Makaleler "Yaşar Öztürk"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Ben irticanın kokusuna o kadar hassasımdır ki Cumhuriyeti kurduğumuz günden beri o kokuyu bilirim. Katil, komünist, faşist, hırsız hepsi canından korkar. Ama mürteciler öldüğü zaman Hazreti Peygamberin yanına gömüleceğini sanır. Ölüm korkusu yoktur...
                                                                                         İsmet İnönü 

Örnek Bir Türk Subayı: Kahraman Kubilay
Fethi Okyar’ın çekilmesi ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kapatmasından sonra Mustafa Kemal, demokrasiye ilk adım niyetiyle başlattığı “çok partili yaşam” düşüncesini bir süre için rafa kaldırmayı uygun görmüş, fakat bu düşüncesinden tümüyle vazgeçmemişti. Çok partili yaşamın aksayan yönlerini görmek için halkla yüz yüze konuşmak istiyordu. Yurdun hangi bölgesinde, ne tür aksaklıklar ya da eksiklikler vardı? “Çok partili yaşam”ı halk neden benimseyememişti? Mustafa Kemal, işte bu soruların yanıtlarını gözleriyle görmek, kulaklarıyla duymak nedeniyle büyük bir yurt gezisine çıktı.
Gittiği her yerde gördüğü aksaklıkları, oradan Başbakan İsmet İnönü’ye telgraflar çekerek bildiriyor, bu aksaklıkların ortadan kaldırılması için zaman yitirilmeden çalışmalar başlatılmasını istiyordu.
Mustafa Kemal, bu gezisi sırasında gittiği Edirne’de köylülerle görüşürken, bu kez Başbakan İsmet İnönü’ye telgraf göndermek yerine, kendisi başbakandan bir telgraf aldı.
Telgraftaki haber, haberlerin en kötüsü, haberlerin en karasıydı: “Menemen’de bir yedek subayımız, gerici yobazlar tarafından boğazı kesilerek şehit edildi.”
Mustafa Kemal, deyişin tam anlamıyla, “beyninden vurulmuşa döndü.”
Menemen’in kahraman kaymakamı ve kahraman ileri gelenleri geldiler ve geçtiler bir anda, gözlerinin önünden. Onlar, kentlerini işgal etmek için saldıran düşman birliklerine kahramanca karşı koymuşlar ve bu uğurda şehit düşmüşlerdi.
On yıl düşman işgali altında inleyen Menemen, kendisini bağımsızlığına, özgürlüğüne kavuşturan cumhuriyet yönetiminin sırtından bıçaklanması olayına sahne oluyordu şimdi.
Acı, kolay kolay dayanılır türde bir acı olmanın çok ötelerindeydi. Mustafa Kemal, gezisini yarıda kesip dönmek istemesine karşın inatla acısını yüreğine gömdü ve Edirne’de bir meslek okuluna giderek öğrencilere, “ilk insanların ve ilkel toplumların korkuya dayanan ahlak ve eğitim sistemleri”ni anlattı. Sonra da, unutulmaz şu sözleri söyledi:
“Demokratik toplumlarda bireylerin nasıl bir eğitim alması gerekir?Toplumda en büyük güç kaynağı ve başlangıcını düşünen bu sistemde bireyin topluma karşı görevi herşeyden önce onun bağımsızlık, huzur ve refahını sağlamaya çalışmaktır. En iyi birey kendisinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, onun varlığınınkorunmasına ve mutluluğuna nefesini harcayan kimsedir.”
Okulun atölyesinde kan ter içinde demir döven Nuri adlı bir öğrenci ile karşılaştı.
“Öğretmen okuluna ya da liseye gidip tertemiz giyinmiş boyunbağlı bir memur olmak varken ne için bu okula gelerek böyle ateş, kömür ile ter içerisinde uğraşıp duruyorsun?” diye sordu. Öğrenci Nuri’nin yanıtı ilginçti:
“Siz bu vatanı kılıç ile kurtardınız. Bizler de onu bu çekiç ile yükselteceğiz! Ayrıca bizim ellerimiz karadır, anlımız terlidir, fakat yediğimiz ekmek aktır ve anlımızdaki ter paktır!” yanıtını alınca çok duygulandı.
Edirne’den İstanbul’a gitti ve yetkililerle bir toplantı yaptı. Menemen olayının sıradan bir olay olmadığının bilinmesini istedi.
Mustafa Kemal, orduya bir başsağlığı mesajı yazdı:
“Menemen’de son zamanlarda meydana gelengericilik olayı sırasında yedek subay Kubilay Bey’in görev yaparken başına gelenlerden dolayı cumhuriyet ordusuna başsağlığı dilerim.Kubilay Bey’in vahşice şehit edilmesi sırasında bazı gericilerin olayı alkış tutarak onaylamaları tüm cumhuriyetçiler ve vatanseverler için utanılacak bir olaydır. Vatan savunması için yetiştirilen her türlü iç politika ve anlaşmazlığın dışında ve üstünde, saygın bir durumda bulunan Türk subayının gericiler karşısındaki yüksek görev duygusunun vatandaşlarca sadece saygıyla karşılandığı kuşkusuzdur. Menemen’de halktan bazılarının hataları tüm ulusa acı vermiştir. İstilanın acılığını tatmış bir çevrede genç ve kahraman bir subayın uğradığı saldırıyı ulusun doğrudan doğruya cumhuriyete karşı girişilmiş bir suikast saydığı ve saldırganlarla, onları teşvik edenleri ona göre izleyeceği kuşkusuzdur. Hepimizin dikkati bu konuda görevimizin gereğini duyarlılıkla ve tam olarak yerine getirmeye yöneliktir.Büyük ordumuzun kahraman, genç subayı ve değerli üyesi Kubilay’ıntemiz kanıyla cumhuriyet canlılığı tazelenmiş ve güçlenmiş olacaktır.”
Menemen Olayı İstanbul’a uzanıyordu. İstanbul’da Erenköy Şevki Paşa Köşkü’nde oturan84 yaşındaki tarikat lideri Erbilli Şeyh Esat ile oğlu Mehmet Ali laik cumhuriyetten ve devrimlerden rahatsızdı. Manisa Askerî Hastanesi imamlığından emekli olan İbrahim Hoca, mürteci Derviş Mehmet ve adamlarını kullandı. Amaçları saltanat ve şeriatı geri getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp yeniden fesin kullanılmasını sağlamaktı.
İbrahim Hoca, Erbilli Şeyh Esat tarafından Manisa’ya sözde baş halife olarak atanmıştı. Manisa çevresindeki ilçe ve köylerde tarikatını yaymaya çalışıyor, her olanakta Gazi Mustafa Kemal, cumhuriyet ve devrimlere karşı karalayıcı konuşmalar yapıyordu. Kubilay’ı kör bıçağı ile kesen Giritli Derviş Mehmet’i ise, bu toplantılarından birinde “Mehdî” ilân etmişti.
“Mehdî” Derviş Mehmet ve onun gerici grubu, 6 Aralık 1930 Cumartesi günü akşamı Manisa’da tatlıcı Hüseyin’in evinde yaptıkları son toplantıda, Menemen’de gerçekleştirecekleri eylemin planını hazırladılar. Manisa’dan hareket ederek Paşaköy, Sünbüller ve Bozalan köylerinden sağladıkları silahlarla 23 Aralık Salı günü sabahı Menemen’e geldiler. Müftü (Köseköy-Kesikköy) mescidine girdiler. Mürteciler (Gericiler) mescitte mihrabda asılı üzeri Arapça yazılı yeşil bayrağı da alarak Belediye Meydanı’na geldiler. “Din elden gidiyor, kafirler şapka giymemizi zorlayarak bizi dinimizden ayırmaya çalışıyor” diyerek esnafı dükkanlarını kapatmaya ve kendilerine katılmaya zorladılar.

Derviş Mehmet ayrıca, “kendisinin peygamber olarak geldiğini, şeriati yerine getireceğini, Menemen’in 70 bin Müslüman askeri tarafından kuşatıldığını tehditkâr bir biçimde ilan ederek halkı, şeriat bayrağı altında toplanmaya çağırdı. Bu emre uymayanların ise kılıçtan geçirileceğini, askerin silah atamayacağını, kendilerine top ve merminin işlemeyeceğini” söyleyerek halkı ayaklandırdı.
Grubun meydandaki bu eylemlerine Menemen Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Fahri Bey müdahale etti ve kalabalığın dağılmasını istedi; fakat orada bulunan halk dağılmadı. O sırada Mehdi Derviş Mehmet, Yüzbaşı Fahri’ye “Ben Mehdiyim. Şeriatı ilan ediyorum. Bana kimse karşı koyamaz. Karşımdan çekil!” diye bağırdı. Mehdinin bu sözü orada bulunan Menemen halkının kimileri tarafından alkışlandı.
Ayaklanan bu gerici topluluğun tehlikeli hareketlerini denetim altında tutabilmek amacıyla Menemen’deki 43. Piyade Alayı’ndan P. Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay görevlendirildi. Kubilay eratın cephane almasını beklemeden 26 kişilik müfrezesiyle hareket etti.
Kubilay olay yerine geldiğinde, müfrezesine süngü taktırdı ve erleri müfreze çavuşunun komutasına bırakarak ayaklanan mürtecilerin yanına gitti. Meydanda Mehdî Derviş Mehmet ile karşılaştı ve kendisine uyarıda bulundu:

“Yaptığınız hareket suçtur. Bu kanunsuz eyleme son verin, kan dökmeden buradan çekip gidin!” dedi. Mehdî Derviş Mehmet, onun bu uyarısına silahla karşılık verdi. Kubilay yaralandı, yere düştü.
Olay yerinde bekleyen Kubilay’ın müfrezesi irticaî gruba ateş açtı; ancak, silahlarında manevra mermisi bulunduğundan etkili olamadı. Bunu fırsat bilen Mehdî Derviş Mehmet, halka dönerek “Bakın bana mermi işlemiyor” diyerek cüretini daha da artırdı. Kubilay, ağır yaralıydı. Meydandaki hükümet binasına girmek istedi; fakat, binanın giriş kapısı kapalı olduğu için giremedi. Bu nedenle, hükümet binasının hemen yanındaki Kazez Camisi’nin bahçesine girdi. Şamdan Mehmet’in de yardımıyla Mehdî Derviş Mehmet, cami bahçesinde bitkin bir biçimde yatan Kubilay’ın başını testereyle keserek gövdesinden ayırdı ve yeşil bir bayrağın tepesine takarak, Kubilay’ın kesik başını adamlarıyla birlikte, Menemen sokaklarında dolaştırmaya başladı.
Kalabalığı durdurmak isteyen Şevki ve Hasan adlıiki bekçiyi de öldürdüler. Olay yerinde toplanan 250-300’e yakın kişi, Kubilay’ın, Bekçi Hasan ve Şevki’nin öldürülmesi sırasında donuk, duygusuz ve seyirci kaldı, hatta bir bölümü olayı onaylarcasına alkış tuttu.
Bu sırada makineli tüfeklerle donatılan iki bölük Menemen’e doğru yola çıktı. Askerler, önce kentte gerekli önlemleri aldılar, sonra da halka dağılmalarını, evlerine gitmelerini söylediler, bu emre uymayanlara ateş açılacağı uyarısında bulundular. Gericiler “Bize kurşun işlemez, biz şeyhiz, dervişiz…” diyerek askerlere de karşı koymaya kalkışınca, Kubilay’ı şehit eden Mehdî Derviş Mehmet ile birlikte Sütçü Mehmet ve Şamdan Mehmet, kendilerine kurşun işleyeceğini son soluklarında öğrenmiş oldular.
Örnek Bir Türk Subayı: Kahraman Kubilay

Kubilay, Şevki ile Hasan’ın cenazeleri, ertesi gün törenle Menemen’de toprağa verildi. Cumhuriyet gazetesi öncülüğünde Nadir Nadi’nin ilk gazetecilik çalışmasıyla Menemen’de Ayyıldız Tepe’de Devrim Şehidi Kubilay ile Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki adına bir anıt dikildi. Anıtın üzerinde anlamlı bir söz vardı:
“İnandılar, dövüştüler, öldüler… Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”
Olaydan bir hafta sonra Başbakan İsmet İnönü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden şu tarihi konuşmasını yaptı:
“Hepimiz ailelerimizde yetiştirdiğimiz çocuklardan bir kurban vermiş olduk… Sorunun dini siyasete alet eden aşamasına dikkatlerimizi yöneltmeliyiz. Bu aşama yüzlerce yıldan beri yinelenen aşamaların aynısıdır. Cumhuriyetin başlangıcından beri izlediği devlet işlerini din işlerinden ayırmak hareket tarzı, ihtimal ki bundan beş, sekiz yıl önce dine karşı bir hareket gibi suçlama ve kandırmaya yer verebilirdi. Çünkü bu suçlamanın asılsız olduğunu gösterecek en önemli ve en inandırıcı etkenyani zaman henüz geçmemişti. Fakat dünya işlerinden din işlerini ayırdıktan sonra yıllar geçti. Vatandaşların inanç ve vicdanlarına başkalarının herhangi bir karışması, yasaklaması ve tasarrufu olmadığı kanıtlanmış oldu.
“Siyasette aranılan şey, birtakım adamların ve özellikle politikacıların dini diğer bireylerin özgürlüğüne karşı ve devletin kanunlarına karşı bir saldırı aracı olarak kullanmamalarıdır. Yasak olan şey budur.Bu hareketler devlet ve cumhuriyet karşıtı fiili tecavüz ve kast niteliğindedir.
“Dinle dünya işlerinin ayrılması sorununun ruhu buradadır. Laik yönetimde herkes inanç ve vicdanında her türlü engelden ve yasaktan kurtulmuştur. Ancak bunu vatandaşlar siyaset aracı yaparak başkalarını zorlamak için veya devletin yönetiminde etkili olmak için kullanamazlar.”

Bir ay sonra Ege bölgesindeki gezisinde konuşan Mustafa Kemal ise şunları söylüyordu:
“Halkın saflığından yararlanarak ulusun maneviyatına sataşan kimseler ve onların takipçi ve müritleri elbette birtakım cahillerden ibarettir. Ulusumuzun önünde açılan kurtuluş ufuklarında durmaksızın yol almasına engel olmaya çalışanlar, hep bu örgütler ve bu örgütlerin üyeleri olmuştur. Türk ulusununbunlardan daha büyük düşmanı olmamıştır. Bunların varlığını hoşgörü ile kabul edenler, Menemen’de Kubilay’ın başı kesilirken kayıtsız, ilgisiz izlemeye dayananve hatta alkışlamaya cesaret edenlerle birdir.”
 Örnek Bir Türk Subayı: Kahraman Kubilay

Menemen olayına karışanların yargılanması için Divan-ı Harp Başkanı General Mustafa Muğlalı görevlendirildi. Muğlalı sanıklara “tarikatın aydıntabakalarından bu ulusçok zarar görmüştür. Tarikatçılar, her zaman ulusa ve ülkeye kötülük yapmışlardır. Son 400 yıllık Türk tarihi incelenirse din ve tarikat perdesi arkasında zavallı saf Müslümanları kalpte saklı olan o ‘sırla’ zehirlemiş ve bu ulus sizin aletiniz olmuştur” dedi.
Menemen Olayı’nın soruşturması derinleştirildikçe, olayın çıban başı konumundaki hazırlayıcısı tarikat lideri Şeyh Esat’ın yurt dışı bağlantıları olduğu da saptandı, ortaya çıkarıldı.
“Yurt dışı güçler”, yeni kurulan Türkiye Devleti’nin varlığı yanısıra, onun yönetim biçimi cumhuriyetten de duydukları rahatsızlıklarını, dedelerinden miras aldıkları ve torunlarına miras bırakacakları alışılagelmiş yöntemleriyle sürdürüyorlardı.

Yaşar Öztürk

“İşlerimizin değerini ölçerken geçen yönetimlerin bilançoları size teselli bağışlamasın. Bunların sizlere bir gurur vermesini istemem.
.“Bilirsiniz ki, adliyeciler meslek gereği uzun sözlerden başlamazlar. Kısaca söylemeliyiz ki, aleyhimize olanı olduğu gibi ortaya koymak bizim belli başlı gücümüzdür.
.“Saklamak, korkmak yalnız zaafın huyudur. Bu başlangıçtan sonra sizlere haber verebilirim ki yapacağımız hayli işler vardır.
.“Doğu sınırlarımızdan Batı sınırlarımıza kadar cumhuriyet adliyesinde yıllardan beri süren denetimlerimin bende oluşturduğu izlenim budur.
.“Göğüs gerdiğiniz ve gereceğiniz çalışmanın değerini ölçerken hesaplarını tarihin görmekte olduğu geçmiş yönetimlerin bilançolarının şu ve bu ulusların durumunun sizlere en ufak bir gurur duygusu vermesini bile arzu etmem. Kıyaslama yoluna saptığınız gün korkarım ki emeklerinizin değerini küçültmüş olursunuz. Oranlama yöntemi bizleri yeterli olma ve yetinme yollarına götürebilir ki, adalet konusunda bu tehlikeli bir çığırdır. Çünkü bu eksikliğin biraz eksikliği gene eksiktir.
.“Türk adliyesi birçok uygar uluslar adliye örgütünden geri değil, ileridir. Bu işle görevli yabancıların dediği gibi oldukça uygar ulusların imrenme ve öykünmelerine değer kıymetleri vardır. Bizden olanlarla olmayanların kabul ettikleri bu gerçeğe karşın yapacağımız işler az değildir. Bunlara henüz el değdirmeye başladık. Sizler gurura tenezzül etmeyeceksiniz. Gurur aldanma demektir. Aldanan mutlaka düşer.
.“Cumhuriyet savcıları! Türk ulusu ve onun tarihi yüksek bir felsefe kitabına benzer ki, onu anlamak ve sezebilmek için oldukça özel bir kabiliyetle donanmış bulunmak ve önce Türk olmak gereklidir.
. “Türk ulusunu yoran hız değil yavaşlıktır, Türk ulusunun harekete değil hareketsizliğe dayanma gücü yoktur. Mesleki eksikliklerimizi tamamlamaya çalışırken unutmayacağız ki devrimi ilk safta bekleyenler arasında Türk adliyecileri bulunmaktadırlar.
. “Cumhuriyet savcıları! Meriç kıyılarında çalışan bir Türk köylüsünün kaybolan hayatından tutunuz da bu vatanda yaşayanların uğrayacağı en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından siz sorumlusunuz. Bu haksızlıkları seri ve kesin hükümlerinizle yılmaz ve yorulmaz takiplerinizle siz tamir edeceksiniz.
. “Din bayrağı altında ulusun özgürlüğünü, varlığını imhaya kasteden Şeyh Sait İsyanı tarihe dizginsiz özgürlüğün bir kan lekesi diye geçecektir. Bütün bunların acılarını çekmiş ulus halinde unutmuyoruz ve unutmayacağız. Şurada, burada laf atanları, hilebazları, düzenbazları hatta halkı soyup acı salan vurguncuları, bir takım bayağı saldırganları hesaba çekiniz.
.“Arkadaşlar, özgürlük ulusun varlığını ifade eden devlet otoritesi vatandaşlardan hakkına şunun bunun elinde kullanılan terör aleti değildir. Özgürlük toplumun bir malıdır ki sınırlan kanunların hatta bilgili insanların sağduyusunun ‘Duıl’ dediği yerde biter. Özgürlük Ulusların bir malı ise halin emniyeti onun korumasına bağlıdır. Koruma hakkının yaptırımı devlet otoritesidir.
. “Arkadaşlar, sanılmasın ki demokrasilerin, Cumhuriyet rejimlerinin eleştirilerden, düşüncelerden korkusu vardır. Cumhuriyetler eleştirilerin, düşüncelerin ürünüdürler Bunlardan doğdular, bunlarla yaşayabilirler. İşlerimize yönlendirilecek içten eleştiri ve görüşler olsa olsa bize güç olurlar.
. “Arkadaşlar, sözlerimi bitirmeden önce İstanbul barosunun şöleninde göstermekten zevk aldığım içten bir kanımı sizlere bildirmekten kendimi alıkoyamayacağım. Bilirsiniz ki, klasiklere göre hakkın yaptırımı güçtür. Bu bir gerçeklik
olmakla beraber bazı eksikleri vardır. Bence kullanılan gücün içtenlik, sevgi ve dürüstlük ile sanılması gerekir. Yoksa hak şöyle dursun tek başına güç kendinin bile yaptın mı olamaz. Tarih böyle güçlerin kendilerini yiyerek, kemirerek yok
olup gittiklerini yazıyor. Yetkilerinizi kullanırken içtenlik ve sevgi içinde kullanacaksınız. Sözlerime son verirken aranızdan uzaklarda bu güzel vatanın dört bucağında Cumhuriyet adaletini dağıtan değerli arkadaşlarımı ve yüksek çalışmalarını
saygıyla anar ve selamlanın.”

Yaşar Öztürk/Bütün Dünya

Gazi’nin Kağnıları - Yaşar Öztürk

İbrahim Göktürk'ün 10 Kasım 1964 yılında Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında Zihni Kavukçu'nun ağzından pek bilinmeyen bir Ankara gecesi anlatılıyor:

“Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara'nın Samanpazarı semtindeki bir askeri hastahanede sağlık memuru idim. Hastahane dedimse öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gelmesin... Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu... O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu... Hastahanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı... Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.
Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastahanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı, yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa'dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi.
Gündüzkü çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getire... Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu... Yokluk ve yoksulluk diz-boyu, battaniye, karyola v.s. bulmak veya almak olanaklı değil... Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen: "Var olanla yetinin" diye yanıtlanırdı...
Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz... Hastahane iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu... Tek operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde... Ortalık dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli anlına yapışmış. Beyaz gömleği kan ve leke içinde... Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü, habire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor... Tam bu sırada odaya bir kaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim. Ve sertçe bir ses:
Kolay gelsin doktor bey!”  dedi.
Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık:
Gelen Gazi Mustafa Kemal'di... Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve: “Doktor, hele bir hastaneyi gezelim,”  dedi.
Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezerken ve yaralıları üst üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal'in gözleri birden şimşeklendi ve:
Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?” Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını ve gereksinime yetmediğini söyledi. Gazi Mustafa Kemal bir an düşündü sonra:
Şimdi beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. Hem iki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!”  dedi.
Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla ve yıldırım gibi hastahaneden uzaklaşıp gitti.
Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonralarıydı. Baştabile birbirimize bakıştık. O zamanın Ankara'sında ve savaşın en civcivli günlerinde bir gece iki saate değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunuyordu... Hatta doktor; “Bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba.” dedi. Gülüşerek odamıza uykuya çekildik.
Neden sonra idi ki kapının vurulmasıyla derin yorgun uykumdan uyandım... Kapıdaki er:
“Gazi'nin yatakları geldi, hemen kurulacak!” dedi.
Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır bir sel halinde sesler, uğultular, sert emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım. Sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarı yokuşu yollarından hastaneye doğru akıyordu. Tan yeri neredeyse ağaracak gibi. Henüz aradan iki saat geçmiş bulunuyor... Gazi'nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara'nın evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. İşte gelen onlardı... İçlerinde öyleleri vardı ki daha hiç kimse yatmamış. Alta serilmemiş... Kar gibi, genç kızların rüyası olan gelinlik çeyizleri idi. Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı bile...
Hayretler içinde kaldık...
Önceki sözlerimizden utandık... Ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi. Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, her zaman ve her çeşit koşullar altında Atatürk'ün kağnıları onun buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı...”

Atatürk, o an birlikte çalışmakta olduğu Afet İnan'a döndü ve yanıtını onun da izlemesini istediği bir el hareketi yaptı:
"Benim doğum günümün, 19 Mayıs olduğunu bildiriniz" dedi.
Genel Sekreter Soyak, Atatürk'ün bu yanıtını elindeki kağıdın alt bölümündeki boşluğa kurşun kalemle şöyle not etti:
"Cumhurbaşkanı Atatürk'ün doğum tarihi, 19 Mayıs 1881'dir."

Atatürk, Doğum Gününü Kendi Seçti: 19 Mayıs
Atatürk, Doğum Gününü Kendi Seçti: 19 Mayıs

İngiltere Büyükelçisi Morgan, Bakanlığımıza baş vurarak Cumhurbaşkanımızın doğum günü dolayısıyla İngiltere kralı VIII. Edward tarafından kendisine özel ve içten bir kutlama telgrafı gönderileceğini söylemiş ve Atatürk'ün doğum gününün bildirilmesini rica etmiştir. Durumu arz eder ve İngiltere Büyükelçiliği'nce istenilen bilginin, uygun görüldüğü takdirde bildirilmesine izinlerinizi rica ederim."
Dışişleri Bakanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne gönderilen 10 Kasım 1936 tarihli bu yazıyı kendi sine uzatan Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak'a Atatürk eliyle "Dur" işareti yaptı, sonra yazıyı sesli okumasını istedi. Hasan Rıza Soyak yukarıdaki yazıyı yüksek sesle okuduktan sonra Atatürk, o an birlikte çalış makta olduğu Afet İnan'a döndü ve yanıtını onun da izlemesini istediği bir el hareketi yaptı: "Benim doğum günümün, 19 Mayıs olduğunu bildiriniz" dedi.
Genel Sekreter Soyak, Atatürk'ün bu yanıtını elindeki kağıdın alt bölümündeki boşluğa kurşun kalemle şöyle not etti:
"Cumhurbaşkanı Atatürk'ün doğum tarihi, 19 Mayıs 1881'dir."
İngiltere Kralı Edward'ın bu ilgisinin nedeni, iki ay önce Türkiye'ye yaptığı gezisinde
edindiği izlenimleri ve bizzat tanıdığı Atatürk'e karşı duyduğu kişisel hayranlıktı. Arıburnu Cephesi'nde Orgeneral Fahrettin Altay'ın karşılayıp Çanakkale'de Türk Şehitliği'ni, İngiliz Mezarlığı'nı ve birkaç cepheyi gezdirdiği Kral Edward'ı Atatürk, İstanbul'da rıhtımda bekliyordu.
Deniz o gün dalgalıydı ve kralı taşıyan motor inip çıkıyordu. Rıhtıma çıkmak istediği bir sırada konuk kralın eli yere değdi ve tozlandı. O anda Atatürk, kralın rıhtıma çıkmasına yardımcı olmak üzere elini uzatmıştı. Kral, Atatürk'ün kendisine uzattığı elini tutmadan önce, mendilini çıkardı ve tozlanan elini silmek istedi. Atatürk, o ünlü sözünü işte o an söyledi:
"Vatanımın toprağı temizdir" dedi. "O toprak, elinizi kirletmez."
Sonra da konuğunun elini sıkıca kavradı ve kendine çekerek rıhtıma çıkmasına yardımcı oldu.
Atatürk, çeşitli yerlerini gezdirdiği İstanbul'u konuğuna denizden de göstermek istedi. Ertuğrul Yatı konukları önce, Boğaziçi'nin sahillerine, oradan Büyükada'ya götürdü. Kral ve konukları Yörükali Plajı'nda denize girdikten sonra Moda Koyu'na geldiler ve Moda Deniz Kulübü tarafından onurlarına düzenlenen deniz yarışlarını izlediler.
Yat gezisi ve yarışlar sırasında konuk kral, çevresindeki hemen herkesin dikkatini fazlasıyla çekecek denli, yanındaki Bayan Simpson'la ilgileniyor, ona alışılmışın dışında bir özen gösteriyordu. Zaman zaman çevresinden koparca-sına bir dalgınlıkla derin düşüncelere dalıyor, yüzünü büyük bir üzüntü ifadesi kaplıyordu. Bayan Simpson'un durumu da ondan farklı değildi.
Atatürk, konuklarını bu üzüntülü havadan çıkarmak ve onları biraz olsun neşelendirmek için büyük çaba harcıyor, üstün bir evsahipliği sergiliyordu. Bir ara Bayan Simpson yerinden kalkarak birkaç metre öteye gitti ve elindeki dürbünle karşı kıyıyı izlemeye başladı. Kral Edward da yerinden kalktı ve Atatürk'ten izin istercesine bir tavırla onu başıyla selamdı, telaşla Bayan Simpson'un yanına gitti. Tüm konuklar merakla, onun bu durumunu izliyorlardı. Atatürk yanındakilere eğilerek, bir gözlemini değerlendirdi:
"Kralın bu bayana karşı büyük bir zaafı olduğunu görüyorum" dedi. "Korkarım ki bu bayan yüzünden tahtını kaybedecek... "
Atatürk'ün o an gördüğü bir gerçeği, çok geçmeden tüm dünya gördü. Kral Edward, Bayan Simpson'a olan aşkı uğruna İngiltere tahtını terk etti.
***
Moda Koyu'ndaki yarışlardan sona Atatürk, konuklarını Ertuğrul Yatı ile Florya'ya götürdü.
Orada konuklarını, İngiliz geleneklerine göre düzenlenmiş bir ziyafet masası ve İngilizler'in damak tadına göre hazırlanmış yemekler bekliyordu.
Atatürk, İngiliz mutfağını bilen aşçılar ve İngiliz geleneklerine göre ziyafet masası düzenleyen deneyimli görevliler buldurmuş, kralın onuruna vereceği ziyafeti onlara hazırlatmıştı.
Kral Edward, onun bu özeninin hemen ayırdına varmış ve ziyafet sonrası teşekkürlerini bildirdikten sonra duygularını, içtenlikle söylediği şu sözüyle belirtmişti: "Kendimi İngiltere'de, sarayımda zannettim... "
Yabancı bir konuğuna verdiği ziyafette bir garsonun, elindeki çorba kasesini yere düşürmesi karşısında Atatürk'ün "Bu millete yalnızca hizmetçilik yapması öğretilemiyor" dediği olayın, bu ziyafette geçtiği ileri sürülmektedir.
Yemekte Atatürk ile konuğu arasındaki şu karşılıklı konuşma ise, uzun yıllar halk arasında yinelenmiştir. Konuk kral, evsahibi Atatürk'e soruyor:
"Türkiye bir savaş anında ne kadar asker çıkarabilir?" diyor. Atatürk hemen karşılık veriyor: "Bu düşmana ve savaşa göre değişir" diyor. "Gerekirse, kadınıyla erkeğiyle bütün Türkler askerdir. Fakat talim görmüş, savaşa her an hazır bir milyon askerimiz vardır."
Kral da hemen karşılık veriyor: "Demek bir savaş çıktığında Türkler, bir anda iki milyonluk bir savaşa her an hazır kuvvete sahiptirler."
Atatürk, konuğunun bir yanlış hesaplama yaptığını sanarak onu düzeltiyor:
"Hayır" diyor. "Yetişmiş asker, nüfusun yüzde yedi-sekizi olarak hesaplanır."
Kral Edward, Atatürk'ün söyledikleri duyuyor; ama onu dinlemiyormuş gibi yapıyor ve gülümseyerek bir önceki sözlerinin sonunu getiriyor:
"Ben doğru hesap yaptım, Ekselans" diyor. "Bir milyon askerden oluşan ordunuz ve... Bir milyon da şahsen siz... İkisinin toplamı iki milyon etmez mi?"
Konukları Türkiye'den ayrılırken Atatürk onların emrine Cumhurbaşkanlığı Özel Treni'ni verdi; kendi de onlara "Güle güle" demek için hareket saatinden çok önce Sirkeci Garı'na geldi, kral ve beraberindekileri yolcu salonunun kapısında karşıladı.
Birkaç kez teşekkür edip, trene binmek üzere ayrılırken kral, Atatürk'ü İngiltere'ye davet etti:
"Sizin de bir gün Londra'yı şereflendireceğinizi ümit ederim" dedi.
Onun bu davetine Atatürk, "İngiltere'yi görmek her zaman arzum olmuştur" diyerek karşılık verdi.
Kral, Atatürk'ün yanında duran Başbakan İsmet İnönü'yü de davet ettiğini bildirdi. İnönü'nün karşılık vermesini beklemeden, İnönü adına bu davete de Atatürk karşılık verdi:
"O hemen gelecektir" dedi.
Atatürk, krala iki sandık Türk sigarası göndermişti. Kral, bu sigaralar için de teşekkür etti Atatürk'e... "İçimi çok güzel ama" dedi. "Alışmaktan korkuyorum."
Sonra da kendini tutamadı, isteğini açıkca söyledi:
"İngiltere'ye gittikten sonra bunlardan bir miktar daha göndermenizi rica edeceğim" dedi.
Atatürk'ün "Emredersiniz" demesinden sonra da bu kez, Büyükada, Florya ve Deniz Köşkü'ne hayran kaldığını, plajlarımızın kumunun yumuşaklığını hiç unutmayacağını söyledi.
Ve tren hareket ederken, bir de söz verdi Atatürk'e:
"İleride yine geleceğim ülkenize" dedi.
Tren Türkiye sınırından geçip, Bulgaristan'a girdikten sonra ise kral, Sofya'dan bir teşekkür telgrafı gönderdi.
Ve Atatürk, hemen yanıtladı bu telgrafı:
"Bütün kalbimle çok güzel bir yolculuk ve başkentlerine mutlu bir geri dönüş diliyorum..."
Dünya bu geziyle yakından ilgileniyordu. İtalya bir yıl önce Habeşistan'ı istila etmişti. Dünyada sıkıntı yaratan bu olay Türk-İtalyan ilişkilerinde gerginliğe yol açmıştı. Türk-İngiliz ilişkileri ise önemli bir gelişme gösterdi. Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin İtalya'ya karşı yaptırımlarına da katıldı. İtalya'nın gösterdiği sert tepki üzerine İngiltere 1935 Aralık ayında İspanya, Yugoslavya, Yunanistan ile birlikte Türkiye'ye dayanışma önerdi. "Akdeniz Paktı" adı verilen bu karşılıklı garantiler Türkiye İngiltere arasındaki yakınlaşmayı daha da güçlendirdi. Montrö Antlaşması'nın mürekkebi kurumadan İngiliz kralının İstanbul'a gelip Atatürk'ü ziyareti dünyanın gözlerini bu geziye çevirmişti.
1 Kasım 1936 günü TBMM 5. Dönem 2. Toplantı yılını açış konuşmasında bu geziden söz etti:
"Tanışmaktan mutluluk duyduğum, İngiltere'nin kralı ile aramızda oluşan dostluğun, uluslarımızın eğilimlerine uygun olarak iki hükümet arasında eylemli olarak gelişen içtenlikli ilişkiler üzerinde yararlı etkiler yapacağı kuşkusuzdur. Türkiye'nin hakkını teslim etmekle yüksek dostluk ve anlayış gösteren Montrö Antlaşması'nı imzalamaları, aynı zamanda kritik süren uluslararası durumun bu önemli döneminde durulması için herkesin çalışması gereken genel barış işine de, değerli hizmet etmiş oldular..."
Kral İngiltere'ye dönünce Atatürk'e armağan olarak iki sandık viski gönderdi. Atatürk bu viskilerden çok hoşlandığını, içerken onu anımsayacağını söyledi. Ancak Atatürk'ün doğum gününü öğrenmek için telgraf gönderdikten bir ay sonra 12 Aralık 1936 günü kral, aşkı uğruna krallık tahtını terk etmek zorunda kaldı.
Onun, Amerikalı dul Bayan Wallis Warfield Simpson ile evleneceğini açıklamasına Anglikan Kilisesi ve İngiliz hükümeti karşı çıktı. Kilisenin ve hükümetin bu tutumu karşısında kral, radyodan İngiliz ulusuna heyacanlı bir konuşma yaptı ve şu açıklamayı yaparak tahtına veda etti:
"Bana inanınız ki, İngiltere kralı olmak gibi ağır bir sorumluluğu yüklenmem ve görevlerimi layıkı ile yapabilmem, sevdiğim kadının desteği olmadan olanaklı değildir."
Atatürk'ün öngörüsü gerçekleşmişti. İngiltere kralı, sevdiği kadın uğruna tahtını terk etmişti.
Ve ilk kez kendinin öğrendiği Atatürk'ün doğum gününü ise, kutlayamamıştı.
17 Mayıs 1937 tarihinde yeni kral VI. George taç giydi. Onun tahta çıkışını Atatürk, bir telgrafla kutladı. İki gün sonra İngiltere'nin yeni kralı Atatürk'e, şu ifadeyi içeren bir kutlama telgrafı gönderdi:
"Doğum gününüzün yıldönümü nedeniyle Ekselansınıza yürekten kutlamalarımı ve aynı zamanda sağlık ve uzun ömürler dileklerimi sunmakla içten bir zevk duyarım."
Tam 70 yıl önce 19 Mayıs 1937 günü Atatürk'e ulaşan bu telgraf, yaşamı süresince onun aldığı ilk doğum günü kutlama mesajıydı.
İngiltere kralı VI. George Atatürk'e bir yıl sonra 19 Mayıs 1938'de de bir doğum günü kutlama telgrafı gönderdi. Bu telgraf ise, yaşamı süresince Atatürk'ün aldığı ikinci ve son doğum günü kutlama mesajıydı.
O telgrafı aldığında Atatürk, Mersin'deydi. Hatay sorununu çözmek için hasta bedenine aldırmadan Viranşehir'deki tarihi kalıntıları, portakal bahçelerini geziyordu.
İngiltere kralının kutlama telgrafına teşekkür yanıtını, Silifke'den gönderdi.
Atatürk'ün gerçek doğum günü ve hatta gerçek doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. Onun çağdaş Türkiye'yi yaratmasından önce pek çok kişinin doğum günü bilinmiyordu. Çoğunlukla o yıla yakın olaylar ve mevsimlerle bağlantılar kurularak parmak hesapları yapılıyordu. Zübeyde Hanım oğlunu "Erbain (Kırk gün soğukları) sürerken" doğurduğunu söylerdi. Aslında Ali Rıza Efendi oğlunun doğumunu o yıllardaki geleneğe uyarak evin duvarında asılı Kur'an-ı Kerim'in kapağına not düşmüştü; ama bu Kur'an daha sonra kaybolmuştu. 1934 yılına değil kayıtlarda Atatürk'ün doğum yılı 1880 olarak yazıldı. Eski cüzdanında doğum yılı Rumi takvimle 1296 olarak yazılıydı. Bu tarih 13 Mart 1880, 12 Mart 1881 dönemine denk gelmektedir. 1934 yılında Soyadı Yasası'nın yürürlüğe girişiyle kimlikler yeniden düzenlenirken Atatürk'ün doğum yılı 1881 olarak yazıldı.

Yaşar Öztürk/Bütün Dünya

Haziran 1935 tarihinde kabul edilen 2739 sayılı yasa ile ulusal bayramlar ve genel tatiller belirlenmişti. Bunlar arasında, Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı, 19 Mayıs günü yoktu.
Çünkü, 1938 Haziranı’na değin, 19 Mayıs yalnızca Samsun’da, Gazi’nin Samsun’a gelişinden ötürü, yerel anlamda “Gazi Günü” olarak kutlanıyordu.
Aslında, her yıl mayıs ayının üçüncü haftası geleneksel olarak jimnastik şenliği, Mektepliler Bayramı, İdman Bayramı adı altında etkinliklere sahne oluyordu. Bu etkinliklerin geçmişi ise 12 Mayıs 1916’da, Erkek Öğretmen Okulları öğrencilerinin, öğretmenleri Selim Sırrı Tarcan gözetiminde Kadıköy’de İttiharspor çayırında (bugün Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu yer) yaptığı Beden Eğitimi Gösterisi’ne dayanıyordu. Bu geleneksel gösteri, daha sonra 1927 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın üstlenmesi ile Türkiye’ye yayıldı.
Beden Eğitimi Gösterileri’nden birinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün, arkadaşları ile ulusal mücadeleye adım attığı Samsun’dan başlayarak sık sık söylediği “Dağ Başını Duman Almış” marşı da doğmuştu. Spor tarihimizin unutulmaz adlarından biri olan Selim Sırrı Tarcan, yüksek beden eğitimi almak için gittiği İsveç’ten döndüğünde, yanında jimnastik çalışmaları sırasında çalınmak üzere çeşitli müzik parçalarının notalarını da getirmişti. Bunlar arasında bulunan, İsveçli besteci Felix Korbig’in “Tre Tralanda Jamtör” (Tralalla Diyen Üç Kız) adlı bir ormancı şarkısı vardı. Selim Sırrı Tarcan bu parçayı flütle çalarak küçük değişiklikler yaptı. Ve aynı okulda Türkçe öğretmeni olarak görev yapan şair Ali Ulvi Elöve’nin, kareli bir defter kağıdına yazdığı güfte, 12 Mayıs 1916 tarihinde ilk kez bir beden eğitimi gösterisi sırasında söylendi.

1937 yılıydı. Atatürk Ankara Halkevi’nde bir konuşma yapacaktı. Bursalı gençler, kendisinden önce, “Dağ Başını Duman Almış”ı söylediler. Daha sonra kürsüye gelen Atatürk, konuşmasına şöyle başladı:
“Ben 1919 yılının Mayıs ayında Samsun’a çıktığımda elimde hiçbir maddi güç yoktu. Sadece Türk ulusunun soyluluğundan kaynaklanan ve benim vicdanımı dolduran yüksek bir manevi güç vardı. İşte ben bu ulusal güce, Türk ulusuna güvenerek işe başladım. Samsun’dan Anadolu içlerine kırık dökük bir otomobille gidiyordum. Yanımda, öteden beri yaverliğimi yapan Salih ya da Cevat Abbas’tan biri vardı. O kırık otomobille Anadolu yollarında ilerlerken hep düşünür ve yaverime, sizin az önce söylediğiniz şarkıyı söyletirdim. Ben birgün, Türk ufuklarında kesinlikle bir güneş doğacağına, bunun hareket ve gücünün bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç ulaşacağına öylesine inanmıştım ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum. O şarkıyı okuyup, yineletmekteki amacım, Türk’ün bu güneşi doğunca başarıya ulaşacağını anlatmaktı. Bu nedenledir ki, biraz önce söylenen şarkı benim onsekiz yıllık bir anımı tazeledi. Sizlere teşekkür ederim.”
19 Mayıs 1938 günü, Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda gençlik ve spor gösterisi yapılıyordu. Atatürk hasta hasta stadyuma gelmiş ve gençleri izlemişti. Ancak o sıralarda Hatay’ın anavatana katılması sorunu vardı.
Ve uyarı niteliğinde bir askeri geçit törenine katılmak üzere hemen Mersin’e hareket etmek zorunda kalmıştı. Ve bu, Ata’nın bu dünyada geçirdiği son 19 Mayıs olacaktı.
Oniki gün sonra, 1 Haziran 1938’de, 19 Mayıs’ın ulusal bayram olarak kabul edilmesi için TBMM’ye, bir yasa önergesi verildi. Önergenin gerekçesi şöyleydi:
“19 Mayıs günü yurdun her bucağında Türk gençleri, sporcuları ve Türk halkının toplu ve birlikte, sonsuz ve evrensel bir tarihin dönüm günlerinden en büyüğünü kutlamaktadır. Bugün tarihin, insanlık ve uygarlık yararına olarak gidişini değiştirdiği gündür. Onun içindir ki, en büyüğümüz Atatürk, bu geleceğin güçlü zemini olan Türk gençliğine ve Türk sporculuğuna bugünün ayrılmasını uygun görmüşlerdir.”
Bundan sonra, 20 Haziran 1938’de, 3455 sayılı yasa ile 2739 sayılı yasanın “G” maddesine bir ek yapılarak, 19 Mayıs, “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak belirlendi. “Dağ Başını Duman Almış” marşı da bu bayramın dolaylı bir simgesi olarak kabul edildi.
Ve Sevgili Atamız'ın dünyadaki son günleriydi. 1 Kasım 1938 tarihinde, hasta yatağında yanındakilere şu notu yazdırmıştı: "Türk gençliğinin, kültürde olduğu gibi spor alanlarında da idealine ulaşması için Yüksek Kamutay'ın kabul ettiği Beden Terbiyesi Yasası'nın uygulamaya geçirildiğini görmekle memnunum."
Atatürk, 19 Mayıs'ın, yasalaşarak ulusal bayram olarak kabul edilmesini görmüş ve çok mutlu olmuştu ama ne yazık ki, bir 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'na katılmaya ömrü yetmeyecekti. Bu arada dünya spor basını da Türkiye'deki bu gelişmeleri dikkatle izliyordu. O günlerde dünyanın en yüksek tirajlı spor gazetesi "L'Auto"da şöyle bir yazı yayımlanmıştı:
"Dünyada ilk kez beden eğitimini zorunlu kılan devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk oldu. Yalnızca kağıt üzerinde ve nutuklarla değil bunu gerçekten yerine getirdi. Stadyumlar ve spor merkezleri oluşturdu. Halkevlerinin spor kollarını kendi denetledi ve ulusunun kaderine egemen olduğu günden itibaren Türkiye'de spor gittikçe artan bir değer kazandı."

Yaşar Öztürk/Bütün Dünya

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget