Makaleler "Alican Uludağ"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

MİT'te mobingi ileten mağdura ceza
Teşkilatta sumen altı edilen dinlemeleri Hakan Fidan’a yazan çalışanın maaşı kesildi, lojmandan çıkarıldı. Emekli olunca ‘sakıncalı’ ilan edildi, emekli kartı silah ruhsatı verilmedi.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) mobbing yaşandığını ve Arapça dinlemelerin “İstihbari Değeri Yoktur” denilerek sumen altı edildiğini Müsteşar Hakan Fidan’a yazdığı dilekçe ile anlatan ve karşılık alamadığı için bunu gazetemiz aracılığıyla duyuran MİT görevlisi M.Y’nin başına gelmeyen kalmadı. Önce maaştan kesme cezası alan, görev yeri değiştirilen ve lojmandan çıkarılan M.Y, baskılar üzerine emekli olmak zorunda kaldı. Teşkilat, şimdi de M.Y’ye emekli personel kartı ve silah ruhtasını vermedi. MİT Ankara Bölge Başkanlığı’na bağlı telefon dinleme servisinde çalışan M.Y, Ocak 2016’da Hakan Fidan’a mektup yazmıştı. Mektupta kurumda mobbing olaylarının yaşandığını, son 2 yıldaki istifa ve emekliliklerin mobbing kaynaklı olduğunu belirten M.Y, Arapça dinlemelerin de sumen altı edildiğini belirterek, “Suruç intihar saldırısı ve Ankara Garı intihar saldırılarının sorumluluğunu üstlenen IŞİD militanlarının Arapça konuştukları düşünüldüğünde takdir ederseniz ki bu dilin önemi yadsınamaz. Ancak şubemizdeki Arapça monitörler (Telefon dinleyen kişi A.U.) (2) yönetime yakınlığını kullanarak Arapça görüşmelerin neredeyse tamanını İDY (İstihbarat Değeri Yoktur) yapmakta, yönetim de bu duruma göz yummaktadır. Böyle hassas günlerde on binlerce Arapça görüşmenin İDY yapılması karşısında dehşete kapılmaktayım” demişti.

'Basına bilgi verdin’ cezası

Mektubun Hakan Fidan’a ulaşmadığını ve gereğinin yapılmadığını düşünen M.Y, mektubu haziran ayı sonunda gazetemizle paylaşmıştı. Mektup Cumhuriyet’te yayımlanınca MİT, idari soruşturma başlatmıştı. MİT’in soruşturmasından iddialarla ilgili herhangi bir sonuç çıkmadı. “Kurum içinde yaşananlarla ilgili basına bilgi verdiği” gerekçesiyle M.Y’ye 8/1 oranında maaştan kesme cezası verildi. Ankara’daki görev yeri değiştirilen M.Y, oturduğu lojmandan çıkarıldı. Bunu, kendisine uygulanan mobbing olarak gören M.Y, emekli olmaya karar verdi. M.Y’yi “sakıncalı personel” olarak gören teşkilat, personelin M.Y. ile ilişki kurmasını yasakladı. M.Y’ye son olarak “Emekli MİT Personeli” kimlik kartı ile silah ruhsatı verilmedi.

Dost işi araştırma

Buna karşı idare mahkemesinde dava açmaya hazırlanan emekli MİT’çi şunları söyledi: “Şubede yaşanan mobbing konusunda yapılan araştırma tam anlamıyla dost işi olmuş. Mobbing konusu sadece müdüre ve başkana sorulacak bir konu mudur? Zaten mobbingi uygulayan onlar. Mobbinge maruz kalan onlarca insanın hiçbirisine sorulmamış. Bu yönetim kendisine biat edenlere her türlü yardımı ve kolaylığı sağlıyor, biat etmeyenlere ceza verebilmek için didik dikik açığını arıyor, adeta peşinde hafiye gibi çalışıyor ve hatta kumpas kuruluyor. 20 yıldır hiçbir ceza almayan ben, biat etmediğim için, son bir yılda alabilecek bütün cezaları aldım. Bundan iyi mobbing mi olur? Bütün bunları belgeleriyle, kanıtlarıyla, olaylarıyla müfettişe sunuyorum, adamların dikkate aldıkları bile yok. İfademin tarafsız ve objektif araştırma yapacak başka müfettişler tarafından alınması için dilekçe yazdım.” Arapça görüşmelerin neredeyse tamamının “İstihbari Değeri Yoktur” yapılması konusundaki soruşturmanın da “ahbap-dost” ilişkisi çerçevesinde yürütüldüğünü ve tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten M.Y, “Ortada ciddi iddialar var. Acaba gerçekten arşivlere bakılıp iyice araştırma yapıldı mı? Karşılarına çıkan on binlerce yapılmayan Arapça görüşme çıktığında acaba ne cevap aldılar da bu cevabı tatminkâr buldular. Karşılaştıkları bu vahim tablo karşısında bu ihmali mazur gösterecek nasıl bir mazeret bulundu? Acaba bu müfettişler yaptıkları dost işi soruşturmanın nasıl vahim sonuçları olabileceğinin farkındalar mı?” dedi.

Alican Uludağ/Cumhuriyet

Umut Kitabevi’ne bombalı saldırıya ilişkin iddianameyi hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya, Yaşar Büyükanıt’ın dosyaya dahil edilmesini daha sonra davaya bakan hâkim İlhan Kaya’nın istediğini söyledi.
Savcının Cemaat itirafları

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı Şemdinli olaylarına ilişkin “çete kurmakla” suçlayan ve hakkında dosya hazırlayan dönemin Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen cemaati soruşturmasını yürüten savcı Serdar Coşkun’a giderek çarpıcı itiraflarda bulundu. Halen Ankara Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan ve tanık olarak ifadesi alınan Sarıkaya, Şemdinli iddianamesinin içerisine Yaşar Büyükanıt’ın adının cemaatçi hâkim ve polis şefinin yardımıyla eklediğini anlattı. Sarıkaya, darbe girişimi sonrasında tutuklanan Yargıtay üyesi İlhan Kaya’nın kendisine Hoca Efendi’nin, “böyle bir kahraman çıkmış, kendisine ve ailesine ölünceye kadar bakılacak, bu da size bir vasiyetimdir” dediğini söyledi. Sarıkaya’nın Cumhuriyet’in ulaştığı. itirafları özetle şöyle:

CHP İzmir Milletvekili ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay, Anayasa Mahkemesi'ne çağrıda bulunarak uzun tutukluluk dilekçesinin karara bağlanmasını istedi.
 CHP İzmir Milletvekili ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay, Ergenekon davasında 5 Ağustos’ta açıklanacak karara ilişkin, “5 Ağustos, bir anlamda Gezi eylemlerinde söylendiği gibi bir mücadelenin başlangıcı olacak. Türkiye’nin ne kadar hukuk devleti olduğunu göreceğiz” dedi.
Anayasa Mahkemesi’ni, kendisinin yaptığı uzun tutuklulukla ilgili bireysel başvurusunu 5 Ağustos öncesinde görüşmeye çağıran Balbay, “Yargının bütün kurumları siyasal hesapların dışına çıkamıyor. Endişem o ki Anayasa Mahkemesi’ni aynı çemberin içine almak istiyorlar” ifadesini kullandı. Balbay, yüksek mahkemenin 10 yıllık tutukluluk süresini iptal edip bir yıl sonra yürürlüğe girmesine hükmetmesinin ise özgürlükleri keyfi kararların kurbanı haline getirdiğini söyledi.
Mustafa Balbay, 4.5 yıldır tutuklu bulunduğu Silivri 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde yapılan açık görüşmede, 5 Ağustos tarihinin bir anlamda Gezi eylemlerinde söylendiği gibi mücadelenin başlangıcı olduğunu söyledi.

Özgürlük mücadelesi
Türkiye’nin ne kadar hukuk devleti olduğunu kararla birlikte göreceklerini dile getiren Balbay şunları söyledi: “Türkiye’nin ne kadar hukuk devleti olduğunu göreceğiz. Mahkeme, aynı zamanda kendisiyle ilgili de bir karar erecek. Mahkeme bu hükmü verdikten sonra lağvedilecek. Artık kendisini düzeltme şansı yok. Biz ise Yargıtay’a gidebileceğiz. Bu nedenle, bu karar Türkiye’nin ne kadar hukuk devleti olduğunun kriteri olacak. Ben yıllarca hukuku halkla birlikte arayacağız dedim. O gün geldi. 5 Ağustos’ta bizim gündemimizde hukuk değil, halk olacak. Toplumun da 5 Ağustos tarihine bir gün olarak değil, özgürlük mücadelesine başladığı gün olarak bakmasını istiyorum. Bu mahkemeler, Başbakan’ın da yakındığı hukuksuzlukla beslenegeldi. Dünyanın hiçbir ülkesinde bir davaya özel mahkeme olmaz. Burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel değerleri, gazetecilik faaliyetleri, demokratik haklar yargılanıyor. 23 iddianame birleştirilerek davayı tartışılamaz hale getirdiler.”
Balbay, BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun, Balyoz davasında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin üç maddesinin ihlal edildiğine hükmettiğine vurgu yaparak “Karar Türkiye’de hukuk sisteminin neredeyse BM Barış Gücü gerektirecek kadar iç gerilim ve düşmanlık ürettiğini gösteriyor” dedi.

‘Anayasa Mahkemesi malzeme olmasın’
5 Ağustos’un yaklaşmasına karşın Anayasa Mahkemesi’nin henüz uzun tutuklulukla ilgili bireysel başvurusunu karara bağlamadığına dikkat çeken Balbay, “Yargının bütün kurumları siyasal hesapların dışına çıkamıyor. Endişem o ki Anayasa Mahkemesi’ni aynı çemberin içine almak istiyorlar. Örneğin şöyle bir gözlemim var: Anayasa Mahkemesi, 5 Ağustos’ta Sayın Haberal ve benim başvurumu gündemine almayacak. Hüküm verildikten sonra ‘Aaa hüküm verilmiş. Başvurunuzun da geçerliliği ortadan kalkmış’ diyecek. Mahkemeyi, bütün kulislerde konuşulanlara malzeme olmamaya davet ediyorum” dedi.

‘Bizim bilemediğimiz hukuk sistemi var’
Balbay, Anayasa Mahkemesi’nin 10 yıllık tutukluluk süresini iptal edip bunun bir yıl sonra yürürlüğe girmesine hükmetmesini eleştirirken “AYM’nin bir yıllık süre vermesi, özgürlük gibi en temel kavramı keyfi kararların kurbanı haline getirdi” diye konuştu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın “Yargıçlar, kararın yürürlüğe girmesini beklemeden tahliye verebilir” sözüne karşın Ergenekon davasında mahkemenin tahliye taleplerini reddettiğini anımsatan Balbay, “ÖYM’ler, Anayasa Mahkemesi, AİHM bizi bağlamaz diyor. Sormak istiyorum: Bu mahkemeleri ne bağlar? Bizim bilemediğimiz bir hukuk sistemi var” ifadesini kullandı.

Polis, kurşunu değil taşı saydı
Ankara Emniyeti’nin, Ethem Sarısülük’ün öldürülmesine ilişkin şüpheli polis Şahbaz’ın lehine rapor hazırladığı ortaya çıktı. Emniyet, polise atılan 37 taşı tek tek sayarak numaralandırdı. Ethem’in attığı taş “17 numaralı taş” diye rapora girdi. Polis 26 yaşındaki Ethem’in başına isabet eden kurşunu ise “görmezlikten” geldi.Avukatlardan gizlenen Emniyet raporunda polisin Sarısülük’e ateş ettiği sırada “elinin yukarıda olduğu” ileri sürüldü. Bu iddia raporda, “Her 3 el atışta da el, omuz hizasından yukarıdaydı” ifadesiyle yer aldı. Savcılık iddianamesinde ise “polisin üçüncü atışta elinin yere paralel olduğu” tespiti yapılmıştı.

Emniyet Ethem,i katleden polisi haklı çıkarmak için tek tek taş saydı

Kurşunu görmediler

Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Kızılay’daki Gezi eyleminde Ethem Sarısülük’ün öldürülmesine ilişkin şüpheli polis Ahmet Şahbaz’ı suçsuz çıkarmak için lehe rapor hazırlayıp savcılığa gönderdiği ortaya çıktı. Ethem’in vurulmasından sonra şüpheli polisin adını günlerce gizleyen ve savcılığa bildirmeyen Emniyet, hazırladığı raporda ise sanki Ethem Sarısülük suçluymuş gibi ifadeler kullandı. Olaya ilişkin görüntüleri inceleyen Emniyet, polise atılan 37 taşı tek tek sayarak numaralandırırken Ethem’in başına isabet eden kurşunu ise “görmedi.” Avukatlardan dahi gizlenen raporda, Ethem Sarısülük, “17 numaralı şahıs” olarak nitelendirilirken “Atış esnasında tahmini 4-4.5 metre mesafeden 17 numaralı şahıs (Ethem Sarısülük) tarafından atılan 17 numaralı taş, polis memurunun sağ omuzuna çarpıp yere düştü” ifadesi kullanıldı. Savcılık iddianamesinde “polisin üçüncü atışta elinin yere paralel olduğu” belirtilmesine karşın Emniyet raporunda, polisin “elinin yukarıda olduğu” iddia edildi.
Ethem Sarısülük’ün ölümüne ilişkin hazırlanan iddianamede dikkat çeken ayrıntılar yer aldı. Olaya ilişkin görüntülerden şüpheli polisin bir göstericiyi tekmeledikten sonra silahını çektiği açıklanmıştı. Ancak iddianameyi hazırlayan savcı Veli Dalgalı, tam tersi bir tespitte bulundu. İddianamede, polisin “göstericiye tekmeyle vurmadan önce tabancasını çektiği” belirtilirken “göstericiler tarafından taşlanınca silahın mekanizmasını çekerek fişek yatağına mermi sürdüğü” ifade edildi. Olayı “meşru savunmada sınırın aşılması” olarak nitelendiren savcılığın, “Şüpheli tarafından gerçekleştirilen ve TCK 81. maddeye mümas olan eylemin meşru savunma olup olmadığı, meşru savunma ise yasal sınırın aşılıp aşılmadığı, sınır aşılmış ise bunun kasten mi yoksa kasıt olmadan mı aşıldığı hususlarının takdir ve değerlendirmesi mahkemenin görevine girer” demesi dikkat çekti.
YANITSIZ SORULAR
İddianamede bazı sorulara ise yanıt verilmedi. Örneğin çevik kuvvete geri çekilme emri verilmişken bu polisin neden göstericilere doğru gittiği konusunda bir değerlendirme yapılmadı. “Beni linç edeceklerdi” diyen şüpheli polisin kaçma imkânı olmasına karşın bunu neden yapmadığı sorusu belirsiz kaldı.

Sosyal paylaşım sitesi Twitter'da tartıştığı lise öğrencisi İrem Aksoy'un içki içerken çekilmiş fotoğraflarını burada paylaşarak hedef haline getiren Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında takipsizlik kararı verildi.

17 yaşındaki İrem Aksoy, Twitter’da başlatılan “#EdepsizsinMelihGokcek” mesajlaşması kapsamında “Atamın kemiklerini sızlatıyorsun #EdepsizsinMelihGokcek” ve “Müslüman geçinerek kul hakkı yediğin için #EdepsizsinMelihGokcek” şeklinde twit’ler attı. Bunun üzerine Gökçek, Twitter’da Aksoy’u hedef alan mesajlar yazmaya başladı. İkili arasında tartışma sürerken Gökçek, Aksoy’un rakı içerken çekilmiş fotoğrafını paylaştı.

Gökçek, hesabında “Şimdi masum olarak takdim edilen 17 yaşındaki İrem Aksoy’u Twitter’daki kendi yayınladığı fotoğraflardan tanıyalım” diye yazdı.

 Aksoy soruşturuluyor


Bu arada Melih Gökçek, Aksoy hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Bunun üzerine 10 polis, İrem Aksoy’u Beylikdüzü Cahit Zarifoğlu Lisesi’nde dersteyken gözaltına aldı. Polisler, Aksoy’un Beylikdüzü’ndeki evinde arama yaptı. Emniyette ifade veren Aksoy, sonrasında serbest bırakıldı.
Aksoy’un ailesi, kızlarının fotoğrafını Twitter’da paylaşarak hedef gösterdiği gerekçesiyle Gökçek aleyhinde suç duyurusunda bulundu. Cumhuriyet’in aldığı bilgiye göre, İstanbul Başsavcılığı, Gökçek hakkında “suç unsuru yoktur” diyerek takipsizlik kararı verdi. İrem Aksoy hakkındaki soruşturma ise sürüyor.

Ankara Başsavcısı Kuriş’in tenzili rütbe ile Antalya Başsavcılığı’na atanmasının perde arkasında, Erdoğan ve MİT Müsteşarı Fidan hakkında Ankara’da yürütülen gizli bir ‘Oslo soruşturması’nın olduğu iddia edildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’in tenzili rütbe ile Antalya Başsavcılığı’na atanmasının perde arkasında Başbakan Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında Ankara’da yürütülen gizli bir “Oslo soruşturması”nın neden olduğu iddia edildi.

PKK ile MİT’in Oslo’da yaptığı görüşmelere ilişkin soruşturmanın İstanbul’dan bağımsız olarak yürütüldüğü öğrenildi. Bu soruşturma, yeni kurulan TMK’nin başına başsavcıvekili Murat Esen’in atanmasıyla ortaya çıktı. Esen, hemen soruşturmada takipsizlik kararı verdi.

HSYK, 30 Mayıs günü 1923 hâkim ve savcıyı kapsayan bir kararname yayımlamıştı. Kararnamede, en dikkat çeken atama, 2010’da Ankara Başsavcılığı’na getirilen İbrahim Ethem Kuriş’in sürpriz bir şekilde Antalya Başsavcılığı’na atanması olmuştu. Bu tenzili rütbe olarak yorumlanmış, ancak atamanın gerekçesi anlaşılamamıştı. Hatta Başsavcı Kuriş, HSYK’ye 10 kişilik bir liste vererek, bu savcıların yerlerinin değiştirilmesini istemişti. Kurul ise beklenmedik şekilde listeyi değil, Kuriş’in yerini değiştirmişti.


Neden Oslo mu?

Kuriş’in gönderilme nedeninin, Terörle Mücadele Yasası’nın 10. maddesi ile görevli Ankara Başsavcı Vekilliğinde yürütülen bir Oslo soruşturması olduğu iddia edildi. Konuyla ilgili sürecin şöyle geliştiği belirtiliyor: Dönemin özel yetkili başsavcıvekili Hüseyin Görüşen’e Oslo görüşmelerine ilişkin suç duyurusu niteliği taşınan bir ihbar maili geldi. İhbar dilekçesinde, MİT’in Oslo’da PKK ile yaptığı görüşmelere ilişkin şu ana kadar gün yüzüne çıkmamış bilgilerin yer aldığı öğrenildi. İhbar üzerine soruşturma başlatan, bunu UYAP’ta numara vermeyerek gizlilik içinde yürüten Görüşen, İstanbul Başsavcılığı’na yazı göndererek oradaki Oslo dosyasının örneğini istedi. Ancak hükümet, Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığı MİT krizinden sonra özel yetkili savcılıklar yerine terörle mücadele savcılıklarını kurdu. HSYK de bu yeni TMK hâkim ve savcılıklarına yeni isimler atadı. Bu kapsamda Hüseyin Görüşen’in özel yetkileri alınarak, yerine kurulan TMK’ye Başsavcı Vekili Murat Esen getirildi.

Ankara’da yürütülen gizli Oslo soruşturmasının varlığı da Murat Esen’in gelişiyle ortaya çıktı. Esen, geçen yaz sonu dosyaları devralırken, bir soruşturma dosyasının eksik olduğunu fark etti.

Bunun üzerine yapılan araştırmalarda Hüseyin Görüşen’in makamında bulunan özel kasada Oslo soruşturmasının dosyası çıktı. Dosyada Başbakan Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın isimleri “şüpheli” olarak yer aldı.

Murat Esen, göreve gelir gelmez soruşturmanın Erdoğan ve Atalay’la ilgili bölümüne takipsizlik kararı verdi. Başsavcıvekili Esen, Hakan Fidan’la ilgili olan bölümü ise yetkisizlik kararı ile İstanbul’a gönderdi. İstanbul da bununla birlikte tüm Oslo soruşturmasına geçen ay takipsizlik kararı vermişti. Bu gizli soruşturmadan Hüseyin Görüşen’in yanı sıra başsavcı Kuriş ile vekilleri Şadan Sakınan ve Nuri Yiğit’in de bilgileri olduğu ileri sürüldü. Bazı kaynaklar ise Kuriş’in haberinin olmadığını iddia etti.

“Başbakan’a operasyon” olarak yorumlanan bu gizli Oslo soruşturması nedeniyle Başsavcı Kuriş’in gözden düştüğü konuşuluyor. Kuriş’in bu nedenle Ankara’dan alınıp, Antalya’ya atandığı dile getirildi. Kuriş’in görev yaptığı dönemde MİT Müsteşar Yardımcısı Muhammed Dervişoğlu hakkında haksız mal varlığı davası açılmıştı. Bu davanın da atamada etkili olan diğer neden olduğu konuşuluyor. Yeni başsavcı Fethi Şimşek’in göreve başlamasından sonra bazı başsavcıvekillerinin de pasif göreve getirileceği konuşuluyor.

Demir’i korumalar yaktı

Öte yandan Ankara’da Memur Suçları Soruşturma Bürosu’nda görevli savcı Murat Demir de Konya’ya tenzili rütbe ile atanmıştı. Demir, Başbakanlık’ta yaşanan koruma kavgasına ilişkin soruşturmayı yürütüyordu. Başsavcı Kuriş, olaya ilişkin görevi kötüye kullanma iddiasıyla Başbakanlık Koruma Dairesi Başkanı Ramazan Bal’ın arasında bulunduğu 5 koruma hakkında İçişleri Bakanlığı’ndan soruşturma izni istemişti. Kuriş’in yanı sıra Demir’in görevden alınma nedeninin bu soruşturma olduğu savlanıyor.

Mustafa Balbay 8 Nisan çağrısı yaptı ve ekledi: Silivri barikatında resim çektirin. 

Tutukluluğunun 5. yılına giren Cumhuriyet gazetesi yazarı ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, kızı Yağmur’un Norveç’te yaptığı konuşma sonrası gördüğü baskılar sonucunda okul değiştirmesi sürecini, “Tutukluluğumun en kötü dönemini yaşadım. Rüyalarıma girdi. Sanki kanım, damarlarımdan boşaldı” sözleriyle değerlendirdi. 8 Nisan’daki duruşmaya, herkesi Silivri’ye beklediğini dile getiren Balbay, “Ancak barikatları zorlamasınlar. Barikatın önünde bir resim çektirip sosyal medyada ‘hukuk barikatın arkasında tutsak’ diye paylaşsınlar. Bunu bir kampanya olarak öneriyorum. 8 Nisan yeni bir başlangıç olacak” çağrısını yaptı. Balbay, tiyatroculara da seslenerek, “Yargıtatör” adlı kitabının sahnede toplumla buluşmasını istedi.Mustafa Balbay, Cumhuriyet’e yaptığı açıklamada şu mesajları verdi:
Yağmur’un okul sıkıntısı: Tutukluluğumun en kötü ve zor dönemiydi. Yağmur’un yaşadığı sıkıntıları öğrenince bütün vücudum yaralanmış, sanki kanım damarlarımdan akmış gibi oldu. Kalbim açıkta kalmış gibi hissettim. 4 gün boyunca Yağmur rüyalarıma girdi. Gündüz aklımda, gece rüyamdaydı. Asıl olan Yağmur’un huzuru ve iyi bir eğitim almasıydı. Bu sorunun sağlıklı bir şekilde çözülmesini istedim. Pazartesi kendisi ile konuştum. Yeni okulundan memnun olduğunu söyledi.
8 Nisan çağrısı: Mütalaa iddianameden bile kötü. İddianamede tertipti. Mütalaa ise tertip, iftira olarak doğmuştur. 8 Nisan yeni bir başlangıç olacak. Bu davanın duruşmasını bir gün izleyen bile bu davanın ne olduğunu anlar. 8 Nisan’da herkesi Silivri’ye çağırıyorum. Ama barikatları zorlamasınlar. Güvenlik güçleri ile hiç yüz yüze gelmesinler. Barikatın önünde bir resim çekip sosyal medyada “hukuk barikatın arkasında tutsak” diye paylaşsınlar. Bunu bir kampanya olarak öneriyorum. Bütün dünyaya paylaşsınlar. Gençleri Silivri’ye ayrıca çağırıyorum. Türkiye’nin gerçeği ile yüzleşip mücadeleye hazırlansınlar. Bütün kuşaklar omuz omuza olup adaleti tutsaklıktan kurtaracağız. Silivri artık Türkiye’nin kanayan yarası haline gelmiştir.
İmralı görüşmeleri: Türkiye’de gerçek bir iç barışı herkes gibi ben de istiyorum. Bugün barış bir amaç değil araç olarak kullanılıyor. Silahları susturmadan önce insanları susturdular. Böyle bir ortamda pazarlık usulü ile yapılacak bir barış ne kadar kalıcı olur?
Yeni anayasa: Yeni anayasa, barış atının önündeki araba gibi duruyor. Bu durumda ne at hareket edebilir ne de araba hareket edebilir. Barış gibi anayasa konusunda da pazarlığa tabi. İki kere ikinin kaç ettiğini tartışıyoruz. CHP ile 3 etsin, MHP ile 5 etsin pazarlığı yapıyorlar. BDP ile yapılan çarpma bölme işlemi ise daha karışık.
Yargıtatör sahnelenmeli: Şu günlerde “Yargıtatör” oyununun heyecanı içindeyim. Fırından taze çıkmış bir ekmek gibi elime alıp kokluyorum. Bütün dileğim bu oyunun iyi bir yönetmen ve tiyatro grubunun elinde toplumla buluşmasıdır. Kitabın İngilizce baskısını 14-18 Nisan arasında yapılacak Londra Kitap Fuarı’na yetiştireceğiz. Orada da Türkiye’nin yargı sorunları anlatılacak.
  
Alican Uludağ/Cumhuriyet


12 Eylül tutanaklarına göre dönemin MaraşValisi, katliamdan dolayı MHP'yi suçlamış  
12 Eylül davası dosyasına giren tutanaklarda, Maraş katliamına ilişkin çarpıcı bir konuşma yer aldı. Vali Tahsin Soylu, katliamın başlamasına neden olan Çiçek Sineması’na bomba atılması olayını Ökkeş Kenger’in (Şendiller) organize ettiğini ifade etti.
12 Eylül davası dosyasında giren Sıkıyönetim Koordinasyon Kurulu toplantısı tutanaklarında, Maraş katliamına ilişkin çarpıcı bir konuşma yer aldı. Tutanaklara göre dönemin Kahramanmaraş Valisi Tahsin Soylu, katliama ilişkin, “Olay ülkücü dernekler tarafından bir an önce hükümeti düşürmek amacıyla hazırlanmıştır” dedi. Soylu, Çiçek Sineması’na bomba atılması olayını da Ökkeş Kenger’in (Şendiller) organize ettiğini ifade etti.
Başbakan Bülent Ecevit başkanlığında 19 Şubat 1979’da yapılan bir Sıkıyönetim Koordinasyon Kurulu toplantısına bakanlar, komutanlarla sıkıyönetim ilan edilen kentlerin valileri de katıldı. Bu toplantıya ilişkin tutanakları Genelkurmay Başkanlığı, 12 Eylül davasının görüldüğü mahkemeye gönderdi. Tutanaklardan dönemin Kahramanmaraş Valisi Tahsin Soylu’nun, 19-26 Aralık 1978 günlerinde 111 kişinin öldüğü Maraş katliamına ilişkin kurul üyelerini bilgilendirdiği anlaşıldı.
16 Nisan 1978 günü saat 22.30 sıralarında bir lokantaya patlayıcı madde atacakları sırada iki ülkücünün yakalandığını ifade eden Soylu şöyle konuştu: “Yapılan sorgulama sonucunda Maraş’ta gerçekleşen patlayıcı madde atma ve silahlı saldırıda bulunma olaylarının bir ülkü derneği eski başkanı Ali Haydar Yangın, Başkan Muhittin İlhan ve İkinci Başkan Ahmet Balcı yönetiminde Maraş Milletvekili Mehmet Yurtcular Başınoğlu, Enver Baş tarafından, Ankara’ya bilinmeyen bir merkezden verilen talimatlara uygun olarak silahlanıldığı, yine aynı şahıslar tarafından temin edilen silah ve patlayıcı maddelerle ülkücü olarak tanınan şahıslara uygulattırıldığı anlaşılmıştır.”
Soylu, 19 Aralık 1978’de başlayan katliam konusunda da Ökkeş Kenger’le ülkücüleri suçladı. “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği sırada Çiçek Sineması’na patlayıcı madde atıldığını söyleyen Soylu’ya göre bir görgü tanığı, Ökkeş Kenger’in PTT şubesinden yaptığı bir görüşmeyi şöyle anlattı: “Patlamadan sonra yine aynı şahıs (Ökkeş Kenger) yanında 15 kadar arkadaşıyla birlikte tekrar PTT’ye geldi. Telefon yazdırdı. Gerek kendisi, gerek yanındaki grubun davranışları dikkatimi çektiği için konuşmasını dinledim. Konuşma sırasında ‘Genel merkez mi, ben teşkilattan Ökkeş Kenger, sen onlara söyle beni tanırlar. Sinemaya bomba atıldı. 10 kişi yaralandı. 4 ölü, ağır yaralı.. acele gelsin’ cümlelerini duydum.”
Savcılığın soruşturma başlattığını belirten Soylu, “İncelemede Ökkeş Kenger’in Ankara’da 29 43 51 No’lu telefonla konuştuğu ve bu telefonun Ankara Ülkücü Gençlik Derneği’ne ait olduğu saptanmıştır. Ülkücü şahıslara patlayıcı madde temin ettiği kayıtlarımızın tetkikinden anlaşılan Ökkeş Kenger, 4 Ocak 1979’da yakalanarak gözaltına alınmıştır. Kenger, Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nde öğrenci olup kefili de MHP Maraş Milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş’tır. Çiçek Sinaması’na patlayıcı madde atma olayını Ülkücü Derneği tarafından tertiplenmiştir. Amaçları CHP binası ile bazı CHP’lilere ait ev ve işyerlerini tahribe yönelik bulunmaktadır” dedi.
Konuşmasında 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında yaşanan katliamı ayrıntılarıyla anlatan Soylu, “Olay, sağ partiler, özellikle MHP ve yan kuruluşları olan ülkücü dernekler tarafından hükümeti düşürmek amacına yönelik hazırlanmış bulunmaktadır. Olayın büyük boyutlara ulaşmasının nedeni bölge halkının gerici ve tutucu bir yapıya sahip olmasından ötürü dinin istismar edilmiş olmasıdır” dedi.

Alican Uludağ/Cumhuriyet

RedHack tutuklusu Duygu'dan mektup

8,5 aydır demir parmaklıkların ardında "tutuklu" olan üniversite öğrencisi Duygu Kerimoğlu, gönderdiği mektup ile yaşadığı duruma isyan etti.

  “Hiçbir suç işlemeden 9 aydır tutuklu olmak çok ağır bir durum. Tek suçum, hackle ilgili haberleri okumak ve sol görüşlü, duyarlı bir vatantaş olmaktır” diyen Kerimoğlu, Yılmaz Güney’in ve Deniz Gezmiş’in fotoğrafları ile Facebook’ta bir kişinin yapmış olduğu yoruma verdiği cevabın da “kasıtlı olarak çarpıtıldığını” ve delil haline getirildiği kaydetti. Kerimoğlu, “Bir avuç toprağa bile muhtaç şekilde boşu boşuna buralarda olmak, insanın bedenine ve psikolojisine verilen en büyük cezadır” dedi.

Mersin Üniversitesi Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümü öğrencisi Duygu Kerimoğlu’nun 8,5 aydır tutuklu bulunmasının nedeni Facebook’ta “Asi Deniz” ismiyle kullandığı sayfasında RedHack üyelerini ve gerçekleştirdiği eylemlerini övmek ve RedHack Sempatizanları isimli grubun yaptığı yoruma, “Üstlendiğiniz görevi mükemmel yerine getiriyorsunuz. Bizler sizleri seviyoruz” diye yanıt vermek. Sincan Kapalı Kadın Cezaevi’nde tutulan Duygu Kerimoğlu, avukatı Yusuf Gözel aracılığıyla gönderdiği mektupta yaşadıklarını Cumhuriyet’e anlattı.

“Yaklaşık 40 saat sonra duruşmaya çıkacağım. Özgür kalacağımı tahmin ediyorum. Hiçbir suç işlemeden 9 aydır tutuklu olmak çok ağır bir durum” diyen Duygu Kerimoğlu, mektubunda şunları kaydetti:

“Dosyamda Yılmaz Güney’in ve Deniz Gezmiş’in fotoğrafları delil olarak sayılmaktadır. Facebook’ta bir kişinin yapmış olduğu yoruma vermiş olduğum cevap kasıtlı olarak çarpıtılmış ve yine delil haline getirilmiştir. Dosyada benim hack yaptığıma dair hiçbir delil yoktur. Tek suçum; hackle ilgili haberleri okumak ve sol görüşlü, duyarlı bir vatandaş olmaktır. 14 Kasım benim yaşgünümdü. 21 yaşında girdiğim bu dört duvar arasında 22 yaşıma girdiğim bu ilk zamanlarda çıkmayı umut ediyorum. Ben ve bütün ailem CHP’liyiz. Siyasi görüşümden ve duyarlılığımdan dolayı, cezaevinde bu kadar süre yattığımı düşünüyorum. Dünyanın yaşanabilecek en güzel ülkesi olan bu ülke böylesine siyasi davaları hak etmiyor. 9 aylık bu süreçte, hapishanenin insan doğasına ve yaratılışına karşı olan birçok yönüyle acı da olsa tanıştım. Bir avuç toprağa bile muhtaç şekilde boşu boşuna buralarda olmak; insanın bedenine ve psikolojisine verilen en büyük cezadır. İnsanların bedenlerini gözlerimin önünde ölümeyatırması veyahut bir badem şekerini 20 yıl sonra ilk kez görüp onunsevincinden ağlaması... Buraların insanı nasıl bir hale soktuğunun enönemli göstergesidir.”

Güldal Mumcu, cinayeti soruşturan savcı Kemal Ayhan’ın evinde ölü bulunması, ardından naaşının otopsi bile yapılmadan alelacele defnedilmesini yazmıştı. Dönemin DGM Başsavcısı Nusret Demiral’ın yanıtı polisiye dizi izleyicilerini bile tatmin etmeye yetmiyor: “Kendi evinde ölüyor, şüphe edecek bir durum yok.”

Güldal Mumcu’nun kitabında Uğur Mumcu cinayetini soruştururken evinde “esrarengiz” bir şekilde ölü bulunan DGM Savcısı Kemal Ayhan’a otopsi yapmadan toprağa vermekle eleştirdiği dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcısı Nusret Demiral, suçlamalara yanıt verdi. Savcı Kemal Ayhan’a ayrıntılı otopsi yapılmadığını kabul eden Demiral, “Çok şişman bir çocuktu. Enfarktüsten (kalp krizi) gitti. Tabii bir ölüm olarak tespit edildi. Şüphe çekecek hiçbir şey yok” dedi.

- Ayrıntılı otopsi yapıldı mı?
Oradaki durum şu. Çok şişman bir çocuktu. Enfarktüsten gitti. Arkadaşlar gittiler yaptılar muayenesini. Tabii bir ölüm olarak tespit edildi. Tabii bir ölüm olunca niçin ayrıntılı otopsi yapılsın? Siz gazeteci olarak düşünüyorsunuz. Yanlış onlar. Biz hukukçu olarak söylüyoruz bunları. Kendi evinde ölüyor çünkü. Şüphe edilecek bir durum yok.

- Siz doğal ölüm olduğunu mu düşünüyorsunuz?
- Tabii doğal ölüm. Normal şekilde yaşayan bir kişi. Sonra bizim binalarımızda korumalar var. Lojmanda oturuyordu çünkü. Ailesi de geldi. Onlar zaten açtılar baktılar. Daha önce de zaten aynı baygınlığı geçirmiş. Ailenin o zamanki intibaları öyleydi.

- Ailesinin evde olmadığı bir zaman savcının bu ölümü şüphe çekici değil mi?
Şüphe çekecek hiçbir şey yok. Onlar uydurma şeyler. Çok mazbut bir çocuktu. Ve çok kıymetli bir savcıydı.

- Ama Uğur Mumcu soruşturmasını yürüten bir savcıydı.
- Ondan önce soruşturan arkadaşlarımız (Ülkü Coşkun’u kastediyor) var.

- Ama görevden alındı?
Alınmadı. Tayini çıktı. Herhalde bir şeyler oldu. O arkadaşa (Kemal Ayhan’a) tevzi edildi.

- Kemal Ayhan, ölümünden kısa süre önce Güldal Mumcu’ya cinayetin arkasında “Uluslararası istihbarat örgütleri, biraz mafya ve karanlık güçler…” olduğunu söylüyor.
- Hepsi evrakların içinde var (Cinayetle ilgili bilgilerin dosyada olduğunu ima ediyor). Bunun yeniden münakaşasına girmek kadar ayıp bir şey yok.

- Halen asıl faillerin yakalanamadığı eleştirileri var...
- Onların dedikoduları. Aile tabii üzülüyor. Her türlü şeyi söyleyebilir. Soruşturma evrakı dört başı mamur yapıldı.

- Kitapta, Güldal Mumcu, Yeşil’in yaptığı ziyareti de yazmış...

Bu şeye, emekli bir cumhuriyet başsavcısı olarak bu şeye girmeyiz. Sorduğunuz soruların hiçbiri de bizim için geçerli değildir. Kişisel intibalardır onlar. (Bu sırada sinirlenerek telefonu kapatıyor.)

- Kitaba göre savcı Ülkü Coşkun, cinayet için ‘Bu işi devlet yapmıştır’ demiş.
- Bun bunlara girmiyorum hiç. Çünkü bu işler öyle dallandı budaklandı ki o kadar kumkuması (dedikodu) içine sokuldu ki rahmetlinin kemikleri bile sızlıyor. Benden söylemesi. Haberiniz olsun. O kadar. (Telefonu ikinci kez kapatıyor.)

Deniz Feneri savcılarından Nadi Türkaslan, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e sordu: Bizi neden mahkum ettiniz?
Yargıtay’da “evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma” suçlarından beraat eden eski Deniz Feneri savcılarından Nadi Türkaslan, kendileri hakkında dava bile açılmadan 5 Eylül 2011’de “Savcılar yasayı ve mahkeme kararını ihlal etti” diyen Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e “Bırakın HSYK’nin karar vermesini, henüz müfettiş raporu dahi yazılmadan ‘savcılar tahrifat suçunu işlediler’ hükmünü neden verdiniz? Sizden savcılar hakkında dava açılmasını isteyen mi oldu?” diye sordu.

Türkaslan, 17 kişinin tanık olarak dinlenmesini istemişti. Cuma günkü duruşmada da bunun gerekçelerini anlatan bir dilekçe veren Türkaslan’ın talebi Yargıtay 11. Ceza Dairesi tarafından reddedildi. Türkaslan, reddedilen dilekçede şu soruları yöneltti:

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e: Bir dönem savcılara (Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcılara); gözaltı, tutuklamaya sevk dahil soruşturmada hukuken yapılması gereken her türlü işlemin yapılmasına engel olunmayacağı teminatı verdiniz mi, bu teminat neden verildi?

HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur’a: Savcılar hakkındaki hiçbir işlem dairenizden geçmediği, dolayısıyla hukuken dosya içeriğine vakıf olmadığınız halde; MEDEL’e (Avrupa Yargıçlar ve Savcılar Birliği) gönderdiğiniz yazıda, MEDEL’in raporundaki tespitin doğru olmadığını, işin doğrusunu anlattığınızı söylemekle işin doğrusunu nereden biliyorsunuz? Sizi özel bilgilendiren mi oldu?

HSYK Müfettişleri Vedat Ali Tektaş ve Arif Kavasoğlu’na: Savcılar hakkındaki soruşturma ile ilgisi olmadığı halde mahkeme kararıyla gizli olan soruşturmanın esasıyla ilgili neden soru sordunuz? Bu soruyu merakınızdan mı yoksa birinin isteği üzerine mi sordunuz?

Savcı, Hopa’da yaşanan olayların ardından Ankara’da yapılan gösteriye ilişkin 50 kişi hakkında daha dava açtı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, AKP Ankara İl Başkanlığı önünde geçen yıl düzenlenen Hopa protestosuna katılan dönemin KESK Başkanı Döndü Taka Çınar ile eski Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol’un arasında bulunduğu 50 kişi hakkında dava açtı. Her şüpheli için 22 yıl 3 aya kadar hapis cezası istenen iddianamede, 17 kişinin “polise saldırdığı”, 5 şüphelinin de “mala zarar verdiği”nin anlatılmasına karşın, bu iki eylemden dolayı tüm sanıklar için ceza talep edilmesi dikkat çekti. Sanıklar hakkında yöneltilen “hakaret” suçlamasına ilişkin ise iddianamede herhangi bir örnek verilmediği görüldü. Bu iddianame ile birlikte, Ankara’daki Hopa gösterisine katılıp, sanık olanların sayısı 135 oldu.

Olaylarla ilgili ilk olarak özel yetkili savcılık, iki iddianame halinde toplam 35 kişi hakkında örgüt üyeği suçlamasıyla Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açmıştı. Basın savcılığı ise 2911 Sayılı Yasa’ya muhalefetten 48 kişi hakkında hazırladığı iddianameyi Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi’ne göndermişti. Bu davanın görülmesine de başlanmıştı.

4. iddianame ise 50 kişi hakkında hazırlandı. Basın savcısı Erdoğan Gökçek, 50 kişi hakkında yürüttüğü soruşturmayı tamamlayarak iddianameyi 24. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. Savcı Gökçek, iddianamenin bu mahkemede bulunan 48 kişinin sanık olduğu dosya ile birleştirilmesini talep etti.

‘Zincirleme direnme’

50 kişilik iddianamde, tüm şüphelilerin 2911 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet etmek; “zincirleme” şekilde görevi yaptırmamak için direnmek, kamu malına zarar vermek, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etmek suçundan 4 yıldan 22 yıl 3 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılması istendi.
İddianamenin sanıkları arasında; eski KESK Başkanı Döndü Taka Çınar, dönemin Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, KESK MYK Üyesi Baki Çınar, SES MYK üyesi Aslıhan Öden, SES Ankara Şube Başkanı İbrahim Kara, dönemin KESK MYK üyesi Akman Şimşek, Eğitim-Sen Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Doğan Kaya, Eğitim-Sen Ankara 5 No’lu Şube Başkanı Haydar Karayünlü, Eğitim-Sen Ankara 1 No’lu Şube Yöneticisi Olgun Eroğlu, Halkevleri MYK üyesi Serhad Savaş ile avukatlar Sevinç Hocaoğulları, Çiğdem Tan ve Deniz Özbilgin de yer aldı.

Pankartın ucundan tutmuş

İddianamede dönemin KESK Başkanı Çınar’a yönelik suçlama olarak “yolu trafiğe kapatan grup içerisinde yer almak” ve “Ölümün zulümün iktidarı AKP’den hesap soracağız” yazılı “pankartın ucundan tutarak taşımak” ifadeleri yazıldı. İddianamede, her şüphelinin benzer şekilde “yolu trafiğe kapatan grup içinde yer aldığı” anlatıldı.

‘Katil AKP’ mi hakaret?

İddianamede “hakaret” suçuna yönelik herhangi bir örnek eylemden bahsedilmediği de görüldü. Bu durum da savcının “Katil AKP” yazılı çelengi hakaret olarak kabul ettiği yorumlarına neden oldu. 48 kişi hakkında daha önce hazırlanan iddianamade de benzer durum yaşanmıştı. 24. Asliye Ceza Yargıcı Şahin Kurt, ilk duruşmada bu durumu eleştirirken, “Polisler yaralanmış, araçlar zarar görmüş deniyor ancak bunlara ilişkin delil yok” demişti.

Hükümetin 2008'de başlattığı Alevi açılımı, aradan geçen süreçte unutuldu, raporun gereği yapılmadı.
Yargıtay’ın cemevleri konusunda verdiği karar, son dönemde Alevilere yönelik olumsuz uygulamaların son örneği oldu. Yargıtay’dan önce Danıştay da zorunlu din dersinden muaf tutulmak isteyen öğrencinin talebini geri çevirdi. TBMM Başkanı Cemil Çiçek ise CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Meclis’te cemevi açılması talebine olumsuz yanıt verdi. Oysa “cemevlerinin hukuki statüye kazandırılması” hükümetin yaptığı Alevi çalıştayları sonrasında hazırlanan raporda yer alıyordu. Raporda, Alevilere yönelik verilen diğer sözler de tutulmadı, süreç daha da geriye götürüldü.
Alevi toplumu, yıllardır her platformda cemevlerine yasal statü kazandırılması, zorunlu din derslerinin ve Diyanet’in kaldırılması, Madımak Oteli’nin “Utanç Müzesi”ne dönüştürülmesi, Alevi köylerine cami yapılmaması, başta Hacı Bektaş olmak üzere tüm Ale-vi dergâhlarının geri verilmesi gibi taleplerini dile getiriyor. Bu talepler karşısında hükümet, 4 yıl önce Alevi açılımı başlattı.
2009-2010 yılları arasında toplamda 7 etaptan oluşan Alevi çalıştaylarına, başta Alevi temsilcileri olmak üzere, sivil toplum örgütleri, akademisyenler, ilahiyatçılar, medya mensupları ve siyasiler katıldı. Dönemin Devlet Bakanı Faruk Çelik’in yönetiminde gerçekleştirilen çalıştaylar sonucunda, 200 sayfalık bir rapor hazırlandı. Sorunun çözümü için çeşitli öneriler sıralandı.

Bunlar arasında Diyanet’in yeniden düzenlenmesi, cemevlerine yasal statü kazandırılması, “ayrımcılığa yol açan uygulamalara son verilmesi” gibi önerilerde bulunuldu. Raporun sonuç bölümünde özellikle “Devlet herhangi bir inanç alanının içeriğine müdahale edemez ve onu düzenleyemez” ifadesi de kullanıldı.

Ancak, aradan geçen 4 yıla rağmen Alevilerin talepleri karşılanmadı. Sadece din kültürü ve ahlak bilgisi dersi kitaplarına Alevilikle ilgili metinler eklendi. Madımak Oteli kamulaştırılarak, “Bilim ve Kültür Merkezi”ne dönüştürüldü. Ancak, Alevilerin istediği şekilde otel, “Utanç Müzesi” yapılmadı, sadece bir katı, katliamda ölenler için anı köşesine çevrildi. Ancak, buraya katliamda ölen 33 aydın ve 2 otel görevlisinin yanı sıra otel dışında ölen iki eylemcinin adının da yazılması tepki çekti.

Alevi açılımı sonrası somut adımlar beklenirken, son dönemde yargıdan ve çeşitli kurumlardan Alevilerin aleyhinde peş peşe kararlar çıktı.

 Alican Uludağ/Cumhuriyet

Savcılık, 12 Eylül döneminin Mamak Cezaevi Müdürü için istihbarata talimat verdi:
12 Eylül döneminde Ankara’daki cezaevi ve karakollarda yapılan işkencelerle ilgili soruşturmayı yürüten savcılık, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan, şu an nerede olduğu bilinmeyen dönemin Mamak Askeri Cezaevi Müdürü Albay Raci Tetik’in bulunmasını istedi. Bu arada Emniyet Genel Müdürlüğü, 12 Eylül döneminin işkence merkezlerinden Ankara Emniyeti DAL Grubu’nda görevli 125 polisin isim listesini savcılığa gönderdi. Mağdurların anlatımlarının ardından, söz konusu 125 kişinin arasında “şüpheli” olacaklar ifadeye çağrılacak.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Murat Demir, “insanlığa karşı suç” kapsamında yürüttüğü 12 Eylül dönemi işkencelerine ilişkin soruşturmada kritik bir adım daha attı. Bir yandan Ankara Emniyeti’nde kurulan özel ekip, darbe döneminde Ankara’daki karakol ve cezaevlerinde işkence görenler ile bu sırada öldürülenlerin yakınlarının ifadesini alırken, diğer yandan işkenceci polis ve askerlerin bulunması için çalışma başlatıldı.

125 DAL çalışanı sorgulanacakSavcı Demir, daha önce Genelkurmay Başkanlığı’ndan Mamak Askeri Cezaevi yetkililerinin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ise DAL (Derin Araştırma Laboratuvarı) çalışanlarının isimlerini istedi. Emniyet, DAL’da çalışan 125 kişinin isimlerini savcılığa bildirdi. Listede, eski Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu da yer aldı. Emniyette ifade veren işkence mağdurlarından bazıları, Kemal Yazıcıoğlu’ndan da şikâyetçi olmuştu. Hakkında şikâyet bulunan 125 kişilik DAL çalışanları şüpheli sıfatıyla sorgulanacak. Genelkurmay’ın ise henüz bir yanıt vermediği öğrenildi. Savcı Demir, darbecilerin lideri Kenan Evren tarafından özel olarak Mamak Askeri Cezaevi Müdürlüğü görevine getirilen Tetik’in adresinin bulunması için Emniyet İstihbarat’a talimat yazdı. Yazıda, Tetik’in adresinin araştırılarak, savcılığa bildirilmesi istendi. Savcılığa gelen ilk bilgiler, Tetik’in İzmir’de olabileceği yönünde oldu.

İşkenceyi kabul etmiştiTetik, 1988’de Milliyet gazetesine verdiği röportajda, işkence yaptığını kabul ederken talimatnameleri ve kanunları uyguladığını belirterek, “Orası cezaeviydi. Hastane, okul, aşk gemisi veya yat kulübü değildi. Bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz. Lafla hizaya gelmiyorlardı. Saklamıyorum, oldu. Peki onlar niye direniyorlar?” demişti. Tetik’in “kanunları uyguladım” dediği Mamak Cezaevi’nde yayıncı-yazar İlhan Erdost askerler tarafından dövülerek öldürülmüştü. Ankara’da DAL merkezinde ise darbe sonrası gözaltına alınanlar işkence tezgâhlarından geçirilmişti. İşkence sonucu Zeynel Abidin Ceylan, Behçet Dinlerer, Adil Yılmaz, Satılmış Şahin Dokuyucu başta olmak üzere çok sayıda “devrimci” katledilmişti. Devrimci Yol liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu da DAL’da işkence görmüştü.

Alican Uludağ/Cumhuriyet

57 kişinin yaşamını yitirdiği Çorum katliamından bir yıl önceden tahmin eden MİT,Emniyet ve askeri suçladı.
‘polis sağ kesimi tuttu’

Maraş,tan sonra Çorum,da da Alevi ile Sünniler arasında kitlesel bir olay yaşanacağını “tahmin” eden MİT,bunun işareti olarak Çorum,da halkın evlerine erken çekilmesi,sokakların tenhalaşması,gece misafirliklere gidip gelmelerin azalmasını gösterdi.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), 1980’de 57 kişinin hayatını kaybettiği Çorum katliamından bir yıl önce geçtiği istihbarat notunda, Sivas ve Maraş’tan sonra Çorum’da da Aleviler ile Sünniler arasında kitlesel bir olay yaşanacağını “tahmin” etmiş. Olayların çıkacağına ilişkin “emare” olarak MİT, Çorum’da halkın evlerine erken çekilmesi, sokakların tenhalaşması, gece misafirliklere gidip gelmelerin azalmasını gösterdi. Teşkilat, katliamın yaşanmasına “Polisin yanlı davranarak sağ kesimi tutması” ve “askeri birliklerin olaylara bazı nedenlerle zamanında müdale etmemesi”ni gerekçe gösterdi.
12 Eylül darbesine giden yolun önemli sacayaklarından olan Çorum katliamı, 29 Mayıs-9 Temmuz 1980 tarihleri arasında gerçekleşti. 57 kişinin katledildiği olaylarda, onlarca ev ve işyeri yakıldı, tahrip edildi. Çok sayıda Alevi ve solcu yurttaş, kenti terk etti. Cumhuriyet’in ulaştığı MİT belgeleri, Çorum’daki katliamın göz göre göre geldiğini ortaya koydu. MİT, Çorum’a ilişkin ilk istihbarat notlarını, olaylardan yaklaşık iki yıl önce geçti.
25 Eylül 1978 tarihli MİT belgesinde Sivas Ali Baba Mahallesi’nde Alevilere yönelik saldırı olaylarına değinilerek “Sivas’ta meydana gelen olayların bölgenin etnik yapısı nedeniyle Çorum’daki vatandaşları, özellikle Alevi kesimi psikolojik yönden etkileyerek huzursuz ettiği” belirtildi. Belgede “Sivas olaylarına benzer olayların Çorum’da da çıkabileceğine dair söylentiler bulunduğu” kaydedildi. Bu söylentilerin “maksatlı olarak” yapıldığını ve Çorum’da “büyük çapta olayların olacağının sanılmadığını” iddia eden MİT, yine de yetkililerin uyarıldığını ifade etti. 3 Ocak 1979’da da MİT ısrarla “büyük çapta bir olayın zuhur edeceğine ihtimal verilmediğini” savunarak “Çorum’da mezhep ayrımına dayalı muhtemel olayların çıkacağını gösterir bir emarenin mevcut olmadığı ülkücü kesim tarafından belirtilmektedir” dedi.
MİT, 15 Ocak 1979’da ise Maraş olaylarından sonra Çorum’da tahrikler sonucu kitlesel bir olay meydana geleceğinin tahmin edildiğini bildirdi.

Emareleri sıraladı

MİT, 15 Ocak 1979 tarihli istihbarat notunda, bunun emaresini şöyle sıraladı: “Erken evlere çekilme, sessizlik ve sokakların tenhalaşması. Gece misafirliklerine gidip gelmelerde azalma. Aynı semtte oturan Alevi ve Sünni ailelerin okul çağındaki çocuklarının ayrı ayrı gruplar halinde okula gidip gelmeleri. Belirli çevrelerin özellikle silah temin ederek diğerine saldırıya hazırlandığı yolunda dedikoduların çoğalması. Vatandaşların ve bilhassa gençlerin akşamları evine gruplar halinde gitmeleri.”
İki mezhep mensupları arasında kuşku, korku ve tedirginlik yaşandığım belirten MİT, 15 Ocak 1979 tarihli istihbarat notunda, bunun emaresini şöyle sıraladı:
“Erken evlere çekilme, sessizlik ve sokakların tenhalaşması. Gece misafirliklerine gidip gelmelerde azalma. Aynı semtte oturan Alevi ve Sünni ailelerin okul çağındaki çocuklarının ayrı ayn gruplar halinde okula gidip gelmeleri. Alevi-Sünni vatandaşlar arasında değişik söylentilerin yayılması ve belirli çevrelerin özellikle silah temin ederek digerine saldırıya hazırlandığı yolunda dedikoduların çoğalması. Vatandaşların ve bilhassa gençlerin akşamları evlerine gruplar halinde gitmeleri. Yurdun herhangi bir yerinde cereyan eden Alevi-Sünni çatışması şeklindeki olayların belirli çevreler tarafından tartışılması ve tepkilere yol açması.”

Ve katliam başlar

MİT’in “Konu üzerinde hassasiyetle duruyoruz ve gerekli önlemler alınması sağlanmıştır” demesine karşın, dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın 27 Mayıs 1980’de öldürülmesi Çorum’daki olayların fitilini ateşledi.
MİT,e ait 30 Mayıs 1980 tarihli belgede, Gün Sazak’ın öldürülmesi nedeniyle ülkücülerin 29 Mayıs 1980 akşamında Çorum merkezinde solcuların işyerlerini tahrip etmeye başladığı belirtilerek “Çorum,da Sağcı kesim, bir terör havası estirmekte olup, dükkânlara, evlere, kişilere saldırmaktadır” denildi.
MİT’in 2 Temmuz’da geçtiği notta da sağ kesimin daha saldırgan olduğu kaydedilerek ,“Cemilbey yolu üzerindeki sağ eğilimli Ovasaray köylülerince yol kesilerek Alevi köylülerine ait 3 minübüs dolusu halk tartaklanarak dövülmüşlerdir” denildi. Çorum’daki Emniyet ve askeri kuvvetlerin olaylar karşısında yetersiz kaldığını aktaran MİT, 7 Temmuz’da “Ölü olarak bulunan şahıslardan 6’sı Sünni, 23’ü Alevidir” denildi.
Çorum,daki Emniyet ve askeri kuvvetlerin olaylar karşısında yetersiz kaldığı ve mutlaka takviye gerektiğini aktaran MİT, 7Temmuz,da “Ölü olarak bulunan şahıslardan 6,sı Sünni,23,ü Alevidir” bilgisini verdi.
MİT, 9 Temmuz 1980,de olaylara ilişkin hazırladığı genel bir istihbarat notunda, Çorum,daki katliamın çıkması ve büyük boyutlara ulaşmasının nedenlerini şöyle açıkladı:

- Eminiyet kadrosunun sağ ve sol olarak ayrılması, ülkücü-sağcı polislerin işbasına gelmesi ve bu kadroyu Emniyet Müdürü Nail Bozkurt'un istemeyerek de olsa himaye ederek ülkücü ve sağ kesimin himaye edildiği izlenimi vermesi. Ülkücü olarak tanınan polislerin Alevilere baskı ve işkence yaptığı iddialarının yaygınlaşması, bu durumdan aşın sol kesimin yararlanması.


- Olaylar sırasında aşırı solcular tarafından 2 polisin öldürülmesi ve evlerinin yağma edilmesinin polis üzerine yaptığı etki ile yöneticilerin Alevi kesimde oturan polislerin ailelerinin evlerini sol kesimden taşımaları ve sağ kesime yerleştirmeleri, cereyan eden olaylarda polisin yanlı davranarak sağ kesimi, tutması.


- Olaylara müdahale eden askeri birlikleri yöneten General Sabahattin Esengün ile vilayet arasında iyi diyalog kurulmaması. Askeri birliklerin cereyan eden olaylara bazı nedenlerle zamanında müdahale etmeyip silahlı grupları enterne (etkisiz hale) edememesi. Askeri birliklerce yapılan arama operasyonlarının sıhhatli olmaması.


Alican Uludağ/Cumhuriyet

KAHRAMANMARAŞ KATLİAMI

MİT'in 12 Eylül davasına gönderdiği 1 Mayıs 1977 belgelerinde ateş edenler gizlendi, işçiler suçlandı.
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), 12 Eylül davasında mahkemenin isteği üzerine 1977 yılında Taksim’de yaşanan “Kanlı 1 Mayıs” katliamına ilişkin gönderdiği belgede, olayların Maocular tarafından çıkarıldığı ileri sürüldü. 1 Mayıs 1977 öncesinde devletin zirvesine çok sayıda istihbarat raporu göndederek kutlama hazırlıklarını anlatan MİT, törenlere katılacak olan “illegal örgütler arasında çatışma ihtimali” olduğunu bildirdi. Kontrgerilla iddialarına yer verilmeyen raporda, Sular İdaresi binası çatısından ve Intercontinental Oteli’nin üst katlarından kalabalığa sıkılan kurşunlara ise değinilmedi.

Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine giden süreçte yaşanan 1 Mayıs Taksim, 1977 Sivas, 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamlarına ilişkin MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ellerindeki bilgi ve belgeleri, varsa raporları istemişti. İki kurum da hazırladığı yüzlerce sayfalık belgeleri, mahkemeye gönderdi. Mahkeme, özellikle MİT’in 1 Mayıs olaylarına ilişkin gönderdiği bazı belgeleri “devlet sırrı” kapsamında olabileceği gerekçesiyle davanın müdahillerine vermedi. Mahkemenin elinde bulundurduğu MİT ve Emniyet’in, 1 Mayıs Taksim, Çorum, Sivas, Maraş katliamlarına ilişkin “çok gizli” ibareli belgelere Cumhuriyet ulaştı.

MİT, 1 Mayıs katliamıyla belgeleri, hazırladığı “çok gizli” ibareli üç sayfalık özet bilgi notu eşliğinde gönderdi. Bilgi notunun ekinde ise 68 sayfalık; 1 Mayıs olayları öncesi ve sonrasına ilişkin dönemin Cumhurbaşkanlığı, Başbakan, Genelkurmay Başkanlığı, MGK Genel Sekreterliği ile İçişleri Bakanlığı’na gönderilen istihbarat raporları yer aldı. Belgelerden, 1 Mayıs öncesi MİT’in devletin zirvesini sürekli bilgilendirdiği, DİSK ve diğer örgütlerin kutlamalara ilişkin hazırlıklarını gün gün raporlaştırdığı anlaşıldı. Hatta, grupların atacakları sloganlar dahi MİT tarafından önceden öğrenildi.

‘Militan işçiler’

13 Nisan 1977 tarihli “çok gizli” ibareli “DİSK’in 1 Mayıs Bayramı Hazırlığı” başlıktı ‘Etüt’te özetle şöyle denildi: “Türk Demir Döküm Fabrikası işyeri ve lokal temsilcileri militan kadrolar kurmaya başladı. Bu kadrolar, sloganlarını duvarlara yazacak ve afiş yapıştıracak. Militan işçilerce söz konusu eylemler sırasında çevrede güvenlik tedbiri alınacak. Türk Demir Döküm Fabrikası’nda işçilerin büyük bir kısmı silahlanmıştır. DİSK’in kutlayacağı 1 Mayıs’a, işçi kuruluşları, derneklerle seçimlerde destekleyeceği CHP ve Türk-İş’ten bazı sendikaların da katılma ihtimali kuvvetlidir.”

Alican Uludağ/Cumhuriyet

Almanya bağlantılı Deniz Feneri soruşturmasında 24 kişi örgüt kurmaktan, 10 kişi üyelikten takipsizlik aldı.
Almanya bağlantılı Deniz Feneri soruşturmasında “nitelikli dolandırıcılık” yapmaktan da tutuklanan eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman hakkında, bu suçtan dava açılmak bir yana, takipsizlik kararı dahi verilmediği ortaya çıktı. Soruşturma kapsamında 10 kişi örgüt kurmaktan, 24 kişi ise örgüt üyeliğinden takipsizlik kararı aldı. Akman “3 numaralı”, Karaman ise “20 numaralı” sanık olarak yer aldı.

Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan 526 sayfalık iddianamede, suç tarihi “25.04.2007 ve öncesi” olarak yazıldı. İddianamenin müştekileri, yani suçtan zarar görenleri Elazığ’ın Maden ilçesi Naldöken Köyü’nde oturan Hatice Yıldız adlı vatandaş ile Almanya Stuttgart’ta yaşayan Sadık Deniz oldu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Konya Milletvekili Atilla Kart, İşçi Partisi ile Sosyal Demokrat Halkçı Parti İstanbul İl Başkanı Zafer Nuhoğlu’nun isimleri iddianamede “suç ihbarında bulunanlar” olarak yer aldı. Edinilen bilgiye göre, 20 sanıktan en ağır suçlama, “Hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanmak, özel belgede sahtecilik, kamu görevlisinin sahtecilik suçuna iştirak etmek” iddiasıyla Karaman, Kanal 7 Yönetim Kurulu üyesi İsmail Karahan ve Almanya’daki davada ceza alan derneğin ve şirketlerin eski müdürü Mehmet Gürhan’a yapıldı.

“Hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanmak ve özel belgede sahtecilik”ten hakkında dava açılanlar ise şöyle: Deniz Feneri’nin yardımlarını dağıttığı iddia edilen Ali Solak, Zahid Akman, Deniz Feneri e.V. görevlisi Bedrettin Bülent Bilgin, Kanal 7 Finas Müdürü Erdoğan Kara, e.V’nin muhabecisi Firdevsi Ermiş, Mehmet Gürhan’ın dayısı Hakkı Sadal, Kanal 7 Mali İşler Daire Başkanı Harun Kapıyoldaş, Gürhan’ın kayınbiraderi İzzet Kurum, e.V’nin yöneticilerinden Mehmet Taşkan, Kanal 7 çalışanı Mehmet Sıddık Balıkçı, Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çelik, Euro 7 Teknik Başkan Seyyar Kutun.

Eski Euro 7 çalışanı Ahmet Çoşar, Euro 7 Pazarlama ve Reklam Müdürü Gökhan Gürbüz, Kanal 7 Planlama ve Teknik Daire Başkanı Muzaffer Şafak ve Zekeriya Karaman’ın oğlu Ömer Zahid Karaman ise sadece, “Hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanmakla” suçlandı. Mehmet Gürhan’ın eşi Nurgül Gürhan, “Hizmet Sebebiyle Güveni Kötüye Kullanmak ve Kamu Görevlisinin Sahtecilik Suçuna İştirak Etmek” ile yargılanacak.

Alican Uludağ/Cumhuriyet

Birçok 'reis'in gözaltına alınmasına rağmen Gazi Üniversitesi'nde ülkücü grupların yarattığı "terör" dinmiyor.
Geçen yıl sonunda Ankara polisinin yaptığı operasyonlarda çok sayıda “reis”in gözaltına alındığı Gazi Üniversitesi’nde ülkücü grupların yarattığı “terör” dinmiyor. Son olarak Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğrenim gören bazı öğrenciler, ülkücü öğrencilerin “satırlı” saldırısına uğradı. “Can güvenliğimiz yok” diyerek okulu bırakan öğrenciler, savcılığa suç duyurusunda bulundu. Ülkücü öğrencilerin “yönetim ve okuldaki sivil polisler” tarafından desteklendiğini öne süren bir öğrenci, “Arkadaşları aramışlar ‘Okula gelirseniz abileriniz gibi kesileceksiniz’ diye tehdit etmişler. Okula gidemiyoruz” dedi.

Gazi Üniversitesi’ndeki ülkücü gruplara yönelik eylül ayında “silahlı suç örgütü” suçlamasıyla yapılan operasyonda 36 kişi gözaltına alınmıştı. Zanlıların, küpe takan bir erkek öğrenciye okulun kazan dairesinde işkence yaptığı, oruç tutmayan öğrencileri darp ettiği, mini etek giyen kız öğrencileri tehdit ettiği belirlenmişti. Zanlıların evlerinde yapılan aramalarda, 10 adet ruhsatsız tabanca, 6 adet ruhsatsız tüfek, çok sayıda sallama tabir edilen bıçaklar, samuray kılıçları, elektro şok cihazları ve göz yaşartıcı spreyler ele geçirilmişti. Bir kişide ise suikast silahı denilen “Kanas” bulunmuştu.

Kasım ayında ise Gazi’de Alperen Ocakları üyesi öğrencilerin arasında bulunduğu 20 kişi gözaltına alınmıştı.

Ancak yapılan tüm operasyonlar, Gazi Üniversitesi’ndeki terörü dindirmeye yetmedi. Son olay Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda 19 Mart günü yaşandı. İddiaya göre, ülkücü grup yine bazı öğrencileri darp etti, “palalar” ile saldırdı. Yaşanan saldırılardan bıkan 7 öğrenci, önceki gün soluğu Ankara Adliyesi’nde alarak savcılığa suç duyurusunda bulundu. Öğrencilerin anlattığına göre, okulda teşkilatlanan 20-30 kişilik ülkücü öğrenci, diğer öğrencileri toplantılarına katılması için tehdit etti. Katılmayanlar ise darp edildi, okula sokulmadı. Ayrıca öğrencilerden “haraç” toplandığı da iddia edildi.

Bir öğrenci suç duyurusunda yaşadıklarını şöyle ifade etti:

“Okulumuzda düzenlenen siyasi toplantılara katılmadığımız için tehdit ve darp ediliyoruz. Ayrıca ‘Hako’ diye adlandırdıkları bir şahıs ve teşkilat adına haraç vermediğimiz için tehdit ve darp ediliyoruz. Okulumuzda bundan önce de bu tür olayların sık sık yaşandığını biliyoruz. Darp ettikleri kişilerin ifadeleri tehdit ve şantajla geri çekildi. Bu durum karşısında okul yönetimi ve sivil polisler bu camiayı destekler nitelikte tutum ve davranışlarda bulunuyor. Son olarak şahsıma yönelik 19 Mart günü bu kişiler tarafından darp edildim. Olay sonrası TEM’den ifademizi alan bir sivil polis çok fazla şikâyet olduğunu ancak okul yönetiminin bu kişilere sahip çıktığını söyledi. 20 Mart’ta ise okul dışı ve okul içinde kalabalık bir grupla okula gelip eğitim görmemizi engelliyorlar.”

Benzer şekilde suç duyurusunda bulunan başka bir öğrenci ise yaşadıklarını Cumhuriyet’e anlattı. Okuldaki saldırıların iki yıldan beri sürdüğünü belirten mağdur öğrenci şunları söyledi:

“Geçen sene bir arkadaşımızın kafasına satır vurdular. Satırla vuran kişi yargılanmadı bile. Bu kişi Ülkü Ocakları’nda yönetici oldu. Bu yazın ramazan ayında üç tane arkadaşımızı bıcakladılar. Üç gün önce de sallama ve satırlarla saldırdılar. Yumruk atma olaylarını anlatmıyorum bile. Kendilerine karşı çıkanları soyunma odasına çekip dövüyorlar. Her sınıftan okulu bırakıp gidenler oldu. Burada en büyük sorumluluk okul yönetiminde. Yönetim bunları destekliyor.”

Alican Uludağ/Cumhuriyet

Ankara Adalet Komisyonu, mesai bitiminde yasal bir eyleme katılan iki kâtibin 'Kamu düzenini bozmak, işgal, göreve gelmemek, iş yavaşlatmak, bunları tahrik ve teşvik etmek' fiilinden cezalandırılmasını istedi.
Artvin’in Hopa ilçesinde emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüyle sonuçlanan olayları AKP Ankara İl Başkanlığı önünde protesto edenlere yönelik açılan dava ve soruşturma “ablukasına” bir yenisi daha eklendi. Ankara Adalet Komisyonu, eyleme katılan iki zabit kâtibinin “bir daha atanmamak üzere” devlet memurluğundan çıkarılmasını talep etti; dosyayı gereğinin yapılması için Adalet Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu’na gönderdi.

Ankara Adliyesi’nde zabit kâtibi olarak görev yapan KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası üyeleri Fatma Ekin Narin ve Turgay Akçay, 31 Mayıs akşamı AKP Ankara İl Başkanlığı önünde düzenlenen Hopa protestosuna katıldı. Polisin müdahale ettiği eylemde, Akçay ve Narin de gözaltına alındı, 4 gün sonra serbest bırakıldı. İki memur hakkında bir yandan adli soruşturma sürerken, diğer yandan Ankara Adalet Komisyonu disiplin soruşturması başlattı.

‘Sendikal haklara darbe’


Komisyon tarafından savunması alınan kâtiplerden Narin, eylemin yasadışı herhangi bir sol örgütün çağrısı üzerine değil, üyesi olduğu KESK Ankara Şubeler Platformu’nun duyurusu üzerine yapıldığına dikkat çekti. Narin, “Açıkça hukuka aykırı olan bu soruşturma sendikal haklarımın kullanılmasını engelleyici ve ve kişilik haklarımı ihlal edici niteliktedir” ifadesini kullandı.

Akçay da eyleme sendikasından gelen cep mesajı üzerine mesai saati bitiminde katıldığını vurguladı. Gözaltına alındığında araç içerisinde “şiddet, hakaret ve küfürle” karşılaştığını, yüzüne aldığı sert darbeler sonucu diş tellerinin çenesine battığını anlattı.

‘İdeolojik amaç’

Komisyon ise karar verirken “Narin ve Akçay’ın siyasi sloganlar atan, kamu malına zarar veren ve polise taş atan gruplarla birlikte hakaret ettiklerinin anlaşıldığını” öne sürdü. Komisyon, iki kâtibin “İdeolojik amaçlarla huzur, sükün ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek..” fiilinden cezalandırılmasını teklif etti.

Alican Uludağ/Cumhuriyet

Soruşturmadan alınan Savcı Tamöz, dinleme işlemlerini yapan Teknik Büro'dan da alındı.
Telefon dinleme ve teknik takip işlerinin yürütüldüğü Teknik Büro, Deniz Feneri e.V soruşturmasını yürütürken görevden el çektirilen Savcı Mehmet Tamöz’den alınarak başka bir savcıya verildi.

Edinilen bilgeye göre, başsavcılığın yaptığı bu değişiklik Mehmet Tamöz’e bu hafta bildirildi. Aynı zamanda Kaçakçılık Suçları Soruşturma Bürosu’nda görevli olan Tamöz, uzun yıllar Teknik Büro’nun da başındaki isimdi. Teknik Büro’da, Ankara Adliyesi’nde görev yapan savcıların bir suç şüphesi üzerine talep ettiği telefon dinleme ile izleme işlemlerini yürütüyordu. Bir savcıdan gelen başvuruyu, büronun başındaki savcı değerlendiriyor ve mahkemeden gerekli izni çıkarıyor. Bu aşamadan itibaren tüm izleme ve dinleme faaliyetleri Teknik Büro’nun kontrolünde gerçekleşiyor. Dinleme bittiği andan itibaren toplanan deliller, dinleme ve izlemeyi talep eden savcıya iletiliyor. Bu anlamda Teknik Büro’nun başındaki savcı, dinlenecek ve izlenecek tüm kişilerden haberdar oluyordu.

Geçen yıl Teknik Büro’nun yıllık olağan denetimini görevden alınan Deniz Feneri savcıları hakkında inceleme yapan HSYK Başmüfettişi Vedat Ali Tektaş yapmıştı. Mehmet Tamöz ve iki savcı hakkında, Deniz Feneri soruşturmasını yürütürken, Zahid Akman’ın avukatının şikâyeti üzerine HSYK inceleme başlatmıştı.

Evrakta sahtecilik suçlamasıyla ilgili bu inceleme sürerken, Ankara Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş üç savcıyı görevden almıştı. Savcı Tamöz, aynı gün HSYK’ye gönderdiği savunmada, “mesleğini kimseye yaranmak için yapmadığını, yaranmak yerine limon satmayı tercih edeceğini” belirtmişti.

Alican Uludağ

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget