2018
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

İktidara meydan okuyan sanatçılar
En ileri demokrasilerde de sanatçı yöneteni eleştirir, meydan okur. Demokrasinin yerleşmediği ülkelerde ise iktidarı yeren, eleştiren sanatçılara bedel ödetilir.

Osmanlı’dan günümüze sanatçılar ile iktidarların mücadelesi nice başların kesilmesine, nicesinin sürgünde can vermesine, nicesinin de mahpus damlarında çürümesine yol açsa da “zulüm abad olunmaz” sözü her seferinde doğru çıktı ve bir zaman sonra baskıcı yönetimlerin saltanı yerle yeksan olurken zulmettiği sanatçıların ismi günümüze kadar yaşadı. Halkın sustuğu baskı dönemlerinde susmayan, boyun eğmeyen ve eleştirisini gah şiirle, gah oyunla gah yazıyla dile getiren sanatçılar isimlerini tarihin altın sayfalarına yazdırırken, onlara bedel ödeten devrin iktidarlarının ismi ise tarihin çöplüğünde yerini aldı. Figani’den, Taşlıcalı Yahya’ya, Nefi’den Eşref’e, Neyzen Tevfik’ten, Aziz Nesin’e, Ratip Tahir Budak’tan Turhan Selçuk’a, İlhan Selçuk’tan Mahzuni’ye bu topraklarda devrin iktidarına posta koymuş,, çarpıklıkları dile getirmiş sanatçılardan birkaç ciltlik ansiklopedi yazılır.

Muhalif sanatçı her dönemde hedefteydi
Sanatçının iktidarla, iktidarın da sanatçılarla mücadelesi, sanat tarihi kadar eskidir. Dünyanın bütün diyarlarında, yok olup gitmiş medeniyetlerde de, günümüzde de bu durum değişmemiştir. En ileri demokrasilerde de sanatçı yöneteni eleştirir, meydan okur, demokrasinin yerleşmediği ülkelerde de... Değişen tek şey; demokratik hukuk devletlerinde sanatçı iktidara meydan okusa da yönetici erk, sanatçının eleştirilerini düşünce özgürlüğüne yorar ve onunla hesaplaşmak yerine hoş görür, ders çıkarır ve sineye çeker. Demokrasinin yerleşmediği ülkelerde ise hukuk devletinden söz edilemeyeceği için iktidarı yeren, eleştiren sanatçılara bedel ödetilir.

Bizim tarihimizde baktığımızda devrin iktidarının gazabına uğramış, mahpus yatmış, kelle vermiş, sürgün yaşamış sanatçıların listesini tutsak değil bu sayfaya, gazetenin tüm sayfalarını da ayırsak yetmez. İşin garibi; sanatçıların eziyet görmesi, bedel ödemesi sadece padişahlık ya da darbeler ve sıkıyönetimler dönemleri değil, seçilmişlerin iktidarda olduğu dönemlerde de olmasıdır. Bu durum da, demokrasinin sadece sandıkla iktidarın belirlenmesi anlamına gelmediğini gösteriyor.
Son dönemlerde yine sanat ve iktidar ilişkilerini çokça konuşur olduk. O nedenle geçmişten, yani Osmanlı’dan günümüze devrin iktidarına, bürokratına ve din adamlarına karşı muhalefet eden sanatçıları ve başlarına gelenleri anımsatmak istedik.

Pargalı’ya sataşan Figani canından oldu

Kanuni döneminde yaşayan Figani, devrin kudretli Sadrazamı İbrahim Paşa, nam-ı diğer Pargalı İbrahim’in Budin Sefer7inden dönüşte yanında getirdiği Herkül, Apollon ve Dyana heykellerini Sultanahmet’teki sarayının bahçesine dikip sergilemesi üzerine şu beyti yazdı:
Dü İbrahim amed be-dar-ı cihan
Yeki büt şiken şud yeki büt nişan

(Dünyaya iki İbrahim geldi.
Biri peygamberdi ve putları devirdi.
Diğeri ise bizim İbrahim Paşa oldu,
ama o da aksine gelip yine put dikti.)

Heykelleri put gören İstanbul ahalisi, İbrahim Paşa hakkında dedikodu kazanını fokurdatırken Figani’n bu beyti de tuz biber oldu. Artık çarşıda pazarda dilden dile aktarılan Figani’nin dizeleri İbrahim Paşa’nın kulağına kadar gitti. Firdevsi’den esinlenerek yazdığı bu beyit Figani’nin canına mal oldu. Pargalı İbrahim Figani’yi idam ettirdi.
Mantıki Öküz Paşa’ya tosladı
VI. döneminde yaşayan Mantıki, kadılıkla şairliği bir arada yürütüyordu. Şiirlerinde dönemin din cahil din adamları ile vezirlerini yazdığı hicivlerle yerden yere vuruyordu. Şam’da görevli iken Şam Valisi Mantıki’yi zehirletmek istedi. Mantıki, Halep’e kaçtı. Halep’e kaçış nedenini İstanbul’a şu dörtlükle iletti:

Şam’da bilmediler kıymetimi
İltica ettim Halebüşba’ya
Harlerin çifte-i iz’acından
İltica ettim Öküz paşaya

Ancak Mantıki, baltayı taşa vurmuştu. Halep’te Öküz lakabı ile meşhur Mehmet Paşa vali idi. Öküz Mehmet Paşa, Mantıki’yi padişah IV. Murat’a şikayet etti ve Mantıki idam edildi.
Şair Eşref
Abdülhamit’in istibdat döneminde yaşamış, mutasarrıflık görevlerinde bulunmuş Eşref Paşa’dan padişah da nasibini almış, sadrazam da, İzmir Valisi Kamil Paşa da...
Şair Eşref sık sık Abdülhamit’i ve zamanın diğer devlet görevlilerini hiç çekinmeden eleştirebilmiş bir şairdir aşağıdaki dizelerde Padişahı ve Mabeyncisi Arap İzzet Paşa’yıda şu şekilde hicvetmiş;

Besmele gûseyleyen şeytan gibi
Korkuyorsun höt dese bir ecnebi
Padişahım öyle alçaksın kî
Izzet-i nefsin Arap izzet gibi.

Abdülhamit’in hasta düştüğünü işittiğinde de şiirle oklarını ta kaçtığı Mısır’dan savurmuş padişaha:
Toprak altında da olsan bulurum
Erişir burnuna birkaç tekmem.
Can verip kurtulurum zannetme
Şeytan elini çekse de ben elimi çekmem!
Tevfik Fikret ve Neyzen
Ziya Paşa gibi Tevfik Fikret de devrindeki yolsuzluğa, soyguna, talana verip veriştirmiş. Fikret’in “Han-ı yağma” şiirinin tamamını olmasa bile nakarat bölümünü bilmeyen yoktur herhalde.

Han-ı Yağma
Bu sofracık, efendiler
Ki iltikaama muntazır,
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtaz
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Fikret gibi Neyzen Tevfik de, hırsızların, yolsuzların ve talana göz yumana mebusların hedefinde olmuştur:

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler...
Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us dediler!..

Nefi’nin çektiği dil belası

Hepimizin bildiği “Tut-i mucize guyem/ ne desem laf değil” dizelerinin yazarı Nefi, 17. yüzyılda yaşamış ve üç padişah görmüş bir Divan Şairidir. IV. Murat’ın iltifatlarına mazhar olan Nefi, yazdığı hicivlerle padişahın vezirlerini, paşaları kızdırmasına rağmen padişahın himayesi nedeniyle adeta dokunulmazlık zırhına bürünmüştür. Ancak Naime tarihinde anlatılanlara göre, Nefi’nin yazdığı Siham-ı Kaza adlı hiciv şiirlerinden oluşan eserlerini limonlukta okurken yakınındaki köşke yıldırım düşer ve ortalığı tarumar eder. Elinden Nefi’nin eserini fırlatan padişah Nefi’ye hiciv yazma yasağı koyar. Ama huylu huyundan vazgeçmez. Nefi, hicivleri ile paşaları, vezirleri kızdırmaya devam eder. Fuat Köprülü’ye göre ise Nefi, sadrazamı değil direkt padişahı hedef almıştır şiirlerinde. En son Bayram Paşa’yı kızdırır ve boğdurularak cesedi denize atılır.
Nefi’nin orijinali hayli ağdalı bir dille yazılmış olan “sözümdür” şiiri, baskıcı iktidarlara karşı söylenmiş şiirlerin hasıdır Osmanlı’da.

En derin uykulardan kaldırandır sözüm,
Güne el koyanları, yıldırandır sözüm.

Zamanı zemini daralmış olanlara,
Gönüllerince zemindir; zamandır sözüm.

zalim beni bir işaretle kahretse de,
onun ordusuna karşı koyandır sözüm.

cihan saltanatları zamanla sönerken,
yandıkça daha da parıldayandır sözüm.

güç verir, bilinç üretir, sevinç bağışlar,
yüzü gülmemişlere armağandır sözüm.

ey mutsuzluk gecesinde bunalanlar,
size müjde yıldızları saçandır sözüm...

dünya bir benimdir diyenlere derim ki,
bu sofrayı herkeslere açandır sözüm.

varsın günün sultanları değer vermesin,
En derin uykulardan kaldırandır sözüm,
Güne el koyanları, yıldırandır sözüm.

Zamanı zemini daralmış olanlara,
Gönüllerince zemindir; zamandır sözüm.

zalim beni bir işaretle kahretse de,
onun ordusuna karşı koyandır sözüm.

cihan saltanatları zamanla sönerken,
yandıkça daha da parıldayandır sözüm.

güç verir, bilinç üretir, sevinç bağışlar,
yüzü gülmemişlere armağandır sözüm.

ey mutsuzluk gecesinde bunalanlar,
size müjde yıldızları saçandır sözüm...

dünya bir benimdir diyenlere derim ki,
bu sofrayı herkeslere açandır sözüm.

Marko Paşa ve Dolmuş

Markopaşa, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un yazarlığını yaptığı 1946 yılında yayımına başlanan Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı mizah dergisiydi. Sabahattin Ali başyazarlığını yaptığı dergi devrin ana muhalefet partisi etkisine sahip bir yayın organıydı. Davalar ve toplatma kararları arka arkaya geldiğinden derginin künyesinde Markopaşa “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar.” gibi ibareler konuldu. Kimi zaman yazarlar dergiyi elden dağıtmaya çalışmışlar, buna karşın çok sayıda satmayı başarabilmişlerdir ki derginin tirajı 60-70 binlere dek ulaşmıştır. O dönemlerde en çok satan gazetelerin tirajları bile 50 bini geçmemekteydi.

Markopaşa kapatılınca sırasıyla; Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba ve Kırk Haramiler adları altında yeniden çıkarıldı.

DP iktidarını sinir eden yayın organı
Markopaşa’dan sonra İlhan ve Turhan Selçuk’un çıkardığı Kırkbirbuçuk ve Dolmuş dergileri aynı işlevi gördü. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Selçuk, Çetin Altan gibi yazarların yanında, Turhan Selçuk, Ali Ulvi, Oğuz Aral, Nehar Tüblek, Semih Balcıoğlu, Mim Uykusuz, Mıstık ve Suat Yalaz gibi çizer kadrosunun yer aldığı Dolmuş Dergisi DP iktidarını en sinir eden yayın organı olmayı başardı. Mizah dergisi olarak döneminin en yüksek tirajını yakalan Dolmuş Dergisi toplatma kararları ve açılan davalarla baş edemedi ve iki yıl sonra kapandı.

DP döneminde ilk tutuklanan karikatürist Ratip Tahir Burak oldu. Ulus gazetesinde çizen Burak’ın dışında DP’ye muhalefet eden Ulus yazarlarından neredeyse tutuklanmayan kalmadı. DP iktidarı basın yayın üzerinde en büyük baskıların yaşandığı dönem oldu. Darbe dönemlerinde bile bu kadar çok sanatçı ve yazar mahpus damlarını ziyaret etmedi.

1960 ihtilalinden AP’nin tek başına iktidar olmasına kadar geçen sürede görece bir rahatlık olsa da 1960’ların sonlarında DP dönemine geri dönüldü. 12 Mart’la birlikte muhalif sanatçılar ve yazarlardan yargılanmayan, tutuklanmayan neredeyse kalmadı.

12 Eylül dönemi malum. 12 Martı bile arattı. Özal döneminde ise mahpusluk yerine tazminat davaları basın yayın organları sindirilmeye çalışılsa da tiyatroda, sinemada ve basında devrin iktidarı kıyasıya eleştirilebiliyordu.

Miyase İlknur/Cumhuriyet
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/1185619/iktidara_meydan__okuyan_sanatcilar.html

Yılbaşı - Güner Yiğitbaşı
Bizim de kullanmakta olduğumuz takvime göre,1.Ocak günü, içinde bulunduğumuz 2018 yılının bitimi ve gireceğimiz yeni 2019 yılının başlangıcı ve ilk günüdür.
Yılbaşı, İsa'nın doğum günü olarak kabul edilen 25 Aralıkta kutlanan Hristiyanların Noel Bayramı ile karıştırılmamalıdır. Yılbaşı'nın, dini ve kutsal bir yanı bulunmamaktadır.
Bunu karıştıran bazı dini kesim, biz Hristiyan değiliz, Müslümanız, yeni yılı kutlamayız diyerek, yılbaşı kutlamalarına ve kutlayanlara eleştirel bir gözle yaklaşmaktadırlar. Bu değerlendirme ve yaklaşım yanlıştır.
Yılbaşı bir bayram değildir, bir takvim olayıdır.
İçinde bulunulan yılın bittiği günü, yeni yılın ilk gününe bağlayan gece, insanların; evlerinde veya evlerinin dışındaki eğlence mekanlarında, masalar kurarak ve özel olarak hazırlanan yemekleri yiyip içkiler içerek eğlenmeleri, yeni yılı kutlayarak karşılamaları, yeni yıla mutlu bir şekilde girmek istemeleri ve girmeleri, bir gelenek ve kültür olayıdır.
Eski yılın bitimi ve yeni yıla girilmesiyle, aslında insanlarımız bir yıl daha yaşlanmakta ve ömürlerinden bir yıl daha azalmaktadır, bunun bilincindeki insanlarımız, o zaman yeni yıla niçin eğlenerek neşeli ve mutlu bir şekilde girmek istemektedirler, bu bir çelişki değil midir? Diye düşünenler olabilir.
Ben şahsen öyle düşünmüyorum, hepimizin bir yaşam ömrü vardır ve her geçen yıl bu ömürden çalıp gitmektedir bunu biliyoruz ama, korkunun ecele bir faydası da yoktur, her yeni yılla birlikte yaşlanıyoruz diye, oturup ağlayacak da değiliz tabi.
Bir de bardağın dolu yanından bakacak olursak, insanların; gelecek her yeni yıldan ve yıllardan bir beklentileri, gayeleri ve umutları vardır. İnsanlar; gayesiz, umutsuz, umutlarını yitirerek asla mutlu olamazlar, umut fakirin ekmeğidir sözü boşa söylenmemiştir.
İnsanların umut ve beklentileri bir yıl ile sınırlı olmadığı için, her yeni yıl insanların umut ve beklentilerinin tazelendiği yepyeni bir dönemi ifade etmektedir.
Örneğin, insanlar bir an önce okullarını bitirmek ve hayata atılmak, daha sonra evlenip yuva kurmak, çocuk sahibi olmak ve çocuklarını okutarak meslek sahibi yapmak, emekli olup gezip tozmak isterler ve bu istek ve umutlarının gerçekleşmesi için, yılların çabucak geçmesini, yeni yıllara ulaşmayı iple çekerler.
İşte, insanların  bu ileriye dönük istek ve umutlarının gerçekleşmesi, yeni yılları ve  yeni yılbaşılarını zorunlu kıldığı için, insanlar yaşlanmalarını, ömürlerinden kopup giden yılları düşünmüyorlar bile.
Bana sorarsanız, sizler de; yaşlanacağım korkusuyla, ileriye dönük isteklerinizden, gayelerinizden, arzularınızdan, umutlarınızdan ve bunların gerçekleşmesinden asla vaz geçmeyiniz, ileriye dönük gayeleri, beklentileri ve umutları olmayan insanların, yaşlanmaya fırsat bulamadan yaşayan ölü haline geldiklerini unutmayınız.
Bu vesileyle, hepinizin yeni yılını kutluyor ve 2019'un; sizlere sağlık, mutluluk, huzur, başarı, ekonomik açıdan insanca yaşama koşulları ve siyaseten özgürlükler getirmesini diliyorum.

29/12/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

ASGARİ ÜCRETLİNİN SATIN ALMA GÜCÜ YERE ÇAKILDI!..

•         16 MİLYONDAN FAZLA KİŞİ AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞAMAKTADIR

•         48 MİLYONDAN FAZLA KİŞİ YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA YAŞAMAKTADIR.

•         ASGARİ ÜCRETLİLERİN 93’Ü GIDA MADDESİ OLMAK ÜZERE, TOPLAM 318 MADDEDE SATIN ALMA GÜÇLERİ DÜŞMÜŞTÜR.

•         TÜKETİCİLER, AÇLIĞIN, YOKSULLUĞUN GİDERİLECEĞİ  DOĞRU EKONOMİK VE SOSYAL POLİTİKALARIN UYGULANMASINI İSTİYOR.

Toplum aç ve yoksul!..
TÜİK’in hane halkı kullanılabilir gelire göre,  %10’luk gruplar itibariyle yıllık hane halkı kullanılabilir gelir dağılımı istatistikleri ile Türk-İş’in açlık ve yoksulluk istatistiklerini karşılaştırdığımızda, toplumun ezici çoğunluğunun aç ve yoksul olduğu görülmektedir. Buna göre,
•         Nüfusun %20’sinden fazlasının, yani, 16 milyondan fazla kişinin açlık sınırının altında yaşadığı anlaşılmaktadır.
•         Nüfusun %60’dan fazlasının, yani, 48 milyondan fazla kişinin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı anlaşılmaktadır.

Asgari ücretlilerin son bir yıllık maaş artışları %14.2 iken, TÜİK’e göre, son bir yıllık enflasyon artışı %21.62 olmuştur. Gene, TÜİK’e göre, gıda ve alkolsüz içeceklerin son bir yıllık enflasyon artışı ise %23.03 olmuştur. TÜİK istatistiklerinde yer alan 391 maddenin son bir yıllık enflasyon artışı ile asgari ücretlilerin son bir yıllık maaş artışlarını karşılaştırdığımızda 318 maddede asgari ücretlilerin satın alma güçlerinin düştüğü görülmektedir. Bununla birlikte, söz konusu 318 madde içinde yer alan 93 gıda maddesinde asgari ücretlilerin satın alma güçleri düşmüştür. Kısaca, asgari ücretlilerin satın alma güçleri öyle bir düştü ki, adeta yere çakıldı!.. Zaten, eşi çalışmayan ve iki çocuğu olan asgari ücretliler açlık sınırının altında yaşamaktadırlar. Acı bir gerçek ise, açlık sınırının altında bir geliri olan aileler, gıdasından keserek diğer zorunlu giderlerini karşılamak zorunda kalmaktadırlar.

Tüm bu gerçekleri dikkate aldığımızda, asgari ücretliler başta olmak üzere, tüm çalışanların insanca yaşayabileceği koşulların oluşturulması en doğal haklarıdır. Ayrıca, işsizliğin, açlığın ve yoksulluğun giderilmesi bu durumda olanların en haklı beklentileri ve haklarıdır. Bunun için, mevcut ekonomik ve sosyal politikalar ile üretim, dağıtım ve tüketim politikalarının doğru bir şekilde ivedilikle değiştirilmesi zorunluluğu ortadadır.
Basınımıza ve kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Turhan ÇAKAR
THD Genel Başkan

Okunası bir hikâye...- Cevat Kulaksız
Arkadaşımız, abimiz, yaşı 90 dayanmış bir eğitimci, bir ilköğretim müfettişi Mehmet Ayhan, ilerlemiş yaşına rağmen bu eğitimcimiz,  birçok sosyal etkinliklerde bulunur. Bir bakıyorsunuz bir etkinlikte piyano çalıyor, başka bir toplantıda mandolin çalıyor.  İşte bu eğitimci arkadaşımız yakaladığı ilginç görüntü ve yazıları sosyal paylaşım sitelerinde dostlarıyla paylaşır. O biliyordu ki, bilgi, bilim paylaşıldıkça artar.
İşte bu arkadaşımız dün, watsap hattından aşağıda, filimlere konu olacak muhtemelen Sunay Akın’ın kaleme aldığı öyküyü göndermiş, okuyunca ben de etkilendim. Demek ki her insanın yaşamında farklı farklı yaşam öyküsü, ilginç kesitler, bilemediğimiz nice gizler saklı.
Müjdat Gezen’in gündemde olduğu son günlerde, bir TV programında Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılan sanatçılarımızdan Metin Akpınar’la birlikte Müjdat Gezen’ı de içine alan, Nazım Hikmet’e kadar uzanan yaşamdan kesitlerle dramatik bir yaşam öyküsünü anlatılıyordu, bu yazı.  Ben bu yazıdan, olaylardan çok etkilendim. Bu öyküyü bir de siz okuyun.
Cevat Kulaksız 

OKUNASI BİR HİKÂYE...

Bilenler vardır, Sunay Akın çok güzel anlatır bunu ama oldu ya ilk defa duyacaklar da vardır.
Size bir hikâye anlatacağım, yaşanmış bir hikâye, hem de sonuçları çok ama çok güzel olan bir hikâye…
1827 yılı.
Almanya’nın Magdeburg şehri…
Bu şehirde Ludwig Carl Friedrich Dedloid adında bir erkek çocuğu dünyaya gözlerini açar.
Büyüdükçe huzursuzluğun ne olduğunu anlar, çünkü annesi ve babası sürekli kavga etmektedir.
Aileyi ve Carl’ı çok seven yakınları, bu kavgalardan etkilenmesin diye Carl’ı bir yetimhaneye verirler.
12 yaşına kadar bu yetimhanede kalır Carl, çok eziyet çeker, dayak yer ve artık kaçmaya karar verir. Bir gece çarşafları birbirine bağlar ve kaçarak Hamburg’a gelir.
Daha 12 yaşındaki Carl, bir gemide miço olarak iş bulur. Çok sıkıntılı bir 3- 4 ay geçirir. Miço olduğu gemi İstanbul Boğazından geçerken Kız Kulesini görür Carl, denize atlar ve Kız Kulesine kadar yüzer.
O sıralar Kız Kulesi Cüzamlıların kapalı tutulduğu bir minik adadır. Carl yakalanır ve Emin Ali Paşa’nın yanına götürülür. Paşa sorar “niye kaçtın” diye, “dayaktan” der, “peki de 3 4 aydır denizlerdesin neden İstanbul” der, Paşa, çocuk Kız Kulesini gösterir, bu Kule yüzünden, ben bu Kuleyi çok sevdim…
Tabi bu büyük bir haber olur, Almanlar çocuğu ister ama Emin Ali Paşa vermez ve himayesine alır.
Adı Mehmet Ali olur, askeriyeye gönderilir. Eğitimler alır ve sonunda PAŞA olur, artık adı Carl Dedloid değil, Mehmet Ali Paşadır. Çok başarılı bir asker olur, birçok savaşta ve anlaşmada Osmanlıyı temsil eder.
Bu arada evlenir, dört tane kız çocuğu olur. Evlatlarından birisinin adı Leyla Hanımdır, Leyla Hanımın da bir kızı olur, adını Celile koyarlar. Celile Hanımın da bir oğlu olur.
Adını Nazım koyarlar, NAZIM HİKMET.
Yani Nazım Hikmet, 12 yaşında Kız Kulesine sığınan adı Carl Dedloid olan sonra da Mehmet Ali Paşa’nın torunudur.
Hikaye bitti mi …?
Hayır!
Bundan sonrasını da dinleyin….
Nazım malum Selanik’te doğar, hayatını herkes biliyor, ona girmeyeceğim.
Nazım Hikmet 1938 yılında tutuklanır, neden?
Orduda isyan çıkartmaktır suçu… Bu suça da neden olan şey Beyoğlu’nda bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir Askeri Öğrencinin şiirlerini Nazım Hikmet’in okumasını istemesidir.
Birlikte tutuklanırlar…
Ömer Deniz’i kimse tanımaz etmez ama Nazım o günden sonra mahkûmiyetten kurtulamaz.
Peki, Ömer Deniz’e ne olur?
7 sene hapis yatar, sonra ben der Hukuk okuyacağım ama parası yok. Fatih’te okul parasını çıkarmak için bir oyuncakçı dükkânı açar.
Tahta oyuncaklar yapar, çocuklara satar, oradan gelen para ile de okulunun ödemelerini yapar, hayatını geçirir.

Günlerden bir gün 7 8 yaşında bir çocuk dükkâna girer ve Ömer Deniz’e yanında çalışıp çalışamayacağını sorar. Ömer deniz çocuğu sever, gel der, çalış yanımda.
Çocuk sevinir ve Ömer Deniz’in yanında çalışmaya başlar.
Bir gün çocuk Ömer Amca der, benim hiç oyuncağım yok, bana da bir tane yapsana. Ömer Deniz ona da bir oyuncak yapar, her tarafı oynayan kuklalardır bu oyuncak.
Ve bu çocuk o kuklaları alır, okula gider ve ilk gösterisini yapar.
Bu çocuk ta MÜJDAT GEZEN dir …
Nasıl buldunuz, hayat ne garip değil mi, Carl Dedloid’ten Mehmet Ali Paşaya, Nazım Hikmet’ten Ömer Cengiz’e, Ömer Cengiz’den Müjdat Gezen’e…
Yaşam ağlarını kurmuş …
Biliyorum uzun oldu ama umarım keyifli olmuştur…

Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin 99. yıl dönümü törenlerle anıldı
Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Samsun’dan yola çıkan Gazi Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra 27 Aralık 1919 da Ankara’ya gelmişti. İşte Ankara’ya gelişinin 99. yılı üç belediye başkanının (Akyurt Belediye Başkanı Gültekin Ayantaş, Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak, Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar) ile Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı Dr. Metin Özaslan eş güdüm çalışması ile üç belediye salonu ile Abidin Paşa konağında çabaları ile 22 Aralık ile 17 Aralıkta çeşitli etkinliklerle anıldı.
22-30 Aralıkta sürecek olan etkinliklerde Abidin Paşa Konağı’nda seymen gösterileri ve Ankara Fotoğrafları, Resim sergisi ile başladı. 25 Aralıkta Akyurt Necip Fazıl Konferans salonunda, 26 Aralık 2018 de Keçiören Necip Fazıl Kısakürek Tiyatro Salonu’nda, 27 Aralık 2018 de de aynı etkinlikler Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde çeşitli gösteri ve törenlerle anıldı.
Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde Seymenler ve Sinsin Gösterisi ile karşılama, Ankara Kulübü Derneği Türk Halk Müziği Topluluğu konser, seymenler gösterisi, Bacı erenler gösterisi gibi çeşitli etkinlikler yapıldı.
Ayrıca bu gösteriler arasında Çınar Seymenler ve Milli Mücadele’ye önemli katkıları olmuş üç ilçeye, Ankara’da bir Aileye plaketler verildi.
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin 99. yıl dönümü törenlerle anıldı

Törenin açılışında Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı Dr. Metin Özaslan şunları söyledi:
“-27 Aralık 1919 bir devlet kurma törenidir, 27 Aralık bir kızılca gündür. Kızılca günler bizim tarihimizde mitolojimizde bir devletin yıkılmakta olduğunu ve bu yıkıntı içerisinden yeni bir devletin doğuşunu müjdeleyen günlerdir ve yeni bir lideri müjdeleyen günlerdir kızılca günler. Kızılca günlerde büyük, devlet kurulurken seğmen alayları kurulur. Ancak kızılca günlerde kurulur. Bizim devlet geleneğinde çok sayıda devlet kurduk, imparatorluklar kurduk, yüzden fazla devlet kurduk, on altı imparatorluklar, sayısız beylik var. Devlet kurma törenlerinde o kızılca günlerin belli başlı sembolleri vardır, belli başlı ritüelleri (ayin) var. Bunların başında sinsin, devlet törenidir sinsin, Orta Asya’dan getirdiğimiz bir gelenek. Dışarıda seğmenlerimizle, misafirlerimizle sinsin ateşimizi yaktık ve sinsin oyunumuzu döndük. Ama Ora Asya’da sinsin, özellikle Şamanizmle bağlantılı olarak kamların, şamanların ki Kamlar şamanlar hem dini liderdir, hem siyasi liderdir. Onların yönettiği bir törendir, yani dini, siyasi bir törendir. Anadolu’nun birçok yerinde bir yiğitlik töreni olarak sinsin devam etti. Bu gün de Türkiye’de sadece Ankara Kulübü Derneği bünyesinde bu köklü geleneğimizi yaşatıyoruz.
Bir diğer sembolü de devlet kurmayla ilgili tartışmasız olarak dünyanın her yerinde olan sancak ve tuğ.
Tekrar sinsine döndüğümüzde 26 Aralık 1919 da seğmenler yüksekçe bir noktaya sinsin ateşi yakıyorlar ve Atatürk’ün gelişinin arifesinde yeni devletini müjdeliyor sinsinle; ertesi sabah ise seğmenler kahvesini, o zamana kadar saklı olan, dürülü olan seğmen sancağını çıkarıyorlar, kurbanı kesiyorlar dualarla birlikte sancağı dikiyorlar. Sancak dikmek de bir yeni devleti müjdelemektir, bağımsızlık ilanıdır, yeni liderin piranıdır.
Üçüncü önemli sembol, en az sancak kadar, bizde önemli olan davul. O zamana kadar suskun olan davullar, seymen davulcuları
 Seymen Davulcuları Bala’den Keskin’den, Güdül’den Elmadağ’dan Ankara’nın dört bir ucundan gelen seymen davulcuları gümbür gümbür Ankara semalarını inletiyorlar ve o zamana kadar üzgün olan, karamsar olan seymenler Ankara meydanlarında zeybek dönüyorlar.
Dördüncüsü de, seymen düzüilme dediğimiz seymen alayıdır. Çok önemli bir gelenektir, bunların hepsi yeni devleti müjdeleyen gelenekte olduğu gibi binlerce yıllık tarihimizde olduğu gibi, devlet kurmayla, bağımsızlıkla yeni ritüelle özdeşleşmiş sembollerdir.
Yani 27 Aralık 1919 basit bir karşılama töreni değil, fiilen TCC devletinin kuruluş yıldönümüdür. Bu süreç dört yılda tamamlanmıştır, 19 Ekim 1923 de Cumhuriyetin inanıyla bu süreç tamlanmıştır.27 Aralık Cumhuriyetin doğumudur, Rönesanssıdır, bunu bu şekilde kutluyoruz Ankara kulübü olarak.
99 yıl önce seymenler Keklik Pınarında karşılarken, Atatürk’e “seni görmeye geldik, uğruna ölmeye geldik” dediler, ardından, büyük önder “fikrinizde sabit misiniz” diye sordu. Seymenlar- “Ankaralılar andolsun” dediler, bu gün bir kere daha binlerce, milyonlarca andolsun diyoruz.
Bizim için Atatürk tartışılmaz değerdir, Cumhuriyet tartışılmazdır ve Başkent Ankara tartışılmazdır. 27 Aralık günü, kızılca günü kutlu olsun”.
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin 99. yıl dönümü törenlerle anıldı
Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da anma günüde şunları söyledi:
“-Bu gün ülkemizin kurucusu, kurtarıcısı G. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs’ta Samsun’da çıktıkları ve Ankara’ya geldikleri 99 yıl önce geldikleri günün yıldönümü. Ankara
Halkı o gün Gazi Mustafa Kemal (GMK) ve arkadaşlarını çeşitli illerden konferanslardan gelerek bağrına bastı. GMK ve arkadaşları her yanıtta çeşitli Atatürk’ü anlatan kitaplardan öğrendiğimiz kadarıyla, daha Osmanlı subayı iken yeni bir ulusu, yeni bir Cumhuriyeti, yeni bir devri kafalarına koyarak, kafalarını da koltuklarının altına koyarak padişaha karşı da, yedi düvele karşı da bir Kurutuluş Savaşı yaparak yeni bir ulusu yaratama mücadelesine daha subayken karar vermişlerdi.
Ankara bu yönden önemlidir, Ankara’yı, İstanbul’u başkent yapmamayı da daha o zamandan bırakmışlardı. 600 yıllık bir saltanata, imparatorluğu en sonunda Polatlı’ya, Polatlı sırtlına kadar gelen, bir ülkenin yedi düvele teslim edildiği Anadolu topraklarının                          yedi düvele teslim edildiği bir ülkeden t5eslim aldılar.
Daha sonra savaşı, Ankara’da Meclisi kurarak yönettiler. Daha sonra da Kurutuluş Savaşı’nın kazanılması8ndan sonra İsmet Paşa ve arkadaşlarının verdiği bir önergeyle Cumhuriyetimizin Başkent’i olarak ilan ettiler. Biz hepsini minnetle ve şükranla anıyoruz, çünkü bu gün eğer TC nin Başkenti Ankaralılar ne kadar övünse az. Başka ülkelerin başkentleri her ulus için önemlidir. Başkentler bir simgedir, başkentler her ulus için bir simgedir. Ülkenin çeşitli şehirlerinde yaşayan her yurttaş da başkentlerle övünür. Biz de Cumhuriyetin ilk ve son başkenti Ankara ile övünmekten, nereli olursak olalım, Hangi Anadolu toprağında yaşarsak yaşayalım. Övünç duyuyoruz, kıvanç duyuyoruz.
Ankara Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bitkin bir toplum, her şeyiyle bitmiş, bit, tifo, verem her türlü hastalığın olduğu, hiçbir şey üretmeyen, sanayisi olmayan bir metre şose yolu olmayan bir Anadolu’dan bu günlere geldik. Bu günlere ateş dolunca yakılan ışık sayesinde geldik. BU gün ben bu kürsüde konuşabiliyorsam, başkaları başka kürsüde konuşabiliyorsa Gazi M.Kemal ve arkadaşlarına borçluyuz. Sanayiciysen, fizikçiysen, mühendissen hangi konumda olursan ol, bağımsız bir Türkiye’nin vatandaşı olarak bu günümüzü M. K.Atatürk’ün kurduğu, arkadaşlarının kurduğu o verilen karara borçluyuz. Bu günlere kadar Cumhuriyet hükümetleri hepsi, nice hükümetler gelip geçti, hepsi bir çivi çaktı, hepsi çakacaktı çünkü onun için göreve geliyorlar. Yerel yöneticiler gelip geçti, hepsi yaptı, yapacaktı, çünkü onun için geliyorlar. Ankara’ya Cumhuriyetimizin başkentimize bu güne kadar hizmet eden o Ankara’nın gelişmesine, büyümesine hizmet eden ölenlere Allah rahmet eylesin, diyorum; hayatta olanlar Allah sağlıklı Ömür versin diyorum. Ankara M. Kemal Atatük’ün Ankara’sı”. Alkışlar.
Bu konuşmalardan sonra ilgililere plaketler verildi. Daha sonra Ankara Milletvekili Nevzat Ceylan’ın konuşmasından sonra programdaki gösterilerden sonra tören sona erdi.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 

“Batı cephesinde askeri deha, Lozan’da diplomatik zekâ”
Batı cephesinde askeri dehasını, Lozan’da diplomatik zekâsını, Siyasal yaşamda güçlü ve saygın devlet adamı karakteri gösteren, Türk ulusunun varlık yokluk kavgasında vatan savunmasında, her türlü çareye başvuran bir neslin son temsilcilerinden 2. Cumhurbaşkanımız M. İsmet İnönü’nün bedensel varlığının aramızdan ayrılışının 45.yılında bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.
Henüz dünyada çoğulcu demokratik sistem var olmuş veya kurulmuş değilken, iktidarın tüm olanakları elinde olmasına karşın özgür seçimlere giden, dahası bu seçimlerdeki yenilgisinin ardından büyük bir demokratik olgunlukla 'Benim en büyük zaferim bu yenilgimdir' diyerek iktidarı devredip muhalefete geçen İsmet İNÖNÜ, sonraki ve günümüz hükümetleri için onurlu demokrasi dersi veren saygın bir liderdir.
Ne yazık ki; kan ve irfanla kurulan, insanüstü bir çaba ile yüceltilen Cumhuriyetin kuruca kadrolarına yönelik saldırılar, cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı, yağmacı bir kesim tarafından büyük bir utanmazlık, değerbilmezlik ve bilgisizlikle artarak sürmektedir.
İsmet Paşa’ya, onun şahsında Mustafa Kemal ATATÜRK’E “utanıp” “sıkılmadan” her fırsatta saldırmayı “ustalık” sayan, ulusal bilinç ve kimlik yoksunları ele geçirdikleri iktidarları döneminde, yani son 16 yılda; Emperyalist batıya Lozan kazanımlarını yok eden yıkım niteliğinde ödünler verebilmiş, “yedi düveli” dize getiren soylu bir ulusa dünya ulusları karşısında başını eğdirmiş/EĞDİRMEKTEDİR.
Demokrasi öğretmeni İsmet İnönü’nün 1956’da TBMM’de, kendilerine iktidar yolunu açan Laik Demokratik Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya yönelen Demokrat parti yöneticilerine; “Arkadaşlar aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakıyetten bugüne geldik. Siz, bugünden mutlakıyete gidiyorsunuz” diyordu. Bugün İsmet İnönü’nün büyük bir siyasal erdemlilik ve demokratik olgunlukla açtığı o yoldan iktidarı ele geçiren, demokrasiyi içine sindiremeyen bir dinci faşist siyasal kadro ile karşı karşıyayız.
Cumhuriyet’in 65 yıllık demokrasi birikimi yerle yeksan edilmiş, demokratik hak ve özgürlükleri askıya alınmış, kuvvetler ayırımını, yok sayan otoriter tek kişi yönetimi, İtalyan - Alman faşizminin ruhunun Türkiye de yeniden hortlatılmasından başka bir şey değildir.
Faşizmin ikiyüzlülüğü ve yalana dayanan büyük propaganda gücünü alt etmek, toplumu, toplumsal muhalefeti uyanık ve diri tutmak, AKP’nin çizdiği siyasi hatta eklemlenerek, onu taklit ederek, hatta zaman zaman onunla bütünleşerek değil, Türkiye de hortlatılmaya çalışılan faşizm tehlikesi karşısında “kaya kadar sağlam” durup, direnerek, faşizmi üreten bataklıkları kurutarak mücadele edilir.
  Cumhuriyetin kuruluşuyla başlattıkları ‘cumhuriyet parantezini kapatma’ Cumhuriyet’ten rövanş alma, Atatürk Cumhuriyeti'yle hesaplaşma arzusu ile yanıp tutuşanlardan Atatürk'ün muhteşem eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'ne demokrasi tacını koyan İsmet İNÖNÜ’YÜ anlamalarını beklemek siyasal saflıktır.
  Çünkü vasatlığı, değersizliği, kalitesizliği yüceltenler; Emperyalist yağmacılığa, ağalara, şeyhlere, köleliğe boyun eğenler, akıl ve bilime değil hurafeye, inanan din sapkınları, zihinsel bir çürüme içinde yaşayanlar tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, ulusal onur ve bilinçten yoksundurlar.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük savaş ve stratejistlerinden biri olan Atatürk’ün yanında, yakınında bulunmuş olan İsmet İnönü, Türk ulusunun varlık yokluk kavgasında vatan savunmasında, her türlü çareye başvuran bir neslin son temsilcilerindendir.
Üzülerek belirtelim ki, ülkemizde, Atatürk’e, Cumhuriyete, Türk devrimine “kin” ve “düşmanlık” besleyenlerin sıkça yaptıkları şey, İsmet İnönü’ye “yerli yersiz” hücum etmektir. İsmet İnönü’yü eleştirmek başka şeydir, aşağılamak, önemsizleştirmek başka şeydir.
Ama unutulmamalı, kimsenin tarihi ve geçmiş zamanı değiştirme olanağı yoktur.  Bu nedenle, ne söyleyip yazarlarsa yazsınlar er ya da geç gerçekler ortaya çıkmakta ve İnönü’nün değeri tarihteki yerini korumaktadır.
Kağnıyla kamyonu yendiğimiz kurtuluş savaşının Batı Cephesi Komutanı, Türk'e biçilen emperyalist elbiseyi, yani Sevr’i yırtıp, Türk ulusun bağımsızlığı ve özgürlüğünün tapu senedi Lozan’ı tüm dünyaya kabul ettirmedeki katkıları yadsınamayacak değerde olan “Kaya kadar sağlam namus ve şeref, çok yüksek ve insan emelinin sınırını aşan bir vatanseverlik” erdemine sahip olan M. İsmet İnönü’nün bedensel varlığının aramızdan ayrılışının 45.yılında bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.

YÖNETİM KURULU ADINA 
Mahmut ÖZYÜREK
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ
ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

Bir Aşk Öyküsü - Güner Yiğitbaşı
Dün, Bostanlı çarşısındaki terzimde pantolonumu daralttırmak için, yürüyerek evden çıktım, yolumun üzerindeki her zaman geçtiğim parka geldiğimde, banklarda oturan yeşil gözlü sarışın 17 yaşlarında bir genç erkek çocuğunu, tek başına hıçkırarak ağlarken gördüm, içim parçalandı, kayıtsız kalamadım ve yanına giderek, derdini niçin ağladığını sordum.
İsminin Ahmet olduğunu ve lisede okuduğunu, aynı okuldan sevdiği bir kız arkadaşının olduğunu, kız arkadaşının, tüm uyarılarına rağmen, sosyal medyada yaptığı kendisine yakışmayan ve kendisine zarar veren paylaşımlarına devam etmesi üzerine tartıştıklarını ve kız arkadaşının biraz önce elveda diyerek kendisinden ayrılıp gittiğini, buna üzüldüğü için ağladığını beyan etti.
Çok ilginç değil mi? Ben dilim döndüğünce genç çocuğu teselli etmeye çalıştım, daha çok genç olduğunu, önüne daha ne güzel kısmetler çıkacağını, öncelikle okulunu bitirerek hayata atılmasının gerektiğini söyledim, ama genç hala ağlıyordu, beni dinlemiyordu bile.
Yanından üzüntü içinde ayrıldım.
Gençlerimizi, sosyal medyanın zararlarından nasıl koruyacağımızı düşünerek.
Yaşadığım bu olay, beni çok etkiledi ve tanık olduğum bu elvedayı konu seçerek aşağıdaki makaleyi kaleme aldım.


SİZ BİR ELVEDA'YA TANIKLIK ETTİNİZ Mİ?


Önce elveda ne demek onu belirtmeliyim.
Elveda, vedaların en hazinidir, en korkuncudur.
Veda'da dönüş vardır, sevdiğiniz kişiyle kucaklaşırsınız, öpüşüp koklaşırsınız tokalaşırsınız, helalleşirsiniz, buruk da olsa gülerek ve el sallayarak veda eder ve geçici olarak ondan ayrılır gidersiniz.
Bilirsiniz ki; er veya geç, günün birinde yollarınız bir yerde kesişecek ve tekrar kavuşacaksınız, bunu bilmek, veda edip ayrılanlar için bir umuttur, tesellidir.
Bu nedenle; yaşadığınız ayrılık size, yüreğinize bir acı verse de, bu acınız artmayacak ve bir yerde durup kalacaktır. Zira, veda edip ayrıldığınız kişiye bir gün tekrar kavuştuğunuzda, yeniden mutlu olacak ve çektiğiniz önceki o acılarınızı unutacaksınız.
Ya kör olası o elveda!
Elveda, bir veda değildir. Keşke veda olabilse.
Elveda diyerek sizi terk edip giden, sizi öksüz bırakan sevdiğiniz o kişi ile ayrılmadan önce kucaklaşamazsınız, öpüşüp koklaşamazsınız, helalleşemezsiniz, tokalaşamazsınız, bunların hiçbirine fırsat bulamazsınız, belki de ömrünüz boyunca bir daha hiç bir araya gelemezsiniz. Zira, elveda kavuşamamak üzere ve geri dönüşü olmayan bir ayrılıktır.
Elvedanın telafisi yoktur. Kalanın yüreği daima yaralı ve paramparçadır.
Elveda da, bırakıp giden için fazla bir zorluk yoktur. Onun, kendisini teselli edecek, kendince haklı nedenleri vardır elbette, ama kalanın işi çok zordur, kalan kendisini neyle teselli edecektir? Tıpkı, tanık olduğum o yeşil gözlü sarışın genç çocuk gibi.
Bu nedenle, elveda ‘ya; veda gibi ayrılık demek yetersiz kalır.
Elveda; adeta bir ölümdür, hissettirdiği acı, ölüme eş değerdir, sizden kopup ayrılan, aniden elinizden kayıp gidiveren  o  çok sevdiğiniz insanla birlikte ölümün karanlığında yok olmaktır, yaşarken ölmektir.
Siz hiç yaşanmış bir elveda ‘ya canlı tanık oldunuz mu?
Tanık olmadıysanız elvedanın ne olduğunu pek anlayamazsınız.
Bana sorarsanız; başkaları tarafından da yaşanmış olsa, yaşanmış bir elveda ‘ya tanık dahi olmayın ve  elvedanın ne olduğunu hiç öğrenmeyiniz.

23/12/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Türkiyede İktidar olmak: sadece sandıktan değil-gerçekte sokağın ucundan geçer!

İktidar olmak sokaktan geçer!
Siyasi Parti'ler, Sendika'lar, STK'lar ve Medeni Bireyler,

Adaletsiz, Hukuksuz, ANTİ-Demokratik Belediye Seçimlerinin Seçim Yasaklarının Reddi İçin;Demokrasiyi Savun ve Sokağa İn!

Tayyip tarafından tahakküme alınan YSK'nın aldığı  en son kararındada belirttiği gibi, önümüzdeki Belediye Seçimleri için, kısaca Tayyibe seçim yasağı yok ama diğerlerine var ve Tayyip seçimlerde her türlü devlet olanağınıda kullanabilecek denilmektedir.

YSK yeni aldığı ve deklare ettiği bu kap kara, hukuksuz, kanunsuz, aşağılık, aklaksız ve adaletsiz bir kararı, aklını yitirmemiş olan, hiç bir onurlu yurttaşa, hukuk ve adalet olarak yutturamaz.

YSK, böyle insafsızca, siyasi partilerin seçimlerde olmaz ise olmazı olan ve demokratik seçemlerin abc si olan,  seçimlerde eşit hak kullanma  kuralarına karşı aldığı bu kararla, yönetilecek ve gidilecek bir seçimin, zaten gerçek seçim olmadığını, demokratik olmadığını ve bu sandıktada demokrasi olmadığını, dünya aleme deklare etmiş bulunmaktadır.

Türkiye ve Türk Milleti için, Siyasi Partiler ve özgür iradeli vatandaş için,  YSK nın aldığı bu kararla seçime gitmeyi kabul etmek her anlamda utanç ve aşağılanma vesilesidir.

Seçimler ve sandık demokrasi lerde sadece bir yoldur. Tek yol değildir. Sokak yürüyüşleri, mitingler ve gösterileri, etkinlikleri, medeni ülkelerde halkın bizzat alana indiği en yalın ve gerçek bir demokratik hak ve ifade özgürlüğüdür. Şimdi ise bu özgürlüğü Türkiyede YSK nın bu kararına karşı kullanmanın tam zamanıdır.

Tekrar yazıyorum: Türkiye gibi ülkelerde ‘iktidar olmak Sokaktan geçiyor’  ve İktidar olmak ‘Sokağın Ucundadır’. Türkiye gibi demokratik olmayan ve istibdatla yönetilen ülkelerde, hele hele bu dahada geçerli ve çok önemli sonuç alıcı bir yöntemdir.

Son günlerde birilerinin,  kendilerince ve korkakça psikolojik savaş malzemesi yaptığı gibi, çatışma çıkacak, provakasyon ve ölüm olacak deniyorsa, Atatürkün Mecliste yaptığı 'Al Bayrağı Alır Elmadağa Çıkarım' konuşmasını tekrar zabıtlardan okusun!. Askerlerine 'size ölmeyi emrediyorum', deyişindeki nedeni, “Bursa Nutkunu”, “Türk Gençliğine Hitabeyi” ve Afyon Kara Hisarda yaptığı konuşmayı bir daha okusun!

Atatürk o gün kararlı durmasaydı, bugün, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti yoktu. Demokrasi, Parlemento, seçim ve  seçme hakkı, Anayasa  zaten hiç olmazdı.

Açık konuşmak gerekirse, Canı tatlı olan hak aramaz. Bozuk düzenin adamı olur. Hak yer. Rejimi, devleti ve milleti için, ölümü göze almayan ve bedelini ödemeyen milletlerde bağımsız olamaz, namusunu, onurunu kaybeder ve esir gibi yaşamaya mahkum olur. Konuşmaktan ve hak aramaktan korkar. Bugün tamda siyasal islamcı Tayyibin ve Tayyibanlar'ın istediği gibi esir alınır.

Eğer Demokrasi yanlıları ve Türkiye Cumhuriyetinin temel kuruluş ilkelerini savunanlar,  gerçekten iktidara gelmek istiyorlarsa, önce seçimlerde eşit hakların ve yasakların herkes için geçerli olduğu ve demokrasiyi savunmak konusunda; ortak, merkezi bir miting, yürüyüş ve etkinlik, aynı amaç ve niteliktede bütün şehirlerde ve kasaba lardada mitingler, yürüyüş ler ve etkinlikler düzenlenmelidir. Demokrasi ve Demokratik toplum ve seçim için hak aranmalıdır. Esir ve adaletsiz YSK eli ile seçimlerdeki gaspedilen haklar sokaktaki mücadeleyle geri alınmalıdır.

Aksi takdirde,  bu şekilde seçime girmek, daha başından demokrasiyi bitirmektir. Bitirmeye alenen alet olmaktır. Bu şekilde bu seçime girmeyi kabul etmek Cumhuriyete ve Atatürke karşı suç işlemektir. Bu şekilde seçimlere girmek demokrasinin tekrar Türkiyeye yerleştirilmesi oluşumuna değil,  doğrudan son kırıntılarınında yıkımına ortak olmak demektir. Hiç bir medeni insan ve ülke halkı bunu kabul etmez. Zaten böyle bir durum hiç bir medeniyeti içselleştirmiş millette ve ülkede söz konusu bile olamaz.

Çünkü Demokrasi,  YSK dan daha üstte bir kavram ve uygulamadır. YSK nın demokrasiden ve kurallardan daha üstte olduğu bir değer değil.

Bu anlamda ve gelinen noktada durum gösteriyorki, Belediyelerde  ve muhtarlıklarda seçime katılacak siyasi partiler veya kişiler, adeta  ya koyun gibi bu seçim şartlarını kabul ederler ve tavırları ile demokrasiyi red ederler yada  siyasilerin ve STK ların büyük ve geniş katılımlı  ortak mitingler, yürüyüşler ve etkinlikler  düzenleyerek,YSK' nın aldığı bu adaletsiz kararı öncelikle yerle bir ederler ve Bu şekildede Türkiyeye tekrar demokratik ve medeni bir değer kazandırırlar.

Demokrasinin olmaz ise olmazı olan değişik Siyasi partiler, sendikalar ve STK lar, eğer bu gibi konularda, Atatürkün sizlere öğretisi ve verdiği bir gram, akıl ve cesaret varsa,  Sokak alternatifini  kesinlikle yapmak zorundasınız! Yada Tayyibin, Tayyibanların ve esiri olan YSK nın millete giydirmeye çalıştığı, Belediye seçimli deli gömleğini giymeyi kabul edersiniz. Bu şekilde sizde demokrasinin katline alet olursunuz. Ve Atatürkün kurduğu Modern Türkiye Cumhuriyetini,  Tayyip ve Tayyibanların hazırladığı bir tabuta koyar ve son çiviyide beraber çakarsınız! Tercih  sizindir!

Tekrar altını çizerek belirtiyorum: İktidarı yenmek ve seçimleri almak demokrasinin olmazsa olmazı olan, demokratik kuralları savunanlar için,   demokrasi ve seçim galibiyeti sağlamak sadece sandıktan geçmiyor, doğru strateji ve önderliği olan Sokak eylemselliğindende geçiyor!

Türkiyedeki onurlu siyasi partiler, STK lar, sendikalar ve bireyler, demokrasi için, Cumhuriyet için, Türk Milleti için yaşanabilir bir Türkiye İçin onuruna sahip çıkması gerekiyor. YSK kanalıyla Tayyip ve Tayyibanlar tarafından aşağılanmayı kabul etmemesi gerekiyor.

Saygılarımla,

Sefa Yürükel

Sosyal Antropolog ve Etnograf - Soykırımlar ve Terörizm Araştırmacısı

Sefa YÜRÜKEL – 22 Aralık 2018

Cami ile CHP ye saldırıyorlar


“Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir”. Gazi Mustafa Kemal

“Din, sıradan insanları sessiz tutmak için mükemmel bir alet”.  Napolyon

“Dünyada iki çeşit insan var: Aklı olan ve dini olmayanlar, dini olan ve aklı olmayanlar”.  Abu’l-AlaAl-Ma’arri

“Tedavi edilemez derecede dindar, birçok insanın ruhi durumu”. – Thomas Edison

Camili Siyaset, camiden siyasi medet umanlar
“Camilere Buğday koydunuz”
1950 den bu yana CHP ye cami üzerinden çok çeşitli iftiralara yapılagelmiştir. Türk halkının en zayıf yeri dini konulardır, öyle ki din ve cami üzerine laf edilip her türlü yalan söylense Türk halkı sorgulamadan hemen inanır. İşte bu yöndeki iftiralar yüzünden CHP bir türlü iktidara gelemiyor. Ne ki şimdileyin, demokrasiye tırpan atıp, “Başkan” olan Recep Tayyip Erdoğan bile cami üzerinden günümüzde bile din ve cami üzerinden iftira ve yalan ile halkı kandırmaya devam ediyor.
  Ali Nejat Ölçen (1970-1980 arasında CHP Milletvekili)  1973 yılında CHP İstanbul milletvekili adayı olarak, yanında partili Perihan Şaylan ile birlikte Beykoz yamaçlarındaki köyleri propaganda amacıyla dolaşmaktalar. O ara Akbaba köyüne uğrarlar, köyün kahvehanesinde konuşma yapmak için kahvehaneye girerler. Kahvehanede Ali Nejat Ölçen konuşmaya başladığı sırada, hemen karşısında yan yana oturan sakallı üç adam oturmakta. O “üç çember sakallıdan ortadaki adam şöyle der:
“-Nefesini tüketme size oy yok”. Ali Nejat Ölçen(1) :
“-Neden oy yok”, diye sorar.
“-Camilere buğday koydunuz”.
Bu sözü duyan köylüler ve partililer, Ali Nejat Ölçen’e “acaba ne diyecek” diyen bakış ve merakla bakmaktalar.
Ali Nejat Ölçen, bu lafı söyleyen üç çember sakallıdan ortadakine sorar:
“-Sen Müslüman mısın?”  Adam hemen Kelimei şahadet getirmeye başlayınca, Ali Nejat Ölçen, köy kahvesindekilerin meraklı bakışları arasında şunu söyler:
“-Gerek yok. Kutsal kitapta bir ayet var, “Bedevi Müslüman oldum derse inanma, İslam henüz kalbine girmemiştir”; İslam senin de kalbine girmemiş, dudakların arasına sıkışıp kalmış”.
Ali Nejat Ölçen, bu alıntıları aldığım Ecevit Çemberinde Politika” adlı kitabında şöyle demekte:
“-Çember sakallılara o zaman “Ticani”ler deniyordu. Azılı gericiydiler. Ankara’da Kızılay’da bile genç kızların etekleri kısaysa, değnekle vurmaya yelteniyorlardı. Şimdi ilk kez genç bir “Ticani”ye karşı karşıya gelmiştim. Direnir gibi oldu”. Ali Nejat Ölçen adama ve kahvedekilere hitaben devam eder:
“Otur yerine, beni dinle” der. “İslam’da bir suçun cezası bir kez verilir, iki kez verilmez. Farz edelim ki Cumhurbaşkanı İnönü, camilere buğday koyarak suç işlemiş oldu, 1950 seçimlerinde oylarınızı esirgediniz. 1940 yılında o suçun cezasını şimdi 1973 yılında ikinci kez, CHP ye kesmek İslam’la bağdaşır mı? Bitmedi, Cami yalnız namaz kılınan tapınak değildir, İslam’ın parlamentosudur aynı zamanda orada yörenin sorunları tartışılır, varılan karar iki rekât namazla onaylanır. Bitmedi, Cihat’a çıkan ordunun iaşenin, muhafaza edildiği yerdir Cami. Bedir Savaşı’na katılan müminleri besleyecek hurmayı Mescit’te muhafaza etmiştir Hz. Muhammed. İnönü de aynı yolu izledi”.
Bu konuşmadan sonra kahvedeki partililer de, köylüler de rahatlarlar, ama o “Ticani” tavırlı adamlar iyice tedirgin olurlar. Kitabında Ali Nejat Ölçen olayı şöyle sürdürmekte:
“-Konuşmam bitmeden çember sakallı o üç kişi iki büklüm ayaklarının ucuna basarak sıvışıp gittiler. Arka sıralardan uzun boylu, suratı güneşte kavrulmuş gibi kırışık biri yanıma geldi, elini omzuma vurdu, köyün muhtarı olmalıydı:
“-Bizi kurtardın bu adamlardan, anlat şimdi efendi”  diyerek Ali Nejat Ölçen’i pürdikkat dinlemeye başlarlar. Oradan biri de, “İslam’ı da senden öğrendim Ali abi” diye mırıldanıyordu.(2)
Yukarı örnekte olduğu gibi, başta Adnan Menderes ve aşırı uçtaki partililer olmak üzere hemen tüm DP liler oy uğruna seçimlerden önce köy, kasaba, şehirlerde bu cami iftirasını söyleyip dururlar, ta Recep Tayip Erdoğan’a kadar. RTE da bu cami iftirasını ve siyasetini abartı ve yalanları da ekleyerek öylesine zirveye çıkarır.

Hitler Almanyası Trakya’ya dayanmıştı
Buraya bir mim koyup İkinci Dünya Savaşı, büyüklerimizin “Alaman Harbi” dedikleri yıllarına (1940-1945-46)  gidelim. Beş yıl süren bu dünya savaşı, insanlık tarihinin en büyük en çok insan kaybının olduğu savaştır. İkinci Dünya savaşında Hitler Almanya’sı Avrupa’yı baştanbaşa işgal eder, Yunanistan dahil nice ülkeleri tepeler bizim Trakya’ya kadar dayanır. Hitler Türkiye’ye de vursa mı vurmasam mı kararsızlığı içinde, Türkiye’ye, “ille bizim tarafta bizimle savaşa gir” diye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye baskı yapmaya başlar.
Trakya’da Türk ordusu sürekli manevralara başlar, İstanbul dahil pek çok şehirlerde geceleri karartmalar yapılır.
“İsmet Paşa Trakya’da Çakmak hattını kurmasına rağmen İstanbul’un bombalanacağını tahmin ediyor bu nedenle de savunmayı Ankara’nın dışında yapmayı düşünüyordu.
İstanbul’daki saraylarda ve müzelerde bulunan tarihi eşyaları, zarar görmemeleri için Alman uçaklarının menzil dışında kalan bölgelerdeki camilere koymayı düşündü.

İsmet Paşa düşmanın camileri bombalamayacağını biliyordu.
O nedenle bütün saray eşyalarını, padişahların tahtlarını, mücevherleri, kutsal emanetleri, Hazreti Muhammed’in sancağını, kılıcını, Hırkai Saadeti, Hazreti Osman’ın kanlı Kuran’ı Kerimi’ni, Atatürk’ün Samsun’da çıktığı tahta iskeleyi, müzelerde ne varsa tümünü tam 48 vagona yerleştirip Niğde’ye gönderdi.
Bu değerli eşyaları korumak için Topkapı Sarayı İkinci Müdürü Lütfü Turanbek başkanlığında 30 görevli, aileleri ve çocuklarıyla birlikte Niğde’ye gitti.
Eşyalar ve görevliler, tehlike tamamen geçene kadar Niğde’de kaldılar”.(3)
Eğer İsmet İnönü de, Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi Enver Paşa’nın yaptığını yapıp Türkiye’yi savaşa soksa idi, artık kaç şehide mal olacağını, sonucun ne olacağını kimse kestiremezdi.
Batı’dan Hitler, Kuzey Doğu Rusya Türkiye’yi savaşa girme konusunda baskı almaya başlar. Askerlik dört yıla çıkarılır, zaten kalkınma aşamasındaki her alanda geri kalmış ülke iki milyon asker beslemek zorunda kalır. İşte bu kadar askerini beslemek için TC devleti halktan aldığı onca buğdayı koyacak yer bulamaz, yani olağanüstü tedbire başvurur. Ülkede az kullanılan camilere buğday, yiyecek mühimmat stoklar.

“Osmanlı da Camileri Otel Yapmıştı!

İsmet İnönü’nün, Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasındaki “camilerin amaç dışı kullanılması” uygulaması, tarihimizde sadece İsmet İnönü’ye ait bir ilk uygulama değildir. Daha önce 19. ve 20 yüzyılda Osmanlı döneminde de benzer uygulamalar görülmüştür.

Tarihimizde camiler ilk defa, 1877/78 Osmanlı-Rus Harbi (93 Savaşı) sırasında amaç dışı kullanılmıştır. Bu savaşta Rumeli’den İstanbul’a büyük bir muhacir akını olmuştur. Rus ordusu ile Bulgar çetelerinin önünden kaçan yüz binlerce muhacir, kış mevsiminde İstanbul’a yığılınca bunların barındırılması için İstanbul’daki büyük camiler ibadete kapatılmıştır. Ayasofya, Sultan Ahmet, Süleymaniye, Beyazıt gibi camiler muhacirlerin barınmasına ayrılmış, bu camiler ve müştemilatı bir anlamda, muhacirlerin kaldığı “oteller”, “yatakhaneler” olarak kullanılmıştır”.

İçerde, radyo dâhil hiçbir iletişim aracının olmadığı ülkede, dünyada ne olup bittiğini, dedikodudan başka haberini alamayan köylü-halka karşı, Atatürk ve laiklik düşmanları başta “camileri kapattılar” dedikodusunu yayarak İsmet Paşa ve CHP aleyhine insafsızca ve gizliden gizliye karalama kötülemeye başlarlar. TC nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan özellikle seçimlerden önce zaman zaman “Tek parti, İsmet İnönü camileri kapattı. Camileri, “depo”, “ahır”, “lokal”, “hatta” tuvalet yaptı” . AKP, Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, son referandum konuşmalarında, “Biz bunların tarihini, cemaziyelevve-llerini iyi biliriz. Bunların Anadolu topraklarında camileri nasıl ahır haline getirdiklerini iyi biliriz…” demiştir.
Tüm bu iftiralar yetmiyor muş gibi “Başbakan Erdoğan bununla da kalmıyor Kurtuluş Savaşı kahramanı, Cumhuriyetin kurucusu, İkinci cumhurbaşkanı İsmet Paşa’yı Hitler’e benzetiyor. Ve açılan davada mahkeme Erdoğan’ı “İnönü’nün böyle bir kişiye benzetilmesi, hatırasına saygısızlık teşkil ettiği gibi milleti oluşturan bireylerin de kişilik haklarını ihlal edip incitmiştir” gerekçesiyle mahkûm ediyor”.(4)
Camili Siyaset, camiden siyasi medet umanlar
Buna bağlı olarak 1940 lı yıllar kıtlık yıllarıydı, üretimi sağlayan işgücü askerde olduğu için yeterli üretim de yapılamadığından ülkede kıtlık başlamıştı. Yakın zamana kadar halkın arasında “40 ın kıtlığı” diye bir deyim türemişti. Ekmek karneye bağlanmıştı, yani her ekmek alanın ismiyle kayıt altına alınıyordu. CHP ve İsmet İnönü iktidarı bir yandan savaş hazırlığı yapıyor, bir yandan Osmanlı borcunu ödüyor, bir yandan kıtlıkla boğuşuyordu. İşte sınırların ve Avrupa’nın ateşler içinde olduğu günlerde her ihtimale karşı yönetim her şeyden kısıyor, buğday ve mühimmatı az kullanılan camilere stok yapmak zorunda kalıyordu. Bunu fırsat bilen devrim düşmanları, siyasi muarızlar insafsızca CHP ve İnönü’yü karalıyor kötülüyordu. Yukarıdaki acı gerçekleri göremeyen, takip edemeyen, sorgulamayan eğitimsiz halk da bu kötü propagandaya kanıyordu. CHP ondan sonra (1950 den)  bu ahlaksızca yıkıcı propaganda yüzünden günümüze kadar iktidara gelemedi. Hele günümüzün Başkanı mı
Camili Siyaset, camiden siyasi medet umanlar
Cumhurbaşkanı mı RTE de Cami siyasetini öylesine zirveye çıkardı ki,
“camileri bombalayacaklardı”dan tutun da “camide içki içtiler’e kadar, reklamlı Cuma camisine gitmeye, cami önünde siyasi demeç vermeye kadar devam etmekte. (Dedikleri cami müezzini içki olayının yalan olduğunu söylediği halde ısrarla iftiraya varan aynı yalanı defalarca söylüyorlar).  Hatta oraya buraya lüks camiler yapmaya başladılar, yetmedi öteki bazı Müslüman ülkelere de cami yapmaya başladılar.

Cami, kilise, mabet ile kalkınan tek bir devlet yok


Camili Siyaset, camiden siyasi medet umanlar
Osmanlı da, RTE gibi sadece cami yapardı. Rönesans’ın ve aydınlanma devrinin başladığı Avrupa’da, matbaa icat edilmiş, bilim, sanat ve buluşlarda hızlı bir ivme atılımları varken, Osmanlı kocaman camiler yapıyorlardı. Osmanlı keşke cami yerine, Batı’daki gibi Rönesans, bilim, sanat ve buluşlarda aynı paralelde çaba gösterse idi, şimdi Avrupa gibi daha çağdaş olabilirdik. Bu bir yana, Rönesans’la birlikte matbaa 1450 yılında bulunurken, “cami cami” diye bilime teknolojiye, yeniliklere kapalı olan kafalar, matbaanın yurda gelişini 270 yıl geciktirmişler, ancak Lale Devri’nde 1727 de gelebilmiştir, o da Macar dönmesi İbrahim Müteferrika’nın gayreti ile.   
Şu anda ülkemizde cami sayısı okul sayısını geçmiştir. Konu camilerden açıldığına göre, oraya buraya lüks cami yaptırmakla, cami ile din ile mezhep ile ülke kalkınamaz, ileri gitmez, çağdaşlaşamaz, bu yöntemle dünyada kalkınmış tek bir devlet yok; RTE bize bu çağ dışı süreci yaşatıyor.
Çağdaşlığın, teknolojinin, demokrasinin zirvesinde yaşayan Avrupa devletleri, RTE nın yaptığı gibi oraya buraya kilise-mabet yaparak mı, din, mezheple mi çağdaşlaştılar? Onlar bilim ve teknolojiye, laik ve özgür düşünceye, demokrasiye önem vererek çağdaşlaştılar. Osmanlı gibi şimdiler de bilim ve teknolojiye önem vermediğimiz için çağın gerisindeyiz. Bir Diyanetin bütçesine bakın, bir de Bilim ve Teknoloji ile ilgili bakanlıkların bütçesine bakın. Dünyada cami, kilise, mabet ile kalkınmış tek bir devlet yok.
Camili Siyaset, camiden siyasi medet umanlar
Toplum ve devletler bir hamlede ileri gidemez; bir hamlede de batmaz, her ikisi için de uzun bir süreç gerekli. Osmanlı 300-400 yıl bilime ilgisiz kalarak battı gitti. Şimdiler de TC de Atatürk’ün bilime dayalı laik rotasından saptığı için RTE sayesinde “din, iman, mezhep, cami” girdabında kıvranıp duruyor, geriye gidiyor.
 Birbiriyle dincilik yarışında bulunan 56-57 Müslüman devletlerine bir bakar mısınız, hangisi çağdaş, hangisi Avrupa denginde bir ekonomiye sahip, hangisinde demokrasi var. İçlerinde Atatürk’ün kurduğu TC de sadece demokrasi vardı, kör topal da olsa. Onun da “başkanlık” sevdası ile demokrasi sürecini bitirdiler. Hiç birinin de ne ekonomileri, ne adaletleri, ne yönetimleri düzgün. En zenginleri Suudi Arabistan, onlar da muhalifleri kıtır kıtır kesiyorlar (Gazeteci Cemal Kaçıkçı olayı)

Diyanet'e bağlı camilerin sayısı toplam okul sayısını da aştı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2016 yılına ilişkin yayımladığı “Örgün Eğitim İstatistikleri”nde toplam okul sayısı 61 bin 201 olarak açıklanmıştı.

2006’da 78 bin 608 olan cami sayısı 2017 yılında 90 bine yükseldi. Aradan geçen 11 yılda Türkiye genelinde yaklaşık 13 bin artan cami sayısı ülkedeki nüfus artış hızı oranının da üzerine çıktı.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR   
 (1) Ali Nejat Ölçen: 1922-1928 Çocukluk dönemi 1928-1946 öğrencilik dönemi. 1949 da Yüksek Mühendis Okulu son Sınıf öğrencisi iken, Profesör Klen Logel’in Tek Katlı Çerçeveler kitabını Almanca’dan Türkçe’ye çevirdi, el yazması olarak yayınlandı. 46-60 yılları arasında mühendis olarak çalıştı. Yapı Atıcı anısal öykü kitabını yayınladı. 1957 de bu dönemle ilgili, 1957-1960 arasında Yapı Teknik ilk bilimsel dergisini yayınladı. 1960-1972 yılları arasında Devlet Planlama Teşkilatı uzmanlığı yaptı ve o dönemle ilgili Devlet Yokuşu kitabını yayınladı. 1968 Profesör Dr. Osman Okyar, Doç.Dr.Tokgöz ile birlikte Hacettepe Üniversitesinde ekonomi bölümünün kuruluşunda bulundu. 1973 e kadar Ekonometre dersinin öğretim görevliliğini yaptı. 1970-1980 arasında CHP Milletvekili oldu. Ecevit Çemberinde Politika  kitabı bu dönemle ilgili. Halk Sektörü, Köy Kentler, Özyönetim parti programlarına girişi ve unutuluş. 1994 sonrasında iki ayda bir Türkiye Sorunları kitabını yayınlıyor. Süreli yayınlanıyor, kimisi dergi diye niteliyor, dağıtımını kendisi sağlıyor. İsteyenlere her ay ücretsiz gönderiyor. 119. Sayısı çıkmış. 25. Yılında Atatürkoloji Enstitüsü’nün kuruluşunu öneriyor.

(2)Ecevit Çemberinde Politika Ali Nejat Ölçen 1995 sf 48)

(3)Çirkin iftira ve gerçek... Hürriyet 31 Ocak 2011Tufan Türenç

(4)Çirkin iftira ve gerçek... Hürriyet 31 Ocak 2011Tufan Türenç

Demokrasi Ve Diktatörlük - Güner Yiğitbaşı
Demokrasi ve  diktatörlük, birbirinin karşıtı iki ayrı siyasi rejim ve yönetim biçimidir.
Demokrasinin karşıtı olan diktatörlüklerin, dayandıkları ideolojik temellere göre, sağ, sol ve dini olanları vardır.
İngiltere’de, geleneksel ve sembolik hanedana dayalı bir kraliçe mevcutsa da, İngiltere, tam anlamıyla demokrasi ile yönetilen bir ülkedir. Yönetimde yetkisiz ve etkisiz sembolik bir kraliçe mevcutsa da, İngiltere demokrasinin beşiği olarak bilinir.
Bu nedenle, demokrasilerde seçim ve sandık gereklidir ancak, demokrasinin tek ve yeterli koşulu değildir. Seçim ve sandık var, öyleyse orada demokrasi de vardır denilemez.
Demokrasi ile yönetilen çoğu ülkede; kadınlar, seçme ve seçilme hakkını  Türkiye’den sonra elde etmişlerdir, bu ülkelerde kadınların seçme ve seçilme hakları mevcut değilken, seçme ve seçilme hakkı sınırlı iken de demokrasi vardı.
Diktatörlükle yönetilen ülkelerde de seçimler vardır, diktatörler de seçimle iş başına gelirler.
Demek ki, seçim ve sandık var, ülkeyi yönetenler seçimle iş başına geliyorlar, öyleyse o ülkede demokrasi vardır tezi, asla doğru değildir.
Demokrasi karşıtı olan diktatörlükle yönetilen, anayasası buna göre yazılan  ülkeler de, bu ülkeleri yöneten diktatörler de saygındırlar.
Bu nedenle, anayasasına göre diktatörlükle yönetilen ülkeleri yöneten diktatörlere diktatör demek, asla hakaret değildir, bilakis onlar için övünç vesilesidir.
Bir de, anayasasına göre, aslında diktatörlükle yönetilmeyen, anayasasında insan hak ve özgürlüklerine ve hukukun üstünlüğüne dayalı, yargısı bağımsız, demokratik bir hukuk devleti olduğu yazılı olmasına rağmen, anayasanın bu amir  hükümlerine uyulmayan, demokrasinin fiilen rafa kaldırıldığı ülkeler vardır ki; bu ülkelere, seçim ve sandık var, öyleyse o ülke demokrasiyle yönetiliyor denilemez.
Bu tür ülkelerde, yani aslında demokratik olmasına rağmen fiilen demokrasinin askıya alındığı ülkelerde, anayasayı ve  demokrasiyi rafa kaldıran yöneticilere diktatör diyemezsiniz, derseniz alınırlar kendilerine hakaret ediliyor zannederler, aslında hakaret değil, sadece bir durum tespitidir bu.
Diktatör demek gerçekten bir hakaret değildir, bir durum tespitidir, dikte eden, dayatan, muktedir kişi anlamındadır. Bir kişi gerçekten diktatör değilse, el alem ne derse desin, asla üzerine alınmamalıdır.
Bir ülkede, fiilen yargı bağımsız değilse, tüm devlet yetkileri tek kişide toplanmışsa, parlamento işlevsiz kalmışsa, devleti yönetenler; yönetimleri ve harcadıkları devletin paraları nedeniyle denetlenemiyorsa, en başta düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlükleri olmak üzere, insan hak ve özgürlükleri sınırlandırılmışsa, insanlar ve gazeteciler, düşündüklerini açıklamaktan ve yazmaktan korkuyorlarsa, korkmayanlar da, açıkladıkları ve yazdıkları düşüncelerinden dolayı hakarete ve tehdite maruz kalıyorlarsa, basın özgür değilse, basının çoğunluğu yandaş edilmişse, yandaş olmayan basın da korkudan oto sansür uygulamak zorunda kalıyorsa, devletin ve milletin birliğini temsil eden yönetimin en üst tepe noktasındaki kişi, vatandaşların en temel anayasal hakkı olan silahsız, şiddet içermeyen barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını hatırlattığı gerekçesiyle, soy adıyla alay ederek, “Birileri çıkmış, portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir, sokağa çağırıyor,.. Haddini bil. Haddini bilmezsen bu millet patlatır senin enseni” diyerek, dördüncü kuvvet olarak demokratik görevini yapan bir gazeteci ve televizyoncuya alenen  hakaret ve tehditler yağdırabiliyorsa, adına ne derseniz deyiniz, bu ülkenin demokratik olduğunu söyleyebilir misiniz?

19/12/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Halk otobüsünde bir yolculuk ve bir Çingene
Giden pazartesi saat 12.00 civarında Batıkent Jandarma-Kızılay hattında 220 -221 hat numaralı özel halk otobüsünün birine ilk duraktan bindim. Bu hatta bazen kâh gidişte, kâh dönüşte çok çirkin, bazen garip olaylarla karşılaşıyordum. Bunlardan bazılarına değinerek asıl anlatmak istediğim konuya döneceğim.
Özel halk otobüsü hattındaki kurnazlık
Halk otobüsleri, Kızılay istikametinden Batıkent’e yolunda Bağdat Bulvarında ilerlerken asıl güzergâhı olan 100. Yıl Bulvarına sapmadan, üstgeçide gelmeden biletçi yolculara sesleniyor, “Ostim’in içinde inecek var mı?” diye yolculara bakarak soruyor. Eğer o halk otobüsünün içinde Ostim’in içinde inecek yoksa otobüs Ostim’in içine giden 100. Yıl Bulvarına dönmeden üst geçidin üstünden dosdoğru daha keseden Başkent Bulvarına devamla Jandarma son durağa doğru devam edip gidiyor.
Burada sorun nedir? “Güzergâhıdır” diye, Ostim’in içinde aynı hat numaralı halk otobüslerini bekleyen yolcu-vatandaş, güzergâhında gelmeyen otobüsü uzun süre beklemek zorunda kalıyor, zaman kaybediyor, hakkı kayboluyor. O zaman kısa yoldan Jandarmaya kaçan bu halk otobüsleri kendi asıl hattı olan Ostim’in yolunu takip etmelidirler.
Başka bir garip durum da şöyle, aynı hatta içinde bulunduğunuz otobüsün içinde az kişi varsa, şöyle bir kurnazlık yapıyor; arkadan gelen aynı hat numaralı başka halk otobüsle telefonla temas kuruluyor. İçinde bulunduğunuz otobüsün sürücüleri aynı üst geçide yaklaşırken şöyle bir kurnazlık yapıyor, “otobüste mazot kaçağı var, şu bu arıza var arkadan gelen otobüse binin” deyip yolcuları hurra arkadan gelen otobüse belki tıka basa aktarıyorlar. Vatandaş şikâyet de de etmiyor, bu kurnazlık yolcu aleyhine devam edip gidiyor.
65 Yaş üstündekilere özel halk otobüslerinde yapılan engelleme
Bilindiği gibi 2014 yılında çıkan bir yasa ve yönetmelik gereğince, Türkiye’nin her yerinde 65 yaş üstü vatandaşlar şehir içinde bu tür toplu taşım araçlarından ücretsiz seyahat etmek hakkı getirildi. Yasanın çıktığından hemen sonra iki üç yıl 65 üstü vatandaşları bindirmemek için çok çeşitli yalan ve engeller çıkarırlardı. Ben de bu yolda hemen her gün gidip geldiğim için çok çeşitli, garip ve tuhaf engeller ve olaylarla karşılaştım.  Kâh otobüse bindirmezler, binersin kartını gösterirsin “o bizde geçmez in aşağı, biz o kanunu mahkemeye verdik” vb. Ne yazık ki vatandaş da çoğunlukla bu yalanlara kanıp pek şikâyet etmezdi; ben de tartışmalardan sonra hemen usulüne uygun şikâyet ederdim, o otobüse yasa gereği “tam biletin elli katı ceza” yazılırdı. Şimdilerde artık engelleme yapmıyorlar, ama benim sık sık şikâyet ettiğimi muhtemelen öğrenmiş olmalılar ki, bana bir tuhaf bakarlar, 65 yaş üstü kartımı gösteririm, “gözüme mi sokacağın kartını öte çek” vb gibi kaba davranışlarla karşılaşırdım. Bu doğrultuda buna benzer çok ilginç olaylarla karşılaşmıştım ama asıl anlatmak istediğim konu bu değil.
İşte yazımın girişinde yazdığım özel halk otobüsüne o gün bindim. Bana ters bakanlardan genç bir biletçi kartıma baktı, eline aldı inceledi, ne malum bu kartın sana ait olduğu, nüfus cüzdanını da ver” dedi.Ben de, “fotoğrafım var baksana” dedim.  Biletçi, “olsun nüfus cüzdanına da bakmak istiyorum”dedi. Anladım ki adam bir maraza çıkarmak istiyor, nüfus cüzdanıma da baktı, karşılaştırdı, geri verdi, ben de pasaportumu da vereyim mi”dedim. O başını sallar gibi yaptı, sinirlenmiştim ben de başımı sallar gibi yaptım, 65 yaş üstü ve yaşlı olan bir bey in yanına oturdum.
Yanımdaki adam, sana niye böyle farklı muamele yapıyordedi. Onları hep şikâyet ederdim de ondan dedim. Yanına oturduğum adam şöyle dedi: “Kanun çıkalı dört seneden fazla olmuş, bunlar çeşit çeşit engel çıkarıyorlar, bu işte belediye kabahatli, İstanbul’da bütün halk otobüslerinde kart okuyucu makine taktırmış belediye. Kart okuyucu makine olsa EGO daki gibi biletçiye de gerek kalmaz, herkes statüsüne göre kartını okutur, tartışma da olmaz, dedi.
(Bu yazıyı yazdığım 19.12.18 günü, aynı durakta saat 12.00 de tek olarakbeklediğim sırada bir halk otobüsüne el kaldırdığım halde durmadı 153 e şikâyet ettim)
Çingene Bir Emekli
Yan taraftaki koltukta iki kişilik yer boşaldı, ben de o koltuğa geçtim. Çantamdaki gazetemi çıkardım okumaya başladım. Evden çıkarken, otobüse yetişme telaşı içinde büfeden acele bir gazete çekip çantama sokmuştum. Otobüsün içinde gördüm ki gazetenin ilk sayfası kırış buruş bir hali vardı, düzelterek okumaya başladım. Güzergâhta Bilgi Hastanesini geçtikten sonra boş olan yanıma, 60 yaşlarında tahmin ettiğim zayıf yüzlü hafif sarışın, mavi veya yeşil gözlü Çerkez olduğunu tahmin ettiğim bir adam “selamünaleyküm” diyerek oturdu. Sorduğum soruları tekrar ettirilişinden kulaklarının pek de iyi duymadığını anladım.
Bana:
“-Hemşerim gazetenin eskisini almışsın herhalde, şuna bak gırış buruş olmuş”  dedi. Ben de:
-olsun, yazıları okunsun yeter, dedim. O da hemen,
“-Ya yazıları birileri okumuşsa” dedi. Ben:
- Okunsun yazılar mı eksiliyor, kaç kişi okursa okusun, yeter ki hepimiz bir gazete bir şeyler okuyalım, dedim. Sanki gazeteyi, kitabı birileri okuyunca satır ve sayfaları mı azalacaktı. Adam bir şey diyecek ve demeyecek tavrı içinde baktı, baktı:
“-Nerelisin hemşerim”, dedi. Kendi kendime anlaşıldı, bu gazeteyi okuyamayacağım, diye düşündüm. Cevap vermesem ayıp olacak.
-Kaman’lıyım, dedim. Adama, Kaman nereye bağlı dedim. Düşündü düşündü:
“-Konya’ya bağlı”,dedi. Ben de:
Olmadı, üstat yanlış oldu, dedim. Adam:
“-Haa pardon Niğde’ye bağlı”, dedi. Artık adamı bozmak istemedim, sustum. Adam bana:
“-Nereden emeklisin, dedi. Ben de, emekli öğretmenim, dedim. Adam bir hımm yaptı. Ben de:
-Nereden emeklisin veya nerede çalışıyorsun, dedim, o:
“-Devlet Demir Yollarından (DDY) dan emekliyim”, dedi. Ona:
“-Ne iş yapardın, mühendis miydin” dedim. O şöyle dedi:
“-Ne mühendisi, işçiydim, makasçıydım,  ben ilkokulu bile zor okudum, şu sol başta yeni binen adam bizde mühendisti”. Yanımdaki adam, mühendis dediği adamla selamlaştı, hal hatır sordu uzaktan. Mühendis dediği adama:
“-Nerede ineceksin”, diye sordu, o “mühendis” dediği adama, tamam ben de o duraktan sonra ineceğim, dediğimiz yerde buluşuruz” gibi bir şey söyledi.
Yanımdaki adama, şu Marşandiz”deki çarpışan trenlerin makasçısı gibi mi idin yoksa diye takıldım. Adam:
“-Yok abi, bizim zamanımızda hızlı mızlı trenler ne gezerdi”, dedi.
Bu arada bindiğimiz halk otobüsü Çiftlik kavşağından geçti, “ Beştepe Saray’ına”a doğru yaklaşıyordu. Adam otobüsün içinde bana şöyle dedi:
“-Biliyor musun abi Reis beni bu sarayda ağırladı”, dedi. Ben bunu doğru sanmadığım için, atıyor zannettim. Atmıyorsun, değil mi, dedim. Sonra senin özelliğin nedir de sarayda ağılanıyorsun, diyerek şüphelendiğimi söyledim. Meğer adamın anlattığı doğru imiş. Otobüs ilerlerken, yanımdaki adam dedi ki:
“-Bunun nedeninin şu öte yanımdaki (mühendisi göstererek) “insin sana söyleyeceğim”,  dedi. Acaba ne söyleyecek diye merak ettim. Adam benim duyacağım kadar Saray’da ağırlanmasını açıklamaya devam etti:
“-Abi bir gün Saraydan gelen bir araba beni aramış, beni buldular, bana dediler ki, “evden başka yerlere gitme iki gün içinde mutlaka seni alıp saraya götüreceğiz” dediler.
Ben merak etmeye başladım, ilkokul mezunu garip bir DDY işçisini saraya neden davet ederler diye, düşündüm ve daha çok merak ettim. Yanımdaki adam konuşmaya devam etti:
-Abi iki gün sonra mıydı neydi beni arabayla alıp saraya götürdüler, mükellef bir şekilde ağırladılar”, dedi. Ben şaştım kaldım, bu garibi, bu olağanüstü meziyeti olmayan adamı neden sarayda ağırlasınlar, diye düşündüm, bir türlü kendi kendime açıklayamadım.
Adam kulağıma doğru yaklaşarak, “yandaki mühendis insin sana doğruyu açıklayacağım” dedi. Neyin nesi, bu adam birlikte çalıştığı mühendisten neden çekiniyor, diyerek kendi kendime daha çok bu gizemi merak etmeye başladım.
O arada bindiğimiz halk otobüsü, mühendisin ineceği Gazi Hastanesi durağına gelince,  mühendis inerken yanımdaki adamla “görüşürük” diyerek ayrıldı ve indi. Yanımdaki adam, “dediğimiz yerde buluşuruz” diyerek arkası süre söylendi. Ben kendi kendime, “Allah Allah bu da neyin nesi diye düşünüyordum, otobüs ineceğim Beşevler durağına doğru varırken yanımdaki adam, önemli bir sır veriyormuş gibi kulağıma doğru yaklaştı, gözleri fıldır fıldır sanki dönüyordu, “hocam ben Çingeneyim” dedi.  Ben şaşırdım, o, değil Çingene, bir Hıristiyan da olsa, bir ateist de olsa yanımda Tanrı’nın yarattığı öteki insanlardan hiçbir farkı olmayan bir insandı. Rahatladım, çekincesini anlayamadım.
Anladım ki, bu adam “Saray”’ın düzenlediği “Roman Çalıştayı”na katılmış, orada Roman vatandaşlarımız gibi ağırlanmış bir Çingene vatandaşımızmış. Metroya doğru yürürken kulağımda Aşık Mahsuni Şerif’in şu dizeleri yankılandı durdu:
“Çingene’nin ellerinde kalburu vay vay
Bir elinde kalbur birinde deri vay vay
Bunu seven yok mu insanın biri vay vay
Çingene Çingene hayat sana mengene
Alem oturur kalkar serserisin gene.
“Eşek pastırması sucuk olur mu vay vay
Gelip giden böyle cacık olur mu vay vay
Ey insanlar insan buçuk olur mu vay vay
Çingene Çingene dara düştün sen gene
Çingene Çingene dara düştün sen gene”.
“Mahzuni Çingene adamdır o gene
Adamdır ama neden adı olmuş Çingene
Çingene Çingene dara düştün Çingene
Biçare Çingene Çingene Çingene”.
Mahzuni Şerif  (17 Kasım 1939,Kahramanmaraş Afşin’de doğmuş,17 Mayıs 2002 Almanya Köln’de ölmüştür)

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 

Deyimler Ve Öyküleri (8) - Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar,
Daha önce bildirdiğim rahatsızlığım nedeniyle bilgisayarda fazla zaman geçiremiyorum. Önceden derlediğim ve arşivimde bulunan “Deyimler ve Öyküleri”  dizisinin sekizincisini geçte olsa verdiğimi sözde durarak bilginize sunuyorum.
Keyifli okumalar.

18.12.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı 


ZIVANADAN ÇIKMAK

Zıvanadan çıkmak deyiminin anlamı:Taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak, aklını oynatmak, delirmek, çok sinirlenmek, öfkelenmek anlamimda kullanılır.
Zıvanadan çıkmak deyiminin öyküsü: Kapıların açılıp kapanmasını sağlayan menteşeye "zıvana" denir. Zıvana sözcüğü, Türkçe ‘ye Farsçadan geçmiştir. Kapı, zıvanadan çıktığı zaman ayakta duramaz, devrilir. Kapının zıvanadan çıktığında ayakta duramayışına benzetilerek, bir kimseyi sinirlendirip, aşırı davranış göstermesine sebep olma halinde 'zıvanadan çıkarma' deyimi kullanılır.

İPE UN SERMEK 

İstenilen işi yapmamak için çeşitli bahaneler uydurmak, güç koşullar öne sürmek, güçlük çıkarmak anlamında bir deyim.
Nasreddin Hoca'nın, aldığını bir türlü geri vermeyen ya da kırık dökük, delik, kopuk, sakat olarak geri getiren bir komşusu Hoca'dan bir gün urgan ister. Hoca da:
 Bizim hanım biraz evvel urganın üzerine un serdi, veremeyiz, der.
Komşusu güler:
Aman hocam, hiç urgan üstüne un durur mu, ipe un serilir mi? diye sorunca, Hoca cevabı yapıştırır:
Neden serilmesin. Vermeye gönlüm olmayınca, ipe un da serilir elbet.

ATEŞ ALMAĞA MI GELDİN? 

Ziyaretini çok kısa tutan, gelir gelmez gitmeye kalkan kişiye söylenen, 'çok çabuk gidiyorsun' anlamında bir deyim.
Eskiden kibrit yokmuş. Ateş sönünce, ateş küreği ile komşuya gidilir, bir parça ateş alınırmış.
Ateş almak için komşuya geçen kadınlar, kürekteki ateş sönmesin diye oturup çene çalamazlar ve acele ederlermiş.
Kapıdan içeri girmeyerek, kısa bir konuşmadan sonra gitmek isteyen ziyaretçilere:
Ateş almaya mı geldin? Denmesi de işte bu devirlerden kalmadır.

ELİNE SU DÖKEMEZ 

İki kişiyi karşılaştırırken, daha önemsiz, değersiz, yeteneksiz, geri gördüğümüz kişi için, ötekinin eline su bile dökemez deyimini kullanırız.
Eskiden, namaz abdesti alınırken, abdest alan kişi, bir usta ise, çırakları, kalfaları; Medrese hocası ise mollaları; öğretmen ise öğrencileri, eline ibrikle su dökerek abdest almasına yardımcı olurlardı.
Böyle önemli bir kişinin eline, yolu yordamınca, ibrikten su dökmek için, o kişiye biraz yakın olmak, onun yanında iyi kötü bir yer almış bulunmak gerekirdi. Yoksa her önüne gelenin yapacağı iş değildi.
İşte bu nedenle, iki değerli kişi ölçülürken, bilgisi, yeteneği, zekası daha az olan için, bu deyim kullanılır.


ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞILMAK 

Topluluk halinde bulunan insanların, hayvanların her birinin bir yana dağılması anlamında bir deyim.
Keklik kuşunun bir adı da çildir. Tüylerindeki benekler yüzünden bu isim verilmiştir. Dişi keklik yavru çıkarınca, onlarla hiç ilgilenmez, kendi başlarına bırakır.
Yumurtadan çıkan yavrular, seke seke çevreye dağıldıklarından, sözün buradan kaynaklandığı söylenebilir.

Hapisten çıkıp Milletvekilliğe devam eden Enis Berberoğlu, 4 senedir siyaset çıraklığı yapıyorum” dedi.
*
“Medya Batı Demokrasilerinde dördüncü kuvvet olarak anılır.
*
“Otoriter sistemler iktidarı bir emanet olarak görmezler
*
“Cumhuriyeti kuran atalarımız kurucular, bir parti bir devlet, bir millet inşa ettiler. Karşı devrim de hangi yöntemle geliyor, bir parti bir rejim veya devlet, yeni bir millet inşa etmeye çalışıyorlar
*
Medya Batı’da dördüncü kuvvet olarak anılır.
*
 “Netice cumhurunuz mevcudiyetimiz hala ayakta, ağır yaralı olabiliriz, umutsuz kalabiliriz, ama gördük ki pes etmiyoruz. Biz pes etmedikçe de, onların istediği düzen kurulamaz. Onların istediği medya satmaz, izlenmez, tadı olmaz, lezzeti olmaz bu ülkede.
*
Gazete lazım… Bunun için yalnız okullara önem vermek yeterli değildir. Şimdiye kadar cahil kalanlara da fikir vermek ihtiyacı vardır. Ve bunun için de önemli vasıta basındır… (1923)  G. Mustafa Kemal Atatürk
Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
CHP Milletvekili Gazeteci Enis Berberoğlu, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi salonunda çoğunluğu üniversite öğrencilerinin katıldığı dinleyenlere, Medya ve Siyaset konusunda çeşitli açıklamalarda bulundu. Yaptığı konuşmayı dikkatle izleyen, Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen bazı yeni eski siyasetçiler yanında çoğunluğu üniversite öğrencilerine karşı Enis Berberoğlu şunları söyledi:
Ben basın yayın mezunu değilim, bunun zaman zaman kompleksini yaşadım. Şimdi de siyaset çıraklığı yapıyorum yaklaşık 4 sendir. Yani medyada siyaset sadece demokrasilerde yaşayabiliyor. Sadece demokrasilerde nefes alabiliyor aslında. Dolayısıyla özellikle Batılı kaynaklarda demokrasi tanım yapılırken genellikle üç güce önce referans verilir. Yasama, yönetim (yürütme), yargı. Bunları adeta sunt gibi demokrasiyi ayakta tuttuklarını var sayılır ve buna inanılır dolayısıyla kuvvetler ayrılığı diye tanımlanan basitçe, şu anda Türkiye’de olmayan bir yapı var.  Bu şekilde denge medeniyetin görevini kendi içinde götürerek demokratik haklarımızın yaşamasına yol açar.
Medya Batı’da dördüncü kuvvet olarak anılır.
Bunun yanında medya çoğu saydığımız Batı’da demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak anılır. Yani kamuoyu adına ülkenin en güçlü kişisine soru sorma hakkı tanır size. Belirli gördüğünüz, usulsüzlüğü, yolsuzluğu, yanlışlığı evrensel gazetecilik ilkeleri çerçevesinde habercilik ilkeleri çerçevesinde sorgulamak, yazmak, kamuoyu ile paylaşmak, kamuoyu oluşturmak bu için üstesinden gelmek görevini verir medya. Böyle uzun süre devam edebilirim.
Eski günlerden Türkiye’de demokrasinin kör topal işlediği gazetecilerin, habercilerin o zaman medya yoktu tabi ben bu işe başladığımda.
Kör topal işleyen medyanın hatırasını sizlerle paylaşabilirim, zaman kaybolur, o devirler bitti o zaman geçti artık.
Dolayısıyla başka kolaya kaçmadan başka bir şey deneyeceğim, 1900 lerin başındaki dünya ve Türkiye konjektürüyle 2000 yılların başındaki dünya veya 100 yıl sonraki dünya ve Türkiye konjektürü bu koşulların yarattığı sonuçları çok kısa hatırlatmakla yetineceğim, size.
Yani 1900 ların başında kurulan TC nin koşulları neydi, bir hatırlayalım. Birinci Dünya savaşı veya eskilerin deyimiyle Cihan harbi, o tarihe kadar. 1900 yıllık yazının keşfinden bu yana bakarsak 5000 yıllık kayıtlı tarihin hiçbir döneminde yaşanmayan bir kıyım, acı, ölüm aklınıza ne gelirse felaket yarattı. Bu gün her birimiz savaş görmediğimiz için bu bize kolay geliyor.
O tarihte sivillerin karıştığı ilk savaş, yani şehirlerin cephe gerisindeki şehirlerin ve sivillerin yaşadığı savaşın faturası ilk kez oluyor nereyse dünya tarihinde, dünya savaşı ismi üstünde cihan harbi. Bunun neticesi, tabi iktisadi, sosyal kalıcı sonuçları oldu, Birleşmiş Milletlerin (BM) ilk denemesi gibi. Bir sonucu da hanedanların yıkılması oldu. Rusya’da Romanoflar gitti, Rus İhtilali ile Sovyet ihtilali ile. Habsburglar veda etti, Çin’de bir hanedan savaştan birkaç yıl önce gitmişti. Böyle baktığınızda saltanat sistemi çökmüştü. Dolayısıyla burada hakikaten hem Türkiye’nin, hem de partinin kurucusu M. Kemal Atatürk’ün derin öngörüsü var. Zaten niyeti orda onunla birlikte, eğer o tarihte saltanat erkine kapılsaydı zamana aykırı düşerdi. O tarihteki rüzgâr aykırı durdu, yani ters rüzgâra vururdu kendini. Cumhuriyeti kurarak aslında zamanın ruhuna çok uygun davrandı. O kararın neticesinde yüz yılı bulan Cumhuriyet tarihimizde farklılığı her geçen gün biraz daha anlaşıldı. Yani parlamenter demokrasiye geçtik. İyi kötü bir parlamentomuz oldu, yargı sistemi kör topal da olsa işledi. Yargı parlamentoyu, parlamento yürütmeyi iyi kötü denetleyebildi. Yani teorik olarak anlatabildiğim, anlatmaya gayret ettiğim ve inşallah becerebildiğim kuvvet ayrılığı bir şekilde üçlü ayak olarak durdu. Medya da dördüncü ayak olarak devreye girdi.
Peki bu böyleyken 2000 li yılların başında ki konjoktür neydi? Bir hatırlayalım, dünyanın en büyük ve müttefik ulusu Amerika bir saldırıya uğradı. Aniden dünyayı bir terör, onların deyimiyle İslamcı terör korkusu saldı. Güvenlikçi politikalar aşırı derecede öne çıktı. Eh böyle olduğu zaman da dünyayı yeni bir rüzgâr kapladı. Bu rüzgâr sadece Türkiye’de değil veya zannedildiği gibi Amerika’da Tramp, Rusya’da Putin’den ibaret değil. Bakın Batı sınırımızdan çıkın Balkanlar, Bosna-Hersek Sırbistan, Orta Avrupa’ya gidin Macaristan, biraz kuzeye kaçın Polonya, Okyanusa açıldığınızda sadece Brezilya Başkanı. Uzakdoğuya gittiğinizde Filipinlerde hepsi sanki bir kalıptan dökülmüş gibi yeni tek adam rejimi otoriter rejimler dünyayı kaplamak üzere. Türkiye de bunun dışında değil.
Peki, burada soru şu. Bu rejim dünyada şu anda, evet yükselen bir trent, ama faşizm de öyleydi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, madem savaşlardan bahsediyoruz. Mussolini, Hitler seçimle geldiler, seçimle yönettiler, savaş neticesinde gittiler ve çok ağır bedel ödediler kendi halklarına.
Bu seferki bu otoriterleşme eğilimi kalıcı mı? TC gibi yüz yıl ayakta durabilecek mi? Yoksa daha kısa sürede mi havası kaçacak gidecek. Esas kafa yormamız gereken soru bu. Bu nokta ciddi ciddi tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Henüz daha medyaya gelmediğimin de farkındayım, buna geleceğim.


Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
Bu rejimlerin kurulmasında neler yardımcı oldu, diye bir iki cümle sarf etmek isterim. Birincisi
Arap Baharı, çünkü Arap Bahari bize gösterdi ki zalimleri iktidardan kovalayanlar yeri geldiğinde en az onlar kadar zulüm gösterebiliyorlar. Örnek Libya, örnek Mısır.
Bir diğer bu sisteme geçişte kolaylaştırıcı mesele Avrupa Birliği’nin (AB) ikiyüzlülüğüdür. AB biliyorsunuz sayısını aniden ikiye katladı, Doğu Avrupa’ya açıldı, siyasi karar verdi. Ama onların demokratikleşmesine o ölçüde yardımcı olmadı. AB nin içindeki karar mekanizmasında o insanlara, yeni katılımcılara o kadar söz hakkı tanınmadı. Mültecilere çok kapalı bir yapıyı savunur oldu AB ve o beklenen Avrupa ideallerinin tüm kıta Avrupa’sına yığılmasının tersi AB üyesi olup AB değerlerini açıkça hakaret eden Orban gibi bir adam türedi. Yani şimdi bir Soros düşmanlığı bir ülke az bir şey değil, örneği Macaristan. Adamın tüm vakıflarını kapattılar, üniversitesini de galiba elinden aldılar vs vs Tek ortak özellik bu, otoriter sistemde Soros düşmanlığı belki de. Bakın söylemleri biraz detaya girmeden aktarayım, bakalım size tanıdık gelecek mi? Seçkinlere ve seçkincilere çok şiddetli bir itiraz var. Genelde seçkinler ve seçkinciler eskici diye bilinir ya, mesela bizde Kemalist kadrosu, işte Tv ları kaplayan dandik saltanat dizileri, “camileri ahır yaptı” muhabbeti, bunun çok benzeri birçok ülkede var. Macaristan’da, Bosna Hersek’de, Polonya’da teferruatı vermeyeyim amma hakikaten var. Kendi kafasına göre yönetimin bir halk tarif etme dürtüsü var buralarda. Kendilerini arayan yani kendilerine oy veren herkes halk ve bu halk inanılmaz kaliteli, düzgün, dünyada her şeyi hak eden, ama herkesin nefret ettiği düşman olduğu bir nüfus.
Muhalefetse milletten sayılmıyor, genellikle periyodik olarak ya seçkinci, ya hain, ya casus, ya yerli milli değil bu da bize has değil, bu da otoriter sistemin bir tabi propaganda şıarı-malzemesi. Çoğulcu bir arada her renkte insanın bulunması yerine çoğunlukçuluk, yani bir fazla oy alanın her şeyi yapabilecek kudrete sahip olması, bu da sistemlerin çok vazgeçilmezi. Burada ciddi bir sorun var, diktatörler bile, padişahlar sultanlar dahi çoğunluğun değerlerine, çoğunluğun taleplerine ilgisiz kalamazlar. Dolayısıyla demokrasilerde en çok hak tanını bence azınlık haklarının korunmasıdır, azınlıkta kalanların daha doğrusu, tam Türkçesiyle. Herhangi bir konuda azınlıkta olan eğer fikrini savunabilirse, bu fikrini savunurken aşına bir şey gelmezse, bu fikirlerle iktidara gelebileceğinin umudunu koruyabilirse bu sisteme demokrasi denir.
Yoksa herkesin istediğini yapan, yani tamam kâğıt üstünde demokratiktir, ama sadece ondan ibaretse tartışılır.
Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
Son olarak otoriter sistemler iktidarı bir emanet olarak görmezler, yani dörtse dört, beşse beş bir seçimle geldin bir seçimle gidersin fikrine, buna pek sıcak bakmazlar, mülkiyet gibi görürüler iktidarı ve ona göre muamele ederler seçmene teba gibi bakarlar. Şimdi bizde de 2071 depremi bilmem ne, tamam biraz bunu anımsatıyor açıkçası. Örnek çok ama galiba Orban’ın Macaristan’da bir hafta kadar önce yaptığı şey bizim esas konumuza girmek için iyi bir girizgâhtı. Hükümetçe Macaristan’da hükümet çizgisinde yeni yapan toplam sayısı 476 gazete TV radyo kanalı ve web sitesi geçen hafta başbakanlık tarafından yeni kurulan bir holdingin bünyesine katıldı ve 476 yeni kuruluşun yönetimi tek elde hükümet yanlısı bir kişiye adı da Gabor Diskay diye bir adam, buna verildi. Tanıdık bir söylem, “milli değerler dalında kalıcı söylemler üretmekle” kendini görevli kılmış bu kişi. Geçen hafta itibariyle böyle bir medya yapısı oluştu Macaristan’da.
Peki Macaristan’da sizce bu gazetelerin tv ların izlenmesi, okunması ihtimali var mı sizce? Yani aynı konuyu aynı başlıkla aynı içerikle yayınlayan 476 tane yayını izlenmesi sizce mümkün mü? Bence değil. Onun üzerine yazdım bu işi, hem de merkez medyada yazdım, benim gazete satmaktan başka hiçbir şansım yoktu, yoluma devam etme açısından. İyi veya kötü, bu satmaz arkadaş, bu TV izlemez arkadaş, yo böyle bir dünya.
Şimdi Türkiye’ye bakıyorsun benzer bir eğilim, farklı yöntemlerle merkezileşiyor medya, merkezileşme kalmıyor, şöyle belki aranızda bir kısmınızın fark ettiği bir kısmınızın okusa da en azından benim gibi içerden gelen emekli bir gazeteci gibi yakalayamadığımız olan gelişmeleri sayayım. Bizim memlekette, basın tekeli aslında dağıtım tekelidir. Bakın basın diyorum medya değil, oradan başlayalım, yani yazılı medya, yani kâğıt medyası, bunlar basabilirsiniz bu gazeteleri dergileri. Ama hem okurlar bir noktada satış noktasına sunmanız lazım. Türkiye 81 ilde çok büyük bir ülke, ulusal basın dediğimiz basın çok ender bir ülkede vardır ve Türkiye de bunlardan biridir. Misal ABD de bölgesel gazetecilik hâkimdir çünkü taşıma maliyeti, süresi ve imkânları çok zor bu ülkede, hatta Almanya’da bile müşküldür, ana hedef matbuat baya güçlüdür. İngiltere de vardır.
Bizim Türkiye’de bayrak taşıyıcı bir matbuat vardı, eskiden yani Hürriyet Gazetesi, (yönettiğim, çalıştığım gazete) aynı anda hem İstanbul’da hem Hakkâri’de, hem Edirne’de, hem Kars’ta satıyordu. Kolay iş değildi eminim, bunun dağıtımı dolayısıyla dağıtımı çok önemli bir parçasıdır. Yani bu dağıtıma göre sizin personel sayınızdan maliyetinizden,
baskı saatinize kadar birtakım şeyler etkilenir. Maçı vermek için yaptığımız cambazlıkları size anlatsam, hakikaten mizah kitabı olur. Her maç yayın yönetmeninin duasıdır. Yani bu sene “maçlar ne olur biraz erken başlasın ki bizim taşra baskısı kaçmadan bizim maçı kaçırmayalım sonucu verelim”, çünkü gazeteyi alırsa, ne diyeyim hava durumunu görmezse, namaz saatini görmezse, maç sonucunu görmezse o gazeteyi gazete saymaz. Abarttım ama böyle.
Şimdi iki tane rakip yeni grup dağıtım vardı, memlekette. Birisi Hürriyet, Milliyet Aydın Doğan grubunun YAY SAT’ı, birisi de Sabah grubunun önde olduğu, daha doğrusu ait olduğu TURKUAZ, şimdi bu satın alma, diyebilirsiniz ki, şu gazetenin bu gazeteden bir farkı yok. Olabilir, ne olacak yani Aydın Doğan da sıkıldı gitti. O bitti de gitti, şu gitti yeni gelen sermaye grubu, iktisadi sebeplerle olduğunu söylüyorlar, doğru kabul etmek zorundayım, YAY SAT’ı kapattı. Şu anda hükümet yanlısı olduğunu söylediği halde, kimsenin hakaret saymayacağı Sabah Grubu’nun dağıtım şirketi memlekette tek dağıtım şirketi. Muhalif olan Sözcü, Cumhuriyet, Birgün gibi gazeteleri de o dağıtıyor. Şimdi ben burada bir tehlike sezer gibiyim. Burada bir nokta koyalım, devam edelim.
RTÜK’ün yapısı, şekli ve her geçen gün yeni yönetmeliklerle öyle bir hale geldi ki, yanımda değil rakamlar ama, yüze yirmi gibi bir iktidar muhalefet yemin saati dengesiyle girdiniz 24 Haziran Seçimlerine; RTÜK rakamları bu verdiğim, RTÜK mahsul RTÜK kanunun değişmişti, eşit ağır şık vermek zorunda değilsin, bunları partilere yayın saatleri açısından. Yani dilerse sabahtan akşama kadar CHP in yayını yapabilir,  x televizyonu. Akşam saat 24 e kadar bu yayını yapar İsterse sabah sekizde bu yayına başlar 8 e kadar yayına devam eder, RTÜK bir şey söyleyemez. Söylemek istemediği için zaten değişti.


Medya ve Siyaset Panelinde Enis Berberoğlu Konuştu
Üçüncü olarak aynısı anlattıklarım kitapların aynısı. Çünkü biliyorsunuz birçoğunuz Anadolu şehirlerinden öğrenmişsinizdir, kitaplar oralarda küçük kırtasiye dükkânlarında satılır. İmkânları daha sınırlı insanlar tarafından bu işler yapılır. Bu gün bildiğim kadarıyla 400 e yakın Dıanar mağazası var Türkiye genelinde, çoğu da büyük şehirde olmak kaydıyla, küçük yerlerde de yine bildiğim kadarıyla kitap dağıtımına aracılık eden Dıanar’dır. Yani bölgeler arası Dianar’a sipariş veririsin on tane Yılmaz Özdil kitabı gelir satılır, sonra on tane daha istersin falan. Dıanar mağazası da satıldı, o satış sırasında, neden olduğunu bilmiyorum, her halde bir nedenleri vardı, ama Sabah grubuna geçti. Neticede Sabah grubunun en tepedeki, şu andaki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın abisi olduğunu söylemek zorundayım.
Bu kadar tesadüflere bizim gazetecilikte iyi bakılmaz.
Peki, bütün bunları yaptılar, buna demin bir örnek verdim, Macar örneği; Macaristan’da bir insan 476 grubu bir araya toplayıp ne yapar? İlkbalde hiçbir şey yapmaz, ama itibarı, komşusu, izleyicisi olur mu, şüpheli. Türkiye’deki  operasyon da aynı. Eskiden ben gazeteden istifa etmeden, siyasete atılmadan en azından benim gördüğüm muhatap olduğum tehlike yanına çekme, yandaş yaratma tehlikesi idi. Şimdi görebildiğim kadarıyla olay oraya geçti, olay imha operasyonuna döndü. Kendi gazetesi, TV nu seyredilmiyorsa, diğer gazete izlenmesi, yani gazete okunmasın düzeyine gelen bir siyasi anlayış var. Neden diyeceksiniz? Çok basit, şimdi bakın Cumhuriyeti kuran atalarımız kurucular, bir parti bir devlet, bir millet inşa ettiler. Karşı devrim de hangi yöntemle geliyor, bir parti bir rejim veya devlet, yeni bir millet inşa etmeye çalışıyorlar. O milletin arzu ettiği bizim medyamız değil. Yani şu anda cari medya değil, şu anda yayınlanan TV lar falan değil. Ama iyi bir haber var, sorarsanız söylerim, soru cevap kısmına geçiyorum”.
Onların medyasının da müşterisi yok, teknik sebepleri de var bunun, onların medyası reklam alma şansı da yok, eğer haraç almıyorsa, sopayla tehdit edilip reklam toplamıyorsa. İyi haberim de o galiba. Yani muhalifleri sustursa da, imha etse de bu rejim yerine yenisini koyamıyor, buna medya da dâhil. Ancak imha ile kurtuluyor, kazanarak, ikna ederek, kendi yanına çekerek, o yönde yayın yaparak bu işi becermedi demiyorum, akıllarını teslim ederim. Çok alçakça yol denediler ama bunu denediler, ama bu yol yanlış da olsa bu yolu denediler. Vergi cezasıyla denediler, hapisle denediler, şimdi artık maskeleri elinde, yani şimdi medya ile bir işleri olsun istenmiyorlar. Ama devam edebilir, yerel seçimlerden sonra toplu kapanmalar olabilir, ticari anlamda öncelikle hükümet medyasından başlayarak. Size şunu söyleyeyim, bunu özel bir operasyon da algılamayın, benim gibi binlerce insan var, yani bu insanların toplamı hiçbir zaman yüzde 40 dan aşağı düşmüyor. Bu insanları tasfiye etmeye çalışan insanların toplamı da hiçbir zaman 50 yi aşamıyor doğru düzgün.
Netice cumhurunuz mevcudiyetimiz hala ayakta, ağır yaralı olabiliriz, umutsuz kalabiliriz, ama gördük ki pes etmiyoruz. Biz pes etmedikçe de, onların istediği düzen kurulamaz. Onların istediği medya satmaz, izlenmez, tadı olmaz, lezzeti olmaz bu ülkede. Gün gelir belki anlarlar, belki anlamazlar, onlara kalmış”.
Bu konuşmadan sonra çeşitli sorular, verilen tamamlayıcı bilgilerle, hararetli tartışmalarla panel son erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget