Makaleler "Eğitim"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bugün; 03/03/2021.  bir devrim yasası olan Öğretim Birliği Yasasının yasalaştırıldığı günün yıldönümüdür. Bu yıldönümü nedeniyle.  2008 tarihinde yazmış olduğumuz makalemizi aşağıda aynen yayınlıyoruz.

03/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

UYGULANMAYAN DEVRİM YASASI;  TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU

Uygulanmayan Devrim Yasası; Tevhid-İ Tedrisat Kanunu

İlk yasalaşmasının yıl dönümü bugün olan.   3. Mart. 1340 tarih ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasası.   Anayasamızın 174. maddesine göre.   koruma altına alınmış bulunan devrim yasalarımızın en önemlilerinden biridir.
Öğretim Birliği Yasasının;
Diğer devrim yasalarımız gibi.   Türk toplumunu.   çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacını güden bir devrim yasası olduğu.   Anayasanın 174. maddesinde açıkça belirtilmiştir.
Anayasamızın.   devrim yasalarını koruma altına aldığı 174. maddesi;
Anayasanın hiçbir hükmünün;  Öğretim Birliği Yasasının yürürlükte bulunan hükümlerinin.   Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılıp yorumlanamayacağını açıkça hüküm altına almıştır.
Başka bir anlatımla.   Öğretim Birliği Yasası hükümlerinin;  Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı olduğu şeklinde  anlaşılması ve yorumlanması.   açıkça yasaklanmıştır.  Tabir yerinde ise.   Öğretim Birliği Yasasının hükümleri;  kurallar hiyerarşisinde.   Anayasa hükümlerinden de üstün tutulmuştur.
Bir devrim yasası olan 3. 3. 1340 tarih ve 430 sayılı Öğretim Birliği yasası ile dini eğitim ve öğretime son verilerek.   laik eğitim ve öğretim düzenine geçilmiş ve eğitim ve öğretimde birlik sağlanmıştır.
Öğretim Birliği Yasasının;
1. maddesi ile Türkiye dahilindeki bütün ilim ve öğrenim müesseseleri Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış.  
2. maddesi ile Şer’ iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler.  Milli Eğitim Bakanlığına devir ve bağlanmış olup.  
4. maddesi ile de.  Milli Eğitim Bakanlığının.   yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere.   üniversitede bir ilahiyat fakültesi kurması.   imamlık ve hatiplik gibi din hizmetlerinin ifasıyla görevli memurların yetiştirilmesi için ayrı mektepler açılması öngörülerek.  
Dini eğitim ve öğretim;  yüksek din uzmanları ile imamlık ve hatiplik gibi din hizmetlerinin ifasıyla görevli memurların yetiştirilmesi amacıyla ve bu amaç ve ihtiyaçla sınırlı sayıda açılacak olan.   ilahiyat fakültesi ve bir meslek okulu olan imam hatip okullarıyla sınırlı tutulmuştur.  Bu suretle.   Türk toplumunun.   çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkması ve laik devlet düzenine kavuşmasının önündeki engellerin kaldırılması amaçlanmıştır.


Anayasamızın 42. maddesi uyarınca da;  eğitim ve öğretim.   Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda.   çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılır ve bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.  
Üzülerek söylemek gerekirse;  dini eğitim ve öğretimi kaldırarak.   eğitim ve öğretimi laik hale getiren ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini korumak amacı taşıyan Öğretim Birliği Yasası.   bugüne kadar.   amacı doğrultusunda tam olarak uygulanamamıştır.  
Dini siyasete alet ederek.   oy toplayıp.   siyaset’ en kolayca bir yerlere gelmek isteyen politikacılarımız ve siyasal iktidarlar;
Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesini açıkça ihlal ederek.   4. maddenin amacına aykırı şekilde.   din hizmetlerinin ifasıyla görevli memurların yetiştirilmesi amacıyla sınırlı kalmayıp.   toplumun din adamı ihtiyacını aşan sayıda imam hatip okulları açarak ve bu okulları lise haline getirip.   mezunlarına da.   genel liseler mezunları gibi.   her dalda yükseköğretim kurumlarına girme hakkı tanımak suretiyle;
Dinin;  emredici.   yasaklayıcı ve değişmez dogmatik katı kuralarına göre yetiştirilen anti laik bir kitlenin oluşumuna ve bugün tartıştığımız ve Türk toplumunu;  laikler-laik olmayanlar.   türban takanlar-türban takmayanlar şeklinde gruplara bölünme aşamasına getiren.   uğrunda Anayasa değişiklikleri yapılan türban sorununun da.   laik Türkiye Cumhuriyetinin gündemine oturmasına neden olmuşlardır.
Gerçekten.   bugün ülkemizdeki imam hatip liselerinin ve mezunlarının sayılarına bakıldığında.   bu sayının.   imamlık ve hatiplik gibi.   dini hizmetlerin ifasıyla görevli memur ihtiyacının çok üzerinde olduğu görülecektir.  İmam hatip lisesi mezunlarının tümünün.   din hizmetlerinde çalışmadıkları.   islam dininin kurallarına göre.   imam ve hatip gibi.   bayan din hizmeti görevlisi olmadığı halde.   kız çocuklarının devam etmeleri için.   ayrıca kız imam hatip liselerinin açıldığı dikkate alındığında;
Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğuna ilişkin Anayasamızın 2. maddesine.   eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacağını ve bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerlerinin açılamayacağına ilişkin 42. maddesine ve 430 sayılı Öğretim Birliği Yasasının 1.  2 ve 4. maddelerine aykırı bir uygulamanın yürürlüğe sokulduğu.   bütün çıplaklığı ile  ortaya çıkmaktadır.
Tüm Anayasal ve yasal engellere rağmen.   böyle bir uygulamanın yürürlüğe sokulmasında.   hala iyi niyet aramak.   saflığın da ötesinde.   açık bir aymazlıktır.
14. Haziran. 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının yasalaşmasındaki süreç incelendiğinde;  Türkiye Cumhuriyetinin laik ve demokratik niteliğini ortadan kaldırarak.   dini esaslara dayalı bir devlet düzenini tesis etmek isteyen çevrelerin;  bugünkü adıyla.   imam hatip lisesi olan imam hatip okulları üzerinden.   Anayasamıza ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olarak.   sistemli bir şekilde oynadıkları oyun ve laik düzen karşıtı kadrolaşmaya yönelik çabaları.   açıkça görülmektedir.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının.   Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan Hükümet Tasarısında.   “ İmam hatip okulları.   imamlık ve hatiplik gibi.   din hizmetlerinin yerine getirilmesiyle görevli kimseleri yetiştirmek üzere.   Milli Eğitim Bakanlığınca temel eğitime dayalı olarak ve yalnız erkek öğrenciler için açılmış.   ayrı meslek okullarıdır” şeklinde bir hükme yer verilmiş ise de;  Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacı güden Öğretim Birliği Yasasına uygunluk arz eden Hükümet Tasarısındaki bu hüküm;
Milli Eğitim Komisyonunda.   Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğine ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olarak.   tamamen değiştirilmiş ve meclisteki görüşmeler sonunda.   tasarıdaki  imam hatip okullarıyla ilgili 31. madde;  imam hatip okulu olan ismi de.   ”İmam Hatip Lisesi” olarak değiştirilmek suretiyle.   “İmam hatip liseleri.   imamlık.   hatiplik ve kur’ an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere.   Milli Eğitim Bakanlığınca açılan ortaöğretim sistemi içinde hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır”  şekline sokulup.   32. madde olarak yasalaşmıştır.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının;  yasalaşmadan önceki hükümet tasarısında yer alan.   imam hatip liselerini düzenleyen yukarıda zikrettiğimiz madde içeriği ile yasalaşan ve halen yürürlükte olan imam hatip liseleri başlıklı 32. madde içeriği karşılaştırıldığında;
İmamlık ve hatiplik gibi.   din hizmetlerinin yerine getirilmesiyle görevli kimseleri yetiştirmek üzere.   yalnız  erkek öğrenciler için ve sadece meslek okulları olarak düşünülen imam hatip okullarını düzenleyen Hükümet Tasarısındaki maddenin.   Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesine tamamen uygun olmasına rağmen.  
Mecliste değişiklik görerek yasalaşan ve halen yürürlükte bulunan imam hatip okullarını düzenleyen 32. maddeye göre ise;  imam hatip okullarının;  yalnız erkek öğrencilerin değil.   kız öğrencilerin de öğrenim görebilecekleri.   sadece din adamı yetiştiren meslek okulu olma niteliğine aykırı olarak.   aynı zamanda.   yüksek öğrenime hazırlayıcı programları da uygulayan genel liseler haline getirildikleri.   üzüntü ve  hayretle gözlemlenmektedir.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının.   imam hatip okullarını düzenleyen ve bu okulların adını imam hatip lisesi olarak değiştiren 32. maddesinin mecliste  görüşülmesi sırasında.   anılan maddenin bu haliyle.   Anayasanın laiklik ilkesine ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olduğu.   bazı üyelerce dile getirilmiş olup.   zamanın Milli Eğitim Bakanı.   bu konuda yapılan eleştirilere verdiği cevapta;
İmam hatip lisesi öğrencilerinin.   32. maddedeki düzenleme uyarınca.   mezuniyetlerinde.   her dalda değil.   ilahiyat fakülteleri gibi.   sadece yetiştirildikleri dalda.   yüksek öğrenim yapabileceklerini.   bu nedenle.   Milli Eğitim Temel Yasasının.   imam hatip liselerini düzenleyen 32. maddesi hükmünün.   Anayasanın laiklik ilkesine ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olmadığını.   belirtmiş ve Milli Eğitim Bakanının yüreklere su serpen bu açıklamaları doğrultusunda.   sadece yetiştirildikleri daldaki.   yüksek öğrenim kurumlarına girebilme imkanıyla sınırlı olarak.   32. madde kabul edilerek yasalaşmıştır.
Sistemli ve sabırlı bir şekilde.   dini eğitim ve düşünce sistemi ile dinin katı dogmatik kurallarına göre yetiştirilmiş kadrolar oluşturup.   bu kadroları.   devletin üst düzey bürokrasi mevkilerinde görevlendirip yetkilendirmek suretiyle.   özledikleri.   dini esaslara dayalı düzeni kolaylıkla kurmayı amaçlayan kökten dinci çevreler;
İmam hatip lisesi öğrencilerinin.   sadece branşları ile ilgili yüksek öğrenim kurumlarında öğrenim görmelerini yeterli bulmayarak.   Milli Eğitim Temel Yasasının 31. maddesinde yer alan.   “Orta öğretimin hem mesleğe hem de yüksek öğretime hazırlayan programlarını bitiren öğrencilere.   yetiştirildikleri yönde.   üniversitelere.   akademilere ve yüksek okullara girmek için aday hakkı tanınır” şeklindeki hükmünü.   siyasal yandaşlarının yardımıyla.   16. 6. 1983 tarih ve 2842 sayılı yasayla.   ”Lise ve dengi okulları bitirenler.   yüksek öğretim kurumlarına girmek için aday olmaya hak kazanır” şeklinde değiştirterek.  
İmam hatip lisesi mezunlarına.   sınırlı olarak.   sadece.   yetiştirildikleri yönde yüksek öğrenim yapmaları imkanının tanınması ile aralanan kapı.   ardına kadar açılmış ve böylece.   Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesine göre ve bu madde ile sınırlı olarak sadece din adamı yetiştiren meslek okulu olan  imam hatip okulları.   bu ikinci aşama yasa değişikliğiyle.   meslek okulu olma özelliklerini tamamen yitirerek.   her dalda yüksek öğrenime aday öğrenci yetiştiren bir öğretim kurumu haline getirilmiş olup.   1973 senesinde.   Milli Eğitim Temel Yasası çıkarılırken.   Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan görüşmeler esnasında.   zamanın Milli Eğitim Bakanı olan zat’ın açıkça ifade ettiği gibi.   Anayasamızın laiklik ilkesi ve Öğretim Birliği Yasası açıkça ihlal edilmiştir.
28. Şubat sürecinde;  İmam hatip lisesi mezunlarının.   yukarıda belirttiğimiz sakıncalar dikkate alınarak.   alanları dışındaki üniversitelere girmelerinin zorlaştırılması amacıyla.   üniversitelere girişte kendilerine uygulanan katsayılarının azaltılması yoluna gidilmiş ise de;  iktidardaki AKP Hükümeti.   en başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere.   imam hatip lisesi mezunlarının.   28 Şubat sürecinden önce olduğu gibi.   her alanda üniversite ve yüksek okullara daha kolay bir şekilde girebilmelerini sağlamak amacıyla.   düşürülen katsayının yeniden yükseltilmesi için büyük bir gayret ve çaba gösterdikleri.   tüm kamu oyunun malumlarıdır.
14. Şubat. 2008 günü toplanan.  Yüksek Öğretim Kurumu genel kurulunun gündeminde olmasına rağmen.   katsayının artırılması konusunda.   kesin bir karar alınmamış olması.   hiç de sürpriz olmamıştır.
Zira.   türban yasağının kaldırılması için.   Anayasanın 10 ve 42.  maddelerinde yapılan değişikliğin hemen ertesinde.   bir de imam hatip lisesi mezunlarının üniversite ve yüksek okullara girişlerini kolaylaştıracak olan katsayı artırımına gidilmesi halinde.   anti laik uygulamalarının iyice dikkat çekeceğinden çekinen siyasal iktidar.   ülkenin içinde bulunduğu koşulları düşünerek.   katsayının artırılmasına ilişkin girişiminden şimdilik vazgeçerek.   geri adım atmak zorunda kalmıştır.
Zaten.   siyasal iktidarın.   kendisine büyük tirajlı bir gazetemizde yazması için köşe tahsis ettiği.   iktidarın destekçiliğine ve akıl hocalığına soyunmuş olan gazeteci Nazlı ILICAK da;
9. Şubat. 2008 tarihinde.   gazetesinin dördüncü sayfasındaki köşesinden.   siyasal iktidara seslendiği.   “Panik Atak” başlıklı yazısında aynen;  
“Meslek liselerindeki katsayı adaletsizliği konusu.   14 şubatta ele alınacak.   aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş.   bütün tersanelerine girilmiş.   inancı içinde.   derin endişe duyanlar mevcutken.   üstelik başörtüsü sorunu gibi.   hassas bir mesele ile uğraşırken.   imam hatip tartışmasını canlandırmak.   hatalı bir politik adım olur.
Böyle bir ortamda yeni bir tartışma başlığı açarsanız.   şimdiden haber vereyim.   kaygı ve korkular.   ciddi bir panik atak problemine dönüşebilir” demek suretiyle.  siyasal iktidarı uyararak.   üzerine düşen görevi başarı ile yerine getirmiş ve kendisine tahsis edilen köşeyi hak ettiğini (!) ispatlamıştır.
Dileriz;  bundan sonra.   Öğretim Birliği yasası uygulanır ve  imam hatip liseleri.  Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesindeki sınırları içine çekilerek.   sadece din adamı yetiştiren meslek okulları haline getirilir ve miktarları da.   ülkemizin din adamı ihtiyacına göre azaltılarak.   ihtiyaç fazlası imam hatip liseleri.   diğer dallardaki meslek liselerine dönüştürülerek.   Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğine gönülden bağlı.   laik genç nesillerin yetişmesinin önündeki engeller kaldırılmış olur.

Güner Yiğitbaşı

03. Mart. 2008
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu


NOT:Bu yazının yazıldığı tarihte mevcut olan.  
İmam Hatip Lisesi Mezunlarının
üniversitelere girişlederinde getirilen katsayı
engeli.  bugün için tamamen kalkmış bulunmaktadır.

“AKP belediyeciliğinde açılan kurslara katılan yüzde 84 oranındaki kadınlar İslami modele hapsediliyor.
Adam milletvekili çocuğunu imam hatibe göndermiyor, ama imam hatipleri savunuyor herkesi oraya göndersin istiyor, bu ikiyüzlü ve alçakça bir şey bence, çok tuhaf ve ahlaksızca bir şey.
“Yerel yönetimler örgün eğitim mi yapar, yaygın eğitim mi yapar. Yasalara göre de yerel yönetimler yaygın eğitimin yürütücüdür, bizzat yapıcısıdır, kurucusudur. Ama örgün eğitimin de destekçisi pozisyonundadır. Kendisi örgün eğitim kurumları açamaz, sadece destekleyicisi konumunda olur, dünyada da böyle”.
“AKP li belediyecilik anlayışı İslamcı belediyelik anlayışıdır”.
AKP belediyeciliğinde açılan kurslara katılan yüzde 84 oranındaki kadınlar İslami modele hapsediliyor.
“AKP li İslamcı Belediyeler cemaatlere para aktarıyorlar”.
“Okulların ayrışmasının yıkıcı sonuçları, okullar bizim bildiğimiz okullar değil artık Türkiye’de, Cumhuriyet okulu değil, o hüviyetini yitirdi, yani okullar toplumsal bütünleşmenin aracı değil, bizzat ayrışmanın aracı haline geldi”.
Eğitim ve yerel yönetimler

Ulusal Eğitim Derneği’nin kültür etkinliklerinden bir yenisi 22.2.2020 Cumartesi günü, dernek merkez salonunda, “eğitim ve yerel yönetimler” konulu konferans düzenlendi. Dernek üyesi öğretmen ve akademisyenlerin ilgi ile izledikleri konferansta konuşmacı olarak Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Hayat Boyu Öğrenme ve Yetişkin Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Yıldız katıldı. Aydın Kuşadası doğumlu. Kültür ve öğrenmeyi yetişkin ve okuryazarlığı, eğiticilerin eğitimi ile yerel yönetim ve eğitim gibi konularda çalışıyor. Akademisyen Ahmet Yıldız konuşmasında yerel yönetimler hakkında yapılması gereken eğitim öğretim konularında ilgi ile izlenen açıklamalarda şunları söyledi:
“-Hepimiz karanlık bir süreçten geçtik, geçen yıl yerel yönetim seçimleriyle hop oturup hop kalktık ve o karanlık perdesi sanki biraz aralandı. Yeni yerel yönetimlerle birlikte gözümüzü oralara diktik, acaba bir şey çıkar mı bu karanlık hızla gidecek mi, hepimizde böyle bir heyecan duyduğu açıktı, heyecanlandık, umutlandık. Şimdi de bekliyoruz, şimdi be bu yerel yönetimlerde eğitimle eğitimin potansiyeli sorunlar üzerinde bir sunuş yapmak istiyorum.
Sistematik olması için de azı başlıklar üzerinden gideyim istiyorum. Önce yerel yönetimlerle eğitim ilişkisini kısaca oluşumunda ülkemizdeki genel durumu kısaca bir betimleyip son iki maddeyi de daha ayrıntılı durmak istiyorum. İşte son iki madde de CHP hizmetlerindeki eğitim durumu nasıl ve yapmalı.


Eğitim ve yerel yönetimler
Yerel yönetimlerin eğitim etkinlikleri gerek yetki gerek sorumluluk açısından nasıl sınıflandırılabilir, diye düşündüğümde, onu önceleyen başka bir soru olduğu, yanıtlanması gereken başka bir soru olduğu düşünmek gerekir. O da şu:
Bir yerel yönetim neden bir belediye eğitim meselesiyle ilgilenir. Ya da ilgileniyor. 60 l yıllarda ya da 70 li yıllarda biz bu tip yerel yönetimlerin bu alanlara girdiğini çok görmemiştik, dünyada da görmemiştik, hani yerel yönetimler, yol, su, kanalizasyon gibi hizmetleri yapardı. Ama özellikle son dönemde küreselleşme dediğimiz neoliberal politikalarla yolun tahribatıyla birlikte özelleştirme politikaları sonucunda merkezi devlet iktidarının düşürülmesi her şeye sebep olan özel sektöre aktarılması,  bir şekilde devletin küçülmesi sonucu ve neoliberaL yıkım politikaları sonucu çok fazla dezavantajlı ve yoksullaşan gelişmeler olması sebebiyle yerel yönetimler sosyal politikalar meselesini kucağında buldu, aslında. Oralara müdahale etmek zorunda kaldı. Bu sadece bizde olmadı tüm dünyada benzer bir şey söz konusu, dolayısıyla yerel yönetimler, adı çeşitli vesilelerle değişen kimisi bunu toplumcu belediyecilik, kimisi sosyal belediyecilik, Türkiye örneğinde de baktığımızda da, İslamcı belediyecilik göze çarpıyor bu meselenin karşılığı olarak.
Dolayısıyla günümüzde yerel yönetimler, bu geleneksel yol, su, kanalizasyon dışında sosyal politikalar meseleleriyle ilgilenmek zorunda kaldılar.
Peki, biz burayı nasıl sınıflandırabiliriz? Buradaki yerel yönetimlerin eğitim meselesini, analiz etmek için burayı nasıl anlamlandırabiliriz. Biraz daha sistematik gidersek,  şöyle sınıflandırmak mümkündür. Hani modern eğitim sistemlerinin geleneksel sınıflandırılması biz işimize yarayabilir diye düşünüyorum. Biz biliyorsunuz, yerel yönetimleri eğitim sistemlerini aslında UNESCO’nun 60 lı yıllardaki sınıflandırması örgün, yaygın, algın diye, ama biz algını bir kenara bırakırsak, örgün ve yaygın diye sınıflandırmak bize burada işimize yarayacak.
Örgün eğitim neydi; birbirini takip eden kesitlerden oluşan bir eğitim türü. Yani bir kesiti tamamlamadan, ilkokulu tamamlamadan ortaokula gidemezsin ve bir önceki diplomaya sahip olmazsan bir üst kurula gidemezsin. Dolayısıyla hatta üniversiteler dışındaki tüm örgün eğitim kurumları yani ilkokul, ortaokul, lise belli yaş gruplarına dayanır. İşte 6-7 yaş ilkokul grubu vs gibi. Örgün eğitim dediğimiz bir şey hiyerarşik bir bütünlük içinde bakacağımız kronolojik olarak yapılandırılmış sisteme diyoruz, örgün eğitim.
Yaygın eğitim, okul dışı tüm sistematik öğrenme kurallarına yaygın eğitim, ya da bizdeki geleneksel adı ile halk eğitimi, toplum eğitimi gibi isimler veriyoruz.
Örgün eğitimin amacı ve yaygın eğitimin amacı, burası biraz kritik; örgün eğitimdeki amaç eğitimin kendisidir. Yani örgün eğitimdeki mesele eğitim almaktır ve kolun merkezlidir.
Yaygın eğitim ya da halk eğitim dediğimiz şeyse sorun merkezlidir, bir soruna dayalı, bir sorunu çözmeyi hedef alan bir diploma ya da sertifika almaya hedeflemeyen bir sorunu çözmeye hedefler. Dolayısıyla hayat merkezlidir, sorun merkezlidir. Birisi okul merkezli iken, yaygın eğitim sorun merkezli olarak algılamak durumundayız.
Yaygın eğitim, örgün eğitim dışında yürütülür, onun boş bıraktığı alanları tamamlamaya çalışır ve ama onun gibi düzeyleri ayrılmaz. Birini bitirmekten sonra birine gitmek gerekli değildir. Yaş sınırlaması yoktur, her yaştan grubun katılabileceği okul dışı tüm eğitimlere yaygın eğitim diyoruz.
Yerel yönetimler örgün eğitim mi yapar, yaygın eğitim mi yapar. Yasalara göre de yerel yönetimler yaygın eğitimin yürütücüdür, bizzat yapıcısıdır, kurucusudur. Ama örgün eğitimin de destekçisi pozisyonundadır. Kendisi örgün eğitim kurumları açamaz, sadece destekleyicisi konumunda olur, dünyada da böyle.
Bizdeki yerel yönetimlerin eğitim durumları ne durumdadır. Bence burada iki tane yaklaşım söz konusu, yaklaşımlara biraz bakmamız gerekir. Bir tanesi AKP modeli, diğeri de AKP li olmayan belediyelerin uygulamaları. Bir tanesi model, diğeri de uygulamalı. AKP de bir model var. Onu biraz açmak istiyorum, bizim ülkemizde yerel yönetimlerin eğitim etkinliklerinin ilk defa sistematik olarak geçmişte de tekil örnekler bulabiliriz ama ilk defa yapılandırılmasının tarihi 1994 İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kim iktidara geliyor, Refah Partisinden Recep Tayyip Erdoğan. Geldiğinde İSMEK’i kuruyor, İsmek, İstanbul sanat ve eğitim kursları. Ankara da da Dernek Bel Mek kuruluyor. Ama İstanbul’daki ile kıyaslanır bir şey değil. İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan Belediye Başkanlığı döneminde devasa bir örgütlenme kuruyorlar. İki milyon kişiye eğitim vermişler. İki milyon kişiye eğitim vermek demek, İstanbul’daki tüm evlere girmiş demektir. Dolayısıyla büyük kapsamlı bir şeyden bahsediyoruz.
Şimdi buradan başlayan bu belediyecilik geleneğine İslamcı Belediyecilik modeli adını verebiliriz, AKP modeli dediğim şey o aslında.
Buna biraz daha ayrıntılı bakalım, İSMEK’de şu kurslar açılmış: Mesleki teknik eğitimler, bilgisayar teknolojileri el sanatları, Türk İslam Sanatları, müzik eğitimi, dil eğitimi, sosyal kültürel eğitimler, spor eğitimleri.
Daha sonra, daha AKP ile birlikte bunlara nerelerde açılmaya başlandı, hemen akabinde Bursa’da kurdular, BUSBEK, Kayseri’de kurdular KAMEK, Kocaeli’nde kurdular KOMEK daha başka yerlerde de kurdular ama ana hatlarıyla bunlar. Dolayısıyla bir model oluşturdular. O modelin de bazı özellikleri var: 1-Bunlar yoksullara dediler ki, size meslek kazandıracağız. İşte iş ve teknik eğitim altında açılan kurslara bakıyorsunuz, bahçıvanlık, cilt bakımı, kitap ciltçiliği,  otopark görevlisi eğitimi gibi. Aslında dikkat ederseniz, bir meslek falan kazandırmayan ama yoksulları oyalayan ve parti ile ilişki kurmasını sağlayan bir düzenek olarak işledi bunlar.
2-Bu kursları bunlar kamu hizmeti olarak sunmadılar, özel hizmet olarak bir şekilde neoliberal politikalara uygun olarak ihale yöntemiyle yaptılar. Bunu ne iş sağladı onlara, istedikleri tarikat ve cemaatlere kaynak aktarmayı sağladılar.
3-Üçüncüsü, kendi İslamcı kadrolarını burada öğretmen olarak görevlendirerek hem buraların İslamizasyonunu sağladılar, hem de onları istihdam etmiş oldular, binerce kişiye istihdam olanağı sağlamış oldular.
AKP belediyeciliğinde açılan kurslara katılan yüzde 84 oranındaki kadınlar İslami modele hapsediliyor.
Kuran kursları yanında, çini, hat, kalem işi, minyatür, tezhip, Türk İslam Sanatları, Arapça, Osmanlıca, din eğitimleri gibi geniş bir sosyalizasyon İslamileşmeyi sağlayan geniş bir kurslar sağladılar. Bu şu demek, mesela bir Arapça kursu aştığınızı düşünün Arapça bilen insan istihdam edeceksiniz, onlarca Arapça bileni istihdam edeceksiniz, dolayısıyla bir bilgi biçimini, bir bilme biçimini de yaygılaştırmanın en önemli aracı olarak uygulandı bunlar.
Bir özellik daha, başka özellikleri de sıralamak mümkün ama kabaca özetlemek gerekirse, bir özelliği daha söyleyeyim, bu kurslara katılanların 84/100 yüzde 84 ü kadın, daha çok kadınlara yönelen kurslar. Tabi ki bu kurslar kadınların evden çıkmasını önemsemeyi sağlamıyor, onların toplumsal olarak güçlenmesini ve mevcut toplumsal eşitsizlikleri adaletsizlikleri dönüştürmeyi hedef olan bir şey değil. Bir de bilakis yeni bir kapan oluşturuyor, kadınlar için. Yeni İslamcılığın oluşturduğu kadınların güçlendirdiği değil kadınların belli ataerkil modelleri içine hapseden yeni bir şey oluşturuyor.
Bu belediyeciliği elbette sosyal belediyecilik demek mümkün değil, bundan olumlu anlamda öğrenilecek çok bir şeyimiz yok. Bu aslında açık bir İslamizasyon faaliyetidir, oldukça dünyadaki örneklere baktığımızda oldukça sorunlu ve sınırlı bir eğitim perspektifine sahip olduğu görülür.
AKP li belediyecilerin verdiği eğitimlerde ortak özellikleri: 1-Kendilerine kaynak istihdamı sağladılar. Kendi ideolojilerini yoksularla buluşturdular. Toplumun dinselleştirmesini sağladılar. Kadınların toplumsal cinsiyet rollerini hapseden bir örgütlenme modeli kurdular. Ankara’da Hanım lokalleri bu işi yapıyordu.
Belki CHP li belediyelerle karşılaştırdığımızda farklılıkla var. Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesinin kurduğu meslek fabrikaları var. Çankaya Belediyesi, Çankaya evleri diye bir birlik kurdular. Eskişehir Belediyesi Tepebaşı Belediyesi kent enstitüleri diye bir oluşum kurdu. Sarıyer Belediyesi de Sarıyer Akdemi diye bir birlik kurdu.
İzmir Büyükşehir Belediyesinin Meslek Fabrikaları oluşumu klasik bir iş kur, İş Kur’un yaptığı işi yapıyor. Yani yetişkinlere eğitim vererek meslek kazandırmayı hedefliyor. Çankaya Belediyesi ve Eskişehir’in yaptığı kent enstitüleri ise klasik halk eğitim merkezlerinin yaptığı işi yapıyor. Sarıyer Belediyesinin Sarıyer Akademisi ise, Üniversiteye hazırlık kursu dershanecilik yapıyor.
Biraz önce anlattığım İSMEK, BUSBEK, KAMEK, KOMEK gibi yapılan işler, orda bir ortaklık bir şey vardı, burada ortak bir şey var mı? Görmüyorsunuz, peki bu ortak olmamasının sebebi CHP li belediyelerin yerel özgünlüklere göre davranması mı, yoksa kafalarında bir model olmaması mı? Yanım A şıkkı değil, kafalarında bir model yok, ötekilerin var kafasında onu söylemeğe çalışıyorum. CHP li belediyeler görünen o ki, bütünlüklü sistematik bir eğitime dair bir perspektiflere sahip değil. Oysa Cumhuriyet modernleşmesinin esas aldığımızda Cumhuriyetçiler, solcular eğitim konusunda daha duyarlıdır, ama ötekiler daha örgütlü. İronik bir durum var aslında, tuhaf bir durum var. İslamcı belediyeciler kadar hedeflerine ulaşamıyorlar, ciddi bir birikim de sağlayamıyorlar, ortak bir model birikim yansıtmadığı için. Yani ne kendi İslamcı belediyeler gibi, ne kendi ideolojik düşüncelerini uygulayabiliyorlar, yayabiliyorlar ve toplumsal örgütlenme şeklinde bir araç halinde kullanamıyorlar. Bunda kabul edelim ki AKP li belediyeler daha başarılı oldular.
Ben aslında bunu bir nehir metaforu (mecaz) ile anlatıyorum. Şöyle düşünün, bir nehir akıyor, İslamcılar için anlattığım modelin özelliği, ben bu nehire teoliberal diyorum. Bir İslamcı nehir var, bu nehiri metafor olarak kullandığımızda, bu nehiri nasıl tanımlayabiliriz, teoliberal diyorum, ben, hem liberal, hem İslamcı politikaların birleştiği şey. Bu dereler besliyor ya bu nehiri, o derelerin bir tanesi kaynak aktarımı, cemaatlere kaynak aktarıyorlar
Bir tanesi kadrolaşma, İslamcıları onları kadrolaştırıyorlar. İslamizasyon İslami bilimi biçimini geliştiriyorlar, o bir devre, siyasi taban oluşturuyorlar, yoksullarla bağ kuruyorlar, dolayısıyla bunların hepsi bu nehre akıyor, nehir büyüyor, teoliberal bir nehir gidiyor.
Şimdi benim sorum şu, AKP li olmayan, özellikle CHP’Lİ belediyeler, çünkü muhalif belediyeler, başka bir belediye göremiyoruz, birkaç tane örnek dışında, peki orada kimlerin nehrini, ben de diyorum ki, bizim nehrimiz buradaki yani daha Cumhuriyetçilerin kamucu, aydınlanmacı, sosyal adaletçi olurdu diyorum. Benim iddiam o. Bizim nehrimiz varsa, bu nehir kamucu olmalıdır, aydınlanmacı olmalıdır ve sosyal adaletçi olmalıdır ve derelerimizde hepsi bunu beslemelidir, bu nehri beslemelidir.
Onlar çok sistematik bir şey yapıyorlar, nehirlerini besliyorlar, bizimkiler, kaçtır belediye başkanları ile konuşuyorum, CHP lilerle. Anlatıyorum, falan, sanıyor ki, “hocam biz de kurs açtık” diyor, eğitim denilen şeyi bu kursa indirgemiş. Eğitimi bir vitrin faaliyeti olarak zannediyor. Şu kadar kişiye eğitim verdik, ne oldu eğitim verdin. Mesela buraya geldiğimde İslamcıların yaptığında başka bir şey, gelenle giden bir fark ediyor, üç ay kalıyor orada namaz kılmaya başlıyor. Sen ne yaptın öyle bir perspektifi de yok, perspektif yok burada, enteresan bir şekilde. Dolayısıyla model kurup büyütemiyor, olmayınca da havanda su dövmek gibi.
CHP yi vurmak kolay, bu sadece CHP nin meselesi değil, tüm sol yapılarda benzer şey söz konusu. Dolayısıyla eğitimi bir teknik bir tür faaliyeti olarak gören son sosyalist yapılarda da böyle örüntü ile karşılaşıyoruz. CHP yaygın olduğu için onu konuşuyoruz şu an uygulamada olduğu için, gözümüzü oraya diktik.
Önerdiğim şey şudur: Bütün demokratik kamuoyu için kamucu aydınlanmacı sosyal adaletçi bir pasifiktin olması çok kritiktir, biz bunu yaygınlaştıramadıkça buradan çıkışımız ne yazık ki olmayacak.
Şimdi AKP dışındaki özel ve yerel yerlerde CHP li belediyeleri ele aldığımızda durumu nasıl betimleyebiliriz” dediğimde:
1-Birincisi sistematik bir şey söz konusu değil, sistematik yaklaşmıyor meseleye. Aklına ne gelirse öyle, a okullar kapanıyor, şimdi ben bir kitap dağıtırsam, çocuk kitabı iyi olur, diye düşünüyor. A şimdi Öğretmenler Günü öğretmenlere bir şey vereyim, aklına geldi bir şey, sistematik bir şey yok. Yol çalışması gibi yapmıyor, diyor ki mesela kanalizasyonda bağlantıyı şöyle kuracağız, öyle bir şey hesaplamak zorundasın ya. Burada öyle bir şey yok, bir sistematik yok.
2-İkincisi, toplumun eğitim ihtiyaçları ile sunulan eğitim arsında hemen hemen hiç bağlantı yok. Yani kurslar kentsel toplumun eğitim ihtiyaçlarının analizi yapılmadan gelişigüzel açılıyor. Onlar da daha çok biçki dikiş kursları, resim kursları vs.
3- Üçüncüsü hani başta eğitim merkezlerinden biri solun merkezi dedim ya, hiçbir sorun merkezi herhangi bir toplumsal sorunu çözmeye yönelik eğitim yok. Daha çok bir vitrin faaliyeti, vitrin faaliyeti olması da önemli ama sanal bir vitrin faaliyetidir. Gerçekten doğrudan bir insanların alıştığı ortamdan dönüşerek çıkmıyor yani aldatıcı da bir şey. Şöyle vitrin faaliyeti, “tuğla metaforu”, bir tuğlayı çektiğimizde duvar çöküyorsa, o tuğla kritiktir. Bu belediyelerin eğitim etkinliklerini çekince ne değişir, hiçbiri.
Eğitim ve yerel yönetimler

Ama İslamcılarınkini çekin çok şey değişir, kendileri açısından. Bizim açımızdan kendimizin altındaki tuğlayı çekin çok önemli şeylerin değişeceğini taşımıyorum. Şunu köy enstitülerini düşünün, çektiler çökerttiler ülkeyi, bak ne kadar önemliymiş. Şimdi sen ne yapıyorsun burada üç beş kurs açıp adını bile “kent enstitüsü” kuruyorsun, köy enstitülerine atıfla. Bence ayıp, doğru değil, bunu içeriksizleştiriyorsun. İmamoğlu da aynı şeyi söylüyor, “kent enstitüleri kuracağız” diyor, köy enstitülerine atıfla. Üç kişiye kurs verince, meslek eğitim kursu açınca köy enstitülerini mi yaşatmış oluyorsun. Radikal bir mirası içeriksizleştirmiş oluyorsun ve evcilleştirmiş oluyorsun. Dolayısıyla onun ilerisine de böyle bakmak lazım.
Son şeyde söylediğim eğitim kurslarına indirgenmiş bir şey.
Yerel yönetimler ve eğitim başlığı deyince aklıma çeşitli kursla geliyor, dolayısıyla eğitimler bir toplumsal düşünden bir toplumsal gelişimden bağımsız değerlendiriliyor. Dolayısıyla yerel yönetimler deyince,  akıllarına, birkaç tane kurs açtık mı bu eğitim işini tamamladık gibi bir algı söz sahibisin.
Tepebaşı Belediyesi CHP li belediyeleri seviyoruz anlamlı bir şey, “kent enstitüsü” kurmuş adını, bu kurslarla halk eğitim merkezinin işini yapıyorsun, hiç farklı bir şey yapmıyorsun. Hiç toplumsal bir dönüşüm hedefin yok, neyi hiçbir şeyi dönüştüremiyorsun.
Sanırım üçüncü soruyu da baştan söyledim dört sorunun üçünü girmiş bitirmiş olduk.
Şimdi üçüncü soruya daha derinlikli CHP li belediyelerin, Türkiye’deki örgün yaygın eğitimine baktık, daha sonra İslamcı belediyecilik, çevreci belediyelerin genel ülkedeki genel durumu özetlemiş olduk.
Şimdi de CHP li belediyelerin AKP li belediyeleri olmayanların temel özellikleriyle biraz daha devam etmek istiyorum, üçüncü soru bağlamında.
Şimdi bazı avantajlar var tabi, tüm bu sistematik dağınık olmamasına rağmen, bazı belediyeleri inceldim, özellikle İzmir Belediyesini, şunu gördüm, 35 tane daire başkanlığı var, bunların yedi sekiz tanesi doğrudan eğitim yapıyor ve çok geniş bir kitleye ulaşıyorlar. Aslında çok ciddi örgütsel kapasitenin olduğunu gösteriyor, bu ve çok geniş bir toplumsal grupla temas edildiğini, bir deneyim olduğunu gösteriyor. Bu olumlu ama öte yandan ne yazık ki sistematik bir nitelik taşımadığını belirtmek gerekir. Hem birimler arasında koordinasyonlar çok eksik, hem de toplumsal sorunların çözümünde eğitim tek bir şey konuşulmuyor, çünkü bir kentsel toplumun eğitimsel ihtiyacı analizi çıkarılmıyor. Aklına geldiği gibi, bir şey yapmaya çalışıyorlar.
Yine bu ihtiyaç analizi ile bir şey, okuldaki sadece besin meselesi değil, oraya da sistemli yaklaşmak lazım, biz eğer toplumcu bir belediye isek, neye göre aklımıza göre hareket edemeyiz, neye göre hareket ederiz, öncelikle hedef kitle belirlememiz lazım bizim. En ihtiyacı olandan başlamak zorundayız, bizler, diye düşünüyorum, ben. “Hani aa ne güzel şu gruba bir şey açalım” diye değil, bu toplumun en çok ihtiyacı olan ve en zorda olanlardan ondan başlamalıyız, diye düşünüyorum. Ama böyle maalesef ki belediyelerimize baktığımızda böyle bir ihtiyaç analizinin yapıldığını görmüyoruz. Bir de burada şöyle bir sıkıntı var, dünyada da Türkiye’de de yapılan araştırmalar gösteriyor ki, halk eğitiminden yetişkin eğitiminden, yani örgün eğitim dışında en fazla yararlananlar kimler, en fazla eğitim görenler. Şimdi en çok ihtiyacı olanlar en az yararlanıyor. Dolayısıyla senin özel bir şey yapman gerekiyor, en eğitimsiz yoksulları, en dıştakileri kapsayacak bir şey, formül üretmen lazım. Halk eğitim merkezleri yaptıktan sonra anlamı yok zaten bunun. Senin onları özel olarak davet etmen, evlerinden alman, onları bir toplumsal dönüşümlü işlendirmen vs başka bir şey kurman gerekiyor. Ama öyle bir perspektif ne yazık ki çok yok.
Bir de Türkiye’de demokratik kamuoyunun da çok tartıştığı bir şey, bir hatalı eğilim var burada bir problem var. Mesela İzmir’deki meslek kursların yapılan şey, başka belediyelerde de bu ara eleman meselesi. Meslek liselerini savunuyorlar, önemli bir şey olduğunu savunuyorlar, tuhaf bir şey ara eleman. İzmir’e gittiğimde bu meslek fabrikasına gittim, müthiş bir organizasyon kurmuşlar, çok güzel bir yerde. Ne yapıyorsunuz, diyorum müdüre, diyor ki: Orada büyük bir otel var, o otel bunlara gelmiş demiş ki, “bize 30 tane komi lazım, bunları eğitin, biz hemen onları istihdam edeceğiz”. Bunlar da hemen heyecanla 30 tane genç komi adayı buluyorlar, onlara eğitim veriyorlar. Bunları da orada çalıştırıyorlar. BU ilk başta anlamlı bir şey geliyor ama biraz daha kazıdığınızda problemli bir durum var, bir kere bir özel şirketin, bir özel firmanın kendi maliyet ve riskini karşılamak zorunda olduğu, kendisinin yetiştirmek zorunda olduğu personeli, sen kamunun bizim verdiğimiz vergilerimizle eğitim veriyorsun. Bu milletin vergilerini biz buraya mı gönderceğiz yoksa en çok ihtiyacı olanlara mı vereceğiz. Bir kere, bunu AKP li belediyeler yapabilir ama sosyal demokrat bir belediye bunu biraz düşünmek zorunda değil mi? Biz niye özel bir şirkete kaynak aktaralım.
Buradaki ikinci problem şu, ara eleman dediklerinde ana eleman kim ya, ara eleman Türkiye’de büyük sermayenin TUSİAD sermayesinin uydurduğu bir yalandan başka bir şey değil. Türkiye’de ara eleman sorunu yok. Mesela meslek liselerini düşünün, en önemli sorun meslek lisesi sorunu, yok öyle bir şey. Türkiye’deki ilk sınıfların yoksul çocuklarının bir şekilde geleceksizleştirme projesinden başka bir şey değil. Ben mesela şundan kıllanıyorum uzun zamandan beri; biri kendi çocuğunu göndermeyip başkaların çocuğunu önerdiği zaman adam, adam milletvekili çocuğunu imam hatibe göndermiyor, ama imam hatipleri savunuyor herkesi oraya göndersin istiyor. Bu ikiyüzlü ve alçakça bir şeydir bence. Yine Koç kendi çocuğunu meslek lisesine göndermeyip “memleket meselesi” diyor. Tuhaf gelmiyor mu size de bence çok tuhaf ve ahlaksızca bir şey söz konusu. Bir de şöyle bir şey var, herkes küreselleşen dünyada hızlı gelişen teknolojiden bahsediyorsun. O teknoloji iki yılda değişiyor, o çocuk iki yıl sonra, meslek lisesinde öğrendiği ile beceriksiz kalıyor. Dolayısıyla o çocuğu istihdam etmiş olmuyorsun. Bilakis geleceksizleştirmiş oluyorsun. Dolayısıyla bir şeyleri savunurken biraz daha ciddi olmamız gerektiğini daha derinden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Belediyelerimiz ne yazık ki, “ara elemanı” söylemine kilitlenmiş; sol belediyecilik sosyal demokrat belediyecilik bu “ara eleman” söylemini sorgulaması gerektiği kanaatindeyim.
Yaygınlık meselesine gelince İzmir’de de, başka yerlerde de merkezde birkaç yere lokalize olduğunu görüyoruz, tüm topluma özellikle kentsel toplumun en çok ihtiyaç olanlara dağılmadığını görüyorsun.  Mesela Çankaya belediyesi kreşleri var, en çok ihtiyaç olanların değil, daha çok orta sınıfların olduğu yerlerde, onlar zaten çocuklarını gönderecekler. Onu en çok ihtiyacı olanlara öncelik sıralaması yok. Tuhaf bir şekilde, şöyle de bir tuhaflık var mesela, Eskişehir’de İzmir’de ve Ankara’da gördüm. Mesela çocuk gelişim merkezlerde, ya da merkez açıyor merkezde ve belediyelerde mesai saatleri, tuhaf bir şey çocuklar mesai saatlerinde zaten okulda, senin personelinde orada beş buçukta çıkıyor, hafta sonları kapalı, açma bence, gerekli değil böyle bir şey. Eğer sen akşamları çocukların elinden tutacaksan, hafta sonları onlara destek olacaksan ihtiyaçları asıl o zaman, dolayısıyla böyle bir perspektifte şey.
En avantajlı belediye bence İzmir Belediyesi, çünkü AKP bakiyesi ile uğraşmıyor. İstanbul’da Ankara’da İslamcı kadroları doldurmuşlar, onlarla bir şey yapmak çok mümkün görülmüyor kısa vadede. Binlerce kişi çalışıyor İSMET de İstanbul’da. Dolayısıyla o yapıların dönüşümü çok kısa zamanda mümkün görünmüyor. Ama İzmir’de böyle bir şey olmadığı için böyle bir model yaratmanın bir fırsatı var ama o orada ne kadar yaygın o konuda da şüphelerim var.
İlk yapılması gereken şey, şunu düşündüğümüzde, her biri için öncelikli eğitim ihtiyaçlarının saptanması meselesi. Bizim bulunduğumuz belediyede hangilerinin hangi toplum kesitlerinin en çok neye ihtiyacı var sorusunu çıkarıp hiyerarşi grup en öncelikli olandan başlamamız gerektiği kanaatini taşıyorum. O anlamda da baktığımızda da birincisini ele alalım şimdi.
Örgün eğitimi düşünmemiz lazım, burada en ihtiyaç sahibi kim ve biz ne yapabiliriz. Ben bunu dört başlıkta sınıflandırdım.
1-Birincisi temel eğitime erişim sorunu. En önemlisi erişim sorunu. Erişim sorunu şu demek, Türkiye’de eğitim süresi 12 yıl, 12 yıl eğitimi bitiremeyen kimler? Çok büyük bir nüfus var burada, çok büyük kaçak var, biz toplumumuzun ciddi bir kısmını okula ulaştıramadık. Bence en önemlisi, eğitimin niteliğini tartışmanın anlamı yok ilk etapta. Çocuğu okula götürememişsin daha, mesela kaçak üç yaş grubu Kırmızı ile görülen okullaştıramadığımız yer. 3-5 yaş grubunda okul öncesinde çok ciddi bir hala daha okula erişemeyen çocuk var. (harita-grafikte gösteriyordu) 6-7 yaşında bile yüzde beşi aşan bir nüfus var. Birden lise 1-2-3 döneminde de birden bire artıyor. Kaçaklar okula erişemiyor. Dolayısıyla toplumcu bir belediye isen, senin yönetiminin altında okula gitmeyen çocuk kalmaması lazımdır. Çünkü bu okula gitmeyen çocuklar kimin ağına düşüyor, FETO’nun ağına düşüyor, bilmem ne cemaatinin ağına düşüyor. Senin bir kere bırak onların ağına düşmesini toplumcu bir belediye isen senin döneminde, senin iktidarında, senin yönetiminde bütün çocukların okulda olması gerekir. Dolayısıyla bunu anlatamıyorsunuz, birkaç belediye başkanı ile görüştüğümde, “hoca o da mı bizim işimiz” diyorlar. Senin işin o zaten, sosyal belediyeci isen bunu yapacaksın, belki de en önemli işin, kimsesizlerin kimsesi olacaksın, o çocuk zaten geleceksizleşiyor, sen onun elinden tutmayacaksın da kim tutacak.
Eğitim ve yerel yönetimler

Dolayısıyla örgün eğitim için düşündüğüm en önemli şeyin bu işin meselesi olduğunu düşünüyorum. “Bu çocukları okutacağız, bu çocukları okullaştıracağız” baskısı uygulamamız gerekiyor. Bu arkadaşların böyle bir görevi olduğunu hatırlatmak önemli diye düşünüyorum. Bu aslında derin de bir konu. Türkiye’de fırsat eşitliği diye bir söylem var, yani biz çocuklarımıza hepsine kapıyı açıyoruz, onlar istedikleri şekilde yaralanır diye, temel eğitim bağlamında bu söylem geçersiz, şöyle tedavi edici bir şey yapmamız lazım. BU çocuk çalıştığı için gelemiyorsa, onu yakalayacaksın ailesine destek olacaksın, o çocuğa özel destek olacaksın, yani aktif bir şey. Geleneksel basit sosyal eşitlik şeyi maalesef işlemiyor. Onun ötesine geçecek tedavi edecek bir işleve gerek var o da ancak sosyal bir belediyecilikle kurulabilir.
Bunlar en çok hangileri yaşıyor bakın kız çocukları, ikincisi köylerde okul bulunmayan çocuklar. Üçüncüsü çalışmak zorunda kalan, ailenin onun emeğine ihtiyaç duyulan çocuklar. En dezavantajlılar mevsimlik tarım işçilerinin çocukları vs gibi. En kıyıda kalan en kenarda kalan toplum kesimleri, dolayısıyla belediyecilik bunların okullaşması için elinden geleni yapmalıdır ve sosyal politika üretmelidir. Başka yere kaynak aktaracağına bu işi yapmalıdır.
İkincisi bu bağlamda okul öncesi eğitim kurumlarının yaygınlaştırılması meselesi. Tüm araştırmalar şunu gösteriyor, okul öncesi eğitimden az ya da çok yararlanan çocuklar lise üniversiteden geçişi daha başarılı oluyorlar. Okul öncesi eğitim siyasal İslam’ın sevdiği bir şey değil, kendileri yapmadığı sürece. Çünkü kadınlar çocuklarını oraya bırakarak çalışma hayatına katılıyorlar. Bunu da çok istemiyorlar anladığım kadarıyla.
Bizim için iki şey anlamında önemli, çocuklara sahip çıkıp geleceğin daha nitelikli olması, hem de kadınların çalışma ve toplumsal hayata katılması açısından belediyeler kreşler açmak zorunda. Ve bu kreşleri köylere, mahallelere en çok ihtiyacı olan yerlere bir kamu hizmeti olarak yapmak durumundalar, bu böyle bilinci de pek yaygın örmüyorum. Ama CHP nin genele merkezi bunu tartışıyor, umarım başarılı olurlar.
Okulların ayrışmasının yıkıcı sonuçları, okullar bizim bildiğimiz okullar değil artık Türkiye’de, Cumhuriyet okulu değil, o hüviyetini yitirdi, yani okullar toplumsal bütünleşmenin aracı değil, bizzat ayrışmanın aracı haline geldi. Hangi toplumsal konumdaysanız, o toplumsal konumu yeniden üreten ve farklılıkları, şöyle örnek veriyorum, bir sahil kasabasında büyüdüm, oraya gittiğimde gördüm, gece kondu mahallesinde başka bir şey, özel okul başka bir şey, eğitim yoluyla toplumsal ayrışmayı çocuklar karşılaşmıyor birbirleriyle, temas etmiyorlar. Birbirleri ile ortak bir yurttaşlık örgütleyemiyorlar, bizim okullarımızda. Dolayısıyla ayrışmaya hizmet ediyor ne yazık ki. Özel bir sitede bir kadına, “çocuğunuzu şu sitede kamu okuluna mı gönderiyorsunuz okul bölgesinde” dedim. “Ne münasebet, benim çocuğum kapıcının çocuğu ile aynı okula mı gidecek”. Böyle anlatıyor, böylece bölünmüş okullar, özel okullar vs. Türkiye’de dünya standartlarında belki, dünyanın en iyi okulları olan, çok küçük özel okullar var, kamuda çok küçük sayıda. Ama dünyanın en kötü denilecek okullar da var ve bunlar arasındaki mesafe giderek artıyor. Eğitim yoluyla dikey hareket zaten giderek sınırlanmış durumda. Mesleğe ulaşmak, örnek verili ya, “karga peşinde koşan bir çocuk ülke kurdu”, “çobanlık yapan bir cumhurbaşkanı oldu bu ülkede”. O dönemi kapattı artık Türkiye, eğitim yoluyla tek bir şansı var, bir yere gelebilmelerinin bir cemaate girmek.  Kamu eğitimi yoluyla bir yere gelmeleri çok zorlaştı, yazık ki. Ya da bir mucizelere bağlı.
Dolayısıyla eğitim yoluyla, üniversitede her yıl öğrencilere soruyorum, yeni gelenlere, köyden gelen, köyde büyüyen, birkaç kişi duyduğum giderek azalıyor sayı. Yani eğitim sistemi giderek elitsileşiyor, şuraya geleceğim, biz ya bu çocuklara destek olacağız, ya da bu eşitsizliğe göz yumacağız. Bunu da düşündük, özellikle kırsal kesimdeki çocuklara,  ne zaman ki gecekondu bölgesindeki çocuklara akademik destek olmak da bence en önemli gruplardan biri olarak bunlara destek olmak da toplumcu belediyecilerin görev, sistematik olacaksak.
Bu sadece akademik başarıyla ilgili değil, bu sınav merkezli eğitim nedeniyle gençlerimizin çocuklara yönelik eşikleri çalınmış durumda. Dolayısıyla obez çocuklar yetiştiriyoruz, tiyatroya gitmeyen çocuklar yetiştiriyoruz, ülkeyle ilgilenmeyen çocuklar yetiştiriyoruz. Dolayısıyla CHP li belediyelerin muhalif belediyelerin daha özenli yararlı etkinlikler spor kursları, sanat kursları onlara dönük de etkinlikler ya da bir olanaklar yaratmaları da hayatidir, çocuklarımızın sağlıklı gelişimleri açısından.
Örgün eğitimde yurt sorunu hayati bir sorun. Üniversite düzeyinde öğrencilerimizin yüzde 17 si devlet yurtlarında kalıyormuş. Yoksul öğrenciler için çok kritiktir bu, nerede kalacakları. Geri kalanlar ya özel yurtlar, ya da tarikat yurtlarına mahkûm. Ne yazık ki bizim belediyelerimiz hala bu konuda uyanamadılar, onların elinden tutamıyorlar. Yurt sadece yurt değil, orada beyinleri yıkanıyor, orada endokrin ediyorlar vs falan. Bu mesele de çok önemli. Bu yurt meselesi deyince sadece akla üniversite yurtları geliyor. Belki bundan daha dramatik olan şey şu, köydeki okulları boşaltınca bu çocuklar lise ya da üniversiteye gitmek için Şehir merkezine ya da ilçe merkezine gelmek zorundalar, onların da elinden tutamıyoruz ne yazık ki. Onlar da tarikatlara emanet edilmiş durumda. Bizim belediyelerimizin mutlaka her ilçede bu çocuklar için yurtlar açması gerektiğini düşünüyorum. Bu yurtları da tek başlarına değil, çeşitli demokratik kitle örgütleriyle birlikte, bu işin içinde Ulusal Eğitim Derneği olmalı, bu işin içinde Çağdaş Yaşam olmalı, ne ise bunlarla birlikte buraları aydınlık yerler haline getirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Üçüncüsü de şu, toplum eğitimine yani yaygın eğitiminde buradaki temel şey okula gitmek değil de sorun merkezli olmaktır. Biz hangi sorunu çözeceğimize odaklanmalıyız, eğitimi bu anlamda kullanmalıyız. Burada da ikiye ayırmak mümkün, 1 üretime ve mesleğe yönelik eğitim, 2 Sosyal, kültürel, sanatsal sportif eğitimlerle ilgili şey. İki bağlamda düşünmek lazım. Başarılı örnekler var ama hala Türkiye’de hala bir model kurulmuş değil. Burada da çok çeşitli sorunlar var, bu ara eleman sorunu önemli bir şey. Potansiyelini Türkiye iyi kullanmış değil, birkaç örnek evereyim. Mesela Ankara’yı örnek alıyorsak, ilk yapılacak iş şu, mesela kırsaldan başlıyorsak, ovası olan yerlerde geri kalmış yerlerde, mesela ilçeleri güçlendirmek ilk elden çok kritik. Köylerde, “şu köyde balcılık-arıcılık geliştireceğiz, şurada büyük baş hayvancılığı geliştireceğiz”.  Neyse oranın tarihiyle bağlamıyla ilgili o tip köylerle köylülerle bağlantı kurup çiftçi eğitim ve birimleri kurup, okullar kurup oralarda çiftçi eğitimi bağlamında onlara eğitim verip,  onlara destek verip, onlara aynı anda sermaye verip onları aynı zamanda alım garantisi verip bir organizasyon kurmamız lazımdır.  
Bunları anlatınca, “biz onların balını alıyoruz, biz onlardan süt alıyoruz biz onlara destek oluyoruz” diyorlar. Destek değil bilakis örgütlemen lazım senin, onlara sahip çıkman lazım. Dolayısıyla organik üretimle eğitimi birleştirecek bir şey kurmamız lazım, izim bunlarla.
Hadi kadınlara salça ürettirelim, bunlara eşitlenmiş durumda. Büyük bir dönüşüm yapmak lazım, yapabiliriz aslında sadece bu perspektifi dönüştürsek, diye düşünüyorum.
Son mesele de sosyal, kültürel, sanatsal kuralları değersizleştirmemek lazım. Yine bu çok önemli, Türkiye çok göç alan bir ülke, hem iç hem dış göç açısından; şöyle düşününü bunlar da gelip kentin merkezine yerleşiyorlar, kenarlarına yerleşiyorlar. Bu insanların kentsel hemşerilik bilincini yaygınlaşması “biz bunlarla aynı yerlerde yaşıyoruz”, diye o onuru duyması açısından kentsel, toplumsal pratiklerle uyumlu olma açısından, bir kadını hiç evinden çıkmayan bir kadını evinden çıkarıp bir faaliyete kentin bir parçası haline getirebiliyorsa çok önemli. Bunlar, festivaller yapılabilir, ama kent merkezinden söz etmiyorum, en çok sevdikleri şey festival yapmak, kent merkezine. Gecekondu bölgesinde o insanlar da, çünkü onları bırakmışız tarikatlara, oralarda anlamlı işler yapmak, onları oralardan çıkartmak, kooperatiflerle çıkartmak, başka övüntülerle çıkarmayı sağladığımız zaman biz bu karanlığı da yırtacağız” diye düşünüyorum.
Buralarda ne yazık ki, eğitim ve yerel meselesiyle çalıştıkça daha çok gözlemledim, belediyelerle görüştüğümde, kırsala yönelik ne yapıyorsunuz, diyorum. İki yerden duyduğum şey şu, “biz yazın çocuklarla köye gidiyoruz, uzak köylere, orada bir gün çocuklara oyun oynuyoruz, palyaço götürüyoruz, şenlik yapıyoruz”,diyorlar. Bravo güzel de bir gün bir şey yapıyorsun çok güzel, her gün ne yapıyor o çocuklar, her gün köyde okul yok ama cami var, o imam her gün onları ne yapıyor. Dolayısıyla köye gidip bir parlıyor, eğleniyorlar ama dönüşümü düşünemiyorlar, kalıcı olmayı. Çünkü o emek gerektiriyor, uzan vadeli bir şey. Bu belediye yerel yönetimler çok önemli bir potansiyel sağlıyor bence. Değerlendirebiliyor muyuz, benim kanaatim o ki çok iyi değerlendiremiyoruz, değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum”.
Bu konuşmadan sonra karşılıklı soru katkılarla etkinlik sona erdi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz” sloganlı panel düzenlendi!
Uğur Mumcunun katledilişinden geriye doğru baktığımız zaman 24 Ocak 1980 de 24 Cumhuriyet kararları diye Cumhuriyet katledilmiş, Cumhuriyet ekonomisi katledilmiş. 24 Ocak 1983 de Cumhuriyet Gazetesi susturulmuş, yayını durdurulmuş. 24 Ocak 1993 de Uğur Mumcu katledilmiş. 24 Ocak 2001 de Ali Gaffar Okkan katledilmiş. 24 Ocak 2020 de 41 kişi katledildi (depremden)

“Şu anda 70 bin üniversite öğrencisi tutuklu ve hükümlü”
“Bütün sınavlarda hile yaptılar, bütün üniversitelere yandaşlarını yerleştirdiler”
“İrtica saltanatı bir ülkede eğitimi ele geçirerek kurar” (Emil Zola) onun için eğitime bu kadar asılıyorlar.
“Bu gün tarikatla cemaatlere mahkûm edilen gençler ileride general olacak Cumhuriyete karşı ihtilal yapacaklar”.  Uğur Mumcu
“Her türlü öğretim üyesi seçiminde sınavlarda hile yapılıyor, yandaşlar yerleştiriliyor; yandaşlar yerleştirmekle kalmıyor, en yetenekliler yükseklere gelmesin diye her türlü takoz konuyor”.
“Susturulmak için katledildiler: Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Haplemitoğlu vb
“Üniversiteler bu toplumun kılavuzudur, kılavuzu olmak zorundadır”.
“2547 Sayılı Yüksek Öğretim Yasasını, 4 ncü maddesinde diyor ki, “Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk Milliyetçiliğine bağlı bir gençlik yetiştirmek zorundadır”.
“Cumhurbaşkanı ondan önce Başbakan olan zata fahri doktora unvanı vermekte yarışıyorlar, 44 üniversiteden fahri doktora unvanı aldı”.
İstanbul Üniversitesi gibi bu ülkenin en büyük en önemli ilk üniversitesi hala Kenan Evren’e verdiği fahri doktoranın utancını atamamıştır.
Onun için siyasetin üniversitelere egemen olduğu, üniversitelerin siyasetçilerin önünde yalakalık yaptığı dönemler, üniversitelerin tarihine kara bir leke olarak geçmiştir, bundan sonra da geçmeye devam edecektir.
“İsterler ki susalım! Üniversiteler Susturulamaz"! Paneli (3)

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve öteki katledilen aydınlar anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinde, beş üniversite öğretim üyesinin katıldığı “isterler ki susalım” ana başlıklı ve “Üniversiteler Susturulamaz” sloganlı- konu başlıklı açık oturum-panel, Çankaya Belediyesinin Çağdaş Sanatlar Merkezinde, 27 Ocak 2020 de yapıldı.
Yüzlerce üniversitesi, on binlerce öğrencileri, akademisyenleri faşizan baskı ile susturulmuş, 70 bin üniversite öğrencisi ya tutuklu, ya mahkûm olmuş Türkiye üniversitelerinin hazin sorunlarını anlatan panel işte bu slogan ile başladı.
Baştan sona üniversitelerin suskunluğunu, susturulduğunu anlatan, adaleti-yargısı ayaklar altına alınmış, yüz tane hukuk fakültesi olan Türkiye’nin beş akademisyeni bir feryat gibi susturulan üniversitelerin sorunlarını anlattılar. Biz de bu güzel konuşmaların dört duvar arasında kalmaması için, konuşmaları çözerek siz okuyuculara sunmak istedik. Ancak, dünyanın 500 üniversitelerinin içinde neden Türk üniversitelerinin olmadığını, bu konuşma- yazıları okuduktan sonra daha iyi anlayacak, akademisyenlerimizin dinsel hurafe ile medrese kafası ile yetiştirildiği zaman böylesine gülünç durumlar yaratıldığını acı içinde görmekteyiz.
Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nin (TÜMÖD) düzenlediği açık oturumda konuşmacı olarak
1 ve 2. Bölüm yazımızda Akademisyen Suay Karaman ile Prof. Dr. Lale Afrasyap’ın konuşmalarını vermiştik; bu bölümde de Prof Dr. Recep Akdur ve Prof. Dr. Nur Serter’in konuşmalarını veriyoruz. Bu açıklamalardan ve de üniversitelerin suskun olmasından üniversitelerin, YÖK’ten üniversitelerin bütün kademelerine kadar nasıl bir baskı cenderesi altında, iktidarın baskısı altında olduğunu görmekteyiz.
Panelin üçüncü konuşmacısı Prof Dr. Recep Akdur, sunumunda şunları açıkladı:
“İsterler ki susalım! Üniversiteler Susturulamaz"! Paneli (3)
-Bu günlerde konuşanlar da zor bulunuyor, dinleyenler de zor bulunuyor.
Türkiye’de demokrasi mücadelesi çok yoğun ve keskin geçiyor, çok şiddetli geçiyor. Uğur Mumcunun katledilişinden geriye doğru baktığımız zaman 24 Ocak 1980 de 24 Cumhuriyet kararları diye Cumhuriyet katledilmiş, Cumhuriyet ekonomisi katledilmiş. 24 Ocak 1983 de Cumhuriyet Gazetesi susturulmuş, yayını durdurulmuş. 24 Ocak 1993 de Uğur Mumcu katledilmiş. 24 Ocak 2001 de Ali Gaffar Okkan katledilmiş. 24 Ocak 2020 de 41 kişi katledildi (depremden). Bu 41 kişi iki apartmandan çıktı, bunların bir tanesi Mavigöl Apartmanı, diğeri Dilek apartmanı.
Mavigöl Apartmanı 2010 Van depreminde ağır hasar görüp hasıraltı edilen bir bina, “oturulamaz” raporu var, 2011 den beri orada bu aileler oturuyor, aynı şekilde Dilek Apartmanı da öyle. Yarıya yakını bu iki apartmandan çıktı. Bu işin uzmanı arkadaşlarımız, İstanbul Üniversitesinden Ahmet arkadaşımız, diğer taraftan arkadaşlarımız dürüst namuslu akademisyenler senelerdir bas bas bağırıyorlar. Bir tek depremde nokta işareti verilemez, bunda nokta işareti de verildi, Sivrice’de deprem olacak dendi, üç ay önce söylendi beş ay önce söylendi, beş yıl önce söylendi. O zaman bu bir katliam. Bakın sadece 24 Ocakta hangi katliamlar yapılmış. 25-26-27 Ocağa bakın, hangi katliamlar yapılmış. Gerçekten ülkemizde mücadele birçok ülkeden çok yoğun ve çok şiddetli geçiyor, çok canlar yanıyor, çok şehitler veriliyor, ne yazık ki.
Üniversite sustu “üniversite susmaz”!
Şimdi gelelim konumuza. Aslında son derece ilginç bir ironi çıktı, “susmamızı isterler” üniversite sustu “üniversite susmaz” panelimizin adı. Birileri konuşuyor ve sürekli de teşvik ediliyor. Dört buçuk profesör televizyon televizyon dolaşıyor. “çok karılık helaldir” diye çok rahatlıkla basında yer buluyor, ama bizimkiler basında yer almıyor, yayında yer almıyor. Sadece basında yayında yer almıyor mu?
Şimdi sizlerle paylaşacağım. Bizi susturmak için tarihte icat edilmiş bilinen her türlü yol ve yöntem deneniyor, üzerimizde deneniyor. Üniversite insan anlamda dört bileşenden oluşuyor. Birisi öğrenciler, diğeri öğretim elemanları, diğeri çalışanlar dördüncüsü de yöneticiler.
Öğrenciler: Sekiz milyon üniversitedeki en kalabalık insan gücü, üniversitenin en dinamik gücü gençler, üniversite öğrencileri. Her on yılda bir tırpan gibi biçiliyor, her on yılda bir filizler tırpanla biçiliyor, konuşmasınlar diye. Sussunlar diye. Bakın uykuda vurdular, evine giderken vurdular, dağda köyde bombaladılar, daha da edemezlerse yaşını büyütüp astılar. Sadece vurdular astılar mı? Her fırsatta bir üniversiteden attılar. Şu anda 70 bin öğrenci tutuklu ve hükümlü, 400 bin tutuklu ve hükümlünün üçte biri (1/3); “Şu anda 70 bin üniversite öğrencisi tutuklu ve hükümlü” . Sadece bununla mı yetindiler. Bas bas bağırdık, bütün sınavlarda hile yaptılar, bütün üniversitelere yandaşlarını yerleştirdiler. Bu güne dek özellikle 2000 den sonra içimize sınan bir sınavı hatırlamıyoruz. Hangi yollarla yöntemlerle, geçenlerde FETO’cu diye tutukladılar,  o Ali; o Ali için kaç dilekçe verdik, kaç demeç verdik, “bu sınavları hileli yapıyor” diye. Sadece hile ile yandaş yerleştirmede kalmadılar, öğrencileri son derece ilkel yurtlara mahkûm ettiler, öğrencileri son derece ilkel gıdaya mahkûm ettiler. Tarikat yurtları diye o öğrencilere neler yapıldığını her gün basında bir örneğini görebilirsiniz; bu cinsel tacize kadar gidiyor.
Buna rağmen ben de karamsar değilim, TÜMÖD de karamsar değil, arkadaşlarım da karamsar değil. Buna rağmen Çelebi Mehmet yetişti. Emil Zola 1800 li yıllarda “Gerçeğe Notlar” diye bir seri makale yazmış. O makalesinde şöyle demiş:
İrtica saltanatı bir ülkede eğitimi ele geçirerek kurar” onun için eğitime bu kadar asılıyorlar, onun için bu kadar üniversiteye bu kadar asılıyorlar. Hakikaten her şeyin kilidi eğitim ilkokul, ortaokul, üniversite. Sadece Emil Zola mı söylemiş, 1993 yılında rahmetli Uğur Mumcu da söylemiş bunu. Bir TV da Nazlı Ilıcak ve Taha Akyol’un bir sorusu üzerine yanıtlarken demiş ki: “Bu gün tarikatla cemaatlere mahkûm edilen gençler ileride general olacak Cumhuriyete karşı ihtilal yapacaklar”.
Evet, doğru böyle bir üniversiteden Feto’lar çıkar, böyle bir üniversiteden Teto’lar çıkar, böyle bir üniversiteden Kato’lar çıkar. Başka bir şey çıkmaz, çıkamaz, öylesine generaller çıkar. Sadece böyle generaller değil, göğsünü yurduna siper eden generaller de çıkar. Feto’cu hâkimlere direnen hukukçular da çıktı.
Bir taraf kırılarak, sindirilerek, baskılandırılarak susturulmaya çalışılıyor, öbür taraftan ön reklam aracı ön plana çıkarılmaya çalışılıyor, her türlü araç kullanılarak ön plana çıkarılıyor.
Öğretim üyeleri: En dinamik kesim öğrenciler, öğrenciler katledilerek çıkıldı yola, öğretim üyeleri içinde geçerli bu. Her türlü öğretim üyesi seçiminde sınavlarda hile yapılıyor, yandaşlar yerleştiriliyor; yandaşlar yerleştirmekle kalmıyor, en yetenekliler yükseklere gelmesin diye her türlü takoz konuyor. Onlar da evine giderken, arabasına binerken işyerinde katlediliyorlar, katledilen öğretim üyesi sayısı hiç az değil. Hemen aklımıza gelen İşte Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Haplemitoğlu. Bu insanlar susturulmak için katledildi, sesleri çıkmasın diye katledildi. Katledilmeden öte hemen yanında zindanlarda süründürüldüler. Alpaslan Işıklı zindanlarda süründürüldü, üniversitelerden, atıldı. Mümtaz Soysal Hoca’ya hapishane tuvaletleri temizletildi. Cevat Geray Hoca’ya yapmadıklarını bırakmadılar. Sadece 12 Eylül’de mi oldu, Feto kumpaslarında da oldu. Mehmet Haberal beş buçuk yıl zindanda tutuldu. Fatih Hilmioğlu aynı şekilde, Ferit Bermen Hoca, Mustafa Yurtkuran bunlar zamanın değerli rektörleri idi.
Yine de karamsar olmayın, bütün bu ortama bütün bu kıyıma rağmen bir Cevat Geray yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor, varlığı sürüyor. Bunlar onlarca kitaplarıyla yolumuzu aydınlatmaya devam ediyorlar. Susturamazlar, susturamıyorlar.
Bu dört buçuk basın bilimden nasibini almamış insanlarla ortalığı susturmaya çalışıyorlar.
Çalışanlar:Öğretim elemanı dışı çalışanlar, öylesine boş olanlar var ki, üniversite görevlisi olduğuna bin şahit lazım. Hele güvenlik vs gibi unvanları taşıyorsa, onlar adeta üniversite düşmanı, üniversite öğrencisi düşmanı. Üniversite öğrencisinin başını en ufak bir oynatması halinde ne kadar acımasız davrandıklarını görüyorsunuz. En küçük olayda karşısında öğrenci olduğu zaman coplarını kılıç gibi kullanırlar.
Yönetim: Şu anda 196 üniversitede laik olanları ayrı tutuyorum, onun dışındakiler  üniversitede rektör olmaya herhangi bir noktadan, herhangi bir açıdan liyakatli değil. Ne bir yayını var, ne bir yönetsel becerisi var, ne bir dünya algısı var. En son atananlardan biri, “depremlerde ölen şehittirler” diyor. O zaman İslamiyet’te peygamberlikten sonra en büyük mertebe şehitlik, öyleyse o zaman her gün dua edelim “Allahım deprem ver de biz şehit olalım” diye. Terminolojiye bakar mısınız, bu bir üniversitenin rektörü; bu üniversite rektörüne bakar mısınız “halakızı dayıkızı oğlana düşer mi?” uzmanlığı bu bunların uzmanlığı bu bütün beyinleri bellerinin altında…
Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar gürültü yaparlarsa yapsınlar, ne kadar teflon öğretim üyesi bulup telefonları, televizyonları doldururlarsa doldursunlar, bizi susturamayacaklar. Üniversite susmayacak, Üniversiteden Taner Kışlalılar çıkmaya devam edecek, üniversiteden Mümtaz Sosyaller çıkmaya devam edecek, Alpaslan Işıklılar çıkmaya devam edecek, Üniversiteden Atatürkler, Atatürkçüler çıkmaya devam edecek. Ama bunun çıkabilmesi için de üniversitenin ortam yaratması gerekir, örgütlenmemiz gerekir. Üniversite ortamında hiç birimize söz hakkı verilmediğine göre ya da, gereği kadar söz hakkı verilmediğine göre ancak böyle örgütlerle, örgütlenmeyle sesimizi duyurup kıymetlerimizi dinleyebiliriz, kıymetlerimiz ortam hazırlayabiliriz. Uğur Mumcuyu öteki akademik şehitlerini saygı ve minnetle anarım”.
Prof. Dr. Nur Serter konuşmasında şunları söyledi:
“İsterler ki susalım! Üniversiteler Susturulamaz"! Paneli (3)
-Uğur Mumcu’yu Uğur Mumcu yapan değerler nelerdir dersek, onun yanında katledilen diğer aydınlarımız da pota içinde değerlendirmek gerekir.  Karşımıza cesur bir insan çıkıyor, kararlı bir insan çıkıyor, yolundan dönmeyen bir insan çıkıyor, susmayan bir insan çıkıyor. Bundan alınacak çok mesaj olduğunu düşündüğüm için Uğur Mumcu’yu anarken onun sahip olduğu bu değerleri, özellikleri bir kendim açısından bir kez daha değerlendirme hissettiğim için bunları vurgulamak istiyorum.
Uğur Mumcu susmadı gerçekten, evet bomba konuldu bedeni parçalara ayrıldı ama onun yazdıkları, onun düşünceleri bu gün hala yaşıyor, belki sağlığından olduğu bir biçimde yaşıyor. Çünkü Türk milleti, onun ölümünden bu yana yaşadıklarını, çektiği acılarını, siyasetteki eksen kaymalarını gördükçe, Uğur Mumcu’nun ne demek istediğini daha iyi anlıyor. Onun yazdıklarını okuyor, onun yazdıklarını bir kere daha bakıyor. O nedenle aydınlar ölmüyor, doğru düşünceler asla yok olmuyor, tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinin, ilkelerinin ve devrimlerinin yok olamadığı, yok edilemediği gibi. Yok, edilemiyor, son 20 yıldır, Atatürk’ün düşüncelerinin, ilkelerinin, devrimlerinin yok edilmeye çalışıldığı bir süreç var, Türkiye’de. Üniversite kuşatması bunun bir parçası, ama olmuyor. Ne halkın gönlünden, ne zihninden Atatürk’ü çıkarıp atabiliyorlar. Çünkü doğru söz, doğru yapılan işler, vatan sevgisi, millet sevgisi insanların içine öylesine işliyor ki Türk milleti vefakâr bir millet, Atatürk’ün altını oymaya çalışanlar, işte bunu ne yazık ki unuttular.
“..üniversiteler susmaz”, keşke. Keşke üniversiteler susmasa, keşke üniversiteler susmuyor diyebilsek,
Şimdi bu günlere dönelim, “üniversiteler susmaz”, bakıyorum başlığa, ama “üniversiteler susmaz”, keşke susmasa. Keşke üniversiteler susmasa, keşke üniversiteler susmuyor diyebilsek, ama öyle değil. Üniversitelerin susması için tabi bu ülkeyi şu anda yönetmekte olan kişi başta olmak üzere o görüşün temsilcileri çok emek sarf etti. En başta şunu söylediler, “üniversite sadece bilimle uğraşsın öğrenci yetiştirsin”. Ne demek istediler, yani “üniversitenin görevlerini alt alta saydığınız zaman üniversitelerin toplumu aydınlatma görevini, topluma yol gösterme görevini üniversite yapmasın, bunu yaparsa suç işlemiş olur”, dedi, hazret baştaki hazret!
Üniversiteler elbette bilim kurullarıdır, elbette asli görevleri bilimseldir, öğrenci yetiştirmektir o öğrencileri topluma ve mesleğe kazandırmaktır, ama üniversiteler bu toplumun kılavuzudur, kılavuzu olmak zorundadır. Bilimsel üretim yapabilmek için o aydınlık değer ve ilkelere üniversitelerin sahip çıkması gerekir. Yoksa ortada bilim falan kalmaz, bilim akılla olur, bilim doğmayla yol almaz, bilim hurafeyle yol alamaz. O halde üniversite hurafeye ve doğmaya karşı çıktığı zaman asli görev olan bilimi ifa edebilir ve bu tolumu aydınlatacak bir gelecek için yol gösterici görevini yapabilir.
O halde bizim hakkımız olan bir şeyden bahsediyorum, hakkımız. Bakın açın 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Yasasını, 4 ncü maddesinde nasıl bir gençlik yetiştirmek için yükümlü olduğunu üniversitenin, açık açık yasa yazıyor. Bakın diyor ki, “Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda Atatürk Milliyetçiliğine bağlı bir gençlik yetiştirmek zorundadır”, üniversiteler diyor. Evet, böyle mi şimdi, tam tersine. Üniversiteler her anlamda bir kuşatılmışlık içerisinde.
O halde bizim hakkımız bu soruyu sormak. Kim, bize karşı bir dayatmada bulunursa bulunsun, üniversitelerin aslı görevlerinden birinin bu niteliklere sahip gençlik yetiştirmek ve toluma yol göstermek toplumu aydınlığa çıkarmak, bilim ve aklın yolundan gitmek olduğunu söyleme hakkına sahibiz. Önce bunu idrak etmeliyiz öğretim üyeleri olarak. Bunu söylemeyi korkutarak söylemeye çalışanlar saçlarını çözüp gözlerimizin içine bakıp, “senin görevin sadece öğrenci yetiştirmek” diyenlere karşı üniversite sesini yükseltmek zorundadır, bu onun görevidir, hakkıdır. Bu hakkı kullanmak meşrudur, hukuksuz değildir. Ama bu gün öyle mi? Böyle olmadığını görüyoruz. Sayısız örnekler sunuldu biraz önce; bu örnekleri çoğaltmak da mümkün. Mesela hemen hatırlatayım size. Üniversitelerimiz son yıllarda bir yarış içindeler. Neye yarışıyorlar, Cumhurbaşkanı ondan önce Başbakan olan zata fahri doktora unvanı vermekte yarışıyorlar, 44 üniversiteden fahri doktora unvanı aldı. Yarış halindeler, “sen mi daha çabuk veririsin, ben mi daha çabuk veririm, hayır ben sana bir omuz vurayım ben senden önce vereyim, giydi, eyim bir cübbeyi vereyim bir fahri doktorayı ve böylece garantileyim rektörlük koltuğumu” çabası içindeler bu gün üniversiteler.
İstanbul Üniversitesi gibi bu ülkenin en büyük en önemli ilk üniversitesi hala Kenan Evren’e verdiği fahri doktoranın utancını üzerinden atamamıştır.
Onun için siyasetin üniversitelere egemen olduğu, ya da üniversitelerin siyasetçilerin önünde yalakalık yaptığı dönemler, üniversitelerin tarihine kara bir leke olarak geçmiştir, bundan sonra da geçmeye devam edecektir. Bu günler geçecek bu günler sonsuza kadar sürmeyecek, bu günler geçip gittiğinde o baştaki şahsa, “cumhurbaşkanına itaat farzı ayindir” dediler maalesef. Yani “dinen farzdır” diyen rektörler kaçacak delik arayacaklar. Çünkü bu günler geçecek. Geçmişte de böyle günler yaşadık, açtık onları, tekrar düştük kuyunun dibine, tekrar aşacağız. Çok iyi bildiğimiz bir söz, “karanlığın en yoğun olduğu zaman, tana yani aydınlığa en yakın aydır. Aydınlık gelecek ama nasıl gelecek, aydınlık kendiliğinde yürüye yürüye gelmiyor, çabayla gelecek, emekle gelecek, inançla gelecek, hareketle gelecek, risk alırsak gelecek, çaba gösterirsek gelecek, gözüne budaktan esirgemekte korkmazsak gelecek. Elini suya sabuna dokundurma, hiçbir şeye karışma, köşende otur, karnından konuş, güzel güzel sözler söyle sonra karanlığın aydınlanmasını bekle. Öyle olmuyor. Kurtuluş Savaşı öyle kazanılmadı, bir şeyler yapmak zorundayız yarın için kendimiz için değil, bireyler için, bu ülkenin geleceği için yapmak zorundayız, her birimiz için söylüyorum, kendimi de katarak söylüyorum, bunu yapmadan geçirdiğimiz zamanlar gelecekte çocuklarımıza karşı suçumuzun ezikliğini hissettiğimiz zamanlar olacak.
Şöyle bir baktım ben, üniversiteler susuyor falan diyoruz da, bu üniversiteler eskiden çok mu konuşuyordu aniden mi sustu diye, her şeyi gerçekçi gözle değerlendirmek zorundayız. Hangi üniversiteler zaten genelde dalgalı inişli çıkışlı sessizlik ve suskunluk arası bir çizgi izleyen kurumlar oldular.
Hemen buradaki yaş grubuna baktığımda, hatırlayacağınız bir şeyden bahsedeceğim, 27 Mayıs 1960 Devrimi neye karşı yapıldığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Nasıl bir baskı, nasıl bir antidemokratik yönetim karşısında yapıldığını çok iyi biliyoruz. O mecliste kurulan malum “Tahkikat Encümeni’nin nasıl bir hukuksuzluk barındırdığını çok iyi biliyoruz. Şimdi o döneme bakıyoruz. O dönemde neler oldu, kim bağırdı, kim ortaya çıktı, kim canını kurşunlara siper etti, öğrenciler, çok net. 28-29 Nisan Olayları Ankara, İstanbul’da Turan Emeksiz, sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlandı. İstanbul’da atlı polisle üniversite bahçesine girip çocuklara copla saldırdığı zaman, o zamanın İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar aşağı inip o copların önüne attı. Ama ondan önce üniversiteden pek de ses çıkmıyordu, bunu da kabul edelim. Ondan önce öğretim üyeleri sokaklara dökülüp Demokrat Parti ne kadar anti demokratik olduğunu haykırmamışlardı. Ama öğrenciler lokomotif oldu. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi kurşunlandı o fakültenin dekanı Fehmi Yavuz kalktı, Menderes’in “bu kara bir lekedir” sözü üzerine “bu bizim için şereftir” diye cesareti gösterebildi.
Yani üniversitenin genel akademisyenlerinden çok ses çıkmasa da, o günün yöneticileri hem öğrencisini, hem demokrasiyi, hem akademiye sahip çıkacak cesaret ve kararlılığı gösterebildiler.
Ama 27 Mayıs’tan sonra başka bir acı olay oldu, 147 ler olayı. Bu hakikaten 27 Mayıs’a düşen en büyük lekelerden biridir. 147 Öğretim üyesi üniversiteden atıldı.  Neden atıldı, dedikodularla atıldı, ispiyonlamalarla atıldı, kıskançlıklarla atıldı, kadro kapma hevesleriyle atıldı. Atılanlar arasında Atatürkçü bir ihtilal devrim 27 Mayıs, atılanlara bakıyorsun Tarık Zafer Tunaya, İsmet Giritli gibi isimler. Bunu Cemal Gürsel anladı, fakat aradan iki yıl geçmesi gerekti ki, o öğretim üyeleri üniversiteye dönebilsin.
Şimdi gelelim bir sonraki kıyıma, üniversitedeki kıyıma. Bu ne zaman oldu, 12 Mart Döneminde oldu.
Pardon bir şey unuttum 147 üniversite öğretim üyesi üniversiteden atıldığı zaman, Ankara, İstanbul, İstanbul Teknik, ODTÜ ve Ege Üniversitesi rektörleri istifa ettiler. Şimdi istifa eden bir rektör duymuyorum, siz duyuyor musunuz, her hangi bir nedenle. Yani bu koltuklara olan bağımlılık bağışıklık her neyse asrın fenomeni haline geldi. Hiç kimse onuruyla istifa edebilecek cesareti bile gösteremiyor. Ama o gün bütün üniversitelerimizin rektörleri ki bunun dışında bir tek Atatürk Üniversitesi vardı, bu kadar üniversite vardı Türkiye’de,  hepsi istifa edebilecek kaliteli davranışı gösterebildiler. Ben bir daha da bir istifa hatırlamıyorum.
Şimdi geldik 12 Mart Dönemine, 12 Martta ne oldu. 12 Mart’ta da bu defa kılıç Ankara Siyasal Fakültesini vurdu, Ankara üniversitesini vurdu. İşte orada Cahit Talas, Muammer Aksoy, Bahri Savcı, Mümtaz Soysal gibi isimlerin de arasında olduğu Türkiye’nin hala yüz akı diyebileceğimiz hocalar tutuklandı, gözaltına alındı, üniversiteden atıldı. Orada da böyle akademisyenlerin birleşip cüppelerini giyerek sokaklara taşmaları gibi bir şey olmadı. Üniversite içinde fakülte içinde bir dayanışma oldu o kadar.
Kendi başlarına ne geleceği endişesi taşıdığı için öğretim üyeleri, bu gibi hallerde maalesef, onlar Kurutuluş Savaşında canlarını siper edip cepheye yürüyen askerlerimizden oldukça farklılar kabul edelim, kendilerini korumaya alıp üzülseler bile öyle yüksek perdeden tepki vermemeyi seçiyorlar, bu tabi çok acı bir olaydı.
Sonra üçüncü kıyım, içinde Alpaslan Işıklı Hocamız da olduğu üçüncü kıyım, maalesef 1402 ler olayıdır, 12 Eylül sonrası gerçekleşmiştir, beş bine yakın biliyorum, üniversitelerden atılmıştır. Fakat bu güne kıyaslayarak söylüyorum, çıkışı engellenmemişti bu arada, yan o zorba 12 Eylül yönetimine rağmen yurt dışına çıkışı engellenmemişti. Bunların arasında Tuncay Bulut, Cevat Geray,  Kurtan Fişek, Korkut Boratav gibi hocalarımız, önemli büyük isimler olan hocalarımız da var. Bunlar aydınca verdikleri hukuk mücadelesinden sonra sekiz yıl sonra üniversiteye dönebildiler. İşte onlar döndükleri zaman üniversitede öğretim üyesi örgütlenmesinin ne kadar gerekli olduğunu da yaşayarak fark etmişsiniz, ben bunu açıklamada bulunuyorum, Alpaslan Işıklı hocamız TÜMÖD’ün kurucuları arasında yer aldı. Çok sevdiğim, çok saygı duyduğum bir hocamdı. Benim alanımda bir öğretim üyesiydi, gerçekten mücadeleci insandı.
Şimdi bu süreç içinde öğrenciler ne yaptı? Öğrenciler çok daha aktiftiler, öğrenciler 27 Mayıs’tan sonra 1960 Anayasasının yarattığı o özgürlük havası içerisinde hak arama süreçleri, antiemperyalist mücadele, antiemperyalist çizgisi içerisinde her türlü baskıya karşı dik duran, öğrenci hareketlerini başlattılar, 68 öğrenci hareketlerini. 6. Filo protestoları, o kendilerini dindar diye niteleyen gençlik 6 ncı Filonun karşısında secde dip namaz kılarken bu devrimci öğrenciler oradan çıkan Amerikalı askerleri denize atıp her türlü antiemperyaliste karşı çıktıktan başka bağımsız Türkiye için mücadele verdiler. Bunu canlarıyla ödediler, üç fidanımızı maalesef idam ettirdik o süreçte, çok suçlu var, ama bunların muhasebesini yapmak durumunda değiliz. Ama yine de üniversitelerden, öğretim üyelerinden ses çıkmadı. Çıkmadı, çıkmıyor. Bu gibi hallerde baskıcı yönetimlerin olduğu dönemlerde üniversitelerden ses çıkmıyor. Üniversitelerden ne zaman ses çıkıyor biliyor musunuz, yönetenler üniversitedeki aydınlık Türkiye özlemi çeken öğretim üyeleri ile aynı fikirdeyseler, hayda yürüyoruz cüppeleri giyip. Ama farklı düşüncedeyseler bir sessizlik oluyor. İşte mır mır “canım o da şunu yapmıştı” filan gibi böyle arada bir dedikodular çıkmıyor. Yani bu suskunluk değil.
 Bu gün ne oldu? Her ne kadar terör bağlantısı gibi atıflarla farklı biçimde yönlendirilmeye çalışılıyorsa da Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) ile beş bin öğretim üyesi görevlerinden atıldılar. Bunun içinde PKK ya sempati duyan olabilir, bunun içinde FETO ile bağlantısı olan da olabilir. Ama bunların hiç biriyle ilişkisi olmayan çok sayıda akademisyenin olduğunu, ben genç yaşlarımdan itibaren tanıdığım kişiler olduğu için, yani benim asistanım olabilecek olanlar için aralarında gayet iyi biliyorum. Sorgusuz sualsiz, başka bir yerde çalışma fırsatı vermeden, savunmalarını almadan mesleklerini icar etme fırsatı verilmeden yurt dışına çıkışları da engellenerek meslekten atıldılar, üniversitelerden. Elbette doğal yine ses çıkmadı. Üniversitelerin en aktif olduğu dönem 2000 yıllarda, yani 28 Şubat’ı izleyen süreçte AKP nin yeni iktidara geldiği dönemde üniversitelerin şaha kalktığı dönemdir. Cüppelerin giyinip yürüyüşlerin yapıldığını, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkılan, gerçekten Cumhuriyet mitinglerinin alt yapısını yaratan bir dönemdir o.
Anıtkabir yürüyüşü yapılmıştı 2003 yılında, bütün üniversitelerin neredeyse Türkiye’de katılımıyla pek çok rektörler gelmiştir katılmıştır, o yürüyüşe.
Hilafet mitingi yapılmıştır 3 Mart’ta Ankara Ticaret Odasında, o nedenle Ankara Ticaret Odası’nın o günkü başkanı Ergenekon davasından yargılanmıştır. Şimdi kendine kızdığım için adını anmak istemiyorum. Yani o dönemlerde Üniversitelerin çok aktif olduğunu görüyoruz. Bakın Cumhuriyet Mitinglerinin bütün konuşmacıları akademisyendir, tamamı. Akademisyenlerden hemen hemen hiç kimse konuşmacı olmamıştır. Özenle seçilmiştir, yani aynı akademik hayatın Cumhuriyet mitinglerine sahip çıkma refleksi en yüksek olduğu dönem budur. Ondan düşüş ve iniş başlamıştır. Şu anda tam bir suskunluk hâkimdir. Hani “susmaz susmaz” diyoruz ya biz. Tabi bu bir temenni, ama aslında ağır bir suskunluğun üniversitelerde hâkim olduğunu görüyoruz.
Niye bu kadar suskun üniversiteler, diye baktığımızda ben doğrusu olaylara tarafsız yaklaşmayı çok seven biriyimdir, bakıyorum şimdi bir öğretim üyesi niye çok istese de sesini çıkarmak istemez. Hele de böyle genç yaşta yeni doçent olacak veya profesörlüğe yükseltilecek.
Kardeşim çok açık, sisteme bakalım. Bir YÖK var, bunun 21 üyesinden 14 ünü Cumhurbaşkanı seçiyor, geri kalan yedi tanesini Üniversiteler arası kurul seçiyor. Amma üniversiteler arası kurulun seçtiği yedi üyenin herhangi birini beğenmezse geri gönderiyor listeyi, isteğiyle değiştiriliyor. Yani neymiş, 21 üyenin 21 ini de Cumhurbaşkanı seçiyor. YÖK Başkanını Cumhurbaşkanı seçiyor, rektörleri cumhurbaşkanı seçiyor. Eskiden 6 tane adayın içinden 3 ünü YÖK güya üçe indirirdi. Geçmiş dönemi de pürüpak zannetmeyin, orada da yapılan hataları biliyoruz. Ben üç oy alanın rektör atandığını üniversite biliyorum, kimin zamanında, bizlerin zamanında. Bakın üç oy alanın rektör atandığını üniversite biliyorum, eğer o gün onlar yapılmasaydı, biz daha çok bağırabilirdik bu gün. Bizimki de piri pak değil tertemiz değil yani.
Şimdi rektörleri de seçti mi seçti, peki dekanlar nasıl belirleniyor? Rektörün belirlediği üç aday arasından YÖK atıyor. İş böylece bitmiyor, gelelim kadrolara, doçentlik jürilerini kim belirliyor, YÖK belirliyor, doçentlik atamalarını kim yapıyor onlar yapıyor. Kadro ilanlarını kim veriyor, kadro ilanını rektör veriyor, kadro ilanını verdikten sonra juriyi kim belirliyor, rektörlük belirliyor, atamayı kim yapıyor kadroya rektör yapıyor; profesörlük jurisini kim belirliyor, üniversite yönetimi belirliyor. Şimdi bakıyorsunuz, nefes alacak bir ortam yok, bir anda “gak” dedin hayatın bitti, disiplin cezaları, disiplin cezalarının amiri rektör ve YÖK zaten. Senin hoşuna gitmeyen bir şey yaptığın anda senin kulağından tutup silkeleyip kapının önüne koyabiliyor. Bu durumda maalesef üniversitede çok sayıda akademisyen var, hiçbir şey yapmadıkları halde sadece mevcut yönetim anlayışlarına karşı oldukları için kapının önüne konulmakla tehdit edilmekte.
Şimdi üniversite böyle, gelelim bakalım diğerleri nasıl.
Medya nasıl, medyanın nasıl bir kapı kulu olduğunu biliyoruz, medya bitmiş, medya kuşatılmış.
Peki, sivil toplum kuruluşları nasıl, bizden olan sivil toplum kuruluşları nasıl, kâğıt üzerindeki üye sayılarının yüzde birini bir araya getiremeyen sivil toplum kuruluşlarından bahsediyoruz. Avrupa’nın en büyük sivil toplum örgütü iftiharla sunulur, bir bakıyorsun 15 ni bir raya getirip bir yere yürünmüyor. Aidatlarını kim ödüyor, hiç kimse ödemiyor. Sivil toplum kuruluşları biraz sesini çıkarsa ne oluyor mali denetim gelip başına basıyor; biraz daha ileri gitse başları alınıp içeri atılıyor. Sivil toplum kuruluşları ayrıca bunlar yetmiyor muş gibi, içinde ve dışında birbirini yiyor. İnsanlar birbiriyle uğraşıyor. Dışarıyla uğraşmayı bırakmış, sen ben davasına, o onun ayağını kaydırmaya çalışıyor, o onunkini. Üç tane sivil toplum kuruluşu bir araya gelsin, bir güç oluştursun, arkanızda dursun dersek olmuyor. Bu sefer başkanlık mücadeleleri başlıyor. Nasıl bir feci durumda olduğumuzu apaçık görelim. Görmezsek düzelemeyiz.
Sivil toplum kuruluşları böyle, yargı nasıl, yargı yok yargı iflas etmiş, kuşatılmış, her kim ki bu yargı iyi diyorsa ben aklından, zekâsından, dirayetinden şüphe ederim. Yargı en karanlık gününü yaşıyor bu ülkede, tamamen kuşatılmış, tarikat kuşatması altında, siyaset kuşatması altında.
O zaman ne yapacağız. Ben ne yapabilirim, ben ne katkıda bulunabilirim diyeceğiz. Birbirimizden bekliyoruz, birbirimizden beklemeyeceğiz, ilahi bir güç yok yukarıda, hani ordular iniyormuş ya, birileri öyle diyor, Çanakkale’ye filan öyle atların üstüne, öyle şey yok, atlı matlı gelen yok. O halde biz birbirimize güveneceğiz, biz bir şeyi yapabileceğimize inanıp deneyeceğiz. Biz birbirimizle uğraşmayı bırakıp birbirimizi koruyacağız. Siyaset, sekiz yıl siyaset yapmış bir insan olarak konuşuyorum, siyasetin de üniversiteden, sivil toplum kuruluşundan elini çekmesine uğraşacağız. Siyasetin girdiği yerde birlik beraberlik olmuyor, o nedenle kendimize güveneceğiz, dayanışma içine gireceğiz ve bu günden başlayacağız, bu günden, risk alacağız, risk almadan hiçbir şey yapamayız. Onun için ben inanıyorum, güveniyorum yarınların aydınlık olacağına bütün kalbimle inanıyorum, ama bir olmamız ve bir şeyler yapmak için elimizi sıcak suya da, soğuk suya da, bizi ısırana da, gözümüzü çıkarana da gerekirse teslim etmemiz lazım”. 

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

“Tarikat Gölgesinde Üniversiteler”
*
“…eğitimden nefret ediyorum” diyen bir vakıf üniversitesi rektör yardımcısı vardı, tepkiler üzerine istifa etti, ne yazık ki saray tarafından YÖK’ün denetim kurulu üyeliğine atandı, kendisi”.
*
“Kanal İstanbul’un Çat raporunu yandaş bir firmadan istemişler. Bu firmanın sahibi Selahaddin Hacı Ömeroğlu BOTAŞ’ta yolsuzluk nedenli suç cezası alan bir kişi”.
*
isteseniz de istemeseniz de yapılacak bu kanal” ifadesine karşı “isteseniz de istemeseniz de egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedim”.
*
“Cumhurbaşkanı başdanışmanı bir kongrede şöyle diyordu¨“İslam Birliği Konfederasyonu Birliği” diye sundu bunu ama bu bir anayasa teklifi idi, anayasada laikliğin çıkarılmasını söylüyordu. Kuranı Kerimin hiçbir ayetine ters olamaz” diyordu. “Şeri hükümler olmalıdır, resmi dil Arapça olmalıdır, Türkçe ikinci dil olmalıdır”. TC den bahsediyoruz, “eyalet sistemi kurulmalıdır. Cumhurbaşkanlığı forsuna bir yıldız daha konmalıdır” yani TC yi kaldırıyor”.
Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz” (Bölüm 2)

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve öteki katledilen aydınlar anısına düzenlenen 27. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinde, beş üniversite öğretim üyesinin katıldığı “isterler ki susalım” ana başlıklı ve “Üniversiteler Susturulamaz” sloganlı- konu başlıklı açık oturum-panel, Çankaya Belediyesinin Çağdaş Sanatlar Merkezinde, 27 Ocak 2020 de yapıldı.
Yüzlerce üniversitesi, on binlerce öğrencileri, akademisyenleri faşizan baskı ile susturulmuş, 70 bin üniversite öğrencisi ya tutuklu, ya mahkûm olmuş Türkiye üniversitelerinin hazin sorunlarını anlatan panel işte bu slogan ile başladı.
Baştan sona üniversitelerin suskunluğunu, susturulduğunu anlatan, adaleti-yargısı ayaklar altına alınmış, yüz tane hukuk fakültesi olan Türkiye’nin beş akademisyeni bir feryat gibi susturulan üniversitelerin sorunlarını anlattılar. Biz de bu güzel konuşmaların dört duvar arasında kalmaması için, konuşmaları çözerek siz okuyuculara sunmak istedik. Ancak, dünyanın 500 üniversitelerinin içinde neden Türk üniversitelerinin olmadığını, bu konuşma- yazıları okuduktan sonra daha iyi anlayacak, akademisyenlerimizin dinsel hurafe ile medrese kafası ile yetiştirildiği zaman böylesine gülünç durumlar yaratıldığını acı içinde görmekteyiz.
Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nin (TÜMÖD) düzenlediği açık oturumda konuşmacı olarak Prof.Dr. Tülin Oygür (yönetmen), Prof. Dr. Lale Afrasyap, Prof. Dr. Recep Akdur, akademisyen Suay Karaman, Prof. Dr. Nur Serter katıldılar.
Yazımızın Birinci bölümünde akademisyen Suay Karaman’ın konuşmasını sunmuştuk. Bu bölümde de, TÜMÖD İstanbul Şübe Başkanı Prof Dr. Lale Afrasyap’ın konuşmasını sunuyoruz. Afrasyap konuşmasında yine üniversitelerdeki eğitim sapmaları, yönetim hataları, laiklik dışı davranış ve eylemleri yanında Kanal İstanbul ile ilgili hileli uygulamalara değinen konuşmasında şu çarpıcı açıklamalarda bulundu:

Üniversiteleri susturulmuş Türkiye’de “üniversiteler susmaz” (Bölüm 2)

“-Biz akademisyenler neden örgütlenemediğimizi de kendi içimizde sorgulamalıyız. Ama en başında Atatürk ilke ve devrimleri, Atatürk ve Cumhuriyet ilkeleri geliyor. Biz Atatürk ilke ve cumhuriyetten yana duran akademisyenler, bir de siyasal İslam diyen, Atatürk’e küfreden, Cumhuriyeti ret eden akademisyenler olunca ortada istemediğimiz tablolar ortaya geliyor.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde geçen cumhuriyet düşmanlığı söz konusuydu. İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne hemen, tenkit eden kınayan mektubumuzu yazdık. Çünkü hukuk fakültesinin ikinci sınıf ders kitabında Mecelleden bahsediyordu, bunu mutlaka kınamamız gerekiyordu. Hatta öyle ki soruşturma açılmalıdır. Atatürk ilke ve devrimleriyle Cumhuriyet ilkeleri ile Cumhuriyetin bize sunduğu eğitim ile bu öğretim yuvası müfredatına dikkat etmelidir, dedik ki İstanbul üniversitesi Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçerken var olan bir üniversitede bunu kabul edebilmek mümkün değildir, diye ifade ettik.
Hemen akabinde tarikat gölgesinde üniversiteler panelimiz yaptık. Çünkü üniversiteler öyle bir noktaya getirildi ki artık son yıllarda, özellikle bu siyasi iktidar döneminde, artık adeta özellikle vakıf üniversitelerinde ve tarikatların gölgesinde ve tarikatların yönlendirilmesiyle olan bir eğitim söz konusu, yüksek öğretim söz konusu. Oluşturulan müfredatlar söz konusu ve bir hatırlatma yapmak istiyorum, eğitimden nefret ediyorum” diyen bir vakıf üniversitesi rektör yardımcısı vardı, tepkiler üzerine istifa etti, ne yazık ki saray tarafından YÖK’ün denetim kurulu üyeliğine atandı, kendisi.  Böyle bir dönemdeyiz.
Daha sonrasında şöyle bir Resmi Gazetede bir yönetmelik çıktı. 14 Aralık 2019 da Kamu Gözetimi ve Muhasebe Yönetim Standartları kurumunda diye bir kurul kararı olduğu, önemli bir yönetmelikti bu; yine Cumhuriyet ilkeleriyle bağdaşmayan bir yönetmelikten bahsediyordu. Faizsiz finans kuruluşlarının bağımsız denetimini yürüten denetim denetçiler için etik kuralların yayınlanması tarzında. Bu etik kuralların nasıl çalışacağı denetçilerin nelere dikkat edeceğini, tamamen Kuranı Kerimin dayanarak, referans olarak Kuranı Kerim Ayetlerinin sürelerini göstererek yapılan bir yönetmelikti. Dolayısıyla bizim bu yönetmeliği ve TC içerisinde bulunan birtakım finans kuruluşları özellikle bankalar denetlenmesi Cumhuriyetin ortaya koyduğu ilkelerde kanunlar doğrultusunda yapılması gerekirken Kuranı Kerim ayetleri doğrultusunda oralara referans atılarak bu yönetmeliğin çıkartılmasını kınadık ve bununla ilgili bir basın açıklaması yaptık.
Sonrasında panelin hemen akabinde bir TV programında YÖK’ün 2020 ye girerken nail olduğuyla ilgili bir programda konuşmacıydım, bilim ve toplum programında. Onu da özetle ifade edeyim; “Yeni YÖK” tabiri söz konusu Yüksek Öğretim Kurulu başkanının kullandığı, Yekta Saraç’ın kullandığı. Israrlı bir şekilde “Yeni YÖK” diyor. Bu “Yeni YÖK’ün algısı mantığı ve uygulamalarının zaten aramızda akademisyen olan hocalarımız farkında biliyorlar. Bir kere biliyorsunuz artık rektör atamalarını cumhurbaşkanı kendisi yapıyor. Bu yeni YÖK’ün uygulamalarından bir tanesi ve yanı sıra özetle hemen geçeyim, “iddialı projelere imza atacağız” diyor yeni YÖK yani Yekta Saraç hoca. Bu iddialı projelerin başında “araştırma üniversiteleri” diyorlar, “ihtisas odaklı üniversiteler” diyorlar.
Peki, o zaman, bu programda şunu sordum ben, “diğer üniversitelerimizde araştırma olmayacak mı? Ya da ihtisas odaklı derken, misyon odaklı dersler diğer üniversiteler de olmayacak m bunları? Biliyoruz Kırşehir Üniversitesi bir araştırma odaklı bir üniversite, bu durumda Hakkâri Üniversitesi niye açıldı; oysa üniversitelerin hepsi araştırma odaklı olmak zorunda. Akademisyen yetiştirecek akademik kariyer yapacak, nasıl oluyor da üniversiteler kategorize ediliyor YÖK tarafından. Akademik liyakat dikkat edilmeyecek mi? Çünkü diyor ki, bir maddesinde 7 nci maddede, YÖK akademik kariyer platformu hayat geçirilmesi. Yani bu durumda kendi eksiklik ve hatalarını sanki fark etmişler, “liyakatsiz atamalar yapıyoruz, bunları düzelteceğiz” mi demek istiyorlar acaba. Bir belirsiz konular ama böyle devam ettiği müddetçe ilk 500 içinde asla olamayız. Zaten de şu an 2019 sıralamasına bakıldığında 700-800 bandındayız ve bu banda yer alan üniversiteler de enteresandır, iki tane vakıf üniversitesi var, biri Koç Üniversitesi, diğeri Sabancı Üniversitesidir. Diğerleri 1000 in üzerindedir sıralamada.
Benzer bir sunumu ben İstanbul’da yaptım, “siyasallaşan ya da siyasallaştırılan” üniversitelerimiz diye, 15 Aralık 2019 da.
Şimdi kronolojik olarak gittiğimizden dolayı hemen Kanal İstanbul’a geleceğim. 23 Aralıkta Çevre Bakanlığı Web sitesinde bir duyuru gündeme geldi. “Kanal İstanbul’u açıyoruz çevresel etkilendirme ve çevrelendirme raporunu askıya çıkardık” diye. Hemen baktık, İstanbul’daki bütün örgütler, 2012 den bu yana ara ara gündemde olduysa da hızlı bir şekilde ilk defa Çevre Bakanlığının Web sayfasında gündeme geldi. Problemdi zaten bizler için, Çünkü:
1-On günlük bir süre vardı, itiraz etme süresi. Çok güzel ataklar yapıyor iktidar 22 Aralıkta çıkartmıştı, bunu askıya on günlük süre vardı değişmesinde de yılbaşı vardı, cumartesi pazar vardı. Dolayısıyla yedi günlük bir süreye indi üç gün dört günü attığımızda, yedi günlük bir süreye indi. Şunları geçeyim tekrar geriye gelirim.
Kanal İstanbul ve olumsuz yanları
Çok hızlı davrandık, aynı gün bir çalışma grubu kurduk hemen hızlı bir şekilde. Bu çalışma grubunda bulunan hocalarımız Prof. Dr. Örgün Ahmet Ercan, Prof. Dr. Melih Baş, Prof. Dr. Devrim Bayraktar hocalarımız, her üçü de alanlarında başarılı olan, konuya hâkim olan hocalarımızdı.
Hızlı bir şekilde, belki de İstanbul tarihinde bu kadar hızlı bir örgütlenmedi. Hani “akademisyenler örgütlenmiyor” diyoruz ama inanılmaz üç günlük dört günlük bir sürede örgütlendik. 26 Aralık 2019 akşamı ilk toplantımızı yaptık, “ya İstanbul ya kanal İstanbul Platformu”nu kurduk. Şu an bu platformda 130 civarında dernek, parti ve vakıf var.
Burada güzel olan şu var belki de, güzel mi değil mi siz karar verin. Üniversiteyi temsil eden tek derneğiz o platformda. Geri kalanlar Partiler ve vakıflar.
Şimdi sizlere bu ÇET’ten bahsedeyim, harita üzerinde de ifade edeyim. Basına çıkmayan özellikler de var. (harita üzerinden Kanal İstanbul güzergâhını gösterdi, isimleri ile) Şimdi bu kanalın uzunluğu 45 km boğazın uzunluğu ise 33 km, arada 12 km lik bir fark var. Kanal İstanbul daha uzun, hani “geçişleri kolay sağlayacağız” diyorlar ya, doğru söylemiyorlar. Boğazın eni 700-750 m en geniş olduğu yerde, kanalın ise en geniş olduğu yer de ise 250 m; kanalın derinliği en fazla 25 metre ve bütün bunlar suni olarak yapılacak. Bu uygulamalar sırasında Terkos Gölü yok oluyor, Sazlıdere Barajı yok oluyor, duru su yok oluyor ve kanal boyunca bütün köyleri yok ediyorlar. Şu an hukuki tebligatlar yapılmış durumda. Köyler boşaltılıyor farklı yerlere naklediyorlar insanları, sadece yer gösteriyorlar, konut gösterilmiyor. “bizden yer göstermesi, konut sizden” diyorlar ve buradaki bütün insanlar özellikle Çekmece bölgesinde insanlar şaşırmış durumda insanlar çoğu, çünkü “paramız yok, nasıl yapalım” diyorlar.
ÇET raporunda ilginç başka bir şey var, aynı zamanda olmayacak bir şey. Gelibolu Bolayır’da ikinci bir kanal açılması öngörülüyor, ÇET raporunda var, hukuk. Bira başka şey daha var, herkes gündeme getirmedi. Sakarya nehrini Sapanca Gölü üzerinden Marmara Denizine bağlayarak başka bir kanaldan daha bahsediliyor. Bütün bunları incelediğimizde aslında; tarihçeye de baktığımızda, platformda olduğumuz için biraz daha derinlemesine incelemek istedim.
Padişahlarımız efendilerimizden kalan bir proje, ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde gündeme getirilmiş bunlar. Hatta Mimar Sinan o dönemde çok üzerinde çalışmış ama savaşlar nedenli olarak devam ettirememiş. Şimdi bu kanalla ilgili olarak, bu raporu üniversitelilerden istememiş durumdalar, yani bizlerin hiçbir fonksiyonu yok. İstenilen yer “Çınar Mühendislik” diye yandaş bir firma. Bu firmanın sahibine baktığımızda Selahaddin Hacı Ömeroğlu BOTAŞ’ta yolsuzluk nedenli suç cezası alan bir kişi.
Dolayısıyla böyle apar topar emri vakiler yapılan bir ÇET raporu. ÇET raporunun iki ayrı eksikliği var. Biri entegre ÇET raporu yok, diğeri ise stratejik ÇET raporu yok. Sadece normal ÇET raporu var, bu ÇET raporu 1500 sayfalık, 1500 sayfa için bize ayrılan süre on gün, o on günün de dört günü tatil ve de dolayısıyla biz bunları itiraz dilekçelerimize yazdık ama devamında “onaylandığı” ifade edildi ve onayladığını söyledi. Sonrasında yaptığımız itiraz dilekçeleri fotoğraflarını çekmiştim, en az beş saat bekledik kuyruklarda, buna itiraz etmek için. Hakikaten İstanbul halkı da çok duyarlılık gösterdi ve kuyruklarda beklediler, şu an yüz küsur binlerde olan itiraz dilekçesi var. Biz beş saat beklerken Çevre Bakanlığı 15 gün gibi bir sürede yüz bin dilekçeyi incelediğini sözüm ona ifade etti ve de onayladığını söyledi.
Şimdi 28 Aralık 2019 da Erdoğan yerli otomobil tanıtımını yaparken dedi ki Kanal İstanbul için “dünyada büyük sükse yaratacak ve isteseniz de istemeseniz de yapacağız” dedi, bizlere parmak salladı. Bu arada bir başka hukuksuzluk gündeme geldi, aynı gün 1/100.000 ölçekli imar planı değişikliği askıya çıkarıldı. ÇET raporunun itiraz süresi bitmeden 36453 hektarlık alanın imara açıldığı bu raporda mevcut.
Bu sefer bir yandan ÇET le uğraşırken bir yandan imar planı değişikliğine hazırlıklarına başladık. Türkiye Mühendis ve Mimar Odası (TÜMOD) İstanbul Şubesi başkanlığı çok iyi çalıştı. Bizde bu olması gerekenleri dilekçeleri hazırladı. O günlerde bir basın açıklaması yapalım diye toplantımız olmuştu. Bu “isteseniz de istemeseniz de yapılacak bu kanal” ifadesine karşı bir basın açıklaması bir başlık koydum, “isteseniz de istemeseniz de egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedi.
Sonrasında bu çalışma grubundaki arkadaşlarımız kendi alanındaki bilgilerini yazıya döktüler ve bunu ikili ilişkilerimiz aracılığıyla Aydınlık gazetesi yayınladı ve “desteklemiyor uzu aynen ifade ettik ve 2 Ocak’ta biterken süre, bir basın açıklaması yaptık platform olarak.
Bildiğiniz gibi Büyükşehir Belediyesi de bir çalıştay yaptı, 10 Ocakta ve bu çalıştayın Web sayfasının bir bölümünde de, kişiler olarak Kanal İstanbul’daki görüşleriydi “evet mi diyorsunuz, hayır mı diyorsunuz” diye ve gerekçelerde aynısı ile tabi ki hayır dediğimizi ifade ettik.
Burada Kanal İstanbul çalıştayında sunulan slâytlardan örnekler var. Hızlı geçeyim süre adına. Hemen şunu söyleyeyim bu çalıştaya katılıp fikir görüşü sunulan web sayfasının sonucu şöyledir 175 hayır, yüzde 25 evet olsun tarzında. Tabi ki bu yüzde 25 evet olsun sonrasında biz inceledik. Çünkü hem belediye “hayır” diyor, bir de İstanbul gönüllüleri var, bir de bizim platform var 130 dernek, parti ve vakıf olan dediğim platform. İncelediğimizde ortaya çıkan konu şu, bu yüzde 25 “evet” olsun diyenler iktidarın aktif üyeleri yani AKP nin aktif üyeleri. Ancak tuhaf olan şu, biz konuştuğumuzda “hayır istemiyoruz” diyorlar ama onlar konuştuğunda “evet olsun” diyorlar.
Arkasından 10 Ocakta bir insan zinciri yaptık Çekmece Gölünün etrafında, sonra “zincir yapmakla Kanal İstanbul’u engelleyemezsiniz” tavrı ortaya çıktı.  Müteakiben “akıllı şehirler” kongresi gündeme geldi ki bütün bunlar birbiriyle ilişkili. Bu kongrensin ikincisi Ankara’da oldu bu kongre. Kanalın etrafında yapılacak bu imara açılacak kısmında “akıllı şehir olacağı” ifade edildi. Sadece 500 bin nüfusun artacağı söylenildi, ama yine doğru değil, en az iki buçuk milyonluk nüfus artışı var. Sonrasında platform olarak yaptıklarımız Safaköy’de yaptığımız bir panel, aynı gün bu sefer Ulaştırma Bakanının bir açıklaması vardır, diyor ki, “Süveyş Kanalından geçişler yüz bin dolar, İstanbul Boğazından geçiş beş bin dolar ama kanal olduğunda yüz bin dolar olacak, biz buradan hazineye para kazanacağız”  diyor kendisi. Yüz bin doları gelip geçerse geçmek isterse gemiler.
Şimdilerde imar planına değişikliğe itiraz halen daha devam ediyor, yarın bitecek. Bizler dilekçelerimizi hep verdik buraya geleceğimizden dolayı. Ama platformdaki arkadaşlarımız hep birlikte yine oradaki Çevre Müdürlüğünün önünde bir basın açıklaması yaparak bunu protesto edecek olacaklar.
Şöyle bir kronolojik sıraya bakarsak şöyle toparlıyorum. ÇET raporu askıya çıkarıldı 22 Aralık, sıra son gün 2 Ocak, İmar palanı değişikliği 17 Ocak rapor onaylandı, 21 Ocak olumlu rapor için bu önemli sadece bir parti itiraz iptal davası açtı, ÇET için ve yarında son gün.
Hemen de şunu özetliyorum, yine aralık ayında bir kongre vardı, ASSAM Kongresi ve Cumhurbaşkanı başdanışmanının burada yaptığı bir açıklama vardı, üniversiteler destek verdi bu kongreye Üsküdar ve Dumlupınar Üniversiteleri, “İslam Birliği Konfederasyonu Birliği” diye sundu bunu ama bu bir anayasa teklifi idi, anayasada laikliğin çıkarılmasını söylüyordu. Kuranı Kerimin hiçbir ayetine ters olamaz” diyordu. “Şeci hükümler olmalıdır, resmi dil Arapça olmalıdır, Türkçe ikinci dil olmalıdır”. TC den bahsediyoruz, “eyalet sistemi kurulmalıdır. Cumhurbaşkanlığı forsuna bir yıldız daha konmalıdır” yani TC yit kaldırıyor. İstifa etti amma gerçek bir istifa değil, sanal bir istifa; buna mutlaka karşı durulması gerekiyor. Bir kere biz duracağız, şube olarak inatla genel merkezimiz de duracaktır.
Bu gün istediklerin için mücadele etmiyorsan çocukların için kaybettiklerine ağlama. Biz sustuk mu susmadık mı karar sizlerin gördüğünüz gibi münferit seslerimiz var. Ama her şeye rağmen örgütlenmeye evet, beceriyoruz”.
Bu konuşmaları, özünden sapmamak ve daha iyi anlaşılır olması için kısaltmalar yapmadık, uzun emek harcayarak olduğu gibi okuyucuya sunmak istedik. Gelecek Yazımızda  öteki iki akademisyenin konuşmalarını sunacağız.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget