Makaleler "Gürbüz Evren"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Küresel haydut ABD, Kızılderili soykırımı üzerine kurulmuştur
Amerika Birleşik Devletleri topraklarının gerçek sahipleri olan Kızılderilileri soykırıma uğratan Amerikan Kongresi’nin Türkiye’ye attığı soykırım iftirası hiç inandırıcı değildir.

Çeyen, Çeroke, Apaçi, Comançi, Siyu, Kara ayak, Seminol, Navajo isimleri en çok duyulan Kızılderili kabileleridir.

Ama yüzlerce kabile daha vardır.

Kızılderililer, 1600’lü yılların sonlarından itibaren Avrupa’dan kitleler halinde gelen bugünkü Amerikalıların dedelerine kucak açıp, yiyecek içecek verip, yerleşmelerine yardım ettiklerinde başlarına geleceklerden habersizdiler.

Özellikle 13 İngiliz kolonisinin birleşip İngiltere’den bağımsızlıklarını ilan ettikleri 4 Temmuz 1776, Kızılderililer için sonun başlangıcı olmuştur.

Bu tarihten sonra Amerikan yönetimi planlı olarak harekete geçerek, Güneydoğu ve Doğu bölgelerini Kızılderililerden temizlemeye başladı.

Luisiana, Missisipi, Alabama, Florida gibi eyaletlerde büyük bir Kızılderili kıyımı için düğmeye basıldı.

Öncelikle Shawnee kabilesi Missisipi’nin batısındaki Kızılderili kabileleri bir araya getirerek, beyazları topraklarından atmaya çalıştı.

Binlerce Kızılderili bu girişimin bedelini ağır ödedi.

Amerikan ordusundan Binbaşı Albert Harrison, bölgede yürüttükleri etnik temizlik için “Askerlerimin özellikle yerli çocukların öldürülmemeleri konusunda emirlerimi dinlemesi karşısında çaresiz kaldım. Emirler konusunda bilgi kirliliği dolaşıyordu. Bazı çavuşlara üst kademe komutanlardan gizli emirler geldiği ve tek bir Kızılderili’nin hayatta kalmayacağı şekilde acımasız davranmalarının istendiği söyleniyordu. Konuştuğumuz üst düzey subayların çoğu durumdan habersiz gibi gözükse de, toplu öldürmelere göz yumuyorlardı” demektedir.

Binbaşı Harisson’un günlüğündeki 19 Haziran 1809 tarihli bu ifadeler 2 kuşak sonraki torunları tarafından, “The bitter truths in our land: slaughter” başlığıyla yayınlanmıştır.

Alabama’da, 1813 yılında Creek, Florida’da 1817 yılında Seminol ve Michigan’da 1827’de Kızılderili kabileleriyle yapılan savaşlar, tam bir soykırımla bitmiştir.

Bu olaylardan yıllar sonra Amerikan ordusunun en tanınmış soykırımcı komutanlarından biri olarak görev alan General George Armstrong Custer, söz konusu savaşlar için tüyler ürperten değerlendirmeler yapmıştır.

Arkadaşı General Philip Sheridan’a 12 Mayıs 1867 tarihinde yazdığı mektupta, yukarıda verdiğimiz yıllarda Kızılderililer ile yapılan savaşları hatırlatarak, “Bugün hala daha vahşi yerlilerle ile uğraşmak zorunda kalıyorsak, bunun nedeni o savaşlardaki subayların hatasıdır. Hepsinin kökünü kazıyacak şekilde yok edip diğerlerine korku salınmadığı için yarı çıplak vahşiler ürediler, karşımıza çıkma cesareti gösteriyorlar. O yıllardan önce doğmamış olmam en büyü şanslarıdır. Eğer o yıllarda yaşayıp ve süvarilerin başına geçseydim. Bu vahşileri, geriye tek bir tanesi kalmayacak şekilde dünyadan silerdim” demektedir.

General Philip Sheridan, bugün Amerikan kamuoyunda bir masal kahramanı olarak gösterilen General Custer’i, 12 Ocak 1868 tarihinde, “Hayalini gerçekleştir. Ne kadar acımasız olunacağını o vahşilere kanıtla” sözleriyle göreve çağıracaktır.

Custer, arkadaşını mahcup etmeyecek ve Nisan 1868’de Washita River bölgesinde, Çeyen kabilesine saldırarak, sadece yerlileri değil, hayvanlarını da katletmiştir.

Ama Custer’in ölümü de Kızılderililerin elinden olmuştur.

General Custer, 3 yerli kabilesi ile Little Big Horn bölgesinde yapılan savaşta öldürülmüştür.

Ona bir asker, bir savaşçı bir erkek gibi ölme onurunu vermek istemeyen Kızılderililer, Generalin kafa derisini yüzmemiştir.

Kafa derisi yüzme alışkanlığının Kızılderililere özgü olduğunu yaymalarına rağmen kafa kesme âdeti Amerikalılara aittir.

Amerikan Devleti, 1854 yılında yaptığı duyuru ile Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödeyeceğini açıklayınca askerler, altın arayıcıları, kanun kaçakları başta olmak üzere her kesimden Amerikalı, Kızılderilileri yakalayıp kafalarını kesmeye başladı.

Öyle ki devlet binalarının depoları ve bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolup taşınca, Başkan Franklin Pierce devreye girmek zorunda kalmıştır.

Pierce’in, “Kızılderililerin kesilmiş kafalarını bulunduklarını depolardan hızla toplayıp ücra bölgelerde açılacak çukurlara gömülmesi, uzun yıllar sonra bu konuda bizi suçlamak amacıyla kanıt arayanlara fırsat sunmamak için önemlidir” sözleriyle verdiği talimata tam anlamıyla uyulmamıştır.

Buna çok sinirlenen Başkan Pierce ise “Vahşilerin kellelerini yok etmeyenleri ortadan kaldırmak zorunda kalacağım” sözleriyle yetkilileri uyarmıştır.

Soykırımcı Amerikan devletinin insanlık tarihinde ilk kez kullandığı yöntemlerinden biri de hastalıkla yok etmek olmuştur.

Alınan bir karar ile 16 bini Çeroke 110 bine yakın Kızılderili, 28 Ağustos ile 4 Aralık 1838 tarihleri arasında Georgia Eyaletinden Oklahoma çölüne sürüldü.

İşte bu sürgün sırasında olabildiğince çok sayıda yerlinin ölmesini planlayan Amerikan ordusu, biyolojik silahı da ilk kez devreye soktu.

Sürgüne gönderilen Kızılderililere dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırıldı.

Çoğunluğunu çocukların oluşturduğu binlerce insan sürgün yolunda bu şeytani planın kurbanı oldu.

Soykırımın en iyi örneği olarak gösterilebilecek bu sürgün, bir askeri doktorun 1853’de Alabama’da yayınlanan hatıralarında (Sad memories of a military doctor) çok ağır ifadelerle yer almıştır.

Kızılderili konvoylarına eşlik eden askeri birliklerde görevli Binbaşı Jack B. McConville, “Atımın attığı her adımda insanlığımı sorguladım. Ölen her yerlinin ardından doktorluğumu sorguladım. Hastalara müdahale edemedim, çünkü yola çıkmadan önce depodan ilaç almam yasaklanmıştı. Bu toprakların gerçek sahibi Kızılderilileri vahşiler olarak tanımlayan biz Amerikan vatandaşlarına hangi insanlık dışı sıfat yakışır? Madem uygar insanlarız, peki bu zavallılara yaptıklarımızı nasıl izah edecek, katliamlarımızı tarihin neresinde saklayacağız?” demektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulduğu 4 Temmuz 1776 tarihinden itibaren planlı bir şekilde soykırım uygulanan Kızılderililerin ölü sayısına ilişkin farklı rakamlar bulunmaktadır.

Dört milyondan başlayan ölü sayısı bazı kaynaklarda 20 milyona kadar ulaşmaktadır.

Sayı ne olursa olsun, bir gerçek var, o da, Amerika topraklarının gerçek sahipleri, Amerika Birleşik Devletleri tarafından planlı bir şekilde uzun yıllara yayılan soykırım uygulamasıyla yok edilmiştir.

Siyaset Bilimi eğitimi yaparken, Siyasi Tarih dersini hiç kaçırmadım.

Bir dönem yurt dışında olmanın avantajının en iyi şekilde kullanarak, “Bir gün mutlaka lazım olur” düşüncesiyle çalıştığım konulara ilişkin arşivlerden, kütüphanelerden sayısız belge topladım, alamadıklarımı not ettim.

Hassas konularda kaleme aldığım yazılarda ve kitaplarda, belgeye dayanmayan hiçbir bilgiye yer vermedim.

Doğasında sevgi ve saygı olan Anadolu insanına soykırımcı damgası vuran soykırımların babası batılı ülkelere belgeler üzerinden yanıt vermeye devam edeceğim.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evren

Bolivya’nın devrik başkanı Morales, Ecevit'i nereden tanıyordu?
Bolivya’da, 18 Aralık 2005’de Devlet Başkanı seçilen, 14 yıl ülkeyi yöneten, ama ABD’nin örgütlediği sokak olayları ile istifaya zorlanan Evo Morales’in başına gelenleri ülkemiz insanı mutlaka bilmeli.

Morales, ABD elçisini kovan, bu ülkeye ve İMF’ye kafa tutabilecek kadar cesur bir İNKA yani Kızılderilidir.

Bolivya, zengin gümüş, altın, çinko, kalay, doğal gaz madenlerine sahip bir ülkedir.

Hepsinden önemlisi ise stratejik bir maden olarak kabul edilen ve elektrik bataryalarının temel hammaddesi olan lityumun dünyadaki rezervlerinin yüzde 62’si Bolivya'dadır.

Morales’in ipi işte bu maden yüzünden çekildi.

Akıllı telefonlar, fotoğraf makineleri, tabletler, bilgisayarlar, akıllı saatler, dronelar ve elektrikli araçlar için lityum olmazsa olmaz.

Lityum pillerin kullanımı, askeri araçlar, tekneler, uçaklar ve füzeler gibi alanlara da genişliyor.

Yani bu maden taşınabilir tüketici elektroniği için vazgeçilmez.

Lityumun kullanılacağı bu ürünleri oluşturan pazara 2050 yılına kadar 670 milyar dolar yatırım yapılması öngörülüyor.

Lityum ile çalışacak askeri araçlar, tekneler, uçaklar ve füzelere yapılacak yatırımların da eklenmesi halinde pazarın 1,5 trilyon doların üstüne çıkacağı hesaplanıyor.

İşte bu baş döndüren rakam 1,5 triyon dolar nedeniyle Bolivya’daki lityum madenleri Amerikan teknoloji şirketlerinin radarındaydı.

14 Aralık 2016’da, aralarında Apple ve Microsoft bulunduğu bir grup Amerikan şirketi, Dışişleri, Savunma ve Ticaret Bakanlıklarından destek alarak, Bolivya’daki lityum madenlerinin işletilmesi için bir teklif hazırladılar.

Bu şirketlere daha sonra elektrikli otomobil, füze ve uydu üreticisi Tesla da katıldı.

Teklif şuydu: “Lityum madenlerinin işletme ve kullanım hakkını alalım, Bolivya’ya da kardan yüzde 20 pay verelim.”

Evo Morales’in yanıtı ise “Bu stratejik maden Bolivya’nın yoksul halkına aittir. O kadar çok istiyorsanız kardan yüzde 20’yi siz alın, yüzde 80’i de halkıma kalsın” oldu.

Bunun üzerine devreye Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon girdi ve ABD’yi 2005 yılından beri adım adım Bolivya’dan atan Evo Morales’e, “Arka bahçede sorun çıkaranların sonu bellidir. Rusya ve özellikle Çin’e yaklaşarak kurtulamazsın. Anlaşmaktan başka çare yok” mesajını, Kolombiya’daki Amerikan Büyükelçisi aracılığıyla 4 Ocak 2017’de iletti.

Peki, Pentagon bu tehdit mesajında neden Çin’in adını özellikle geçirdi?

Çünkü Çin, Bolivya’nın ilk iletişim uydusunu 21 Aralık 2013 tarihinde uzaya göndermişti.

Ayrıca Çin, Bolivya’dan büyük oranlarda lityum madeni alıyordu.

Çin, akıllı telefonlar, fotoğraf makineleri, tabletler, bilgisayarlar, akıllı saatler, dronelar, elektrikli araçlar, askeri araçlar, tekneler, uçaklar ve füzelerin üretiminde ABD’nin en büyük rakibi olmuştu.

Çin ile 2017 yılında ticaret savaşlarını başlatan ABD’nin Pekin ile pazarlık maddelerinin başında, Bolivya’nın lityum madenleri geliyordu.

Buradan sonrasına dikkat!

Bolivya’daki olaylar neden geçtiğimiz Ekim ayında düğmeye basılmışçasına başladı?

Çünkü Ocak 2020’de Pekin’i ziyaret etmeye hazırlanan Evo Morales’in, çıkartılan lityum madenlerinin yüzde 50’sinin Çin’e satılmasını öngören bir anlaşmayı imzalaması bekleniyordu.

Fidel Castro ve Hugo Chavez’i örnek alan Morales neden istifa edip Meksika’ya gitti?

Sadece şunu bilin, madencilerin, çiftçilerin, işçilerin ve hepsinden önemlisi yerli İnkaların desteklediği Morales Bolivya’yı, ABD ve onun işbirlikçilerine bırakmayacak.

Ve şimdi yazının başından beri beklediğiniz bilgi; ABD'nin koka üretimini tamamen durdurun baskısına, 14 Mayıs 2007’de, Cochabamba, 2 gün sonra da tarihi Potosi kentinde, “Geçmişte Türkiye’de afyon ekimini yasaklayamadınız, çünkü geri adım atmayan Başbakan, Türk köylülerini korudu” yanıtı verip, koka ticaretinin yapılabilmesi için yeni düzenlemeleri uygulamaya koymuştu.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evrenfacebook.com/gurbuz.evren.9

Işid Lideri El Bağdadi’nin Estetik Ameliyatı Ve Abd’nin Şeytani Türkiye Planı
Barış Pınarı Harekâtı’ndan 4 gün önce 5 Ekim’de, ABD Senatosu’nda Komite toplantısı vardı.

Montana Senatörü Steve Daines, Michigan senatörü Garry Peters, Kentucky senatörü Mitch McConnell, Massachusetts senatörü Elizabeth Warren, New York senatörü Charles E Schumer gibi isimlerin de yer aldığı olduğu komite, askeri istihbarat Suriye-Irak masası şefi Albay Myles Caggins, Hava Kuvvetleri’nden Albay Patrick Ryder ve PYD/PKK’yı gizlemek için Suriye Demokratik Güçleri SDG’yi kuran General Raymond Thomas’a sorular yöneltti.

Toplantıda bulunan Lindsey Graham, Marsha Blackburn, Chris Van Hollen, Richard Blumenthal, Jeanne Shaheen ve Bob Menendez gibi yeminli Türkiye düşmanı senatörlerin söylediklerini de ikinci yazıda aktaracağım.

Senatör McConnell: “Müttefikimiz YPG’nin savaşçı sayısı ve verdiğimiz maaş hakkındaki doğru bilgiler nedir?”

General Thomas: “15 binini çok iyi eğitip donattığımız 38 bin YPG savaşçısı var. Kişi başına 400 dolar maaş veriyoruz. Ama örgüt, savaşçıların maaşının 200 dolarına el koyuyor. Ayrıca örgüte, Suudi Arabistan’a ulaştırılan Suriye petrolünden bir miktar muhafızlık payı da veriyoruz.”

Senatör Schumer: “Suriye’nin kuzeyine operasyona hazırlanan Türk ordusu karşısında YPG’li savaşçıların şansı nedir?”

Albay Caggins: “Arkalarından çekilirsek şansları sıfır. Türklerin baskısına dayanamayıp Başkan Trump’ın da onay verdiği güvenli bölgeden çıkmak zorunda kalabiliriz. Bu durumda planımız, YPG’yi fazla kayıp vermeden daha güneye kaydırmak.”

Senatör Schumer: “Bir süre daha kalmalarını sağlayarak, Türklere olabildiğince zarar vermelerini sağlamak varken, YPG’yi bir bütün olarak daha güneye kaydırıp, orada tutmanın anlamı nedir? Irak’tan sonra Suriye’de de Kürdistan’ı oluşturduğumuz görülüyor. Bu iki parçanın birleştirilmesi sorun değil, ama Türkiye ile İran’daki Kürdistan parçaları ne olacak?”

Albay Caggins: “Başkan Trump, Pentagon’un hazırladığı Güvenli Bölge’nin başka büyük hesaplar için Türklere bırakılabileceği planına onay vermişti. Suriye’nin petrol yatakları, Türklerin istediği Güvenli Bölge’nin güneyinde kalıyor. Hem orası korunacak hem de YPG savaşçılarının yarısını, zamanı gelince buradan İran sınırına göndereceğiz. ABD ve İsrail için Ortadoğu’da hayati önem taşısa da, Bütün bir Kürdistan’ı siyasi ve coğrafi olarak oluşturmak kısa vadede pek kolay değil.”

Senatör Peters: “Kontrolümüzde Rakka’dan çıkan IŞİD’lileri neden kullanmıyoruz? Liderleri El Bağdadi’ye Haseke’deki üssümüzde yapılan estetik ameliyatı sonrası Afganistan’a götürüldüğü söylenmişti, ama İsrail’de olduğundan şüphe ediliyor.”

Albay Ryder: “ABD ile işbirliği yapmayı kabul eden 12 bin İŞİD’liyi hava yoluyla Afganistan’ın İran sınırındaki Herat bölgesine taşıdık. El Bağdadi’nin estetik ameliyatı yaklaşık 1 yıl önce konuşulmuştu. Şu an nerede olduğu sorusuna yanıtı vermesi gereken CİA yetkilileri toplantıda yoklar. İsrail, IŞİD’in Afganistan’a götürülüp, oradan İran’ı vurması önerisinin sahibidir. Böylelikle Suriye’nin İsrail sınırında yerleşen İranlı milislerin çekilmesini de sağlamak istiyor.”

Senatör McConnell: “YPG ve IŞİD Suriye dışında kullanabileceğimiz hale geldi mi? YPG, PKK gibi terör örgütü değil diyerek savunabiliyoruz, ama IŞİD’i kolladığımıza ilişkin bilgiler dünya kamuoyunda itibarımızı zedeler. ”

General Thomas: “Önceki komite toplantısında da söylemiştik, IŞİD’i gereken yerlerde gizlice kullanıyoruz. Bu, başından beri hep böyle oldu. Şimdi ki hedefimiz İran’dır. Irak sınırından YPG’yi, Afganistan sınırından da IŞİD’i saldırtacağımız İran’da kaos oluşturabiliriz. IŞİD’i ayrıca Afganistan’da Taliban’a karşı da kullanacağız.”

Senatör Warren: “General, İran bu politikamızdan haberdar değil mi? Üstelik Rusya ve Türkiye de İran’a desteğini sürekli arttırırken, sonuç almamız mümkün mü? Ayrıca YPG müttefikimiz, ama bu ilişkiler yüzünden NATO müttefikimiz Türkiye, Rusya’nın yanına gidiyor. YPG temsilcileri bundan önceki Komite toplantılarına katılarak, senatörlerin sorularını yanıtladı. Bunun da daha gizli yapılması gerekmez mi?”

Senatör Schumer: “Generalin yerine ben yanıt vereyim. Sevgili meslektaşım merak etmeyin, Ermeni soykırımı, Kıbrıs işgali, ekonomik ve askeri yaptırımlar gibi Türkiye’nin bizden uzaklaşmasını önleyecek bilinen silahlarımızın yanında başka sürpriz silahlarımız da var. Ayrıca YPG’nin askeri ve sivil yetkilileri Amerikan Kongresindeki toplantılarına katılmayacak. Sadece Pentagon’un bünyesindeki toplantılarda yer alacaklar. ”

Kayıtlarını ABD Kongresi’ndeki bir danışman arkadaşımdan aldığım ve şimdilik bazı konuşmaları paylaştığım bu toplantıdan sonra Barış Pınarı Harekâtı ve IŞİD lideri El Bağdadi’nin öldürülmesi (kimse ikna olmadı) gibi gelişmeler yaşandı.

Adı geçen senatörlerin hepsine bu yazıyı göndererek, Türkiye düşmanlığını neden bu noktaya taşıdıklarını sordum ve yanıt beklediğimi vurguladım.

Şimdilik tek bir yanıt gelmedi, ama ısrarla sorgulamaya devam edeceğim. Yanıt yazarlarsa tek kelimesine dokunmadan paylaşacağım.

Not: 6 Kasım Pentagon, Suriye'nin kuzeyinden çıkarılan PYD/PKK'lıları, petrol sahalarını korumak üzere bölgeye kaydırdığını duyurdu.
7 Kasım’da da, Pentagon sözcüsü William Byrne, ABD'nin Suriye'de kontrol ettiği petrol sahalarının gelirinin PYD/PKK’ya verildiğini açıkladı.
Dolayısıyla 4 Kasım’da yazdıklarımı doğrulayan gelişmeler yaşandıkça neden siber saldırıya uğradığımı daha iyi anlıyorum.
Türkiye’de, hiç ummadığım kişi ve çevrelerde çok tehlikeli bir Amerikancılık yayılıyor. Hangi görüşten olursanız olun önce ülkenizi düşünün lütfen. Unutmayalım, ABD’nin ipi ile kuyuya inen, oradan çıkamaz.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evrenfacebook.com/gurbuz.evren.9

Barış Pınarı Harekatı ve ABD'nin şeytani planı
Elinize Suriye haritasını alın.

Terör örgütü PYD/PKK ve müttefiki ABD’nin işgalindeki alana bakın.

Söz konusu bölgede Haseke, Rakka ve Deyr Ez Zor gibi önemli merkezlerin olduğunu göreceksiniz.

Ayrıca bölgenin, halen Suriye yönetiminin kontrolündeki alan kadar büyük olduğunu göreceksiniz.

Haritada, Mehmetçiğin, Barış Pınarı Harekâtı ile teröristlerden temizlenecek 30 kilometre derinliğe sahip alana da bakın.

İşte bu alanın güneyinde, ABD ile müttefiki PYD/PKK’ya devasa bir bölge kalıyor.

Hızla yanlarından ayrılıp, Rusya-İran-Çin birlikteliğine dümen kırdığını gördükleri Türkiye’nin baskılarına dayanamayan ABD kurmayları, 30 Km derinliği olan bölgeyi Barış Pınarı hareketine izin vererek gözden çıkardılar.

Yani büyük hesapları zarar görmesin diye elden çıkarılabilir olduğunu düşündükleri küçük alanı bıraktılar.

Çünkü geride kalan, Deyr Ez Zor, Rakka ve Haseke’nin içinde olduğu devasa bölge Amerikalıların Suriye’de yapmak istediklerine ve kuracakları PKK Karargâh Devletçiğine fazlasıyla yetiyor.

ABD, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ile terörden temizlediği alanın dışına artık geçemeyeceğinin garantisini aldığı için operasyona yeşil ışık yaktı.

Şimdi lütfen dikkat edin, ABD ve ortakları 1991 yılında 36 Paralel yasağını başlatmışlardı.

Bu, Irak savaş uçaklarının 36 paralelin kuzeyinde uçmalarını yani Barzani bölgesine operasyon yapmalarını yasaklıyor, aksi takdirde vurulmalarını öngörüyordu.

İşte o bölgede, 36 Paralel yasağı sayesinde adım adım Kuzey Irak Kürt Federe Devletini Kurdular.

İşte sıra şimdi 37 paralel uygulamasına geldi.

Türkiye’ye birkaç gün önce Suriye’nin kuzeyindeki uçuşlarda bilgi paylaşımı yapmayacağını açıklayan ABD, bu kararından 30 km derinliğindeki bölgeden özetlemeye çalıştığım hesaplarından dolayı vazgeçti.

Trump’ın operasyonu kast ederek, Türkiye’ye, “Bundan daha fazla ileri gitmeyin. Yoksa kötü olur” mesajı nedense ülkemiz medyasında görülmedi.

Amerikan Başkanı bu sözleriyle daha şimdiden 37 paraleli işaret ederek, gelecekte bizi bekleyen gelişmeleri anlatıyor.

Bekleyin ve görün, ABD işi daha da garantiye almak için bir zaman sonra 37 Paralele ilişkin uçuş yasağı getirmek için düğmeye basacak.

Bakmayın siz ABD’nin 50 asker çekme şarlatanlıklarına, aksine bu bölgedeki varlığını daha da güçlendirecek ve tıpkı Barzani bölgesinde olduğu gibi Suriye’nin bu coğrafyasında da adım adım PKK Karargâh Devletçiği, bilemediniz PKK Özerk Bölgesi kurmak için elinden geleni yapacak.

Ayrıca bunca silah verip donattığı Amerikan emperyalizminin paralı askeri yaptığı PKK'lıların Türkiye tarafından telef edilmesini önleyip, onları İran'a karşı kullanmak üzere saklama planını da unutmayın.

Irak’ta işleyen sürecin benzerinin önüne ne Rusya ne İran ne de Suriye yönetiminin geçmesi şimdilik pek mümkün görünmüyor.

Ve İsrail gerçeği… Geçmişte 36 Paralel konusunda perde arkasında en etkin ülke İsrail’di.. Şimdi de aynen öyle olacak.

“Harekât konusunda neden yazmıyorsun, senden yazı bekliyoruz” diyenleri duydukça, kendimi “Eşofmanlı Şevket Hoca” gibi hissediyorum.

Çünkü olacakları bundan tam 7 yıl önce 4 Ekim’de yazmıştım.

O yazıdaki bazı isim ve yerlerin adını değiştirin, tam da bugünü anlattığımı göreceksiniz.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evren

‘İnce Memed’ ve Yeni Efsane: ‘İnce Muharrem’
CHP’nin 36. Olağan Kurultayı konusunda bolca haber ve yazı okudunuz.

Özellikle de CHP karşıtı köşe yazarları, haber alma kaynakları çok güçlüymüş izlenimi vererek, içi bomboş yazılar döşendiler.

Yetmedi, ekranlarda çokbilmiş tavırlarıyla ipe sapa gelmez CHP analizleri yaptılar.

Değerlendirmelerimi, gözlemlerimi merak edenlerden gelen taleplerin artması nedeniyle daha fazla bekleyemedim.

36. Olağan Kurultay’dan çıkan en önemli sonuç, bazı il başkanlarına, belediye başkanlarına verilen sözler ve parti içi iktidar makamları karşılığında Kemal Kılıçdaroğlu ile devam kararıdır.

Daha öz söylemek gerekirse Kurultay’dan, “Kılıçdaroğlu ve ekibi ile kaybetmeye, küçülmeye devam edelim” kararı çıkmıştır.

Kurultay’ın kazananı Kılıçdaroğlu gözükse de, asıl kaybeden o ve CHP’dir.

Muharrem İnce, Kurultay’ın kaybedeni gözükse de, geleceğin ‘kesin’ kazananı olmuştur.

Bu gerçeği gören Kılıçdaroğlu taraftarlarının ve yanardönerlerin bazıları önceden, diğerleri ise şimdiden Muharrem İnce’ye doğru dümen kırmaya başlamıştır.

 Hem de, “Yeni bir şeyler söylemek lazım” bahanesine sığınarak.

 Şimdi gelelim, salondaki dengeleri değiştiren konuşmalara.

 Kılıçdaroğlu, her zamanki heyecan yaratmayan konuşmalarından birine imza attı.

 Salon da, olması gerekeni yaparak, sadece alkışladı.

Muharrem İnce ise beyinlere, akıllara, yüreklere ve duygulara hitap eden, çok ama çok etkileyici bir konuşma yaptı.

Bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hitabet yeteneğine gıpta ederek, ‘keşke bizde de böyle konuşabilen birisi olsa’ düşüncesindeki partilileri resmen ağlattı.

 Kurultay salonunda, Muharrem İnce taraftarları, sahnenin sol tarafındaki tribünün üçte birine yerleşmişti.

 İnce geldiğinde de, bu kesimden yoğun bir destek gördü, ama salonun çok büyük bir bölümü tepkisiz ve sessiz bir şekilde izledi.

 Ancak işler, Muharrem beyin konuşmasıyla değişmeye başladı.

 Muharrem Bey, ilk 10 dakikada sahnenin solundaki tribünün sessizce dinleyen kesimini coşturdu.

 Konuşmasının ortalarında, sandık görevlileri ve ilçe başkanlarının el kaldırmasını istediğinde, sahnenin sağındaki tepkisiz tribünün önce yarısını sonra da diğer yarısını harekete geçirdi.

 Ceketini çıkarıp, sahneye bıraktıktan sonra da, basın kuruluşlarının bulunduğu platformun arkasındaki tribün coştu.

 Konuşmanın sonlarına doğru giderken ise başlarda Muharrem İnce’ye soğuk bakmaları konusunda etki edilmişlerin çoğunlukta olduğu kesim de dâhil tüm salon hep bir ağızdan “iktidar, iktidar” diye bağırıyordu.

 Konuşma boyunca tüm salonu gezerek, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalıştım.

 Konuşma bittiğinde gözleri dolmuş ya da ağlayan o kadar çok partili gördüm ki, bu, Muharrem İnce’nin, nasıl bir etki yarattığını anlatması bakımdan önemliydi.

 Kılıçdaroğlu taraftarı bildiğim sayısız partiliden, “Gürbüz Bey, başlarda Muharrem İnce’ye kulak asmadık, ama giderek o konuşma bizleri etkiledi, hatta yanına çekti” yorumlarını dinledim.

 Kılıçdaroğlu’na çok yakın bazı belediye başkanları ve milletvekillerinin şoförlerinden oluşan 12 kişilik bir grup, salonun ‘adalet’ yazan tribününün girişinde toplanmıştı.

 Bu gruptakiler, İnce’nin konuşmasından o kadar etkilendiler ki, duygularını anlatmakta zorlandılar.

 Sıkı Muharrem İnce karşıtı olarak bildiğim bu kişilerden biri, “Gürbüz Abi, konuşmadan çok etkilendik ve sonlara doğru dayanamayıp, çılgınca alkışladık. Sen televizyoncusun, bilirsin görüntümüz çıkmış mıdır? Patronları kızdırmayalım” derken, bir diğeri ise “takmayın onları kardeşim, gören görsün” diyordu.

 Muharrem İnce’nin konuşması, beklemediğim bir şekilde salondaki CHP karşıtı medya mensuplarını da etkiledi.

 İzlenimlerini sorduğum, hemen her kanalda boy gösteren isimlerden bazıları, “İnce’nin konuşmasından etkilenmemek mümkün değil. Genel Başkan olursa AKP’yi çok ama çok zorlar” değerlendirmesi yaptı.

 Ama beni en çok etkileyen değerlendirme, Adana’dan gelen bir partiliye ait.

 Kanal B’de hazırlayıp sunduğum Bekleme Odası adlı programı her Cuma akşamı izlediğini söyleyen 71 yaşındaki Mustafa adlı bu Adanalı amca, “Çukurova’nın İnce Memed’i vardı, Türkiye’nin de İnce Muharrem’i var artık oğlum” dedi.

Bu kurultay, Kılıçdaroğlu ve onun sayesinde partide yer kapanların son kurultayıdır.

 Bu nedenle, son 16 yılda AKP karşısında kaybedilen sahayı kazanmak için yollara düşmek, CHP’nin Genel Başkanı olacak Muharrem İnce’ye ve bizim gibi çıkar, makam, mevki, koltuk peşinde olmayan mütevazı partililere düşecek.

 Unutmadan çok üzüldüğüm bir görüntüyü de aktarayım.

 Eski PM, MYK üyeleri ve milletvekillerinin çoğu, kurultay delegelerinin bulunduğu bölümün arkasındaki boşlukta, bir zamanlar kendilerinin oturduğu koltuklara “ah o gemide ben de olsaydım” dercesine hüzünlü gözlerle bakıyordu.

 Önceki kurultaylarda makam ve sıfatlarından ötürü partililerden gördükleri ilgiden uzak kalmanın burukluğu ile konuşacak, kendileri tanıyabilecek insanları bekliyor gibiydiler.

 Eski şaşaalı günlerini özledikleri her hallerinden belliydi, ama ‘siyasetin kardeşi vefasızlıktır’ gerçeğinden kaçmak da mümkün değil.

 Her CHP Kurultayı bir düzen içinde başlar.

Konukların, delegelerin, basın mensuplarının, onur konuğu ve yabancı misyon temsilcilerinin gireceği kapılar, oturacağı yerler bellidir.

Partinin ve salonun güvenlik görevlileri, herkesin boynundaki karta bakarak, giriş çıkışları kontrol altında tuttu.

Bu da, her kurultayda ki gibi sadece 1 saat sürdü.

Sonrasında ise herkes her yere girmeye, oturmaya başladı.

Ama hepsinden önemlisi, sigara içilmemesi gereken kapalı alanlar dumana boğuldu, nefes almak için kendimizi dışarı attık.

Son söz, Muharrem İnce’nin, CHP’nin ve ardından Türkiye’nin geleceğine damga vuracağını, partideki en büyük karşıtları bile ‘yok canım öyle şey’ deseler de, için için kabul ediyorlar.

Gürbüz Evren/ gercekgundem

Gürbüz Evren

Kudüs, Müslümanların Babasının Malıdır
Amerikan Başkanı Donald Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı bizi, bazı gerçekleri dile getirme zorunda bıraktı.

İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Zirvesi’nin sonunda, Trump’ın kararına karşılık olarak, Doğu Kudüs, Filistin’in başkenti ilan edildi.
Bu durumda, Zirveye katılan 56 ülkeden, alınan kararı uygulamalarını ve Doğu Kudüs’te elçilik açmalarını ya da İsrail’deki büyükelçilerini geri çekmelerini beklersiniz.
Maalesef bu işler öyle olmuyor.
Çünkü İslam ülkelerinin asıl düşmanı İsrail ya da ABD değildir.
Müslümanların düşmanı yine Müslümanlardır.
İstanbul’daki zirveye baktığınızda, aynı masada oturan Suudi Arabistan ile İran’ın arası, birbirlerini bir kaşık suda boğacak kadar kötüdür.
Yemen’deki iç savaşta, İran’ın desteklediği Müslümanlar ile Suudi Arabistan’ın desteklediği Müslümanlar birbirlerini boğazlıyor.
Doğu Kudüs’ün, Filistin’in başkenti ilan edildiği gün, Suudi Arabistan savaş uçakları, Yemen’deki bombardımanda 60 Müslümanı öldürdü.
Irak’ta, Şiiler ile Sünniler yani Müslümanlar arasındaki karşılıklı bombalı saldırılarda, çatışmalarda on binlerce Müslüman ödü.
İslam adına ortaya çıkan vahşiler sürüsü IŞİD, on binlerce Müslüman’ın ölümüne yol açtı.
Yine binlerce Müslüman IŞİD’le savaşta can verdi.
Suriye’de, kendi aralarında savaşanlar da yine Müslümanlar.
Kudüs’ü, İsrail’in başkenti ilan eden Amerikan başkanı için Suriye’de ayda 150 dolar maaşa askerlik yapanlar, PYD/PKK’lı Müslümanlar değil mi?
Mesela bu teröristler, Trump’a, “Biz Müslümanlar için kutsal olan Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ettin. Artık senin için savaşmıyoruz” diyebiliyorlar mı?
Suudi Arabistan ile Katar arasında ciddi sorunlar yaşanıyor.
Suudilerin çağrısı ile 17 Müslüman ülke, Katar’a ambargo uygulamaya başladı, diplomatik ilişkilerini kesti.
Katar Müslüman bir ülke değil mi?
Aynı ülkelerin, İstanbul’daki zirvede Kudüs için toplanması ne kadar inandırıcıdır?
Suudi Arabistan, daha birkaç ay önce, Riyad’a gelen ABD Başkanı Trump ile 350 milyar dolarlık silah alımı ve yatırım anlaşması imzalamıştı.
Müslüman Suudiler ABD’ye, “Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan ettin, biz de 350 milyar dolarlık anlaşmadan vazgeçiyoruz” diyebiliyorlar mı?
Suriye de, Türkiye gibi Müslüman bir ülke.
Ama Ankara, Şam’daki yönetimi istemiyor.
Esad’ı sadece Türkiye değil birçok Müslüman ülke de istemiyor.
Müslüman, Müslüman’ı istemiyor.
İran başta olmak üzere bazı Müslüman ülke ve gruplar, Esad’ın yanında diğer bazı Müslüman ülke ve gruplarla savaşıyor.
Suriye’de birbirini öldüren ve öldürülen Müslüman sayısı yüz binleri aştı.
Müslüman Mısır ile Müslüman Türkiye arasındaki ilişkiler düşmanlık derecesine varmadı mı?
İki ülkenin yöneticileri birbirlerini yok saymıyor mu?
Libya’da, ülkeyi 3 parçaya ayırarak, kendi aralarında savaşmaya devam edenler de Müslüman.
Afganistan’da, ABD ve NATO güçleri olsa da, asıl savaş ülkedeki Müslümanlar arasında devam ediyor.
Taliban, El Kaide, IŞİD, Müslüman Afgan askerini, polisini ve sivilleri öldürmüyor mu?
Pakistan’da, Müslüman olduklarını iddia eden gruplar, yine Müslüman güvenlik güçlerini ve sivilleri katletmiyor mu?
Örnekleri uzatmadan gelelim can alıcı bir noktaya daha.
İstanbul’daki zirvede Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti ilan ettik.
Oysa kendi aralarında bölünmüş Filistinli Müslümanlar, yani Hamas ve El Fetih mensupları birbirine düşman değil mi?
Birlik çağrıları falan hikâye, kimse kendini kandırmasın.
Müslüman, Müslüman’a düşman olmaya ve öldürmeye devam edecektir.
Kudüs için ise geçmiş olsun.
Çünkü Müslümanlar kendi aralarındaki düşmanlıkları ve birbirlerini boğazlamayı bırakarak, tek vücut olup, Kudüs için asla savaşamazlar.
İslam dünyası bunu yapamadığı içindir ki, Filistin halkı, İsrail zulmünün altında inliyor.
Yazının başlığının buraya kadar okuduklarınızla ilgisi olmadığı için sinirlendiğinizi biliyorum.

Yazı uzun olunca okunmuyor diye ikinci bölümü bir sonraki yazıma bıraktım.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evren/ gercekgundem

Melih Gökçek’i Kim Gönderdi? Kim Koruyamadı?
Ankara’yı 23 yıldır yöneten Melih Gökçek gidiyor. Her şeye o kadar hâkimdi ki, Gökçek’ten habersiz Ankara’da “İmar kuşu” uçamaz, yerel siyaset de yaprak kımıldamazdı.

CHP’nin sıradan bir üyesi olarak beni en çok üzen, Partimin, 23 yıldır Melih Gökçek’i sandıkta yenecek stratejiyi, politikayı ve hepsinden önemlisi halka gitmeyi içeren çalışmayı geliştirememiş olmasıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Melih Gökçek’i göndereceği, Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’e, yaklaşık 1 yıl önce Ankara Ticaret Odası Başkanlığı seçimlerinin ‘kaybettirilmesi” ve 2 ay önce de yeni seçimlerin “ertelenmesinin sağlanmasıyla” anlaşılmıştı.

Bu mesajları alan Melih Gökçek, yine de modası geçmiş bazı pazarlık yöntemlerine başvurmaktan geri kalmadı.

Söz konusu pazarlıkların konuları geçmişte işe yaramıştı, ama günümüzde ne yazık ki modası ve de etkisi bitmişti. Bu yüzden de işe yaramadı.

Hatta bu kez, Cemil Çiçek abisi de, Gökçek’in arkasında durmadı. Salih Kapusuz’un ise zaten esamesi okunmuyordu.

Melih Gökçek-Cumhurbaşkanı Erdoğan çatışmasına ilişkin perde arkasında bildiğim o kadar çok ayrıntı var ki, bunları zamanı gelince yazacağım. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu anlaşmazlığın geçmişi çok uzun yıllara, “100 Türk büyüğüne” kadar gidiyor.

CHP’nin herhangi bir üyesi olarak beni üzen ve rahatsız eden konu ise 23 yıldır sandıkta yenemediğimiz Melih Gökçek’i, kendi partisinin Genel Başkanı’nın göndermesidir.

CHP’li çevrelere baktığımda, özellikle sosyal medyada, sanki Gökçek’i biz yenmişiz gibi sevinç çığlıkları içeren alaycı ifadeleri görüyorum.

Bazıları ise neredeyse, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Melih Gökçek’i gönderdiği için teşekkür edecek.

Melih Gökçek’in yerine büyük ihtimalle Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki gelecek.

Tiryaki’nin en büyük özelliği, eski Ankara’yı ortaya çıkaran restorasyon çalışmalarını yürütmesi, ama bunu yaparken de Melih Gökçek ile ters düşmesidir.

Ankara’da, Melih Gökçek’in rakibi CHP değil hep Veysel Tiryaki olmuştur.

Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak ise diğer alternatiftir. Önceleri Gökçek’in sıcak baktığı Ak, zamanla Keçiören’de öne çıkınca durum değişmiştir.

Kısacası, Veysel Tiryaki ya da Mustafa Ak, hangisi gelirse gelsin, Partim CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediyesini kazanma şansı daha da azalacaktır.


Hatırlayın lütfen son 15 yıldır hemen her seçimde, “AKP bitti, tükendi, bu kez gidiyorlar” nutuklarını sürekli dinledik. Ama hep hüsrana uğrayıp, içimize kapandık.

Gerçek şu, Melih Gökçek’i de, Kadir Topbaş’ı da CHP değil AKP Genel Başkanı Erdoğan gönderdi. Bu sevinilecek bir durum değildir.

Sadece protest olarak, kapalı salonlarda zaten bizden olan kalabalıkları gaza getirerek, AKP’nin her gün değiştirdiği gündemin peşine takılarak, laf yetiştirme yarışına girerek, televizyon kanalında biz bize takılıp, bizimkilere yüksek perdeden nutuk atarak, CHP’yi iktidar yapamayacağımızı hala anlayamadık.

Parti içinde iktidar olmaya, bilindik yerlerde milletvekilliği, belediye başkanlığı, belediye meclis üyeliği, il, ilçe yöneticiliğine gelmeyi yeterli sayan bu hastalıklı yapıdan kurtulmadıkça, AKP’yi yenmek hayaldir.

Çalışmama üzerine kurulmuş, hemşericilik, bölgecilik, feodal ilişkilerin egemen olduğu örgüt yapısı değişmedikçe, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın, Melih Gökçek’i göndermesine sevinir hale geliriz. 

Küfürleri yemeden hatırlatayım, çalışan, iyi niyetli birkaç örgüt ne yazık ki, genel tabloyu değiştirmeye yetmiyor, istisnalar kaideyi bozmuyor.

Tek çare, “CHP için Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli”dir. Bu adı taşıyan yeni kitabım da bu hafta yayınlandı. Okuyun ve ondan sonra sövün.

Gürbüz Evren

Gürbüz Evren

Ağzı Olan Konuşur Chp Zarar Görür - Gürbüz Evren
Türkiye’de en kolay işi yaparak, en çok parayı son 15 yıldır kimler kazanıyor biliyor musunuz?
Bana göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanları.
CHP adına konuşanlar o kadar çok malzeme veriyor ki, bunları kullanarak, kamuoyunu yönlendirecek konuşma metinleri hazırlamak çocuk oyuncağı oluyor.
CHP’yi, 15 yıldır AKP karşısında kolay yutulur lokma haline getirenlere söyleyecek söz bulamıyorum.
Öncelikle belirtmekte yarar var, AKP’nin en güçlü olduğu alan Algı Yönetimidir.
CHP’nin sıfır çektiği alan ise Algı Yönetimidir.
Öyleyse bu gerçeği bilerek hareket edecek ve rakibine malzeme vermeyeceksin.
Televizyondan naklen yayınlanan programlara katılıp, salonlardaki kalabalığı görünce, bir de ekran başındaki izleyicileri düşününce gaza gelip, gündem yaratma, kahraman olma hevesine kapılanlar, öylesine kendilerinden geçiyorlar ki, koskoca CHP’yi ne hallere düşürdüklerinin farkına bile varamıyorlar.
Orada alacağı alkışın, yaşa, bravo gazının sarhoşluğu ile kendinden geçip, en büyük CHP’li benim havasında, ağzına geleni saydırırken, AKP’ye verdiği malzemenin büyüklüğünü anlayamıyor.
Allah rızası için yalvarıyorum, şunun şurasında 16 Nisan’a sayılı günler kalmışken susun ve konuşmayın.
Siz böyle yaptıkça parti örgütlerindeki, sizin gibi koltuk derdinde değil memleket derdinde olan, iyi niyetle çalışan samimi CHP’lilerin emeklerini boşa çıkarmayın.
Bir grup arkadaşımla her hafta kamuoyu araştırması yaptığımızı daha önce yazmıştım.
“Denize dökeceğiz” sözlerinin başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere AKP sözcüleri tarafından gece gündüz kullanılmaya başlanmasının ardından, gittiğimiz her yerde tepki aldık.
Örneğin Altındağ ve Pursaklar’da, Evet ile Hayır arasında gidip gelenlerin çok olumsuz etkilendiğini gördük.
“Evet diyenleri denize dökecekmişsiniz. Böyle şey olur mu?” diyenlere dert anlatmak için akla karayı seçtik.
Zeytinyağı gibi üste çıkmayı çok iyi bilen AKP’nin Algı Yönetimini kullanmada şampiyon olduğunu, düştüğü zor durumlarda CHP’den gelen gaf dolu açıklamalara sarılarak, durumu tersine çevirdiğini yıllardır göremeyenler malzeme verdikçe bizlerin ve iyi niyetli partililerin sahadaki, zor bölgelerdeki çabaları, çalışmaları boşa gidiyor.
İyi hoş, ama AKP’nin hiç mi açığı, zayıf noktası yok diyenler olacaktır.
Yıllardır, “AKP’nin 5 zayıf noktası var ve bunların üstüne gidilmesi halinde, 1 yıl içinde yüzde 35’e geriler” diye yazıyorum.
Referandum sürecinde, bu zayıf noktalardan 2’si kabak gibi ortaya çıktı.
Üyesi olduğum CHP’nin üstün birikimli ve kıvrak zekâlı MYK, PM üyeleri, yöneticileri, yetkilileri, kabak gibi ortada duran bu 2 zayıf noktanın üzerine gitmek için daha ne bekliyor?
Şu son günlerde, CHP adına konuşanlardan ricam, kalabalıkların, kameraların önünde gaza gelmeyin, sizi gaza getirenlerden de uzak durun.
Bir başka konu da, CHP’linin CHP’liye Hayır propagandası yapan videolar göndermesi.
Telefonun ya da bilgisayarın bir tuşuna basıp, arkadaş listesine video ve ne olduğu belirsiz anket sonuçları göndermek, referandum çalışması yapmak sayılıyorsa işimiz zor.
AKP’nin kalelerinde ve CHP’li olmayan yerlerde kapı kapı dolaşmadan başarı gelmez.
Her şeye rağmen ‘Hayır’ az farkla da olsa öndeyken, inşallah bundan sonra AKP’ye malzeme verecek konuşmalardan uzak durulur.
FETÖ ile müttefik olan da, PKK ile masaya oturan da, HDP ile işbirliği yapan da, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyen de AKP iken nasıl oluyor da, bunları unutturmayı başarıp, CHP’yi, FETÖ-PKK-HDP ile aynı safta gösterebiliyor ve de buna geniş kitleleri inandırabiliyor.
Üstün birikimli, kıvrak zekâlı siyasetçilerden oluşan CHP yönetimi bunun nedenini anladığı an, AKP’nin kabak gibi ortaya çıkan 2 zayıf noktasını da görecektir.

Gürbüz Evren

Nihayet ‘Hayır’, ‘Evet’i Geçti - Gürbüz Evren
16 Nisan’daki referanduma sayılı günler kala, dengeler de istikrarlı bir şekilde değişiyor.
Artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Hayır ile Evet oranı hemen hemen eşitlendi.
Buna en büyük katkıyı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüleri sağladı.
İşin özü 15 yıldır kimsenin yenemediği AKP’ye ilk mağlubiyeti bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tattırmak üzere.
Daha önceki yazılarda, bir grup arkadaşımla her hafta Ankara’nın Keçiören ve Sincan ilçelerinde kamuoyu araştırması yaptığımızı yazmıştım.
Sonucun büyük oranda Hayır çıkacağı Ankara-Çankaya, İzmir-Karşıyaka, İstanbul Kadıköy ya da Muğla vb. yerlerde değil de, Keçiören ve Sincan gibi AKP kalesi (son seçimlerde yüzde 65 oy oranına sahipler) ilçelerde anket yapmak, bize gerçekleri ve doğruları gösterecektir.
Bu ilçelerde yüz yüze konuştuğumuz insanlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle “Hayır diyenler haindir” sözüne çok bozulmuş.
Kurulduğundan beri AKP’ye oy verdiğini söyleyen Nurettin D. Adlı bir esnaf, “Ben Evet diyorum, dünürüm ve hanımı Hayırcı. Dünürlerim vatansever, Müslüman insanlar. Onlara hain denilmesi beni çok üzdü. Hanım da, küçük oğlum da, ben de bu defa Hayır oyu vereceğiz” ifadelerini kullanıyor.
Oto tamircisi Muhammet Ali B.. de benzer şeyler söylüyor: “Reis’e hep oy verdik. 15 Temmuz’da Külliye’nin önünde günlerce bekledik. Eniştem referandumda Hayır diyecek. Bu konuyu bir araya geldiğimizde pek konuşmazdık. Kız kardeşim de, Evetçidir. Ama Cumhurbaşkanımızın o sözleri bizleri çok üzdü. Ne yani biz şimdi bacımızı bir vatan hainine mi verdik diye düşündük. Hacı annem, hacı babam, ben, eşim ve diğer aile mensupları sırf bu söz nedeniyle Evet demekten vazgeçtik.”
Buna benzer sayısız örnek var, ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu söylemde ısrar etmesi, Hayır oranını sürekli artırıyor ve kendi kendisini yenmesinin önünü sonuna kadar açıyor.
Keçiören, Türkiye’nin en büyük nüfusa sahip ilçesi ve AKP’nin kalesidir.
Keçiören aynı zamanda MHP kökenli vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı bir ilçedir.
Kurulduğundan beri AKP’ye oy veren milliyetçiler, ülkücüler, MHP içindeki tartışma ve ayrılıklardan da ciddi bir şekilde etkilenmişler.
Kendini ‘Doğuştan Ülkücü’ olarak tanımlayan Kurtcebe A.. “Milliyetçiliklerinden zerre kadar şüphe etmediğim bazı ülküdaşlarım Hayır oyu kullanacak. Onlara vatan haini diyen karşısında beni bulur. Cumhurbaşkanı bu sözü ile benim gibilerinin desteğini kaybetti” diyor.
Keçiören’in Sanatoryum semtindeki kahvehanede konuştuğumuz 15 kişilik gruptan da benzer değerlendirmeleri aldık, ama bunun yanında AKP içindeki milliyetçileri kızdıran başka bir konunun da etkisinin büyük olduğunu gördük.
Eski ülkü ocakları yöneticilerin Yavuz E, “Hayır diyen arkadaşlarımızı PKK ve FETÖ’nün yanında sayıyorlar, ama Barzani’yi bayrağını çekerek ağırlıyor, ondan Evet için destek istiyorlar. Biz de, Evet diyerek Barzani’nin yanında mı yer alalım? Böyle bir mantık olamaz. Biz Hayır diyecek ülkücü arkadaşlarımıza kefiliz. Onlara hain denilmesine tepkimiz Hayır olacak” diye konuşuyor.
Örnek çok, yer yok demekten hoşlanmıyorum, ama işin özü bu.
Yaptığımız son araştırmada, Hayır oylarının ilk kez Evet oylarını kıl payı da olsa geçtiğini gördük.
Paris’teki öğrenciliğim sırasında, Fransız kamuoyu araştırma şirketi İPSOS’ta bir süre yarı zamanlı çalışmıştım.
Alanında kendini kanıtlamış olan İPSOS’da aldığım eğitim ve edindiğim tecrübe, son güne kadar ihtiyatlı davranmak gerektiğini söylüyor.
Gerçek şu ki, sonucu AKP içindeki ve dışındaki MHP’liler belirleyecek.
Ama bu arada başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP sözcüleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’lilerden gelen kutuplaşmayı körükleyecek açıklamalara da yanıt vermemeli, tahriklere dikkat etmeli.
Yıllardır yazdığım ve CHP yönetimine üstün birikimleriyle gelmiş isimlerin kıvrak zekâlarıyla göreceklerine hala inandığım AKP’nin zayıf noktalarından 2’si referandum sürecinde nihayet gün gibi ortaya çıktı.
Eğer 16 Nisan’a kadar CHP yönetimi bunları görür ve üstüne giderse Hayır garanti olur.

Gürbüz Evren

Yumurta kapıya dayandı, CHP çalışıyor mu? - Gürbüz Evren
Neden yazmıyorsun diye soranların sayısı çığ gibi artınca, klavyenin başına geçmek farz oldu.
“Millet CHP Diyecek (mi)” adlı bir kitabı yayına hazırlamakla meşgul olduğum için yazıları ikinci plana attım.
Ama yazmamamın asıl nedeni bu değil.
Parlamenter sistemi bitirip, Türkiye’nin geleceğini tamamen değiştirecek bir referanduma gidiyoruz.
Bu konuda çok şey beklenen CHP’den maalesef dişe dokunur bir çalışma yok.
Göz göre göre gelen bu yaşamsal değişiklik yine öngörülemedi,yani hazırlıksız yakalanma durumu yaşandı.
Halkın çok büyük bir bölümü, özellikle AKP’ye oy verenler ve gençler, referandumun neler getirdiği konusunda doğru bilgilendirilince, Hayır oranının arttığı ortada.
Ama sevgili partimin örgütleri son 15 yılda kaybettiğimiz diğer seçimlerde olduğu gibi sessiz ve etkisiz.
Bazıları hakaretleri yağdırmadan belirteyim, CHP’nin, başını kadınların ve gençlerin çektiği birkaç samimi, fedakâr örgütü canla başla çalışıyor.
Ama gelin görün ki, bu istisnalar kaideyi bozmaz sözünü doğrularcasına, saman alevinden öteye geçemiyor.
Sözünü ettiğim sessizliği, isteksizliği, motivasyon eksikliğini ve ‘bitse de gitsek’ havasını, Ankara’da düzenlenen İl ve İlçe başkanları toplantısında da, Genel Merkez’deki Belediye Başkanları toplantısında da gördük, yaşadık.
Yazılarımı okuyanlar bilir, “Örgütleri çalışmayan bir parti seçim kazanamaz, iktidara gelemez” diye yıllardır yönetime yalvarır dururum.
“AKP’nin 5 zayıf noktası var, bunlar görülürse en geç 1 yılda yüzde 35’e iner” diye yazar, CHP’nin üstün birikimli yönetimi mutlaka görecektir diye umutla beklerim.
Ayrıca yıllardır, CHP’ye Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli diye bir projeyi de anlatır dururum.
Beni okuyanlar, anladı ve ilgilendi, birçok parti örgütünden davetler aldım, ama gel gör ki, Partimizin büyükleri oralı bile olmadığı için yine hazırlıksız yakalandık.
Gerçeği bir kez daha vurgulayalım, insanımızın bir bölümü, bu referandumu hala daha AKP ile CHP arasında bir seçim yapmak zannediyor.
Örneğin, Ankara’nın Sincan, Elvankent, Keçiören ya da Sivrihisar, Afyon, Emirdağ, Sandıklı, Dinar, Bayat, Gömü, Denizli, Çardak, Bozkurt, Honaz, Kale, Tavas gibi ağırlıklı olarak AKP’ye oy vermiş yerlerinde konuştuğum insanlar, referandumla gelecek sistem değişikliğinin tam anlamıyla farkında değil. Olayı, “Cumhurbaşkanı Erdoğan istiyor, AKP’ye oy vereceğiz” şeklinde anlatıyor.
Gelecek değişiklikleri, kızmadan, köpürmeden, tartışmadan, sakin, nazik bir üslupla tek tek anlattığınızda, “Hakikatten böyle mi olacak?” diye soruyorlar. Şaşırdıklarını, kafalarının karıştığını, sorgulamaya başladıklarını görüyorsunuz.
Açık ve net, Kılıçdaroğlu’nun televizyonlardaki konuşmalarının bu insanlar üstünde hiç bir etkisi yok, çünkü o kanalları izlemiyorlar.
NTV, CNNtürk, Halk TV’de naklen verilen konuşmaları izleyenler zaten referandumla geleceklerin farkında olan insanlar.
Yine aynı şekilde CHP sözcülerinin ve milletvekillerinin bu kanallarda yaptıkları esip gürleyen konuşmaların da etkisi yok.
Buna verdikleri yanıt hep “AKP’nin elinde medyanın neredeyse tamamı var. Bize o kanallarda yer verilmiyor” oldu.
Bunlar çalışmamanın bahanesi değil, çünkü 1990 yıllarda onların sadece Kanal 7 televizyonları vardı, ama yılmadan kapı kapı dolaşıp bu günlere geldiler.
Hemen bazıları çıkıp, vekiller halkla buluşuyor, gerçekleri anlatıyor diye tepki verecektir.
CHP il ve ilçe örgütlerinde ya da salonlarda yapılan, partililerin ve Hayır diyecek kişilerin gittiği toplantıları, halka yönelik çalışma diye sunmanın kimseye faydası olmadığını anlamanın zamanı çoktan geçti.
CHP’lilerin olduğu sosyal medya platformlarında, arkadaş gruplarında herkesin birbirine Hayır videoları, mesajları göndermesinin de, halka yönelik çalışma olmadığını sanırım söylemeye gerek yok.
Öyleyse bırakalım bu boş işlerden medet ummayı da, AKP’ye oy vermiş geniş halk kesimlerinin yaşadığı yerlere gidip, kapıları çalalım.
Kapı kapı dolaşma işini de, ağzından çıkanı kulağı duyan, sakin, sabırlı, bilgili, hitabeti olan, propaganda değil bilgi aktaran, kendisine partide bir yer kapmak için değil ülke için koşan partililerle yapalım.
Bu örgüt yapısıyla (birkaç iyi niyetli ve fedakâr örgüt hariç) önerilerimin havada kaldığını biliyorum, ama söylemeden de olmuyor.
Şu anda Evet ve Hayır birbirine çok yakın gibi görünüyor, ama gerçek şu ki, çalışan taraf istediği sonucu alacak.
Dengeleri değiştirecek önemli bir unsur da, AKP kurulduğundan beri, bu parti içinde olan MHP kökenlilerdir.
Bunların ve mevcut MHP tabanının önemli bir kısmının Hayır diyeceğini bilenler biliyor.
Bu yüzden de, AKP tüm oyunlarını onlar üzerinden kurmaya çalışıyor.
Terör örgütü PKK ile kol kola giden HDP’lilerin tasfiyesi, ama Apo ile özel ilişkiler ve Barzani’nin Ankara ziyareti ise referandumun bir başka yüzü. Bunları daha açıkça birileri yazar diye bekledim, ama hep kıyısından, köşesinden geçtiler.
Fırsat bulursam, bunları da yazarım.

Gürbüz Evren

Atatürk Bir Bardak Çay mı Ediyor? - Gürbüz Evren
Rize Belediyesi’nin, meydandaki Atatürk heykelini kaldırma gerekçesi, oraya Çay Bardağı koymakmış.
Bugün Türkiye diye bir ülke varsa, Rize diye bir ile varsa ve Belediye Başkanı olma şansını yakalamış bir Rizeli varsa, bunları Atatürk’e borçlu oldukları düşünülüp, sevgi ve minnet yörenin ürünü Çay ile göstermek istenmiş, bunun için de, Çay Bardağı gibi harika bir düşünce çıkmış.
Helal olsun Belediye Reisine…
Atatürk’e saldırmaktan yorulmayan, Mustafa Kemal’e ait ne varsa ortadan kaldırmak isteyen yobazların, din sömürücüsü siyasetçilerin en çok başvurdukları yöntem, onu dinsizlikle, din düşmanlığı ve ayyaşlıkla suçlamaktır.
Bu zavallılar, kendilerine vatandaşlık, bayrak ve ezan sesini duyduğumuz camilerin olduğu vatanı veren Atatürk’ün karşısına 2. Abdülhamit’i çıkarırlar.
Şimdi her yerde, özellikle de Facebook sayfalarında profil fotoğrafı olarak 2. Abdülhamit’i kullanıyorlar.
Atatürk’e karşı Padişah Abdülhamit’i yükseltip, onun ne büyük bir İslam Halifesi ve Müslüman olduğunu anlatıyorlar.
Rakı sofralarından kalkmayan Atatürk imajına karşı 2. Abdülhamit’i çıkaranlar, cahilliklerinden olsa gerek bir gerçeği bilmezler.
Osmanlı Padişahı Abdülhamit, rakıya çok düşkündür, öyle ki Cuma günleri hariç her akşam rakı içmektedir.
Doktorları, çok rakı içmesi sonucu ağır rahatsızlıklar geçiren Abdülhamit’ten, içkiyi bırakmasını isterler.
Tüm uyarılara ve süren rahatsızlıklara rağmen Padişah rakıdan vazgeçmeyince de, son çare olarak viski ile yetinmesini önerirler.
Sultan Abdülhamit ikna olunca da, İstanbul’a, İskoçya’nın Islay adasından çok özel yapım viskiler getirtilmeye başlanır.
Rıhtım ve yosun kokulu viski türü ise Abdülhamit’in favori içkisi olur.
Sövecek yobazlara uyarım, açın Saray gelen yiyecek-içecek kayıt defterlerini, Osmanlı arşivlerindeki doktor raporlarına, eğer Osmanlıca bilmiyorsanız da, bilenlere sorarak, gerçeği görün.
İkinci Abdülhamit viski içiyor diye ne küçülmüştür ne de Osmanlı tarihine damga vuran, zeki ve en uzun süre tahta kalan 2 Padişah olma özelliğinden kaybetmiştir.
Atatürk’e din düşmanı iftirası atan bilinçli ve bilinçsiz zavallılara, İslam dinine en çok kimin hizmet ettiğini de sormak isterim.
Mustafa Kemal sağlığında, 25 yılda tüm Türkiye’yi kapsayacak dini bir aydınlanma kampanyasının başlatılması emrini vermiştir.
Bu talimatın ardından, 1924-1950 yılları arasında, 46 bin Kur-an tercümesi ve tefsiri 19’ar cilt olmak üzere basılarak tüm ülkeye ücretsiz dağıtılmıştır.
Aynı yıllar arasında 62 bin Buhari Hadisleri, tercüme ve açıklamasıyla 12’şer cilt olmak üzere basılarak, ücretsiz dağıtılmıştır.
Ve yine aynı dönemde, din kültürü eserlerinden oluşan 249 bin kitap basılarak ülkenin en ücra köşelerine kadar gönderilmiştir.
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu o dönemde, okuma yazma bilenlerden, bir araya toplanacak vatandaşlara Kur-an, hadisler ve din kültürü kitaplarını okumaları rica edilmiş, bazılarına, yaptıkları bu iş karşılığı para verilmiştir.
Atatürk’ün karşısına Abdülhamit’i koyan bilinçli ve bilinçsiz zavallılar gibi, tarihimizin iki önemli şahsiyetini karşılaştıracak değilim, çünkü ikisi de benimdir.
Onlara, 2. Abdülhamit’in 33 yıllık padişahlığında İslam’a, yapılmış ya da yapılmamış hizmetleri de soracak değilim.
Bu nedenle daha geriye gidip, 1401 yılından başlayarak, 1756’ya kadar geçen 300 yıllık dönemden örnek vermek isterim.
Söz konusu koskoca 300 yıllık Osmanlı tarihinde hadis, fıkıh, tefsir, akit, kelam ve ahlak konulu sadece 99 kitap yayınlanmıştır.
Bilindiği üzere Osmanlı’ya matbaa, 1727 yılında geldi.
Ama bundan sonra yayın yoluyla İslam’a hizmet artmadı, çünkü yobazlar ve Kur-an’ı elle yazanlar matbaaya savaş açtı.
Kitap basmak hele Kur-an’ı ve dini kitapları basmak imkânsız hale geldi.
Bu da cehaleti, yobazlığı, aydınlanma karşıtlığını, kuşaktan kuşağa taşıyarak bu günlere geldi.
Geçmişteki yobazların günümüzdeki torunları olan Atatürk düşmanları, aslında Kur-an’ın doğru içeriğinin ve gerçek İslam’ın da düşmanıdırlar.
Rize Belediye’sinin önündeki Atatürk’ten rahatsız olanlar, bugün yöre halkının geçim kaynağı çayı kime borçlu olduklarını bilirler mi?
Atatürk’ün, 29 Ekim 1923’de kurduğu Cumhuriyet’te, 1924 yılında devlet tarafından Rize'de çay yetiştirilmesi konusunda yasa çıkarılmıştır.
Atatürk yönetimi bununla da yetinmemiş, 1930';da Gürcistan'dan alınan 70 ton siyah çay tohumunun ekimini gerçekleştirerek, Rize'nin çay kenti olmasının önünü açmıştır.
Atatürk düşmanlığı yaparken, içtiğiniz çay boğazınıza takılmaz inşallah.

Gürbüz Evren /Gerçekgündem

CHP, Kılıçdaroğlu, Vefasızlık, Siyaset - Gürbüz Evren
Vefasızlık, siyasetin doğasında vardır.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, bunu en iyi bilenlerdendir.
Genel Başkan koltuğuna oturduğu 2010 yılından bu yana Kılıçdaroğlu’nun çevresinden o kadar çok isim geldi geçti ki, tanıdığım bu kişilerin çoğunu unuttum desem yalan olmaz.
Bu insanlar, siyasete Kılıçdaroğlu sayesinde girip, Milletvekili, MYK ve PM üyesi, Genel Başkan Yardımcısı, Başdanışman, İl Başkanı ve Belediye Başkanı oldular.
Bir sonraki seçimde aday yapılmayacaklarını, bir göreve getirilmeyeceklerini anladıklarında ise olur olmaz her yerde konuşmaya, “Bu Genel Başkan ile yürümez, yeni lider lazım” diye yakınmaya başladılar.
Aday gösterildikleri halde milletvekili, PM, MYK üyesi, İl Başkanı ya da Belediye Başkanı seçilmeyenler ise geçmişte kendilerini o mevkilere getiren Kılıçdaroğlu’na söylemediklerini bırakmadılar.
“Kılıçdaroğlu ile olmuyor. Artık bunu anlayıp bıraksın. Falanca kişiyi Genel Başkan yaparsak CHP iktidara yürür” şeklinde özetleyebileceğim yorumları bu eski ve halen görevde olan vekillerden, parti yöneticilerinden duymaya devam ediyorum.
Vefa işte, Kılıçdaroğlu, bunlara makam mevkileri verirken iyi, koltukları gidince ise kötü oluyor.
Bana göre her şeyin başında partili olma bilinci gelir.
Kılıçdaroğlu, bana verdiği sözleri tutmadı.
Ama hiçbir zaman onu sorgulamadım ve arkasından konuşmadım, çünkü Partili olma bilincim, Kılıçdaroğlu’nunyüzüne gülüp, ardından sövenlerle aynı değil.
Sıradan bir üye olarak, Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin temel felsefesinden sapmalarını, parti yönetimi için çok yanlış ve zararlı seçimler yapmasını, CHP düşmanı Fethullah Cemaati ve 2. Cumhuriyetçilerden uzak duramamasını, görüşmelerimizde nazik bir tarzda söyleyip, eleştirdim.
Partililik bilincim gereği, o makamda kim oturuyorsa Genel Başkanımdır ve eleştirilerimi yüzüne yaparak, şahıs için değil partim için çalışmaya devam ederim.
Çünkü kişiler geçici, CHP ise kalıcıdır.
Makam, mevki için Genel Başkan’ın peşinde değil CHP’nin başarısının peşinde olan ‘Parti Militanı’ bilinciyle hareket etmeyi doğru bulanlardanım.
CHP’de egemen kılınması gereken de, ‘Militan Partili’ ruhudur, ama “İlla da ben” diyenlerin gruplaştığı, bölgeciliği, hemşehriciliği yükselttiği bir yapıda, bu şimdilik zor.
Temmuz 2012’de, CHP Kurultayı’nın ardından beni makamına çağıran Kılıçdaroğlu, 2014’deki Yerel Seçimde Ankara’yı nasıl kazanabiliriz diye sorduktan ve yanıtımı dinledikten sonra, “Gürbüz Bey, 2004’de, Etimesgut Belediye Başkan adaylığınızdaki başarılı çalışmalarınızı araştırdım. Ankara Büyükşehir Adayım sizsiniz. Şimdilik ailenize bile söylemeyin. Çalışmalarınızı, projelerinizi yapmaya başlayın, beni de sürekli bilgilendirin” dediğinde şaşırdım.
“Bana güvendiğiniz için teşekkür ederim, ama burası CHP ve size çok baskı yapar, başka bir ismi dayatırlar. Böylesi bir durumda beni haberdar edin ki, adayı olanın arkasında çalışayım” yanıtını verdim.
Kılıçdaroğlu, sözlerimi tamamlamama fırsat vermeden, “Gürbüz Bey, çok düşündüm, adayım sizsiniz. Bu kesin. Çalışmaya başlayın. Zamanı gelince örgütlere açıklarız” diyerek kestirip attı.
Sonuçta babam yaşındaki bu insan, Genel Başkanımdı ve ona inanmayacaktım da kime inanacaktım ki?
Yaklaşık 1 yıl boyunca yaptığım çalışmalar hakkında her ay Kılıçdaroğlu’na düzenli bilgi verdim, son olarak da ‘Ankara için 1001 Proje’ adlı bir kitapçık hazırlayarak sundum.
Şimdi görüyorum ki, o projelerin çoğu CHP’li belediyelere yayılmış.
Gün geldi, CHP’nin Ankara Büyükşehir adayının Mansur Yavaş olduğu açıklandı.
Genel Başkan’a ulaşamadım, randevu taleplerim de yanıtsız kaldı.
Kırılmadım, sadece bilgi verilmediği için üzüldüm, ama CHP için üretmeyi, çalışmayı sürdürdüm.
Eylül 2014’de yapılan Kurultay öncesi, Genel Başkan makamından ısrarla arandım.
Kurultay’dan 4 gün önce bir araya geldiğimiz Kılıçdaroğlu, benden ,‘Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli’ adlı projemi anlatmamı istedi.
Çok beğendiği projeyi uygulayabilmem için bana hangi Genel Başkan Yardımcılığını vermesi gerektiğini sordu.
O kadar sevecen ve samimi bir havası vardı ki, “Bu kez projeyi uygulayacağız” diye düşündüm.
İsmimi Parti Meclisi’ne Bilim Kültür Yönetim Platformundan yazacağını, Kurultay sonrasında da, düşündüğü 3 Genel Başkan Yardımcılığından birine getireceğini söyledi.
Sonuçta babam yaşındaki bu insan Genel Başkanımdı ve ona güvenmeyecektim de kime güvenecektim ki?
Kurultay’da listeler açıklandığında, Mehmet Bekaroğlu’nun bile olduğu yerde ismimin bulunmadığını gördüm, ama kırılmadım,
Kılıçdaroğlu’nun arkasından ileri geri konuşanlardan olmadım, sadece CHP’ye büyük yarar sağlayacak projemi uygulayamayacağıma üzüldüm.
Bunları yazıyorum, çünkü son günlerde Genel Başkan’ın makam mevki verdiği kişilerden “Kılıçdaroğlu ile bu iş gitmez” türünden yakınmalar dinliyorum.
Keşke gizli saklı değil de, dürüstçe yüzüne söyleseler de, işler düzelse diyorum, ama olmuyor.
Kılıçdaroğlu’nun hemşehrisi, eski memuru, yakını, şusu busu özelliğini kullanıp, CHP’de siyasi ve maddi rant sağlamaya çalışanlar, daha şimdiden İstanbul başta olmak üzere bazı büyükşehirlerin Belediye Başkan adaylığı için gruplaşmalara başladılar.
Amaç, Kılıçdaroğlu sonrasına yatırım yapmak olunca CHP’nin iktidara gelmesi kimin umurunda.
“Partiliyim ve CHP’nin iktidarından başka bir şey düşünmüyorum” diyebilecek militan ruhu oluşturmadıkça ne yazsak boşuna.
Bu ruhu oluşturmanın yolu da, “CHP için Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli” projesini bir an önce uygulamaya koymaktan geçer.
CHP, “Türkiye’yi böldürmeyeceğiz” sloganıyla meydanlara indi, mitingler düzenliyor.
Ama görünen o ki, bu tür eylemler yine sadece CHP’liler üzerinde yaratacağı etkiyle sınırlı kalacak.
Kılıçdaroğlu, gittiği yerlerde eskisi gibi olmasa da, bir heyecan yaratacak, örgütlerin yöneticileri, milletvekilleri, partili belediye başkanları, karşıladıkları Genel Başkan’ın arkasından kafa uzatmaya, görünmeye çalışacak, miting bitince her şey eskiye dönecek.
Daha önce kaç kez yazdım bilmiyorum, ama yineliyorum, “CHP örgütleri, Genel Başkan’ın gelişi öncesi ve gidişi sonrası halkın arasında olmalı. Kovuldukları kapılara tekrar tekrar giderek, mitinglerin amacını, partinin projelerini anlatmalı. Aksi takdirde yapılan işler, verilen emekler saman alevi olmanın ötesine geçemeyecektir.”
CHP’nin mevcut örgüt yapısı ve ‘Çalışmama’ (birkaç fedakâr örgüt hariç) anlayışı yüzünden anlattıklarımın yapılması mümkün değildir.
Kılıçdaroğlu ya da bir başka Genel Başkana vefasızlık yapılmasını da, parti örgütlerinin işlevsizliğini de, yanlış politikaları da, “CHP için Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli” projesi önleyecektir.
Parti içi iktidarla yetinenler ise kendileri için tehlikeli gördükleri bu projeyi önleyecektir.
Bu durumda kimse AKP’ye kızmasın ve 15 yıldır halkı onların eline bırakanları sorgulasın.
Gerçek şu ki, bu örgüt yapısıyla CHP’linin, CHP’liyle yarışmasının ötesine gidilmez.

Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Suriye’de Türk askerlerini ABD’mi bombaladı?
Son günlerde Türkiye’yi ilgilendiren pek çok konuda tuhaf gelişmeler yaşanıyor.
Bu süreçte 24 Kasım 2016, ülkemiz için ‘Kara Perşembe’ denilecek gün oldu.
Çok bilinmeyenli gibi gözüken bu denklemi birlikte çözelim.
24 Kasım’da, Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin dondurulmasına karar verdi.
Konu uzunca bir süredir gündemdeydi, ama zamanlama ilginçti.
Bu ne zamana denk geldi?
Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme.
Türkiye, bu görevi kabul etmeseydi, oylamanın sonucunun farklı olacağının işaretini, görevinden bu gün istifa eden Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz 19 Kasım’daki açıklamasında vermişti.
Türkiye’de bunu gören ve yorumlayan olmadı.
Bilindiği üzere dolardaki 1 kuruşluk artışın Türkiye’ye maliyeti 2,5 milyar TL.
Dolarda son günlerde sürekli bir artış söz konusuydu.
Ama doların rekor üstüne rekor kırmaya başlamasının zamanlaması ilginçti.
Bu ne zamana denk geldi?
Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme.
Fırat Kalkanı Operasyonunun 93. Gününde, Suriye uçağı olduğu varsayılan denilen, ama olmayan bir savaş uçağı, Türk askerlerini hedef aldı, 3 şehit verdik.
Bu ne zamana denk geldi?
1) Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinin yıldönümüne.
2) Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme.
Zurnanın zırt dediği yer de burası.
Çünkü birinci madde ile ikinci madde doğrudan bağlantılıdır.
Çünkü Türk askerlerini vuran uçağın Suriye uçağı olmadığı ve Rusya ile yakınlaşan, Şangay İşbirliği Örgütü’ne yönelen Türkiye’ye uyarı niteliği taşıdığı ortadadır.
Irak’taki ABD öncülüğündeki Koalisyon güçlerinin sözcüsü Albay Dorian’ın, yaklaşık 1 hafta önce, Washington Post gazetesinin dış haberler editörüne, telefonla verdiği demeçte, “Suriye’de Türk askerleri bombalanabilir” dediğinde, “Kimin tarafından” sorusuna, alaylı bir şekilde verdiği “Bilinmez ki” yanıtını Türkiye’de hiç duyan olmadı.
Ya da, oldu da, gizlendi mi?
Tam da Türk-Rus ilişkileri iyileşmişken, Rus uçağının düşürülüşünün yıldönümünde, Rusya’nın kontrolündeki Suriye Türk askerini vurdu havası yaratılarak, Ankara ile Moskova’nın arasını bozmak kimin işine yarar?
Yanıtınızı duyar gibi oluyorum.
Bilmem dikkat ettiniz mi, Türk askerlerinin vurulduğu ve 3 şehidimizin olduğu Amerikan medyasında ve Avrupa medyasında yer almadı.
O ABD ve Avrupa medyası ki, Suriye ile Irak’ta olup biten ne varsa son dakika geçerken, bu saat oldu, Türk askerlerinin bombalanması hakkında tek satır verilmedi.
Adana’daki saldırının ise bir süredir ara verilen terör eylemlerinin yeniden ve daha ağır bir şekilde başlayacağının habercisi olduğunu da tahmin edebiliriz.
Çünkü bu saldırı da, Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme denk geldi.
Tüm bu gelişmelerin, içeri kapanmaya, milli duyguların kabarmasına ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne tamamen yönelmesine yol açtığı için Türkiye’de kimin hesabına artı olarak yazılacak diye söylemeye gerek var mı?
Daha önceki hiçbir yazımı okumamışlar, sadece bu yazı üzerinden ya da sadece başlık üzerinden bana esip gürleyecektir.
Olsun alıştık.
Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Gürbüz Evren

Türkiye yaklaşık 15 yıldır Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından yönetiliyor.
Girdiği her seçimi kazanan AKP, ülkeyi adım adım istediği yöne götürüyor.
Yaşanan çalkantılardan, zorlu dönemlerden, darbe girişimlerinden hep kazançlı çıktı.
Bugün seçim olsa en kötü ihtimalle oyların yüzde 55’ini alacak konuma ulaştığını gören görüyor.
AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan şimdi de Başkanlık Sistemini getirmek için uğraşıyor.
Çok ince bir strateji ile toplumu yavaş yavaş Başkanlık Sistemine hazırladılar.
Peki, CHP, 15 yıldır AKP karşısında ne yapıyor?
Üyesi olduğum, çok emek vererek bazı projelerini ürettiğim CHP ise yüzde 20’nin çevresinde dolaşıyor.
Oysa AKP’nin, 1 yıl içinde yüzde 35 oy oranına gerilemesini sağlayacak 5 zayıf noktası var.
Yazılarımı okuyanlar bilir, uzunca süredir bu zayıf noktalardan bahsediyorum.
Bilgisi kıt ben bunu görüyorsam, üstün kaliteleri nedeniyle Parti Meclisi, MYK, Meclis Grubu üyesi olmuş Milletvekilleri ve başdanışmanlar, AKP’nin 5 zayıf noktasını daha iyi biliyordur diye kendimi avutuyorum.
Ama görüyorum ki, tam tersi bir durum oluşmuş, AKP, CHP’nin zayıf noktalarını belirlemiş ve stratejilerini hep bunların üzerinden üretiyor.
AKP, CHP üzerine o kadar planlı oynuyor ki, CHP’lileri, sinirli ve sert bir tonda sadece laf yetiştirmeye, eylem yapmaya çalışır görüntüsüne sokuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve CHP’lileri çılgına çevirecek açıklamalar yapıyor.
CHP de, Cumhurbaşkanı’na laf yetiştirmeye, sert tepkiler vermeye çalıştıkça, Erdoğan’ın sevdiği tarza hizmet ediyor.
Bir siyasi partinin hedefi iktidara gelmektir, siyaset de halkı ikna etmektir.
Ama CHP’nin görüntüsüne bakıldığında, “Muhalefette iktidar olmayı” hedeflediği anlaşılıyor.
“Muhalefette İktidar Olmak” tanımlamasını ilk kez kullanıyorum ve bu ifade üzerinde düşünülmesini rica ediyorum.
Yıllardır, “Sokağa çıkalım”, “Eylem yapalım”, “Protesto edelim”, “Direne direne kazanacağız” türünden söylemlerini kullanıyoruz.
Geleneğimizde direniş var ve demokratik haklarımızı tabi ki kullanacağız, ama bu muhalefet tarzı ile de, sadece kendi kitlemizi etkilediğimizi de unutmayalım.
Bu nedenle, önce şu soruyu yanıt bulalım: “AKP’ye oy veren ve giderek daha da büyüyen kesimler neden yıllardır CHP’nin eylemci, protestocu, direnişçi yanından etkilenmiyor?”
CHP’de yer kapmış bazı çevreler, “AKP bitiyor, tükeniyor”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “Direne direne kazanacağız” türünden, tabanımızı gaza getirecek yazılara bayılırlar.
Parti içinde iktidar olmayı yeterli gören bu çevreler, gerçeği gizlemek için “Protest” davranmayı, siyaset yapmak diye yuttururlar.
Sürekli, tekrarlıyorum, halkı kazanmadan iktidar olamayız. Ama CHP’de “Halk”ın Cumhuriyet ile Parti arasında sıkışıp kalmış bir kelimeye dönüştüğünü de görelim artık.
Şimdi bazı çevreler, “Esnaf gezisi yapıyoruz, şehit yakınlarını ziyaret ediyor, toplantılar düzenliyor, düğünlere, etkinliklere katılıyoruz. Milli bayramlarda Anıtkabir’e büyük kalabalıklarla gidiyoruz” diyerek birçok şeyi sıralayacaktır.
Oysa tüm bunları yapmak, sadece kendini hatırlatmak, biz de buradayız demektir.
CHP iktidarını isteyen sıradan bir üye sıfatıyla söylemekten yorulmayacağım, AKP’nin etkisi altına girmiş yoksul halk kesimlerini kazanamadığımız sürece, ana muhalefette bile tutunamayız.
İktidarın yolu, AKP’ye laf yetiştirmekten değil halka gitmekten ve sabırla insanları ikna etmekten geçer.
Ama gelin görün ki (bazı fedakâr ve çalışkan örgütler hariç), CHP bu örgüt yapısıyla ne halka gidebilir ne de ikna edebilir.
Halka gitmenin yolu ise “Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli” projesinin CHP’de kurulmasından geçer.
“Yeni Örgüt ve Yeni Çalışma Modeli” ile AKP’nin 5 zayıf noktasının üzerine gidildiğinde, iktidar partisi 1 yıl içinde yüzde 35’e inecektir.
Unutmayın, Cumhuriyetimizin ve CHP’nin kurucusu Mustafa Kemal, her koşulda halka giderek, halkı ikna ederek, halkı yanına alarak ülkeyi kurtardı, devrimleri hayata geçirdi.
Yaklaşık 12 yıldır, Kanal B’de hazırlayıp sunduğum ve Cuma akşamları saat 21.30’da yayınlanan Bekleme Odası programında konuk ettiğim CHP’li vekillere şu soruyu sordum: “Bunca hatasına, anti-demokratik uygulamalarına, artan işsizliğe, gerileyen tarıma ve daha nice olumsuzluklara rağmen, neden AKP her seçimi kazanıyor da, CHP kaybediyor?”
Aldığım yanıt hep, “AKP’nin medyası var, halkı kandırıyor, baskı uyguluyor, insanlar korkuyor, mercimek, nohut dağıtıyor, dini sömürüyor” oldu.
Bu yanıtlar, kendilerini bile tatmin etmiyordu, ama laf olsun program dolsundu.
Bizim partide makam mevki sahibi olanların çoğu aydın, bilgili, birikimli olduğunu söyler, AKP’yi de beceriksiz ve başarısız görür.
Ama neden bilgisizler ve beceriksizler seçmeni 15 yıldır ikna ediyor da, biz aydın ve bilgililer bunu niye yapamıyoruz diye hiç düşünmezler.
Herhangi bir önerisi, projesi olmadığı halde CHP’de makam mevki kaplayanlar işte bu gerçekleri söyleyenleri sevmezler.
CHP iktidarı için her konudaki doğruları yazmayı sürdüreceğim. Makam mevki onların olsun.
Makam mevki onların olsun.

Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Memleketi Mustafa Kemal Kurtarmadı - Gürbüz Evren
İlk kez bu denli sinirlenmiş görüyordum Dedem Hacı Feyyaz’ı.
Yüzü kıpkırmızı olmuş bağırıyordu; “Sen kim oluyorsun da Mustafa Kemal Paşa’yı İslam düşmanı ilan ediyorsun? Sen nasıl bir din adamısın? Nankör, mübarek Cuma günü söyleyecek söz mü kalmadı?”
İlkokul yıllarında, benim için yaz tatili, Erzurum’un Horasan ilçesine gitmek, dayılarım, teyzelerim, kuzenlerim, yengelerim, anneannem ve sevgili Hacı dedemle birlikte olmak, Aras Nehri’nde yüzmek, balık tutmak, at binmekti.
Ama dedemin dizlerinin dibinde seferberlik yıllarını, Ruslara nasıl esir düştüğünü, Ermeni çetelerinin yaptığı katliamları, yokluğu, kıtlığı, açlığı ve tarif edilmesi fedakârlıklar sonucu kazanılan Kurtuluş Savaşı’nı dinlemenin yeri bir başkaydı.
Hacı Feyyaz, Kazım Karabekir Paşa’yı anlatırken heyecanlanır, Mustafa Kemal dediğinde ise, sesi titreyerek, “Mustafa Kemal Paşa’yı bize Allah gönderdi. O, milletin önüne düşmeseydi kim bilir ne olurduk oğul” der, cebinden mendilini çıkarıp, benden gizlemeye çalıştığı gözyaşlarını silerdi.
İlerlemiş yaşına rağmen bağda, bahçede, tarlada çalışan, yüzlerce hayvanla ilgilenen, 5 vakit namazında, ibadetinde olan Hacı Feyyaz’ın bulunduğu yerde Mustafa Kemal’e kötü söz etmek kimsenin haddine değildi.
Caminin Yozgat’tan gelen yeni hocası, 30 Ağustos Zafer Bayramı’na rastlayan Cuma günü, Atatürk’ü eleştirerek başladığı vaazında, kimseden ses çıkmadığını görünce, hakaretlere, iftiralara yönelmiş, bu duruma çok üzülen dedem, ibadetini tamamlayıp, kendini dışarı zor atmıştı.
Caminin kapısında beklediği genç hocaya; “Dinimiz nankörlüğü ve yalanı büyük günah sayar. Mustafa Kemal olmasaydı, buraları Ermenistan olur, sen de hocalık yapacak cami bulamazdın. Dinimizin güzelliklerini anlatmak varken, iftira etmek, nankörlük yapmak niye? Demiş, hoca ise, “Bizi, O din düşmanı değil, milletin inancı kurtardı” yanıtını vermişti.
Maddi durumu çok iyi olan dedem, büyük küçük, yerli yabancı herkese gösterdiği saygının yanı sıra cömertliğiyle de tanınıyordu.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlık günlerinde, ambarındaki unu, buğdayı, yiyeceği, herkesle paylaştığından, eşine, “Kıymet, kapımıza gelenleri geri çevirmeyecek, ihtiyaçlarını karşılayacaksınız. Komşusu aç yatarken, tok yatan bizden değildir” dediğinden, sadece Horasan’da değil, tüm bölgede sevilip sayılan Hacı Dedem, hocanın yanıtı karşısında adamı doğduğuna pişman etmişti.
Evin önündeki bostanın yanından akan su boyunca sıralanan kavak ağaçlarının altında oturmayı seven dedem, minderine bağdaş kurmuş, karşı tepelerin eteklerinden geçen Aras Nehri’nin üzerindeki kemerli tarihi köprüye bakıyordu.
Sessizce minderin bir ucuna oturdum.
Elini başıma koydu, saçlarımı okşadı.
Bundan cesaret alarak sordum; “Dede, Atatürk’ü neden çok seviyorsun”
Geriye doğru yaslandı, “Balam, okulda Mustafa Kemal’i size nasıl öğretiyorlar?” diye sordu.
Hemen ayağa kalktım ve “Atam Atam, sen kalk ben yatam” diye ezberimdekileri sıralıyordum ki, Hacı Feyyaz, “Dur balam, bu sözlerin ne anlamı var ki? Başka neler öğretiyorlar” dedi.
Bu kez, “Saat dokuzu beş geçe, Atam Dolmabahçe’de gözlerini kapamış, bütün dünya ağlamış…” diye sürdürünce, dedem, “Yeter oğul yeter, Mustafa Kemal böyle öğretilmez” diyerek beni susturdu.
Yerinden doğruldu, elini Sarıkamış yönüne uzatarak, “Rusya’da ihtilal olmuş, askerlerinin çoğu gitmişti. Mart ayının ortalarında, Ermeni ve geride kalan Rus askerlerinin Sarıkamış’a doğru uzaklaştığını gördüğümüzde çok sevindik. Ama Ermeni çetelerinin yakınımızdaki Sarıkamış’ta olduğunu bilerek yaşamak bizi tedirgin ediyordu. Belirsizliklerle dolu bu günlerde Mustafa Kemal Paşa adı kulaktan kulağa yayılıyordu. Bir gün tarlada çalışırken, arkadaşım Yetim Samet geldi, ‘Feyyaz, Erzurum’a gidelim. Mustafa Kemal Paşa geliyormuş’ deyince işi gücü bıraktım” dedi.
Horasan-Erzurum arasındaki mesafe 80 Km’dir. Feyyaz ve arkadaşları Yetim Samet, Acem Ali ve Veli Baba Köyü’nden Kürt Halit, yürüyerek, Temmuz’un ortalarında Erzurum’a giderler.
Yanındaki testiden su içen Dedem anlatmaya bıraktığı yerden devam etti.
“Erzurum’daki ilk günümüzdü. Çifte Minareler tarafında toplanmış kalabalık, subayların çoğunlukta olduğu bir grup ile konuşuyordu. Çevredekilerin elini öpmeye çalışmasından, Mustafa Kemal olduğunu anladığım kişi bana iyice yaklaşmıştı ki, askerler yoldan çekilmemi söyledi. Yanında Kazım Karabekir Paşa da vardı. Sanki donmuş kalmıştım. Bir yere kıpırdayamıyor, Paşam diye bağırıyordum. İşte o an Mustafa Kemal’in ‘Bırakın o delikanlıyı gelsin’ dediğini duydum.”
Mustafa Kemal ile Feyyaz karşı karşıya kalırlar ve aralarında şu konuşma geçer:
“Adın nedir evladım?”
“Mustafa oğlu Feyyaz, Paşa’m”
“Erzurumlu musun?”
“Seni görmek için Horasan’dan geldik”
“Peki, neden buradayım biliyor musun?”
“Memleketi kurtarmak için toplantılar yapıyormuşsun, ordu kuracakmışsın Paşa’m”
Mustafa Kemal’in yüzüne bir gülümseme yayılır ve Feyyaz’ın yanağını okşayarak şöyle der:

“Bak evladım, daha işin başındayız, ama Allah’ın izniyle ordumuzu kuracağız. Size de çok iş düşecek. Çağırdığımızda, koşup gelin.”
Paşa sözlerini bitirdikten sonra Feyyaz’ın sırtını sıvazlar ve yanındakilerle uzaklaşıp gider.
Bir süre olduğu yerde kalan dedem kendini toparlayıp, arkadaşlarına, “Dadaşlar, Mustafa Kemal nereye çağırırsa oraya giderim” diyecektir.
Feyyaz, Horasan’a döndüğünde yaşadıklarını annesi Şahmeran’a anlatır.
Nice acılar çekmiş yaşlı kadın, “Oğul, ailenin tek erkeği sensin. Baban, ağabeyin, amcaların, dayıların Çanakkale’de, Yemen’de, Hicaz’da, Balkanlarda, Galiçya’da ya şehit oldu ya da esir düştü. Kadın, çocuk ve ihtiyarlarımızın çoğunu da Ermeni çeteleri öldürdü. Nereye gidersen bizi de götür” der.
Dedem kararını hemen o an verir. Mustafa Kemal’e yakın olacaktır.
Erzurum Kongresi’nin sona erdiğini öğrendiğinde, vakit geldi der ve 1919 yılının Ağustos ayında yola çıkar.
Bir kağnısı, bir çift öküz, bir inek ve topallayan bir koç ile 3 koyunları vardır.
Kağnıya yüklediği yorgan, döşek ve birkaç eşyanın üstüne annesi Şahmeran ve 4 bacısını oturtur.
Erzurum, Erzincan üzerinden Tokat’a ulaşırlar.
Yollar kendileri gibi muhacirlerle doludur.
Açlık, hastalık, eşkıya yol boyu karşılarına çıkacak, koyunlarından birini kurtlar kapacak, bir koyunla ineğe de, Erzincan-Tokat arasında eşkıyalar el koyacaktır.
Kış aylarını Tokat’ta geçiren ailenin gereksinimlerini karşılamak için Feyyaz birçok iş yapar.
1920’nin Mayıs ayında Feyyaz, annesi ve bacılarıyla yeniden yollara düşer.
Önce Sivas, ardından Kayseri’ye ulaşırlar.
Pınarbaşı’ndan sonra bir süre de Nevşehir’de kalırlar.
Türk Ordusu’nun karargâhını Akşehir’e taşıdığı günlerdir.
Bu arada İngiliz, Yunan ve Fransızların desteklediği kimi çevreler, Mustafa Kemal’in İslam düşmanı olduğunu söyleyerek, kara çalma kampanyasını tüm hızıyla sürdürmektedir.
Feyyaz, bunlarla birçok kez kavgaya tutuşacak, Nevşehir’de, bir gece eve dönerken, 3 yobazın saldırısına uğrayacaktır.
Kafasına vurulan sopaların etkisiyle günlerce yataktan çıkamayan Feyyaz, iyileşir iyileşmez, annesi Şahmeran’a, “Hazırlanın, Akşehir’e gidiyoruz” der.
1921’in sonlarına doğru Akşehir’e gelen aile, 3 yıl burada kalacaktır.
Feyyaz’ın Mustafa Kemal’le ikinci karşılaşması Akşehir’de gerçekleşecektir.
Feyyaz, Akşehir yakınlarında, Balkan Savaşı sırasında gelen muhacirlerin toplandığı bir köye yerleşir.
“Atatürk’ü Akşehir’de de gördün mü dede?” diye soruverdim.
“Gelişimizin birinci haftasında, Karargâha gidip, ordumuz için ne yapabilirim diye sormaya karar vermiştim. Erkenden yola çıktım. Karargâha yaklaşmıştım ki, bir otomobil ve küçük bir süvari birliği yanımdan geçti. Binanın önünde duran otomobilden inenler arasında Mustafa Kemal Paşa vardı. Hemen o yana doğru koştum, ama askerler beni durdurdular. Paşa’yı görmek istediğimi söyledim. Yaşı ilerlemiş bir çavuş, Mustafa Kemal’i görmenin şimdilik mümkün olmadığını tatlı bir dille anlattı.”
Eve dönen dedem, sözlerini şöyle sürdürdü;
“Gece uyku tutmadı. Sabah ezanı okunurken kalktım, Karargâha gittim. Nöbetçilerle konuşurken bir hareketlilik başladı. Mustafa Kemal binadan çıkıyordu. Önce otomobile yöneldiler, sonra vazgeçip yürümeye başladılar. Bulunduğum yere doğru geliyorlardı. Dün konuştuğum çavuş önde yürüyordu. Beni tanıdı, ‘İnatçı çocuk, yine mi sen’ dedi. Dayanamadım, bağırdım, ‘Paşa’m sizi görmeye geldim.’ Aramızda 15–20 metre vardı. Durdu, şöyle bir baktı ve eliyle gel işareti yaptı.”
Dedem birden sustu. Altında oturduğumuz kavak ağaçları boyunca akan berrak suya baktı.
Mendilini çıkardı, gözlerinden süzülen yaşları sildi ve kaldığı yerden devam etti;
“Bir koşu Mustafa Kemal’in yanına gittim. İçimi delip geçen o mavi bakışlar karşısında yine dilim tutulmuştu. Paşa bana bir süre baktı”
“Çocuk seni Erzurum’da görmedim mi ben?”
Dedem, Allah’ım bu nasıl bir hafıza diye düşünürken, Mustafa Kemal birkaç adım atar ve ilk karşılaşmada yaptığı gibi elini Feyyaz’ın omuza koyar.
“Doğrudur Paşa’m, Erzurum’da da görüştük. Adım Feyyaz. Memleketi kurtaracağız, haber ettiğimizde gelin demiştiniz”

“Yalnız mı geldin Feyyaz”
“Anam ve bacılarım da yanımda Paşa’m”
“Senden başka bakacak kimseleri yok mu?”
“Tek erkek ben kaldım Paşa’m”
“Öyleyse seni asker yazmayalım. Atın, öküzün, araban var mı çocuk?”
“3 öküzüm, bir de kağnı var Paşa’m”
“Cepheye ordunun ihtiyaçlarını taşır mısın?”
“Ne emrederseniz yaparım Paşa’m”
“Çavuş, Feyyaz Dadaş sana emanet, hemen görevlendir”
Dedem, minderine yeniden kurulup anlatmaya devam etti.
“Paşa’nın elini öptüm, ardından Çavuş beni büyükçe bir depoya götürdü. Oradaki bir yüzbaşı yapacaklarımı uzun uzun anlattı.”
Feyyaz, heyecan içinde eve döndüğünde, annesi, komşularıyla bahçede oturuyordu.
Feyyaz olanları bir solukta anlatır.
Annesi, “Biz başımızın çaresine bakarız oğul. Burada bir eksiğimiz yok. Sen Mustafa Kemal’in emrini yerine getir” der.
Dedem, Büyük Taarruza kadar ordu birliklerine yiyecek, giyecek, cephane taşır.
Hasta, yararlı askerleri cephe gerisine ulaştırır.
Karargâh, Afyon-Şuhut’a nakledilirken de görevlidir.
Düşmanın denize döküldüğü haberini Afyon-Emirdağ’dan Uşak’a gidecekken alır.
Bunun üzerine Akşehir’e dönerek, normal yaşamına başlar.
Günlerden bir gün anası Şahmeran, “Oğul, beni memleketime götür, orada ölmek istiyorum” deyince, kağnıyı yeniden hazırlar.
Akşehirliler, “Gitme Feyyaz, sana toprak verelim, evlendirelim, kal burada” diye ısrar ederler.
Ama annesi Şahmeran’ın isteği daha önemlidir ve 3 ay süren bir yolculuktan sonra Horasan’a dönerler.
Dedem sözlerini tamamlamıştı ki, Ali Rıza Dayım yanında iki kişiyle geldi.
Onları gören Hacı Feyyaz’ın yüzü asıldı.
Horasan’ın müftüsü olduğunu öğrendiğim kişi, Hacı Feyyaz’ı kızdıran genç hocayı, bir kez daha el öptürmeye, barıştırmaya getirmişti.
Müftünün sözlerini kesmeden dinleyen Hacı Feyyaz, “Bitti mi Müftü efendi” diye sordu.
Eve doğru döndü, neneme seslendi. “Kıymet, buraya gel”
Nur yüzlü nenem, elinde tespihiyle, yaşından beklenmeyecek bir hızla geldi.
Dedem, hocaya nüfus cüzdanının yanında olup olmadığını sordu.
Hoca ceketinin iç cebinden çıkardığı cüzdanı dedeme uzattı.
Dedem anneannemi göstererek, “Beni iyi dinle hoca efendi. Benim hanımımın sülalesinden 200’den fazla insanı Ermeni komitecileri bir samanlığa doldurup yakmış. Dayısının oğlu ile hanım dışında kurtulan olmamış. Ben ailemde kalan tek erkeğim. O yıllarda açlık, yokluk, hastalık, zulüm ve ölümden başka bir şey tanımadık. Türklüğümüzü, Müslümanlığımızı saklar durumdaydık. Burada ne bayrağımız dalgalanır ne de ezan okunurdu.”
Bostanın alt tarafında, Ağrı-Eleşkirt yolu kenarında kurulu Jandarma Karakolu’nu işaret ederek, “Bak Hoca, o gördüğün yerde bir taş bina vardı, üstünde Türk bayrağı değil, Ermeni, Rus, ara sıra İngiliz bayrağı dalgalanırdı. Silahımız, yiyeceğimiz, kimliğimiz, hiç ama hiç bir şeyimiz yoktu. Kadınlarımızın kızlarımızın ırzına geçerler, doğmamış bebekleri ana karnında kasaturayla (süngü) öldürürlerdi. Namusuna el sürülen kadınlar kendilerini Aras Nehri’ne atardı. Bu yüzden “Kanlı Aras” denir. İşte bu sırada Allah bize Mustafa Kemal’i gönderdi.”
Dedemin yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Hocanın nüfus cüzdanını sallayarak, “Mustafa Kemal, sadece Allah’a kulluk edelim, kula kulluk etmeyelim diye bize vatandaşlık verdi. Bugün bir kimliğin var. Bak bunun üstünde dinin ve mezhebin yazıyor. Bak karşıda bayrağımız dalgalanıyor. Her yerde camilerimiz, mescitlerimiz var. Ezanlar okunuyor.“
Dedem yavaşça ayağa kalkarken, biz de yerimizden doğrulduk.
Hacı Feyyaz sert bir ses tonuyla, “Mustafa Kemal Paşa sadece bizim namusumuzu değil, senin atanın, dedenin de namusunu, bu ülkenin namusunu kurtardı. Senin gibiler Mustafa Kemal’e sövebilir, dinimizin büyük günah saydığı nankörlüğü yapabilir. Ama o mübarek insan önderlik edip, milleti o derin ve karanlık kuyudan çıkarmasaydı, ne annen annesinin karnına düşerdi ne de sen annenin karnına düşerdin. Düşseniz bile Türk ve Müslüman olarak değil, başka bir dinin, milletin mensubu olarak dünyaya gelirdiniz. Mustafa Kemal, Allah’ın öyle sevgili bir kulu ki, kendisine rahatlıkla sövebileceğiniz bir memleket bırakmış.”
Sözlerini tamamladıktan sonra da, misafirleri selamlayıp eve doğru yürüdü.
Akşam yemeği sonrası çayını içen Hacı Feyyaz’ın dizinin dibine oturdum.
Saçlarımı sevgiyle okşadıktan sonra yüzümü iki elinin arasına alıp, hiç unutmadığım şu sözleri söyledi;
“Balam, eğer çocuklara Mustafa Kemal Paşa’yı bana anlattığın gibi öğretiyorlarsa, sevilmesi için değil, unutturmak içindir. Bizim yaşadıklarımızı Allah bir daha göstermesin. İnsanoğlu rahata erince zorlukları çabuk unutur. Ama Mustafa Kemal Paşa unutulursa, bu memleket elden öyle öyle gider ki, bir daha geri gelmez.”
Her 10 Kasım’da, Hacı Feyyaz’ın Mustafa Kemal için nasıl ağladığını ve dua ettiğini anımsarım.
Bana Mustafa Kemal’i yürekten sevdiren dedem nurlar içinde yatsın.

Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget