Makaleler "Mehmet Faraç"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Amerika... Amerika... Nedir bu merakın ha? - Mehmet Faraç
Bak, şuraya bir uçak düştü; "Kesin Amerika düşürmüştür!.."
Bak, benzin fiyatları yükseldi; "Amerika yükseltmiştir!.."
Bak, PKK yine saldırdı; "Amerika salmıştır!.."
Bak, merkez sağ bir gecede dağıldı; "Amerika dağıtmıştır..."
Bak, Baykal'a kaset tuzağı kuruldu; "Amerika kurmuştur!.."
Bak, seçimlerde hile yapıldı; "Amerika yaptırtmıştır!.."
Bak, AKP üçüncü kez iktidara geldi; "Amerika getirmiştir!.."
Bak, Tayyip artık istenmiyor; "Amerika'yı kızdırmıştır..."
Bak, Erdoğan ile Fethullah kavga ediyor; "Amerika kışkırtmıştır!.."
Bak, CHP ile cemaat ittifak yapacakmış; "Amerika istemiştir..."
Bak, darbe olur diyorlar; "Amerika planlamıştır!.."
Bak, İstanbul'a haftalardır yağmur yağmıyor; "Amerika durdurmuştur!.."
Bak, gökten üç elma düştü; "Amerika atmıştır!.."
Bak, Melahat'la kocası kavga etmiş; "Amerika fişeklemiştir!.."
Bak, artık nefes de alamıyorum; "Amerikadır Amerikaaaaa!.."
Çocukluktan bu yana duyduğumuz çoğu paranoyak efsanelerdir bunlar!.. Kimi gerçek, kim yalan, kimi bühtan... Kimi hikaye, kimi terane, kimi de düpedüz nane!..
Ama hep duyarız; dağ başında virane olmuş bir kerpiç ev yıkılsa, adamın biri telefonla gizemli konuşsa, bilgenin biri ahkam kesse, gazetecinin biri yalan yazsa, otobanda iki otobüs çarpışsa, hatta iki çocuk okulda kavga etse!..
Ya da sigara fiyatları artsa, memlekete turist gelmezse, Uludağ'da çığ düşse, şaşkın çoban iki keçisinden birini kaybetse... Millet perde gerisindeki asıl suçluyu bulmuştur; "Kesin Amerikaaaaa!.."
Bay Kerry'e rest çekmek!..
Diyeceksiniz ki, "hayırdır gene ne oldu?.."
Yukarıda sıralananların bir çoğu bahane gibi olsa, hatta komedi gibi gelse de, sorarım size, günlük yaşamda içine Amerika katılmamış bir senaryo, bir kuşku, bir kaos duydunuz mu hiç?..
Ama yine de tüm bunlar dünyanın jandarmalığına soyunan Amerika'nın "çok güçlü bir devlet" olduğunu kanıtlamıyor... ABD her şeye muktedir, her şeyden haberdar, herkese gücü yeten, her yere müdahale edebilen bir devlet olsaydı; 11 Aralık 2001'de, on tane El Kaide militanı, ellerini kollarını sallayarak uçakları kaçırıp İkiz Kuleler'e, hatta Pentagon binasına saldıramazdı!..
Yani bazı şeyler yalnızca şehir efsanesi değil... Bazen acizlik, korkaklık, beceriksizlik, yeteneksizlik, iradesizlik, kararsızlık ve özetle zavallılık da, Amerika'yı ülkelerin ve toplumların gözünde yenilmez bir dev, rest çekilmez, baş edilmez bir "büyük şeytan" haline getirebiliyor!..
Duyar gibi oluyorum; birçoğunuz, "Eeee... sözü nereye getireceksin" diye sabırsızlanıyor...
Dün Cenevre'de Suriye meselesi tartışılırken bana yalnızca Gestapoluğu, jandarmalığı, pervasızlığı, haddini bilmezliği, "ali kıran baş kesen"liği, hatta eşkıyalığı değil; ahlaklı diplomasiyi, iradeyi, kararlılığı, eğilmemeyi, direnmeyi, meydan okumayı, cesareti ve ne olursa olsun dik durmayı da anımsatan bir diyalog yaşandı...
Dedi ki, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry; "Beşar Esad geçiş hükümetinde hiçbir şekilde yer alamayacak..."
Ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Kerry'e dönerek ; isyan etti; "Buraya Suriye'yi kurtarmak için geldik. Suriye'de yaşanan barbarlığı, Ortadoğu'nun çöküşünü durdurmaya, tüm dinlerin ve medeniyetlerin beşiğini kurtarmak için geldik. Terörizmle savaşmaya devam edeceğiz. Terörizm ve diplomasi paralel olarak yaşayamaz... Bay Kerry, dünyada Suriyelilerden başka hiç kimse Suriye'nin liderini indirme hakkına sahip değildir."
Anladınız değil mi?.. Bırakacaksınız şehir efsanelerine sığınmayı; korkak, teslimiyetçi, piyon, maşa ya da taşeron olmayı!.. Karşınızda kim olursa olsun; devletinizin bağımsızlığı için, ulusunuzun özgürlüğü için, her platformda, her anda dik durarak, gerekirse meydan okumayı da rest çekmeyi de bileceksiniz...
Hem de bazı kışkırtmaları, düşmanlıkları, tuzakları ve yıkımları Amerika'nın yaptığını bile bile!..
Haşereye düşmanlık, zehre hayranlık!..
Konu "dik durmak"tan açılmışken devam edelim... Yok... yok... Yalnızca Atatürkçü duruş sergilemesi gerekenlerin karanlık seçim ittifaklarından; rantiye salgınının yarattığı mecburi baş eğmekten ve kasıtlı körlükten söz etmeyeceğim!..
Kardeşleri belediyelerden reklam ya da ödül alan; eski dinci dönek ya da sahte "solcu" yazarların, şaibeli siyasetçilerin avukatlığını yapmasına da değinmeyeceğim... Çünkü birileri coştukça ya da "aykırı" davrandığını iddia ettikçe artık midem bulanıyor!..
Bugünlerde, yeniden aday olmak için çırpınan hırsız belediye başkanlarının kesenin ağzını açmasını da, "ateş" olmayan yerden duman çıkmaz diye yorumlamayacağım çünkü insan pis ilişkilerden bunalınca "Bakırköylük" bile olabilir!..
Sahtekarlığın bayraktarlığını yapan satılmışların, paralı anketlerle pazarlamacılık yapmasına ve bu şekilde partileri kandırmasına da değinmeyeceğim, çünkü kanalizasyonda bile "araştırma" yapılsa, siyaset dezenformasyonunun ucu artık bulunamıyor!..
Bırakalım rant için yalnızca kendilerinin değil, milletin de gözüne kalemleriyle bant çekmeye çalışan hırsızlık işbirlikçilerini!..
Konumuz bizzat milletin bir kesimindeki körlük!.. Yani "ne olursa olsun, kimle olursa olsun, nasıl olursa olsun", "illaki iktidar" hırsıyla, hırsızlara bile alkış çalan, peşlerinden giden körlük!.. Yani "Benim hırsızım iyidir" salgının yol açtığı ürkütücü körlük!..
Denize düşenin yılana sarılması sonucu yaşanan dip vurgunu gibi bir körlük!.. Ya da takım tutar gibi parti tutmanın yol açtığı penaltı körlüğü!..
Bunlar kimi gafillerin yalpalamasının, zikzak çizmesinin, tarlasını yağmur yağan yere taşımasının, kısacası iradesizliğin de sonuçlarıdır!..
Yani bunlar sağda ya da solda; kısacası siyasetteki hainliklerin, karanlık ittifakların, gizli Atatürk düşmanlıklarının, CIA ajanlıklarının, cemaat hayranlıklarının ve ayakkabı kutusu koleksiyonerliğinin de sonuçlarıdır!..
Anlayacağınız, bunlar yalnızca siyasetin hataları, açmazları, sıkıntıları, takiyeleri, yalanları ve ihanetleri de değil!.. Tüm bunlara meydanı bırakan, kapıyı açan, toplumun uyuyan kesimi ne yapıyor bu arada?..
Toplum yeterince uyanık mı, gerçeği görebiliyor mu, tuzakları çözebiliyor mu?.. Ne yazık ki çoğu görmüyor; ne hırsızları ne sağcı ya da "solcu" geçinen işbirlikçileri ne de içimize sızdırılan Truva kısraklarını!..
"İdeallerimizi, inançlarımızı, ideolojimizi bir tarafa atalım, ne olursak olalım, kimle olursa olsun, nasıl olursa olsun da iktidar olalım" düşüncesi bir gaflet hastalığı değilse nedir sizce?..
İyisi mi yazıyı şu yaşamsal soruyla bitirelim; ne yani biz salt, haşereleri öldürüyor diye zehre hayranlık mı duyacağız?..

Devletin 'SIR'ları TIR'latırken, silahlar kimi vuruyor?
AKP'nin Suriye'de günahı çok... En yakın örnekten söz edelim: Erdoğan, Suriye meselesine burnunu sokmasaydı, Türkiye Şam çıkmazında emperyalistlerin maşası ve taşeronu haline getirilmeseydi; Cilvegözü Sınır Kapısı ile Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 40'tan fazla yurttaşımız bombalı saldırılara hedef olarak katledilmezdi...
Bırakınız Suriyeli göçmenlerin açtığı sosyo-ekonomik yaraları, Ankara'nın Ortadoğu'da yalnız kalışını, AKP'nin dış politikadaki çöküşünü, Türkiye'nin neredeyse El Kaide'nin barınma üssü olmasını ve Güneydoğu'daki esnafın iflas noktasına gelmesini... Cilvegözü ve Reyhanlı örnekleri bile AKP'nin nasıl bir günah kuyusunda çırpındığını göstermeye yetiyor...
Evet, AKP iktidarı suçlu... Çukurova üzerinden sınıra yönlendirilirken durdurulan "silah yüklü TIR"lar da gösteriyor ki, Esad 3 yıldır devrilemezken AKP'nin Suriye hırsı da ne yazık ki bitmiyor...
TIR'lara yüklenmiş araç- gereçler ya da "silah"lar gerçekten ÖSO militanlarına mı, yoksa savaşın ortasında savunmasız kalan "Türkmenlere" mi gönderiliyor tam olarak saptanamıyor ama sorgulanması gereken iki mesele var; MİT'in dış operasyonlara giriştiği iddiasıyla devletin gözetimindeki TIR'ların yıllar sonra bu kadar kolaylıkla deşifre olabilmesi hiç de hayra alamet değil...
İhbar kaosunda savaş çıksaydı?
Ne şaşırtıcı değil mi; Suriye krizi üç yıldır Ortadoğu'yu kilitlemiş ve AKP hükümeti, Esad'ı devirmek için oldum olası Suriye muhaliflerine silah ve para yardımı yapmakla suçlanıyor...
Bu bir "devlet politikası" mı, yoksa Türkiye, ABD ve destekçilerinin silah ve mühimmatlarını Suriye'ye ulaştırmakta "kargo" hizmeti mi veriyor bilinmiyor... Hatta son üç yılda kaç TIR Suriye'ye gizemli yük taşıdı, o da tam olarak kestirilemiyor...
Ancak şu bir gerçek ki; cemaat ile AKP arasındaki kavga başlamadan önce TIR'lar falan böyle kolaylıkla deşifre olmuyordu!..
Yani ne zaman cemaat ile AKP arasındaki kavga devlette yuvalanmış "cemaatçi" bürokratları tasfiye etmeye başladı, amaçları ve güzergâhlarını ancak istihbarat-çılarla özel görevlilerin bilebileceği devlet TIR'ları da ardı ardına deşifre edildi!..
Medyaya yansıyan analizler ve "kuşku" haberleri de gösteriyor ki; AKP-cemaat kavgasında, salt hükümet zor durumda kalsın diye "TIR'lar ihbar ediliyor", valiler, savcılar, polisler ve jandarma birbirine düşürülüyor...
Deşifre edilen ve durdurulan her TIR karşısında taraflardan biri avuçlarını ovuştururken, devletin dış politikasındaki sırları da yollarda geziyor!..
Kimse yanlış anlamasın; AKP-cemaat çatışmasında yalnızca laik cumhuriyetten yanayız... Ama "devlet istihbaratının bilgisinde" olan araç ve gereçlerin "intikam uğruna" bu kadar pervasızca ihbar edilmesi ve Türkiye cumhuriyetinin uluslararası arenada zor duruma düşürülmesi, devletin işlerliği ve geleceği açısından da tehdit oluşturmuyor mu?..
Örneğin; tam da şu sırada, yani AKP ile cemaatin birbirini vurmak ve zor durumda bırakmak için ihbar-gözaltı-tasfiye mücadelesinde olduğu süreçte, Türkiye aniden bir savaşa girmiş olsaydı devletin sırları açısından neler yaşanırdı acaba?.. Cepheye giden TIR'ların, tankların, askerlerin ve uçakların güzergâhları da böyle pervasızca "ihbar" edilir miydi?..
AKP ile cemaat birbirine istediği kadar taarruz etsin... İkisi de istediği kadar yıpransın... Çünkü Türkiye'nin çivisinin çıkmasında bu ikilinin derin ortaklığı etkili oldu...
Ama istihbaratın egemenlik kavgalarında kimse TIR ihbarlarını yalnızca, "Suriye muhaliflerine silah gönderiliyor" diye tek gözle ve basitçe analiz etmesin; çünkü ihbarcılığın Truva stratejisi iyice TIR'latırken, kendi içinde sır avcılığı yapan bir Türkiye, dış etkenlere karşı kolay lokma olmaktan da kurtulamaz!..
Kılıçdaroğlu, Çaltı'yı izliyor mu?
Belediye başkan adayları bugünlerde kendilerine arka çıkacak dayılar ararken, Şişli Belediyesi'nin CHP'li meclis üyesi ve başkan aday adayı Dursun Çaltı, profesyonel bir ekibe etkileyici bir proje kitapçığı hazırlatmış ve medyaya göndermiş... İnceledik; Şişli'yle ilgili 41 önemli projeyi anlatan kitapçıkta insana ve doğaya özgü ne ararsanız var...
Dursun Çaltı Şişli'de doğmuş... CHP'liler onun Şişli'nin kalbine giden damarları bile bildiğini söylüyor... Öyle, ilçenin arka sokaklarına bıraksanız caddeye çıkamayacak kadar bilgisiz ve silik, kendine hayrı olmayan siyasetçilerden değil o!..
18 yaşından bu yana CHP üyesi olan Çaltı, partinin gençlik kollarından yetişmiş ve ilçe başkanlığına kadar yükselmiş... Onu herkes yolsuzluklar ve yeşil alan vurguncularına karşı giriştiği mücadele ile tanıyor... Örneğin; Ali Sami Yen Stadı'nı park yaptırmak isteyen Çaltı'ya destek verilseydi, 60 dönümlük arazi AKP yandaşlarına peşkeş çekilmezdi!..
Unutmayalım ki, Şişli'nin eski Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk'ün tutuklanmasına yol açan yolsuzlukları da Çaltı ortaya çıkartmıştı...
Ve CHP'de herkes bilir ki, yolsuzlukların üzerine gittiği için daha önce kurşunlanan Çaltı, geçtiğimiz aylarda ikinci kez silahlı saldırıya uğradı...
Bunları niçin mi anımsattık; siyasetin iyice kirlendiği, AKP'nin yolsuzluklar nedeniyle sarsıldığı bir süreçte CHP'nin böylesi örnek adaylara gereksinimi olduğunu anımsatmak için... Umarız CHP lideri Kılıçdaroğlu da, temiz ve ahlaklı siyaset için Çaltı gibilerin farkındadır...
CHP'nin Ataşehiri'ne neşter!..
14 Şubat 1968'de İstanbul'da doğmuş... Sivas'ın Gürün ilçesinden İstanbul'a göç etmiş bir ailenin oğlu... Robert Kolej ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni bitirmiş... Uzmanlık eğitimini ABD'deki Yale Üniversitesi'nde yapmış. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kadın hastalıkları ve doğum ihtisasından mezun olan ilk Türk doktoru...
Toplam 11 yıl ABD'deki çeşitli hastanelerde görev yapmış. ABD'de uzmanlık dallarının en yüksek standardını belirleyen "American Board of Obstetrics and Gynecology" sertifikasını almaya hak kazanmış... Amerikan Kadın Doğumcular Birliği, Amerikan Tıp Birliği, Amerikan Üreme Sağlığı Birliği, Amerikan Tıbbi Ultrason Ensitüsü gibi kuruluşların üyesi...
Bilimsel eserleri 400'ün üzerinde uluslararası yayında referans olarak gösterilmiş... 2004 yılında yurda dönmüş ve Türk insanına hizmet ediyor...
Peki, kim bu özgeçmişi örnek gösterilen tıp adamı?.. CHP'nin Ataşehir Belediye Başkan Adayı Dr. İbrahim Sözen'den başkası değil...
Yolsuzluklar, şaibeler ve huzursuzlukların bitmediği, CHP'nin kıl payı kazanabildiği Ataşehir'in sorunlarına da neşter vurabileceği söyleniyor... Temiz siyaset için bizden duyurması...

 Mehmet Faraç

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesindeki bir yazar, önceki gün, cemaatle hükümet arasındaki kavgaya MİT tartışmasının yol açtığını yazdı... İddiaya göre "cemaat, Hakan Fidan'ın yerine başka bir ismi MİT'in başına getirecekti ama Erdoğan buna karşı çıktı ve kavga başladı..."
Yani Yeni Şafak yazarı; MİT'in başına da bir Fethullahçının getirilmesiyle, devletin tamamen ele geçileceğini anlatmaya çalışmıştı...
Oysa herkes biliyor ki; devlete egemen olmaya çalışan iki gerici güç arasındaki kavga, MİT'e atamayla ilgili tartışmadan değil, geçen yıl Başbakanın ofisinde dinleme cihazlarının ele geçirilmesiyle başlamıştı...
Hatta bu skandalın ortaya çıkmasının ardından Erdoğan'ın koruma ekibi de hemen dağıtılmıştı... Ne ilginçtir ki, o dinleme skandalının ya üzerine gidilmedi ya da detayları ve bağlantıları ortaya çıkartıldı ama belli bir amaç uğruna en azından bir süreliğine açıklanmadı!..
MİT'in de TİB yani "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" üzerinden de araştırdığı dinleme skandalıyla ilgili bizim düşüncemiz hiç değişmedi; "Erdoğan bu dinleme skandalıyla birlikte özellikle MİT üzerinden cemaatin gücünün nerelere kadar uzandığını tüm ayrıntısıyla saptadı ve detaylarını deşifre etmeden, devlete biraz da kendi eliyle sızdırdığı tehlikeyi bertaraf etmeye karar verdi..."
Bugün yaşanan ve daha da büyüyecek derin kavga da bu tezi güçlendiriyor... İşte bu dinleme skandalının ardından Başbakan da cemaate tavır aldığını, dershanelerin kapatılması planıyla dışa vurmuştu... Belli ki AKP de, en sonunda cemaat örgütlenmesinde dershanelerin en önemli laboratuvar olduğunu anlayıvermişti...
KİM KİME KELEPÇE VURACAK?..
"İyilikten maraz doğar", "Besle kavgayı oysun gözünü" özdeyişlerini tam da bu günlerde anımsatmama hiç gerek yok!.. Çünkü insanın, büyüttüğü canavar tarafından yutulmak istenmesinin çok çarpıcı bir örneğinin yaşandığını herkes biliyor!..
Kavga derinden ve belli ki hesaplıca sürüyor değil mi?.. O halde Başbakanlığın bile dinlendiğini ortaya çıkmasının ardından Erdoğan'ın sessiz sedasız, cemaatin devlet içindeki uzantılarıyla ilgili araştırma yaptırması da aşikar değil mi?..
Yazılanlara çizilenlere, ortaya dökülen belgelerle ses kayıtları ve görüntülere de bakarsanız, yerel seçimlere kısa süre kalmışken cemaatin de, geçen yıl deşifre olan dinleme skandalının ardından hükümeti zora sokacak bir karşı taarruza giriştiği çok belli...
Baksanıza, hükümeti sarsacak bir yolsuzluk operasyonu bakanların çocuklarına hatta başbakanın oğluna uzanmasına rağmen ne hikmetse bundan hükümetteki en hassas kişi ve kurumlar haberdar bile olamamış!.. Hiç kuşkunuz olmasın, şu yolsuzluk rezaleti AKP'yi sarssa da bence Erdoğan'ın, cemaatin kadrolaşmadaki sinsiliği ve etkisi konusunda uyanmasına yol açtı...
Yani "bir musibet bin nasihatten evladır" derler ya; Erdoğan'ın kendi iktidarına yönelik bir tehdidi geç de olsa anlaması, devlete ve rejime yönelik sinsi bir tehdidi de deşifre etti ki, AKP ile cemaat arasındaki kavga bu kadar sertleşebiliyor...
Konu yalnızca restleşme ya da çatışmadaki sertleşme değil... Baksanıza, kavga başlamamış olsaydı sinsi mücadelenin zirvelerde büyük sarsıntılara yol açacağı da iddia edilebildi!..
Akşam gazetesinin de dün yazdığı gibi; 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonu, "2 yıldır sürdüren gizli bir soruşturma, tam da yerel seçimlere 3.5 ay kalmışken AKP'yi zor durumda bırakmak için" uygulanmıştı!..
Peki; yine gazetenin iddia ettiği gibi, 30 Mart seçimlerinde AKP'nin bazı kentleri kaybetmesinin ardından, cemaatin devlet içindeki uzantıları "Erdoğan'ı da gözaltına alarak" tam hakimiyet planını kelepçe ile sonuçlandıracak mıydı acaba?..
İş Erdoğan'ı gözaltına almaya kadar gelir miydi hiç tahmin etmiyorum ama bizzat başbakanın bir anketle saptadığı gibi cemaatin, "yüzde 1" olarak belirlenen oy potansiyeliyle değil de, devletteki, medyadaki ve iş dünyasındaki gücünü kullanarak, Erdoğan ve AKP'yi yıpratmak uğruna dershane taarruzunu bir seçim tokadıyla dağıtmak istediği anlaşılıyor...
KUMPASI KARAMBOLE GETİRMEYİN!..
Biliyorum, hepiniz içinizden, "bu adam sözü yine nereye getirecek" diye düşünüyorsunuz... Allah aşkına nereye gelebilir ki söz?.. Belli değil mi nereye geleceği?..
Yani bize ne, tam hakimiyet kavgasında kimin kimi alt edeceği tartışmalarından!.. Ey AKP, ey cemaatle flört ederek milyonları hayal kırıklığına uğratan CHP, ey cemaat-AKP kavgasında nasıl tavır alacakları bilmeyen MHP ve BDP... Söyler misiniz?.. Ne olacak şu "tertip", "kumpas" ve zulme dönüşen esaret meselesi?..
Meclis'te, havanda su döven tüm siyasal kurumlaradır sözümüz; evet, başbakanın önce "çete" demesi yetmedi mi?.. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın "devlet içinde devlet" demesi yetmedi mi?.. Başbakanın danışmanı Yalçın Akdoğan'ın "TSK'ya istihbarata kumpas kurmuşlar" demesi yetmedi mi?..
Çok sayıda araştırmacı ve siyasetçinin "hizmet cuntası" demesi yetmedi mi?.. Cumhurbaşkanının bile "devlet içinde devlet olmaz" demesi yetmedi mi?..
Önceki gün Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın yargıdaki yapılanmayla ilgili "hata" demesi yetmedi mi?.. Ve en sonunda dün Başbakan Erdoğan, eski müttefiki olan cemaati eleştirirken devlete sızmaya çalışan organizasyonları, 1090 yılında, Alamut Kalesi'ndeki militanlarına haşhaş içirerek devleti ele geçirmeye çalışan Hasan Sabah'ın "Haşhaşiler"ine benzetmesi de yetmedi mi?..
"Paralel devlet", "çete", "kumpas", "cunta", "hata" ve nihayetinde konunun, tarihte bir devleti ele geçirmek için örgütlenen "Haşhaşiler"e getirilmesini kimse cemaat ile AKP arasındaki kavgada sıradan saptamalar sanmasın!..
Bu çarpıcı sözcüklerin hepsi, hilafetçi koalisyonun emniyet-yargı hattında; devleti ele geçirmek uğruna, cumhuriyet yanlısı kişi ve kurumları kaset-belge, kumpas- tertip, çete- cunta kıskacında bertaraf etme planlarını bizzat devletin en yetkin kişilerinin ağzından deşifre ediyor!..
O halde yargıyla ve adaletle oynanarak özellikle "Ergenekon" ve "Balyoz" ile diğer benzer davalarda haksız yere gasp edilen özgürlükler bir an önce geri verilsin...
Çünkü konu, insanların özgürlükleri ve hakları olunca, kaset-kayıt, rüşvet-yolsuzluk ve cemaat-HSYK tartışmalarının içinde asıl sorunu, yani kumpasla dayatılan Silivri esaretini karambole getirmenin hiç de gereği yok!..

İşbirlikçi hainlerle Truva kısraklarının içten ve dıştan yıkmak için uğraştığı şu güzelim cumhuriyet olmasaydı, o zat ve yoldaşları nerede olurdu acaba?..
Hangi tekkede, kimin müridi olarak yaşardı o gafiller?.. Kim bilir çember sakalı ve çarığıyla bir bezirgân olur ve belki de okumamış birer cahil...
Oysa cumhuriyet, milyonlara olduğu gibi ona da çağdaş eğitimin olanaklarını sunmuş... Bağnaz düşüncelerini ne kadar yendi bilemiyoruz ama göründüğü ve geldiği konuma bakarsanız, okumuş yazmış biri!.. Ve de bu halk onu ne yazık ki milletvekili yapmış...
Üstelik birkaç kez vekilliğe başlarken "demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma" diyerek "namusu ve şerefi üzerine ant" içmiş!..
Ama o, "Kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim yaptırılmasını büyük bir yanlışlık olarak değerlendiriyorum" şeklindeki açıklamasıyla içindeki öfkesi kustu...
Peki, okullarda harem-selamlık peşindeki bu pervasız zat kimdir?.. Ne yazık ki, TBMM Başkanvekili koltuğunda oturan Sadık Yakut adlı AKP milletvekili...
TBMM'de, Atatürk'ün koltuğunda oturan bu zatın, medrese özleminin nereye dayandığı belli de, onu laik eğitimin temeline dinamit konulan bugünlerde, Tevhid-i Tedrisat'a son darbeyi vurmakla kim görevlendirdi acaba?..
Merak ediyorum, "solcu"lukta mangalda kül bırakmayan BDP'liler zaten cumhuriyet düşmanı Said Nursi'nin peşinde de; şu CHP ile MHP, bu zatın yakasına yapışıp "sen ne yapmaya çalışıyorsun bre gafil" diyecekler mi acaba?..
Meclis muhalefetindeki gidişat, yapılanlar ve derin suskunluk da kanıtlıyor ki hiç sanmıyorum!.. Siz; seçim uğruna, cumhuriyet ve Atatürk karşıtı cemaatlerden bile medet uman zihniyetten bir muhalefet bekleyebilir misiniz ki?.. Maalesef hayır!..
Göreceksiniz, kızlı erkekli karma eğitime son vermeye kalkışılsa bile muhalefet "aman tarikatçılar kızmasın" diye üç yıldır olduğu gibi yıkım ihanetine ortak olmaktan çekinmeyecek!.. Bir kez daha yazıklar olsun!..
CHP'li vekilin çığlığı!..
"AKP iktidarınca Anayasa'nın laiklik ilkesi fiilen yok edilmiştir. Bunun arkası da gelecektir; çünkü laiklik ilkesi bir kere delindi mi, yani din kuralları devlete egemen hale getirildikten sonra bunun arkasından cuma günlerinin resmi tatil olması, resmi nikâhın imamlar tarafından yapılması, çarşaf ve peçenin giderek zorunlu hale gelmesi gelir. İlkokullarda başı kapalı öğretmenlerin 7 yaşındaki çocuklara örnek oluşturması, bir süre sonra çağdaş kıyafetli insanların ayıplanacağı, hatta horlanacağı bir ortamı yaratacaktır. Bunun çıkmaz bir sokak olduğunu burada söylemek istiyorum."
Yukarıdaki konuşmayı CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, TBMM Genel Kurulu'nda yaptı... Sadık Yakut gibi zavallıların son çıkışına da bakarsanız, Acar ne kadar da haklı değil mi?..
Allahtan ana muhalefette; hem AKP'li Sadık Yakut'lara hem de parti içinde, Nurculuk müritliğine özenen Faik Tunay gibi zavallılara dur diyecek "gerçek CHP"li vekiller var da tehlikeyi görebiliyorlar...
Sarıgül, PKK çevreleriyle ittifak mı yapıyor?..
İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, geçen hafta, iki gün üst üste; önce CHP'nin içine sızdırılan medya balonu Mustafa Sarıgül'e, sonra da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na şu soruları sormuştu:
"Yerel seçimlerde, özellikle İstanbul'da bölücülükle, yani PKK (BDP/HDP) ile işbirliği yapacak mısınız?.. BDP/HDP'ye, İstanbul'da 4 belediye başkanlığı teklif ettiniz mi?.. Sarıgül'ün PKK (BDP/HDP) ile ittifak görüşmeleri ve anlaşmalar yaptığı doğru mu?.. Sayın Kılıçdaroğlu, bu soruların yanıtını İstanbul halkına vermek zorundadır."
Sarıgül de Kılıçdaroğlu da ne yazık ki günlerdir susuyor!.. Ancak bu soruların yanıtı dünkü Vatan gazetesine yansımıştı. Haber şöyle verilmişti:
"Sırrı Süreyya Önder'in İstanbul adaylığı için isminin geçmesinden bu yana başlayan HDP-CHP ittifakı tartışmalarında yeni gelişmeler yaşandı. HDP, İstanbul Belediyesi'nde 'yetkili başkan yardımcılığı' ile Esenler, Sultangazi, Maltepe ve Kartal ilçe belediye başkanlığı seçimlerinde CHP'nin HDP adaylarına oy vermesini istedi. HDP adaylarının CHP listesinden seçime girmesi yöntemi bile konuşuldu."
AKP'nin, Kürtleri seçim rantı için oyalama uğruna başlattığı "açılım" oyunu iktidarı yıpratırken, gericiliğe ve bölücülüğe karşı duran milyonlar her fırsatta meydanlara çıkarken, CHP'nin PKK çevreleriyle tabandan gizli bir ittifak çalışmasına girmesi infial yaratıyor...
"ABD oluyor da, Türkiye birleşik devletleri olmaz mı" zihniyetindeki Sarıgül'ün istediği bu ittifakın, CHP'yi 1991'deki SHP/HEP/PKK seçim ittifakında olduğu gibi yeniden hezimete sürüklemesinden endişe ediliyor...
Bakalım CHP yönetimi Sarıgül'ün bu gafleti karşısında daha ne kadar susacak ve seçmenini bu gizli ittifak konusunda daha ne kadar oyalayacak?..
4.5 milyon tokat!..
İşbirlikçi zavallı siyasetçiler, gericilikle-bölücülükle ittifak yapmakla uğraşırken, ülkenin geleceği konusunda yaşanan tehlikelerle ilgili yurttaşlar çok daha duyarlı...
Biliyorsunuz, 10 Kasım'da, tüm zamanların rekoru kırılarak, Anıtkabir'i, 1 milyon 89 bin 615 kişi ziyaret etmişti... Atatürk düşmanları halen bu mahşeri kalabalığın yarattığı şaşkınlığı yaşıyor...
Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir ziyaretçi sayılarını aylık olarak açıklamaya başladı... Verilere göre bu yılın ilk on ayında Anıtkabir'i, 4 milyon 350 bin 44 kişi ziyaret etmiş...
Ata'nın kabrini 2011 yılında 3 milyon 902 bin 194 kişi, 2012 yılında ise 3 milyon 351 bin 604 kişi ziyaret etmişti...
Tüm bu rakamları sıralamamızın tek nedeni var... Gaflet içindekilerin yanıtlaması gereken birçok soruyu da barındırıyor bu gerekçemiz:
Söyler misiniz; 10 ay içinde bu ülkenin yaklaşık 4.5 milyon evladı Anıtkabir'e hangi ruh haliyle, hangi beklenti ve özlemle, hangi inanç ve iradeyle gitti acaba?.. Söyler misiniz; dünyanın hangi ülkesinde, 4.5 milyon insan bir yıl boyunca kurucusunun kabrine kendiliğinden akın eder ki?..
Bu soruları kim yanıtlamalı biliyor musunuz; Atatürk'ü, ülkeyi ayakta tutan her gerekçenin içinden çıkartmak için çırpınan iktidar, onun dümen suyunda giden zavallı muhalefet ve gericiliğe-bölücülüğe yağ çekerken uşaklaşan işbirlikçi dönek liboşlar...

Orada; yoksul evlerimizin kayalık avlularını bölen yüksek briket duvarlar olsa da; "gökyüzü"ne çok nadir odaklanırdık... Bazen bizi hasrete bırakan leylek göçünde ve bazen de, çocuk yaşımızda bir türlü anlayamadığımız, tek tük geçen uçakların şaşkınlığında...
Evet, yaşamın acı bir gerçeği ki, bizler yoksulluğun zindanında ebedi mahkûmlar gibiydik... Ekmeğe muhtaç yaşamların ortasında, temiz suya bile hasret çocuklar...
Kanalizasyonların açıkta aktığı, geçit vermez yolların oyun oynamamızı engellediği, otların bile sert kayalıkların hâkimiyetine yenildiği o mahallede, bizi esaret altına alan o kadar çok şey vardı ki!..
Babalarımız kaçakçı, annelerimiz mayın yolu gözleyen garipler olsa da; ekmeğini tel örgülerden çıkartan büyüklerimiz ölümle oyun oynasa da ve duyduğumuz her kurşun sesi, korkunun girdabında canımızdan can alsa da yine de umuda bağlanmış çocuklardık...
Ayaklarımızda "cızlavet"ler, kaçakçı eskisi yamalı pantolonlarımız, Şarkçıbanlı yüzlerimiz ve kirlenmemiş yüreklerimizle yoksulluğun girdabında olsak da, özlemlerimizi hiç ertelemedik...
Çöpe atılmış tellerden oyuncaklar, minik çekiçlerle sert kayalardan misketler üreten, araba lastiklerini çembere dönüştüren, otomobil bilyelerini kaydıraklara tekerlek yapan, uzun tahtaları at gibi kullanan, oyuncağı çamurdan kalpleri hamurdan çocuklar... Yani, Urfa'daki Kötüler Mahallesi'nin garip çocukları...
Pas bırakan kilit!..
Geçen hafta oradaydım işte... O topraklardan koptuğum son 18 yıl da ancak birkaç kez ziyaret etmeme rağmen uzun aradan sonra kendimi yine Kötüler'in sokaklarına vurdum... Sizlerin bu köşede; öykülerin gizeminde, hep merak ettiğiniz, antik kalıntılar üzerindeki Kötüler Mahallesi'ne...
Sanki çocukluğumda, zihnime yerleştirilmiş bir minik kameranın rehberliğinde mahallenin aşağılarında indim otomobilden... Zamanı durdurarak ve eski zamandan kareleri dondurarak yürümek istedim oralarda!..
Bir zamanlar çamur nedeniyle koşamadığım ve her düştüğümde kayalıklar nedeniyle dizlerimin yaralandığı o sokaklara gri kilit taşları döşenmişti... Sanki çok eski bir kapıda, asma kilit gibi duran ancak zamanın diğer tüm nesneleri üzerinde pas bırakan kilit taşları...
O taşlara baktığımda, polisten kaçan kaçakçı atlarının adeta nalların sürtünmesiyle ateş saçtığı kayalıklar geldi aklıma... Bizler garip uykularda zenginlik rüyaları görürken; korkularımızın, nal seslerinde ninniler söylediği kayalıklar... Onlar yoktu işte...
Kötüler'de sokaklar aynı, evler aynıydı... Belki 20 yıl önce briket duvarlara sürülen eskimiş boyalar aynı, paslanmış tokmaklarıyla tahta kapılar aynı, çürümüş pencereleriyle odalar aynı, nice hasretleri gözlerken yaslandığımız korkuluklar aynı ve Suriye sınırlarından kaçakçı beklediğimiz damlarımız aynı...
Yaşamlarını sınır kaçakçılığıyla sağlayan gariplerin yaşadığı Kötüler'in girişinde, çocukken hep "neval" (dere) diye andığımız, şimdilerde kilit taşlarıyla gizlenmiş kayalıklar zamanın örtüsüne teslim olsa da, çocuk seslerinin halen çınladığı o sokaklarda, zihnime birer perde gibi asılan kokular da aynıydı...
Gazel sinmiş çiğköftenin lezzetinde, bulgur aşının soğan kokusuna teslim olduğu sokaklar...
Anılara yenilen duvar!..
Baktım da sokaklara, sanki eski bir film makinesi yoksulluğun gizeminden fragmanlar saçıyordu yorgun duvarlara... Çocuklar daha modern giyinmişlerdi... En azından okul kitapları bizimkiler gibi naylon torbada değil, rengârenk çantalardaydı...
Bilir misiniz ki, yırtık ayakkabılarla okula gittiğimiz o yıllarda yaşamamışlar diye çok sevindim o çocuklara... Yüzlerine baktım da, kaçakçılığın korkusu da yoktu, Şarkçıbanı'nın derin izleri de... Kötüler'de yaşasalar da, şimdilerde şanslıydı hepsi, yoksulluk ve geri kalmışlığa isyan adına...
Az sonra işte oradaydım... Çocukluğumun sokağında... Tek elektrik direğinde, karasinek ordularının bir zamanlar ışığı hapsettiği o küçük meydanda...
Karşımda kaçakçılık uğruna mahalleyi kuran "Topal Hasano"nun bir zamanlar konak görkeminde olan çardaklı evi... Tam 35 yıl önce o çardağın önündeki betonarme "seki"de nargile içen dedemin "Hamoooo" çığlığını yeniden duydum sanki...
O çardaklı koca ev şimdilerde boş... Her şey aynıydı... Penceresi, kapıları, korkulukları, beton merdiveni ve avlusu aynı... İçinde bir nesne ve bir insan olmasa da, çocukluğumuzun ruhu tam oradaydı... Minik özlemlerimiz ve her şeye galip gelen neşemiz...
Bahçesindeki nar ağacının çevresinde kıpkırmızı güllerin açtığı, dedemin nargile kokusunun yüksek duvarları aştığı o evde, büyüklerimizin yanı başında tüm utangaçlığımızla oturduğumuz odalara hüzünlendim... Ve de bizim evle dedem Hasano'nun konağını ayıran yüksek duvarlara...
35-40 yıl önce yaşadığımız her hikâyenin içinde; plastik bir top gibi seken o manzarayı yeniden anımsadım; Topal Hasano'nun, duvarın ardından bizim kayalık avlumuza attığı portakallar...
Bizler keklik yavruları gibi o avluda koşuştururken; çocukluk oyunlarımızın ortasına düşen oyuncaklar gibiydi o portakallar...
Hasano; babama ve anneme küs olsa da, bize olan özlemi ve sevgisini portakalların içine gizleyerek işte o duvardan savururdu bizlere...
Kardeşlerimle bir yandan havada uçuşan portakalları yakalamaya çalışırken sanki dedemizin özlemlerine de sarılır gibiydik!..
Terk edilmiş çardaklı evin avlusundan, portakalların sevinç topları gibi savrulduğu o duvara baktım uzunca... O duvar da zamana yenilmişti. Artık çocukluğumuzun, leylekler ve uçaklardan sonra bizi "gökyüzü"ne kilitleyen minik portakalların anıları kadar devasa değildi!..

Dünkü Aydınlık'ın manşetinde, çok net bir saptama yapılmıştı; "Anayasa bozgunu..."
Yalnız AKP değil, yıkım Anayasa'sını çıkartmak için aylardır çırpınan CHP ve MHP içindeki bazı gruplar da bozgunu yaşadı!..
Anımsarsınız; özellikle CHP'nin Anayasa Komisyonu'nda görev alan kimi vekiller, "Türklük" kavramını bile tartışmaya açmaktan çekinmemiş, parti içinden ve tabandan büyük tepki almışlardı...
Peki sonunda ne oldu?.. Ne olacak, Meclis'teki tüm siyaset merkezleri büyük bir bozgun yaşadı... Özellikle "ikinci cumhuriyet" uğruna Anayasa'yı değiştirmek için tam 25 aydır milyonlarca lira harcayan iktidar, bozgunu durduramadı...
Başta TOBB olmak üzere "kinci cumhuriyet" anayasası için çırpınan kitle örgütleri ile sivil toplum kuruluşları bozguna uğradı...
Hilafet özlemciliğinin kiralık kalemleri olmak için halkı yalan yanlış haberlerle kandıran yandaş medya bozgunla sarsıldı...
Cumhuriyet yıkılsın diye uğraşan BDP-PKK kafasıyla dönekliğin kitabını yazmış sahte solcular bozgunculuk fraksiyonunun kurbanı oldu!..
"Akil adam" diye adeta yalanlar ve kandırmacalar tiyatrosu için Anadolu'ya gönderilince; ikinci cumhuriyet piyesinin figüranlığına düşen artistler bozgunla "stop" dedi!..
"Kinci cumhuriyetçi" dönekler, liboşlar, işbirlikçiler, kiralık kalemler, Truva kısrakları, Stratfor ajanları, gafiller, tarikatlar, cemaatler; özetle, yıkıcılar, gericiler ve bölücüler külliyen bozgunun gazabıyla sarsıldı...
Ve "Artık Anayasa Komisyonu toplantılarına katılmayacağım" diyerek ekibi fiilen dağıtan Meclis Başkanı Cemil Çiçek ile Anayasa'yı değiştirmek için her kesimi seferber eden AKP lideri Erdoğan da bozgunzede oldu!..
Mevzubahis vatansa?..
Unutmayınız ki; "kinci anayasacılar"ın yaşadığı bu bozgunu, içte ve dıştaki kuşatmacıların tüm çabalarına rağmen oyuna gelmeyen halk yaşattı...
Toplum; 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim kutlamalarıyla, 10 Kasım anmalarındaki mahşeri kalabalıklarla Anayasa'ya sahip çıkacağını duyurdu, gafilleri ısrarla uyardı...
Milyonlarca duyarlı yurtsever; baskı ve zulme rağmen meydanları boş bırakmadı, Atatürk'e bağlılıklarını göstererek cumhuriyetin ve Anayasa'nın sahipsiz olmadığını kanıtladı...
Ve de bozgun Anayasa'sını engellemek için ülkenin 200 merkezinde toplanan "Milli Anayasa Forumları"na katılan yüz binlerce kişi hem direnç oluşturdu hem halka yön gösterdi hem de ulusun seçeneksiz olmadığını net biçimde vurguladı...
Bu dağılmanın, 90 yıl önce cumhuriyeti parsellemek için çırpınan işgalcilerle Sevr yandaşlarının yaşadığı bozgundan pek farkı yoktur!.. Çünkü tarih; aradan 90 yıl geçse de, cumhuriyete karşı işgal, yıkım ve yozlaşma peşindekiler konusunda tekerrürden kaçınmamıştır...
Çünkü tarihin tekerrür kitabının kapağındaki yazı da hiç değişmemiş ve değişmeyecektir; "Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır..."
"Milli Merkez"in mücadelesiyle, CHP içindeki dirençli vekiller, İşçi Partisi, TGB ve ADD gibi duyarlı örgütlenmelerin, yani halkın çabasıyla yaşatılan bozgunda, son anayasacılar da teferruat kurbanı oldular!..
Yağma terörü yok mu?..
AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş dün bir grup gazeteciye bir sunum yapmış... Kurtulmuş'a göre, "Terörün 2012 yılına kadar ülke ekonomisine olan maliyeti 2 trilyon 345 milyar TL."
Yine Kurtulmuş'un iddiasına göre, "1986-2012 dönemindeki maliyeti en düşük haliyle bile hesaplasak, kaybedilen rakamla az 150 tane Ankara-İstanbul hızlı tren projesi yapılabilirdi..."
AKP yöneticisinin verdiği bu rakamlar, yalnızca terörle mücadeleyi direkt ilgilendiren savunma harcamalarından oluşmuyor... Terörün; turizme, istihdama, göçe ve yabancı yatırımlara yönelik olumsuz etkilerini de kapsıyor...
Bu ekonomik kayıplar bir yana, PKK'nın 1984'te Eruh ve Şemdinli ilçelerini basmasıyla başlattığı şiddet politikasından direkt etkilenen (ölü-yaralı-sakat) insan sayısı ise 80 bine ulaşıyor... Bunların içinde çoğu PKK'lı 60 binden fazla can kaybı var. Ve en az 15 bini asker, polis, korucu ve öğretmenden oluşan şehitler...
Devlet teröre karşı bu kadar büyük miktardaki parayı harcarken "ülkenin birliği ve bütünlüğü"nü korumayı esas alıyordu... Peki, şimdi ne oldu?.. Devletin birliği ve bütünlüğüne yönelik tehlike ortadan mı kalktı?.. Hayır!.. Tehdit dört bir koldan ne yazık ki halen devam ediyor...
Söyler misiniz; gericilikle-bölücülüğün bir yandan federasyon, diğer yandan hilafet özlemi çektiği bu düzende; cumhuriyetin neredeyse tüm varlıkları ve kurumları tarumar edilmişken, PKK'yla mücadeleye yönelik harcanan paraları açıklamak neye yarayacak acaba?..
Seçim yatırımı olan "Açılım" çabalarına haklılık kazandırmaya mı, yoksa özelleştirme talanıyla cumhuriyete yaşatılan büyük ekonomik yıkımı örtbas etmeye mi?..
Yani işin özeti şudur; yalnızca etnik şiddet değil, yağma ve talan zihniyeti de ülkenin birliği ve bütünlüğüne en az terör kadar zarar vermiştir... CHP ya da MHP çıksa da, şu AKP iktidarı döneminde yaşanan ekonomik yağmanın boyutlarını bir açıklayıverse...
Git artık 2013!..
Edebiyatta, sinemada ve yaşamın her alanında nedense "13" rakamının uğursuzluğuna dikkat çekilir... Dünya kurulduğundan bu yana mı, yoksa sonraları mı "uğursuz" oldu "13" rakamı bilmiyorum; ama belki de bir şehir efsanesi olarak yaşamı teslim almış bir ruh hali gibi egemenliğini koruyor...
Sonu "13"le biten yaşadığımız şu yıl da birçok ünlü isme uğurlu gelmedi... Sanatın her alanına adlarını yazdıran nice şöhret, 2013'te bu dünyadan göçüp gitti... Kimler yoktu ki aralarında;
Tuncel Kurtiz, Metin Serezli, Mehmet Ali Birand, Müslüm Gürses, Şenay Yüzbaşıoğlu, Metin Kaçan, Tekin Akmansoy, Ahmet Mete Işıkara, yazar Toktamış Ateş, İsmet Kür, oyuncu Macide Tanır, ressam Burhan Doğançay, oyuncu Osman Gidişoğlu, Ferdi Özbeğen, Savaş Akova, Alev Sururi, rejisör İsmet Hürmüzlü ve son olarak bizi hep güldüren ve de düşündüren Nejat Uygur...
Bu kayıpların hepsi kendi alanlarında başarılıydı ve ünlüydü... Hepsi yaşamlarını işte bu yılın içinde, birbiri ardına noktaladılar ve geride hem büyük eserler hem de ağlayan yürekler bıraktılar...
Biz de geçen hafta bir kuzenimizi ne yazık ki akraba kavgasında cinayete kurban verdik... Anlayacağınız 2013 bize de uğursuz geldi...
Git artık 2013... Pılını pırtını topla; artık vurmadan, yıkmadan almadan çekip git de artık kurtulalım... Uğurunla uğursuzluğunla sen de tarihe karış!..

Karasinek orduları sokağın ortasından geçen kanalizasyon atıklarının üzerinde sortiler yaparken; duvarın dibinde gölgenin mecburi bekçilerine dönmüş çocuklar vardı!..
Mahşeri bir sıcağın tenlere adeta kurşun sıkan yakıcılığında sinekleri izlerken bile iyimserdi çocuklar!.. Allahtan karasinekti onlar, ya Tatarcık olsalardı?..
Tatarcık (çeçe sineği) Urfa'nın belasıydı!.. "Şark çıbanı" denilen ve vücutta derin izler bırakan illeti işte o sinekler bulaştırırdı...
Çıban, kenar semtlerde öylesine sıradanlaşmıştı ki, yöre halkı ona "güzellik" demeye başlamıştı!.. Herkesin yüzünde gül gibi açan bir yaraya güzellikten başka ne denilirdi ki?..
İşte o çocuklardan biri, Urfa'nın yalnızlığa itilmiş Kötüler Mahallesi'nde, yaşamın siyah beyaz görüntülerini taptaze aklına nakşederken, kahverengi gözlerini çok ileride, belli belirsiz görünen bir yapıya odaklardı...
Çocuk aklı işte; sanırdı ki eski insanlar yaşıyordu oralarda...
Kötüler Mahallesi'nde, kavurucu sıcak günbatımına doğru etkisini yitirir diye beklenirken, betonarme gecekondulardan yansıyan ısı, bir buhar dalgasına dönüşür ve günün son sıcağını bunaltacak biçimde havaya savururdu!..
Küçük çocuk, sıcağın azalmasının ardından Suriye ovalarından gelen hüzünlü serinliğe bırakmak isterdi kendisini...
Baş okşayan serinlik!..
İki odalı gecekondularının arkasında, birkaç briket evden sonra kıpkırmızı toprakların köşelerine öbeklenmiş terk edilmiş bağlar vardı...
Ve de, geceleri adeta korkunun platolarına dönüşen, sanki eskinin hapsolduğu virane mağaralar!..
İşte o çocuk ve mazlum arkadaşları, güneşe sırtını dönmüşçesine, gölgeye mahkûm olmuş antik mağaralarda oynamak zorundaydı!..
Eşek sırtlarında, kilometrelerce uzaktan içme suyu taşınan, deniz görmemiş çocukların mahallesiydi orası...
O çocuğa, işte o zamanlarda en çok neyi özlüyorsun diye sorulduğunda, eminim şu yanıtı verirdi:
"Başımı okşayacak serin bir gölge!.."
Akşamlar yalnız o çocuk için değil, yakıcı Ağustos sıcaklarında mağaraları oyun alanı yapan arkadaşları için de, gölgenin kucağında ninniler gibiydi!..
Küçük çocuk, kardeşleriyle birlikte akşam yemeğini yer yemez, dirseklerini bitişik evin briket duvarlarına yaslar ve uzaktan beşiği andıran o kayalıklara odaklanırdı...
Rüyalarında tıngır mıngır sallanan, içinde belki de yaşıtlarının oynadığı o gizemli yapıda ne vardı acaba?..
Omzu yıkık harabeler!..
O çocuk yani Mehmet, uzun yıllardır aklını kurcalayan o tuhaf yapıyı keşfetmeye karar verdi... Bir pazar sabahı, güneşin henüz zulmünü sergilemediği anlarda, Ahmet, Ali ve Mahmut'la birlikte uzun bir yolculuğa koyuldu...
Urfa'nın on kilometre kadar güneyinde, Kötüler Mahallesi'nin ardında, kayalarla süslenmiş çıplak dağlara doğru koştular cızlavetleriyle!..
4 kişiydiler; plastik bir matarada su, naylon torbada bazlama ile peynir ve meraka bulanmış yürekleriyle koşar adım gittiler...
Saatler sonra, o acayip yapının olduğu tepenin yamacına ulaştılar...
Birbirlerinin yüzüne baktı çocuklar... Sessizliğin boş kuyularda ninni söylediği öğlene yakın saatlerde, çocuk korkularıyla tedirgin de oldular...
Sanmışlardı ki çocuklar, orada eski zaman insanları vardı!.. Sanmışlardı ki, yaşamın gri tonlarına sığınmış çocuklar koşacaklardı merakla onlara doğru!..
Oysa, Urfalıların "Nemrut'un Tahtı" diye nitelediği o tuhaf mekân, sahipsizliğe terk edilmiş, eski çağların pörsümüş fotoğraflarından başka bir şey değildi!..
Çocuklar nefes nefese yürüdüler ürkütücü yapıların diplerine kadar... Eskinin en gri tonlarının köhneliğinde antikaya dönmüş mağaralar ve omuzları yıkık yaşlıları andıran harabe odalar... Ne beşik vardı ne de Nemrut!..
Belli ki, çok eskilerde bir yaşam alanıydı burası... Çocuklar işte çevresinde tek ağacın bile olmadığı, uçsuz bucaksız bir vadinin ortasında, bir yetim gibi duran o antik harabelerin gölgesinde yediler bazlama ile peynirlerini!..
İpeğe nakşolmuş gölge!..
Arkadaşlarını kilometrelerce yürüterek harabelere ulaştıran o küçük çocuk, rüyalarına kadar giren gizemli yapının ortasında hayal kırıklığına uğramıştı!..
Tek kazançları vardı; uzun ve terli bir yolculuğun ardından şimdiye kadar hiç hissedemedikleri mistik bir serinliğin ortasındaydılar!..
En azından hem tatarcıklardan hem de namlusunu cana doğrultmuş güneşten korunma uğruna o günü, çok eski bir huzurun kucağındaki serinlikte geçirmeye karar verdiler...
O gün belki de, yüzlerce yıldır olmadığı gibi hiç kimse gelmedi oraya, ipeğe nakşolmuş gölgeden başka!..
Kötüler Mahallesi'nin 4 meraklı çocuğu, bir pazar gezmesine çıktıkları o tarihi mekânın gerçekte ne olduğunu o yaşlarında tabii ki öğrenemediler...
Oysa kalıntıları uzaktan bir beşiği andıran o yapı, M.Ö., 1. yüzyıla ait bir putperest tapınağı ve aynı tarihlerde inşa edilmiş anıt mezardan oluşan "Deyr-Yakup Manastırı"ndan başka bir şey değildi...
Hıristiyanlık döneminde, Suruçlu Aziz Yakup (451-521) zamanında manastır olarak kullanılan yapının doğusunda, kayadan oyulmuş keşiş odaları vardı... Süryani rahipler yetiştirilirmiş oralarda...
İki katlı o harabe yapıdaki dört blok taşa Grekçe (eski Yunanca) ve hemen altında Palmira harflerle kazınmış Süryanice şu yazıt vardı:
"Ma'nu oğlu Şaredu'nun karısı Amaşşamaş..."
"Güneşin hizmetçisi" anlamına gelen Amaşşamaş bir uyanabilseydi, Kötüler'den gelmiş o dört çocuğun başını okşadığını anlar mıydı acaba?..
Peki, gizeme ve gölgeye sığınma uğruna arkeologluğa özenen o çocuklar, aslında "güneşin hizmetçisi"yle tanıştıklarını öğrendiler mi?..
En azından Mehmet öğrenmiş olmalı!.. Haksız mıyım?..
OKURLARA NOT: 31 Mart 2012'de bu köşede yayımlanan öyküyü niçin mi anımsattım?.. Bir haftadır oralardaydım... O dağlara bir kez daha baktım; çoçukluğumun siyah-beyaz fotoğrafları bir gölge gibi düştü önüme!.. Ama birlikte dağları arşınladığım o çocuklar yoktu... Onlar da, Amaşşamaş kadar eskiye karışmışlardı!..

Siyasetin bu kadar kirlenmediği yıllarda, çocukluğumdan da anımsarım... Ne itibarlı valiler vardı eskiden?.. Otomobilleri Türk Bayrağı'nı dalgalandırarak yanımızdan geçerken, biz küçük öğrenciler selam verirdik minik ellerimizle...
Otomobilin penceresinden devletin hem sıcak elini hem sıcak yüzünü gösteren o valiler, uşak değillerdi... Piyon değillerdi... Kukla gibi siyaset meddahlığı da yapmıyorlardı...
Onlar yolsuzlukları, vurgunları örtbas ettikleri için değil; bürokratik silsileden haklarıyla geçer ve layık oldukları için devleti temsil eden koltuklara otururlardı... Siyasetin yozluğunu değil, devletin büyüklüğünü temsil etmek için...
"Benim memurum işini bilir" hastalığının, vurgunculuk ve laçkalık salgınına dönüştüğü 12 Eylül'den sonra, valilik koltukları da arpalığa dönüştürülünce, devletin saygınlığını değil, siyasetin yağcılığını öncelik sayan parti militanı valiler türedi...
Örneğin; tıpkı 1990'larda,Urfa'da Ziyaettin Akbulut'un yaptığı gibi, kimileri devletin arazilerini üç kuruşa cemaatlere peşkeş çekince AKP tarafından vali yapıldı... Kimileri de Hüseyin Avni Coş gibi, Erdoğan'ın İstanbul Belediyesi'ndeki dosyalarına yakın ilgi gösterdiği için vali koltuğuna oturtuldu!..
Bursa'da, ayakkabısını bir kadına giydirtecek kadar zavallılaşan Vali Şahabettin Harput da, AKP iktidarının eseri değil mi?..
Yani, ANAP, DYP ve RP derken en büyük bürokratik yozlaşma ve erozyon AKP döneminde yaşandı... Devletin içte ve dışta itibarının iyice sarsıldığı yetmezmiş gibi, devletin Anadolu'daki koltukları da iyice çürüdü!.. Valiler işte bu yüzden coştukça coşuyor, halka küfür edecek hale gelebiliyor...
Sakın ola kimse, "Tek parti döneminde valiler il başkanıydı" demesin; çünkü genç cumhuriyetin bürokratik örgütlemesini tamamlamaya çalıştığı o dönemde, ne devlet yozlaşmıştı ne siyaset ne de siyasetçiler...
Yani bürokratik siyasetin yeni fraksiyonu GAVATİZM, bir jargon bile değildi o zamanlar!..
Denizli'deki rezalet plansız mı?..
Münferit, kışkırtıcı bir hareket miydi bu?.. Bir test miydi, bir nabız tespiti miydi?..
Toplumun öfkesi mi ölçüldü, yoksa sabrı mı sorgulandı?.. Neydi o gafletin ardındaki pervasız hesap? Sinsi bir planın ilk adımı mı, yoksa yeni bir saldırı furyasının ilk ateşi mi?..
Denizli'de; 29 Ekim'de, on binlerce yurttaş cumhuriyete ve Atatürk'e bağlılığını göstermek için meydanlara inmemiş miydi?.. Evet inmişti...
Halk cumhuriyet ve Atatürk sevdasını 10 Kasım'da da göstermemiş miydi?.. Evet göstermişti...
Peki, dosta düşman karşı Atatürk duyarlılığı Denizli'de de kendini iyice belli ettiğine göre, neydi yaşanan son rezalet?..
Önceki gün Denizli'de polis memurları, Doktorlar Caddesi'nde Serdar Ş. yönetimindeki otomobilin üzerindeki Atatürk çıkartmasını ısrarla sökmeye çalışırken kimden talimat almışlardı acaba?..
Otomobillerin üzerinde her türlü cumhuriyet düşmanlığının sergilendiği bu ülkede, Atatürk çıkartması kime, nasıl batmıştı ki?..
Sakın ola bir polis memurunun sıradan işgüzârlığı demeyin... Vardır bunun altında da sinsi bir girişim!.. Unutmayın cumhuriyet ve Atatürk'e saldıran işgüzârlığın ardında ya gericilik ya da bölücülük vardır ve "dur" demezseniz ardı arkası da kesilmez...
Evet, bu ülkede devlet nişanından, yasalardan, eğitimden ve hatta meydanlardan Atatürk'ü silme çabaları, araçlardaki çıkartmalara kadar indirgendiyse durum gerçekten çok vahim demektir!..
Çok merak ediyorum; işbirlikçi, bölücü, gerici zirzop takımı, milletin kalbinden Atatürk'ü nasıl çıkartacak acaba?.. Bu kafadaki zavallılara söylenecek tek şey var; Tepindikçe tepinin, çıkardığınız toz yalnızca sizi boğacaktır!..
Yarının empatisi!..
AKP, toplumun sosyal yaşamını kıskaca almak için her yola başvuruyor... AKP'li belediyelerin "kırmızı çizgi" olarak tanımladığı yasakçılık kumpası bizzat iktidar eliyle şekillendiriliyor!...
Hükümet, yerel seçimler yaklaşırken gerici çevreleri iyice yanına çekmek için bir yandan Devrim Yasaları'yla mücadele ederken, diğer yandan da sosyal yaşamı karanlığa sürüklemek için çabalıyor...
Baksanıza, artık gençlere harem-selamlık dayatılıyor ve bu yöntemle de ailelere, çocuklarınızı tarikat yurtlarına ve evlerine yönlendirin baskısı yapılıyor... Yani ahlak bekçiliği üzerinden gençlerin yaşam biçimi sorgulanırken, aslında topluma bağnaz bir düzen de dayatılıyor...
Toplumun bir kesimi ise bir yandan ahlak bekçiliği dürtüsü, diğer yandan işgüzârlıktan olsa gerek polise ihbar yağdırıyormuş...
El Kaide'nin ülkeyi bomba mezarlığına çevirmesini bir kenara bırakan polis de, öğrenci evleriyle ilgili çoğu asılsız ihbarlarla meşgul ediliyormuş!.. Anlayacağınız, kiracı-ev sahibi-otelci ve emlakçı çemberinde büyük bir kaos var... On binlerce aile bu saçmalık nedeniyle kaygılı, gençler ise diken üstünde...
Şimdi bir de empati yapalım; yarın bu baskıcı iktidar değişirse; toplum, sosyal yaşam üzerindeki cendereden kurtulursa, göreve gelen farklı ideolojideki bir parti bugün AKP'nin yaptığı gibi öğrenci evlerinde de cadı avına çıkarsa nereye gider bu işin sonu?..
Örneğin, böylesi bir iktidar değişikliğinin ardından polis, tarikat-cemaat evlerini basarsa, muta nikâhının yaygın olduğu hücrelere müdahale ederse, ailelere de "çocuklarınızı El Kaide kamplarına gönderecekler, burada onları canlı bomba olarak eğitiyorlar" derse, ev sahipleri de binlerce genci kapı dışarı ederse işte o zaman ne olur?..
Madem Milli Görüş bağnazlığı, kendi ideolojisini toplum yaşamına dayatıyor, hiç kuşkunuz olmasın, farklı bir siyaset anlayışı da kendi seçmenine yaranmak için
ileriki dönemlerde benzer yöntemlere başvurmaktan kaçınmayacaktır!..
Bugün AKP'nin baskısı ve korkusundan, her şeye olduğu gibi harem-selamlık dayatmasına da sessiz kalan sahte solcular, aydınlıktan kaçan liboş dönekler ve "muhafazakâr demokratlık" takiyesinin figüranları ne diyecekler acaba?..
Demek ki neymiş; yaşamın her alanında empati yapmak gerekiyormuş, hem de "gün ola devran döne" sözünü mırıldana mırıldana!..

Siyasete 'sızma' belgeselinde kim oynuyor? - Mehmet Faraç
"Almanya'nın Leipzig kentinde özellikle Alman Sosyal Demokrat Gençlik Örgütü (JUSO) arasında örgütlenen ve çoğu Sachsen eyaletinde Gülen cemaatine bağlı SA-BİL adlı eğitim kurumunda çalışanların çoğunluğunu oluşturduğu bir grubun, siyasi partiye sızma girişimi Alman ARD kanalında 'FAKT' adlı programda gösterime girdi. ARD'de 'Gülen Hareketinin Sızma Girişimi' adıyla yayınlanan programda, Leipzig kentinde cemaatin topluca SPD'ye üye olduğu ve cemaat yanlılarının SPD yönetimi ile organik bağ kurdukları öne sürüldü."
Oda TV'deki bu haberi okurken, Fethullah Gülen'in, hastalığı nedeniyle Zaman gazetesine verdiği iki sayfalık teşekkür ilanı gündeme oturdu...
İlanlarda, cemaat desteğiyle ülkeyi yöneten AKP'lilerin yanı sıra iki CHP'liye de teşekkür vardı; biri Fethullahçıların her etkinliğinde başköşede oturan Erdoğan Toprak, diğeri de her fırsatta Zaman gazetesini göklere çıkartan Gürsel Tekin... Yani laik cumhuriyeti kuran Atatürk'ün partisinde ne yazık ki yönetici yapılan iki sempatizan!..
Keşke ARD Televizyonu, cemaatin Türkiye'deki "sızma" siyasi faaliyetleriyle ilgili de bir belgesel de yapsa... Eminim Atatürk'ün partisinin içinde de bol bol malzeme bulurlardı...
CHP içindeki Toprak, Tekin, Aydın Ayaydın, Muhammed Çakmak ve Faik Tunay gibi cemaat hayranları başrolde oynamak için fırsatı hiç kaçırmazlardı...
Hiç kuşkunuz olmasın, cemaate laf kondurmayan ve bugünlerde CHP için ne yazık ki kurtarıcı gibi gösterilen şaibeli Mustafa Sarıgül de bu belgeseli finans etmekten kesinlikle kaçınmazdı!..
Stratfor marka zeytinyağı!..
Madem konu siyasete "sızma" meselesi, o halde devam edelim ki, zeytinyağı gibi üste çıkartılanların CHP içindeki bağlantıları da sorgulansın...
BDP'de siyaset yapamayınca, Ahmet Türk'ün katkısıyla CHP'ye alınan Sezgin Tanrıkulu'nun, ana muhalefet partisini nasıl yıprattığını biliyorsunuz...
Aday gösterildiği bölgede, CHP'nin yaşadığı oy kaybından ya da Diyarbakır'daki köyünde yaşayan ailesinden bile oy alamamasından söz etmiyoruz.
CHP'ye asıl şoku "Wikileaks" belgeleri yaşatmıştı!.. Çünkü bu belgelerde, Tanrıkulu'nun "CIA'nın yan kuruluşu Stratfor"la ilişkisinden söz ediliyordu.
CHP Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz, kamuoyunda Tanrıkulu'na yönelik tepkileri bir grup toplantısında dile getirince ne yazık ki hedef yapıldı!.. Üzerine yürüyen vekillerin öfkesi yetmedi, Yılmaz disipline de sevk edildi.
Önceki gün sözlü savunma yapan Yılmaz, kendisi yıpratılırken adı "CIA" ile anılan Tanrıkulu'nun parlatılmasına haklı olarak isyan etti!.. Hatta dedi ki; "Tanrıkulu'nun ilişkileriyle ilgili belgeler (Wikileaks) ortaya çıktıysa bunları benim sorgulamak hakkım ve görevim. Yani bunun açıklamasını yapamıyorsa Tanrıkulu, o zaman onu insanların sorgulaması lazım. Asıl sorgulanması gereken, o şahıstır."
ABD Adana Konsolosluğu'nun, "kontak kişi" diye tanımladığı Tanrıkulu'nun, Stratfor'la ilişkilerini anlatan belgeler önceki gün medyaya yansıdı... Hatta bunlar arasında; Tanrıkulu'nun, ABD denetimindeki "Abu Garip Cezaevi"nde yapılan işkencelerle ilgili fotoğrafların basında yer almasından duyduğu rahatsızlığı gösteren belgeler de varmış!..Belgeye göre Tanrıkulu, bu fotoların ABD'nin imajını bozacağından da yakınmış!..
Ne ilginç değil mi, insan haklarıyla ilgilenen bir avukat, ABD'lilerin yaptığı işkence fotolarının deşifresinden rahatsız oluyor!.. Demek
ABD hayranlığı bunu da gerektiriyor
CHP'nin asli ideolojisini savunan bir vekili disipline gönderenler, acaba kimi zeytinyağı gibi üste çıkartıyorlar ve bu yağ kimlere bulaşıyor ki böyle sessizler?..
Cemaat-MİT!..
Herhalde dünyanın hiçbir ülkesinin resmi istihbarat kuruluşunun ilişkileri bu kadar dile düşmemiştir... Ve herhalde hiçbir istihbarat kuruluşu, tarikat-siyaset çekişmelerinin ortasında bu kadar yıpratılmamıştır...
CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar, MİT tartışmalarıyla ilgili olarak Başbakan Erdoğan'ın yanıtlaması istemiyle TBMM'ye bir soru önergesi vermiş. Bakınız Acar neleri sormuş:
"MİT'in uluslararası faaliyetleri ile ilgili iddiaların kaynağı neresidir? MİT'in özellikle muhalefet milletvekillerini ve siyasetçilerini fişlediği iddiaları incelenmiş midir? MİT'in uluslararası ve Türkiye'deki faaliyetleri ile ilgili iddiaların kamuoyuna yansımasında 'cemaat-hükümet çekişmesi'nin etkili olduğuna ilişkin iddialar doğru mudur? Hükümetiniz, nasıl bir çekişmenin içindedir? Türkiye'nin güvenliği, bu çekişmelerle ortalığa saçılabilecek durumda mıdır?"
Burada en vahim soruyu fark ettiniz sanırım: "Cemaat-hükümet çatışması", en stratejik kurum olan MİT'i bile uluslararası alanda bile zor durumda bırakıyor... Vah Türkiye vah!.. Bu ülkenin yurttaşları kime nasıl
güvenecek ki?..
Genelkurmay niçin susuyor?
Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, TSK'da görev yapmış genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının "Ergenekon" ve "Balyoz" tertibiyle bertaraf edilmesi karşısında suskun kalmakla eleştirilince, 4 gün önce bir yazılı açıklama yapmıştı.
Atatürk adının geçmediği açıklamada, medyanın gözünden kaçan çok daha vahim bir eksik vardı... Özel, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa'daki tanımlamasına vurgu yaparken şöyle yazmıştı:
"... Anayasamızda belirtilen 'Demokratik hukuk devleti' ilkesine, mevcut yasal mevzuata ve yargının ayrı bir 'erk' olarak bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine olan inancım çerçevesinde..."
Biz de bu köşede tam iki kez "bu satırlarda ne eksik" diye sormuştuk... Madem Anayasa'da tam olarak "Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir" diye yazıyordu, o halde Özel "laik" sözcüğünü niçin atlamıştı?.. Bu bir gaflet miydi, hata mıydı unutkanlık mı?..
Genelkurmay bu gaflet karşısında dört gündür suskun!.. Acaba CHP ya da MHP'den bir milletvekili, TBMM'ye bir önerge verir mi, Özel'e "laik" sözcüğünü niçin atladığını sorabilir mi?..
Madem Özel susuyor, ilk yazımızın sonundaki satırları yineleyelim:
"Laiklik karşıtlarının odağı bir hükümetçe genelkurmay başkanı koltuğuna oturtulan Özel, 'laik' sözcüğünü, arkadaşları zindana atılırken Kosova'da, cami ziyareti sırasında mı unuttu acaba?.. Orada mı rahmet okudu acaba laikliğe?.."

Sokakta yürüyün; yanınıza yaklaşan her yurttaşın sorusu aynıdır: "Nereye gidiyor bu memleket, peki biz ne yapacağız?.."
Haziran ayındaki "Gezi" eylemlerinin ardından yoğunlaşan bu sorunun ısrarla sorulması, yurttaşın sıradan oldubitti muhabbetinin bir sonucu değil...
İnsanlar laf ola diye sormuyor bu çok yaşamsal soruyu... Yüzlerindeki kaygı ifadesi, neyin yanıtını almaya çalıştıklarını çok net gösteriyor...
Kaygılar, korkular ve giderek büyüyen bir panik var bu sorunun altında... "Gelecek" endişesi, bu soruyu yaşanan her günde, vatandaşın doğru gündeminin manşetine çekiyor ve sorgulamalar ne yazık ki giderek artıyor...
Çünkü artık daha çok insan bu soruyu soruyor ve daha çok yurttaş "umut" verecek, ışık yakacak bir etkili yanıt bekliyor...
Artık çoğuna inanmıyorum ama AKP'yi her defasında "yüzde 50" oranında, muhalefeti ise yüzde 25 ve altında gösteren anketler toplumdaki kaygıyı artırırken, çözüm arayışının da bir o kadar hızlandığı gözlemleniyor...
İşte bu kıskaçta, "ne olacak bu memleketin hali, ne yapacağız biz" sorusunu, bir sihirli sözcük tetikliyor; "seçenek..."
Ülkede; her sabah uyanan yurttaş, bırakın ekonomideki sıkıntıları, çocuklarını karmaşaya sürükleyen eğitim meselesindeki sorunları, işsizliği ya da başka çıkmazları bile ikinci planda tutmak zorunda kalıyor...
Çünkü Türkiye'de, tarihin hiç bir döneminde "ne olacak" sorusu bu kadar yaygın sorulmadı, yurttaşın kaygısı da hiçbir zaman bu kadar büyümedi...
Çünkü bu kez kaygıları artıran sorun yalnızca "gelecek korkusu" değil, rejimin sürüklendiği karanlık gidişatın nereye varacağı endişesi de hızla büyüyor...
Yüzde 50'ye karşı seçenek!..
Türkiye, ne yazık ki etnik ve dinsel siyaset yapan çevrelere taviz verme uğruna, gerici-bölücü yasaların dayatması altında artık daha hızlı kaosa sürükleniyor...
Adına "demokrasi paketi" denilen tuzak hem toplumdaki endişeleri artırıyor hem de kitleler arasında sosyal ve siyasal uçurumu büyütüyor...
"İran'a mı döneceğiz" sorusu da işte bu yüzden son dönemde sıklıkla kulaklarımıza çarpıyor... "Hilafeti mi getirecekler" sorusu işte bu yüzden okumuş-yazmış insanların dilinde dolaşıyor!..
Tarikat-cemaat baskısının iktidarı her fırsatta ve her alanda yönlendirdiği bir süreçte; Genelkurmay Başkanı'nın bile son konuşmasında devletin Anayasa'daki tanımlamasına dikkat çekerken, "laik" sözcüğünü bir tarafa atması ve bu konuda suskun kalması da, rejim karşıtı kuşatmanın nereleri ve kimleri etkilediğini kanıtlıyor...
Peki; tüm bunlar yaşanırken AKP'nin karşısında "seçenek" olması gereken muhalefet ne yapıyor?.. AKP'nin gerici-bölücülere taviz içeren sözde "demokrasi paketi"ne esaslı bir tepki göstermeyen, siyasal rant uğruna sessiz kalan muhalefet kime hizmet ediyor acaba?..
Muhalefetin, bırakın yurttaşın "nereye gidiyor bu ülke" sorusunun önemini anlamasını ve kaygıları giderecek bir adım atmasını, kendi kısırdöngüsünün içinde çırpınması da ülkedeki umut beklentisini boşa çıkartıyor...
BDP halen "Cumhuriyet yıkılsın" havasında... MHP ne yazık ki Devlet Bahçeli'nin Salı günleri yapılan grup toplantısındaki konuşması dışında bir varlık gösteremiyor, bırakın AKP'yle laf dalaşına girmesini, hükümetin getirdiği yasaları onaylamaktan geri durmuyor...
Güçbirliği kaçınılmaz...
Yazmak istemiyorum ama ne yazık ki, sıkıntıların en önemli bölümü en çok umut görülen bir partide kilitleniyor... Bu yüzden bir kez daha sormak gerekiyor; peki ya muhalefetin en büyük partisi CHP bu çıkmazda, bu kaygı denizinde ne yapıyor?..
Halkın umut olmasını istediği ana muhalefet, toplumdaki derin kaygıları niçin görmüyor, yurttaş arasında giderek büyüyen "AKP'den bir an önce kurtulalım" çığlığına niçin kulak veremiyor?..
Çünkü Mustafa Sarıgül adlı şaibeli bir ilçe belediye başkanı; uyduruk anketler, tabansız dernekler, şişirilmiş taşıma mitingler, pohpohlayan kiralık medya yazılarının gazıyla, cumhuriyeti kuran partiyi neredeyse 1 yıldır parmaklarında oynatıyor!..
Çünkü CHP içinde kümelenen Sarıgül-Gürsel Tekin yandaşlarının egemenlik kavgası, koca partiyi her geçen gün daha fazla kilitlerken ne yazık ki umut olmaktan da çıkartıyor... Söyler misiniz enerjisini boş tartışmalara harcayan bir parti halkın umudu olabilir mi?..
CHP "kim aday olacak" kısırdöngüsünden bir an önce kurtulmalıdır... Kılıçdaroğlu, CHP'yi cemaatlere teslim ederek kuşatmaya çalışan sinsi çetelerin, holding baronlarının, yandaş medya tuzağının karanlık çabalarını bir an önce dağıtmalı ve AKP'yi İstanbul'da yıkacak şaibesiz, lekesiz, temiz ve vizyonlu bir siyasal seçeneği bir an önce yaratmalıdır...
CHP lideri başta İşçi Partisi olmak üzere cumhuriyet ve Atatürk yanlısı parti, dernek ve kuruluşların "güçbirliği" çağrısına da bir an önce kulak vermeli, AKP'yi yerel yönetimlerde bertaraf etmenin tek yolunun Altıok'a sarılmak olduğunun bilincine varmalıdır...
Aksine "ne olacak bu ülkenin sorusu" daha fazla seslendirildikçe, ülkeyi saran karanlık tablo da giderek büyüyecek ve CHP de, tıpkı kurduğu cumhuriyet gibi derin bir çıkmazda debelenmeye devam edecek...
Tesettür paketi!..
Üniversitelerde artık yüzlerce öğrenci "tesettür" adı altında kara çarşafla dolaşıyormuş...
Kamu kuruluşlarında başı açık çalışanlara baskı yapıldığına ilişkin şikâyetler artmaya başlamış...
Öğretmenlerin kara çarşafla derslere girdiği Balıkesir'de; mini etek giyen öğrenciler fişlenince aileler ayaklanmış...
THY'nin teknik servislerinde ise yüze yakın çalışan; işe cübbeli, sarıklı ve sakallı gelmeye başlamış...
AKP din sömürüsü uğruna Meclis'e de türbanlı vekilleri sokunca, hilafetin rövanş tablosu da tamamlanır herhalde...
İnsanların çağdışı kıyafet giymeye sürükleyen bir iktidarın böylesi bir sömürüsüne dünyanın neresinde "demokrasi paketi" diyebilirler acaba?.. Keşke "tesettür paketi" deseydiler, en azından ikiyüzlü takiyecilik yapmaktan kurtulurlardı!..

Bu bir şehir efsanesi mi, fısıltı gazetesinin dedikodusu mu ya da gerçek mi henüz bilinmiyor!.. Gerçek olan bir tarafı var ki, AKP hükümeti Suriyelilere "geçici kimlik" adı altında nüfus kâğıdı dağıtıyor ve bu da çok ciddi şaibelere yola açıyor!..
Zaten İçişleri Bakanı Muammer Güler, 30 bin 106 Suriyeliye ikamet izni ve "yabancılara mahsus kimlik numarası" verildiğini daha önce açıklamıştı...
Asıl kuşkuları işte bu kimlikler ortaya çıkartıyor; diyorlar ki AKP iktidarı sayıları 600 bini geçen Suriyelilerin tamamına kimlik numarası verecek ve 2014'ün Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde oy kullandıracak?..
Nitekim CHP Mersin Milletvekili Vahap Seçer de oy kullandırma meselesini geçtiğimiz günlerde Meclis gündemine taşımıştı...
Suriyeli sığınmacıların, önümüzdeki seçimlerde oy kullandırılmak amacıyla Türk vatandaşlığına geçirildiklerine ilişkin şikâyet aldıklarını belirten Seçer, İçişleri Bakanı Muammer Güler'in yanıtlaması istemiyle TBMM'ye şu soru önergesini vermişti:
"Suriye'deki iç çatışmalardan kaçarak Türkiye gelen Suriyeli sığınmacıların sayısı nedir? Suriyeli sığınmacılardan kaçı Türk vatandaşlığına geçmiştir? Türk vatandaşlığına geçen Suriyelilerin gelecek yerel ve genel seçimlerde oy kullanacağı iddiaları doğru mudur?"
Suriyeliler üzerinden gerçekten seçmen oyunu yaşanabilir mi?.. AKP, sığınmacı meselesini siyasi ranta dönüştürebilir mi?.. Bu, yasal olarak mümkün mü acaba?..
Doğrusu sahte seçmen, mükerrer ve hileli oy, ölülere oy kullandırma, oy pusulalarını değiştirme gibi seçim sandığı numaralarının yaşandığı bir ülkede her şey olasıdır!..
Eğer böyle sinsi bir plan devredeyse AKP, 600 bin Suriyeliden oy kullanabileceklerin desteğini alacak demektir...
Bakalım CHP ve MHP bu işin peşine düşebilecek mi?..
TSK'nın asıl nifakı!..
"TSK içinde ayrımcılık yapma, nifak sokma ve huzur bozmaya yönelik girişimleri kınıyorum..."
"Balyoz" davası kararının açıklanmasından sonra askerin tepkisini çeken Genelkurmay Başkanı Necdet Özel aynen böyle demiş işte...
Aslında Özel'in söylediklerinde doğruluk payı da yok değil!.. Yani, birileri ta 2006'daki ilk "Ergenekon" operasyonundan itibaren TSK'nın içine nifak sokuyor ama bu konudaki kuşkulular öyle Özel'in ima ettiği eleştiren kesimler değil...
Özel, nifak sokanların, huzur bozanların kendisinin suskunluğunu sorgulayanlar olduğunu iddia ediyorsa gerçekten büyük yanılgı içinde... Hatta bu konuda medyayı suçluyorsa bu da çok vahim...
"Ergenekon" ve "Balyoz" tertiplerinin arkasında kimler varsa, işte nifak sokanlar da onlar... Hani şu uyduruk bilgi yüklemelerden, "sehven" yapılan kuşkulu işlerden ve tuhaf delil toplama yöntemlerinden sorumlu tutulan gizemli çevreler!..
Genelkurmay Başkanı Özel, keşke bir devlet memuru gibi yuvarlak sözcüklerle konuşmak yerine daha net konuşabilseydi... İşte o zaman hem asıl nifakçıları deşifre ederdi hem de cumhuriyetten rövanş alınması için zindanda tutulanlara hukuk açısından yardımcı olurdu...
Ahmet Hakan'ın Sarıgül'ü...
Ahmet Hakan birkaç gün önce "Sarıgül'e vurma sezonu açıldı" diye komik bir yazı yazmıştı.
Ona göre bir zamanlar Tayyip Erdoğan da aynı yöntemle yıpratılmış ve şimdi sıra Sarıgül'deymiş!.. O da herhalde Sarıgül'ün Erdoğan gibi başkanlıktan başbakanlığa zıplayacağı hayalini görüyor!.. Bakınız ne yazmıştı Hakan:
"Bu devrin egemenleri Sarıgül'e de aynısını yapacak galiba. Görmezden gelme, yok sayma, küçümseme, şans vermeme dönemini kapatıp sıkıştırma, didikleme, yolma, vurma, tırtıklama dönemine başladılar bile..."
Anladık; Ahmet Hakan, Sarıgül'e şans verme niyetinde!.. Bunun için her şeyi de yapıyor!.. Sarıgül'ü komik anketlerle pohpohlayan anketörleri, bu yazısından önce televizyonlara çıkartıp konuşturması da zaten bunu kanıtlamıştı!..
Hürriyet yazarı da belli ki Sarıgül hayranı birçok kalemşor gibi, CASA uçakları skandalıyla ilgili vahim iddiaları da, Şişli'de yolların satılmasını da, şaibeli imar numaralarını da, Sarıgül'ün arazi oyunlarıyla zengin ettiği "Başarılı" arkadaşlarını da pek önemsemiyor!.. O yüzden Sarıgül'ü "sıkıştırma" niyetinde de değil!..
Ahmet Hakan birilerinin, Sarıgül'den "vurduğu, yolduğu ve tırtıkladığı" meselesinde çok haklı!.. Keşke Şişli Belediyesi'nden ihale alan yazarcıkların "kardeş"lerini, "radikal" geçinen CHP düşmanı sözde araştırmacıların gizli anlaşmalarını ve kimi gazetecilerin Sarıgül'le duygusal ilişkilerini de yazabilseydi... Hep beraber öğrenirdik değil mi asıl "tırtıkçı"ları?..
Konu gazeteci-siyaset-rant ilişkilerine gelmişken bir kez daha soralım: Sabah muhabiri Erhan Öztürk'ün herhangi bir yakını Ataşehir Belediyesi'nden sık sık ihale alıyor mu?.. Bu muhabirle Habertürk'teki bir arkadaşının Battal İlgezdi'yle samimiyeti nereden geliyor acaba?..
Konumuz tabii ki Sabah'ın tüm yazarları değil.. Ancak gazete yönetimi bile bu iddiaları araştırırken, şaibeler yüzünden CHP'yi Ataşehir'de iyice tüketen Battal İlgezdi aylardır niçin susuyor acaba!..
En büyük düşman!..
Muğla'nın Marmaris ilçesine bağlı,
okulu olmayan 507 nüfuslu Osmaniye Köyü'ne 5'inci cami yapılacakmış!.. İlçe Müftüsü Hasan Ersöz, cami talebi geldiğini doğrularken, "Evet, vatandaş istiyor,
arsa bakıyor. Arsa bulurlarsa cami yaparız" diye konuşmuş.
Köyde bir duvarda yazılı olan Atatürk'ün, "Cehalet, yenilmesi gereken en büyük düşmandır" yazısının önünde poz veren Osmaniye Köyü Muhtarı Hasan Hüseyin Aydın, "1990'lı yılların başlarına kadar köyde 2 ilkokul, 2 de cami vardı. Okulların 2'si de kapandı, cami sayısı 4'e çıktı. Camiye değil okula ihtiyacımız var" demiş...
"İlim Çin'de de olsa gidip alınız" hadisi zihinlerdeyken, "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurdum" sözü ortadayken, Muğla'nın Marmaris'inde okulsuz köy olmasını kim, nasıl açıklayacak acaba?..
Ne yapıyor Osmaniyeli çocuklar, okumayı yazmayı cami cemaatinin arasında mı öğreniyor, yoksa cahil mi bırakılıyor?..
Hadi diyelim ki köylüler okullaşma ve eğitimin önemi konusunda
dünyadan bihaber, peki Muğla'da Vali ya da Milli Eğitim Müdürü yok mu acaba?.. O köyde yaşanan bu çelişkilerden ve cami savurganlığından haberleri yok mu acaba?..

İkinci ve "kinci" cumhuriyetçi liboşlar, soldan gericiliğe kayan dönekler, rant uğruna AKP'ye yanaşan işbirlikçiler ve makam uğruna tetikçilik yapan zavallılar...
Ve belki de en önemlisi aymazlar, daha doğrusu gaflet içindekiler!.. Yani gericilik ve bölücülükten rant elde ederim diye rotasından çıkan siyasiler!.. İşte tüm bu cenah ne "Ergenekon"u ne de "Balyoz" operasyonunun arkasındaki asıl planı anlayabildi...
Tamam; darbeye, darbeciliğe karşı olmak her demokratın görevi de, "militarizm" safsatacılığına cephe alayım derken, tehlikeli ve sinsi bir planı görememek nasıl bir aymazlıktır acaba?..
Cumhuriyet bir aydınlanma gemisiyse ve battığında herkesin yok olup gideceği bir gerçek ise TSK'yı hedef alan "tertip"lerin asıl amacının cumhuriyet yanlılarının direncini kırmak olduğu halen nasıl anlaşılamıyor acaba?..
Baksanıza, "Laiklik karşıtlarının odağı" ilan edilmiş AKP; yanına dönek solcuları da alarak hedefine adım adım ilerlemesinin ardından, gerçek yüzünü açığa vurmaktan da kaçınmıyor!..
"4+4+4" tuzağıyla başlayan eğitimin bombalanması; kaçak Kuran kurslarına izin verilmesi, AKP zihniyetinin arka bahçesi olan İmam Hatiplere katsayı kıyağı, "T.C." düşmanlığı, okullardan Atatürk'ün silinmesi, Devrim Yasaları'nın hedef alınması, Atatürk anıtlarına çelenk koyulmasının engellenmesi, ulusal bayramlara ambargo uygulanması, "demokrasi paketi" takiyesiyle "Andımız"ın kaldırılması ve nihayet kamu binalarını Tahran'a çevirme baskısı...
AKP şimdi de hacca giden kadın vekilleri türbanla Meclis Genel Kurulu'na getirerek bir "baskın" planlıyormuş!.. Dünkü Aydınlık bu gafleti manşet yaparken, MHP ve BDP'nin de buna sessiz kalacağına dikkat çekmişti...
Olacağı buydu işte... Farkında mısınız ; "demokrasi paketi"yle gelen gericilik ve bölücülüğe bırakın bir tek dernek, vakıf ve sendika gibi kitle örgütünün karşı durmasını, Meclis'teki CHP bile sessiz kaldı!..
Baştan beri anlatmak istediğimiz işte bu: CHP ve MHP'nin kaset operasyonuyla dizayn edilmesi, "Ergenekoncu" baskısıyla tüm toplumun baskı altında tutulması, Gezi'yle birlikte yaşanan faşizan gözaltılarla kitlelerin sindirilmesinin tek amacı, Devrim Yasaları'nı kökten yok etmek, Atatürk'ü silmek ve laik cumhuriyete rahmet okutmaktır!..
Sözde muhalefet ile kitle örgütleri, "Biz de Ergenekoncu damgası yeriz" diye korkuyla sinerken; AKP, içine kurbağa atılmış kazanın ateşini giderek yükseltir gibi, toplumun sabrını zorluyor, tepki ve muhalefet görmeyince de, her fırsatta bir tehlikeli adım daha atmaktan kaçınmıyor.
Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına rağmen türbanı kamuya sokan AKP, genel bir tepkisizlikten yararlanıyor olacak ki, tesettürü Meclis'e de sokarak bağnazlığın rantında bir mevzi daha kazanacağını sanıyor!.. Bundan sonraki hedef olsa olsa hilafet olur!.. Bir kez daha "uyanın" demek yararlı olur mu acaba?..
Genelkurmay'ın laikliği uçtu mu?..
TSK'da görev yapmış genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları "Ergenekon" ve "Balyoz" tertibiyle bertaraf edilirken, Genelkurmay Başkan'ı Necdet Özel'in sessizliği şaşırtıcı bulunmuş, asker ailelerinin büyük tepkisini çekmişti.
Özel, dün Anadolu Ajansı'na bir açıklama göndererek adeta günah çıkartmış!.. Biz açıklamada "Atatürk" adını görmedik ama bundan daha vahim bir gaflet vardı!.. Bakınız, Özel, açıklamasının bir yerini tırnak içinde yazarken neyi atlamıştı:
"... Anayasamızda belirtilen 'Demokratik hukuk devleti' ilkesine, mevcut yasal mevzuata ve yargının ayrı bir 'erk' olarak bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine olan inancım çerçevesinde..."
Ne eksik sizce bu satırlarda?.. Anayasa'da tam olarak "Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir" diye yazmıyor mu?..
"Laiklik karşıtlarının odağı" bir hükümetçe genelkurmay başkanı koltuğuna oturtulan Özel, "laik" sözcüğünü, arkadaşları zindana atılırken Kosova'da, cami ziyareti sırasında mı unuttu acaba?.. Orada mı rahmet okudu acaba laikliğe?..
Yoksa TSK, Anayasa'yı AKP'den önce değiştirdi de bizim haberimiz mi olmadı?.. Genelkurmay'dan açıklama bekliyoruz...
Ucubenin ışığı!..
AKP Muş Milletvekili Faruk Işık, Varto'daki bir kahvehanede toplanan yurttaşlara seslenirken, yoksulluk ve işsizlikten kırılan ilçeye "bin kişilik cami" yapılmasından duyduğu gururu anlatmış.
Işık, bölgedeki gerici-bölücü mollalara şirin görünme uğruna yeni modaya uymaktan da kaçınmamış ve fırsat bu fırsat diyerek Andımız'a saldırmış!.. Demiş ki Işık:
"Andımız denilen bir ucubenin kaldırılması en büyük hizmetlerden birisidir."
Ben Faruk Işık'tan aslında şu yanıtı bekliyorum; bırak şu inanç ve etnik suiistimalini de sen söyle bakalım; vekillik döneminde Varto için hangi "hizmet"leri yaptın?.. Vartolunun işsizliği ve yoksulluğunu gidermek için nasıl bir ışık yaktın Faruk efendi?..
CHP'liler önseçim bekliyor...
Soros-TESEV operasyonu, CHP'deki ulusalcıları ve Atatürkçüleri arkadan hançerlerken, Kılıçdaroğlu "Korku imparatorluğunu yıkacağız" demiş ve "parti içi demokrasi"den söz etmişti!.. Hem de genel başkan seçildiği iki kurultayda da...
CHP'de "parti içi demokrasi"deki erozyon tartışılırken Gürsel Tekin'in, partinin tepesinde "üçlü çete"den söz etmesi, demokrasinin hangi ellerde olduğunu da gözler önüne sermişti.
Parti içi demokrasi şimdilerde de arayışta... Partinin her üyesi özellikle İstanbul'daki adayların belirlenmesi için "önseçim" beklerken CHP'den nedense tık yok!.. Ya demokrasiyi unuttular ya da cemaat-BDP ittifak beklentisi buna izin vermiyor!..
Kendilerini "CHP Taban hareketi" olarak niteleyen partililer Kılıçdaroğlu'na çağrı niteliğindeki şu açıklamayı göndermişler:
"CHP tam da yol ayrımında... Ya seçimlerde başarılı olacak, ya da dağılma ve çözülme sürecine girecek. Hiç kimse kendisini ve partiyi kandırmasın. Şimdiye kadar kim aday olursa olsun kazanılabilecek yerlerin valiz/çanta demokrasisi yöntemiyle birilerine çıkar kapısı haline getirildiği yaygın kanı. Kişileri kurtarıcı gibi göstermek, siyaseti kişiselleştirmek CHP için yapılabilecek en büyük kötülük. CHP'de en az milletvekilleri kadar belediye başkanlığı yapabilecek değerler vardır? Tüzükte yeri olmayan anket, kamuoyu araştırması gibi aldatmacaları lütfen dikkate almayınız. Aday belirlemede tüzük hükümleri açık, tüzük hükümlerini uygularken de önceliğiniz önseçim olsun."

Başbakan Erdoğan’ın önünde, PKK’nın sınır dışına “çekilme”sine ilişkin bir rapor bulunduğu medyaya yansımıştı... Bu rapora göre, PKK militanlarının ancak yüzde 15’i sınır dışına çekildi!.. Yine rapora göre bunların çoğu hasta ve sorunlu militanlardı...
Aynı raporda çarpıcı başka bilgiler de vardı; örneğin çekilme işleminin başlamasıyla birlikte PKK’ya üç bin civarında “yeni milita”nın katıldığına da dikkat çekilmişti...
Dün ajansların geçtiği bir haber ise PKK’nın “çekilme”sinde, işlerin hiç de hükümetin beklediği gibi gitmediğini bir kez daha ortaya koydu!.. Bakınız, DHA’nın güvenlik birimlerine dayanarak verdiği haberde neler yazıyordu:
“Güvenlik birimlerinin tespitlerine göre, Diyarbakır kırsalında bulunan PKK’lı gruplar, şu ana kadar Türkiye dışına çekilmedi. Diyarbakır’dan çekilme sürecinde hasta ve çatışma kabiliyeti olmayan 12 PKK’lının Kuzey Irak’a gönderildiği, kırsal alanda ise 170- 180 kişilik grubun bekleyişini sürdürdüğü öne sürüldü. Diyarbakır’da Mart ayından bu yana 200 kişinin ise örgüte katıldığı belirtildi.”
Tüm bu gelişmeler AKP-PKK arasında yürütülen açılım ve çekilme planında iki tarafın yalnızca teyakkuzda olmadığını aynı zamanda bir takiye içinde çırpındığını da gösteriyor...

Ürkütücü teyakkuz gerekçeleri!..

Ülkenin açılım iddiasıyla “barış”a kilitlendiği bir dönemde acaba PKK kimin kazdığı mevzide durmakta ısrar ediyor?.. Nedir örgütün gerçek amacı?..
Öcalan, kamuoyunu rahatlatmak için mi “çekilme” iddiasını gündeme getirdi yoksa PKK içinden kimileri İmralı’da çizilen bu plana direniyor mu?.. Örgüt, beklentilerinin yerine gelmemesi nedeniyle mi çekilmeyi ağırdan alıyor?..
Peki, tüm bu düşündürücü gelişmeleri istihbarat raporlarıyla saptayan devlet acaba neyi bekliyor?.. Hükümetle PKK arasında çekilme planı sadece kağıt üstünde mi?..
Bu soruların yanıtları belli ki yalnızca iç politikaya endeksli değil, sınırımızda yaşanan olağanüstü gelişmelerin de süreci kilitlediği anlaşılıyor.
Bir gerekçe şu; Suriye’de Beşar Esad’ın güçlenmesi, aynı aşamada PKK yanlısı PYD ile rejim muhalifi El Nusra’nın çatışmasından meydana gelebilecek gelişmeler Apocular’ı sınır içinde tutuyor.
PKK’nın, açılımda istediklerinin tamamını almak için (Öcalan’ın özgürlüğü gibi) siperde durması da ikinci gerekçe olarak öne çıkıyor. Örgütün; PYD’nin yol açacağı yeni kazanımlarda hazır kıta olarak beklediği iddiası da bir başka önemli gerekçe!..
Evet, PKK’nın “açılım” planının uygulanmasının üzerinden aylar geçmesine rağmen “çekilme” işlemini ağırdan alması çok dikkat çekicidir!..
Bu köşede sıklıklı vurguladığımız gibi “birileri siyasal rant uğruna Kürt yurttaşların ağzına bir parmak bal çalıyor” saptaması giderek gerçek oluyorsa, durum gerçekten vahim demektir...
Sözün özü şudur; Ülkenin en önemli sorununda, oyun içinde oyun dönüyor ama haydi hayırlısı!..

Lozan’ı kutlayan CHP’liler...

Önceki gün Lozan Barış Antlaşması’nın 90. Yıldönümüydü... CHP lideri Kılıçdaroğlu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Adalar Belediyesi ve Adalar Vakfı’nın, Heybeliada İnönü Evi’nde gerçekleştirildiği törene katılarak bir konuşma yaptı.
Burada ilginç olan CHP liderinin Lozan’ı anması değildi... Lozan’la ilgili basın bültenine CHP’den yalnızca 6 milletvekilinin imza atmış olması şaşırtıcıydı!.. Çoğunun metinden haberi mi olmadı yoksa duyarsız mı kaldılar bilemiyoruz ama bu durum kamuoyunun çok dikkatini çekti.
Bakınız; yalnızca Şevki Kulkuloğılu, Gürkut Acar, Dilek Akagün Yılmaz, Birgül Ayman Güler, Nur Serter ve Süheyl Batum’un imzaladığı kutlama mesajında neler yazılmıştı:
“Ulusal egemenlik ve bağımsızlığımızı Lozan’la dünyaya ilan eden hukuk savaşçılarını saygıyla anıyoruz. Yazık ki yine bugün, Türkiye Cumhuriyeti ikinci bir Sevr suikastı ile karşı karşıyadır. Ülkemizin tapu senedi Lozan anlaşması AKP ve PKK-BDP tarafından çiğnenmeye çalışılmaktadır. AK(P)KK ittifakı, emperyalizmin yönetiminde, adını barış - çözüm süreci koydukları pazarlıklarla, Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla çizdiğimiz sınırlarımız üzerinde oyun oynamaktadırlar. Biri halkımızın kutsal inançlarını istismar eden dincilik, öbürü yıllardır yoksul Kürt köylüsünün kanını emen etnikçilik, ülkemizi ve tüm orta doğu bölgesini mezhep ve etnisite savaşlarına gömerek, işbirliği içinde ikinci Sevr hevesleri peşinde koşmaktadırlar. Bizler bunun için and içtik. Tüm ulusumuzla birlikte andımızın gereklerini yerine getireceğiz.”
Bu altı vekilin dışında, mail kutumuza bir de CHP’li vekil Sakine Öz’ün Lozan kutlaması mesajı düştü.
CHP’li vekillerin tamamının Lozan’a duyarlı olması gerekmiyor muydu acaba?.. Hem de Sevrciler’in pervasızlaştığı bu vahim dönemde... Doğrusu çok ama çok düşündürücü!..

Aysever ve belge...

12 Temmuz’da bu köşede, “Ataşehir’de neler oluyor” başlıklı bir yazı vardı... Bir okurumuzun yönelttiği sorulara CHP’li Battal İlgezdi yine yanıt vermedi!
Ancak yazıda geçen “Enver Aysever’in kardeşi belediye çağrı merkezinde çalışırken, belediyenin yarışmasında birinci olup 50 bin lira ödülü kazanarak nasıl iş kurdu” sorusuna muhataptan yanıt geldi. Biz de yanıt hakkına saygı uğruna iddiasına yer veriyoruz. Bakınız, Selnur Aysever, Aydınlık’a gönderdiği mektupta ne demiş:
“ Katıldığım yarışmanın ismi Fikrim Artık İşim’dir. 60 kadın arasından, iş fikrini projelendirmiş 10 kadın çalıştaya katılmak üzere seçilmiştir. Ataşehir ve Zeytinburnu Belediyeleri’nden 3 kadın, Ümraniye Belediyesi’nden 4 kadın bağımsız jüri tarafından seçilerek çalıştayda projelerini geliştirmiştir. Ben, EKOBÜS isimli projemle 50.000 TL hibe ve 1 yıl boyunca mentorluk desteği almaya hak kazandım. Açılıştan önce Ataşehir Belediyesi’ndeki görevimden istifa ederek ayrıldım.”
Selnur Aysever belediyede çalıştığını, yarışmada 50 bin lira kazanarak iş kurduğunu kabul etmiş. Karşı çıktığı tek nokta “Belediyelerin, projenin hiçbir aşamasında temsilcileri olmadığı” iddiası...
Oysa Ataşehir Belediyesi’nin web sayfasında tam tersi yazıyor!.. Bakınız, sitede 9 Mayıs 2012’de yayımlanan haberde ne deniliyor:
“Ataşehir Belediyesi, İTO, TOBB, Kadın Girişimciler Kurulu ve Coca-Cola ortaklığıyla yürütülen ve kadın girişimciliğini destekleyen “Fikrim Artık İşim” programında ilk aşama tamamlandı.”
Ön seçimde ilk aşamayı geçen tam 40 kadın arasından seçilebilen Aysever’in takdire şayan müthiş girişimciliğini kutluyoruz!..

***

Ataşehir Belediyesi, İTO, TOBB, Kadın Girişimciler Kurulu ve Coca-Cola ortaklığıyla yürütülen ve kadın girişimciliğini destekleyen “Fikrim Artık İşim” programında ilk aşama tamamlandı. Ataşehir sınırlarından programa başvuran ve mülakata hak kazanan 40 girişimci kadının isimleri belirlendi. Ayrıntılı başvuru formları değerlendirilerek seçilen girişimci adayları mülakatlara katılarak, yeni bir elemeye tabi tutulacak.

Karanlık bir ölümün karanlık bir yolculuğudur bu... Kapkaranlık bir güruh... Zifiri bir hücre... Pas tutmuş bombalar, puslu bir yolculuk ve etrafı cehenneme çeviren, demir kokan gri patlamalar...
Sonra yanmış cesetler, is bulaşmış tenler, kömüre dönmüş canlar ve onlarca eve düşen kara haberler...
Hepsi kara... Hepsi siyah... Hepsi simsiyah...
Ölümün karanlıkla buluştuğu bir gece gibidir artık Reyhanlı... Hangi canın hangi bedene ait olduğunun belirsizliğinde, insafsızlığın vahşetle buluştuğu, gözyaşının kana karıştığı bir yerdir Reyhanlı...
Eylemin karanlık, patlamanın zifiri, ölümün kara olduğu Reyhanlı’daki terör patlamasında can verenler, is bulaşmış bedenleriyle beyaz kefenlere sarılırken, son yolculuklarına da ne yazık ki kapkaranlıkta gitmişler...
Mezarlar bir akşam vakti kazılmış, tabutlar karanlıkta taşınmış ve cansız bedenler karanlığın güneşi esir aldığı anda, koyu rengin korku yarattığı bir mezarlığa getirilmiş...
Bombalı saldırıda kimlikleri tespit edilemeyecek derecede vücutları zarar gören Ayşegül Kırar, Zahide Kuday, Sedat Pişen, Mustafa Kaya ve Kemal Baz’ın cenazeleri saat 20.00’de, cep telefonu ışığında toprağa verilebilmiş.
Ne acımasız bir çelişkidir değil mi; cep telefonuyla uzaktan patlatılan minibüslerin canlarını aldığı insanlar, ölüme “yes” diyen bir düğmenin yarattığı karanlıkta yok oldular... Ve yine ne çelişkidir ki, cep telefonu ışığına mahkum kalarak toprağa düştüler...
Karanlığı başlatan bir telefon düğmesinin, ölüme ışık tutması ne kadar acı değil mi?..
Hep derim ya; yaşam çelişkiler zinciridir... Her halka birbirine bağlıdır; tıpkı en baştaki ile en sondakinde olduğu gibi...
Bomba sorular!..
Güvenlik birimleri Ocak ve Şubat ayı içinde Gaziantep ve Hatay’da patlayıcı üretilen 11 ev saptadı. Bu evlerden biri Gaziantep’in Şahinbey ilçesine bağlı Kızılhisar Mahallesi ile Karakuyu Köyü arasındaydı ve 23 Ocak’ta havaya uçtu. Yaralı Suriyeliler ortadan kayboldu, patlamanın üzeri örtüldü.
Bu olaydan birkaç gün önce ise Hatay’ın Yayladağı ilçesine bağlı Gürışık köyündeki bir evde de patlama olmuştu. Benzer patlamalar Hatay’da iki evde daha yaşanmıştı.
CHP Belen İlçe Başkanı Fevzi Yüksel, “Suriyeli muhaliflerin Ötüken sitesinde kiraladığı evde 300 kilonun üzerinde TNT ele geçirildiğini” açıklamıştı.
CHP Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz da, Suriyeli teröristlerin Hatay ve Gaziantep kırsalında patlayıcı ürettiğini, bunların Suriye plakası takılan araçlarla sınırda Esad yönetimine saldırılar düzenleyen dinci militanlara gönderildiğini söylemişti.
Yayladağı’nın Görentaş ve Güveççi köylüleri de, bölgede incelemede bulunan İşçi Partisi heyetini, “O köylere gitmeyin, silahlı terör grupları var. Sizi kaçırır veya öldürürler” diye uyarmıştı.
Tüm bunlar Hatay bölgesinde karanlık grupların dolaştığını, patlayıcı ürettiğini göstermiyor mu?.. Peki İçişleri Bakanlığı patlama yaşanan evler ve köylerde bir inceleme yaptı mı?.. Nasıl bir sonuç alındı? Yakalanan terörist var mı, patlayıcı ele geçirildi mi?..
Bu soruların yanıtı verilemiyorsa, hiç kuşkunuz olmasın Reyhanlı benzeri yeni patlamaları bekleyiniz!..
Özkan için açılım!..
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen “Ergenekon Davası”nın 298. duruşmasında gazeteci Tuncay Özkan da savunmasını yaptı.
Her ne kadar Özkan hakkında, “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis istense de, Özkan tam beş yıldır “suçum nedir?” diye soruyor.
Özkan dünkü duruşmada da, suçunu bilmeyen bir insanın isyanıyla şöyle haykırdı:
“Mütalaada telefonda onunla bununla konuştun denilerek hakkımda ceza istenmiş. Mütalaa bir zulümnamedir, reddediyorum. Ben mütalaada anlatılan kişi değilim. Terörist, darbeci ve insanları katletmekle suçlanıyorum. Benim darbe girişimi içinde olduğumu gösteren bir delil gösterin suçumu kabul edeceğim.”
İşin püf noktası da burada zaten; Açık, net ve kararlı biçimde suçumu kabul edeceğim diyen bir insana niye “bir tek delil” gösterilmiyor acaba?.. Bağımsız yargının bu kadar açık bir çağrı karşısında acil bir “açılım” yapması gerekmiyor mu?..
208 milyar dolara ne oldu?..
Türkiye, IMF ile 19 kez stand-by imzalamış ve borç almış! 1 Ocak 1961’de imzalanan ilk anlaşmayla 38 milyon dolar borç alınmış. Son anlaşma ise AKP iktidarı tarafından 11 Mayıs 2005’te yapılmış. Borç miktarı ise tam 10 milyar dolar!..
İşte hükümet bu borcu ödediği için televizyonlarda şov yaptı. Üstelik 2002’de 129 milyar dolar olan dış borcu tam 337 milyar dolara ulaştırdığını unutarak!..
“Son 20 yılda IMF’den borç almayan veya stand-by uygulamayan tek ekonomi bakanı” olan Milli Merkez Ankara Temsilcisi Ufuk Söylemez bu tiyatroya çok kızmış. Bakınız neler söylemiş:
“Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bugüne tüm dış borçlarını aksatmadan geri ödemiştir. AKP iktidarı, Türkiye’yi IMF’ye muhtaç ederek 2005 yılında 10 milyar dolar borçlanmıştır. Bunu geri ödediği için neredeyse milli bayram ilan edecek bir şamata yapıyorlar. Zeytinyağı, gibi üste çıkıyorlar. AKP iktidarında 10 yılda 208 milyar dolar dış borç artışı gerçekleşmiş! Bu paralarla ne yapıldı?”
Hükümetin televizyonda IMF’ye ödeme yaptık diye şov yapacağına 208 milyarı ne yaptık diye ağlaması gerekmiyor mu?..
19 Mayıs fotoğrafı...
TGB, 19 Mayıs’ta Sıhhiye’de yapılacak etkinlik için bir televizyon klibi hazırlamış... Muazzez İlmiye Çığ ile Hayrettin Karaca’nın da oynadığı klip aşağıdaki görüntüyle sonlanıyor...
Bu görüntü yalnızca 19 Mayıs ruhunu anlatmıyor, 19 Mayıs’ta Sıhhiye’de yapılacak buluşmanın yaşamsal çağrısını da yansıtıyor... Bu görüntü birlik, bütünlük ve kardeşlik vurgusu yaparken aynı zamanda Anayasa’nın çökertmeye çalışan ikinci ve kinci cumhuriyetçi tayfaya da çok anlamlı bir yanıt veriyor... Siz de bu görüntünün etrafında toplanınız...

Güneydoğu’nun da Türkiye’nin de terör ve şiddet yorgunu olduğu bir gerçek... Ancak toplumdaki bıkkınlık ve yılgınlık en çok Doğu insanını vuruyor. Çünkü şiddetin tehdidine en yakın insanlar orada yaşıyor...
O yüzden açık söyleyeyim; terörün bitirilmesi, kan ve şiddet üzerinden siyasal rant elde edilmesinin bir an önce gündemden çıkartılması gerekiyor. Bu yapılırken toplumsal huzur, ulusal bütünlük ve Anayasa’nın değişmez maddeleri öncelikli koşullar olmalıdır!.. Bunun aksi ülkede terör kadar tehlikeli bir kaos yaratabilir.
Bunları niçin mi yazıyorum?.. PKK’nın eyleme geçtiği 15 Ağustos 1984’ten bu yana siyasi iktidarların çoğu “açılım” benzeri girişimlerde bulundular... Özal, Demirel, Çiller, Mesut Yılmaz ve Erbakan dönemlerinde de, PKK ile siyaset arasında gizliden de olsa iletişim oldu ancak bu süreç, örgüt ile AKP arasındaki “diyalog”a kadar hiç yaklaşmadı...
Yani “Avrupa Birliği’ne giden yol Diyarbakır’dan geçer” diyenler de “Kürt realitesini tanıyoruz” diye tribünlere oynayanlar da “Sen, ‘ne mutlu Türküm’ dersen o da ne mutlu Kürdüm” diyerek meydan okuyanlar da; PKK ile masaya oturmayı ve Anayasa’nın hatlarını bile örgüte ihale etmeyi hiç düşünmediler!..
Çünkü geçmiş siyasi iktidarların devleti çökertme, rejimi yıkma, “ikinci cumhuriyet”i yaşama geçirme ve hilafet özlemciliği gibi ürkütücü emperyalist rüyaları yoktu...
Teröre karşı ulusun bütünlüğü içinde atılan adımların çoğu bazen siyasal rant amaçlı olsa da; geçmiş siyasi aktörler, toplumda kaygı uyandırabilecek tavizkar bir tutum içinde olmadılar ve şiddeti dayatma yöntemini kullanan PKK’yı “barış” iddiasının asıl aktörü haline getirmediler!..
Peki ya AKP’nin toplumda kaygı ve kuşku uyandıran gizli girişimleri?.. Ya, PKK’nın hangi kazanıma dayanarak aldığı açıklanmayan çekilme kararı Türkiye’nin 30 yıllık kanlı sorununu gerçekten bitirecek mi?..
Hangi PKK çekiliyor?..
Dikkat ediyor musunuz, dünyadan bihaber medya, Kandil’deki “açılım” “çekiliş”ini son yılların en büyük piyangosu gibi sunuyor ama PKK’nın artık eski PKK olmadığının da kimse pek farkında değil!..
Yani kaç teröristin çekileceği ya da açılımın silahlı mı silahsız mı olacağı tartışılırken, siyasallaşan asıl PKK’yı sorgulatan çok önemli bir ayrıntı unutuluyor!.. Yani önemli bir soru da şudur; PKK geri çekilmeye hazırlanırken geride aslında kaç PKK bırakıyor?..
Hayır; öyle Türkiye PKK’sı, Suriye PKK’sı, İran ve Irak PKK’larını anlatmıyorum... Hatta ABD, Avrupa ve Balkanlar’daki örgüt yapılanmalarına da dikkat çekmiyorum...
BDP; “Demokratik Toplum Kongresi” ve “KCK” gibi yapılanmalarıyla siyasal ve toplumsal yaşamın içini nüfuz eden “Apoculuk”tan da söz etmiyorum...
Hatta konumuzun özeli, metropollerde çoğu zaman “provokatif” olarak nitelendirilen ancak PKK adına eylemler yapan “TAK” yani (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) bile değil!..
PKK örgütlenmesinde gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek var, o da boyutları ve etkinliği giderek büyüyen “milis” yapısı... Bu yapı, son 5 yıl içinde PKK mevzi kazandıkça daha da etkin hale getirildi. Dağınık görünen ancak koordineli bu birimler, kırsalda sıkışan PKK’nın kentlerde var olma çabasının ürünleriydi!..
Milislerin asıl görevi örgütün dağ kadrosu ile kentlerdeki legal yapılar arasında bağlantı kurmaktı... Ancak daha sonraları bu yapı, KCK ile birlikte kentlerde PKK’nın propaganda ve koordinasyon konusunda aktif unsurları haline getirildi...
Örgütün milis yapısı!..
“Milis” olarak nitelendirilen yapı, öyle PKK’nın sınır içi ve dışındaki militanları gibi 5-6 bin kişiden oluşmuyor. Her yaş ve her kesimden on binlerle anlatılabilecek bir örgütlenme yapısından söz ediliyor.
KCK’nın sokak gösterileri, PKK ve Öcalan için yürütülen propaganda mitinglerinin yanı sıra BDP’nin organizasyonlarında etkin biçimde öne çıkartılan ve bazen kırsaldaki çatışma alanlarına bile girmeye çalışan bu birimler, Hakkari’den Mersin’e kadar uzanan bir güzergahta “Kürt meselesi”nin hep gündemde kalması için hazır kıtalar gibi kullanılıyor!.. 
Bakınız, 29 Eylül 2011’de, bu köşede örgütün milis yapısıyla ilgili neler yazmıştık:
“PKK, ‘milis’ diye nitelendirdiği sivil lojistik elemanlarını Öcalan’ın 1999’da yakalanmasının ardından örgütlemeye başladı. Aslında örgüt lojistik ve istihbarat amaçlı kullanmak istediği bu birime en çok da Hizbullah’ın etkin olduğu 1990-1995 döneminde gereksinim duymuştu!..
PKK ‘milis’ yapısını uzun süre telaffuz etmedi. Oysa bu sözcüğü ilk kez Nisan 2007’deki bir basın toplantısında kullanan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt şöyle demişti:
“Milis güçleri ve işbirlikçilerinin etkisiz hale getirilmesi...”
PKK ise ‘milis’ adını 2008 yılından itibaren kullanmaya başladı. Örgütün ajansı, 4 Temmuz 2009 tarihli haberinde, Erbil’de kaybolan İsmail Kayaş için “PKK’nın milis gücü olarak çalışan” demişti!.. Ajans aynı tarihlerde, Mahmur Kampı’nda barınan binlerce milislerden 9’unun öldüğünü duyurmuştu.”
Geride kalan PKK’cılık!..
Yukarıdaki tüm bu saptamalar, Kürt hareketinin artık yalnızca PKK’dan ibaret olmadığını göstermeye yetiyor... Bu saptamalar, özellikle son üç yılda askeri alanda ciddi kayıplar yaşayan PKK’nın, geri çekilse bile hareketin beklentilerine odaklanacak sivil unsurları hep devinim içinde tutacağını da kanıtlıyor...
Şu bir gerçek ki; örgüt yalnızca BDP’ye destek veren tabanına değil, etnik bilinç oluşturmaya çalıştığı kitlelere de güvenerek son dönemde devlete kafa tutabiliyor hatta “açılım”da olduğu gibi AKP hükümetini masaya oturtabiliyor...
Sakın yanlış anlaşılmasın; milis yapısını silahlı terörist gruplar olarak tanımlamak istemiyorum... Bölgede yalnızca etnik siyasete değil, siyasallaşmış Kürtçülük konusunda duyarlı olan çok önemli bir kesim olduğunu vurgulamak istiyorum... Yani, örgüt beklentilerine kavuşamazsa, milis unsurların önümüzdeki süreçte en az PKK’lılar kadar Kürt meselesinde aktif olabileceklerini anlatmaya çalışıyorum.
PKK’nın 8 Mayıs’tan itibaren sınır dışına çekilmesi kararı, önümüzdeki günlerde sıklıkla tartışılacakken, örgütün geride nasıl bir kitle, nasıl bir güç yapısı; nasıl bir duyarlılık bıraktığı da gözden kaçırılmamalı...
PKK gerçekten çekilir mi soruları, TSK’nın “çekilme, toparlanmak için manevra mı” şeklindeki kaygıları ve ABD’li uzmanların “örgüt gittiği gibi geri de gelebilir” şeklindeki tezleri dün medyaya yansımışken, yukarıdaki tüm saptamaları aklınızdan sakın çıkarmayınız!..

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget