Makaleler "Ömer Yıldız"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Size bir kaç ipucu vereyim; bu cümleyi kullanmak hayatınızda keskin dönüşlere sebebiyet verir ve hayat koşullarınız bir anda değişir.
“Başbakanımız sayesinde!”
Karakterle ters, zenginlik ve mevki ile doğru orantılıdır kullanım miktarınız...
Biraz geriye gidelim hatırlatmakta fayda var çünkü;
İki yıl önce  tam da bu zamanlar;  Galatasaray’ın yeni stadı TT Arena’nın açılışı.

Konuşma yapan TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar:

“Sevgili Galatasaraylılar. Galatasaray yönetimi Ali Sami Yen'le ilgili kiracılık yükümlülüklerini bile yerine getiremezken bize geldi vs vs. Sayın BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE...” vs vs yıkama yağlamasından sonra taraftarların yuhalaması, başbakan ve bakanların stadı terketmesi...
Sonrasında seçimler ve iyi yalayan Erdoğan Bayraktar için oluşturulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı...

Protesto sonrasında mikrofonlara konuşan Suat Kılıç:

 “İdraktan mahrum sefillere yazıklar olsun! 100'lerce trilyon harcandı o stadyum için, rüya bir proje gerçekleşti BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE...” vs vs...
Yine seçimler ve iyi yalayan Suat Kılıç  artık spordan sorumlu devlet bakanı...
Mikrofonlara demeç veren Egemen Bağış:
“Bu yapılan nankörlük. Sayın başbakanımızın bu stadın yapılışında büyük emeği var. Defalarca durma noktasına gelen bu stat inşaatı, BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE...” vs vs
Seçimlerden sonra iyi yalayan Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanı...
Şaşırdığımız nokta ise Egemen Bağış’a bağlı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Müşaviri Yasin Ekrem Serim’in: 
“ Böyle bir şerefsizlik yok. Nankörsünüz… Kimin sayesinde o statta maç izliyorsunuz. BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE yapıldı lan o stad. Geri zekalı, kuş beyinliler” sözlerinden sonra bakanlık alamamış olmasıdır...
Nitekim bazı “kelleler” gitti bazıları ise “bu haklı tepkilerinden!” ötürü, “hak ettikleri makamlara” getirildi...
Yuhlayınca terbiyesizlik, bunlar söylenince “ tepkisini ortaya koydu adam…” Eleştirmeyin, aleyhte yazı yazmayın, yürüyüş yapmayın, yuhalamayın, yapılanları görmezden gelin. Ne derse onu yapın.
Kızdırmayın, ters düşmeyin, düşünmeyin, üretmeyin...
Ayağınızı denk almayı öğrenin BAŞBAKANIMIZ SAYESİNDE...

ÖMER YILDIZ
Facebook : https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2

Yer: İsdemir Camii ( İskenderun Demir-Çelik Fabrikası )
Vaaz Konusu: Gıybet


Hoca vaazında "gıybet"ten bahsediyor, dinimizde yeri olmadığından... Sonra alakası yokken "Ama Esad'ın arkasından gıybet edebilirsiniz çünkü o zalim, halkını katleden bir diktatör..."

(Bir yerden girmek gerekiyor diye düşünmüş olmalı...)

Arkasından "Kızılay'ın kan bağışı kampanyası" duyurusunu yapıyor ve küçük bir anısını anlatıyor.

-Arkadaşım kan vermek istemediğini söyledi. Bende "neden vermek istemiyorsun" dediğimde,

- "Ya kanım Esad'a giderse" diyerek korkusunu dile getirdi.

gibisinden cümlelerle Esad'a biraz daha yüklenip vaazı bitirdi.

Namaz çıkışında geçen diyaloğu aynen aktarıyorum:

-Hocam vaazda sürekli Esad'ı eleştirdiniz?

-Evet... Çünkü o bir diktatör.

-Peki yalnızca emperyalizmin elindeki kanallar bunu diyor diye sizinde ona zalim demeniz ve cemaatinize bunu doğruymuş gibi anlatmanız "Gıybet"e girmiyor mu? Yandaş gazetelerin her dediğine doğru mu demeliyiz sizce?

-Ama bunu herkes dile getiriyor.

-Çoğunluğun dediğini araştırmadan doğru kabul etmek ne kadar doğru peki?

(buraya dikkat !)

-Aslında evet doğru değil. Arkadaşım bana "ya kanım Kılıçdaroğlu'na giderse" dedi ama ben vaazda bunu diyemeyeceğim için Esad dedim öylesine...!!!

"Öylesine..."

Demek ki birilerine yaranmak için, ya da birilerinin yanlışını doğrulamak adına Allah huzurunda, minbere çıkıp yalan söylemek caiz!

Ne diyelim bu sefer "Allah beni değil, sizi ıslah etsin"(http://www.sozkonusu.net/allah-beni-islah-etsin.html)

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook'tan takip etmek için: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2

Eurominority isimli “Devletsiz Uluslar ve Avrupa Ulusal Azınlıkları Derneği” ile Paris’teki Kürt Enstitüsü, yeni bir sözde kürdistan haritası hazırladı.
Haritada sözde kürdistan’ın bir ucu Hatay’ı içine alarak denize açılmakta… Harita incelendiğinde Dörtyol’un konumu oldukça dikkat çekici. Yaklaşık 3 aydır burada sürdürdüğüm araştırmalarım ve gözlemlerim ise bu haritanın amacını zaten açık ve net ortaya koymakta… Haritanın sınırlarını daha yakından inceleyecek olursak; Maraş, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Kars, Iğdır, Ağrı, Urmiye, Hakkari tüm Güney Doğu Anadolu, Kerkük, Musul bu sınırlara dahil edilmiş durumda.
(http://www.eurominority.eu/version/eng/reports-detail.asp?id_actualite=1562)
Sınırların özelliği ise dikkat çekici; Sivas ve kuzeyde Erzurum, Erzincan hattına kadar olan bölge Türkiye’nin “maden rezervi” ve “Su Kaynakları” bakımından en zengin bölgesi olması…
New York Times’ta da yer alan bu harita nedense gündemimizde pek yer bulamadı kendisine. Biz patriotları, değişen öğretmenlik sistemini, Muhteşem Yüzyıl’ı, okul kıyafetlerinin serbestisini tartışırken tüm dünya New York Times’ta yayınlanan bu haritayı konuştu.
Gazetede harita ile verilen metinde, 3 bin yıllık tarihi olan Kürtlerin bölgede bağımsız bir devlet kuracağı belirtildi. Haritanın sözde kürdistan ile ilgili bölümünün yazılı açıklamasında Türk ve Amerikan petrol şirketleriyle yapılan enerji anlaşmalarına dikkat çekildi.
Tabi son zamanlarda Türk Hükümeti’nin Barzani ile yakınlaşmasını bu haritadan bağımsız ele almamak gerekiyor.
Son olarak Dörtyol ve Hatay’ın konumu…
Her an büyük olaylara gebe bu bölgemiz önemli bir pozisyonda. Sözde haritanın sınırlarına baktığınız zaman “denize açılan tek kapısının” Dörtyol olduğu açık ve net görülmekte…
Enerji Anlaşmaları, ajanlar, provokatörler, patlayan bombalar, mülteci kampları, elini kolunu sallayarak gezen Suriyeli muhalifler, Doğu ve Güney Doğu’dan akın akın gelen göç etmiş insanlar, açılacak olan onlarca termik santral ve Hidroelektrik Santraller…
Bölge insanı olan bitenden habersiz, dayatılan suni gündemlerle meşgul… Gündem o kadar yoğunki sıralamada Suriye ve Türkiye’nin güneyinin geleceği emin olun son sıralarda.
Bu kadar karamsarlığın ardına güzel haberlerde yok değil… “Muhteşem Yüzyıl” yayından kaldırılıyormuş sanırım bu toplumumuzu bir nebze olsun rahatlatmaya yetecek hatta artacaktır(!)
Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2


Sınır karıştıkça karışıyor; ajanlar, provokatörler ortamı bulandırdıkça bulandırıyor, sınır yolgeçen hanına dönmüş, siyasette mekik diplomasisi hiç olmadığı derecede artmış İngiliz, İsrail, Amerikan ve Rus istihbaratları bölgede cirit atıyor…
Sanırım mayınlı arazi tartışmalarının mecliste yumruklaşmaya gidecek kadar hararetli olmasının, AKP hükümetinin sınırın bir an önce mayınlardan temizlenmesi amacıyla anlaşma imzalamasının ve hatta bununda İsrail tarafından yapılması için var gücünü kullanmasının ardında yatanlar yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor...
Ottowa Sözleşmesinin alelacele imzalanması ve mayınlı arazilerin 2014’e kadar mutlaka temizlenmesi aksi takdirde ödenecek tazminatın yüzlerce milyar dolarla ifade edilmesi ne gibi anlamlar taşıyor?
Peki, muhalefetin hükümeti İsrail’e peşkeş çekmekle suçladığı bu alanlarda İsrail olmadan böylesi bir adım atılabilir mi?
İlişkileri biraz daha derinleştirirsek ihaleye direk giremeyeceğini anlayan İsrail, ihale de yer alan Pekkan Grubunun teknolojik desteğini sağlıyor. Hem de bu teknoloji yüzde yüz İsrail’e ait ve onların izni olmadan bu aletleri kullanamıyorsunuz. Mayın temizleme işinin İsrail’siz yapılamayacağı ise konunun uzmanlarının tartışmasız kabul ettikleri bir gerçek…
Genel Kurmay “ben yapamam” deyip baştan su koy verdi ve NATO’ya bıraktı. NATO ise “sen yapamazsan ben hiç yapamam” deyip teklifi geri çevirdi. Herkes ihaleyi “papaz kaçtı” misali bir birine atmaya başladı. İsrail ise bir kenarda sessizce bekliyordu nasılsa hükümet olayı çözecekti…
Bahsi Geçen Pekkan Grubunun yetkilileri ise İsrail’siz bu iş yapılamaz diyenlerden ve “Specialist Ghurka Services” ile ortak olduklarını açıkladı.
İhaleye girerken verdikleri teklif ise enteresan:
“Araziyi temizleyelim ama altındaki petrolü biz işleyelim” !!!
Peki, mayınları temizlemenin bedeli ne kadar? 2 Milyar dolar… Demek ki 2 Milyar doları cebinden karşılamayı taahhüt ettiklerine göre işlemek istedikleri arazilerde neler var tahmini güç…
Ne de olsa Tayyip Erdoğan New York’ta Amerikan Musevi Örgütünden “Yahudi Cesaret Ödülü” olan “Davut Boynuzu” almış ve bu ödülü alan ilk Türk ve Müslüman olarak göğsümüzü kabartmıştı!
Belki de bu gönül borcundan ötürü AKP iktidarı mayınlı arazileri var gücüyle 49 yıllığına İsrail’e kiralamak istiyordu.
Anayasa Mahkemesi ise hükümetin tüm çabalarına rağmen mayınlı arazileri “hiçbir şart kabul etmeden yalnızca bedeli ödenerek hizmet alım ihalesiyle gerçekleştirileceği” hükmüne karar verdi.
Hükümetin açıklaması ise daha ilginç… Başbakanın henüz Esad’la tatil yaptığı dönemlerdi  “Suriye'den yaşanacak olası göç dalgasını engellemek için temizlemiyoruz” diyerek bugünlerin sinyalini vermişti…
Son durum mu?
Sanırım Amerika Türk hükümetinin planını göz önüne almadan Suriye konusunda aceleci davranınca Ottowa sözleşmesinde yer alan 2014’e kadar temizlenecek ibaresi 2020’ye uzatıldı ve göç dalgası için açılan koridorlarla geçici olarak bu sorun çözüldü…
Mayınlardan temizleme anlaşmaları, temizlenmezse tazminat tehdidi, İsrailli firmalar, Suriye ile yaşananlar, İsrail’in ağzını sulandıran GAP ( ki GAP İsrail ilişkilerini başka bir yazıda ele alacağız), avuçlarını ovuşturan ABD’li silah ve petrol tüccarları…
Ne diyelim:
“Allah bu millete tekrar bir İstiklal Marşı yazdıracak” galiba…
Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2


Adalet ve Kalkınma… Yan yana ne kadar güzel duruyor değil mi?
Ülkenizde bir adaletsizliğin olduğunun belirtisi ve geri kalmışlığınıza dem vururcasına kalkınmaya davet içeren sözcükler…
Perde arkasına baktığınızda ise gözlerini petrol ve para hırsı bürümüş, aç çakallar gibi bekleyip, ellerini ovuşturan emperyalist güçler.
Oyun ülkemizde dâhil olmak üzere her yerde aynı kurallarla oynanıyor. Kargaşanın yaşandığı, halk hareketleriyle sarsılan tüm ülkelerde aynı gizli eli hissetmek mümkün…
Bazılarında muhalefeti destekleyen, bazılarında ise başa geçirdiği hükümetlerin gücüne güç katmak için çabalayan bu büyük hareketin adı “Adalet ve Kalkınma Hareketi”
İsim size bazı tanıdık oluşumları çağrıştırabilir… Az önce de belirttiğimiz gibi kargaşa çıkarılmak istenen ülkelerde bütünüyle etkin olan bu hareket tamamıyla BOP menşeli; CIA ve MI6 ajanları ile hedef ülkelerde etkinliğini sürdürmekte… Kısa sürede gerçekleşmeyecek operasyonları uzun vadeye yayarak, basın-yayın organları vasıtasıyla halk desteğini de arkasına alarak gün geçtikçe güçlenen bu oluşumun en etkili söylemi ise yine çok tanıdık: “ılımlı İslam”
Adalet ve Kalkınma Hareketinin merkezi Londra;
Başta ABD olmak üzere emperyalist amaçlı devletlerin milyar dolarlık hibe ve yardımlarıyla faaliyetlerine devam eden Adalet ve Kalkınma Hareketi başta Fas, Mısır, Pakistan, Libya gibi ülkelerde ve tabii Türkiye’de de önemli konumlara gelmiş vaziyetteler.
Ortak yönleri ise hayli ilgi çekici; Amblemleri ampul, yalnızca Fas’ta ampul yerine gaz lambası kullanılıyor, hepsi liberal programlara gönül vermiş, özelleştirmeler programlarda “babalar gibi” ilk sırada, Amerikanvari demokrasiye aşık ve dış politikalarında ise Batı ile işbirliği olmazsa olmazları…
İslam ülkeleri olarak hepsinde de ılımlı islamı savunmak ve halkın dini yönünü kullanan ajan provokatörlerle amaçlarına ulaştıkları rahatlıkla görülebilmekte…
Türkiye’den önce Fas’ta kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, daha sonra Mısır’da kuruldu, Libya’da ise muhalefet olarak oluşturuldu. Son olarak Suriye’de de bu adla bir parti kuruldu.
BOP’un taşeronluğunu ve eşbaşkanlığını “gururla” devam ettiren insanları, ülke insanına kurtarıcı olarak göstermek ise en büyük marifetleri… Başımıza gelebilecek en büyük felaketi, medya aracılığıyla en büyük şansımız olarak öyle güzel anlatıyorlar ki “ ee hadi sen söyle kime oy verelim başka” sözü hepimize tanıdık gelmiyor mu?
Dikkat etmemiz gereken husus ise, Tunus’ta Mısır’da, Libya’da halk hareketlerinin her saniyesini televizyon ve gazeteler aracılığıyla duyup, görürken; “diktatör”ler sonrası bu ülkelerde tek bir habere şahit oldunuz mu? Plan uygulandı, halkın kin ve nefreti bu kişilerin üzerine çekildi, taşeronlar iş başına getirildi. Gerisini bilmemizin ne önemi var ki?
Aynı oyun Suriye’de de olanca hızıyla devam etmekte; Adalet ve Kalkınma Hareketi Suriye’ye diz çöktürmek için tüm varlığını kullanıyor. Ve bunu da ne acıdır ki maşa varken elini yakmayarak “Müslüman bir ülke olan Türkiye” eliyle yapıyor.
BOP yeni eşbaşkanlarla ve taşeron yönetimlerle etki alanını genişletiyor, Adalet ve Kalkınma Hareketi iç karışıklıkları körükledikçe körüklüyor, azılı emperyalistler muhalefet adındaki teröristlere açıktan her türlü yardımı yapıyor, Batılı güçler artık tek silah atmadan halk hareketleriyle doğal zenginliklere el atıyor, petrol fakiri biz gibi ülkelerin en büyük enerji kaynağı olan “su” HESler aracılığıyla yabancı güçlere peşkeş çekiliyor. Orta Doğu ve Kuzey Afrika kaynadıkça kaynıyor…
Adalet, Kalkınma, demokrasi, hatta ileri demokrasi, özgürlük, eşitlik, insan hakları, muhalefet…
İçleri boşaltılmış bu kelimeleri duymak bile insanda nefret uyandırmıyor mu?
Asıl önemli konuya dönecek olursak, aylar önceki bir yazımızda sorduğumuz soruyla bitirelim…
Hatırlarsanız 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice Washington Post gazetesine verdiği demecinde:
Ortadoğu’da ‘Türkiye’de dâhil’ 22 ülkenin sınırları ve rejimleri değişecektir.”
Demişti. Peki, Türkiye olarak:
Sınırlarımız mı değişecek? Yoksa rejimimiz mi?

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2

Gazetenin; Amerika'da ki ismi "TODAY's"
Bizde ki ismi "SAMAN"
Hastasıyım bir nevi…
Düzenli olarak okuduğum diyemeyeceğim, takip ettiğim kâğıt parçası... Her ne kadar iyi niyetli dostlarım kızıp, eleştirse de takip etmeye devam edeceğim.
Nedenine gelince; Milyonlarca Müslüman’ın kanını döken, bir o kadarına tecavüz eden, Müslümanların üzerine askerlerini işeten, İslamiyet’in en büyük düşmanı, kanla beslenen, girdiği-gittiği tüm ülkelerde soykırım ve işkence gerçekleştiren, Haçlı zihniyetli Amerika hakkında olumsuz bir haber görür müyüm beklentisi...
Malum ben göremedim... Çünkü her şey tozpembe, ekonomi almış başını gitmiş biz bile zapt edemiyoruz yükselişimizi, kardeşlik türküleri söyleniyor ülkenin dört bir yanında, işsizlik söz konusu bile değil.
Varsa yoksa Amerika’nın “demokrasi aşkı.” Allah mazlum milletlere kurtarıcı olarak göndermiş sanırsınız okudukça...
Ve işte Türkiye'nin en çok "dağıtılan" gazetesinin iki gün önceki haberi:

"Dünyada ilk atom bombası saldırısının yapıldığı kent olan Hiroşima'da düzenlenen anma töreninde, dünyadaki tüm nükleer bombaların imha edilmesi çağrısında bulunuldu.
Hiroşima kentinin tamamına yakınının yok olmasına, 140 bin kişinin ölmesine neden olan saldırının merkez üssü yakınındaki Barış Parkı'nda bir araya gelen 50 bin kişinin hazır bulunduğu anma törenine, 70 kadar ülkeden gelen temsilciler katıldı."

Kim attı peki atom bombasını? Kenya mı? Etiyopya ya da Fil Dişi sahilleri mi?
Gaye Amerika'ya zeval gelmesin.
En arka sayfa da benim gördüğüm bu ayrıntıyı dağıttıkları güruhun anlamasını zaten bekleyemem.
Nasılsa tersten okununca "namaz" oluyor ya, Cuma günleri özel ek veriyor ya, dinci hükümeti baş tacı ediyor ya kimin umurunda Amerika'nın zulümlerine sessiz kalınması? Hangi okuyucusu sorgular ki bunu?
Takibime devam edeceğim... Her ne kadar yapılacak haber iki yıldır aynı olsa da…
Mesela yarın manşet "Balyoz Darbe Planı" ya da "Ergenekon Duruşması" olacak.
Var mısınız bahse?

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2

Adamın biri, bisikletle Türkiye’den İran’a geçiyormuş, selesinde kocaman bir torba… Gümrük görevlisi şüphelenmiş haliyle, “Aç torbayı” demiş, açmış, kum çıkmış… İki gün sonra, aynı adam ıslık çala çala gelmiş sınır kapısına, çıkış yapacak, selesinde gene torba… “Aç” demişler, açmış, gene kum.

İki gün sonra, aynı adam pedal çevire çevire gelmiş sınır kapısına, selede gene torba… Bu sefer, polis çağırmışlar, narkotikçi gözüyle incelemişler, nafile, bildiğin kum… Delirecekler.

Bir, üç, beş, hep aynı manzara… Adam geliyor geze geze, termal kamerayla bakıyorlar, tahlil yapıyorlar, köpeklere koklatıyorlar, uyduyla takip ediyorlar, hikâye… Hep kum çıkıyor.

Aradan yıllar geçiyor. Gümrük görevlisi çarşıda rastlıyor o adama... “İçim içimi yiyor” diyor, “Bu saatten sonra bir şey yapamam sana, Allah aşkına söyle, ne kaçırıyordun o torbayla?”

“Bisiklet”

Ne güzel hikaye…. Olaylara bakış açımızı değiştiremediğimiz sürece olayların arka planını görememeye devam edeceğiz.

Devlet kanalının bazı “partilerin” yayın organı haline getirilmesiyle daha da gizlenmeye başlandı her şey.

Nedense “İthalat yüzümüzü ağarttı” diye sırıtan sunucunun “şimdi de yüzümüzü karartan ithalat rakamlarını açıklıyoruz” demesini beklerdik ama... Neyse kurcalamayalım fazla…

- 9 AB ülkesi Türkiye’nin gerisinde (1)

- Enflasyon aylık bazda düştü, yıllık bazda ise tek haneli rakam korundu (2)

- Amerika’dan Türkiye’ye övgü (3)

- Türkiye’de alım gücü yükseldi (4)

- Dış ticaret açığı azaldı (5)

- İşsizlik rakamları düşmeye devam ediyor (6)

- Tarımda Avrupa’da birinci sıradayız (7)

Evet, TRT bu haberleri gururla sundu… Bekledik bekledik ama Gaziantep’te çocuklarına bakamadığı için böbreğini satan anneden hiç bahsetmedi, haberlerinde yer vermedi. Hâlbuki biz böbrek satışının ABD güdümünde ki geri kalmış üçüncü dünya ülkelerinde olduğunu sanırdık. Nijerya’da, Zimbabwe’de, Somali’de… Sanırım yanılmışız. Eşleri binlerce dolarlık çanta takan yöneticilerimizin rahatı yerindeyse biz satarız dalağımızı, böbreğimizi ne kıymeti var ki. Senin böbreğin bir bakan eşinin ayakkabısı, ötekinin karaciğeri ise başbakanın eşinin çantası işte…

Çocukların sorduğu “vergi niye toplanır?” sorusunun cevabı…

Fakir ailelerin evinde yere oturmuş ve durumlarına, fakirliklerine öyle üzülmüşler ki, hüngür hüngür ağlamış başbakanın eşi… Tabi gözyaşları ikibinbeşyüz dolarlık çantasının üzerine süzülmüş. Ama Allah’tan kaliteli deri olduğundan tuzlu su pek fazla zarar verememiş…

TRT’nin haberlerini izledikçe hak vermemek de elde değil doğrusu… Baksanıza Ramazan ayında bol yıldızlı otellerde verilen iftarlar, binlerce dolarlık çantalarla gösteriş yapan “fırt leydiler”, belediyelerle beraber sayıları 125 bini bulan makam aracı furyası, oğullara gemicikler, yeğenlere fabrikalar, Suriyeli teröristlere el altından verilen milyon dolarlar ve cep harçlıkları, Lübyalı isyancılara göstere göstere çantalarla götürülen 300 milyon dolar…

Unuttuğumu sanmayın, zenginliğimizin en büyük ispatını; ne diyordu başbakan: “Ekonomi biz geldikten sonra düzeldi. Geldiğimiz yıl 9 olan dolar milyarderi sayısı bugün itibariyle 21 oldu”

Bu sene ki rakamlar mı? Forbes dergisi zaten açıkladı: Dolar milyarderleri listesinde 39 Türk…

Bunca ekonomik iyileşmeye rağmen oturup bir de eleştiriyorum değil mi?

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu baraj açılışında bana ve bu yazıma cevap veriyor: “Milletin parasını millete harcıyoruz” (8)

Böyle de Nankör’üm işte…

Daha fazla nankörlük etmeyim en iyisi sözü Hayyam’a bırakayım:

Adil davranmadıktan sonra,

Hacı hoca olmuşsun kaç para,

Hırka, tespih, post, seccade güzel ama

Tanrı kanar mı bunlara?


Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2

(1) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/9-ab-ulkesi-turkiyenin-gerisinde-50818.html
(2) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/temmuz-ayi-enflasyon-rakamlari-50693.html
(3) http://www.trthaber.com/haber/gundem/amerikadan-turkiyeye-ovgu-50677.html
(4) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/turkiyede-alim-gucu-yukseldi-50828.html
(5) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/dis-ticaret-acigi-azaldi-50339.html
(6) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/issizlik-geriledi-48536.html
(7) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/avrupada-birinci-siradayiz-47566.html
(8) http://www.trthaber.com/haber/ekonomi/milletin-parasini-millete-harciyoruz-47548.html

Hiç düşündünüz mü? Ne kadar çok sanal kahraman var çocuklarımızın ilgiyle, hayranlıkla ve bağımlılık derecesinde izlediği… Gözlerini bile ayırmadan izleyip her hareketlerini örnek aldıkları… Batman, Superman, Heman, Spiderman, Benten, X man, Teksas, Tommiks, Zagor vs… liste uzun haliyle. Bunlar ilk etapta aklımıza gelenler.
Ve tabii bizde artık bu gidişata dizilerimiz, sinema ve çizgi filmlerimizle ayak uydurmaya başladık, hayırlı olsun.
Tarihle ilgilenen arkadaşlar bilirler, Amerikalılar bugüne kadar girdiği savaşların hiç birisinde başarılı olamamıştır. Gittikleri her yeri bizim gibi “feth” edeceklerini sanıp işler kötüye gidince işgal etmişler, sonucunda ise hep arkalarına bakmadan, kuyruklarını kıstırarak kaçmakta bulmuşlardır çareyi...
Her türlü insanlık suçunu işleyip, masum insanları katlederek başarıya ulaşılacağını sanmışlardır. Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta hep bunun örneklerini görüyoruz. İşte bu yüzden gençlerine bir şeyler sunma gereği hâsıl olduğunda hep bu tarz sanal kahramanlarla onları ülke sevgisine teşvik etmiştir.
Hepsi doğaüstü güçlere sahiptir, hepsi bir şekilde dünyayı kurtarır. Çocuğun ruh dünyasında bu şekilde yer eder. Dolayısıyla çocuklarına gösterecekleri bir kahraman olmamasından kaynaklanır bu sanal kahramanlar.
Büyükleri ise bir dönem bize yapıldığı gibi rambo filmleriyle aldatılır. Hepimiz hayranlıkla izlerdik değil mi? Adam tek başına Rusya’yı dize getirirdi Afganistan’da, Vietnam’da kan kustururdu yerlilere. Ne güçlü ülkeydi Amerika gözümüzde. Gel gelelim çok sonraları öğrendik tüm o rambo filmlerinde gidilen yerlerden kuyruklarını kıstırarak kaçtıklarını. O zaman hiç sorgulamamıştık bu adamın vücudu bu kadar kaslı ve kocamanken kafasının niye küçücük olduğunu. Bir dönem o şekilde hayranlıkla geçmişti amaç gerçekleştirilmişti sonuçta.
Şimdi ise aynı oyun yıllardır olduğu gibi çocuklarımıza yönelik olarak artarak devam etmekte. Dedik ya gösterilecek kahraman olmayınca ne güzel çözüm bulmuşlar. Zaten tarihi 5 yüz küsur yıl öncesine dayanıyor, elle tutulur hiçbir başarısı yok. Hep gözyaşı, masum kanı ve soykırımlarla bezeli bir geçmişe sahip Amerika’nın bu oyununa bizde ne güzel ayak uyduruyoruz değil mi? Çocuklarımızı tarihimizin o gururlu tablosu içine çekeceğimiz yerde hayali kahramanlara hayranlıklarına ne de güzel göz yumuyoruz.
Süpermen’i geldiği gezegene kadar bilen ufacık çocuklara, Atilla’yı, Yıldırım Bayezid’i, Metehan’ı, Abdulhamid’i sorduğun zaman gözünün içine bakıyor. Kaldı ki daha büyükleri olan bizler bile bilemezken o çocuklardan beklemek safdillik olur sanırım.
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” demiş ulu önder. Acaba tüm bu propagandalar Türk çocuğu ecdadını tanımasın, ondan uzaklaşsın diye yapılıyor olmasın? Düşünemeyen bir nesil, tembel, embesil bir gençlik… Düşman için ne kadar ideal bir topluluk… Tarihimize uzaklaştıkça, kültürümüzden ayrıldıkça nelerin başımıza geldiğini görmek için daha nelerin yaşanması gerekiyor acaba? Yabancılaştıkça yok olmaya mahkûmuz farkında mısınız?
Tarih kutup yıldızı gibidir, ona dokunamazsınız, ona ulaşamazsınız… Yalnızca ona bakıp yol alırsınız. İşte neden yol alamadığımızı, neden cumhuriyetimizin 90. yılına yaklaşırken dahi hala “çıktık açık alınla” diye 10. Yıl marşıyla gururlandığımızı anladınız mı? Olduğumuz yerde sayıyoruz çünkü. Geçmişimizi unuttuk, günümüzü kaybediyoruz, geleceğimiz yok olmaya mahkûm. Yetiştireceğimiz çocuklara tarih kültürünü aşılayamazsak yok olup gidecek bir nesil daha. Çünkü tarih yorum yapmayı, düşünmeyi geliştirir. Olaylara farklı bakıp, bugünü anlamlandırmamızı sağlar. Eleştirel bakış açısı kazandırır. Olanı olduğu gibi kabul etmeyi değil, olması gerektiği gibi görmemizi sağlar.
Silik, kimsenin umursamadığı, saygı görmeyen bir babanın oğlu ile güçlü, saygın, insanların görünce önünü iliklediği bir babanın oğlu nasıl bir olmazsa, tarihini bilen bir çocukla, bilmeyen bir çocukta aynı olamaz. Ecdadını tanıyan çocuk daha gururludur, asildir ve büyük işler yapmaya hazırdır, tanımayan ise yine örnekte olduğu gibi basit, kişiliksiz biri olarak hayatına devam eder.
İşte burada sözüm çocuğu olan dostlarıma, öğrenci yetiştiren meslektaşlarıma, lütfen bunun ayrımına varın. Bunun böyle olması gerektiğine inandığınızı biliyorum. Hepimiz için en doğrusunun bu olduğunu bildiğinize de.
Beş kişi okusa bu yazıyı ve bir kişi çocuğunu, öğrencisini ve yahut kardeşini bu anlayışla yetiştirmeye başlasa inanın suya atılan taş misali dalga dalga yayılacaktır. Yayılmasa da bir kişinin hayatı değişse oda yeterlidir. Unutmayın çok büyük yolculuklar bile bir adımla başlar… İlk adımınız hayırlı olsun…
Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

“Söz Kişinin Namusuysa Eğer” İsimli, bir önceki yazıda seçimlerden önce verilen sözlerden, söyleyenin dahi tekrar okuduğunda elini çenesine götürüp “bu sefer biraz abartmışım galiba” diyeceği vaatlerden dem vurmuştuk. Tabi bol keseden vaatlerde bulunanların etraflarına sinek misali toplanan kalabalık sorgulama yetisine sahip olmadığı için onları suçlamıyoruz.
Bırakın ağızdan çıkan cümleleri; onlar mikrofona yansıyan nefes alıp vermeleri dahi alkışlamaya programlanmış bir güruh… Onlar için gün bugündür, geçmişte ne söylenmiş? Söylenenlerle uygulamalar tutarlı mı? Hiçbir önemi yok…
Hatırlayınız lütfen:
12 Aralık 2010 Nimet Ç.’nin açıklaması: “Önümüzdeki yıl 55 bin öğretmen alımı yapılacak ve Ağustos ayında atamalar gerçekleşecek, Eylülde okullar açıldığında görevlerinin başında olacaklar.”
Peki;
Kısa süre sonra Nimet Ç.’nin yerine gelen Ömer Dinçer’e “Ne oldu 55 bin öğretmen ataması” diye sorulduğunda verdiği cevap ne olmuştu: “o bizden önceki Milli Eğitim Bakanının sözüydü, bizi ilgilendirmez, gidin kendisine sorun.”
Elleri bir müddet havada kaldı tabi, tam olarak neresini alkışlayacağını bilmeyen, birbirinin suratına bakanların…
Riya ve hayadan bahsetmiştik değil mi?
CNN Türk’te Hüseyin Çelik konuşuyor: “Efendim atamaları seçimden önceye yetiştirin diyorlar bize, Türkiye şuna alışmalı; seçime endeksli bir şey yapmak ‘popülizm’ işidir. Atamalar illa seçime yetişsinmiş, niye kardeşim, niye yetişsin! Biz halkı mı kandıracağız, göz mü boyayacağız!”
Alkış, kıyamet…
Peki ya sonuç? Seçimden 11 gün önce;
1 Haziran 2011 Çarşamba günü saat 9.30’da öğretmen ataması yapıldı.
Gelelim Sayın Başbakanın “merak etmeyin biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğinizde ‘Ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam.’ korkun olmayacak çünkü sınav olmayacak.” Diyerek yüreklerimize su serptiği ve olmayacak dediği sınava:
Yıl 2010;
Yusuf Ziya Özcan: “Birbirleriyle ilişkisi olan 3227 KPSS katılımcısının takibe alındığını, bunların usulsüzlükleri ortaya çıkınca sınavlarının iptal edileceğini ve bir daha da devlet hizmetinden faydalanamayacaklarını söyledi. Artık çok açık ki sorular 3227 kişi arasında elden ele gezmiş. diye devam etti. Ancak aradan iki yıl geçmesine rağmen ortada hiçbir sonuç yok.
Yıl 2012;
Yaşananlar herkesin malumu… Sınav soruları sabahtan servis edilmiş olsa da, fotokopileri çoğaltılıp dağıtılmış olsa da, bir yayın evi deneme adı altında 60 sorunun 57sini harfi ve noktalamasına varana dek yayınlasa da, sınavdan önceki gün sorularda ki şıklar arasında yer alan “derbent”, “kut”, “minber” gibi kelimeler google’de aranma rekorları da kırsa da, Emniyet yüzlerce kişiyi “joker” sistemi ile başkasının yerine sınava sokup kazandırdıklarını tespit edip tutuklasa da…
Ali Demir: “Tertemiz bir sınav oldu. İptali gündemimizde yok”
İptal olur mu? Ya da birileri haya edip istifa eder mi? Suçlular, soruları servis edenler yakalanır adalet yerini bulur mu?
Cevapları “meçhul!”
Her zaman olduğu gibi ezberden vaatler verilecek, binlerce insan gözyaşlarıyla avuçlarını patlatırcasına alkış tutacak, o esna da bazıları oturup hiçbir zaman “hakkıyla” kazanamayacağı bir sınava hazırlanıyorken, bazıları ise hiçbir zaman “hakkıyla” kazanamayacağı bir sınavı, birileri sayesinde kazanmış, tıkır tıkır maaşını alıyor olacak.
“Adalet” ve “kalkınma” var gücüyle devam edecek…
Sineklerse ampulün etrafında amaçsızca dönüşünü sürdürecek…
Ömer YILDIZ

Riya almış başını gitmiş. Hayâ desen hak getire…
İnsanların duygularını fütursuzca sömüren, bundan da zerre haya etmeyen insanların geçmişten günümüze söylemleri ve eylemlerinden kronolojik bir biçimde bahsedelim isterseniz:
2002 yılında İzmit mitinginde başbakan: “Şu sisteme bakın hele ülkede 72.000 öğretmen açığı var. Sen sınavla öğretmen seçiyorsun, hangi akla hizmet ediyorsunuz! Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin göreve başlasın, önüne neden engel koyuyorsunuz! İnşallah biz hükümetimizi kurduğumuzda bütün öğretmenleri göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitim sorununu çözeceğiz.”
Bütün öğretmenler 10 yıl önceki bu temennilerinizden ötürü minnettar ve hepsi şu an kulaklarınızı çınlatıyor emin olun…
2002 yılında Gaziantep mitinginde aynı başbakan: “Yahu bir sürü bölüm öğretmenimiz boşta geziyor. Resim öğretmeni matematiğe, Müzik öğretmeni Beden Eğitimi dersine giriyor niye? Öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor. O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri yazık değil mi? Öğretmen almıyorum de… Bu evlatlarım okumasın boşuna. Ama biz iktidar olunca inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak.”
Allah razı olsun tabi… Şu sizin ve Milli Eğitim Bakanımızın hesap ve bakış açısına göre boşta öğretmenimiz yok… Kimi emlak bürosunda, kimi inşaatlarda, kimi üç-beş kuruşa dershanelerde çalışmakta, kimi kapıcılık, kimi ücretli öğretmenlik yapmakta bazıları ise canına kıydığından boşta öğretmen adayı olarak nitelendirilmemekte…
Gelelim 2002 Samsun mitingine: “Buradan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına; siz merak etmeyin biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğinizde ‘Ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam.’ korkun olmayacak çünkü sınav olmayacak.”
Bu bize değildi, yandaş ‘badem’ciklereydi sanırım… Ne de olsa üniversiteyi bitirince “ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsam” korkusu bir tek onlarda yok…
2002 İstanbul mitingi: “Birçok gencimiz özellikle öğretmen adaylarımız işsiz kaldı. Ülkede eğitim çökmüş, köy okulları kapanmış, merkezdeki okullar bile öğretmen diye can çekişiyorken sen sınavla öğretmen seçmeye kalkıyorsun. Bıraksana genç öğretmenlerimiz gitsin çalışsın. O kadar sene beklet sonra al, o damda artık heves kalır mı, öğretmenlik yapabilir mi? Ama inşallah biz iktidar olunca öğretmenler okulun bittiği gün hazırlıklarını yapacak, ertesi gün görev aşkıyla okuluna gidecek hiç merak etmeyin.”
Dilin kemiği, sallamanın sınırı yok. Örnekleri çoğaltmak mümkün…
Kayıtları ile sabit olan bu söylemleri hatırlatmakta fayda var. “İspatlamayan şerefsiz ve namerttir” suçlamalarına karşı gerekli önlemleri de almış bulunmaktayım. Zaten ne faşistliğimiz ne de dinsizliğimiz kaldı, bir de şerefsiz ve namert durumuna düşmeyelim…
Gelinen son noktada; 2012 yılı itibariyle 350 binden fazla atanamayan öğretmen mevcut… Tabii ki Sayın Bakana göre mevcut ihtiyaç 100 bin civarında… Ama atama sayısı 40 bin…
Tıpkı; Kayserilinin kendisinden 500 lira isteyen oğluna cevabı misali:
“Neee! 400 lira mı? Ne yapacaksın 300 lirayı? 200 lira neyine yetmiyor? Al sana 100 lira…”
Tabi biz şimdi sorsak cevap alamayacağız yine de seslenelim: “Ey aval aval ‘BAKAN’… Madem öğretmen ihtiyacın yok okullarda ki ücretli öğretmenlik denen saçmalık ne demek oluyor? Alanıyla alakasız derslere girmek zorunda bıraktığınız bu modern kölelere dair bir açıklamanız var mı? Hangi hastanede ücretli doktorluk, hangi emniyet dairesinde ücretli polislik ya da hangi mahkemede ücretli avukatlık mevcut? Öğretmenliği günü kurtarmak zorunda olanların mesleği haline getirdiniz, insanları nelere muhtaç ettiniz ve utanmadan ihtiyacımız yok diyorsunuz…”
Ve tabi başbakan… Bu sözleri sarf ederken içinde bulunduğunuz psikolojiyi az çok tahmin edebiliyoruz. Hakta veriyoruz. Sonuçta siyasette her yol mubah size göre… Kaldı ki son seçimlerde çıtayı bayağı bir yükseltmiş, tarımda dünya 4.sü olduğumuzu, birkaç yıl içinde uzay mekiğimizin semalarda olacağını dahi söyledikten sonra öğretmenlerle ilgili bu vaatleriniz çok masum kalıyor.
Bakalım yürekli bir yiğit, cesaret edipte size bunları hatırlattığında ve “ne oldu bu vaatler” dediğinde ne cevap vereceksiniz ya da cevap verebilecek misiniz?
Her seçim öncesi vaatler, ardından unutulan sözler, ayaklar altına alınan onur ve gurur...
Evet, sevgili dostlar, muhatap bulamayacağız madem, en iyisi mi cümlenin devamını siz getirin:
“Söz Kişinin Namusuysa Eğer………………….”

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

Bu soruyu asıl sorması gereken bizdik sanırım…

İhanet hiyerarşik bir sırayla olanca hızıyla devam ediyor. Her kademede "Gaflet, Dalalet ve hatta Hıyanet" eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, ön planda sergilenmekte... Daha acısı sorumluların niyetlerini açık açık belirtmekte bir sakınca görmemeleri ve onlardan nemalanan güruhun bu durumu gayet doğal görmeleri... Her gelişme sıradan, yaşanan her ihanet olağan karşılanıyor.

“Vardır bir bildikleri, daha iyisi mi var?” edasıyla “Allah diyorlar ya gerisi teferruat” diyerek hainliğe kılıf uyduruluyor.

Bize gelince;

Ülkenin, milletin milli değerlerini savunuyorsan senden aşağılık, senden dinsiz, senden öteki, senden faşist kimse yok…

Ama…

Bölücüyü el üstünde tutuyorsan, geçmişine sövüyorsan, seni sen yapan değerleri yerin dibine sokmak en büyük gayense, milletin birlik bütünlüğü gözüne batan en büyük unsursa, “Türk” kelimesini duyduğunda iliklerine kadar o nefreti hissediyorsan senden demokratiği, insan haklarına saygılısı, eşitlik sevdalısı yok demektir.

‘Fransız İhtilali’ne ortam hazırlayanlar “eşitlik, demokrasi, insan hakları ve özgürlük” kavramlarının, ülkemizde kullanıldığı ölçütlere baksalardı şüphesiz yaptıkları işten utanırlardı…

Artık bu kavramları duymak bile size zulüm vermiyor mu? “Demokrasi” dediğimde aklınıza ilk gelen kavramları bir düşünün…

Hiyerarşiden bahsetmiştik; üstten ikinci sıraya bir bakalım:

SODEP'in düzenlediği 'İlk Adım' sempozyumunda konuşan TBMM Başkanı Cemil Çiçek, "ılımlı" mesajlar vermiş: "Yüzyıllarca birlikte yaşadığımız Ermenilerin yerlerini yurtlarını terk etmeye zorlanmaları gerçekten üzerinde durulması gereken bir husustur” (http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tbmm ... ?p1=121350 )

Uzantıyı iyi inceleyin…

Ermeni işbirlikçileri ve Ruslarla mücadele sonucunda kurulmuş, Türkiye Devleti’nin ve Türk Milletinin bağımsızlığının sembolü olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin internet sayfasında ihanetin vesikası rahatlıkla görebilirsiniz…

Peki, sayın meclis başkanı… Bu, gerçekten üzerinde durulması gereken bir husus… Bu konu da hemfikiriz ama hangi açıdan bakacağız bu olaya? Siz zaten bu cümlenizle tarafınızı açık ve seçik bir biçimde ortaya koymuşsunuz?

Zaten “gerçekten üzerinde duruyorsunuz” Ermeni hainliğine rağmen, verilen diyetlerle kurulmuş bir vatanın üzerinde duruyorsunuz… Bu olayı kaşımakta ki amacınız ne?

Neyin zeminini ve bizi neye hazırlıyorsunuz? İnsanların duyduğunda infial yaratacağını düşündüğüm böylesi bir açıklama yoğun gündem arasında sıradanlaşıverip kayboldu…

Düşünüyorum da, yıllarca çocuklarımıza yanlış mı anlattık tarihimizi yoksa?

Ruslarla birlik olup, dört tarafı kuşatılan Türkiye'ye en büyük darbeyi vuran, yaşlı, çocuk, hamile, bebek ayrımı yapmadan insanımızı katleden, ordumuzu arkadan vuran çetecileri; katledip, hücreleri dahi bulunmayacak denli yok etmek varken, “savaş bitene kadar bari bizi sırtımızdan vurmasınlar” diye yerlerini değiştirme hoşgörüsü hangi devletin, milletin tarihinde var?

Sizin ve benim atalarımın demokrasi ve insan haklarından anladıkları taban tabana zıt çünkü… Siz menfaatiniz gereği herkese yaranmayı insan haklarına saygı kabul ederken ben ve benim atalarım kendisine saygı duyana hoşgörüyü insan hakları çerçevesinde kabul eder.

Tarih; gurur, şeref ve onuru da yazıyor sayfalarına; gafleti, dalaleti ve hıyaneti de…

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

“Müsademe-i efkardan Barika-i hakikat doğar. Yani fikirlerin çatışmasından, çarpışmasından, müzakeresinden hakikat güneşi doğar. Başkanlık sistemi tartışılmalıdır.”(1) Başkanlık sistemiyle ilgili yöneltilen soruya, başkan adayımızın cevabı… Bakalım “hakikat güneşi” üzerimize doğduğunda bizi nasıl aydınlatacak…

Yine aynı başkan adayı, aynı soruya yıllar önce ne cevap vermişti hatırlayalım: “Türkiye başkanlık sistemine hazır değil, başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da ABD emperyalizminin bize bir dayatmasıdır”(2)

Peki, Türkiye hazır değil iken, Türkiye’yi başkanlık sistemine uygun hale getiren etmenler nelerdi acaba? Veya başkanlık sistemi emperyalizmin dayatması ise ve özenti sonucu ortaya çıkmışsa, “neden bu özentiye çanak tutar hale geldiniz?” soruları canlanmakta zihinlerimizde?

Her konuda olduğu gibi Bekir Bozdağ’ın dürtüklemesiyle başkanlık sistemini “tartışmaya” başladık.

“Halk başkanlık sistemini tartışmalı” cümlesinden “halk tartışsın biz nasıl olsa kafamızda ki plana, gizli ajandamızda emperyalizmin bize dayattıklarına göre hareket edeceğiz” anlamı ancak bu kadar kendini açık edebilirdi…

Şu an bir belirsizlik içinde “hüküm edenler”… Evet, kafalarında tek adam yönetimi var herkes farkında ama bunun hangi sistemle nasıl bir yönetimle olacağı noktasında bir belirsizlik yaşamaktalar. Çünkü Cumhurbaşkanlığından ağızları yandı, ilerisini düşünmeden cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararını aldılar. Sonucun ne olacağını kendileri dahi kestiremiyor.( Dikkat ettiyseniz “hayır onlar mı istedi, halk referandumla kabul etmedi mi?” sorularını duymazlıktan geldim)

Şimdi cumhurbaşkanı ne yapacak? Kendisini halkın seçmesi için ne vaatlerde bulunacak? “Beni seçin yol yapacağım, eğer seçilirsem sınav sistemini değiştireceğim, köyünüze elektrik getireceğim” vs tarzda vaatlerde mi bulunacak? Cumhurbaşkanı seçtirecek yeterli çoğunluğa sahipken, dertsiz tasasız, aday gösterdiği kişi cumhurbaşkanı seçilebilecekken halkın oyuna gerek duyulmasını sanırım demokrasi aşkıyla izah edemeyiz…

Tabii alt yapısı hazırlanmadan halka götürülen bu tarz konular referandum da olaylardan bihaber halkımızca büyük oranda desteklenmekte… Her yenilik ve düzenlemede olduğu gibi bekleyeceğiz, göreceğiz tutarsa devam, tutmazsa yeni bir sistemle yolumuza devam edeceğiz…

Aslında başkanlık sistemi, ülkenin götürülmek istendiği yapı için biçilmiş kaftan… Müttefikimiz, kadim dostumuz Amerika’nın uyguladığı sistemden “özenti olacağı” alenen ortada… Peki, nedir Amerika’nın başkanlık sisteminde dikkat edilmesi gereken noktalar?

Başbakanın kafasındaki sistem, Amerika’da uygulananla birebir örtüşüyor. Çünkü Amerika’da başkanlık sistemi “federal devletler” birliği üzerine kurgulanmış…

Yine iki parti yani Demokrat ve Cumhuriyetçi partinin (ki halkı laik ve dindar olarak yıllarca iki kutba bölmelerinden anlaşılmalıydı bu sistemin uygulanacağı) gösterdikleri adaylar “karmaşık” bir sistemle seçiliyor… Bunu yani seçim sistemini halkın anlaması imkânsız...( Neden mi imkânsız? ABD vatandaşları başkanlık seçimlerinde oy verdiklerinde aslında başkan adayına değil o adayı destekleyen seçiciler kurulu üyelerine oy veriyor. 538 üyeli seçiciler kuruluna her eyalet, Kongre’deki temsilci sayısı kadar üye gönderebiliyor. Seçimlerden sonra bir defaya mahsus toplanan seçiciler kurultayı, başkanı seçiyor(3)… İmkânsızmış değil mi?)

Başkanlık sisteminde önemli bir konumda yer alacak olan valiler ise yine halkın oylarıyla seçiliyor. Hatta yardımcıları ve kabine üyeleri dahi seçimle geliyor. Yazının bu kısmında, birkaç dakika Doğu’da işbaşına gelecek olan valileri düşünüp zihinsel pratik yapalım isterseniz. Merkezden atanan valiler yerine halkın seçtiği valilerin faaliyetleri için çokta ileri görüşlü olmaya gerek yok… "Belediye binamızın önünde Türk bayrağının yanında, sarı-kırmızı-yeşil bayrak dalgalansa ne olur"(4) diyen yerel yönetimleri göz önüne getirmeniz yeterli…

Yargının konumu ise hepsinden daha fazla dikkat edilmeli bu sistemde… Çünkü savcılar halk tarafından seçiliyor. Ülkenin en üst düzey mahkemesinin 9 yargıcı ise başkan tarafından atanıyor.

Gördüğünüz gibi valilik, yerel yönetimler, federal yapı ve eyalet sistemiyle BDP ve bölücü güruhun ağzının suyunu akıtan başkanlık sistemi, yönetimin tek elde toplanması, savcıları halkın seçmesi, yargıçları başkanın ataması açısından ise hükümetin ağzının suyunu akıtmakta…

Başta da belirttik, bunu tartışmaya açan, dürtükleyen Bekir Bozdağ bakın ne diyor: “Bana göre mevcut sistemler arasında denetimin en etkin yapılmasına izin veren sistem başkanlık sistemidir. Bizim sistemde iktidar yetkisini kullananlar vatandaşa hesabını tam verebiliyor mu, onu da yapamıyor”(5)

Ne kadar iyimser… Sırf bize hesap verememenin verdiği mahcubiyet! her kelimede kendisini belli ediyor! “iktidar yetkisini kullananlar vatandaşa tam hesap veremiyor bu sistemde… Bu yüzden başkanlık sistemi iyidir iyi” Allah razı olsun… “Sana göre” en iyisi buysa 70 milyon kusur insanın fikrine ne gerek var değil mi?

Başkanlık sistemini, eyalet sistemini, yeni anayasa çalışmalarını, ikiz yasaları hepsini yoğurun zihninizde ve ortaya bir sentez koyun gördükleriniz tüyler ürpertecektir…

Gelelim kısa vadede gerçekleşecek olanlara: “Bakın halk tartıştı, başkanlık sisteminde karar kılındı” denilerek başkanlık sistemine geçilecek. Tabii “halk iradesi” son 11 yılda olduğu gibi gizli planlara paravan olarak kullanılarak yapılacak bu değişiklik. “Halk” ise eyalet sistemiyle kendi valisini, kendi savcısını seçecek olmanın, kendi bölgesel anayasasını hazırlayacak olmanın mutluluğuyla sevince boğulacak…

Uzun vadede ne olacağına gelince; her zaman olduğu gibi “bekleyip, görmek” Nede olsa en kafa yormayanı, en zahmetsizi !!!

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari


(1) http://www.samanyoluhaber.com/politika/ ... mu/759076/
(2) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx? ... egoryID=78
(3) http://www.dha.com.tr/haberdetay.asp?ta ... tegoryid=3
(4) http://www.ntvmsnbc.com/id/25119450/
(5) http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/05/ ... aciklamasi

İnsanların bildikleri, davranışlarına yön verir, karar alma mekanizması yine buna göre hareket eder. Küresel güçler, büyük yığınları uyutmak için öncelikle bildiklerini unutturur. Sonrasında da yanlı, eksik ve yanlış bilgilerle davranışlarımıza yön verir. Böylece bahsettiğimiz karar alma mekanizması işlemez hale gelir. Durum böyle olunca da güzide medyamızın, milletin değil de emperyalizmin borazanı haline gelmesi kaçınılmazdır.
Tepki gösterdiğimiz şeylerin çoğunun “tepki gösterilmesi istenen” şeyler olduğunu söyleyebiliriz… Emperyalizmin hedef aldığı ülkelere bakarsanız ortak nokta; önce medya aracılığıyla insanların algılarını değiştirmektir. Zaten gerisi çorap söküğü misali gelecektir. Bu değişim öylesine etkilidir ki haklıyı haksız, suçluyu suçsuz göstermekte, olmayanı varmış gibi, olanı ise yokmuşçasına zihinlere kazımaktadır.
Geçtiğimiz günlerde Suriye olaylarının durulmaya başladığı, Birleşmiş Milletlerle ateşkes anlaşmalarının yapıldığı bir süreçte Hula’da bir patlama meydana geldi. 49’u çocuk 108 kişi katledildi. Tabii muhalifler Şam yönetimini, Şam yönetimi ise muhalifleri suçladı. Ortalığın sakinleşmesinin, çıkarlarına zarar verdiği bir “el”in yaptığı apaçık belli olan bu katliam BBC’de bir fotoğrafla insanlara sunuldu. “İşte Esad yönetiminin katliamı” adıyla… Ama fotoğrafın Irak’ta, 2003 yılında yapılan bir katliamın görüntüsü olduğu anlaşılınca BBC özür dileyerek fotoğrafı kaldırıldı (1) “Pardon” dedi… Gayet iyi biliyoruz ki fotoğraf kadar gündemde kalmadı bu özür, nasıl olsa plan güzelce işledi ve zihinlere kazındı o fotoğraf…
Algılarımızın nasıl yönetildiğine bir başka örnekle bakacak olursak;
El Cezire’de peş peşe istifalar gerçekleşiyor bugünlerde... Kanalın Suriye, Libya ve emperyalizmin diş bilediği diğer ülkelerde yaşananları abartarak ve yahut olmayanları var göstererek yayınlaması bu insanların vicdanını kanatmış. Buna en bariz örnek kanalın muhabiri Ebu Salih'in Humus'ta “küçük bir çocuktan ağır yaralanmış taklidi yapmasını istemesi ve muhaliflerin öldürdüğü sivillerle ilgili görüntülerin askerler tarafından yapılan katliam gibi sunulması” gösteriliyor. El Cezire'den istifa eden muhabirlerden biri de, "Gerçekleri bu kadar uzun süre gizlediğimiz için üzgünüm" diyor. (2)
Sizce bu açıklamalar, yapılan yalan haberler kadar yer bulabilir mi ekranlarda ve gazetelerde? El Cezire “demokrasi getirilmesi planlanan” ülkelerin en büyük yayın organı haline “getirilmiş” durumda… Arkasında ki gücü tahmin etmek hiç zor değil. Bu gücü Irak’ta, Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da görmüştük şimdi ise Suriye’de…
Önce yalan ve insanları aldatıcı haberler, yalnızca gördükleriyle hareket eden güruhun birbirine düşmesi, kaos, aralarda CIA tarafından patlatılan bombalarla çatışmanın alevlendirilmesi, Birleşmiş Milletlerin yaptırımları, Ban Ki-moon’un ‘katliamı durdurun’ çağrıları, yancı devletlerin baskı tehditleri, birkaç batılı gazetecinin esir alınması, mülteci görüntüleri, Ancelina joli’nin halka ve mültecilere “destek” ziyareti en sonunda bombalar… O esnada El Cezire canlı yayında muhaliflerle röportaj hazırlığındadır. Artık yeni rejim hayırlı olsun…
Kim itiraz edebilir bu sıralamaya?
Tehlikenin farkına varmanız açısından belirtme gereği duyuyorum; El Cezire, Cine 5 televizyonunu 40,5 milyon dolara satın aldı.(3) Yaz başlarında Türkiye’de yayın hayatına başlaması bekleniyor.(4)
Peki, sizce kanalın yayın politikası nasıl olacaktır? Yayın yaptığı ülkelerde “direnişçiler”in (ki hiç bir zaman terörist demez) amaçlarına uşaklık eden böylesi bir kanal, doğumuzda yaşananları nasıl sunacak, PKK’ya ve diğer ayrılıkçı örgütlere karşı nasıl bir politika izleyecek?
En basit ifadeyle El Cezire’nin Türkiye’de yayına başlaması bile “demokrasi getirilecek ülkeler” sırasının bize geldiğini göstermeye yetmektedir.
Senaryonun giriş kısmı benzemekte… Artık şehirlere inen eşkıya ortalığı yakıp yıkmakta, doğuda her gün sokak olayları, Uludere’de “sözde masum” kaçakçıların bombalanması ve katliam söylemleri, BDP’lilerin “ortalığı Tahrir Meydanına çeviririz” açıklamaları ve böylesi bir ortamda El cezire’nin yayın hayatına başlaması…
Bu yetmez ise ve daha somut örnek isteyen dostlarımıza ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesine verdiği demeci tekrar hatırlatmak gerekiyor sanırım:
“Ortadoğu’da ‘Türkiye’de dâhil’ 22 ülkenin sınırları ve rejimleri değişecektir.”(5)
Rejimleri, sınırları değişen ülkeleri ve bu ülkelerde yaşananları her aksam önümüzde meyve tabakları ile ya da çaylarımızı yudumlarken izliyoruz… . Sorumuzla yazımızı bitirelim:
Sınırlarımız mı değişecek? Yoksa rejimimiz mi?
Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari
(1) http://dunya.milliyet.com.tr/bbc-de-suriye-skandali/dunya/dunyadetay/29.05.2012/1546469/default.htm
(2) http://www.haberturk.com/medya/haber/731678-el-cezirede-suriye-depremi
(3) http://www.hurriyet.com.tr/magazin/yazarlar/20234565.asp
(4) http://haber.gazetevatan.com/0/84643/1/Haber
(5) http://haber.gazetevatan.com/rice-sekiz-yil-once-22-ulkenin-siniri-ve-rejimi-degisecek-demisti/361082/4/Haber

Ülkemiz sıkıntılı bir süreçten geçmekte… Yaşananları gördükçe bu ülke menfaatini her şeyden üstün gören insanlar olarak oldukça üzülmekteyiz. İçeride ve dışarıda bütünlüğümüze kastı olan, kin ve nefretini her fırsatta dile getiren insanlara karşı en büyük cevap Diliyle, Diniyle ve Kültürüyle bütünleşmiş bir Türk Milleti ve O’nun birlik ve beraberliği olacaktır.

Türkiye’de ki Türk düşmanlığını gazete ve televizyonlardan her gün okuyor, izliyoruz. Yurt dışında da durum pek iç açıcı değil. Bununla ilgili arkadaşımızın gönderdiği iletiyi (kendisinin izniyle) sizinle paylaşmak istedim…

Sayın Ömer Bey;

Yazılarınızı değişik sitelerde görmekte ve uzun zamandır takip etmekteyim. Hislerimize tercüman olduğunuz için öncelikle teşekkür ediyorum. Görünen o ki, Türkiye’de yaşayıp, ihanet edenler oldukça fazla… Ama inanın yurtdışında da durum farklı değil. Size Avusturya’da yaşadığım bir durumu anlatma gereği duydum...

Ben İmam Hatip lisesinden mezun oldum. Bursa Uludağ Üniversitesi Almanca öğretmenliğinde okuyorum. 9 yıl Almanya’da yaşadım… Avusturya’ya arkadaşımla birlikte bir eğitim programıyla geldim. Derse giren ve “hoca” denilen adamlar her fırsatta Türk’e ve Türk Tarihine kinlerini kusmayı görev edinmişler. Ağızlarından çıkan her kelimede yaşadıkları nefreti görmekle beraber Avrupa’nın biz Türklere nasıl baktığını görmüş oldum. Avrupa bize cahilmişiz gibi bakıyor... Çünkü eğitim sisteminden tutun da, sosyal hayata, tarihi kitaplara kadar bu böyle işlenmiş. Her yerde rahatlıkla insanımızı küçük düşürme gayretini marifet sayıyorlar. “Sizler İngilizce bile bilmiyorsunuz” şeklinde ifadelerle aşağılamaya çalışıyorlar –sanki herkes evrensel dil safsatasını bilmek zorundaymış gibi… Kendilerini öylesine yüksekte görüyorlar ki… Tabii sizin yazılarınızda sürekli belirttiğiniz gibi bizde kendimizi küçük görmeye başladık sanırım toplumca... Bu insanların görevi Türk Milletini aşağılamak; anlıyorum… Ama ya adı Türk olup da bu aşağılama amacına hizmet edenler…

Avrupa ülkelerinin arka planını Türklerin oluşturduğundan bahsederken, bizleri 2. Sınıf vatandaş gibi görerek yine nefretini dile getiren bu insanlar, Türk kelimesinden öyle rahatsız ki… Ben doğal olarak bunu geçmişte bilinçaltına itilmiş Türk korkularına bağlıyorum. Bizi, filmlerinde, dizilerinde ve yayın organlarında öyle bir anlatıyorlar ki sanırsınız orta Afrika’da geri kalmış bir kabileden bahsediliyor. Gelenek ve göreneklerimizde olmayan şeyler medya aracılığıyla öyle yerleştiriliyor ki genç Avrupalı zihinlere, bu nefretlerine şaşırmamak gerekiyor.

Köklü geçmişi, gururlu ve ihtişamlı bir yapısı olan Türk Tarihi’nin bunca aşağılanmasına anlam veremiyorum. Şehit olanlar, cephede savaşanlar bir hiç uğruna mı gittiler demekten kendimi alamadığım zamanlar oluyor. İşin komik tarafı bazen derslerde kendi kahramanlık hikâyelerini anlatıyorlar, yapmacık olduğu her hallerinden belli. Her şeyleri gibi tarihleri bile gerçekçi değil, uydurma ama öyle anlatıyorlar ki bilen biri olarak biz dahi inanacağız neredeyse…

Artık tarihi kahramanlık yönden öylesine sığ, öylesine çaresizler ki bazen “mecburen” Hitler gibi birinin bile yaptıklarını iyi göstermeye çalışıyorlar. “yaptığı yanlıştı ama amacı ülkemiz için bir şeyler yapmaktı” gibisinden… Bir diktatörü, caniyi savunan insanlar bizim geçmişimizi aşağılamaya nasıl cüret ederler? İnanın ki Oğuz Kağan destanını hayatımda ilk kez sizin sayenizde okudum. Neden bugüne kadar okumadığımı düşündükçe kendime kızdım. Onlar köksüz geçmişini böylesine yüceltirken biz neden böylesine yabancı kaldık diye kızdım kendime.

Dedim ya Ömer Bey, Avrupalılar gerçek olmayan, kirli tarihlerine böylesi sarılırken Türkiye’de yaşananlara nasıl anlam verelim. Atatürk büstüne çelenk koyulmasın diye polisin oluşturduğu barikatı, 19 Mayıs gibi bir diriliş gününün kutlanmaması için çevrilen dümenleri, Atatürk’e karşı girişilen operasyonları gördükçe yüreğimiz eziliyor. Gençliğe hitabenin, “Türk’üm” diye başlayan andımızın, “Korkma” diyen İstiklal Marşımızın kaldırılmaya çalışılması ve daha acısı bazı çevrelerin bunun için elinden geleni yapmaya çalışması neyle izah edilebilir?

İmam Hatip lisesinde okumuş birisi olarak güvenliğimizin garantisi ordumuza yapılanların, insanların farklı farklı kutuplara ayrılmasının, bendensin-benden değilsin kavgalarının verdiği zararları göremeyecek kadar mı aciz durumdayız?

Milliyetçiliği insanlar çok farklı algılıyor, keşke bizim yerimizde olsalar ne demek istediğimi çok iyi anlarlar. Bizi biz eden değerlere belki o zaman sahip çıkarlar. Tarihimize yapılan haksızlıklara tüm benliğiyle o zaman karşı dururlar.

Tarih bilinci, kültür, eğitim gibi konularda ki bu tarz yazılarınız için minnettarım.

Başarılarınızın devamını diliyorum… (ELİF CEYHAN)

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

Tek kişi, iki açıklama ve onlarca soru…

İlk açıklama 15 MART 2011 tarihinde: "Parası olan var olmayan var, parası olana git kullan, olmayana sen de git askerlik yap diyemezsin. Bunu adalet terazisine oturtmak gerekir. Belli bir kesimi mağdur etmeyeceğine inansaydık, biz bunu çoktan hallederdik. Bedelli askerlik konusu ancak "referandumla" çözülür, ben şahsen böyle bir sorumluluğun altına Recep Tayyip Erdoğan olarak giremem. Kimle görüştüysem, hiç bu işe sıcak bakmıyorlar. Biz bu yola çıkarken kimsesizlerin kimi, sessiz yığınların sesi olarak yola çıktık."
(http://www.youtube.com/watch?v=dOhN0Ydxz1c)

İkinci açıklama 20 Kasım 2011 tarihinde: "Değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli misafirlerimiz; bedelli askerlik yasa tasarısının ayrıntılarına girmeden önce şu hususu da vurgulamak durumundayım, heyecanlanıyorsunuz biliyorum. Bedelli askerlik, 9 yıl boyunca AK PARTi olarak bizim gündemimizde oldu. Bugün bu güzel, anlamlı toplantıya yakışır diye düşündüm, o da bedelli askerlik konusunda şu anda çalışmalarımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ve inanıyorum ki şöyle bu hafta içinde olmazsa bile önümüzdeki hafta bu işi tamamlayıp hemen adımı atacağız ve bedelli askerlik ile ilgili inşallah yasayı çıkarmış olacağız. Ve bu da ülkemiz için hayırlı olsun diyorum"
(http://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-22-kasim-2011-tarihli-ak-parti-grup-toplantisi-konusmasi/16269)

Görüldüğü gibi taban tabana zıt iki açıklama ve günümüzde gelinen noktada bedelli askerlik için elinden geleni yapmaya çalışan bir hükümet. Tabii ki yandaş medya bu küçük! çelişkiyi gözden kaçırdı!

"Parası olan var olmayan var, parası olana git kullan, olmayana sen de git askerlik yap diyemezsin. dendiğinde haberi manşetlerden işte eşitlik, işte halkçılık başlıklarıyla verirken kısa süre sonra "Bedelli askerlik, 9 yıl boyunca AK PARTİ olarak bizim gündemimizde oldu. Bedelli askerlik konusunda şu anda çalışmalarımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz." haberini ise “bedelli müjdesi” diye manşetlerden duyurdu. İçine girdiği kabın şeklini alan "akışkanlar" misali...

Çoğunun sahte çürük raporlarıyla o sıkıntıdan kurtulması, çoğunun ise elde avuçta para kalmadığı için bedelli kapsamına girememesinden ötürü beklenen ilgi uyanmadı halkta… Bedelli askerlikten yararlanabilecek 450 bine yakın insan var iken bu rakamın beklenenin çok altında yani 27 binlerde kalması iktidarda soğuk duş etkisi yaptı.

Ve 24.05.2012 tarihi itibariyle bedelli askerliğe gerekli katılım sağlanamadığı için mahkeme kararıyla yaş büyütmenin yolu açıldı böylece 30 yaşında olmayanlar dahi yaş büyütme kararıyla bedelli askerlikten yararlanabilecek. Diğer kolaylık ise yarısı peşin yarısı 6 ay sonra olan bedelli ödemeleri 1 sene sonrasına bırakıldı. Vade uzatıldı. Bakalım bu esneklikte bedelli sayısını arttıramazsa neler yapılacak.

Tabii hepimizin aklında aynı sorular var değil mi?

Madem “referandumla çözülebilecek olan böylesi hayati bir sorumluluğun altına Recep Tayyip Erdoğan olarak giremem” dediniz ne değişti de yine bir tepeden inmeye maruz bırakıldık?

Madem bu yola “kimsesizlerin kimi” olarak çıktınız, parası olmayan kimsesizlerin durumu ne olacak? Öyle ya “Parası olan var olmayan var”

Madem “Belli bir kesimi mağdur etmeyeceğine inansaydık çoktan hallederdik.” Diyorsunuz, sizi insanların mağdur olmadığına inandıran neydi?

Madem “Bunu adalet terazisine oturtmak gerekir” diyorsunuz bunu adalet terazisinin tam olarak neresine oturttunuz?

Gerçi biz yine medyadan izlemeye devam edeceğiz…

Görür gibiyim manşetleri: “kimsesizlerin kimi, sessiz yığınların sesinden bedellide kolaylık müjdesi”

Dedim ya “akışkan” bunlar, “ben demiştim” derim diğer yazıda havam olur…

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

Başbakan, bedelli askerliğe Haziran'da karşı çıkmıştı

2000 yıllık bir kitap… Tarihsel geçmişin etkilerini ve geçmişte yaşanan entrikaların günümüzde yaşananları anlamlandırmasına yardımda, yanımızdan ayırmamamız gereken bir başucu eseri…

Türk Devletlerini parçalamada en etkili isimlerinden biri olarak öne çıkan General Sun-Tzu’nun yöneticilerine olan tavsiyelerini içeren, dünyanın en ihtişamlı devletlerini kuran Türkleri alt etmenin yönergesi niteliğinde ki bu eserin adı “Savaş Sanatı”

Toplumlar, kültürler, insanlar her ne kadar değişse de, yıkım sürecinde takip edilen yöntemlerin pekte değişmediğini görmekteyiz. Sun-Tzu’nun eserini okudukça içinde bulunduğumuz durumun daha anlamlı bir hal aldığını görüyoruz.

“Düşman ülkelerin değer verdiği, bağlı olduğu şeyleri gözden düşürün” diyerek başlıyor general tavsiyelerine… Yine “Türk hakanlarının başarılarını küçük göstererek, onların şöhretlerine gölge düşürün ve halkın onları hor görmesini sağlayın” diyerek devam ediyor.

“Size yakın olan, adi ve aşağılık kişilerle işbirliği yapın ki bu en etkili yoldur.”

“Türk halkının kendi aralarında yaşadığı uyuşmazlık ve kavgaları sürekli kaşıyıp, yayılması için elinizden geleni yapın.”

“Onların geleneklerini, kültürlerini içeride ki işbirlikçiler vasıtasıyla gülünç hale getirin.”

Kitabın ana fikri ise oldukça dikkate değer: “savaşmadan kazanmak en iyisidir”
Dünyanın en eski iki medeniyeti ve bu iki medeniyetin çağlar öncesinden günümüze kadar gelen hasımlığında izledikleri politikalar…
Ayrıca kendisi filozof olan Sun-Tzu’nun etkili ve stratejik bu eserinin günümüze kadar Atatürk’te dahil olmak üzere bir çok önder, askeri lider, yönetici ve politikacıya da yol gösterici olduğunu hatırlatmakta fayda var. Tek bir istisna ile tabii ki… O da günümüze kadar olan Atatürk sonrası dönem yöneticileri…

Aslında sürekli kafamızı kurcalayan bir sorununda cevabını bu kitapta bulduğumu söyleyebilirim. Biliyorsunuz Japonya 2. Dünya Savaşında yerle bir olmuş, yüz binlerce insanını birkaç dakika içinde atom bombası ile kaybetmişti. Bir o kadarını da nesilden nesile devam eden atom bombası etkisiyle sakat yetiştirmek zorunda kalan Japonya’nın şu an dünyanın en güçlü sanayi, teknoloji ve ekonomiye sahip olmasının temelinde Sun-Tzu’nun öğretilerinin yattığını rahatlıkla görebiliriz.

Tzu’nun amacı yenilmezlik, savaşmadan zafer kazanma, çatışmanın fiziğini ve psikolojisini kavrayarak kimsenin saldırmaya cesaret edemeyeceği bir toplum meydana getirmek…

Peki bizim amacımız ne?

Umarım “tarihten ders çıkarıp, geleceği şekillendirmek” her zaman olduğu gibi söylemde kalmaz ve Türk toplumu, kültürüyle, milletiyle, diliyle ve diniyle eski ihtişamına kavuşur.[/b]


Ömer YILDIZ
http://www.facebook.com/mryldz46
http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

Çatallı dillerin söyleyemediği, açıklamaya ‘şimdilik’ cesaret edemediklerine çoğumuz Milli sezgilerimizle anlam verdik. Anlam veremeyenler ise hükümet sözcüsünün açıklamalarına göre şekil alacağından beklemeye koyuldu. Ve tabii açıklamalar beklendik türdendi. İçlerindeki kini ekranlardan kusacak halleri olmadığı için, 19 Mayıs kutlamalarının ve kutlamalarda ki görüntülerin yasaklanmasını ‘hatırlamadığım’ nedenlere bağladılar.
16 Mayıs 1960…
Bu tarih bir ilkin tarihi, tekerrürün gözümüze sokulması gerekirken, göz ardı edildiği tarih… Satırlar ilerledikçe, tarihte yol aldıkça aynada kendimizi göreceğiz. Mizansen öylesine güzel hazırlanmış ki figüranlar her daim değişse de başrol oyuncuları sabit…
Senaryo mu? Bakalım aynı mı?
1960’lı yıllar, Menderes Hükümeti… Bilim adamları, yazarlar, gazeteciler, öğretim görevlileri suçsuz yere veyahut belki bir delil bulabiliriz beklentisiyle hapishanelere çürümeye terk edilmiş…
Gençlerin tepkisi gün geçtikçe artmakta ve Adnan Menderes hükümeti zor bir dönemden geçmektedir. Aşina olduğumuz cümleler sürekli tekrarlanmakta: “Millet arkamda” “Çoğunluk böyle istiyor” “Benim ne Mussolini gibi Kara Gömleklilerim, ne de Hitler gibi SS’lerim var.” “Biz gücümüzü milletten alırız” vs vs…
Gün aşırı, bir gazete muhalefetten ötürü kapatılmakta, Hür Adam, Akşam, Yeni Sabah gibi gazeteler, uzun süreli yayın durdurma cezalarına çarptırılmaktadır. İktidar gibi düşünmeyen gazete ve gazete mensupları uydurma delil ve belgelerle içeriye atılmaktadır.
Ve ne acı tesadüftür ki “balyoz” darbe planı suçlamasıyla hapishane ve nezarethaneler dolup taşmaktadır. Evet, “balyoz” darbe planı… Ne kadar tanıdık…
Aykırı bir sese kesinlikle müsamaha yoktur, ağız birliği edilmişçesine aynı fikirler dillendirilmelidir. Artık iş öyle bir raddeye gelmiştir ki, haberleşmeye sansür koyan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, beş kişinin bir araya gelerek dolaşmasını dahi yasaklamıştır.
Ali Fuad Başgil, Menderesin halet-i ruhiyesini çok güzel özetliyor, bakın ne diyor: ‘Gerçekten, Menderes Hükümeti seçim devresi sonuna doğru hain bir propagandanın tesiri ile kendine olan itimat ve kudretini kaybetmişti. Her adımda düşmekten korkan ihtiyarlara dönmüştü. Kudretsizliğini kabul etmeyi reddederek en son çare olan istifaya da başvurmak istemedi. Hayallerinde ısrar edip durdu.’
Atatürk’ün “Tüm ümidim gençliktedir” derken neyi kastettiğini insanlar yavaş yavaş idrak etmeye başlayınca 19 Mayıs’ın Atatürk’ü Anma’ya yol açacağı, gençliğe ümitlerini bağlayan Atatürk’e sevgi seline dönüşüp hükümeti zor durumda bırakacağı anlaşılınca Milli Eğitim Bakanlığı 16 Mayıs 1960’ta tüm yurtta 19 Mayıs gösterilerinin yasaklandığını bir genelgeyle duyurdu.
İlk günden itibaren ilk defa 19 Mayıs kutlanmıyordu.
Sanırım biraz haklılardı!!! Çünkü gençlerin, stadyumda “şeref” tribününde selamlayacakları, o kelimeye münhasır tek bir şahıs dahi kalmamıştı.
Evet, bazılarının gençliğin bir araya gelmesinden, binlerce bayrağın coşkuyla dalgalanmasından, gençliğin aydınlık yüzünü görmekten, Atatürk’ü anma ve gençlik kelimelerinden midelerine kramplar girse de 19 Mayıs artık Atatürk’ün gençliğe hediyesi olmaktan çıkmış, gençliğin de Atasına minnet borcu olmuştur.
Biz kutlamaya devam edeceğiz, devrin adamı olanlar devirleri kapandığında yaranmak için başka sahipler arayacaklar. Perde arkasından olayları izleyip saf belirlemeye çalışanlara inat fikirlerimizle, cesaretimizle ve tarihten aldığımız gücümüzle yine en önde “biz buradayız” diyeceğiz.
Yazımızı Başbakanın bir sözüyle sonlandıralım:
“Biz bu yola merhum Menderes’in ifade ettiği gibi kefenimizi giyerek çıktık.”
Ne dersiniz tarih tekerrürden ibaret midir?

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun tatlının kokusunu alır ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken, elini dışarı çıkartması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden bir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.
Peki, bu özgürlük bizim elimizde olan bir şey mi? Günümüzde bu soruya olumlu cevap vermek oldukça güç gibi görünüyor. Tıpkı maymun örneğinde olduğu gibi bağımlı olduğumuz şeylerden vazgeçememek ve bunu da mantığa bürüyerek, “elimde değil” gibi bahanelere sığınmak en kolayı sanırım.
İradelerimiz ve özgürlüğümüz büyük bir savaşın kurbanı durumunda… Bize verilenlerle, gösterilenlerle yetinmek zorunda olduğumuz hissi büyük bir hızla kaplıyor benliğimizi… Artık sunulanların doğruluğunu dahi ayırt edemeyecek durumdayız.
Ellerimizde uzaktan kumandalar, izlediklerimizin etkisiyle hipnotize olmuşuz. Kabul edelim ki irademizi biz yönetemez olduk. Her türlü bağımlılığımızın yegane bahanesi: “elimde değil” sözü ve sızlanıp duruyoruz.
“Peki, benim elimde değilse kimin elinde?” sorusunu sormaya başladığımızda her şey değişecektir.
Algı yöneticilerinin en büyük korkusu da budur, bu soruyu sormaya başlayan bireylerdir. Çünkü bu soru bir toplumda sorulmaya başlandığı andan itibaren, sahnenin gerisinde yer alan; insanları, toplumları ve kültürleri kukla misali yönetenleri sezmeye başlamış demektir insanlar…
Bize dayatılanlar modern olarak gösterilirken, geleneklerimizden gelenlerse çağ dışılık olarak nitelendirilip yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Modern denilen yaşam tarzı özgürlüğümüzü teslim alıyor. Cezbedici bir dünyaya bağımlı olurken sonsuz esaret başlıyor. İnsan ve toplumlar bağımlı olurken özgürlüklerini işte böyle kaybediyor.
Maymun ellerini açsa esaretinden kurtulacak, özgürlüğüne kavuşacak… Bizlerse gözlerimizi açtığımız anda…
Not: 11 Mayıs akşamı söyleşi için ilçemizde bulunan değerli yazar Banu Avar’ı dinlemek için gelen ve salonu dolduran Göksun halkına teşekkür ediyorum. “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyen, Allah’ın “Oku” ayetini ve İslamı kendisine rehber edinen, Amerikan emperyalizmine, İsrail’in Siyonizmine, Avrupa Birliğinin dayatmalarına tüm benliğiyle karşı duran birinin, hiçbir menfaat gözetmeksizin ilçemizde bulunması ayrıca gurur vericiydi. Ufak tartışmaların ve eleştirilerin olması gayet doğaldır. Demokrasi kültüründe bunların yer aldığını bildiğimizden büyütmemek gerektiğine inanıyorum.

İşte medyanın acziyeti…

Bizleri asıl üzen Göksun’a verilebilecek en büyük zararı verenler olmuştur. Kimlerdi bunlar: Tartışmanın yerini verimli bir söyleşiye bıraktığını, salonun olumlu tepkilerini, kitap imzalatmak için saatlerce bekleyenleri, gece geç saatlere kadar bazı protokol üyeleriyle ve onlarca kişiyle mesire alanında yapılan çay sohbetlerini görmeyenlerdi… Ertesi gün yapılan köy ziyaretlerini, halkın ilgisini görmezden gelen mensuplardı –ki yanına basın sözcüğünü yakıştıramadığımdan kullanmıyorum bile...
“Tartışmada polis salonu boşaltmak zorunda kaldı”, “basın mensuplarının çekim yapılmasına izin verilmedi”, “salondan çıkar çıkmaz ilçeyi terk etmek zorunda kaldı” şeklinde yaptıkları haberlerle ne kadar tarafsız! dürüst! ilkeli! ahlaklı! olduklarını ortaya koyan bu mensuplara da komik duruma düştüklerini belirtmek istiyorum.
Hayal dahi edemeyecekleri şeyleri gerçekleştiren insanların seviyesine çıkamayacaklarını anlayınca, iftira ve yalan haberlerle karalamaya çalışanlara da Banu Hanım’ın bu konuyla ilgili sözünü iyi okumalarını tavsiye ediyorum:
“Yalanda sınır tanımayan zevata, zafiyetlerini bu kadar açık ettikleri için sadece gülüyorum.. Hadi bu haberleri ata tuta servis ediyorsunuz… Salonu dolduran yüzlerce Göksunlunun şahadetinden de mi utanmıyorsunuz? Size kolay gelsin. Halk artık bu dolmaları yutmuyor.”

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari


“Kaçın Demokrasi Geliyor” adlı son kitabı ve aynı adla ülke genelinde sürdürdüğü söyleşilerle yaşananları tüm açıklığıyla bizlere yansıtan bir isim Banu Avar…

Söyleşileri, seyahatleri, yazıları sebebiyle yoğun programının arasında mülakatımızı gerçekleştirebildik. Uzun oldu ama gerçeklerin ayrıntıda gizli olduğunu mülakatı okudukça anlayacaksınız. Sorulara içtenlikle ve detaylı bir şekilde yanıt verdiği için bir kez daha kendisine teşekkür ediyor başarılarının devamını diliyoruz.

Mülakatın 2. Bölümü:


“PARAMPARÇA EĞİTİM”

Ömer Yıldız: Yeni bölünme anayasasının arifesinde eğitimde yapılan köklü değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 4+4+4 ün getirileri ve götürüleri neler olacaktır?

Banu Avar: Yeni eğitim kanunuyla kesintili eğitim başlıyor. Artık 6-16 yaş arası çocuklara verilecek 12 yıllık kesintili eğitimle Fen ve Askeri liseler dâhil tüm liseler süreç içinde kapatılacak, sonra Eğitim Fakültelerine de lüzum kalmayacak...

10 yıldır taşımalı sistemle kapatılan köy okullarına yenileri eklenecek, köylerden ilkokul eğitimi silinecek 4. sınıfta piyasaya uygun seçmeli dersler başlayacağı için köylerde okullu çocuk kalmayacak. Cahilleştirme süreci hızlanacak.

Yeni bölünme Anayasası devreye girerse, yerel eğitim başlayacak. Tüm okullar bulundukları bölgedeki belediyelere devredilecek, okul yönetimleri zengin şirketlerin denetimine girecek... Okulları iş adamlarından oluşan mütevelli heyetleri yönetecek! Bununla eyalet sistemi öğretmenleri ortaya çıkacak, her biri sertifikalı öğretmen olacaktır. Okul dışı sertifika toplama dönemi başlayacak.

Seçmeli derslerle bir arada ve eşit eğitim alamayan saman çocuklar ortaya çıkacak. Parçalanmış ve küresel öğretmen denetiminde verilen eğitim bu milletin çocuklarının 'ruhunu' çalacak!

Kültürel değerler dersi önem kazanacak, köyler tamamen tarikat, cemaat evlerinin eğitimine garkolacak, şehirlerde 'evrensel' eğitim veren ev kiliseler artacak. Bu yasayla ne devlet okulu ne devlet üniversitesi kalmayacak. Çocukların zihinsel gelişimi duracak

Geleceğimiz yok ediliyor! Dur deyiniz.

Paramparça edilen eğitimin birliği için veli, öğrenci, öğretmen el ele veriniz.

Ömer Yıldız: Hiçbir eğitimci, eğitim bilimci, öğretim görevlisi, öğretmen, muhalefet mensubu, sivil toplum örgütünün görüşü alınmadan yapılan bu devrim niteliğinde ki değişiklikler ilerleyen yıllarda eğitim alanında nelere yol açacaktır?

Banu Avar: Eğitimsiz ‘robot’ bir toplum… Küresel çete böyle istiyor. Öğretmen ve ailelere düşen görev ise örgütlenmek! ‘Nasıl’ için NUTUK okumak…

Bu konuda herkes Mahiye Morgül’ün yazılarını takip etsin. www.guncelmeydan.com’da yazıyor ayrıca “Milli Eğitimde Emperyalist Kuşatma” adlı bir kitabı da var… Bu yasa rakamlarla ifade edilmemeli “paramparça eğitim” adıyla anılmalıdır… Yasanın en tehlikeli yanı ‘Kültürel değerler dersi’ aracıyla Hıristiyan misyonerliğin anaokullarına kadar yayılacak olmasıdır.

Ömer Yıldız: Ermeni sorunu ve sözde soykırım tartışmaları… 2015 çok çetin geçeceğe benziyor. Bazı aydın! geçinenlerimizin dediği gibi ‘geçmişimizle yüzleşip, hatalarımızı kabul mü etmeliyiz?

Banu Avar: ‘Tarihiyle yüzleşen’ ve ‘özür dileyen’ zevata tek bir sözümüz var: Tarihiyle yüzleşecek başka bir millet bulun! Amerika’ya, İngiltere’ye, Almanya’ya, İsveç’e Norveç’e gidin!

Burası kanla yıkanmış ve tarihinin her anıyla kucaklaşmış, tüm bedelleri ödemiş bir milletin toprağı… Gidin İsveç’te soykırımdan kurtulan 3-5 Laponla yüzleşin, sonra Florida’da, Dakota’da Kızılderililerle yüzleşin, Fransa’da Cezayirlilerle yüzleşin, Afrika’da tüm soyları kırılanlarla yüzleşin… Kıbrıs’ta, Kerkük’te Diyala’da, Filistin’de, Balkanlar’da, toplu mezarların önünde naralar atanlarla yüzleşin! Özür diletin onlara sıkıysa! ‘Tarihinizle yüzleşin!’ deyin…

“TÜRKSÜZ DÜNYA ZAMANI”

Ömer Yıldız: Batılıların ve Ermeni diasporasının nasıl bir hazırlık içinde oldukları neler yapabilecekleri hakkında ki fikirleriniz nelerdir? Tarihte de bu şekilde içerden destek aldığı dönemler oldu mu ‘sözde soykırım’ iddialarının?

Banu Avar: 2006 yılında Paris’te TRT için Fransa belgeseli hazırlıyordum. 2007 “Ermeni Yılı” ilan edilmişti. Ermeni lobisinin önde gelenleriyle röportajlar yapıyordum. Sarkozy İçişleri Bakanıydı. Danışmanı ve Ermeni terör örgütü Asala'nın uzun yıllar boyu avukatı olan Patrik Deveciyan “Ermeni Soykırımını İnkarı cezalandırma Yasasının” mimarıydı.

Röportajda, Deveciyan’a “1915’te Türkiye bir savaşın ortasındaydı. İhanet çemberiyle sarılmıştı. Devlet kendini korumak için tehcir yapmak zorunda kaldı. Ancak 1990’da Hocalı’da, Kelbeşer’de, Fuzuli’de de birçok katliam gerçekleşti... Batı 1915’leri hiç unutmuyor ama yakın tarihi pek hatırlamıyor! Neden?” diye sormuştum.

Cevabı şöyleydi: ‘1915’de Türkiye’de yaşayan bir azınlık, kararlılıkla, planlı bir şekilde ve tam bir uygulamayla, Türk otoriteleri tarafından yok edilmiştir.” Ve kendince altın vuruş yaparak konuşmasını tamamlamıştı: “Zaten bu soykırımı ilk kabul eden de o yıllarda yine Türk yöneticileri olmuştur! Ferid Paşa Hükûmeti’nden söz ediyorum!”

Doğruydu… Yıl 1920! Damad Ferid Kabinesi, Batı'dan dayatılan tüm şartları kabul etmeyi ilke edinmişti. Sevr anlaşması o yıl saray ve ihanet çetesi tarafından imzalanmıştı.
İçerden satın alınanlar ise ‘Hepimiz Fransısız! Hepimiz Amerikan hayranıyız! Hepimiz Avrupalıyız! Hepimiz Kürt ve Ermeniyiz! valla billa Türk değiliz!’ diye çığıracaklardı!

Eee zaman “Türksüz Dünya” zamanı… Zamana ayak uyduran uydurana! Damat Feritler, Bogos Nubarlar Kürt Şerifler Ali Kemallerin yeni versiyonları ortada! Bir avuçlar ama gürültülü tenekeleri fazla… Ama unutmasınlar, o hengâmenin ardından gelmişti, batının tüm hesaplarını bozan MİLLİ KUVVA!

Ömer Yıldız: Milleti ve geçmişi aşağılamanın Batı dünyasında ki etkileri nelerdir? Örneğin Orhan Pamuk ve Nobel Ödülü?

Banu Avar: 1985’te Orhan Pamuk Amerika’ya gittiği zaman onu bir kursa götürüyorlar Iowa Üniversitesi’nde, kursun adı “Uluslararası Yazı Programı” Bu yazı programını açtığınız zaman internette, karşınıza Madeleine Albright’ın sözleri çıkıyor. Orada ne diyor; “dünyanın her ülkesinden buraya gelen seçkin aydınlar, ülkelerine birer Amerikalı olarak dönecekler” diyor. Amaç budur, tek kimlik, daha doğrusu kimliksizleştirme, kültürsüzleştirme operasyonu…

Ömer Yıldız: CIA Türkiye İstasyon eski şefi Graham Fuller bir açıklama yaptı “Kuzey Irak’ta kurulacak bağımsız Kürt Devleti Türkiye’ye entegre olacaktır. Bu entegrasyonun başkenti ise Diyarbakır olacaktır.” Artık bazı söylemler açıkça dile getirilmeye başlandı sanırız. Sizin yorumunuz nedir bu konu hakkında?

Banu Avar: CIA istasyon şefi Fuller, kitabında “yeni düzen”in Türkiye’ye biçtiği yeni rolleri el kitabı olarak servis ediyor. Kemalizm’in Türkiye’yi bölgeden soyutladığından giriyor, AKP yönetimindeki Türkiye’nin, Adriyatik’ten Çin’e, nasıl etkili olduğundan çıkıyor. Özellikle Türkiye’nin İran’la çatıştırılmasının üzerinde duruyor, Türkiye’nin bölgede lider konumuna getirilmesi gereğinin altını çiziyor, Yeni Osmanlıcılık ve Hilafet rolünün öneminden bahsediyor…

Fuller ve arkasındaki “yeni dünya imparatorluğu” peşindekiler bu kitapla Orta Doğu’da bir kaos planladıklarını ve bu cehennemi yaratacak ilmeğin AKP yönetimindeki Türkiye olacağını fısıldıyorlar. İran’la savaşan bir Türkiye, Arap milliyetçilerinin nefretini üzerine toplamış bir Türkiye, eskiden olduğu gibi bugün de emperyalizmin rüyasıdır… Ancak bunu gerçekleştirebildikleri takdirde, önümüzdeki 20 yıl içinde gerekli kaynaklara, madene, suya, petrole kavuşacaklar. Önce büyük kaos yaratılacak, ardından yeni sınırlar ortaya çıkacak ve taşlar yerine oturduğunda Büyük Ortadoğu (Amerikan) devleti oluşacaktır.

Ama bu rüyadan onları, “uyanık bir millet” tıpkı 1919’da olduğu gibi uyandıracaktır.

Ömer Yıldız: Özerklik, kendi kaderini tayin, anadilde eğitim, eyalet ve tabii ki başkanlık sistemi… Bu kavramlar son günlerde daha çok dillendirilmeye başlandı. Rejim konusunda endişeleriniz mevcut mu?

Banu Avar: Türkiye Asya’nın kilididir. Ve burada çok büyük oyunlar oynanmakta olduğu bellidir. Bunları sadece “Rand Corporation” gibi ABD düşünce kuruluşları raporlarından değil, Avrupa ve Amerikan başkanlarının ağzından da duyduk. Asya’nın kilidi olan Türkiye ‘kırılmalı ki’ Batı, Asya’nın derinliklerine elini soksun, nesi var nesi yok el koysun. İşte bu kırılma aşamasında Türkiye’de etnik ve dini parçalama gayretleri var. Osmanlıcılık ile Türkiye’yi siyasi intihara sürükleme gayretleri var.

Avrupacılık ile Türkiye’yi var eden tüm parametrelerin yok edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Yani ağır saldırı altındayız ama bu pes ettiğimiz anlamına gelmez. Türkler sabırlı insanlardır. Genetik hafızaları inanılmazdır. Son noktada ayağa kalkarlar. Bu ülke dıştan ve içten birçok bedhahla uğraştı. Her seferinde kazandı... Son 70 yıldır ne yazık ki ağır bir süreç yaşıyor ama üstesinden geleceğinden en ufak bir şüphem yok? Neden dersen hiç beklenmedik anda insanlar ‘Türkçe’ duruşu ortaya koyarlar!

Ömer Yıldız: Apo’nun durumu ne olacak peki? Batı Apodan desteğini çeker mi? Çekmezse ilerleyen süreçte neleri ön görüyorsunuz?

Banu Avar: Emperyalizm nasıl bir bölücü hareketi oluşturur, siyasileştirir, devletleştirir, örgütlenme ne gibi aşamalardan geçer, dikkatle inceleyin. İmralı, son aşama için şunları söylemektedir:

- Önemli olan demokratik özerkliğin içini doldurmaktır, pratik uygulamasını yapmaktır. Artık pratikleştirme yönünde çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.

- Türkiye'yi 20-25 bölgeye ayırmalıdırlar. Birbirine kültürel, sosyal, ekonomik ve diğer özellikleriyle benzer olan dört-beş il bir araya gelir, bir bölge olur. Örneğin İstanbul bir bölge olur, örneğin Botan bir bölge olur.

- Bu 20-25 civarındaki bölgelerden de yerel konferanslar yapılarak Kongre'ye 400 delege gelir. 100 delege de sivil toplum kuruluşlarına, akademi, akil adamlara, aydınlara ayrılabilir. Başkanları eş başkanlık şeklinde olur. 25 kişilik gölge kabinesi olur.
İşte takip edecekleri yol budur! Bundan sonra basından duyacağınız haberleri karşılaştırın.

Ömer Yıldız: Ülke nüfusunun yüzde doksanının bihaber olduğu bir konuya değinelim isterseniz. İkiz yasalar ve kendi kaderini tayin hakkı bu konuda neler söylemek istersiniz?

Banu Avar: Birleşmiş Milletler ABD kontrolündedir. O’nun kara gölgesi BM’nin üzerindedir. İkiz yasalar da küresel güç odaklarının imzasını taşır. Ne diyor? Bir ülkede bir topluluk-halk kendi kaderini tayin edebilir… Yani BDP her gün söylüyor. Bir Kürdistan kurabilir, Türkiye’yi parçalayabilir… Arkasında BM varsa kimse ağzını açamaz… İşte bu yasa 2003 yılında Türkiye hükümeti tarafından imzalandı!

“MALATYA’DAKİ FÜZELER TSK’YA ÇEVRİLECEK”


Ömer Yıldız: Ve tabii Malatya Kürecik’te kurulan “Füze kalkanı projesi” var birde… Bölgede nelere zemin hazırlanıyor bu füze kalkanıyla?

Banu Avar: Evet… Düşman askerleri vatan toprağımızı çiğniyor işte… Somut bir işgalle karşı karşıyayız. Artık iki Amerika var. Füze kalkanıyla özellikle kıta Avrupa’sını askeri yollarla ele geçirerek içerdeki güç savaşında adım atmak isteyenler ve İngiliz-Amerikan tarafında Sorosçu yumuşak güçle işgal edelimciler! Birincilerle ikinciler şu anda Kuzey Afrika’da kozlarını paylaşıyorlar. Birinci grup ülkelerde askeri oligarşik yapılarla iç içe zorbalık kullanarak, füze kalkanları konuşlandırarak 2001’den beri ‘işgal et yak yık parçala’ stratejisi uyguluyor. Bu çerçevede 1 trilyonluk değeri olan bir füze kalkanı projesini devreye sokuyor ve bu füze kalkanı ile bütün ülkeleri içten kelepçelemeyi amaçlıyor.

Bakın, son bir yıldır, Baltık Denizi’nden, Karadeniz, Akdeniz, Körfez, Hint Okyanusu ve Çin Denizi’ne yani Sarı Deniz’e kadar Amerika ve Nato’nun bu Avrasya coğrafyasını kuşatma harekatını gözlüyorsunuz.

Türkiye’ye PATRIOT 3 füzelerinin konuşlandırdı. PATRIOT 3 füzelerinin menzili 15-45 kilometre. 15-45 kilometre ne ki? İran’ın ŞAHAP 3 füzelerinin menzili 2000 km… Bu kalkan onları vurmaya yönelik değil. Orada asıl amaç bölünmez bütünlüğü kaldırmak. Bölünmez bütünlüğün kalktığı anda ve 1991 de Özal’ın AB ile yaptığı anlaşma sonucunda kabul ettiği bu halkların kendi haklarını tayin etme hakkı devreye girdiği anda, Güneydoğu’da sınırlar çizilecek, bayrak oturtturulacak ve denilecek ki: “burası bizim” Burası bizim denilen bölge tamamen Barzani ile entegrasyonun düşünüldüğü o bölge. O zaman Türkiye’de bir kalkışma olacağını varsayıyorlar. Bu kalkışma olduğu zamanda o füzeler bu kalkışmayı yapanlara yani Türk Silahlı Kuvvetleri’ne çevrilecek!

Ömer Yıldız: “Türkiyelilik” kavramı batılılarca ve ülkemizdeki liberaller ve sözde aydınlarca büyük bir coşkuyla karşılandı. Batı son dönemde ulus devlet kavramına sıkı sıkıya bağlanırken bizim ulus devletten uzaklaşmamızı salık veriyor. Batının bu konuda etnik köken ve üst kimlik noktasında taraflı davrandığını düşünüyor musunuz?

Banu Avar: “Hangi Avrupa” kitabımda bu konuya ilişkin yüzlerce örnek var… Alman kendine Alman diyor, Fransız da Fransız. Biz de TÜRKÜZ! Batı’nın ‘böl parçala yönet’ zihniyeti ve içerdeki işbirlikçiler istedikleri kadar yırtınsınlar bu millet kendini de bilir düşmanını da…

Türkiye’de bir operasyon yapılıyor. Artık bunu görmeyen kalmadı. Aslında bu yüz yıllık bir saldırının devamı… Batı ‘Türk’ deyince onun çıkarlarını alt üst edecek, emperyal hedeflerine ulaşmasını engelleyecek, üstelik Müslüman olan bir insan topluluğunu düşünür ve nefret kelimesi ile ‘TÜRK’ü özdeşleştirmiştir. “Hangi Dünya Düzeni” kitabımda alıntıladığım Senatör Dwight Upshow’un sözleri iyi örnektir. Lozan Anlaşması nedeniyle Atatürk’ü ’Timurlenk kadar hunhar, korkunç İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze’ diye nitelendirmiştir.

İşte mesele budur. Bugün de Türklüğümüze, dinimize, dilimize, ordumuza, yargımıza yüksek ülkülerini korumak adına saldırmaktadırlar. Yüksek ülküleri enerjidir, enerji yollarıdır. Tüm dünya pazarlarını ele geçirmektir...

Ömer Yıldız: Siyasete mesafeli durduğunuzu biliyoruz, çoğu seveniniz sizi milletvekili daha sonrasında yönetici kadroda görmeyi çok ister, neden düşünmüyorsunuz peki?

Banu Avar: Siyasetin tam göbeğindeyim. Her hafta 5 kentte konuşmalar yapıyorum. Siyaset anlatıyorum. Meclis’ten söz ediyorsanız eğer, orada olanlara baktıkça orada olmanın halka hizmetle alakası olmadığını düşünüyorum. Orada olarak toprak sahibi olunabilir, para kazanılabilir, emlak kralı olunabilir, sağlık güvencesi ve sıkı maaş alınabilir ama halka yararlı bir şey yapıldığını gören yok. Olsaydı 60 yıldır vatan toprağı satılmaz, en stratejik sanayi maddeleri batıya peşkeş çekilmez, yabancı askerlere üs verilmez, eğitim yasası o meclisten geçmez, bölünme anayasası tartışılmaz ve millet fukaralıktan meczup hale gelip doktorunu öğretmenini öldürmezdi! Ben siyasetin içindeyim ama batı işgali altındaki mecliste yokum. Zaten siyasi parti yasası buna izin vermez…

“MUHALEFET MUHALEFET OLSAYDI İSTİFA EDERDİ”


Ömer Yıldız: Mecliste işini layıkıyla yaptığına inandığınız, muhalefet ya da iktidardan isimler var mı? Varsa kimler bunlar?

Banu Avar: Mutlaka vardır da… Netice??? Biz onlara karne vermek için yaşamıyoruz. Bize icraat lazım! Muhalif partiler seçilmiş milletvekillerine bile sahip çıkamadılar. BDP hapishaneden milletvekilini çıkardı şimdi hanım, orda burada polis tokatlıyor… Mustafa Balbay, Engin Alan Silivri’de! Muhalefet muhalefet olsaydı hepsi birden istifa ederdi. Haksızlık biterdi…

Ömer Yıldız: Attila İlhan… Birçoğumuzun hayatında ki dönüm noktalarından biridir, O’nu ve eserlerini tanımak. O’nun sizde ki yeri nedir ve gençlerimize bu konuda ki önerileriniz nelerdir?

Banu Avar: Ben Attila İlhan’ın yanında yetiştim, onu okuyarak büyüdüm. Tanıdığım en değerli aydındı… Her kitabı bir üniversiteye bedeldir. Genç gazeteci arkadaşlara tavsiyem O’nu okumalarıdır.

Hangi Atatürk’ü, Hangi Küreselleşme’yi, Faşizmin Ayak Sesleri’ni, Batının Deli Gömleği’ni, Ulusal Kültür Savaşı’nı, Sağım Solum Sobe’yi, Aydınlar Savaşı’nı, Ufkun Arkasını Görebilmek’i, ve Yıldız, Hilâl ve Kalpak’ı okuyunuz…

Bambaşka bir derinliğe sahip olacaksınız! ‘Aynanın Arkasını’ görecek ‘Ayna’nın ne olduğunu anlayacaksınız…

Ömer Yıldız: “Türkiye’nin bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10’udur” demişti Attila İlhan… Hala aynı mı yüzdelik dilim?

Banu Avar: Attila ağabey’in dediği gibi “bu ülkenin belli bir hain kontenjanı var.” Sayıları az olsa da bu kişiler seslerini çok çıkartabilecek konumlarda konuşlanmışlardır. Ancak akl-ı selimin sesi de özellikle son zamanlarda yükselmeye başlamıştır.

Ömer Yıldız: Şu an herhangi bir kanalda programınız yok, ulusal ve vatansever addedilen kanallar neden cesaret gösteremiyor? Örneğin Bengütürk TV ve Ulusal Kanal neden programlarınızı yayınlamıyor? Bildiğim kadarıyla ücret dahi talep etmeyip yalnızca program alt yapısını karşılasalar kâfi diyorsunuz?

Banu Avar: Doğru... Bir talebimde yok ama konuk bile olamıyorum bu kanallara… Bence soruyu onlara sormalısınız.

Ömer Yıldız: ABD Büyükelçisi Riccardione’nin CHP Başkan ve milletvekillerini, çeşitli gazetecileri, BDP’li yöneticileri bir araya getirdiği o fotoğrafı görünce neler düşünüyorsunuz?

Banu Avar: Küresel güçler, küresel kapitalizmin temellerini ve kurumlarını sarsabilecek radikal muhalefet türlerinin gelişmesine engel olmak amacıyla sınırlı ve kontrollü muhalefet türlerini desteklerler. Diğer bir deyişle “muhalefet üretmek” Yeni Dünya Düzenini koruyan ve sürdüren bir “emniyet sübabı” görevini görür.

İşte bugün Türkiye'de 'muhalefet' olarak ortada olanları bu sözleri aklınızda tutarak değerlendirin. Sahte muhalefetin zulüm odaklarına nefes aldırmak için ortada olduklarını unutmayın...

O fotoğrafı ilk yayınlayanlardan biri de bendim... Malum 400 bin kişilik bir feysbuk sayfam var. Bana sadece o alan kaldı. Her an o da silinebilir ama şimdilik orada yayın yapabiliyorum. Nedim Şener’li, Kılıçdaroğlu’lu, Şafak Pavey’li, Leyla Alaton’lu, Hüseyin Aygün ve Atilla Kart’lı bir ABD büyükelçilik daveti… Pek göz yaşartıcı… Üstelik Şafak Hanım’a Hillary ‘cesaret madalyası’ vermiş… Söylenecek söz yok.. Herkesin ne olduğu ortada… Detaylı yorum merak edenler sayfama ve www.güncelmeydan.com’a baksınlar...

“İKİ KELİME: KORKMA! – OKU!”


Ömer Yıldız: Sizi izleyen, okuyan insanlara, özellikle gençlere son olarak ne söylemek istersiniz?

Banu Avar: Babam hem Balkan hem Çanakkale hem Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış, 1893 doğumlu bir adamdı. Mehmet Bahaeddin AVAR… Ben küçücük bir çocukken bana “2 kelime” öğretti:

Birincisi; İstiklal Marşı’nın ilk kelimesi: KORKMA! Korkmak insan olana yakışmaz derdi. Dik duracaksın korkmayacaksın. Hakkını savunacaksın!

İkincisi; Kuran-ı Kerim’in ilk ayeti: IKRA! Oku-algıla-uygula!
İşte bu iki sözü iyi düşünmeliyiz…

Türkiye’nin başına en çok çorap örülen bir dönemin gençleri olan sizler, titiz birer araştırmacı olmak zorundasınız. Hamasetten kaçarak, bilimsel çalışmalara hız verme zamanı… Her konuda detaylı araştırmalar yapılmalı… Türkiye, sizden bu ülke için sentezler yapmanızı bekliyor. Herkese sevgiler…

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: http://www.facebook.com/omeryildizyazilari

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget