ile helalleşmenin peşine düştüklerini, onlar için helalleşmenin tek anlamı; affedilmek bağışlanmak diye yazdım.
Bu satırları yazarken manşetten duyurulan son helalleşme örneğinden haberim yoktu.
Kimi kurumlar, insanlar için görünen köy kılavuz istemiyor.

Özel mahkeme...
Çadır mahkeme’den sonra bu:
Sandık mahkeme...
*
Bu mahkeme de bir nevi seçim sandığı yerine geçiyor; milletvekili seçilen, seçildikten sonra seçilmemiş olabiliyor...
Sandıktan çıkıyor da mahkemeden çıkamıyor yani...
Seçilemeyen ise bakıyor ki seçilmiş...
YSK Başkanı Ali Em, merdivenlerden inerken kazanıp da seçilemeyenleri, ya da seçilip de kazanamayanları gerektiğinde medyaya açıklıyor...
Eee tereddüdü olan soruyordur YSK Başkanı Ali Em’e:
Seçildim mi Ali Emmi?..
*
İşte; bağımsız Hatip Dicle’nin milletvekilliği... Seçildikten sonra, tam mazbatasını alacakken, baktı ki seçilmiş ama kazanamamış....
YSK kararı öyle...
Yerine; seçimde seçilemeyen AKPli Oya Hanım kardeşimiz Meclis’e girecek...
Böylece BDP’lilerin oyları ile AKP’li seçilmiş olacak...
İyi mi?..
Sandıktaki mahkeme kararı ile...
*
BDP’linin suçu ise:
Terör örgütünün propagandasını yapmak...
*
Öyle demeyin...
Demek ki yeni duydu emmi?..
Taksim’de Atatürk’ün boynuna bile PKK bayrağı astılar da...
Ya da:
Terör örgütü Habur sınır kapısından PKK bayrakları ile girerken davul zurna ile karşılayanlar... Terör örgütünün elebaşısı ile ateşkes anlaşması yapanlar; 1 başbakan, 22 bakan, 325 milletvekili ile iktidar seçildiler de...
Bu terör örgütünün propagandasını yapmaktan düz milletvekili seçilemiyor...
*
Zaten bu yazı yazılırken de, sandıktan çıkan Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın, Engin Alan’ın, mahkemeden çıkıp çıkamayacaklarını oturmuş bekliyoruz.
Belki de seçildiler ama kazanamadılar?..
Belki kazandılar ama seçilemiyorlar?..
Ya da belki onlar milletvekili olduklarını sanıyorlar, belki mahkeme onları başka bir şey yapacak?..
*
Bu arada:
Meclis aritmetiği de değişiyor...
AKP çıkıyor; 330’a biraz daha yaklaştı?..
Sandığın içindeki mahkeme kararı ile...

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget