Makaleler "Mine Kırıkkanat"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Giden Babalar, Biten Oğullar - Mine Kırıkkanat
Bütün çocuklar, ana babalarıyla yarışırlar. Bu yarış, ya büyüklerin kendilerini etkileyen becerilerini önce taklit, ardından daha iyisini yapmaya çalışmak ya da tamamen reddederek yok saymak düzleminde gerçekleşir.
Her iki yöntemde de çocuğun asıl amacı, ana babanın kendisini ezen yeteneklerini aşarak önce özgüven, ardından bağımsızlık kazanmaktır. Kimi başarır ve güçlü bir kişilik olur, kimi başaramaz, ömür boyu ana kuzusu, baba pısırığı kalır.
Ama ana kızların rekabetinden çok, baba oğul rekabeti daha derin ve sonuçları daha ağırdır.
Genelinde baskın karakterde, öfkesinden korkulan, otoriter ve iktidar sahibi babaların oğulları; eğer çatışmaya girecek cesareti gösteremezlerse, ömür boyu babaya hayran, babanın gözüne girmeye çalışan ve ne derse yapan silik, ezik, edilgen kişiler olurlar.
***
“Tanrı’nın Zamazingosu” başlıklı nefis araştırmanın yazarı Tom Hickman’a bakılırsa; babalar ve oğullar salt büyükbaşlarıyla boy ölçüşmez, gizli ya da açık, küçükbaşlarıyla da yarışırlar!
Elçiye zeval olmaz, ben söylemiyorum, Hickman yazmış; kimi oğlan çocukları yaşamlarının ilk travmasını, hamamda falan çıplak gördüğü babasının küçükbaşını, kendi minik pipisiyle kıyaslayınca yaşarmış!
Anaların (kendimden biliyorum!) doğurduğu andan öteye ister kız, ister erkek evladın her bir uzvunun yerinde ve normal olmasına yönelttiği dikkat düşünülecek olursa; babaların da oğul küçükbaşlarının önce boyutu, sonra işleviyle gizli gizli övündüğü ya da dövündüğünü ileri sürmek, sanırım mantıksız değildir.

***
Zaten oğulların küçükbaşı babasal bir ilginin odağında olmasa; oğlu çapkınlık yapınca kendi becermiş gibi övünen kimi babaların “gurur” kaynağı nasıl açıklanabilir? Ya da tersine, cinsel özgürlüğünü “ayıp, günah, haram” diye engellediği oğlunu tez elden everen; cinsel tercihi farklı oğulu ise bazen reddedecek, bazen öldürecek kadar hakir gören kimi babaların takıntısı küçükbaş değilse, başka ne olabilir?
Oğullarının çapkınlığıyla övünen babalar, her şeye rağmen zararsızdırlar. Hele biraz mizah sahibi ve biraz bilgelerse... İngiliz aktör Ewan McGregor, 1996 yılında gösterime giren “The Pillow Book” filminde seyircilerin karşısına anadan doğma haliyle çıktığında, kendisi de aktör olan babası James McGrevor’dan şöyle bir faks mesajı almıştı:
“Haşmetli bir özelliğimin vârisi olduğunu görmekten mutluluk duyuyorum!”

***
Ama ötekiler var ya, ötekiler, işte onlar, kız ya da erkek bütün çocuklarının, ama daha çok oğullarının özgün kimliğini iğdiş eden babalardır!
O babaların gölgesinde, kişilikli oğul bitmez. Baba höt deyince susar, öt deyince konuşurlar. Ve o babalar, bu çocukların sırtından kendi yaşamlarını katladıklarını, iktidarlarını uzattıklarını sanırlar. Oysa...
O babaların öyle ya da böyle “gittiği” an, servetlere bile gark etmiş olsa, çocuklarının da “bittiği” andır.
Ataları, İstanbul’a Fatih’le gelen anneciğimin müthiş sözüdür: Miras demiş, sen de kalayım biraz!
Hele o babaların mirası, başkalarının kan ve gözyaşıyla ıslanmışsa, değil bağlasan, zincirlere vursan o çocukların cebinde durmaz!
Yeni yılda taptaze rüzgârlar esen, aydınlık umutlarla harmanlanan özgür bir Türkiye’de yaşamanızı dilerim, sevgili okurlarım

G NOKTASI
Başbakan Erdoğan, “suç iddiası düşman cenahtan geliyorsa, suç yoktur komplo vardır” mantığı yürütüyor.
Bu mantığa göre kakaya bok diyen kakaysa, kaka bok sayılmaz…
Oysa suç, iddia makamının komplocu, kompleci, hain ya da sadık bende olması “suç iddiası”nı ortadan kaldırmaz!
Ve hükümete yakın çevrelerde yapılan birinci yargı operasyonunda kamuya yansıyan olası suç kanıtları, çok vahimdir. Böylesine ciddi bir yolsuzluk soruşturmasıyla karşı karşıya kalan AKP iktidarının, iddiaların yalan, suç isnatlarının sahte olduğunu ortaya çıkaracak yargı mekanizmasını hızla çalıştırmak yerine; birincisinden küresel anlamda daha da vahim iddialar içeren ikinci soruşturmayı durdurması, başlı başına bir hukuk ihlali olup, kamuoyunda ister istemez “suçluların telaşı” gibi algılanmaktadır.
Dahası, eğer ikinci soruşturmanın konu başlıklarından Başbakan’ın oğlu ile El Kaide finansörü Yasin el Kadı’nın kendisi ya da oğluyla bir şekilde ortak olduğu iddiası doğruysa…
Türkiye’nin de imzaladığı Uluslararası Terörle Mücadele Anlaşması açısından, T.C. Başbakanı’nın, “terör finansmanı” nedeniyle tepesine binilen Kaddafi’den daha fazla meşruiyeti, dolayısıyla uluslararası dokunulmazlığı kalmaz.
Batılıları bilirsiniz. Hemen dokunmazlar. Ama emin olun, er geç dokunurlar!
İşin bir de bu yanı, Başbakan’ın giderek cilası dökülen meşruluk durumunu aşan ve Türkiye’yi “müdahale edilebilir” ülke konumuna taşıyan “uluslararası meşruiyet” dışına düşmek tehlikesi de var.

“Bir soğan soyuluyor. Yaşarıyor gözler. Bir devlet soyuluyor. Aldırmıyor öküzler.”
ŞAİR EŞREF (1847-1914)

Dostumuz Mert Ali Başarır, Çankaya Belediyesi Mizah Festivali’nde ustası Aziz Nesin’e yöneltilen soruları yanıtlamayı sürdürüyor: Aziz Bey, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın durumuna ne diyorsunuz?
TSK, “Tutuklu Subaylar Koğuşu” oldu. “Genelkurmay Başkanlığı” da sonunda kâr getiren diğer kurumlar gibi özelleştirildi. Artık “Özel Kurmay Başkanlığı” var. Ergenekon davası ve Silivri süreci için ne düşünüyorsunuz?
Bir “toplu sünnet” durumu var. Silivri’ye doğru nüfus kaydırmasına bakılırsa, sanıyorum Sayın Başbakan Silivri’yi il yapacak. Sağ olsaydım Ergenekon’dan almasalar bile Gılgamış kontenjanından girerdik.

***

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin desteklediği “Öl de ölelim, vur de vuralım” sloganını nasıl buldunuz?
Devlet Bey, zaman zaman Osmaniye’de bağ, bahçe işleriyle uğraşıyor, arada bir ip atlıyor ya da ip atıyor.
1978’de Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve faşisttaşlarının 7 TİP’li öğrenciyi hunharca katlettikleri semt de Bahçelievler’di zaten. Bu nostaljik slogan da Devlet Bahçelievler’e yakışıyor, desek?Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın yüksek öğrenim süreci hakkında, “Boğaziçi Üniversitesi’nin bahçesinde kızlar erkekler bir arada oturuyor. Ben burada yoldan çıkarım diye düşünüp İTÜ’yü tercih ettim” açıklamasını nasıl karşıladınız?
Sayın Yıldırım zaten adından dolayı Ulaştırma Bakanı olmuştur. İn Ali, bin Ali, bin Ali, in Ali derken, kendisine Ulaştırma Bakanlığı münasip görülmüştür. Hızını alamayan trenin bakanı, “Ben de raydan çıkarım” diye haklı olarak imdat frenine asılmıştır. Tabelalardan T.C’nin kalkmasına karşı yorumunuz ne olacak?
T.C’nin kalkma sebebi tamamen patent meselesidir. Sayın Başbakan, R.T.E’nin patentini aldı. Belki T.C’nin de isim hakkını almıştır. Açılımı Tayyip Cumhuriyeti olabilir.

***

Peki T.C. niye gemi değil de, gemicik yüzdürüyor, Sayın Nesin?
Gemicik’in “cik” ekinden niye rahatsız oluyorsunuz? Askere Mehmet mi diyoruz? O yağız, kapı gibi delikanlılara “Mehmetçik” diyoruz. Gözkapağında oluşan enfeksiyona “arpa” teşhisi değil, “arpacık” teşhisi konuyor. Allah ekmek teknesine boy vermiş, gerisini koyvermiş. İstiklal’deki Emek Sineması’na sahip çıkan sanatçıların protestosuna yapılan müdahale için görüşlerinizi alabilir miyiz?
Aslında “Ak Parti” diye dolanıyorlar ama akla, beyazla, pirüpaklıkla hiç ilgileri yok. Dolayısıyla “beyaz perde”, ilgi alanları değil. Sinemaya “kara perde” denilse, her türlü teşviki verirlerdi. Zaten AKP yerine niye AK Parti’likte ısrarlılar? Çünkü ak akçe, kara gün içindir.Hükümetin Suriye’nin içişlerine karışmasını doğru buluyor musunuz?
Hükümet, White House’un black&white dolduruşlarına gelmemelidir. Yoksa Şam’ın şekeri yerine şamarını yersiniz. Kanka iken Esad/İşler kesat/Oldu Esed.

***

Başbakan’ın İngilizcesini nasıl buluyorsunuz?
Sayın Başbakan “one minute” espri konusu olunca çok içerlemiş, tele-konferans sistemiyle Obama’dan hızlandırılmış İngilizce dersleri almış. Yakın çevresine göre artık sular seller gibi İngilizce konuşuyormuş: “Two minutes!”
Murat Karayılan’ın Kandil’deki basın toplantısı için neler diyeceksiniz?
Hükümetin Murat Karayılan’la, Murat Karayalçın’ı “takas etme” gibi bir gizli gündemi olduğunu sanmıyorum. Kandil’deki Murat Karayılan’ın, Kandilli Rasathanesi’nde işe başlayacağı şeklindeki duyumlar ise spekülasyondan ibarettir.Başbakan Erdoğan’ın ayranı “milli içki” ilan etmesini uygun buluyor musunuz?
Sayın Erdoğan ayrımcılığı sevmez. Önümüzdeki seçimlerde Ankara’daki “Aşağı Ayrancı” ile “Yukarı Ayrancı”yı da birleştirebilir.
Başbakan böyle uygun görmüşse bize geriye sadece çalkalamak düşer. Sizce bu hükümet ne zaman düşer?
Her iktidar, bir gün muhalefeti tadacaktır!
G NOKTASI
Kurak İstanbul günlerinde bir grup Afrikalıyı Belediye Sarayı’na nakledip Başkan Prof.Dr. Nurettin Sözen’in karşısında yağmur dansı yaptırtan... Cumhuriyet gazetesine maymun getirip Darwin Sergisi’nin kokteylinde gezdiren... Ve Kadıköy’de döviz büfesi açıp, toplanan halka sandviç arası dolar, mark yediren Mert Ali Başarır’ın, hayali Aziz Nesin röportajı burada bitiyor.
Kendisinden, şahsını bu köşede takdim etmek için kısa bir CV istediğimde, bana attığı son mesaj şöyleydi: “Tamam Sevgili Mineciğim... Emeklerin için müteşekkirim... Akşama atarım canım... Kadıköy Belediyesi esnafa faşist uygulamalar yapıyor, zabıtalarla kavga etmeye gidiyorum şimdi... Gelince atarım. İyi hafta sonları, MAB.”
Arkadaşımın suratı şimdilerde ne haldedir, bilmiyorum. Ama benim iznim devam ediyor, sevgili okurlarım!
Birkaç “Röveşata”yı da karavana atarsam, umarım kızmazsınız!
“Evet, doğru söylemişsin
Türk milleti çalışkandır
Biz de senin tezindeyiz
Dinlenmekten yorulduk da
Onun için izindeyiz...”

AZİZ NESİN

Cinnet vatanımızda bunca sorun varken ya da bahar gelmiş, güneş toprağa göz kırpar, içinizde umutlar yeşertirken; hazır bendeniz de Paris’teyim, size şöyle şıngır şıngır bir pazar yazısı okutmalıydım bugün.
Ne var ki Paris’i basan kar daha erimedi. Brüksel’den Paris’e 1 saat 20 dakika yerine 4 saatte varabildim... Binlerce köyün yolları, elektriği ve suyu kesildi. Zaten şu anda -4 derece soğukta, bilgisayarımın karşısında Eskimo giysileriyle oturuyorum desem... Tatlı tatlı gerindiğiniz bir pazar sabahı, yaşam kalitemize ilişkin ciddi ve vahim bir konudan söz etmemi bağışlar mısınız?
Geçen ay biri gıda, diğeri kimya mühendisi ve çok saf, çok acemi oldukları dünyayı kirleten “şirket devlet” lobilerinden en güçlüsüne karşı çıkmalarından belli iki genç, gazetecilere bir çağrı göndermişlerdi.
Amerika’yı yeniden keşfin heyecanı içerisindeki iki taze mühendisin toplumu bilgilendirmek amacını güden çağrısı, özetle şöyleydi:“Sıvı sabun, şampuan, çamaşır ve bulaşık deterjanlarının insan ve çevreye olumsuz etkisi sizlerin de bilgisi dahilindedir.
Laboratuvar ortamında yapılan deneyimler göstermiştir ki, salt lağım suyunu 7 kez filtre ederek arıtırsanız, içilecek su haline gelir. Ama deterjan atığı olan suyu 100 kez filtre etseniz de içerisinde mutlaka deterjan kalıntısı vardır.
Deterjan çevreyi kirletir ve kanser yapar. Temizlik, mutlaka doğal ürünlerle yapılmalıdır” vb. vb…

***

Deterjanların kanserojen olduğu, bilimsel çevrelerin dışında ne yiyip ne içtiğine ve yaşadığı ortama duyarlı herkesin uzun zamandır bildiği bir gerçek. Ama makineler deterjanlara göre üretiliyor, deterjan kullanmak istemeyen bile çamaşır ve bulaşık makineleriyle kullanmak zorunda bırakılıyor. İnsan sağlığı hiçe sayılıyor. Hem de salt temizlik alanında değil.
İnanılır gibi olmasa da gerçek: Deterjan şirketlerinin en büyükleri, aynı zamanda kozmetik, tıp ve tarım ilaçları ile suni gübre üreten dev sanayi kuruluşları. Sayıları 10’u geçmeyen bu şirketlere, ecza/kimya endüstrisi deniyor ve küresel çapta egemen oldukları alan, tarımdan yiyeceğe, kozmetikten temizliğe, ilaçtan aşıya, hayvanlardan insanlara birebir toprağı ve üstünde yaşayanları, yani yeryüzündeki yaşamın ta kendisini etkiliyor. Muazzam lobileri var. Devlet üstü devlet şirketler bunlar. Hükümetleri yönetiyorlar. Yasalar yaptırıp, yasalar bozduruyorlar.
Geleneksel tarımın insan nüfusunu beslemeye yetmeyeceği yalanını yayanlar bunlar. Çünkü GDO’lu tohumları üreten bunlar. Toprağın altını, üstünü, suları zehirleyen kimyasal gübreleri üreten bunlar. Gübrelerin zehirlediği besinlerden ortaya çıkan hastalıklara karşı ilaçları üreten bunlar. Getirisi az diye denenmiş, yararlı, ama ucuz ilaçların üretimini durduran bunlar.

***

Başka bir deyişle insanları, soysuzlaştırılmış tohum, gübreyle zehirlenmiş tahıl, sebze, meyve, kısacası besinlerle hayvanları ve insanları hastalandırıp, ilaç yetiştiren bunlar. Odanıza, arabanıza sıktığınız kimyasal (ve kanserojen) parfümden, yüzünüze ve vücudunuza sürdüğünüz kreme, yediğiniz ilaçlı tavuktan kimyasal sıvıyla şişirilmiş sığır etine, hep onların eseri.
Kansere karşı bulunan doğal ya da ucuz ilaçların patentini alıp, rantları azalmasın diye üretmeyen onlar. Çakma “domuz gribi” korkusu yayıp, devletlere milyonlarca yararsız aşı satanlar onlar.
En çok da Türkiye gibi yöneticilerin paragöz, halkın bilinçsiz olduğu ülkeleri kasıp kavuruyor, zararları.
Bizler, çocukken doğal beslenmiş olmanın genetiğiyle dayanıyoruz hâlâ. Ama anasının karnından kanserli doğan her çocuğun vebali, artık havayı, suyu ve toprağı zehirleyen ecza/kimya sanayisinin sırtındadır.
G NOKTASI
Fransız tarımcıların ekinleri haşereden korumak ve üretimi artırmak için kullandıkları geleneksel bir alaşımları var: Isırgan özütü. Tarlalarda bolca yetişen 1 kg ısırgan otunun, 10 kg yağmur suyunda bekletilmesiyle elde edilen sıvı; hem toprağı besleyen gübre, hem de haşarata karşı ilaç olarak çok etkin, binlerce yıldır kullanılan bir özüt. İnsana, ürüne ve toprağa yan etkisi, sıfır. Yüzde yüz doğal, parasız ve zararsız.
AB nezdinde etkili ecza/kimya lobileri, kimyasal gübre ve haşere ilaç pazarını baltaladığı için 2006 yılında ısırgan otu özütünün özel bahçelerde kullanılmasını bile yasaklatmayı başardı!
Fransa’da biyolojik tarımcıların müthiş direnişi sayesinde bu yasak, 2011 yılı itibarıyla kaldırılmış ve ısırgan otu özütünün yapımıyla kullanımı yeniden serbest bırakılmış bulunuyor.
Topraktan çok kimyasal gübrede yetişen iğrenç patateslerden yapılmış cipsleri yerken kahkahalar atan cibiliyetsiz teyzeyi seyrederken; sizi en adisinden tek tip, zehirli patatese mahkûm ettiklerini düşünün, yemeyin!
“Birilerinin yararı,
ötekilerin zararıdır.”

MONTAIGNE

Paris’in deli soğuklarını, ya aşkın sıcağı ya da sanat aşkı keser ancak.
Birbirini sevenlerin ısınması, elbette daha kolay… Ama dondurucu ayaza rağmen müzelerin önünde uzayıp giden kuyruklara bakılırsa, sanatın da için için yakan bir aşk olduğunu kabul etmek gerekir!
İşte böyle bir sanat âşığı, 2010 yılında soğuktan kaçmak için sığındığı antikacıda, yüreğini hoplatıp ateşini çıkaran bir tabloyla karşılaştı. Tablo, yatağa dağılmış saçları arasında yüzü sola dönük, gözleri hülyalara açık bir kadın başını imgeliyordu. Adı gizlenen sanat âşığı, ısınmak için girdiği antikacıdan cebinden 1400 Avrosu eksilmiş, ama koltuğunun altında o tabloyla çıktı.
İki yıl süren hummalı bir araştırmanın sonunda, artık emindi: Satın aldığı tablodaki kadın yüzü, ressam Gustave Courbet’nin fetiş modeli, kızıl saçlı dilber metresi, İrlandalı Joanna Hiffernen’e aitti. Dahası, Courbet’nin başyapıtı “Dünyanın Kaynağı” tablosunun üst kısmıydı!

***

Burada durup, “Dünyanın Kaynağı” tablosunu anımsatalım: Özgün adı “Origine du Monde” olan bu tablo, Da Vinci’nin şaheseri Mona Lisa’nın yatay gülüşüne atfen “Dikey Mona Lisa” diye anılır, çünkü odaklandığı dişilik organı, dikey olup gülümser gibidir. Resme Joanna Hiffernen’in modellik ettiği, kızıl tüylerinden anlaşılmaktadır.
Gustave Courbet’nin 1886’da resimlediği “Dünyanın Kaynağı”, sanat tarihinin erotik çekim gücü en yüksek eseri olarak bir yüzyıl boyunca gözlerden gizlenmiştir. 1995’ten öteye Musee d’Orsay’de sergilenmeye başladığından beri ünü Mona Lisa’yı sollamış, dünyanın en ilgi çeken resmi haline gelmiştir.
Zaten 2010 yılında bir antikacıda bulunan resmin yarattığı yüksek dozda heyecan da bu ilginin sonuncu kanıtı. Haftalardır, “altı bilinen kadının üstü de varmış” konuşuluyor Paris’teki sanat çevrelerinde. Daha doğrusu, çarpışılıyor! Sorun tablonun başıyla birlikte yapılıp sonradan ikiye bölünüp bölünmediği. Gustave Courbet uzmanlarından kimi “olabilir”, diyor, kimi, “Gerçek er ya da geç, ortaya çıkacak”. Birinciler haklıysa, 1400 Avro’ya alınan resim milyonlar edecek, ısınmak için antikacıya giren sanat âşığı zengin olacak. İkinciler haklıysa, çok da zarar etmeyecek, güzel bir efsane asacak duvarına.
Ama “Dünyanın Kaynağı” tablosuna ilişkin bu tartışmayı ilgiyle izlerken, ben de “Savaşın Kaynağı” tablosunu keşfettim!

***

Meğer ressamlık adının büyük harflerle yazılmasında ısrar eden kadın sanatçı ORLAN, 1989 yılında Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kaynağı” resminin aynısını, bir erkek organına odaklı yapmış, adını da “Savaşın Kaynağı” koymuş…
Elbette ne ressam, ne de resim kalitesi Courbet’nin şaheseriyle aşık atabilir.
Ama ORLAN’ın teşhisi ne kadar doğru!
Salt savaşın değil, insanlığın şiddet kaynağı erkeklik organı değil mi?
Sevişmesini bilmeyen, öğrenmeye cesaret edemeyen, cinsel güvensizliğini kadını döverek, aşağılayarak, gizleyerek ve yetmediği zaman çok sevdiği için öldürerek gösteren erkeklerin beynini, elbette takıntı organı yönetiyor! Birbirleriyle dövüşenler de onlar. Zaten dövüş jargonlarının cinsel küfürlerden ibaret olması da şiddetin kaynak organını açıkça gösteriyor.
ORLAN, asıl adıyla Mireille Suzanne Francette Porte, 1947 doğumlu Fransız bir “plastik sanat” ustası. Bu yazının ortasında, Courbet’nin 1886’da betimlediği “Dünyanın Kaynağı” ile ORLAN’ın 1989’da gerçekleştirdiği “Savaşın Kaynağı” resimlerini, mozaikli olarak görüyorsunuz.
Çünkü Türkiye, 21. yüzyılın başında ortaçağ zihniyetine geri döndü. Doğallık ayıp, cinsellik günah, özgürlük yasak, zaten kelimeler de suçlu…
G NOKTASI
1880’li yıllarda Paris’te Osmanlı elçisi olduğu söylenen Mısırlı Halil Bey, zamanın sanatçılarına eser ısmarlayan bir sanatseverdi.
Gustave Courbet, “Uyku” isimli tablosunu satın alan Halil Bey’e, günümüzde şaheser sayılan “Dünyanın Kaynağı”nı hediye etti.
1888 yılında iflas bayrağını çeken Halil Bey, tablo koleksiyonunu kumar borçlarını karşılamak için sattı ve İstanbul’a beş parasız döndü.

“Savaşan da aşktır aslında, barışan da.”FRANSIZ ATASÖZÜ

İlk kapı. Telefonlar, çantalar bırakılıyor. Ayakkabılar, çizmeler, kemerler, madeni ne varsa çıkarılıyor. Yalınayak, başıkabak geçiyoruz. Bir tür “boarding” salonuna alınıyoruz. Bir kapısından girip öbür kapıdan otobüse bineceğiz. Üçüncü sınıf bir havalimanında gibiyiz. Külüstür otobüse bindiğimizde, artık “sahibinin sesi”, patron maaşlı gazetecilerin niçin Silivri’ye gelmediklerini biliyorum: Onlar “business” uçmayacakları yolculuklar için zahmete katlanmazlar!
İkinci kapı. Yine yalınayak. Dedektör daha da hassas. Yüzüklere bile çalıyor. İki binayı ayıran yolu yürüyerek aşıp, uğursuz duvarların arasındaki ağır, zımbalı çelik kapıya doğru ilerliyoruz.
Bu üçüncü kapı. Özgürlüklerin üstüne kapananı. Yolun sonu. İnfazhane. Giriyoruz. Ankara’dan bakanlık onayı henüz gelmemiş. “Gelir” diyor Atilla Sertel. Az sonra onay geliyor. Son aramada, kadın ziyaretçiler sutyenlerini de çıkarmak zorunda kalıyor. Göz biyometresinin karşısına oturduğumda, ruhuma tecavüz ediliyor duygusuna kapılıyorum ve bakışlarımla direniyorum. Beyin tanrısal bir güç. Nihayet “açık görüş” salonuna alınacağımız ızgaralı döner kapıyı açıp kapatan sensör, gözlerimi tanımlayamıyor! Uzun uğraşlardan sonra geçebiliyorum.

***
Tutuklu arkadaşlarımız tek tek geliyorlar, birer saatlik görüşmeye. Mustafa Balbay’ın söylediklerini Cumhuriyet’te Bahadır Selim Dilek’ten okudunuz. Ben Tuncay’ı anlatacağım size.
Tuncay Özkan, 23 Eylül 2008’den beri tutuklu. “Her şeyin çaresi var, hasretin yok. Özgürlük, kesik bir uzuv gibi. Varmış sanıyorsun, özgürsün sanıyorsun geceleri. Sonra uyanıyorsun. Okuma yazma alışkanlığımız olmasa, bu duyarlık çıldırtır insanı” diyor. “Hücrede 517 gün yalnızdım, biliyorsunuz. Bir baykuşla göz göze geldim, bir gece, pencerede. Nasıl sevindim, bilseniz…”
Son iki yılda iki kitap yazmış Tuncay. Biri şiir, öteki bir tiyatro oyunu. “İkisi de Duygu ambargolu” diye gülüyor. Ben birkaç şiirini okumuştum, olağanüstü güzellikte aşk şiirleriydi. Eşi Duygu Dikmenoğlu, kitapların Tuncay çıkınca yayımlanmasını tercih etmiş. Duygu, benim tanıdığım en güzel insanlardan biridir. Mutlaka doğru düşünüyordur. “Peki çıkarırlar mı seni, sizi?” diye soruyorum. “İdam cezası olsaydı bizi asarlardı!” diyor. “Cumhuriyet hukuku kirletilmiştir. Tuncay Özkan’la ilgili sorun hukuki değil, siyasidir. Bizim buradan çıkışımızı, ancak toplum baskısı sağlar. 18 Şubat’ta herkesi buraya çağırıyoruz, bu zulmü ancak kalabalıklar yenebilir! Zalime acıyan, zulmüne ortak olur…”

***
Tecritteyken yitirdiği kiloları, Mustafa Balbay’a kavuşunca geri almış, sıkıntıdan oluşan yaraları geçmiş Tuncay’ın. Zaten her ikisi de zayıf, soluk, ama zıpkın gibiler. Tıraşlarından üst başlarına, tüm varlıkları yürekleri gibi tertemiz.
Mustafa Balbay, badem ağacının çiçekleri, demişti. Tuncay Özkan, “Manolya ağaçlarını özledim” diyor. “Ben yılda üç kez gider, manolya ağaçlarına sarılırdım. Onlara sarılmayı özledim.” Sonra bir ağacın yerini bile tarif ediyor, Arnavutköy’de. “Git benim yerime sarıl, katmerli manolyadır o!”
Aklımdan, acaba o çıkana kadar İstanbul’da manolya ağacı kalır mı, sorusu geçiyor.
Tuncay, sanki iç sesimi duymuş gibi durup, “Sence 5 yıl daha kalır mıyım içeride?” diye soruyor. Ne diyebilirim ki? “Kalmazsın” derken, çok emin değilim. Lafı havada yakalıyor, “Kalmam değil mi? Beş yıl daha kalmam burada, kanatlarım çıkar benim, uçarım…”
Ne demek istediği besbelli. Ürperiyorum.
Çıkarken, biyometri sensörü yine tanımadı gözlerimi. Izgaralı kapı açılmadı. Sensörü devreden çıkarıp öyle saldılar. Bir an, çıkamayacağım diye korktum. Ama değdi. Gözümün bebeği zabıtlara geçmedi!
G NOKTASI
Üçüncü kapıda, önümüzde incecik, zarif bir kadın vardı. Polisin masanın üzerine yayıp denetlediği erkek gömleklerini, pantalonlarını katlıyordu. Kendisine baktığımı hissedince, dönüp elini uzattı. Müge Tekin. Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine saldırı düzenlemekle suçlanan emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in eşi. “İç çamaşırlarını kendileri, tepinmatikle yıkıyorlar, gömlek, pantolon gibi giysileri de biz temizleyip getiriyoruz” dedi. Tutuklular, leğene bastıkları çamaşırları çiğneye çiğneye yıkıyor, buna ‘tepinmatik’ diyorlarmış. Müge Tekin, bir an durup ekledi: “Yedi göbek asker ailesiyiz, biz.” Titriyordu sesi. Belli ki böylesi bir sadakatin, iftirayla gelen zulmü hak etmediğini düşünüyordu.
Silivri’deki açık görüşte, ilk kez Hikmet Çiçek’le de tanıştım. Çiçek, Silivri’nin en yaşlı tutuklu gazetecisi. 63 yaşının 20 yılı zindanda geçmiş, hâlâ da zindanda. Ama tutsaklık, bir İngiliz soylusuna benzeyen Hikmet Çiçek’i hiç eskitememiş, zerafetini hiç eksiltememiş!

“Hukuku, halklar üretir. Halklar hukukla ilgili değilse, zalimin zulmü gelir.”
TUNCAY ÖZKAN

Türkiye’nin her alandaki tüm sorunları, aslında tek bir sorundan kaynaklanıyor. O da bir zihniyet sorunu. Herkesin dilinde gezen demokrasi fikri, kimsenin içinde yeşermiyor.
Şöyle de söyleyebiliriz: Her kişi, demokrasiyi bizzat kendisi için olmadığı zaman ait olduğu fikir ya da çıkar grubu için istiyor.
Yargıdan, kendi takımını koruyup karşı takımın canına okuyan bir adalet bekliyor. İfade özgürlüğünden, kendi takımını konuşturup, karşı takımı susturan bir düzenleme algılıyor. İnsan haklarından, kendi takımının ayrıcalıklarını anlıyor. Zaten eşitliği de kendi takımına verilecek hak, sağlanacak yarar, dağıtılacak lütuf ya da kayırma gibi düşünüyor.
Hal böyle olunca, her sahada kendi takımına üstünlük tanıyacak daha üstün bir makama ihtiyaç oluyor ve haliyle biat kültürü doğuyor.
Kadınların, üstünlüğü sarsılan erkekler tarafından hacamat edilmesi de bu biat kültürünün bir sonucu, solladı diye öldürülen sürücü de. Maçta kaybeden takımının hıncını rakip takımın taraftarını döverek, şişleyerek çıkaran zihniyet de demokrasi düşmanı, yumurta atan öğrencinin üstüne düşman gibi polis saldırtan, pankart açanı aylarca, yıllarca hapse tıkan makam da…

***

Oysa demokraside biata yer yok. Demokrasi, senin takımından olsa da olmasa da aynı hukuku, en hak etmediğini düşündüğün kişi ve topluluklarla da paylaşmak zorunda olduğun, bu zorunluluğu da insanlık adına içselleştirdiğin bir mantık.
Bu mantık da bu toplumda yok.
Özetle, herkesin demokrasi istediği Türkiye’de kimse demokrat değil!
Balyoz ve askeri casusluk davalarında hukuksuzluk yapıldığını söyleyenlere “askerci” yaftası yapıştırılıyor.
KCK davalarındaki hukuksuz tutuklama ve yargılamayı protesto edince “Kürtçü”, Ergenekon davasında yıllardır süren usulsüzlüğe ve zulme karşı çıkarsanız, “darbeci” diye damgalanıyorsunuz.
Üstelik, bu tarafgir zihniyeti, mağdurlar ve mağdur haklarını savunanlar bile aşamıyor!
Tutuklu gazeteciler arasında iki kişinin adı öne çıkarılıyor, ötekiler dekor olarak anılırken; fikirleri aşırı sivri ya da şahsiyeti sevimsiz bulunan, ama en uzun zamandan beri tutuklu gazetecinin adı hiç geçmiyor.

***
KCK mağdurlarını savunanlar Ergenekon mağdurlarını görmezden geliyor, Ergenekon mağdurlarını savunanlar Balyoz mağdurlarını, vb.
KCK davasının hem anası, hem babasından mahrum bıraktığı Solin kendisini ölüme yatırdı. Üstün makam merhamet gösterdi, anneyi tahliye etti, sevindik, tahliye edenleri takdir ettik. Biat kültürü, işte bu! Çünkü Hanım Onur zaten tutuklu yargılanmamalıydı…
Emekli Org. Ergin Saygun kalp ameliyatı gerekçesiyle tahliye edildi, insan olan herkes sevindi. Ama ziyaretine giden Başbakan’a, mağdur aileden kimse çıkıp da tutuklu koğuşunda ölümü bekleyen Fatih Hilmioğlu’nun, beyninden yumurta kadar ur çıkarıldıktan sonra cezaevine gönderilen Albay Levent Uça’nın, kanser olup bir böbreği alınan Tuğgeneral Durusoy’un, cezaevinde kanser olan Tuğgeneral Levent Ersöz’ün niçin tahliye edilmediklerini sormadı!
Üst otoriteden merhamet bekleyen ve bulunca da minnet besleyen ast kulluğun biat kültürü, budur işte…
‘G’ NOKTASI
Milliyet’in Açık Pencere köşesinin çizeri Ercan Akyol’u 1978 yılından beri tanırım. Türkiye’nin en iyi karikatüristlerinden ve basındaki en dürüst, en yürekli, en zarif insanlardan biridir.
Ercan Akyol, Danıştay’ın kadın avukatların duruşmalara türbanla girmesinin yolunu açan kararına yönelik bir karikatür çizdi. Acı acı gülümseten karikatür, mercimek kadar aklı olanı kadın özgürlüğü üzerinde durup düşündürecek kadar anlamlı bir zekâ ürünüydü.haberguncel.blogspot.com
4 Şubat 2013 tarihli Milliyet’in “Okur Köşesi”nde ne göreyim? Ercan’ın yıllardır çalıştığı gazete, ombudsman deyip aslında herkese hak veren Nasreddin Hoca kadılığı yapmakla görevli Belma Akçura’yı kullanarak, çizerini ona buna hedef göstertiyor, eserini karalatıyor. Yetmiyor, gelecekteki karikatürlerine getirilecek yasakları, genel yayın yönetmeni Derya Sazak’ın düzmece prensiplerine dayandırıyor. Ali Sirmen, 9 Şubat tarihli “Ombudsman ile Gelen Mahalle Baskısı” başlıklı harika yazısında, bu olaya ilişkin en doğru saptamayı yaptı: İfade özgürlüğü artık olmayan Türkiye’de basın, zaten sansürlü. Ama Milliyet, dünyada ombudsmanı aracılığıyla kendi fikir işçisine sansür uygulayan ilk gazete!
Bir zamanlar derin devlete ilişkin araştırmalarını takdir ettiğim Belma Akçura’nın, demokrasi diye despotluğu getiren zihniyete su taşımasını hüzünle izliyordum. Ama hizmetini, sansürcülüğe vardıracağı aklıma gelmemişti.
Derya Sazak’ın da nereden gelip, nereye gittiğini gayet iyi biliyoruz. Çukur mahallede ne satarsa satsın, ama etik satmaya kalkmasın. O mahallede henüz biz de varız!
“Özgürlük ve kardeşlik laf, eşitlik ise bir şeydir.”
HENRI BARBUSSE

Gündem Olamayanlar
“Görsel ve yazılı medyada, TSK’den YAŞ kararlarıyla resen emekliye sevk edilen ‘Yaşzedeler’e dair, sanki hepsine iade-i itibar yapılmış gibi bir yalan haber furyasıdır gidiyor. Oysa Yaşzedeler için çıkartılan 6191 sayılı yasanın 32. maddesinden tüm askeri personel yararlandırılmadı. Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulan bir komisyon, 226 ‘Yaşzede’nin yasadan yararlanma talebini reddetti.
TSK’den resen emekliye sevk edilen tüm askerler, sadece irticai nedenlerle atılmış gösterilerek, kamuoyu yanıltılıyor. Aralarında demokrat, çağdaş, laik, Atatürk devrimlerine inanmış, ama haksızlıklara tepkili ve dik duruş sergileyen devrimci kimliğe sahip askerler de aynı akıbete uğradı. Ama medya, bunlardan hiç söz etmiyor!
Asıl sorun, YAŞ kararlarının başlı başına hukuk dışı bir uygulama olduğudur. Mahkeme, hâkim, savcı, yargıç ve her suçun bir karşılığı olan TSK personel kanunu, iç hizmetler kanunu, Askeri Ceza Kanunu varken YAŞ ve kararname kararlarına neden ihtiyaç duyulur?

***

Kanun, sürekli disiplin suçu işlemeye meyilli personel cezalandırılır, uyarılır, ikaz alır, en sonunda mahkemeye sevk edilir diyor. Oysa gerek YAŞ kararları, gerekse bakan onayıyla mahkemeye sevk edilmeden orduyla ilişiği kesilenler arasında, hiçbir uyarı, ikaz almayan, sicilleri çok çok iyi olanlar var!
Bir başka sıkıntılı konuysa şahsi dosyalardaki bilgilerin ne kadar gerçeği yansıttığıdır.
Kuvvet komutanlıklarından, niçin emekliye sevk edildiğimizi öğrenmek için yaptığımız başvurulara verilen yanıtlarda gerçekdışı, hayali suçlamaların yer aldığını fark ediyoruz. Hakkımız olduğu üzere isnat edilen suçların kanıtı olabilecek belgelerin birer kopyasını defalarca talep etmemize rağmen istediğimiz bu evraklar gönderilmemektedir. Çünkü mağdur edilen şahısların dosyalarında somut kanıt mevcut değildir. Sol görüşlü olanlarımızın şahsi dosyalarına konulan istihbari bilgiler, kasıtlı ve yanıltıcıdır.


***

6191 sayılı yasa, YAŞ mağdurları için çıkarılmış olmasına rağmen, Milli Savunma Bakanlığı bünyesindeki komisyonun, bazı mağdurları kanundan yararlandırırken bazılarını AYİM’ye havale etmesi ayrımcılıktır. Ya tüm ‘Yaşzedeler’ AYİM’de yargılanır ya da hiçbiri. Yasa birine başka, diğerine başka uygulanamaz.
Milli Savunma Bakanı, bunların arasında silahlı çatışmaya girenler, bölücü yıkıcı faaliyetlere katılanlar var, diyor. Bakana soruyorum: Bu iddialar zaten suç oluşturmakta, niye sanıklar mahkemeye sevk edilmediler zamanında?
Ben ve benim gibi mağdurların TSK ile ilişiği, ikaz bile edilmeden, uyarılmadan, kötü sicil almadan kesildi.
Ne Genelkurmay Başkanlığı ne de kuvvet komutanlıklarıyla bir sorunumuz yok. Hakkımızda kasıtlı, yanıltıcı, gerçekdışı bilgi ve belgeler üreterek YAŞ’ı yanıltanların yargı önüne çıkarılmasını talep etmekteyiz.
Saygılarımla.”
FİKRET KEMAL TEKİN
‘G’ NOKTASI
LE PETIT JOURNAL
Türkiye’de yaşayan Fransızlarla, Fransızca konuşan Türklerin bir internet gazetesi var: lepetitjournal.com/istanbul.
Adı gibi küçük ve sevimli bu gazete; 2009’da kurulduğundan beri Türkiye gündemini Fransızca dilinde izleyen ve yorumlayan tek medya. Üstelik çok başarılı bir dağıtımı var; kâğıt pahalı, baskı gecikti, bayide kalmadı gibi sorunları yok. Bilabedel üye olan okurların mesaj kutusuna her sabah, aynı saatte metronom dakikliğiyle bir bülten olarak düşüyor. Lepetitjournal.com’un İstanbul baskısını, iki Fransız hanım hazırlıyor. Genel yayın yönetmeni, on yıldır Türkiye’de yaşayan Meriem Draman. Editörlüğünüyse RFI muhabirliğinden gelen, Anne Andlauer yapıyor. Le Monde ve Le Figaro gibi sözde kallavi gazetelerin Türkçe bilmeden Türkiye hakkında ahkâm kesen, bu yüzden de olan bitene tamamen “Fransız kalan” muhabirlerine inat; Meriem Draman ve Anne Andlauer çok iyi derecede Türkçe biliyorlar!“Küçük gazete” deyip geçmeyin, arkasında idealistlerden oluşan küresel bir medya grubu var: lepetitjournal.com’un belli başlı kentlerindeki 43 bürosu, 43 yerel baskı yapıyor. Fransızca konuşan halkları ve göçmen Fransızları, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, birbirlerine bağlıyor.Lepetitjournal.com’un İstanbul ekibi, minik gazetenin dördüncü yaşgününü kutlamak üzere, kâğıt baskı bir almanak çıkardı. 10 bin adet basılan “Un an en Turquie” (Türkiye’de Bir Yıl) adlı Almanak 2012, gerçekten çok estetik bir tasarım.
2012 yılına Fransız gözlüğünden bakmak isteyenler -ki fena bir bakış açısı değildir- “Un an en Turquie” almanağını İstanbul, Ankara ve İzmir’deki Fransız kültür merkezlerinden, İstanbul’daki Türk-Fransız Ticaret Derneği’nden hem de ücretsiz olarak alabilirler!
“Çakı gibi askerler, bir yüzyıldan beri üniformalarını pek güzel taşıyorlar. Ama kaderlerini taşıyamıyorlar.”
GEORGES BERNANOS

Annemin çok güzel bir sözü vardı, “Çocuklarımızın tahtını yaparız, bahtını yapamayız” derdi. Doğrudur. Çocuklarımızı iyi yetiştirmek, mutlu etmek, sağlam bir gelecek kurmak için elimizden geleni, hatta bazen gelmeyeni bile yapmaya çalışırız. Ama bir ara, biz olsak da olmasak da yanında, kendi kanatlarıyla uçmak, yaşamın sert rüzgârlarına tek başına karşı koymak zorunda kalacaktır, yavrumuz, yavrularımız.
Baht, işte o andır. Bahtı yaverse başarır, değilse çakılır. Yitikseniz, zaten bir şey yapamazsınız. Yaşıyorsanız, yanındaysanız, onu yerden kaldırmaya, avutmaya, yeni bir dal, yeni bir şansa tutunmasına çalışırsınız. Ama üzüldüğünüzle kalırsınız. Hiçbir işe yaramaz. Tek başına girilecek yaşam sınavında, çocuğunuz bahtıyla baş başadır.
Baht, kader, şans… Gerçekten raslantısal bir dizin midir, peki? Hem evet, hem hayır. Çocuğun doğduğu ortam, elbette raslantısaldır. Ama tutacağı yol, karşılaşacağı zorluklara karşı göstereceği direnç, takınacağı tutum ve bahtını iyiden kötüye, kötüden iyiye değiştirebilmek yeteneğini; ne kendisi, ne de siz farkında olmadan, sizden almış, size bakarak kazanmış ya da yitirmiştir.

***

Gençlerin başını yemeye doymayan Türkiye’de hakkın, hukukun katledildiği çok gördük. Ama insanlığın da zıvanadan çıktığını, iki oğulun illiyete değil, zürriyete bağlı olarak tutuklanıp yargılandığını, ilk kez AKP iktidarında gördük: KCK davasında Ragıp Zarakolu’nun oğlu Deniz ve Ergenekon davasında Doğu Perinçek’in oğlu Mehmet...
Her ikisi de akademisyen, her ikisi de bilim insanı. Tek suçları, babalarının oğulları olmak. O kadar.
Bu ülke çocuklarını vurarak, çocuklarını kırarak çok anayı ağlattı, babayı kahretti, bu günlere kadar. Ama böylesi bir insafsızlığı ilk kez yaşatıyor. İlk kez iki oğul, filanca babadan doğmuş olmak “suç” eyleminden içeri tıkılıyor.
Sorarım size: Hedefteki kurbanın yanında, yanlış yer ve zamanda bulunanları da katleden cani zihniyetle, hedefine koyduğu muhalifin yanında oğlunu da hapseden adli zihniyetin düşünce sistematiği ayrı mı? Hayır. Temel aynı, harç aynı…
Ama bunu anlamak için bile düşünce ne, sistematik nedir, mantık nasıl bir şeydir, önce bu soruların karşılığını verebilmek gerek. O da bu zihinlerde yok.
Bir de öldürmekle hapsetmek arasındaki farka demokrasi demiyorlar mı, işte size sözün bitip homurtunun başladığı zekâ boyu, mantık boyutu.

***

Halen babası Doğu Perinçek olduğu için Silivri’de tutuklu bulunan Mehmet Perinçek, İstanbul Üniversitesi’nde araştırma görevlisi. On yılı aşkın süredir Rus-Sovyet devlet arşivlerinde araştırma yapıyor ve yazdığı kitaplarla, Türkiye’nin tarihine, çok savaştığı komşusu, önemli bir dünya gücünün arşivleriyle bambaşka açıdan bir ışık tutuyor.
Pek çok kitap yazdı Mehmet Perinçek. Ama çağdaş olup uygar olamayan ülkemizin, iki büyük baş ağrısı, Ermeni ve Kürt sorunlarına ilişkin çok önemli iki araştırma kitabı var ki; bu konularda bilimsel yansızlıkla fikir yürütebilmek, dolayısıyla çözüme ulaşabilmek için temel kaynak niteliğinde: “Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları” (Kaynak Yayınları, 2011) ve “Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi” (Kırmızı Kedi Yayınları, 2013)
Düşünmüyor değilim: Başka ülkede olsa “işte bilimsel araştırma, işte uluslararası araştırmacımız” diye baştacı edilecek Mehmet Perinçek, acaba tam da bu yüzden, yayımladığı belgelerle sorunların hiçbir tarafına lütuf dağıtmadığı, herkesin sorumluluğunu ortaya koyduğu için mi cezalandırılıyor?
G NOKTASI
“1870’lerde ağırlaşan vergi sistemi ve Kürtlerle bozulan ilişkileri nedeniyle Türkiye’deki Ermeni köylülerin durumu iyice kötüleşmişti. Ermeniler, beş Doğu vilayetinde (Van, Erzurum, Bitlis, Harput, Sivas) azınlık durumundaydılar (yüzde 20’den 40’a kadar). Burada nüfusun çoğunu Kürtler oluşturuyordu. O dönemde Kürtler, aşiret halinde yaşıyor, hayvancılık yapıp göçebe hayatı sürüyorlardı. 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde hızlı nüfus artışı nedeniyle yerleşik hayata geçiyorlar, ancak dağlık bölgede yeterli toprak olmadığı için Ermeni köylülerini kovuyor ve topraklarına el koyuyorlardı.
Türk hükümeti, savaşçı, yarı bağımsız Kürt aşiretleri üzerindeki etkisini arttırmak için bu sürece göz yumdu ve bu toprakları aşiret reislerinin mülkiyetine verdi. Yani Kürt feodalitesinin gelişmesini sağladı. Dini bağnazlıklarını kullanarak Kürtleri, Ermeniler üzerine kışkırttı. Daha önceleri yer yer görülen Ermenilere yönelik tacizler kitlesel, katı bir karakter kazandı. Bu süreçten sonra, Kürtler ile Ermeniler arasındaki kanlı kavgalar, kan davasına, katliamlara dönüştü.”*
*Mehmet Perinçek, “150 Belgede Ermeni Meselesi” / Kırmızı Kedi, 2013 (6. Baskı)
“Salak, gerçeğin altında ezilir. Deli, ötesine geçer.”

JOSEPH JOUBERT

Lafayette Sokağı Katliamı - Mine Kırıkkanat
Fransa’nın devlet yapılanmasını ve Paris’in coğrafyasını bilen bilmeyen kimi gazetecileri hevesle hafiyeliğe soyunduran üçlü infaz, beni de dolapta duran “geopolitik gerilim romancısı” şapkamı giymek zorunda bıraktı.
Önce değerli okurum Mustafa Ökten mesaj gönderdi, sanki düşüncelerimi okumuş gibi. “Siz bunu yazmıştınız” dedi. “Bir Gün Gece*, tıpkı böyle bir cinayetle başlıyordu…” Doğru. PKK hesabına Fransız cumhurbaşkanıyla görüşmeye gelen bir Kürt politikacısının Paris’teki otel odasında infazıyla başlar roman. Ama yıllar önce zaten “olabilirliği” için kurguladığım bir cinayetin üçlü gerçekleşmesi, şaşırtmadığı için ilgimi çekmeye de yetmedi. Nasılsa yazmıştım…
Derken, içinde “haber” olan bir bilgi geldi. Hem sağlam, hem de uzmanlığına güvenilir bir kaynak, bu bilgiye dayalı bir varsayım ileri sürdü. Paris’te 3 kadın PKK’linin infazına ilişkin merakım, işte o zaman uyandı. 
***
Uluslararası cürüm oluşumlarını yakından izleyen tanıdığım, “İnfaz ekibi tekil miydi, çoğul muydu, bilemem. Ama esas tetikçi Barselona’dan geldi. Sonunda Barselona’ya ulaşacağı bir güzergâh üzerinden İspanya’ya döndü” dedi. “Katliam adresinin Kuzey Garı’yla Doğu Garı arasında olması hiçbir şey ifade etmez. Treni unut. Trene iner binerken pasaport gösterirsin, içerde kontrolör, koridorlarda sirkülasyon var. Yüz yüze yolculuk edilir, olmaz… Biraz düşün bakalım, en az denetlenen ulaşım aracı nedir, sınır geçişlerinde?”
Kafamda bir şimşek çaktı. İspanya ile Fransa arasında benim de çok kullandığım, zaten kaçak göçmenlerle birlikte yolculuk ettiğim gece otobüsleri geldi aklıma. Bir yazımda, arkamda oturan kaçak bir Türk’ün sabaha karşı sınırı geçerken tekbir getirip, geçtikten sonra “Elhamdülillah!” diye naralandığını bile anlatmıştım.
Zaten Avrupa’da her gün düzenli saatlerde uluslararası onlarca sefer yapan tek otobüs şirketi vardır: “Eurolines”!
***
Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Paris’in doğu kapısı, Porte de Bagnolet’deki otogara, Gallieni metro istasyonu doğrudan bağlıdır. Suikastın yapıldığı Lafayette sokağına en yakın metro girişi Kuzey Garı’yla Gallieni istasyonu arasında 9 durak var. Republique’te aktarmalı oluşu katil için güzergâh karıştırıcı bir avantaj. Taş çatlasa 20 dakikalık bir yolculuk.
Bagnolet’deki otogardan saat 18’de Bilbao, 20.45’te Almeira otobüsü kalkıyor. 3 PKK’linin saat 18 ile 19 arasında öldürüldüğü doğruysa, katilin Almeira otobüsüne binmesi akla yakın. Üstelik Barselona, Paris’ten İspanya’nın güneyindeki Almeira’ya giden otobüsün ilk durağı! Cesetlerin bulunduğu saatlerde infazcı, Cerbere kapısından sınırı ya geçti, ya geçmek üzere.
Peki ama niye Barselona? “Avrupa’da kiralık katil pazarı, Barselona’dadır” dedi, bir bilenim. “Katalonya, çok uzun süredir Madrid’deki merkezi otoriteyle çekişiyor. Başına buyruk bir bölge. Uluslararası cürüm bağlantılarıyla mücadele edebilecek İspanya ulusal polisi, burada Katalan milliyetçilerinin hedefi ve yetkisini kullanamıyor. Yerel yönetimin Katalan polisi de her anlamda yetersiz ve etkisiz. Profesyonel suikastçıların inidir Barselona. Bütün gizli servisler de bunu bilirler. Paris’teki gibi suikastlar için gereken deneyimli infazcılar, Barselona’da istihdam edilir.”
***
İspanya’dan ayrılmak hesapları yapan Katalonya’nın zaten İspanya’nın dışındaymış gibi yönetildiğini bizzat biliyordum. Barselona’nın uluslararası cürüm bağlantıları açısından bir zula haline geldiğini yeni öğreniyordum, ama mantıklıydı.
Uzmanlığından hiç kuşku duymadığım kişi, görüşmeyi bitirmeden önce son bir şey daha söyledi: “Paris’teki infazları üstlenenler, asla bulunamayacak. Suikast, çok üst düzeyde profesyonellerin işi. Polis, suikastı sipariş edenleri ya tahmin eder ya da saptar. Ama onu da açıklayamaz. İşin içinde birkaç büyük gücün gizli servis ittifakı bile olabilir…”
Tabii bütün bunlar bir varsayım. Ama siz de bilin istedim.


‘G’ NOKTASI
Saygıdeğer KIRIKKANAT,
Ödemiş Kaymakamlığı’nda araştırmacı olarak görev yapmaktayım. İlçemize bağlı beldelerde kitaplık ve okuma odaları oluşturmaktayız. Sizlerin de bu konuda duyarlı olduğunuz ve yardımlarınızı esirgemeyeceğiniz düşüncesi ile desteklerinizi dört gözle bekliyoruz. 7’den 77’ye tüm vatandaşlarımız için, okunmuş kitaplar da olur, gerektiğinde kargo bedeli tarafımdan ödenebilir. Şimdiden teşekkürlerimi sunarım.Özkan SOLMAZ
Ödemiş Kaymakamlığı Afet Bürosu
Mithatpaşa Caddesi 1/1
Telefon:
0 232 5453150
0 232 5454772
GSM:
0 536 6158005
“Günah konuşur, cinayet susar.”
İNGİLİZ ATASÖZÜ

Birkaç yıl önce, bir can yoldaşımın Türkiye ile arasına mesafe koyması gerekti. Tabii Paris’e attı kapağı. Bana çok yakın oturan ortak bir arkadaşımızın yanına yerleşti. Biri Çıtır, öteki Fıstık, iki sarışın birbirlerine iyi geliyorlardı. Çalışmadığım ve uyumadığım tüm zamanı onlarla geçiriyor, kendi evime akşamdan akşama dönüyordum.
Paylaştıkları nohut oda bakla sofa daire, kunt bir apartmanda, bir yanı ana caddeye, bir yanı sokağa bakan merkezi bir adresti. Tek dezavantajı, üst kat komşusu Hintli kadının harbi deli olmasıydı. Kocasının dayanamayıp terk ettiği kadın, sabaha kadar ağlıyor, bağırıyor, durduk yerde tepiniyordu. Apartman illallah demiş, zaten Fıstık da resmen şikâyet etmişti; ama Hintli deli kimseyi öldürmediği sürece yapacak bir şey yoktu.

***

Fıstık bir süre için İstanbul’a gidince, konuk ettiği Çıtır evde yalnız kaldı. Yabancısı olduğu bir ülke, kendisinin olmayan bir ev, dilini konuşmadığı insanlar, elbette gün içinde ben vardım ama gece gelir ya korkular, kolay değildi.
Bir gece yarısı, hâlâ çalışıyordum. Telefon çaldı. O saatte ancak bir felaket haberi verilir. Yüreğim ağzımda, titrek bir sesle “Alo?” dedim. İstanbul’dan Fıstık arıyordu. Onun sesi titremiyor, resmen dişleri takırdıyordu. İki takırtı bir sözcük düzenindeki mors şifrelemesinin çözümü, aşağı yukarı şöyleydi: “Bizim Hintli karı ölmüş, cesedi kokmuş, apartmanı polis basmış, Çıtır çok korkuyor...”Fıstık’la morslaşmayı kesip, Çıtır’ı aradım. Onun da çeneleri atıyordu. Ödü patlamıştı. Bir pencereden yan sokağın kırmızı beyaz şeritlerle kesildiğini görüyordu, öbür pencereden ana caddenin.

***

Cadde her iki yönde trafiğe kesildiğine göre olay önemli, durum tehlikeliydi. Apartmanın önünde, sürü sepet polis arabasının dışında itfaiye kamyonu ve cankurtaran bekliyordu. Anlaşılan, cinayet ihtimalinden terörist saldırıya, intihardan gaz patlamasına her türlü önlem alınmıştı. Apartmanın içi polis kaynıyordu. Zaten gürültü, telefonda bile duyuluyordu.
Çıtır, sığındığı yatak odasında usul usul bunları anlatırken, salondaki telsiz telefon çaldı. İstanbul’daki Fıstık çatlıyordu elbet. Çıtır’ın iki kulağında birer telefon, beyin fırtınasına başladık. Hintli deli karı ya ölmüş ya da öldürülmüş olmalıydı. Doğalgazla intihar ettiyse, gaz patlaması ihtimali de vardı. Kendini bir pencereden ötekine atıp polisin taşıdığı alet edevatı sayan Çıtır’a sordum: “Ceset torbası var mı, ceset torbası?”
Ne de olsa gazetecilik var, serde. Başlığa sonuç çekilir, ceset torbası varsa, ölü var demektir. O gün gülemedik bu lafa. Bugün çok gülüyoruz. “Neye benzer ceset torbası, bilmiyorum ki...” diyebildi Çıtır. Kapının deliğinden bakmasını önerdim.

***

Meğer polis daha önce davranmış, tam o sırada bizim kapıyı çalmasın mı? Çıtır, iki kulağında iki telefon, kapının önünde durakaldı. İstanbul’dan Paris’e, polisin bir zile basıp, bir avucuyla vurduğu kapı sesini dinledik. Çıtır yerinden kıpırdayamıyor, çünkü parkeler gıcırdıyor.
Dışardaki, içerde kimse olmadığına kanaat getirince, üçümüz birden rahat bir soluk aldık. Bizim Çıtır usulca salona çekildi ve pencerede kiminle göz göze geldi dersiniz?
Yukarı kata uzatılan merdivene tırmanan itfaiyeciyle!
O gece yukardaki dairede neler olup bittiğini, ertesi gün çok sevdiğimiz apartman kapıcısı Faslı Fatima’dan öğrendik: Evden günlerdir gelen bir homurtudan işkillenen komşular, polise haber vermişler. Polisin gaz kaçağı, can çekişme hırıltısı diye bölük sevk ettiği homurtu, deli karının kim bilir nereye giderken çalışır bıraktığı elektrik süpürgesinden gelirmiş meğer...
Katil elektrik süpürgesiymiş, polis de fişini çekip gitmiş!

G NOKTASI

Paris’te üç PKK’linin öldürüldüğü mekânın, Fransız polisi tarafından izlenmemesi mümkün olmadığı gibi, o dairenin alt, üst ya da yan dairesinde yaşayan birinin mutlaka polis hesabına gözcülük yaptığı da kesindir. Bu üçlü cinayeti Fransız polisinin işlemediğini düşünürsek, işleyenler mutlaka ve mutlaka, ya Fransız polisine nal toplatacak kadar üst düzeyde bir gizli servisin elemanı, ya da bizzat o mekâna girip çıkanlar arasına sızmış, satın alınmış, kiralanmış bir hizmetlidir.
Kıssadan hisse: Tüm komşularıyla kavgalıyken, o komşulardan gelip o komşulara kaçan iç düşmanla barış yapmak, aptallık değilse, akıl hiç değildir. Hele İsrail, dostum dediğiniz Kuzey Irak’ta, kimi Kürt aşiretlerin Yahudi kökenli olduğunu iddia ediyorsa...

“Öldürmek istediğimde, bir cinayet öyküsü yazarım. Herhalde bu sayede katil olmadım.”
PİERRE MAC ORLAN

Bu köşeye fotoğraflarıyla görsel güzellik katan Ali Arif Ersen, tam 8 yıldır “locked in syndrome” hastası. Konuşamıyor, yürüyemiyor, ellerini kullanamıyor ama muhteşem beyni tıkır tıkır işliyor. Yaşadığı yatakta film izliyor, müzik dinliyor, kitap okuyor, Cumhuriyet’in sıkı takipçisi. Her şeyden haberdar.
Zaten feylezoftu, bilgin olup çıktı bizimki!
Bir arkadaşı kendisine özel gözlük imal etti, düşüncelerini alfabe üstüne ışık düşürerek tek tek seçtiği harflerle yazdırıyor.
Ali’nin en büyük zenginliği, onu yalnız bırakmayan dost çevresi. Arkadaşları, gıyabında eserlerinden oluşan pek çok sergi açtılar, yurtiçinde ve yurtdışında. Bir internet sitesi* kuruldu, eserlerinin satıldığı. Facebook sayfası var, e-mail adresi var, gelen mesajları okuyor ve cevapları harf harf yazdırıyor.
Ali Arif Ersen, geçen günlerde Facebook sayfasına yazılmış bir mesaj gördü. Burcu Sağcan adlı bir üniversite öğrencisi, kendisini pek çok fotoğraf sanatçısı arasından seçtiğini, çalışma biçemini kendisine yakın bulduğunu söylüyor, “Hem otomatik, hem de manuel negatif çeken bir fotoğraf makinesi almak istiyorum. Acaba hangi model, hangi markayı önerirsiniz?” diye soruyordu.
* Ali Arif, her zaman yardımsever ve cömertti. Artık kullanamadığı, 1974 yılında dünyanın en iyi kamerası seçilen Canon’unu kankası Daniel’e armağan etti. Aynı modelden bir tane daha vardı, dağarcığında. Burcu Sağcan’ı, “Bende tam istediğiniz gibi bir makine var, size hediye etmek isterim. Gelin tanışalım, bir çayımızı içer, makineyi alırsınız” diye yanıtladı.
Genç kız, tamam dedi, ama Ali Arif’in nasıl biri olduğuna ilişkin hiçbir fikri yoktu. Dünyanın hali belli; yanına hem Yıldız Teknik Üniversitesi’nden arkadaşı Yavuz’u, hem de ne olur ne olmaz biber gazı alıp geldi, verilen adrese.
Sonrası dokunaklı bir sahne, elbette. Armağan edilen Canon’u sevinerek alan Burcu, daha sonraki günlerde Yavuz’la birlikte yeniden ziyaret etti Ali Arif’i.
Bu arada, makineyi ilk kez kullanmak üzere harekete geçen genç kız, bir de ne görsün? İçinde bir makara unutulmuş. Çıkarıp tarattırdı film rulosunu, üzerinde çekilmiş renkli fotoğraflar var!
Ali Arif Ersen’in, sekiz yıl önce çektiği SON kareler…
Ali Arif, düşününce anımsıyor ki makinenin içine koyduğu makara, zaten bayat, 4 yıllık bir film rulosuydu, “bakalım ne sonuç verecek” diye denemek istemişti. Koyun üzerine 8 yıllık hastalık sürecini, makinenin içindeki yıkanmamış film tam 12 yıldır keşfedilmeyi bekliyordu. *Zaman, fotoğraf karelerini acayip renklere dönüştürmüş, bazılarına soyut biçimler vermişti.
Bugün seyrinize sunduğum fotoğraf, işte bu muhteşem karelerden birinin siyah beyaz baskısı: Beşiktaş taraftarı Ali Arif Ersen’in çektiği, BJK amblemi.
Keşfedilmeyi bekleyen filmin üzerinden sessizce akıp giden yıllar, BJK’nin amblemini kitabeye, kartallarını meleğe dönüştürmüş, kanatlarını müjdeli bir telaşla çırpıştırmış!
Ali Arif Ersen, benim yeryüzünde tanıdığım en mükemmel insandır.
Anladık ki uçan melekler, düşen melekleri böyle küçük mucizelerle sevindirir, yaşama tutunmalarını sağlarlarmış…
Anlaşıldı ki Ali Arif, gözleriyle sürdürdüğü yaşamında daha çok eserler verecek ve bizim yaşamımıza renk, sevinç, umut katacaktır.
*www.aliarifersen.com
G NOKTASI 
İstanbul Taksim’deki Atatürk Kütüphanesi, Cumhuriyet döneminin ilk kütüphanelerinden. 1924’ten öteye oluşturulan muazzam kitap varlığı, kurucuları Osman Ergin, Muallim Cevdet, Haşim İşcan ve Muhsin Ertuğrul başta, yüze yakın kitapseverin kişisel koleksiyon bağışlarıyla 140 binlere ulaştıktan sonra, yeni satın almalarla 500 bine yaklaşmış. 1973’te Koç Holding AŞ’nin armağan ettiği çok güzel bir binaya yerleşen Atatürk Kütüphanesi’nin her önünden geçişte hayran kalır, hep görmek isterim, bir türlü denk düşmez. Bana da bu yılın ilk müjdesi, Atatürk Kütüphanesi’nde görevli Sayın Cemal Bektaş’tan geldi.
Cemal Bey, “Umut Bitince Başlar Kurtuluş” başlıklı yazımı okumuş. Benim internette yaptığım taramada ulaşamadığım 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’nin orijinalini bulup çıkarmış. Önce telefonla haber verdi, ardından e-posta yoluyla kopyasını gönderdi. Böylece Peştemalcıyan ailesinin başına gelen ve sizi de eğlendiren gerçek öykü, “Şimdi boku yedik” celi cülüsünü “Levhaya bir ailenin hayatını kurtaran argo cümle yazıldı” başlığıyla haberleştiren gazeteyi gözlerimle gördüm.
Kütüphaneciler zarif insanlardır, çünkü kitaplar zekâyı biler, bilinci işler, gerçek değerleri aydınlatır.
Cemal Bektaş’a çok teşekkür ediyorum. Artık Atatürk Kütüphanesi’ne yakından bakmam şart oldu.
“Ne kadar çok paylaşırsak, o kadar çok kazanırız ve buna mucize denir.”

LEONARD NIMOY

Yaşanmış öyküler, kurgu öykülerden daha etkileyicidir. Çünkü gerçeğe dayalı inandırıcılığın yanı sıra, yeniden “olabilirlik” umudu aşılar ya da tehdidi taşırlar. Okuyana ve dinleyene “Benim de başıma gelebilir” diye düşündürürler. Bugün size anlatacağım öykü, epeyce bilindik, böyle bir öykü. Ama çıkmayan candan umut kesilmeyeceğini, her an, her şeyin değişebileceğini öyle güzel anımsatıyor ki... İster eski olsun, ister kullanılmış, yeni yılın üçüncü gün armağanı kabul edin!Bakırköy Ermenilerinden Doktor Peştemalcıyan ve ailesi, 1930’lu yıllarda Almanya’ya göçer, Berlin’de bir halı kilim mağazası açarlar. İşleri yolunda gider. Doktor Peştemalcıyan bir süre sonra mağazayı oğlu Aram’a devreder. Ama İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte, aile için zor günler başlar.1943’ün sonuna doğru Almanların savaşı yitirecekleri belli olur. 1945 yılı başında karşı saldırıya geçen Kızıl Ordu, 25 Nisan’da Berlin’i kuşatır ve kısa sürede işgal eder. Zaten yakılıp yıkılan kent, Batı’dan müttefik orduları gelene kadar Sovyet askerlerinin yağma ve talanına bırakılır. Yalnız talan mı? Daha sonra Batılı müttefiklerin de katılacağı işgal güçleri askerlerinin, kızlara ve kadınlara tecavüzü sıradanlaşır, inanılmaz boyutlara ulaşır.
***
Berlin’i işgal eden Kızıl Ordu komutanlığı, Berlin’de tüm kapıların askerlerine açık tutulması için bir emir yayımlamıştır. Savaşı zor koşullar altında olsa da sağ salim atlatabilen Peştemalcıyan ailesi de ister istemez emre uyar. Zaten arka bölümünde yaşadıkları halı mağazasının kapılarını açarlar. Korkulu beklentileri uzun sürmez. Çekik gözlü, vahşi görünümlü iki Rus askeri, bağıra çağıra mağazaya dalar. Aram Peştemalcıyan ve eşi, bir köşede aralarına aldıkları kızlarına siper olmuş, endişeyle onları izlemektedir. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken, diğeri çevreyi kolaçan ediyormuş gibi aileye yaklaşır ve elini genç kıza doğru uzatır. Aram, içgüdüsel bir hareketle atılıp kızına uzanan eli bileğinden yakalar. Çekik gözlü asker, anında çektiği tabancayı babanın şakağına dayar. Aram’ın ağzından aynı içgüdüsellikle “Şimdi boku yedik!” sözleri dökülür. Asker şaşkınlıkla tabancayı indirip, “Ne dedun, ne dedun?” demez mi? Aram, benzer şaşkınlıkla tekrarlar: “Şimdi boku yedik!”Asker bu kez sevinçle Aram’ın boynuna sarılır. Şok üstüne şok yaşayan Peştemalcıyan ailesi, olayı kavramaya çalışırken, asker sevinçle haykırmaktadır: “Miz gan gardaşız, men senig gardaşınam!” Mağazayı basanlar, Sovyet ordusundaki Kırgız askerlerdir ve Aram’ın Türkçe konuştuğunu duyunca “kan kardeşliği” durumu ortaya çıkmıştır. Karşılıklı şok atlatılınca, Peştemalcıyan ailesi rahat bir soluk alır, askerlerle çay içilir, yarenlik edilir ve sonraki günlerde iki Kırgız, mağazayı Rusların talanından korumak üzere gönüllü bekçilik yaparlar.
***
Aradan yıllar geçer. Peştemalcıyan ailesi, bir gün halı mağazasına gelen Türk gazeteciye, hem yaşadıkları olayı anlatır, hem de yaşamlarının seyrini değiştiren “Şimdi boku yedik!” tümcesini bir hattata yazdırıp duvara asmak istediklerini söylerler. Gazeteci, Türkiye’ye döndüğünde hattat ve mücellit Emin Barın’ın Çemberlitaş’taki atölyesine gidip, söylenen tümceyi hat olarak sipariş eder. Emin Barın, lafın edepsizliği nedeniyle bir süre kararsız kalır. Ama Almanya’da kendisinin de çektiği savaş çilesini düşününce, kabul eder. “Şimdi boku yedik” sözünü “celi sülüs” usulünde yazar, çevresini “hatip ebrusu” ile süsler. Hazırlanan levha, Almanya’ya, Peştemalcıyan ailesine gönderilir. Demem o ki, umut yaşamın ta kendisidir. Her şeyin bittiğini sandığınız an, belki de her şeyin başladığı zamandır. Yukardaki şekilde gördüğünüz gibi, bazen “boku yemek” bile, kurtuluşun müjdesidir!
‘G’ NOKTASI
Berlin’in Sovyetler tarafından işgali sırasında Peştemalcıyan ailesinin yaşamını değiştiren “celi sülüs” hattın öyküsü, 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’de “Levhaya bir ailenin hayatını kurtaran argo cümle yazıldı” açıklamasıyla yer almış. İnterneti taradım, haberin haberine ulaştım, ama Yeni Gazete’nin baskısına erişemedim. Oysa “Celi sülüs”ü ısmarlayan ve Almanya’ya gönderen Türk gazetecinin adını bilmeyi çok isterdim. Ne yazık ki bulamadım.
1945 yılında Berlin’i işgaliyle Nazi Almanya’nın sonunu ilan eden Kızıl Ordu’nun, parlamento binası Reischtag’ın tepesine SSCB bayrağını diken üç askerinden biri de Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov’du. 2010 yılı şubat ayında, Dağıstan’ın Hasavyurt yöresindeki Çagar-Otav köyünde 94 yaşında ölen Abdülhakim İsmailov, Sovyetler’in en büyük devlet nişanı olan “Rusya Kahramanı” madalyasına sahipti.“

Gırtlağa kadar boka batınca, tek çare şarkı söylemektir.”
SAMUEL BECKETT

Başbakan, üniversite öğrencilerine “parasız eğitim” müjdesi verdiğinde; Türkiye hapishanelerinde 700’den fazla üniversite öğrencisi “parasız eğitim” istedikleri için tutuklanmış, aylardır mahkemeye çıkarılmayı bekliyordu. Hâlâ da bekliyorlar. Başbakan, Türkiye’ye Göktürk-2 uydusunun uzaya başarıyla fırlatıldığı müjdesini verdiğinde; yerli uyduyu yapan başarılı TÜBİTAK UZAY ekibinden çoğu ODTÜ’lü 80’e yakın bilim adamı tehdit ve sindirmeyle tasfiye edilmişti. Göktürk-2’yi tamamlayan ekibin tam tasfiyesi henüz başarılamadığı için, yerli uydunun fırlatılışını kutlamak amacıyla ODTÜ’ye giden Başbakan’a “ne olur, ne olmaz”, bir polis ordusu eşlik etti. Kimine göre 2500, kimine göre 3600, kesin olan şu ki sayılamayacak kadar kalabalık polis ordusu da yanına “ne olur, ne olmaz” 20 bin kişiye sıkacak kadar biber gazı, vuracak kadar plastik mermi, zırhlı ve tazyikli su aracının yanı sıra, zaten kelle miğfer sayısı kadar cop, kalkan, kelepçe falan almıştı. Buna, demokrasi diyorlar.
***
Askeri darbeleri soruşturuyor ve kovuşturuyorlar. Adalet yerini bulacak mı diye, umutlanıyorsunuz, ister istemez.Ortada yapılmış bir darbe vardı.650 bin kişinin gözaltına alındığı, 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği, 210 bin davada 230 bin kişinin yargılandığı...517 kişiye idam cezasının verildiği, 50’sinin asıldığı, 615 kişinin (resmen) işkence altında, 299 kişinin cezaevlerinde öldüğü, 43 kişinin intihar ettiği...30 bin kişinin sakıncalı diye işten, 14 bin kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığı, 3 gazetecinin öldürülüp, 300 gazetecinin saldırıya uğradığı...Hükümetin devrildiği, TBMM ve partilerin lağvedildiği, politikacıların derdest edildiği...12 Eylül 1980 darbesinin darbecileri yargılanıyor ama yargılanamıyorlar. Zaten alacakları cezalar da şimdiden kadük. Ama yapılmamış Balyoz darbesinin sanıkları, yapılmış 12 Eylül darbesi suçlularından önce, en ağır hapis cezalarına çarptırıldılar bile! Kanıtların bazısı kerhen, bazısı düpedüz sahteydi. Tanıklar da öyle. Zaten sanıkların kimi de isnat tarihinde suç mahallinde bile değildi. Ne gam. Suçsuz bile olsalar askerdiler ya; ömürlerini bir elleri yağda bir elleri balda sürdürdükten sonra ya mahkemeye çıkarılamayacak kadar moruklamış ya da ölmüş gerçek darbecilerin yerine mahkûm edildiler.Buna, adalet diyorlar.
***
TOKİ, Silivri’de duruşma salonları, tutukevleri, aşevleri, lojmanları ve camisiyle ‘zindan rezidans’ inşa etti. Yargılayan yargıladığıyla birlikte, tutuklayan tutukladığı kadar, ceza infaz eden cezası infaz edilenle ortak ikamete zorunlu. Malatya İnönü Üniversitesi’ni en iyi üniversitelerden biri haline getiren rektör, binlerce insana yeniden hayat veren Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun suçu ne? Kimse bilmiyor. Ama 4 yıldır tutuklu yargılandığı Silivri’de kanser oldu, oğlunu yitirdi, şimdi hastanede ölümü bekliyor. Yarbay Mustafa Dönmez gibi, kiminin evladı öldü, kimi kederden öldü, kimi sağlığını yitirdi zindanda. Dışardaki analar evlat, eşler eş, çocuklar baba hasretine mahkûm; içeride babalar çocuklarının, eşlerinin, analarının özlemine... Beş yıldır süren Ergenekon davalarında da kanıtların bazısı kerhen, bazısı düpedüz sahte. Tanıkların kimi düzmece, kimi zekâ özürlü, akıl hastası, manipüle. Mahkeme eğleniyor. İpe sapa gelmez iddialar günlerce, saatlerce dinleniyor. Savunmaya, avukatlar dışarı atılmadığı zamanlar on beş dakika, sanıklara duruşmaya katılma cezası verilmediği zamanlar, beş dakika süre veriliyor. Buna, hukuk diyorlar.
***
2013’te tutuklu ve tutuksuz Türkiye’ye 2013 mucize, 2013 müjde diliyorum. Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ın gözlerinden öpüyor, tanıdık tanımadık tüm Ergenekon sanıklarını ve Balyoz mahkûmlarını, yüreğimle selamlıyorum. Burası mucizeler ülkesidir, 2013 müjdeli yıl, olur mu olur.

‘G’ NOKTASI

Ömrümüzden geçenler
Sallanan saatlere özenir hayatlar
kar aylarındasoğuklarla sürüklenirken şehirlerhangisi Ankara hangisi İstanbulbulutlarla geçerlerunutulmuş ve uzun eski tren seslerineözenir ayrılıklarvardıkları sondayeniden yola çıkmak isteyenyaşlı kırlangıçlar bu istasyonun yolcularıhangisi kavuşmak hangisi ayrılıkhüzünlerle geçerlergeçmiş zamanlara özenir yeni yıllarpencereler yükselirken akşamlar inerkentin gürültüsünü örtersarhoş sesleriyüzyıllardır yalnızlara yağarbembeyaz özlemlerkarışır sabahlara binbir gece masallarıacılar umutlar hasretlerçaresizce geçerler...

A.Kadri Ergin
“Ocak ayında, dostlar için iyi dilekler tutulur. Diğer aylarda suya düşmeleri izlenir.”
GEORG CHRISTOPH LICHTENBERG

İsmet Berkan’ın medya âlemindeki tekilliği, her şeyden önce sanal âlemdeki biricik özgeçmişinden bellidir. Şahıs, Türkiye ve herhalde dünyanın, kendi eğitimiyle değil, gazeteci annesinin eğitimiyle anılan yegâne gazetecisidir. Vikipedia’daki özgeçmişi şöyle başlar: “İsmet Berkan, Türkiye’nin Gazetecilik Enstitüsü (bugünün İ.Ü. İletişim Fakültesi) mezunu ilk kadın gazetecilerinden Necla Tümay Berkan’ın oğludur…”
Çocuklarıyla oynamadığı zamanlar da zaten kendisinden söz ve itiraflar etmeyi seven İsmet Berkan, yine böyle bir terapi yazısına: “Ortaokulu üç, liseyi dört ayrı okulda okudum, zor bela tamamladım. Üç ayrı üniversiteye devam ettim, birinci ve ikincisini kendim bıraktım, üçüncüsünden ise mezun olamadan atıldım…” diye başlamış ve rahatlamıştı.
Almadığı eğitimin boşluğunu okuyarak, çalışarak dolduran “alaylı”lara, zekâsını kullanıp başarı kazanan insanlara; harcadıkları çaba “okullu”lardan daha büyük, daha bireysel olduğu için saygı duyulur ve doğrudur.
***
Ama özellikle basın dalında böyle bir başarı öyküsü, 14 yaşında “falancanın mahdumu” diye çıraklıkla başlamış ve 48 yaşında “eski genel yayın yönetmeni, halen yazar” olarak sürerken; özgeçmişi hâlâ daha “filancanın mahdumu” referansı taşıyorsa, belli bir zafiyetin ve izafiyetin göstergesidir.
Hele bu zafiyet ve izafiyetle; şirket devletlerin GDO propagandistliğinden felsefeye, matematikten fiziğe, kimyadan biyolojiye ahkâm kesen şahıs, kendisini çukurmedya mahallesine etik gazetecilik abidesi diye dikmeye uğraşıyorsa, eksiğin başka bir adı vardır: Sahtelik!
Muhatabına dosdoğru bakamayan ve konuşurken gözlerini kaçıran kişilerin “kalleşçe” davranabileceğini önyargılarım. Ama kimi medyada genel yayın yönetmenliği makamının zaten bilgi, birikim ve yetenekten çok, yüksek kalleşlik becerisi gerektirdiğini de bilirim, birebir tanık oldum.
Yine de İsmet Berkan’ın, bu medyada bile nasıl genel yayın yönetmeni olabildiğini, yakın zamana kadar anlayamamıştım. Algısızlığım sürseydi, zaten böyle bir yazı da yazmazdım. Ama gözümü bizzat kendisi açtı, çünkü “eski genel yayın yönetmenliği kontenjan azası” olduğu Hürriyet’in 18 Aralık 2012 tarihli sayısında, “Taraf’ı doğru tarafa koyabilmek” başlıklı bir yazısı yayımlandı.
***
Konuya, “Taraf çıkmaya başladığında ben Radikal gazetesinin genel yayın yönetmeniydim ve bu gazete benim gazetemin hedef kitlesine hitap eden, bizden çok sayıda okuyucu, eleman ve yazar kopartan bir gazeteydi. Yani, Taraf doğrudan benim rakibimdi” saptamasıyla giren İsmet Berkan, alkışlanmayı her şeyden önce, iki tümceye bunca ben, benim, bizim sığdıran “yazar” olarak hak ediyor!
Yumurtaya can veren Rab’bi, vermiş zatına küçücük bir ego, İsmet n’aapsın?
Madem kimse övmüyor, o da kendisini övmeyi sürdürüyor: “Benim kendimce bir gazetecilik anlayışım var. Kendimi bir misyonun parçası görmem, görürsem mesleğime ihanet edeceğimi düşünürüm. Sık sık şu soruya muhatap oldum: Taraf’ın yayınladığı belgeler ve bilgiler sana gelse yayınlar mıydın? Ben de hep aynı cevabı verdim: Bizim Radikal’de uyguladığımız kontrol mekanizmalarından geçerse yayınlardım, geçemezse geçene kadar yayınlamazdım.”
***
Oysa benmerkezci İsmet Berkan’ın ta kendisi, henüz onun Radikal’inde, daha davası başlamadan “Ergenekon’un Yakın Tarihi”ni yazıyor, kurgu üstüne kurgu üretirken desteksiz atıyordu!
Ne kontrolü, ne mekanizması? 2008 Temmuz ortasında tamamlanacak iddianame henüz hazırlanıyordu ki… İsmet Berkan, daha nisan ayının başında freni patlamış laf değirmeni gibi 7 bölüme yaydığı çalakalem dizide, Ergenekon “çetesini” bir değil, üç değil, tam 6 adet darbeden sorumlu tuttuğunu tefrika ve ihbar ediyordu!
Artık biliyorum. Gazeteciliği hiçbir siyasal duruş, hiçbir etik taşımayan, biricik yeteneği patrona “he” demekten ibaret İsmet Berkan, sözüm ona yücelttiği Radikal’i küçültmek misyonuyla genel yayın yönetmeni yapılmıştı ve başardı!
Megalomani de aşağılık kompleksinin ifadesi değil midir, zaten?

‘G’ NOKTASI

İsmet Berkan’dan Radikal’ci Ergenekon kehanetleri:
“İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, benim anladığım, bütün Cumhuriyet tarihinin en önemli soruşturmalarından birini yürütüyor. (04.04.2008)”
“Ergenekon soruşturması çok partili demokrasi tarihimizin en önemli suç soruşturmalarından biri olmaya aday. (05.04.2008)”
“Sıra dördüncü ve gerçekleşmeye en fazla yaklaşan darbeye geldi. (06.04.2008)”
“Bu şemada, Danıştay saldırganı dahil bugün tutuklu olarak cezaevinde bulunan bütün Ergenekon şüphelileri yer almaktadır. (09.04.2008)”
“Gerekirse kan dökmeyi göze alarak iktidarı devirmeyi amaçlayan bir ‘cunta’dan, bir çeşit yeraltı örgütünden söz ediyoruz. (11.04.2008)”

“Gerçek, çelişkide gizlidir.”
FRIEDRICH HEGEL

Biz yazar tayfası erken yatamayız, erken de kalkamayız. Gece yarılarından sonra çalışmaya alışık beynim, geçen perşembe sabahı saat 2’den önce durmadı. Uykusuzluktan metro çıkışını şaşırdım, Cumhuriyet’in önünden 7.30’da kalkan otobüse yetiştiğimde, soluk soluğaydım. Şükran Soner, “Birinci otobüs 6’da kalktı, muhabirleri götürdü…” diye teselli edip, beterin beteri olabileceğini anımsattı. Ali Sirmen, Özlem Yüzak, Orhan Bursalı yerlerini almışlardı. Otobüs doluydu. Kısaca CUMOK diye andığımız okurlarımız, Cumhuriyet’ten başka hiçbir gazeteye yâr olmayan güzel insanlar, simit ikram ettiler, su verdiler.
Elbette özel bir gündü. Hatta gün, bugündü! Silivri’ye çok otobüs, çok insan bekliyorduk, ama bu kadarını beklemiyorduk. Yüzlerce otobüsün kilometrelerce sıralandığı anayolda inen binlerce kişiyle birlikte, hayret verici bir cüretle “Kampüs” (!) levhası asılı infaz kampına doğru son kilometreleri yürüyerek aştık.
Kampüs, üniversite ya da çok dallı eğitim kurumu yerleşkelerine denir. Dünyanın hiçbir ülkesinde ne yargı ne de infaz kavramıyla “kampüs” kelimesi yan yana gelebilir. Gelirse, hayretten öte bir dehşet yaratır.
***
Kuşkusuz böyle bir dehşet salınmak istenmiş ki, Türkçe “yerleşke” sözcüğünü “selamünaleyküm” tınısına uyumlu bulmayan zihniyet; sanki burada adaletin nasıl tutsak alındığını, hukukun nasıl katledildiğini kafalara vura vura öğrettiğini ilanla, “Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü” adını vermiş, Türkiye’nin en büyük hapishanesine…
Ne var ki o gün, o dondurucu soğukta, o tepeleri tırmanan bizler, bırakın Türkiye’nin, dünyanın en büyük hapishanesinin alamayacağı kadar çoktuk!
Türkiye Gençlik Birliği (TGB), bu ülkede verilen demokrasi savaşı ve hukuksuzluğa karşı mücadele gücünü yepyeni bir boyuta taşıdı. Atatürkçü gençlerin üst perdenen sesi ve yaratıcılığı, parlamento kürsüsünden esip gürlemekle muhalefet yaptıklarını sananları da silkeledi. CHP de salt 44 milletvekili ile değil, yüzlerce otobüs dolusu halkıyla oradaydı.
Ergenekon davalarının başından beri eğilip bükülmeyen, en inatçı ve inançlı mücadeleyi veren İşçi Partisi’nin üyeleri, Tuncay Özkan’ın her biri cefa ve vefa örneği fedakâr yandaşları, parlamento içinden ve dışından muhalefet temsilcileriyle ilk kez böylesine iç içe, omuz omuzaydılar.
***
Gençlerin üstüne sıkılan biber gazıyla ben de ilk kez “ileri demokrasi” yaşları döktüm. Ama en çok ne gazın dağıtabildiği, ne de ayazda sıkılan suyun yüreğini soğutabildiği cesur ve onurlu insan kalabalığı karşısında ağladım, sevinçten ve gururdan…
Sevinçten ağladım: Çünkü Türkiye’nin kızgın ve hoyrat erkek gruplarının alışık olduğumuz bir şiddet gösterisini değil; kadının erkek sayısına eşit, gençlerin yaşlılardan çok daha fazla olduğu ve kadınların erkeklerden “aman dokunur” diye korkmadan, erkeklerin kadınlara “mal var yanaşayım” diye bakmadan, omuz omuza, silahsız külahsız birlikte direndiği uygar Türkiye’nin resmini gördüm, o görkemli kalabalıkta.
Gururdan ağladım: Çünkü hakka tapan, haklının gasp edilen hakkını arayan, mağduru savunan, dürüstlüğü güneş görmeyen gölgelerde değil, aydınlık düşüncede bulan, güneşin peşinde giden ve özgürlüğü ve cesareti yücelten insanların arasındaydım.
***
Sevgili Tuncay Özkan! Sevgili Mustafa Balbay! Adını bildiğim ve bilmediğim, sanal suçlarla hüküm giymeden cezası gerçek ortamda infaz edilen, yıllardır tutuklu mağdurlar…
Kiminizin beş, kiminizin dört yıllık tutsaklığınızın bedeli sayılır mı, mahrum bırakıldığınız özgürlüğünüze teselli olur mu, emin değilim, ama bilmenizi isterim: Bu adalet gudubeti, hukuk garabeti Ergenekon ve Balyoz davaları, galiba Türkiye’de bir türlü sağlanamayan birliği sağlamaya yarayacak, ulusalcısını solcusunu demokrasiyle uzlaştıracak sonunda!
Siz içerdesiniz diye çoğalıyoruz biz dışarda. Öyle çoğalıyoruz ki, azaltmaya çalışanlara inat artan sayımıza, kendimiz bile şaşırıyoruz!

‘G’ NOKTASI

Silivri yolunda Ali Sirmen üstadımız elbette bir fıkra patlattı.
Bir Türk, Avusturya Denizcilik Bakanı’na hayretle sormuş: “Sizde deniz yok ki bakanlığı olsun?”
Avusturyalı bakan gülümsemiş: “Sizde de adalet yok, ama bakanlığı var ya!”
Fıkranın aslı, elbette bu değil. Özgün biçiminde, Türk meraklı Avusturya Deniz Bakanı’na, “Sizde deniz yok. Bakanlığınız ne işe yarıyor?” diye soruyor. Bakan da “Sizde deniz var da ne işe yarıyor?” diye yanıtlıyor.
Sanırım Türkiye’de adalet eşittir deniz demek, yanlış sayılmaz. Hele tükenme ve kirlenme oranına bakılırsa…

“Suçluluk, kötülüğün değil, iyiliğin üstlendiği bir duygudur.”

JACQUES LACAN

Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman”* güncesinden alıntı yapıp, kitap hakkındaki görüşlerimi belirttiğim 5 Aralık 2012 tarihli yazıma gelen tepkiler arasında bir e-posta aldım ki, “organize muhaberat” ocağında çırak olduğu anlaşılan “kâtibin” acemiliğine güleyim mi, acıyayım mı, şaşırdım!
Mustafa Demir namı ve “mustafademir34@gmail.com” adresiyle yazan vatandaş, bendenizden zaten gazeteci olamayacağını, şu veciz saptamayla açıklıyor: “Bu kadar saf olsanız gazeteci olamazsınız. Saf olamazsınız, ancak okuyucuyu istediğinize inandırmak için saf ayaklarına yatıyor olabilirsiniz!”
Derken, tehdit savurduğunun farkında mıdır, belli değil, ama zihnindeki karanlığı kusuyor: “Ergenekon tekrar azacak olursa, yine suikastların ve faili meçhullerin fitili ateşlenir. O zaman yine belki en yakın tanıdıklarınız bir bir suikasta kurban gider de, sizler gibi birçokları failleri başka yerlerde, yanlış adreslerde arama gayretine girişir.”
***
Biz yazarlar, böyle mesajlar almaya alışkınızdır. Ne var ki bu metni özel kılan ayrıntı, Mustafa Demir adlı çömez muhaberatçının, bana gönderdiği “akıllı ol” uyarısı üzerinden aferin beklediği ağasına hitaben yazdığı iletiyi, yanlışlıkla şahsıma da yönlendirmiş olması!

Acemi çırağın yaranmaya çalıştığı “organize muhaberat reisi”ne yollanan bu ikinci ileti:
“Akif Bey, selamün aleyküm.
Görüşemiyoruz. Nasılsın, iyi misin?
Aşağıdaki yazıyı seninle de paylaşmak istedim.
Selamlar.”
…Diye başlıyor, bana hitaben yazılan uyarı ( !) mesajıyla devam ediyor.
Yamağın gözüne girmeye çalıştığı medya reisi Akif Bey’in kim olduğunu, aziz okurlarımın tahmin yeteneğine bırakıyorum; çünkü bu piyasada bu Akif’ten zaten bir adet var!
***
Haluk Şahin Hocamız, bir meslek başyapıtı olan “Kim Korkar Soruşturmacı Gazeteciden?” kitabında, “organize muhaberatçı”ların paçavraya çevirdiği haberciliği anlatıyor:
“2007’den sonra starlarını yetiştiren karıştırmacı habercinin (ki, onlara ‘özel yetkili gazeteciler’ de deniyor) asıl derdi gerçeği ortaya çıkarmak değil, gerçekliğin ısmarlama ya da birilerinin işine yarayacak bir versiyonunu üretmektir. Gerçeğin ortaya çıkması onun için amaç değildir. Tam tersine yaptıklarıyla gerçeğin bulandırılmasına, hatta örtülmesine hizmet ediyor olabilir. Çünkü esas itibarıyla, olguların hizmetinde bir gazeteci değil, başka bir amaç uğruna çalışan bir ajandır.
Ajan derken ille de bir istihbarat örgütüne bağlı olarak çalışıyor demek istemiyorum; öylesi de olabilir ama burada benim muradım gazeteciliği gazetecilik için değil başka bir amacın hizmetkârı olarak, başka birileri adına yapması, mesleğin ona sağladığı olanakları farklı amaçlarla kullanmasıdır.
***
Böylelerinin mesleğe ihanet ettiklerini söylemek doğru olmaz, onların asıl mesleği zaten başkadır. Uzun yıllar soruşturmacı habercilik yapmış bir kişi bile bir noktada mesleğine ihanet edebilir, satın alınabilir, yalan söyleyebilir. Ama karıştırmacı gazeteci, gene tanım gereği, gazetecilik mesleğine ihanet edemez, çünkü gazeteci değildir. Gene de yaptıklarının mesleğe verdiği hasar açısından, yünlü dolabına girmiş bir güve kadar zararlıdır…”
Hele o güvelerin çırakları, haber karıştırayım derken adres karıştıran acemi ajanları, galiba ajanlık mesleğinin de güvesi oluyorlar!

‘G’ NOKTASI

Prof. Dr. Haluk Şahin’in son kitabı “Kim Korkar Soruşturmacı Gazeteciden?”** tüm gazetecilik okullarında okutulması, deneyimli habercilerin de prensip tazelemek için okumaları gereken, örnek bir meslek rehberi. Bir gazetecilik anayasası.
“Karıştırmacı habercilerin panzehiri araştırmacı/soruşturmacı habercilerdir. Karıştırmacı haberciler, piyasaya sürdükleri kurcalanmış belgelerle ortalığı ve kafaları karıştırabilirler. Ancak demokrasiler, yalanların kullanma tarihinin kısa olduğu sistemlerdir. Sosyal medya ve yeni teknolojilerle bu süre daha da kısalıyor. Eğer iyi çalışıyorsa yargı, üniversite, meslek örgütleri, karıştırmacıların piyasaya sürdüklerine şüpheyle yaklaşıp sorgulamaya başlarlar. Başlangıçta kale gibi görünen yalanın gövdesinde delikler açılır. Ama en önemlisi, bir zaman sonra ülkenin gerçek gazetecileri sapla samanı birbirinden ayırıp olguları ortaya koyarlar; her yalan çıkan haber karıştırıcıların toksinini etkisizleştirir” diyor Haluk Hocamız.
Herkesin sustuğu yerde sözünü söyleyen, doğruyu ve haklıyı savunan bir cesurdur, Haluk Şahin. Bir solukta okudum, başucuma koydum kitabını. Ve uykusuz gecelerimde, onun “Sevgili Mine’ye ki, korkusuz tayfasındandır...” ithafında buluyorum, bazen yitirdiğim cesaretimi.

**Say Yayınları, 2012

“Hainin en yakın akrabası, yalakasıdır.”

BASK ATASÖZÜ

1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih’in babası İkinci Murat’tı.
Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul’la (Radu cel Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı Sultanı’na rehin olarak Edirne Sarayı’na gönderildiğinde, sadece 11 yaşındaydı.
İki rehin prense Edirne’deki sarayda çok iyi davranıldı, ilerde Osmanlı’ya hizmet eğitimini de Sultan Murat’ın “içoğlanı” kadrosunda aldılar…
Ama Sultan’ın gözdesi Vlad’dı. Öyle ki genç prens sakalı bıyığı çıkıp “içoğlanı” kadrosundan emekli olunca; İkinci Murat kendisine 6 yıl süreyle duyduğu şefkatin karşılığını da cömertçe ödedi. 1448’de 17 yaşına basan Vlad’ı voyvoda unvanıyla bezeyip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını fethe gönderdi.
***
Ama Osmanlı sultanları, her ne kadar aşk ile iş ilişkilerini birbirine karıştırsalar da enayi sayılmazlar… İkinci Murat da pek sevdiği Prens Vlad’ın kendisine bizzat verdiği “içoğlanı” eğitimine hoşlanarak mı, yoksa dişlerini sıkarak mı katlandığından pek emin değildi. Vlad’ı Eflak’a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul’u rehin tutarak Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlama aldı.
Ne var ki Vlad Besarab, önce velinimetinin ordusuyla alıp iki ay sonra yitirdiği, ardından tekrar oturduğu Eflak tahtına iyice yerleşip, kaidesini artık güvencede hissettiği an… Rehin kalan kardeşi Radul’u gözden çıkararak Osmanlı’ya isyan bayrağını çekti.
Artık 31 yaşındaki Eflak Voyvodası Vlad’ın başkaldırdığı payitaht İstanbul olup, sahibi de “enfiye kutusunda kurutulmuş gül yaprakları koklamayı pek seven” Fatih Sultan Mehmet’ti.
***
Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul’dan gelip de karşısında sarığını çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdikten sonra Eflak ve Boğdan’da Romence “Kazıklı” anlamına gelen Tepeş lakabını aldı.
Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu. (Kaynak: Matei Cazacu, “Prens Drakula’nın Tarihi”, Droz, 1988)
Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle dördüncüsü, Almanca sanılıp yüzyıllarca “Gotveren” diye söylendi!
Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı’dan kazıkla çıkardığı “içoğlanlığı” hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor musunuz? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel Radul’u…
***
Osmanlı ordusu Eflak’ı aldı, Güzel Radul 15 Ağustos 1462’de voyvodalık tahtına oturdu ama, kazıkçı kardeşini ele geçiremedi. Vlad Tepeş, sığındığı Macarlar tarafından esir alındı. 12 yılın sonunda serbest bırakıldığında, yine Eflak’a dönüp 1476’ya kadar voyvoda olarak hüküm sürdü. Aralık ayında Osmanlı ordusuyla girdiği savaşta öldürüldü ve 300 askeri kazığa geçirilirken, Vlad’ın kesilen kafası Fatih Sultan Mehmet’e gönderildi.
Ama Vlad Tepeş’in ardında bıraktığı kazıklı ve kanlı efsane, 1897 yılında Bram Stoker’a, kurgusal romanı Drakula’daki ölümsüz kont, ancak kalbine kazık çakılarak yok edilebilen vampir karakterini esinledi. Romanya’nın Transilvanya bölgesi, Francis Ford Coppola başta olmak üzere romanın sinemaya uyarlandığı pek çok filmle birlikte dünyada Kont Drakula’nın ülkesi olarak tanındı.

‘G’ NOKTASI

Dünyadaki hiçbir imparatorluk tarihinde, Osmanlı Sarayı’ndaki kadar beşik cinayeti işlenmemiş, hiçbir imparator ve kral, Osmanlı sultanları kadar çok oğul katletmemiştir. Hatta Batılı saraylarda veliaht olmasın diye oğul ve kardeş katli parmakla gösterilecek kadar azdır. Çünkü hiçbirinin tekeşli evlilik dışı ilişkileri ve metres sayısı; odalık, cariye, nikâhlı nikâhsız eşle dolup taşan Osmanlı haremi kadar kalabalık olmayıp, peydahlanan çocuk sayısı da sultanlarınki kadar yüksek değildir. Biseksüel ve pedofil egemen sayısı da öyle…
2012 yılında Osmanlı tarihindeki tahta rakip oğul ve kardeş katlini vacip kılan uygulamayı “Devleti böldürmemek için akılcı bir yöntemdi” diye sunmak, gericiliğin vahşi zihniyetidir. Günümüz Türkiye’sine dayatılan genel cehalet ve özel “tarih karartması” da, zaten “Down sendromlu” olması arzulanan halkın, “Yahu İngiltere İmparatorluğu’nda tahta rakip oğul ve kardeş katli vacip değildi. Acaba Osmanlı’dan daha uzun sürmeyi, hem de bölünmeden nasıl başardı” diye sorgulamaktan bile aciz kılmaktadır.
Muhteşem Yüzyıl dizisine saldırmaktan “kardeş katli” yasasının övülmesine, topluma yutturulmaya çalışılan Osmanlı güzellemesinin tamamı, çokeşliliği sorgulatmamak ve hatta yakın tarihte yeniden geçerli kılmak için yapılmaktadır.

“İntikam, aşağılanmış benliklerin silahıdır.”

ALICE BRUNEL ROCHE

“Biz 1976’da evlenmiştik Uğur’la. 12 Eylül’e doğru hızla giderken olaylar yoğunlaşıyor, şiddet hızla tırmanıyordu. Savcı Doğan Öz’ün, Bedrettin Cömert’in, İstanbul Üniversitesi önünde 7 öğrencinin öldürüldüğü 1978 yılında, hem kapının önünde sürekli bir bekçi hem de sürekli bizimle birlikte dolaşan bir yakın koruma vardı. Zamanın İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın talimatıyla tahsis edilmişlerdi.
O sırada şimdiki adı Exim Bank olan Devlet Yatırım Bankası’nda çalışıyordum. Özgür henüz bir yaşındaydı. Her sabah onu Bahçelievler’de oturan kayınvalideme bırakıyor, akşam da alıyordum. Arabada giderken herhangi bir saldırı olursa, Özgür’ü nasıl koruyacağımı, onu nasıl koltukların arkasından iyice yere yaklaştırıp kendim nasıl üstüne kapanacağımı planlardım. Çünkü o dönemin suikast yöntemi, otomobilleri çapraz ateşe tutmaktı.
***
Bu koşullar yüzünden uzman olduğum bankadan, dolayısıyla memuriyetten istifa ederek ayrıldım. Çalışmaya devam etmem halinde hareketlerimizin zamanlaması çok belirli ve değiştirilemez oluyordu. Aynı saatte evden çıkmak, aynı saatte dönmek zorundaydık. Saldırganlar için biçilmiş kaftan durumu. Gerçi onların da yöntem değiştirebileceklerini, çapraz ateş yerine bombayı yeğleyebileceklerini yıllar sonra görecek yaşayacaktık, ama o dönemde Özgür’ü düşünerek bu kararı vermiştik.
Uğur’a yönelik tehditler Gün Sazak’ın öldürülmesinden sonra daha da arttı. Sokaklara bile açıkça bu tehditlerin yazıldığı söylenmişti. Gün Sazak cinayetinin soruşturmasını Dürüst Oktay adlı bir komisere vermişlerdi. Dürüst Oktay, suikastın kimler tarafından yapıldığını hızla çözmeye başlayınca görevden alındı.
O yaz, Kemal Türkler de öldürüldü.
***
Ve geldik 12 Eylül’e…
Askeri darbelerde, darbelerin gerekçeleri ne olursa olsun, hep solcu aydınlar toplandığı için Uğur o sabah çok erken saatte küçük bir valiz hazırladı. Sokaktan askeri cipler geçiyordu. Ve kapı çaldı. Bizi götürmeye geldiler diye düşünürken kapının önünde beliren bir asker Uğur’a bir mahkeme tebligatı verdi.
Kenan Evren’in o gün saat 13.00’te darbenin mahiyetini açıklayacağı bir basın toplantısı yapacağı bildirilmişti. Tam onu dinlerken telefon çaldı. Arayan, o sırada yurtdışında bulunan Mümtaz Soysal’dı. Ne olup bittiğini öğrenmek istiyordu. Uğur’un içeri alındığını öğrenirse Türkiye’ye dönmeyecek, alınmamışsa dönecekmiş.
Terör, 12 Eylül darbesiyle bıçakla kesilmiş gibi durdu. Bu arada bizim koruma da geri çekildi. Darbeyle birlikte Komiser Dürüst Oktay gibi ‘dürüst’ emniyetçilerin neden görevden alındığı, cinayetlerin faillerinin neden bulunmadığı da böylece, yani darbe ile terörün anında kesilmesiyle anlaşılmış oluyordu.
***
Uğur o dönemin ünlü sıkıyönetim savcılarından Süleyman Takkeci’nin mafya ile olan ilişkilerini yazmaya başladıktan sonra yeniden koruma verildi. Birkaç yıl sonra bu koruma da geri çekildi.
Bahriye Üçok’un öldürülmesinden sonra, o zamanki hassas korumalar şube müdürü eve geldi. Uğur’a yönelebilecek bir suikastın olası yöntemlerini tararken apartman kapısı kilitli olduğu ve diyafonla açıldığı, Uğur evde çalıştığı için giriş çıkış saatlerinin düzenli olmadığı, dolayısıyla geriye bir tek arabaya bomba konulması ihtimalinin kaldığını söyledi.”(*)

(*) Güldal Mumcu, “İçimden Geçen Zaman”/um:ag Vakfı Yayınları, 2012

‘G’ NOKTASI

Raslantı tanrısı, ki ‘Evren’dir adı, insanları dengi dengine karşılaştırır, özel insanları özel insanlarla buluşturur, güzelleri güzellerle... Her şey raslantı olunca hiçbir şey raslantı değildir. Güldal ile Uğur Mumcu’nun karşılaşması da evrensel kuraldır, eşleşmesi de.
Bu ülkeyi bir kan kuyusuna ve insanlarını karanlık bir umutsuzluğa gömenlerin yaşamını çaldıkları Uğur Mumcu’nun meşalesini ancak Güldal kaldırabilirdi yerden ve kaldırdı, onurla taşıyor yıllardır. Nihayet kendi içinden geçenleri, kendisi gibi düz ve dürüst söylemiyle yazdığı günce kitabını okurken gülün niçin dikenli bir dal ile korunduğunu anladım!
Üstelik siste pusta gizlenen bir gerçek dank etti kafama apaçık: Bugün Silivri’de yargılanan sivil ve askerler, 12 Eylül’ü hazırlayan karanlık güçler asla açığa çıkmasın, uygulayanlar da göstermelik davalara çıkamayacak yaşa gelinceye kadar rahat bırakılsınlar diye içeri tıkıldılar.
Tıpkı Kenan Evren ve cunta heyetini iktidara getirmek için ülkeyi kana bulayıp darbenin hemen ertesinde bıçak gibi kesilen suikastlarda olduğu gibi; faili belli olsa da azmettireni meçhul cinayetler de ‘Ergenekon’ ve ‘Balyoz’ tutuklamalarının akabinde duruverdi, şıppadanak.
Demek ki gerçek azmettiriciler de, katiller de aramızda, pusuda bekliyorlar. BOP’a direnirseniz vay halinize, vay haline ülkenin, diyorlar besbelli.

“Bu dünyanın en güzel varlığı ışık, gökyüzünden gelir ve bize onu sezdirir.”

JEAN BOUSQUET

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget