Makaleler "Levent Kırca"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Nihayet bugün “İçerdekiler” oyunuyla ilgili son provayı yapıp, noktayı koyduk. Siz bu yazıyı okuduğunuzda, biz Niğde’de ikinci oyunumuzu oynuyor olacağız. Dün de, yani Cumartesi akşamı da Ankara’da ilk oyunumuzu oynadık.
Bir tiyatro oyununu vücuda getirmek, yaşamla yüzleştirmek malum çok kolay değil. Yazım da bana ait. Örneğin bu çalışmamız iki buçuk ay sürdü. Hapishanelerde acıyı birebir çekmiş dostlarımızın kitapları, yüksek sesle defalarca okundu. Oynayacak altı arkadaşımız da bu okumalarda hazırdılar. Kullanacağımız bölümler hep birlikte seçildi. Ben yazılmış bu gerçek acıların dramaturjisini yaparken, kadroda rollere göre eksiklerimiz tamamlandı ve aramıza işin altından kalkabilecek yeni arkadaşlarımız katıldı. Fazıl Say ile görüştüğümde, mevcut müziklerinin içinden seçerek kullanabileceğimizi söyledi. Bu konuda menajeri Ceylan Hanım da çok yardımcı oldu.
Provalara gelip giderken arabamın teybinden günbegün Fazıl Say’ın hemen bütün eserlerini dinledim. Hangi bölümün nereye daha iyi uyacağını seçmek günlerimi aldı... Fazıl Say Altı oldum diyebilirim.
Yalnız itiraf etmeliyim ki, bu besteciye olan hayranlığım her dinleyeşimde artı da arttı. Dünya görüşümüz müşterek, bakışımız aynı. Ömer Hayyam’ın şiiri nedeniyle hüküm giymesi yanlış “Düşünce” ceza görüyor. Bu hiç şüphesiz “Say”ın şanıdır, madalyasıdır. Böyle bir anlamsız ceza alarak dünya tarihine de geçti. Ben kendisine, bu güzel müzikler için teşekkür ediyorum. AKP Hükümeti’ni de bu vesile ile bir kez daha kınıyorum. Sonra ben oyunun yazdığım kısımlarını, arkadaşlarımın eleştirileri doğrultusunda yapboz yapıyorum. Oyunun metni netleştikten sonra, okuma provaları başlıyor. Yaklaşık iki hafta sürüyor. Tonlamalar üzerinde duruluyor. Bu provalarda kelimelerin neden ve ne şekilde söyleneceği belirleniyor. Ve rol dağılımı yapılıyor.
Derken, ayaklanıyorsun ve oyunun sahnelenme süreci başlıyor. Ben hem yazar, hem oyuncu hem de rejisör olduğum için işim zor. Her şeyden önce bir psikanalist gibi davranıyorum. Oyuncu arkadaşlarımı germiyor, yormuyor, üzmüyorum. Bütün provalarımız neşeli geçiyor. Bunu bazen bozanları ikaz ediyorum. Yaklaşık bir ay da sahne trafiği dediğimiz, oyuncu arkadaşlarımızın oyun esnasındaki hareketlerini belirliyoruz. Oturdu, kalktı, yürüdü, girdi, çıktı gibi...
Bu kısmı da netleştikten sonra oyunun müzikleri, slaytları ve filmleri yerleştiriliyor. Prova böylece, dikilen kostümlerin giyilmesi ve dekorun netlik kazanmasıyla son buluyor.
Evet iki aya yakın çalıştık.Hep birlikte, bir ansaml içinde hareket ediyoruz. Sanki yedi oyuncu teknik arkadaşla birlikte sekiz kişi tek bir insansınız. Vücudun provaları gibi. Seyirciyi de oyuna kattığımızda, halkla da bütünleşiyorsunuz.
Alkışlar, kahkahalar...
Seyircinin oynanan oyuna katılması, “ilahi” birleşme adeta.

Tiyatrolar kapanıyor
Neredeyse hiç tiyatro salonu kalmadı. Az sayıdaki tiyatrolar turne yapıyoruz sürekli. Bizim gibi politik oyun oynayanlar ne yazık ki az. Bazı tiyatrolar eğlencelik, nane ciklet. Siz kapatılmayla, yasaklanmayla, tutuklanmayla yüzyüze korkmadan göğsünüzü siper ederek sürdürüyorsunuz mücadeleyi. Sizin yaptığınıza cesaret edecek sanatçı çok az.
Ama bir tiyatro;
Gerçekleri söylemiyorsa,
Sıkıntıları dilendirmiyorsa,
Haksızlıkların üzerine gitmiyorsa,
Demokrasi için mücadele etmiyorsa,
Ezilenlerin yanında değilse,
Ezenlere karşı gelmiyorsa,
Ne işe yarar ki o tiyatro?
Hele böyle bir dönemde Allah göstermesin “Akil” olmak da var...

İnsan içine çıkamayacaklar
Toplumun yüz karası bunlar. Bunlar yandaş, bunlar işbirlikçi, bunlar T.C’ yi istemeyenler, ülke bölünsün diyenler, bayrağa karşı çıkanlar, teröristle işbirliği yapanlar, bunlar menfaatçi, yalancı, çıkarcı ve utanmaz. Üç kuruş çıkarları ve menfaatleri için ülkelerini satanlar bunlar. Şehit anne ve babalarının gözünün içine bakarak Amerikan mandasına evet diyenler, şehitleri ve onların dökülen kanlarını hiçe sayanlar. Halk her gittikleri yerde kovalıyorlar bu utanmaz, arlanmazları. Gün gelecek insan içine çıkamayacak bunlar.
Bunlara hadlerini bildirmek en birinci vazifedir!

Ali Kırca
Soyadı benzerliğimden utanıyorum. Eski devrimci, yeni çanakçı Ali Efendi, Siyaset Meydanı’nda; Akil Orhan Gencebay’a çanak tuttu, hükümetin yanında olduğunu alenen belli etti.
Yazıklar olsun. Kula kulluk edene yazıklar olsun.
Ağzınızdan çıkanı, önce kendiniz duyun.
Sizi Türk Bayrağı’mızın üzerinde şehit kanında yürütmeyiz, bilmiş olun.
Gün ola harman ola...
İyi ki varsınız Akiller...
Siz olmasaydınız biz bu kadar değer kazanmazdık.

Sadri Alışık Tiyatrosu
Rahmetli Sadri Alışık’ı severdim, Adile Naşit’i, Hulusi Kentmen’i...
Ama yaşasalardı;
Akil olurlar mıydı acaba?
Ben de çok fesatım...Yok canım, ben onları sevmeye devam edeceğim.
Ayhan Işık Akil olur muydu acaba?
Aklıma kötü şeyler getirmemeliyim.
Sadri Alışık Tiyatrosu ne yazık ki kuruluşundan bu yana, müsamereden öteye hiçbir şey üretemedi. Bir de her yıl ödüller dağıtıyorlar, kendi keselerinden.
Ölçü nedir, neye göre seçilir, kim seçer?
Bir ödül gecesi düzenlemişler, Türkiye’nin hali malum. Cumhuriyet gitti gider... Ama sahneye çıkanların içinde “Yaşasın” bir tek Umur Bugay bundan söz etti... Diğerleri hiçbir şey söylememektense, Emek Sineması’nı sakız etmişler durmadan çiğnediler.
Cumhuriyet’in olmadığı yerde sanat da olmaz, sinema da... Ayrıca siz korkakların sanatla ne işi olur. Sanat sizin neyinize?
Efendiler bugün cesur olma, mert olma günüdür!
Gelin birlik olalım, gün bu gündür!
Şeref, haysiyet, onur, kişilik, dürüstlük, erdem... Bunlar hayvanlarda olmaz. İnek anlamaz şereften filan. Öküz namuslu olsa ne yazar. Hiç tanımadığınız şerefli bir merkep var mı? Köpek kişilikli olabilir mi? Sözlüğe baktığınızda, bu meziyetlerin ancak insanlar tarafından taşınabileceğinden söz ediliyor. Sanki insan olmanın şartı gibi.
Sende bu meziyetler yoksa, çocuğuna ne öğreteceksin, neyi aşılayacaksın ona? Para kazan, insanları sömür, büyü ve “Akil” ol mu diyeceksin?
Ne mutlu bana ki bunları bana miras bırakan bir babanın çocuğuyum!
Ne mutlu bana ki çocuklarıma bunları miras bırakıyorum!
Benim yavrularımın içinden gelecekte bir “Akil” çıkmaz!
Çok şükür...

23 Nisan
Çocuklar ellerinde Türk Bayrakları taşıdılar, Atatürk tişörtü giydiler ve okul müdürleri onları fişleyip, ihbar etti...
Memleketin haline bak!
23 Nisan’ın coşkuyla, korkmadan kutlanacağı günler yakındır.
Çok yakın...
Bunu görmeden ölmeyeceğim!
Yeni kitabım
İçerdekiler çıktığına göre, yeni kitabımı yazmaya başlayabilirim.
Biliyor musunuz ?
İlk kitabım “Önüm Arkam Sağım Solum Dönek” en çok satanlar listesine girdi.
Yeni kitabımın adı;
“Akil’e Bak Hizaya Gel”.
Ya da...
“ Akil’e Bak Dertli Çal Kemancı”.
Üçüncü alternatif ...
“ Kendi Düşen Akil Ağlamaz”

Akil fıkrası
İki Akil oturmuşlar, birbirlerine Akil veriyorlarmış. Bir tanesi diyor ki, “Tut ki Tayyip tutunamadı. T.C yeniden baştacı oldu. O zaman bizi, bu ülkede yaşatmazlar. Ama biz aldığımız paralarla bu ülkeden kaçıp, başka bir ülkede gül gibi yaşarız” diyor. Öteki Akil “Hadi ülkeden kaçtın” diyor.” Gittiğin ülkede aynaya nasıl bakacaksın? Kendinden kaçamadıktan sonra, ülkeden kaçsan kaç para!”
NOT: Meğer ikinci adam Akil değil, Makul’muş.
Saygılarımla...

T.C Levent KIRCA

Sabah her gazeteyi açtığımda, tabi adam gibi gazeteden bahsediyorum. Siz o gazetelerin hangileri olduğunu biliyorsunuz. Yok hala boyalısını okumaya devam ediyorsanız, televizyonda kadın yarışmalarını izliyorsanız, zaten memleketten bir habersiniz demektir. Neyse, açtığımda gazeteleri her gün Cumhuriyet’in biraz daha yitip gittiğini görüyorum.
Adım adım… saniye saniye…
Şimdi de, THY’de yeni bir uygulama ile karşılaşıyoruz. Önce hostesleri örtüyorlar, sonra da dualı uçuşlar başlıyor. Yani, uçak düşerse “Cennet ayaklarının altında Toki!”
Uçakta ekrandan üç ayrı dilde dua yayınlanıyor.
Yorumu sizin olsun…
Bir başka gazetede  ise, Ata’nın Devrim Kanunları’nın kaldırıldığını okuyorum.
Yani Türkiye feryad ediyor!
Sahip çık bana! Diyor.
Yardım  Et. İmdat! Diyor.
Örneğin bana “Sanatçıysam ben tabi”,
Dile Getir, oyna beni! Diyor.
Ülkenin her tarafı mevzu  olmuş. Adına Türkiye dahi diyemeyeceğimiz ülkemizde, “Cumhuriyet’in Ömrü” belki de “Kelebeğin Ömründen” daha kısa!
Hal böyleyken, neden biz 1942 yılında geçen iki genç şairin üç şiirinden oluşan bir filmle zaman kaybedelim. Üstelik bu film bilerek ya da bilmeyerek Hükümet yandaşlığına hizmet etsin. Bugün kendisine ‘Sanatçı’ diyen herkesin para peşinde koşmayı bırakıp, ülkeye yardıma koşması lazım.

KÖTÜ GÖSTERMEK BUGÜNÜN MODASI

“Kelebeğin Ömrü” filmini izledim. Orada işlenen hatalardan elli yıllık, yarım yüzyıllık bir sanatçı olarak söz etmek istiyorum;
Filmde, Atatürk öleli dört-beş sene henüz olmuş, Zonguldak’ta temerküz kampı gibi gösterilen bir maden ocağında, işçiler madenlere yaşayan ölü gibi girmekteler ya da Hitler zamanı sabun olmak için, gaz odalarına giren Yahudiler’i anımsatıyorlar. Üstelik Türk Askerleri’nin faşizan baskıları da tepelerinde. Askerlerimiz tarafından coplanıyorlar iteleniyorlar yani askerlerimiz bugünkü Hükümet’in istediği gibi gösteriliyor. Ülke perişan, açlık kol geziyor. Millet veremden kırılıyor ve herşey ülkenin kötü yönetiminden kaynaklanıyor. Kim mi yönetiyor ülkeyi? Atatürk zihniyetinin, Cumhuriyeti'nin uzantısı “İsmet İnönü” Cumhurbaşkanı, Başbakan “Refik Saydam”.
O dönem, ekmek dahi karneyle dağıtılıyor. Şeker, un vs. ana ihtiyaç malzemeleri yok denecek kadar az. Ülke ekonomik olarak dibe vurmuş, sıfırı tüketmiş. Üstüne üstlük bir de, hastalıklar vurmuş ülkeyi. Tifo, tifüs, zatüre, zatülcemp ve verem. Çaresiz ölümcül hastalıklar. Zira, henüz penisilin denilen ilaç bulunmamış. Bu adı geçen hastalıklarla çok iyi beslenerek başetmek mümkün. Yağ, bal, tereyağ, süt, yumurta, bol et…Yani proteinli gıdalar. Atatürk Hükümeti’nin o gününde bunları bulmak ne mümkün! Ekmeği dahi insanlar karneyle alıyor. Yani kısacası, ekmek dahi yok! Kim yapıyor bunu? “Atatürk Hükümeti”. Yani suçlu, taze “Türkiye Cumhuriyeti” olarak gösteriliyor.
 Filmin içinde, bundan alenen söz edilmiyor ama, ima ediliyor. Duvarlarda  “Atatürk  Resimleri, Atatürk Rölyefleri”.  Bugünkü değil, o gün kü “CHP”nin altı oklu amblemleri sık sık çıkıyor karşımıza. Durumun müsebbibi (sorumlusu ) olarak  “CHP” gösteriliyor. Cumhuriyet’i kötü göstermek bugünün modası… Yıkmak için Cumhuriyet’i; padişahlığı yüceltip, Cumhuriyet’i alaşağı ediyorlar. Başbakan’ın söylemi bu. Her türlü yandaş da, menfaati için destekliyor durumu. Kimi korkuyor, destekliyor. Kimi çıkarı için, kimi de öyle olmasını sandığı için…
Tekrar filme dönelim. Ülkeyi dünyadan soyutlayarak gösterdiğinizde durum böyle… Ama, kazın ayağı başka.
Size, filmin geçtiği yıllar da, dünyadan söz edeyim;
Dünya savaşıyor. II. Dünya Savaşı, yeryüzünü kasıp kavuruyor. Evet, bizde ekmek karneyle ama, dünya onu da bulamıyor, aç. Herkes birbirini bombalıyor, ekonomi durmuş. Hastalıklar kol geziyor. Açlık, ilaçsızlık tavan yapmış. Kısacası, dünyada taş taş üstünde kalmamış. Birbirleriyle savaşan ülkeler… Karşılıklı mancılıkla…Kolera, veba gibi hastalıktan ölmüş insan cesetleri atıyorlar birbirlerine… Evler yıkılmış, yanmış…İnsanlar sokaklarda çöp yiyor…
Dünyanın o günkü haline bakıp mukayese ettiğimizde;
 Türkiye pırlanta ama; dünyanın durumunu göstermeden o günkü Türkiye’yi bir şekilde dillendirir ve bunun sorumlusunu “CHP” olarak gösterirseniz, “Tayyip Erdoğan”ın istediği, demek istediği filmi çeker, ona yandaşcılık eder, hizmet ederseniz okuma zahmetini göstermeyen milletimiz de  diğer yandaşların da gayretiyle bunu gerçekmiş gibi kabul eder.

PEKİ KONUNUN GERÇEĞİ NEDİR?

Şudur;
Cumhurbaşkanı “İsmet İnönü” büyük devlet adamlığı gösterip usta bir manevrayla, Türkiye’yi bu savaşa yani II. Dünya Savaşı’na sokmamıştır. Bu, o gün için çok büyük başarıdır. Dönemin Başbakanı Refik Saydam'dır. Ülkenin içinde bulunduğu gerçeği, sıkıntıyı bizzat dile getirir. Unutulmaması gereken şu olur; Türkiye, II. Dünya Savaşı’nı en az hasarla atlatmış bir ülkedir.

GELELİM FİLMİN SANATSAL YAPISINA

Senaryonun sapmasının dışında tekdüze sıkıcı bir hikaye çıkar karşımıza. Film, uzun ve temposuzdur. Giriş, gelişme, düğüm, sonuç yoktur. Durağan bir sudur film. Akmaz zaten. Ne dediği de belli değildir. Bir mesajı yoktur. Gizli mesaj “Bay Tayyip”in ağzıdır. Filmin bu sıkıcı yeknesak temposu aşırı ambalajlanılarak yok edilmeye çalışılmıştır. Filmde, başarısız senaryoya karşın, başarılı şeyler de olmaktadır. Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ oyununu Farah Zeynep Abdullah' ın oyununu fevkalade başarılı buldum. Bu kardeşlerime olan ilgim ve sevgim arttı. Yılmaz Erdoğan' ı “Behçet Hoca” rolünde başarılı ve olgun buldum. Ne var ki, filmin kilit rolünü üstlenen ve bunu taşıyamayan “Belçin Hanım” tek başına bütün filmi aşağı çekmeyi başarmış. Yaşı başı önemli değil. O role olup olmadığı da öyle. Gözle görünen bir gerçek varsa ki bu rolü oynayamamış. Bu tip roller için henüz erken. Daha çok pişmesi lazım. Üst üste başarısızlığa bir türlü doymuyor. Üstat “Haldun Taner” in “Keşanlı Ali Destanı” ndaki ‘Zilha’ rolünü oynayamadığı için, aşağı çekmişti. Ve bu önemli eser yayından kalkmıştı. Her sahneye aynı mimik ve bakışlarla yaklaşıyor ki, bu olmayan bir şeyi zorla dayatmanın ötesine geçemez hiçbir zaman.
Gerek ‘Yılmaz’ gerekse ‘Necati’, benim rahle-i tedrisatımdan geçmiş arkadaşlarımdır ve onlarla hep iftahar etmişimdir. “Vizontele” filminde , “Neşeli Hayat” filminde ve “BKM Mutfak” la yaptıkları filmlerde hep açıp kutlarım kendilerini. Fakat, bu kez üzülerek söyleyeceğim “Olmamış'' birşeyi ‘Hükümet’ ağzıyla konuşup, göklere çıkaranlar gibi yapamayacağım. Türkiye’nin imdat alarmı verdiği bu günlerde dolaylı da olsa, “Hükümet” e yaranmaya çalışan bu filmi, içime sindiremediğimi ifade etmeliyim.
Konuyla ilgili bir ayrıntıdan da, söz etmeden geçemeyeceğim. “Dalaksız” bir köşe yazarı, adı geçen filmin daha vizyona girmeden fragmanını izlemiş. Filmi aşağılayarak yerden yere vurmuştu. Ben de, kendi kendime kızmıştım. “Ne kadar haince bir davranış!” diye. Sonra aynı “Dalaksız” bu kez “Gitmeyeceğim, izlemeyeceğim”dediği filmi izlemiş, yere göğe sığdıramamıştı. Köşesinde bile tutarlılığı sürdüremeyen bu insanlar yönlendiriyor bizi.

Saygılarımla…

Yazıda sıra Ahmet Hakan’a gelecek ama, önce Fatih Altaylı’yla yaşadığımız o tarihi gecenin perde arkasına birlikte bir bakalım…
Öncelikle düştüğü bu durumdan dolayı üzüldüğümü belirtmeliyim. Şunu da unutmamak lazım ki, insanı bir başkası bu duruma düşüremez. İnsan ancak kendisini böyle bir duruma düşürür. Bir köşede dürüst gerçekleri konuşan Cumhuriyet'ten ben, diğer köşede yandaşlığını örtbas etme gayreti içinde olan kimse tarafından, hele hele meslektaşları tarafından kesinlikle sevilmeyen bir gazeteci…

BAŞTAN KAYBETMEYE MAHKUM!

“Sen Silivri ve Hasdal'daki tutuklu 104 gazeteci meslektaşı bir kere olsun ziyarete gittin mi?” sorusuna, neredeyse bağırarak “Gitmedim. Gitmek zorunda da değilim. Gitmeyeceğim” diye cevap veren “onları sevmiyorum, onlar benim arkadaşlarım değil” diyen bir gazeteci için artık söylenecek hiçbir söz kalmamıştı. Hükmen mağluptu!
Ayrıca, İşçi Partisi’ne saldırısı da partililer tarafından pek hoş karşılanmadı. Çünkü, Doğu Perinçek için, Öcalan’la görüştü işbirliği yapıyor anlamında bir soru yöneltti. Oysa ki, Perinçek’in Öcalan’la neden görüştüğünü biliyordu. Çünkü, kendisi de Öcalan’la aynı gerekçeyle görüşmüştü. Ve Öcalan’la, bu görüşme sırasında aynı masada yemek yerken fotoğrafları vardı. İsteyen, internete girip Öcalan’la Fatih Altaylı’nın baş başa fotoğraflarını görebilir.
Görüşme şu nedenle yapılmıştı;
Öncelikle, o hafta pek çok gazeteci Öcalan’la görüşüyordu. Yani Perinçek de gazeteci olarak görüştü Öcalan’la. Tıpkı Fatih’in görüştüğü gibi. Kaldı ki, o görüşmede Perinçek Öcalan’a “Silahlarınızı bırakın, terörist eylemle bir yere varamazsınız” demişti. Gül meselesine gelince, gülü Perinçek Öcalan’a vermedi. Öcalan Perinçek’e verdi. Almamak olmazdı. Tıpkı Fatih’in de Öcalan’ın yemeğini yemesi gibi. Yememek olmazdı. Durumu, defalarca anlatılmasına rağmen Perinçek’in aleyhine kullandı basın. Oysa Perinçek, Öcalan görüşmesini kitap olarak da yazmış bastırmış ve yayınlamıştı. Bu noktada da Fatih büyük bir gol yedi ama, düştüğü tuzak kendi kurduğu tuzaktı. İşçi Partililer'e bunun hesabını nasıl vereceğini merak ediyorum!
Bir üzüntümü daha belirtmeden geçemeyeceğim. Medyaya ve internete düşen klipler ve Fatih’in ölüm ilanları vs. beni üzdü. Bunun fazla olduğunu düşünüyorum. Bence Fatih Altaylı’ya bir şans daha vermeli. Son bir şans! Örneğin ben kendisini yaptığımız programın rövanşı için Ulusal Kanal’a davet ediyorum.
Sevgili Fatih, düştüğün duruma üzüldüğümü ifade etmek istiyorum. Gel Ulusal’da birbirimizin sözünü kesmeden, kozlarımızı paylaşalım. Sana bundan sonraki meslek hayatında başarılar diliyorum.

PERDE ARKASI

Fatih Altaylı’nın beni tuzağa düşürmek için çağırdığı o gece şunlar oldu:
Saat 23.00’te canlı yayınlanacak program için saat 20.00’de Habertürk Kanalı’nda idim. Yayına henüz üç saat vardı. Yapımcı Oya Hanım, beni kapıda karşıladı. Hava (oksijen) alabilmek için bir saat kadar dışarıda durdum. Durumu Altaylı biliyordu. Daha sonraki saatleri bekleme salonunda geçirdim ve sonra makyaj odasına indim. Belki orada Altaylı’yla karşılaşabilirdim. Makyöz hanım ‘benimle karşılaşmamak için’ kendisinin makyajının, makam odasında yapılmasını istediğini söyledi. Sonra stüdyoya geçtim, mikrofonumu taktılar. Fatih Bey, hala ortada yoktu. Açıkcası programına konuk gittiğim Fatih Bey ev sahibi olarak bana bir ‘Hoşgeldin’ deme gereği dahi duymamıştı. Bunu da çok ayıpladığımı belirtmek istiyorum. Ben kendi televizyonumda, bana gelen konukları kapıda karşılayıp, kapıda uğurluyorum. Benim aldığım terbiye budur. Bunun sevip sevmemeyle bir ilgisi yok. Örneğin, hiç sevmediğim ve tasvip etmediğim Başbakan Tayyip Erdoğan, Ulusal Kanal’a konuk gelse ‘adab-ı muaşeret’ gereği onu da kapıda karşılar, kapıdan uğurlarım.
Bilmem anlatabiliyor muyum?

SAMİZDAT

Evet buradan müjdeyi veriyorum. Değerli duayen gazeteci araştırmacı yazar Soner Yalçın'ın çok satan Samizdat isimli eserini sahneliyorum. Bu oyunu da tıpkı “Azınlık” gibi çok büyük bir halk kitlesi izleyecek. Samizdat’ın ilk oyunlarında Soner Yalçın da bizzat bulunacak. İkinci büyük haber, bu oyunun müziklerini dünya çapında sanatçımız Fazıl Say besteliyor. Oyunumuzu Şubat Ayı'nda büyük bir gala ile açıyoruz. Ondan sonra da Türkiye genelinde izlemeyen kalmayacak.
Haberiniz olsun..

SIRA AHMET HAKAN FALAN' DA

Size Ahmet Hakan’ın çok önemli bir açığını vereceğim. Ama hemen değil!
Az sonra…
Bu hafta Altaylı' nın programı bittikten sonra sosyal medya çalkalandı. Herkes bu programa kilitlenmiş. Bilmeyen, duymayan kalmamış. Ertesi gün Ulusal Kanal'daki odama youtube, twitter ve facebook'taki yorumları getirdiler. Tümüyle ve eksiksiz. Youtube'da program bir milyon civarı izlenmiş. Telefonlarım da kapanmak bilmedi. Arayanlar, tebrik edenler, duygularını iletenler, sıradaki yandaşlarla devamını bekleyenler falan. Herkes özetle, duygularına tercüman olduğumu söyledi. Sağolun varolun.
Aslında herkes demeyeyim. Yüzde 99'u böyle. Geriye yüzde birlik bir pay kalıyor. Bu yüzlerden bir olanlar, birleşmişler birlik olmuşlar. Sayın okurlarım, bu ödlekler içlerinden birinin canını yaktınız mı hep birlikte ses çıkarır feryat ederler. Korkuları, onları birleşme güdüsüne iter. Ama konuştukları, yazdıkları hep aynı. Geçmişim temiz ve halkına hesabını veremeyeceği hiçbirşeyi olmayan bir sanatçı olduğumdan, saldırı alanları çok dar. Bu yüzden beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ağaçkakan gibi aynı yere çalışıyorlar. Ya sarhoştu diyorlar, ya da artık demode oldu, modası geçti diyorlar.
Hayatımda sarhoş olmayı bırak, içki, sigara bile kullanmadım ve içmedim demekten sıkıldım. Velev ki mantıklı düşünün, insan kendisini neyin beklediğini bildiği ve en uyanık olması gereken yere sarhoş olarak çıkar mı? İkincisi moda olmakla, demodelikle işim olmaz. Ben bilinçli bir vatandaş ve aydın bir sanatçıyım. Televizyonda en son Başbakan'ın beni yasaklamasına kadar, 22 yıl sanatımı layığı ile yerine getirmişim. İzlenme oranları ortada. Yasaklandıktan sonra sanatıma tiyatrom ile devam etmişim. Demode olmuş bir sanatçıyı bir oyunu ile yüzbinler seyretmez. Sevgili ağaçkakanlar, gelin bir oyunumu izleyin. Hatta oyunumu değil, seyirciyi izleyin. Aslında demode olanın yorumlarınız olduğunu göreceksiniz.
Evet, bu ağaçkakanlardan biri de Ahmet Hakan. Ama o daha modern takılıyor. Mesela çok 'basit' olmamak için sarhoştu demiyor ama demode terimini kullanıyor. Ya da "Levent Kırca'dan bir idol çıkmaz" diyor. "Silivri diyor, Hasdal diyor, Cumhuriyet, Atatürk diyor başka bir şey demiyor" diyor. Ve başka bir şey demediğim için beni sığ olmakla itham ediyor. Bu yolla aşağılamaya çalışıyor.
Sevgili Ahmet Hakan;
Senin gibi ne idüğü belirsiz bir yandaş olacağıma, bir gün oraya bir gün buraya yazacağıma, her gün Atatürk derim, her gün Cumhuriyet derim. Bugün de derim, yarın da, ölene kadar derim. İnsanlık suçu işlenen bir ülkede, her an Silivri de derim, Hasdal da derim. Ayrıca insan moda olmak için ortaya canını, varını yoğunu koymaz. Hem hükümete, hem muhalefete muhalif olmaz. Moda olmak isteseydim senin gibi yandaş olurdum. Ayrıca da yandaş olsam, senin olduğun noktada da durmaz, çok daha tepelerde olurdum. Sen yandaş olmayı bile beceremiyosun. Kimsenin idolü olmama da gerek yok, böyle bir derdim de yok.

HERKESİN İDOLÜ, BENİMKİ GİBİ ATATÜRK OLSUN

Madem sığ olduğumu düşünüyorsun, madem "Fatih Altaylı'nın yerinde ben olsam, Kırca' ya haddini bildirirdim" diye konuşmuşsun; Hodri Meydan.. Gel Ulusal Kanal'a konuğum ol. Tartışalım. Birbirimizin lafını kesmeden. Adam gibi. Yaptığı her şeyi, hesabı kitabı ortada olan bana, neden para karşılığı dalaksızım raporu alıp askerden kaçtığını açıkla. Çürük raporunun kopyası elimde. Gel bana ve halkına dalağının yerinde olmadığını ispatla. Sen önce neden vatan borcunu, namus borcunu ödemekten kaçtığını açıkla, ondan sonra benimle 'derin' mevzulara gir. Başbakan, oğluna neden rapor aldığını açıklayamadı. Hadi sana bir şans. Belki sen açıklarsın.
Eğer gelmezsen, korkup kaçtığını düşüneceğim. Senin bir makyajını yapıp karşılıklı program yapacağım. Senin makyajını yaparak hazırladığım programın, senin katılacağın programdan iki farkı olur. Birincisi makyajlı olan daha çok reyting alır, ikincisi de, senin taklidinde bir dalak fazla olur.
Önce kendin dürüst ol, sonra başkalarını gagala.

Not: Prof. Fatih Hilmioğlu'nu ölüme terk eden zihniyeti kınıyor, konusunda uzman bir hastaneye sevk edilmesini talep ediyoruz!

 Levent Kırca
Twitter: @kirca_levent
ulusalkanal.com.tr

Abi acayip uçuyorum. Ha; kafam iyi de o yüzden değil. Havada uçuyorum, yazımı da uçakta yazıyorum. Haftada en az üç kere uçuyorum. Hem de erken saatlerde. Hani karga kahvaltısını yapmadan. 
Yemeden yollara düşüyoruz, daha gün ağarmadan hava alanındayız. Aramalar başlıyor; paltolar, çantalar malum aletlerden geçiliyor. Kemerler, kol saatleri hatta ayakkabılar çıkıyor; aletin içinden çorapla camiye girer gibi geçiyorsunuz. Çantanızdaki gargaraya, şampuana, parfüme el konuyor, gözünüzün önünde çöp tenekesine atılıyor. Ya Allah, ya sabır çekiyorsunuz, tekrar giyiniyorsunuz, ikinci aramada hadi gene soyun. Öttün... Baştan, bir daha geç... Olmadı bir daha... Bacak araları, çorap yanları itina ile aranıyor. Önce popo, sonra ön taraf avuçlanıyor; ola ki kıçına bir şey sokup da geçirebilirsin diye. Peki, ön tarafı niye avuçluyorsunuz, diye soruyorum. Yanıt: “Gerçekten o mu yoksa, başka bir şey mi geçiyor cihazdan...”
Bu hafta Trabzon’a uçarken, ellenmedik tarafımı bırakmadılar. Tırnak makasımı dahi aldılar. Tepem attı. Çantamda bulunan Soner Yalçın’ın “Samizdat”ını ve Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” kitaplarını çıkardım. Esas bunları alın, dedim. Günümüzde en tehlikeli şey bunlar...

Okuyan insan, rezaleti gördükçe uçağı da kaçırır, aklını da...
Düşünebiliyor musunuz, pilotun yanına giriyorsun, elinle aleti avuçluyorsun, diyorsun ‘çek Beyaz Saraya’. “Elimde pompalı tüfek var” ya da “elimdeki el bombası” diyorsun. Aslında havaalanında daha sağlıklı arama yapabilmek için, bir röntgen cihazı, bir de ultrason aleti yerleştirmek lazım. Hamile bir kadın mesela uçağa biniyor; ne malum karnındakinin bebek olduğu? Makineli tüfek olamaz mı? Ben uçak kaçıracak olsam, akşamdan bir bardak suyla Viktorinox çakı yutarım. Uçağın tuvaletinde çıkardığım çakıyla yallah pilot kabinine. “Oyalanma, çek Beyaz Saray’a, Obama beni bekliyor”.
Küçük paket halinde çamurlar var, kırtasiyelerde satılıyor; bu çamurlarla ufak biblolar falan yapabiliyorsunuz. Bu çamur geçiyor, serbest. Ayakkabı boyası da serbest... Uçakta, koltuğun arasında, çamurdan, kendi ellerinizle bir tabanca yapıp, ayakkabı boyasıyla siyaha boyadıktan sonra, doğru pilot kabinine... “Elimdeki tabancayı görüyorsunuz değil mi? Tamam anlaştık, çek o zaman Beyaz Saray’a”. Pilot, elinizdekinin gerçek silah değil de çamur olduğunu anlarsa, çamur atmak kolay. Herkese atabilirsiniz. Çamuru attıktan sonra da yerinize oturup yolculuğunuza devam ediyorsunuz.
Şimdi ister misiniz beni, uçak kaçırmak isteyenlere yol gösteriyorsun, diye tutuklasınlar. Olur mu olur, Türkiye burası...
Genellikle Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan Pegasus’la uçuyoruz. Havaalanına her gelişimde, korkarak başımı kaldırıp tabelasına bakıyorum. Oh, diyorum.. Çok şükür, hâlâ ismi Sabiha Gökçen...
Korkuyorum ismini değiştirecekler, diye.
Bildiğiniz gibi, Türkiye genelinde, ismi Atatürk olan her yerin adı değiştiriliyor. Başbakan Ulu Haşmetmeap, Atatürk’leri değiştirip annesinin, babasının ya da kendisinin ismini veriyor. Hadi ben hatırlatayım da, çorbada tuzum bulunsun. Malum, “Sabiha Gökçen” bir anlamda Atatürk’ün manevi kızı... Sabiha Gökçen ismini havaalanından ivedilikle kaldırtıp, Tayyip ustanın karısının adı verilmeli. Emine Erdoğan Havaalanı...

Silivri Komedyası

13 Aralık tarihinde, yani Ergenekon için karar gününde, ben de oradaydım. Sıkı sıkı giyindim; yün iç donu, yün fanila, kalın palto, atkı ve eldivenler. Hepsini giyince, bayağı bir ağırlaştım. Gaz yeme ihtimaline karşı da cebime iki limon soktum, gazı yiyince yüzümü yıkayabilmek için de bir şişe su aldım yanıma. Kuru soğanı da ortadan ikiye sıkarsanız, soğan da gaza karşı iyiymiş... Gülümsedim kendi kendime. Oldu olacak bir küçük hıyarla domates de alayım, çoban salata yaparım.
Şaka bir tarafa, evden çıkarken gözüm, kapının kenarındaki yangın söndürücü tüpüne takıldı. Şunu da alayım, dedim kendi kendime. Onlar bana gaz sıkarsa, ben de onlara yangın söndürücü püskürtürüm. Bir yokladım, ağırdı; vazgeçtim.
Yanıma yönetmen ve oyuncu arkadaşlarımı da aldım, erken saatlerde Silivri’deydim. Meğer millet geceden gelmiş, biz geç bile kalmışız. Bir kalabalık, mahşer... Otobüsler yolda dizi dizi duruyor kilometrelerce. Üzerlerinde, çeşitli illerin isimleri yazıyor. Dört bir yandan toplanmış halk.
Önceden biliyorum, iki girişi var Silivri Toplama Kampı’nın. İki girişe karşın, hiç çıkışı yok. Yolların bazısını jandarma tutmuş, içeri araba sokmuyor. Sanki bir ihtilal sabahına uyanmış gibiyim. Gene de yanaştım jandarmanın yanına. Komutan, kimseyi bırakmadım ama seni bırakırım, dedi. Kulağıma eğildi, bizim için de bağır, komutanlara selam söyle, dedi.
Arabayla bir yere kadar gelebildik. Arabayı bırakıp karıştık halkın arasına. Ana baba günü; herkes birbirine yapışmış durumda. İğne atsan yere düşmeyecek ama iğneyi de atamıyorsun çünkü kolunu kıpırdatman da mümkün değil.
Bir parmak yedim o sıra. Arkama baktım, bir vatandaş, kusura bakma Levent abi, dedi. Soğuktan burnum aktı da, mendil çıkarayım derken...
Yürüdükçe sıkıştık, sıkıştıkça yürüdük. Öyle bir an geldi ki, ayaklarım yerden kesildi, istediğim yöne değil de kalabalığın sürüklediği istikamete gittim. Barikatların önüne gelmişiz, barikatın bir yanında biz, öteki yanında jandarma. Benim ayağım hâlâ yerde değil. Ben de önümdekine istemeyerek bir parmak attım. Döndü bana, “biliyorum abi”, dedi. “Mendil çıkarıyordun, burnun aktı değil mi” dedi.
O sırada barikatlar jandarmanın, polisin üzerine devrildi; onlar da gaz sıkarak cevap verdi. Ön sıradaki dostlar afiyetle yedi gazı. Gaz, bana kadar ulaşamadı.
Dikkat ediyorum, gazı yiyenler, hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermiyor. Anlaşılan, bağışıklık sistemleri gaza karşı gelişmiş. Gazı yedikçe, daha da istiyorlar. Oradaki birisi anlattı; onda alışkanlık yapmış, nereden geçtiyse eline, bulmuş bu gazdan bir tane, haftanın belirli günlerinde kendi suratına sıkıyormuş. ‘Alışkanlık yaptı, arıyorum’ diyor; ‘içim istiyor’.
Kalabalık beni, bizimkilerin konuşma yapıp halkı coşturduğu kulübenin yanına kadar getirdi. Bir anda kendimi karga tulumba TGB Başkanı İlker kardeşimin yanında buldum. Nöbet kulübesinin sacdan çatısındayız. Kulübenin çatısı piramit biçimde, ıslandığı için de kayıyor. İlker Başkan, konuşabilmem için beni anons etti. Söz sırası artık bende, çatıda ayaklarım kaydıkça, ben step yapıyorum, halk da tempo tutuyor. Can havliyle “düşmeyelim” diye bağırdım. Halk hep bir ağızdan, “biz düşmeyiz, onlar düşsün” dedi.
Şaka bir yana, Tarık Akan, Mehmet Aksoy, Rutkay Aziz, Suzan Aksoy, üç-beş sanatçı dost daha ve ben, coşturduk halkı. Gördüm ki, o bentleri barikatları yıkan halk, gerekirse hapishane duvarlarını da yıkar ve yurtseverleri alır gider. Biz bir yandan slogan atıyoruz; yurtseverlerin içerden parmaklıklardan kelepçeli bileklerini görüyoruz, ardından seslerini işitiyoruz.
O gün Silivri’ye akın vardı. Belli ki, güneşin zaptı da yakın... Halkın, bıçak kemiğine dayanmış, tepesi atmış bir kere. Hâkimler, savcılar ne yapacaklarını şaşırmışlar korkudan. Günah çıkarma gayreti içindeler; “bize de anlayış gösterin” diye feryat ediyorlar.
Baş kaldırmış avukatlar; ‘söz istiyoruz’ diye. Hâkimler söz vermiyor. Avukatlar bağırıyor, milletvekilleri sıra kapaklarına vuruyor protesto amaçlı. Hâkimler attırmak istiyor avukatları ama ne mümkün. Robokoplar içeri girmişler, ellerinde biber gazı, sıkacaklar avukatlara; avukatların umurunda değil.

Onlar benim gözümde birer kahraman.

Daha önceki gidişlerimden biliyorum, içine girmiştim mahkeme salonunun, duvardaki yazılardan birinde, ‘sigara içmeyin, sağlığa zararlıdır’ diyordu. Ama biber gazı sıkmak serbest... Nöbetçi kulübesinin piramit çatısında step yaparken geçiriyorum bunları aklımdan. “Düşüyorum” diye bağırıyorum, halk hep bir ağızdan “Allah düşürmesin” diyor. Evet, bu durumdan kim utanmalı? Bunun hesabını kim vermeli? Cevabı belli. Bu hesaplar sorulacak ve verilecek, kimsenin şüphesi olmasın.

Ayşenur Arslan

Önce yayından kaldırılmıştı ‘medya mahallesi’; sonra yayına tekrar kondu. Ama bu kez, Ayşenur’un karşısına hükümet yanlısı bir de gazeteci getirdiler; Akif Beki. Akif Beki ebe. Yani laf ebesi... Ağzı laf yapıyor, ama bu laflar hükümetin çıkarına yapılıyor. Ayşenur sinirleniyor, küplere biniyor, izlerken ben de sinirleniyorum. Ama benim üstüne binebileceğim bir küpüm yok.
Sabah gazetelerinden haberler okuyor Ayşenur. Bir de Aydınlık Gazetesi çıkardı. Akif Bey; ‘hah’ dedi, ‘işte tam sana göre bir hareket. Nereden buldun o elindekini?’ Yanıt; Aydınlık Gazetesi bu...
Akif Bey; ‘Öyle bir gazete mi var?, Haberim yok’ diye sürdürüyor konuşmasını. ‘Dergi değil miydi o, yoksa el ilanı mıydı?’
Amacı, Aydınlık’ı küçümsemek. Aydınlık; Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden biri... Gönül diyor; dür, bük, sok Aydınlık’ı... Akif Bey’in cebine...
Ahmet Hakan da birini küçümsemek istediğinde, isminin yanına “falan” ekliyor. Aynı hesap...

Telefon çalıyor

Açıyorum, akşam HaberTürk’te bir tartışma programına çıkıp çıkamayacağımı soruyor ses. Akşam için Ulusal’a sözlüyüm, diyorum. Sonra katılamadığım bu programı arkadaşlarım bana internetten izletiyorlar.
Bedri Baykam, Mehmet Aksoy, bir dönek oyuncu ve bir de örtülü gazeteci kadın var. Akla hayale gelmeyecek kadar seviyesiz konuşuyor hükümet yanlıları. Bedri sinirlenmiş, ağzı köpürüyor. Sinirlendiği için, haklıyken haksız durumuna düşüyor. Mehmet Aksoy yatıştırmaya çalışıyor kendisini.
Bir ara, örtük gazeteci hanım Levent Kırca’nın ve Müjdat Gezen’in halkı aşağıladığını söylüyor, daha doğrusu yumurtluyor. Çünkü bu bir yumurta... Bizim için böyle bir şey söylemesi mümkün değil, çünkü biz halk sanatçısıyız. Halkın, başımızın üzerinde yeri var. Halk kutsaldır bizim için. Hangi düşüncede olursa olsun, ister açık olsun, ister örtük. Halk bizim velinimetimizdir. Orada yayında olsaydım, ağzına biber sürerdim o kızımızın...

Sanatçı politika yapar

Herkes politika yapar. Her vatandaşın kanuni hakkıdır bu. Doktordan, gazeteciden, mimardan nasıl politikacı olursa, sanatçıdan da olur, hatta daha iyi olur.
Ayrıca, politik sanat vardır. Politik tiyatro vardır. Sanat, sanat için olmaz. Sanat toplum içinse eğer, sanatçı da politiktir o zaman. Sanatçının doğasında vardır politika. İsteyen, politik sanatçı olmayabilir. O da onun bileceği şey.
Hayatın kendisi politiktir. Hani yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar diye bunu horoza da sormuşlar. Horoz şöyle demiş; valla ben işimi görür bırakırım, gerisine karışmam.
Yaşayan her insanın bir görüşü vardır. Bunu kimi söyler, kimi söylemez. Söyleyemeyen korkaktır. Söyleyen de politik davranmış olur, söyleyemeyen de. İkisi de politikadır ama bir tanesi doğrudur...

Öncelikle unutmadan, 13 Aralık’ta Silivri’de tutsak dostlar için buluşacağımızı bir hatırlatayım. Orada olmak, doğrudan insanlık görevidir. “İnsan” olan, insanlıktan söz eden, edebilen herkes orada olmalı.
Zırt-pırt “Azınlık” oyunundan söz ediyorum ama, afedersiniz bu oyunu oynamak da “...” istiyor. Oyunun bütünü muhalif bir oyun. Ama yaklaşık 25 dakikalık bir bölümü Silivri’yi anlatıyor. Öyle bir seriyorum ki Silivri gerçeklerini seyircinin gözü önüne; Aa... Uuu... diye hayret nidalarıyla seyrediyorlar olup biteni. Gerçekler, insanların yüzüne bir tokat gibi iniyor. Bölüm sonunda “ne mutlu bana ki, onların sözcüsü oluyorum, dili oluyorum” diyorum; salonda ağlayanlar, isyan edenler, slogan atanlar...
Onları susturduktan sonra devam ediyorum; “neden onların dili oldum, biliyor musunuz?” diyorum, “neden” der gibi bakıyorlar. “Çünkü” diyorum, “kendimi onların yerine koyuyorum. Yarın aynı nedenle hapse girersem, birileri de benim adıma beni anlatsın, benim sesim olsun isterim. Bugün ben onların sesi olmazsam, yarın kimseden benim sesim olmasını talep edemem!”
13 Aralık, hepimiz için son şans. Ya varız, ya yokuz... Başını kuma gömenler, özellikle sanatçı arkadaşlarım, hadi artık gelin yola, kitlelerinizi de getirin, bu sizin vazifeniz...
Bana, “abi, üçü-beşi geçmiyorsunuz, diğer sanatçılar nerede” diye soruyorlar, hatta sizi ismen soruyorlar... Ayın 13’ü bizim için insanlık sınavıdır. Hep beraber başarıyla verelim şu sınavı...

Turnede


Şu sıralar yoğun bir biçimde turnedeyim. Yurtdışı, yurtiçi dolanıp oynuyorum olup biteni, hani ara sıra da yazıyorum. Vali, kaymakam, emniyet amiri, komutan, isteseler de hükümetten çekindikleri için gelemiyorlar oyuna. Salon tıklım tıklım doluyken, ön sıralarda onların boş koltukları çürük diş gibi sırıtıyor. Oyundan sonra genelde Belediye Başkanları bir yere yemeğe götürüyorlar. AKP’ye inat, bol bol Atatürk rakısı içip, memleketi kurtarıyoruz.
Soruyorlar bana; “ne yapmamız lazım? Yapabileceğimiz bir şey var mı?”
Ulusal Kanal izleyeceksiniz. Tabi, gerçeği istiyorsanız; Cumhuriyet, Aydınlık, Sözcü, Yurt okuyacaksınız. Başka yolu yok. Her şeyden önce ülkede ne olup bittiğini bilmek zorundasınız. Bunları çok iyi takip etmediğinizi, oyunumda çıkardığınız hayret nidalarınızdan anlıyorum.
Millet bana CHP’yi şikâyet ediyor, “ne oluyor bunlara” diye bana soruyorlar. Masada bulunan CHP’li dostlar, hele eski CHP’liler kırılmasın diye, fikir beyan etmiyorum. Bir zaman sonra sadece, İşçi Partisi’nde çok mutlu olduğumu, partinin önemini anlatıyorum onlara objektif olarak.
Soruyorlar bana, “İşçi Partisi bu seçimlerde barajı aşabilecek mi?” diye. “Aşma ihtimali varsa gelelim” diyorlar. Diyorum ki, “gelin, neyi bekliyorsunuz? Başka bir “net, somut” Atatürkçü çatı var mı? Varsa söyleyin, ben geleyim...”

Ahmet Altan, Ahmet Hakan ve diğerleri

Ahmet Altan, kısa bir dönem önce başka tarafa dönüktü, şimdilerde bu tarafa dönük. Yani kıbleyi şaşırmış durumda. Eski yazdıklarına mı inanacağız, yenilerine mi? O koca cüssesiyle Mehmet Barlas da dönse bu tarafa...
Şaka yapıyor, diye düşünürsünüz.
Nazlı Ilıcak mesela, soğusa, ya da iyice ısınıp kaynasa, şaşırmaz mıyız? Allah kimseyi, inanılmaz “güvenilmez” kişi yapmasın.
Ahmet Hakan, yakın takibimde. Geçen gün, okullardaki serbest kıyafete bütünüyle katıldığını yazıyordu. Bir öylesin, bir böyle; bir karar ver be Ahmet.
Kenan Evren diyor ki; “Biz sadece solcuları asmadık, bir onlardan bir bunlardan astık. Asmasaydık da beslese miydik?” Yani o hesap, tabi anlayana sivrisinek...

Halil Ergün

Artık iyice dönmüş, Tayyip’çi olmuş maşallah. Doğrusu çok eski arkadaşım Ankara’dan, beraber Deniz Gezmiş’leri Sinan Cemgil’leri, Mahir Çayan’ları saklardık sahnenin altına. Polis baskın yapar, bulamazdı onları.
“Vay be Halil!” Artık hiçbir şeye şaşırmayacağım. Eğer karşılaşırsak ve sen yolunu değiştirip kaçmazsan, suratına tükürmek boynumun borcu olsun...

Tamer Karadağlı

Sana da ne olduğunu anlayamadım doğrusu. Ne demek yahu “AKP’ye oyumu vermiş de olabilirim, vermemiş de”. Eğer döndüysen net ol abi, ben Tayyip’çiyim, de. Hani bir şarkı vardı, Gönül Yazar okurdu; “Allahım günah yazma” daha sonra “biraz yaz, biraz yazma” sonra “ister yaz, ister yazma”. Oğlum madem dönüyorsun, bir an önce dön, yarın ne olacağı belli olmaz. Belli ki Sezen Aksu’yla başlayan dönme modası, daha da süreceğe benziyor. Ne yapalım arkadaş; ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.

Tayyip Erdoğan Camisi

Tayyip ustanın evinin yanındaki caminin üzerinden bir uçak geçmiş, vay sen Tayyip Erdoğan’a gözdağı mı veriyorsun, diye hemen alaşağı etmişler adamı. Caminin yanından her kim, ne sebeple geçerse geçsin, atıyorlar içeri, alıyorlar ifadesini. Hatta içerde nezarette kediler, köpekler bile varmış. İfade vereni iyi-kötü salıyorlar; kediler, köpekler bir yere kıpırdayamıyor.
Birinin dikkatini çekmiş, sormuş; “bu kedileri, köpekleri ne zaman salacaksınız?” diye. Görevlinin verdiği yanıt şöyleymiş; “konuşmadan çıkamazlar”.
Neyse; caminin ismini değiştirip Tayyip Erdoğan Camisi yapmışlar.
Yakında birine yer tarif ederken galiba şöyle olacak:
Şimdi arkadaş; Tayyip Erdoğan Caddesi’nden dümdüz gidiyorsun; karşına bir cami çıkıyor, Tayyip Erdoğan Camisi. Sal kendini caminin yanındaki yokuştan aşağı, Tayyip Erdoğan yokuşu orası... Aşağıda sağda bir okul var, eskiden Atatürk Lisesi’ydi, şimdi Tayyip Erdoğan Lisesi oldu; geç onu Tayyip Erdoğan Taksi Durağı var... Hah, tam o durağın arkasındaki Spor Salonu senin aradığın; Tayyip Erdoğan Spor Salonu...

Yahu şu Erdoğan büyük adam vallahi…
Sadece fizik olarak değil, her açıdan bü­yük. Ben onun yürüyüşüne hastayım. Boy uzun maşallah…
Zamanında futbol da oynamış, tiyatro da…
Hani “ne iş olsa yaparım “cılar vardır ya, bizim başbakan da öyle.
Bir başbakanlığı kalmıştı, onu da yapıyor. Hem ne yapmak…
Futbol oynadığı yıllardan sanıyorum, bacakları çarpık kalmış, ya da kundak bozması…
Yeni Skoda otomobiller değil ama bizim gençliğimizdeki ” Skoda” ların lastikleri çarpıktı, o nedenle nerede çar­pık bacaklı birini görsek, “Skoda” derdik.
Yani başbakan da baya bir Skoda.
Maşallah Allah boy vermiş. Bir de Ka­sımpaşalı…
Artık dayı mı diyelim, külhan­beyi mi, tam olarak bilemiyorum.
Karşıdan yaylana dayılana bir geliyor ki; kovboy film­lerindeki esas adam, kasabaya girince kasa­balılar hemen pencerelerini kapatır, kadın­lar çocuklarını evlere çeker, dükkânlar ke­penk indirir, kendilerini az sonra oluşacak beladan mümkün mertebe korumaya çalışır ya, korku filmi kahramanı gibi yiğidimiz, kendi gelmeden korku salıyor kasabaya. Haberlerde görünce kendisini, ekranın bir köşesinde “7yaş + korku ve şiddet içerir” ibaresi arıyor gözlerim.
Terslemeleri meşhur… “Bu böyle ola­cak”, dedi miydi, sıkıysa olmasın-, yandı­nız…
Geçenlerde bir gece, bir kanalda rastladım kendisine, kavuncunun önünde durmuşlar, elinde bir çatal, kavun yiyor.
Hem yiyor, hem yediriyor. Çatalı dürttü­ğü kavun dilimlerini gazete muhabirlerine uzatıyor. Hesapta kendi elleriyle besliyor onları. Kime uzatırsa çatalı, oltaya vur­muş sazan gibi atlıyor gazeteciler.
Sıkıysa yeme…
Gazetecilerden biri, “ben yemeyece­ğim” deyiverdi. Başbakanın etrafındakileri aldı mı bir telaş, dövünenler, dizlerini tokatlayanlar, tüh diyenler…
Başbakan duruma çok bozuldu, renkten renge girdi, damarları belirdi suratında, şakakları şişti, burun delikleri açılıp kapanmaya başla­dı…
Allahtan gazeteci yaptığı hatanın far­kına varıp attı kendini çatalın üzerine kahramanca, kaptı kavunu ve şeyi kurtar­dı, durumu…
Ulan “salak”, padişahımız efendimiz sana ne uzatırsa uzatsın atlaya­caksın üzerine, yemeni istediği
şeyi afi­yetle yiyeceksin…
“Muhterem” geçen gün yeni bir ha­vaalanının açılışını yapıyor. Konuşması Prompter’da yazılı, vaaz verir edasıyla okurken, birden metnin dışına çıkıyor ve tuluata giriyor. Etrafındakiler gene çırpın­maya dövünmeye başlıyorlar. Görüntü, güreş için çayıra çıkan yağlı yağız oğlan­ların peşrev çekmesine benziyor.
Efendi­miz ne buyuruyor, diyerekten kulak ka­bartıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, ne gör­sünler? Bahis mevzusu “Muhteşem yüz­yıl” dizisi değil mi? Yani çok uzun bir sü­redir oynayan, milletin salya sümük sey­rettiği, şehvetli dizi. Padişah haremine dalıp, kadınları kucaklayıp bıraktıkça, sanki halk da kendini hareme dalmış sa­yıyor. Padişahın doymak bilmeyen bir şehveti var.
Ülkedeki bütün güzel kadın­lar manken olsun, ikon olsun, arabalarla zor yetiştirilip sunuluyor padişaha…
Es­mer, sarışın demiyor, yerli yabancı demi­yor, kucaklayıp kucaklayıp bırakıyor gacıları.
Başbakanımızın yaptığı açıklamaya gö­re, diziyi seyreden cenabet oluyor ve boy abdesti alması gerekiyor. Özetle günaha sokuyor bu dizi insanı. Başbakanımızın söylediğine göre, bu kadınları “Süley­man” kucaklamamış. Bu durumda padişa­hımızın erkekliği şüpheye düşüyor. Oysa padişah bu! Bunlarda altı okka olur.
Gene başbakanımızın verdiği bilgiye göre, Süleyman 30 yıl at sırtında gezmiş. Adeta atıyla bütünleşmiş. Acaba hiç mi atın sırtından inmez bu adam? Beslen­mesi, uyuması at sırtında mıdır? Çocuk­ları olduğuna göre, çiftleşme faslı da mı at sırtındadır? Peki, hacetini de atın üze­rinden mi yapmaktadır? Başbakanımız, “biz de padişahlarımız gibi her yola gide­riz” diyor.
Yani onlara özeniyor. İyi, ta­mam da sayın başbakan, sen ata binme­sini bilmiyorsun ki! Bir kere bindirmişlerdi seni, hem Allah şahidim hem de Tür­kiyeliler. Senin ayakların atın üzerinden yere değdiği halde, afedersin, oncacık hayvanın sırtından mabadının üzerine nasıl düşmüştün. Böyle sahnelerde dub­lör kullanmalısın.
Tamam, sen de padişah olmak istiyor­sun, iyi hoş.
Ata binemeyen padişah olur mu? Madem padişahlıkta gözün, diğer ar­kadaşlarınla birlikte meclise atla gidin. Meclisten de eve atla dönersiniz. Hem si­ze alıştırma olur…
Üç bin korumanız da sizi atla takip edip, peşinizden…
Tabi her birinizin üzerinde özel zırhlar olacak ve atlarınızı koştururken, “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” şiirini okursunuz.
Sayın padişahım, pardon başbaka­nım, bu adamlar hem ata bindiler, hem de attan inip haremlerinin tadını çıkardı­lar. Üstelik ayıp değil, günah değil…
Hem de yasal… Dört karıya kadar ala­mıyor muyuz nasıl olsa? Ata binmek herhangi bir şeye mani değil ki… Üstelik içoğlanları var biliyorsunuz. Savaş şartla­rında kadınlar savaş alanlarına gidip, o koşullarda, soğukta, ayazda çadırlarda kalamayacakları için savaşa, soğuk kış günlerinde askerleri mutlu etmesi için, bir de civelek taburu gidiyor. Civelek ta­buru, içoğlanlarından oluşmuş bir tabur. Hatta şarkılarda, türkülerde civelek cive­lek, diye çokça geçer.
Dahası, padişahlar bir oturuşta bir ku­zuyu yiyor, bir tokatta bir adamı deviri­yor. Adına da “Osmanlı Tokadı” deniyor malum. O müzede gördüğün padişah kı­lıçlarını, bu günün üç-dört oğlanı zor kal­dırıyor yerinden. Padişah böyle boğa gibi güçlü olunca, müsaade edin üç-beş hare­mi de kucaklasın adam. Hem o kadınlar ona helal, kadın kucaklamanın ötesin­de…
Onu boğduracak kadar, entrikalar çevirecek vakitleri de olmuş biliyorsunuz. Kundaktaki bebekleri dahi, taht kavgalan yüzünden, gözlerini kırpmadan boğmuş, boğdurmuşlar. Ayrıca sizin o övünmeye çalıştığınız padişahlarınız, “Türkiye top­raklarını” da peşkeş çekmişler düşmana. Bugün, övünülmesi gereken bir “Ata”ya ihtiyaç duyuyorsak, o da hiç şüphesiz, ül­kemizi düşmandan kurtarıp cumhuriyeti­mizi kuran Ata mız, Atatürk’tür. Ovüneceksek, onunla övüneceğiz.
Padişahlığı yıkıp, demokrasiyi seçmi­şiz. Ha siz tekrar padişahlığı hortlatmanın peşindeyseniz, o başka…
Her ne kadar sürç-ü lisan ettiysem affola…

Nazlı Ilıcak’la öğrencilerin huzurunda söyleşi yapılıyor. Ilıcak, bir yerlere sırtını dayamışlığın rahatlığı ile öğrenci kalabalığını yatıştırmaya çalışıyor. Botokslu suratında hemen hiçbir ifade yok. “Siz şimdi” diyor gençlere; “Cumhuriyete yönelik bir tehdit mi var, diyorsunuz?”

Öğrenciler suskun, bakakalıyor. Nazlı hafif gülümseyecek ama, botoksu müsaade etmiyor. Yani, Cumhuriyete yönelik bir saldırı yok, demeye getiriyor.

Nazlı Hanım hep buydu. Onu televizyonda izlerken, kalbiniz sıkışır, boğulacakmış gibi olursunuz. İnsana saçını başını yoldurur. Ülkemizdeki kellerin birçoğu, “Nazlı’nın kelleri”dir. Bir zamanlar can dostu olduğu Demirel’i bile delirtmiştir. Üstelik bunu yaparken de çok sakindir.

Nazlı’nın yetiştirmesi, yeni yetme, Nagehan Çimento, Nazlı’nın tam tersine asabi ve de saldırgandır. En büyük becerisi de, cahil olmasına rağmen saldırması; yani sırf saldırma olsun, gürültü eden kazansın hesabı. Maşasız Nazlı’nın, eli maşalı kızı...

Geçenlerde aynı soruyu o da soruyordu. Yani Nagehan; “Cumhuriyete yönelik bir tehdit mi var?” diyordu. Ustasına nazaran, sarf ettiği cümlenin ardından “gülerim ben buna” gibilerinden pis pis sırıtıyordu. Henüz genç. Botokssuz cildi, sırıtmasına müsaade ediyor. Sorduğu soru ve müstehzi gülüşü; “yok böyle bir şey, Cumhuriyete yönelik böyle bir tehdit yok, bunu da nereden uyduruyorsunuz, ben buna gülerim, hatta güleyim” oluyor.

Yani hem “yıkıyorlar”, hem de “kim yıkıyor” yutturmacası yapıyorlar. Peki, yutan var mı? Var... Ne yazık ki var...

Çoğunluk uyandı, Anıtkabir istikametinde yollara döküldü. Bir süre sonra, “şimdilik yutanlar” da yutmayacak artık.

Yardımcım, günlük gazeteleri getirip bıraktı masama. Aydınlık, Sözcü, Yurt ve Cumhuriyet okuyorum, Ulusal Kanal izliyorum. Eğer dediğime kulak asarsanız, ülke gerçeklerine hemen ulaşıverirsiniz. Size de şiddetle öneririm bu gazeteleri. Çünkü gerçekler sizden gizleniyor. Yandaş televizyon ve gazeteler gerçekleri çarpıtıyorlar. Her neyse...

Kısa bir göz gezdirdikten sonra gazetelere, “saymakla bitmeyen Cumhuriyeti yıkma saldırılarına”, hemen yenilerinin eklendiğini görüyorum. Bay Tayyip, Atatürk heykelleriyle, Öcalan heykellerini aynı kefeye koyuyor.

Biri; analarımızı ağlatan, şehitlerimizin, bebeklerimizin katili... Diğeri de ülkemizi kuran, bağımsızlığımızın temel nedeni Atatürk... Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanına bakınız... İki ismi bir kefeye nasıl da yerleştiriyor...

Gözümü gazetenin üst kısmına çeviriyorum. Hırpalanmış, polis tarafından coplanıp karga tulumba yerlerde sürüklenen üniversiteli genç kızlarımızın fotoğrafları dikkatimi çekiyor. Burnumun direği sızlıyor. Bir grup üniversiteli, “Fahri Doktora Ünvanı” almak için Bursa Uludağ Üniversitesi’ne gelen, bir zamanların solcu CHP’lisi, şimdilerin dönek Bakanı Ertuğrul Günay’ı protesto ediyorlar. Kaldı ki, bu da onların en demokratik hakkı.

Ertuğrul Günay Efendi Hazretleri, konuya muttali olduğu halde, “devletin gençlerimizi ezmesine” mani olmuyor, görmezden geliyor. Belki de “oh olsun” diyordur. “Durun! Bırakın o gençleri!” diyemiyor. Oysaki Ertuğrul Günay, bir şehit cenazesinde bandoyu durdurup, “Susun! Kesin!” diye bağırmıştı. “İnsanlar kendi ağıtlarını yakacak” demişti. Böylece birilerine yaranacağını biliyordu.

Evet, gözümü gazetenin üst bölümünden alta kaydırıyorum. Bu kez, askeri okullara Kuran-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı dersleri konulacaktı, konulması düşünülüyordu. Düşünce aşamasından çıkmış ve bu dersler askeri okullara konulmuş. Askerlerimiz taarruzlarda, Allah Allah nidalarıyla giderlerdi düşman üzerine, şimdi anlaşılan daha bir iman içinde koşacaklar.

Bir de gözünüz aydın; Meclisteki yemin töreninde, vekiller kürsüde yemin ederken and içtikleri metnin içinden “Atatürk’e, onun inkılâplarına bağlı kalacağıma” derlerdi ya hani. Ha işte o bölüm kaldırılmış. Artık Atatürk’ün Cumhuriyet’i, laiklik, kimsenin umurunda olmayacak anlayacağınız.

Gazetenin sadece ön yüzünde, ilk bakışta gördüğüm haberler bunlar. Yazımın başında söylediğim gibi, ne demişti Nazlı Ilıcak ve Nagehan Çimento; “Cumhuriyet’e yönelik bir tehdit mi var?” dememişler miydi?

Gönül diyor; şu önündeki gazeteyi dür, bük, hatta iyice bük; büküldüğünden dürüldüğünden emin olunca.... bunların gözüne sok.

Kızlar..! Hiç şüpheniz olmasın, tarih sizi unutmayacak...

Ahmet Hakan

Müjdat’a, Ferhan’a, İlyas’a bir de bana çamur atmaya kalktı geçen Pazar. Aldı cevabını, oturdu aşağı. Buzun üzerinde duruyor çünkü. O yazdığım ağır yazıdan bir gün sonra, Hürriyet’teki köşesinde bir de baktım ki çark etmiş. Şöyle bir cümle kullanarak anladığım kadarıyla, “sulh” sağlamaya çalışmış; “Levent Kırca’nın yazdıklarına gülümseyebilmek” olgunlukmuş meğer. Yolun açık olsun. Yazılarımın ardından istediğin kadar gülümseyebilirsin.

İşçi Partisi

62 yaşındayım. İşçi Partisi’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden kurmak için Atatürk çatısı altında toplanma çağrısı beni çok etkiledi. Zaten “Atatürk” ismi kullanılarak yapılan tek çağrı İşçi Partisi’nden geliyordu. Bu sese kulak verdim, hiç tereddüt etmeden, gittim ve bana kucak açan İşçi Partisi’ne kayıt oldum. Arkasından TGB’ye ve hemen ardından da ADD’ye kaydoldum.

Aradan geçen zaman zarfında, bol bol düşünüp sağlama yapma fırsatı elde ettim. İP’li dostları yakından tanıma olanağı buldum. Yaptığım eylemin ne kadar doğru olduğunu gördüm. “Bu güne kadar neredeymişim?” dedim kendi kendime. Bu partide “gerçek” insanlarla tanıştım. Bittiğini sandığım “sevgi”nin burada olduğunu gördüm. Şimdi, fikrimi yüksek sesle söyleyebilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Fikirlerimin dikkate alınıp değerlendirildiğini hissediyorum, insanları eleştirebiliyorum. İnsana dair her şey bu partide mevcut... Üstelik tek vücutlar... Birlikte ve beraberler... Herkes birbirine saygılı... Atatürk Devrimlerini özümsemiş ve paylaşmışlar. Samimiler ve gerçekler... Olması gereken Türkiye işte burada... Burada para değil fikirler önemli, burada insan önemli. Gördüm ki bunlar halkın ta kendisi. Tabanları da bir, üstleri de... Çoktan “alt-üst” olmuşlar. İçleri dışları bir. Ben kendimi adam zannederdim, burada adam olduğuma inandırdılar beni. İyi bir kapıdayım, mutluyum ve huzurluyum. Kapı açık, hem de ardına kadar. Gelin, adam olduğunuzu hissettirelim size. Gelin, adam yerine koysunlar sizi de benim gibi.

Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal, İşçi Partisi’nin penceresi... Pencereden baktığınızda ne görüyorsanız “o” işte burası. Burada ne söyleniyorsa, o “düşünülüyor”; ne düşünülüyorsa o “söyleniyor”. Atatürk’ü daha da yakından hissetmek istiyorsanız; işte kapı, işte pencere... Hangisinden istiyorsanız girin, içerde sizi kucaklamak için bekliyor olacağız. Sakın geç kalmayın...

Bir türkü söylüyoruz şimdilerde, ağzımızı doldura doldura. “Kurtuluş Türküsü”. Gelin hep birlikte söyleyelim. Burada konuşmaktan geçtim, türkü söylemek de mümkün. Gösterişten hiç hoşlanmayan bu örgüt, belki de kızacak bana, ama ne yapalım ki ben de hissettiklerimi vuruyorum açığa. Bu da benim en doğal hakkım sanırım.

Not: TGB’li gençleri inanılmaz başarılı buluyor, onları bütün kalbimle destekliyorum.


Ahmet Hakan'ın Hürriyet Gazetesi'nde bizim için yazdığı yazıdan:

Müjdat, Levent, İlyas, Ferhan falan... Ortak özellikleri var. Şöyle ki: Mizahçı olmalanna rağmen çok gerginler. Başbakan Tayyip Erdoğan dan bile daha gerginler. Muhaliflerine karşı edebilecekleri bir çift zekice sözleri yok. Ya öfke kusuyorlar ya da Recep İvedik tarzı laf sokuyorlar. Karar alıcılarla uğraşmak yerine karar alıcılara oy verenleri küçümsemeyi ve aşağılamayı tercih ediyorlar. "AK Partiye neden oy veriyorlar" sorusuna cevap aramak için iki dakika bile düşünmeye tenezzül büyütmüyorlar, "Aptal" deyip geçiyorlar. Temel dertleri ne? Bildirileri ne? Belli değil. Onlan bir tek Silivri zindanlanna tıkılan "Cumhuriyetçiler" ilgilendiriyor... Ne geçmiş dönemde yapılan zulümler karşısında ne de bugün farklı kesimlere yapılan zulümler karşısında bir duyarlılıkları yok. Tereddütsüzler: Kendilerini "aydın" safına yerleştirirken de tereddütsüzler, kendileri gibi düşünmeyenleri "aptal" sınıfına sokarken de... Kurdukları tüm cümleleri, sonuna "anlayana " sözcüğü konulması için kuruyorlar... Düşünmeden anlayanlara bayılıyorlar. İşin kolayına kaçıyorlar: "Toplumun vicdanı " olmayı tercih etmek yerine "Bir kesimin vicdanı" olmayı tercih oluyorlar. Melih Gökçek gibi"cepheleştirme" siyaseti güdüyorlar: Kendileri gibi düşünenleri kendilerine daha fazla meftun ediyorlar, kendileri gibi düşünmeyenleri kendilerinden daha fazla nefret ettiriyorlar.
Şimdi de bu yazıya cevabımı okuyacaksınız...
Çok sevinçliyim bugün. Bu Ahmet Hakan kendini iyice deşifre etti artık. Cumhuriyet adına bütün Türkiye hazır ayaklanmış, binler milyonlar yollara dökülmüşken, kimin ne olduğunun net bir şekilde anlaşılması lazım. Ahmet'in ne olduğunu biz biliyorduk da, o gizlemeye çalışıyordu. Benim için artık, hükümetin yandaşı olduğu iyice netleşti. Bizim için, Hürriyet Gazetesi'nde 6 Kasım Salı günü şöyle yazmış: 'MUHALİF KOMİKLERİN SEFALETİ' Başlık bu... Zaten bu başlıkta bütün kompleksini, hırsını kusmuş. "KOMİK" diyor bize. Bizi sıradanlaştırıyor. Yani aşağılama gayreti var. Ve de bizi sefil görüyor. Al sana_bir aşağılama daha. Biz kim miyiz? Türkiye'nin Nasreddin Hocalarıyız. Baslık söyle devam ediyor; "MÜJDAT. LEVENT. İLYAS. FERHAN. FALAN". Bir gazetecinin, köşe yazannın saygısızlığına, küstahlığına bakınız. Bize "falan" diyor. Yani falan filan... Kim bu falan filan? Müjdat Gezen, Levent Kırca, İlyas Salman ve Ferhan Şensoy... Zaten "falan filan" diye küçümsemesinin altında da kompleks ve hınç var.
İnceleyelim yazısını: "Mizahçı olmalarına rağmen çok gerginler" diyor. Biz, salt komiklik yapan mizahçılar değiliz. Biz mizahımızda, "durum komedisi" dediğimiz, "kara mizah" dediğimiz, "görevci gülmece" dediğimiz güldürü kalıplannı kullanarak ülkenin ezilmişliğini mizaha konu eden komedyenleriz. Biz komediyi zayıfın güçlüye karşı silahı diye tarif ederiz.
"Bu arkadaşların, muhalefet ederken içinde bulunduklan duruma cevap verecek, zekice bir yaklaşımları yok" diyor. Bunu Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy, İlyas Salman ve Levent Kırca için söylüyor. Zekadan yoksun bulduklan isimlere bakınız... Açılım kahvaltısına davet edildiğinde Müjdat, "şimdi yedim, karnım tok" diyen bir zeka. Müjdat kim bilir sana ne cevaplar verecek şimdi. Bence sen baltayı taşa vurdun. Sen maşallah çok zekisin. Dördümüzü, beşimizi karşına alacak kadar üstelik de... Ferhan ın zekasına gelince, acaba Ferhan'ın zekasını kanıtlaması mı gerekiyor, diye soranm herkese. Adam, Dümbüllü'nün kavuğunu devralmış bir zeka. Bana gelince, genelleme yapmış, Ak Parti ye oy verenlere aptal dediler, diyor. Ben böyle bir şey söylemedim. Bana iftira ediyor. Varsa bir bildiği, ispat etsin.
Eğer "Azınlık" oyununu lütfedip izlerse, AKP'ye oy veren kesimi irdelememek ve geçmek değil, dünden bugüne ülke politikalannı, lider yaklaşımlarını ve hedefleri ile halkımızın beklenti, istek ve doğan sonuçlann nasıl irdelendiğini gözlemleyebilirdi. Bunlan bilmiyor ya da görmezden geldiği için bizi bir tek Silivri zindanlanndaki Cumhuriyetçilerin ilgilendirdiğini söylüyor.
"Temel dertleri ne?", diye soruyor Ahmet.
Benim temel derdim, bugünkü hükümetin Türkiye Cumhuriyetini yok etmeye çalışması. Bu bir.
İkincisi Atatürk Devrim ve İnkılâplarının yok edilmeye çalışılması. Bu konuda kadrolaşmak Atatürk resimlerinin kaldırılıp toplatılması

23 Nisan / 19 Mayıs / 29 Ekim bayramlarının sinsice yasaklanması
Türk'ün, Türk'üm diyememesi, bunun Türkiyeliyim söylemine dönüşmesi
Dinin siyasete alet edilmesi  Atatürk Söylevlerinin okul kitaplanndan çıkarılması,
İsmet İnönü'nün ders kitaplanndan çıkarılması
 Okulların 4+4+4'le İmam Hatipleştirilmesı Hukukun zapt edilmesi, yandaşlaştırılması
Başbakan ın bölücü Amerikan BOP projesine başkanım demesi ve ülkeyi bölme uygulamalan Müslüman komşumuz Suriye'ye, Amerikan siparişi ısmarlama savaşa yönelik eylemler
Ülkenin kurumlarının yandaşlarla kadrolaştınlması
"Ucube" denilerek yıkılan heykeller
Yasaklanan karikatürler
Kapatılan tiyatrolar 
Basına sansür ve yasaklamalar (Avrupa basın koruma konseyi tarafından raporla kesinleşmiştir.)
Mustafa Kemal'in askerlerinin hapsedilişi, 60 küsur gazetecinin ve milletvekilinin Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olduklan için hapsi..
 Benim itiraz ettiklerim bunlar. Senin dediğin gibi, bir tek tutuklular değil. Ama onlann aciliyeti var. Benim maddelerimin bir numarası olmayı hak ediyorlar. Ben bu yüzden gerginim. Sen meslektaşların hapiste olduğu için gergin değil misin? Bir de dönek gazeteciler var. Olayı çarpıtıp çamur atanlar, bilip bilmeden ısmarlama yazı yazanlar... Tıpkı senin bize yazdığın yazı gibi, ama bu yazıda bence baltayı taşa vurmuşsun. Bu arada eleştirme konusunda Tayyip Erdoğan'a gelinceye kadar akşam olur. Ben yalnızca onu eleştirmiyorum, 21 yıllık Olacak O kadar programında, her başkanı, Cumhurbaşkanını, Genelkurmay başkanını oynamış, eleştirmişim. Bunlar belgelerle sabit. Türkiye'de darbeleri eleştirip hicvederek oynayan benim, keza Emniyet teşkilatını da. Süleyman Demirel'i, Turgut Ozal'ı, Tansu Çiller'in jetskisini oynayan da ben değil miyim? Doğan Güreş Paşaya etek giydiren ben değil miyim? Çevik Bir'i de, Hakkı Karadayı'yı da oynadım. Hepsi kayıtlı, belgeli... Sen kimi uyutup neyi yutturuyorsun? Gerçekler balçıkla sıvanmaz.
Şu anda oynadığım "Azınlık" oyununda dahi, Adnan Menderes'ten bu yana eleştire eleştire gelip, Tayyip Erdoğan'a dayanıyorum. Bugünden itibaren seni de katıyorum oyunuma, hatta son kitabım "Önüm Arkam Sağım Solum Dönek"in son sayfalan da senin yazın ve benim sana verdiğim bu cevapla bitecek kitap.
Tamam, bu yazıyı ısmarlama yazdın anlıyoruz, ama yetersiz. Bütününde zekadan yoksun. Bizden beklediğin zekayı sen katamamışsın yazına. Ve bana biraz da, ben seni köşemde eleştirdiğim için biriktirdiğin hıncını kustuğunu görüyorum bugünkü yazında. Ben seni nasıl eleştirmiştim, bir hatırlayalım: Sana dedim ki neden bir öyle bir böyle yazıyorsun? Sen bu yazdıklarımın hangisisin? Sonra da şöyle devam ettim. Bir arkadaşım, "Ahmet Hakan'ı haftanın şu ve şu günlerinde okumuyorum. Çünkü o günlerde hükümete yaranacak yazılar yazıyor." diyor. Diğer eleştirdiğim yazımı da hatırlayalım. Sana dedim ki, CHP Genel Başkanının ve Türk Halkı'nın karşısında neden bacak bacak üstüne atarak, adeta yatarak program yaptın? Bir edep yerlerini kanştırmadığın kaldı, dedim. Sadece hükümet yandaşlığı değil, biraz da bana olan öfken kusturdu seni. Benim için senin bugün durumun tam olarak netleşmiştir. "Azınlık"la turnedeyim. Bu akşamdan itibaren oyunuma seni de yerleştiriyorum. İstanbul'a geldiğimizde gel gör.
Ha bu arada, evet... Müjdat, ben, İlyas ve Ferhan'ın ortak yönleri yok mu? Var. Biz mesela, senin gibi bir gün hükümetçi bir gün Atatürkçü değiliz. Her gün Cumhuriyetçiyiz, her gün Atatürkçüyüz. Saygılanmla.


Ayvalık’tayız. Başka türlü güzel Ayvalık. Bu şehrin ruhu var… Dün gece burada Açıkhava Tiyatrosu’nda, artık dillere destan olan oyunumuz “Azınlık”ı oynadık. 5 bin kişilik tiyatroda 7 bin kişi vardı. Oyun bitiminde ayaklara kalkan seyircinin alkışları dinmek bilmedi. Biz sanatçıları da bu alkışlar kadar mest eden yoktur. Ayvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Bey, bizi şehir kulübüne davet etti. Sohbet ettik ve Atatürk rakısı içtik. Başkanın bana söylediği şu; “Bizim Açıkhava Tiyatrosu, var oluşundan bu yana hiç bu kadar seyirci görmemişti”.
Böyle bir gece geçirdik Ayvalık’ta.
Sabah uyandığımızda canımı sıkacak bir olay yaşadım, sizinle paylaşıyorum. İki sene kadar önce, bir arkadaşım telefon açtı. “Annemin evine haciz geldi, kapıyı kırıp içeri girmek istiyorlar, ne olur gelsene beni yalnız bırakma” dedi. Konunun benimle hiç bir alakası olmamasına rağmen, kalktım gittim. Arkadaşımın annesinin evinin önünde polisler, icra avukatı, çilingir içeri girmeye çalışıyor. Borç annesinin borcu değil, bir akrabanın borcunu annesinden tahsil etmeye çalışıyorlar (sonuçta icra ile kaldırdıkları malları özür dileyerek ertesi gün getirip tekrar yerlerine koydular.)
Çocukluğumdan bu yana “Haciz” dediğinizde tüylerim ayaklanır. Babam İsviçre’de yaşardı. Öğretmen olan annemin evine sık sık haciz dayanırdı. Böyle bir gençlik dönemi yaşadım.
Nitekim yakın bir gelecekte yasayla bağlanacak ve vatandaş haczedilemeyecek. Çünkü zaten, o vatandaşın evinden kaldıracağınız koltuk, kanepe, yatak, televizyon, buzdolabı gibi eşyalar telef olup yok pahasına satılıyor. Hem borç kapanmıyor, hem vatandaşın çoluğu çocuğu ciddi zarar görüyor bu işten.
Aynı zararı ben de görmüştüm. Hacizdi, icraydı denilince, elim ayağıma dolaşır hep. Neyse, kapının önünde icra avukatına yapma-etme dediysek de dinletemedik. Avukat bana “artistlik yapma” filan gibi laflar etti. Doktor olunca “doktorluk yapma” ya da mühendise “mühendislik yapma” demezler de, artist olunca, ne hikmetse “artistlik yapma” oluyor. Arkadaşımın dayısı da orada… O da benim gibi ricalarda bulunuyor ama avukat ters, lafı tersinden alıyor sinirleniyor… Bana görevimi yaptırmıyorsunuz, diyor. Ben, ne halin varsa gör, deyip bahçeye geçtim polislerle şakalaşıyorum, hatta bahçede kurulu salıncakta polislerden biri beni sallıyor diğeri resimlerimizi çekiyor.
Avukat, herhalde götürdüğü eşyaları tekrar geri getirmesinin moral bozukluğuyla olacak, beni ve arkadaşımın dayısını mahkemeye vermiş “Bana görevimi yaptırmadılar beni engellediler” diye. Ben avukata “Gel seni öpeyim de tatlıya bağlayalım şu işi” demiştim. Şikâyet dilekçesinde; “Kırca beni zorla öpmeye çalıştı” diyor… Derken kendimizi duruşmada bulduk. Beni salıncakta sallayan polisler de avukattan yana şahit olmuşlar. Hâkim soruyor:
-Kırca avukatı öpmeye çalıştı mı?
-Evet, diyor polisler.
-Peki, öptü mü?
-Hayır öpemedi.
-Neden?
-Avukat öptürmedi.
-Peki sonra?
-Kırca tutturdu öpeceğim, diye..
-Yani bu öpüşme olayı gerçekleşmedi.
-Hayır efendim.
-Yargıç bana soruyor; “Levent Kırca, avukatı öpmeye çalıştınız mı?”
-Evet efendim.
-Neden öpmek istediniz?
-Efendim, öpüşelim, konuyu tatlıya bağlayalım dedim. Avukat da öptürmem diye tutturdu, ben de vazgeçtim, öpmedim kendisini.
Davanın adı o andan itibaren “öpücük davası” oldu çıktı. Benimle ilgisi olmayan bu dava, sürdü gitti. Nihayet sonlanmış; Ayvalık’taki o muhteşem gecenin sabahı “öpücük davası”nı kaybettiğimi öğrendim. Ne var ki, biz de derhal temyiz mahkemesine gittik.
Her gün onlarca şehit verirken ve pek çok gazete bunu yazmazken, olaya kaza süsü verilmeye çalışılırken; ister misin bizim “öpücük” davası, ülke gündemini sallayıp, ön saflarda yer alsın?
Kısaca siz okurlarımla paylaşmak, hatta dertleşmek istedim. Aman siz siz olun, ne maksatla olursa olsun, kimseyi öpmeye kalkmayın. Yoksa sonunda öpülen siz olursunuz. Yahu ne matrak ülke, bir şekilde karakola düşerseniz, polis işin içinden çıkamaz, size “ hadi, öpüşüp barışın” der. Aman ha, tamam isterseniz barışın ama sakın öpüşmeyin. Ne öpülen siz olun, ne de sizi öpmelerine müsaade edin…
Ağlarsa anam ağlar
Paralı askerlik var ya malum… Bastırıyorsun parayı, kısa bir süre, merkezi bir yerde askerlik yapıyorsun. Yani, yaptın mı yaptın…
Parayı biraz daha fazla bastırırsan, askerlik bile yapmıyorsun. Yani durum böyle, hal de böyle olunca; vatanı korumak, şehit olmak, fakir fukaraya kalıyor. Gençlerimiz, analarının bağırlarından koparılıp askere alınıyor, oradan da yurdumuzun savaş alanı haline dönüşmüş bölgelerine yollanıyorlar. Parasız bu insanlar, başlıyorlar vatan borcu ödemeye…
Fukara için vatan borcu kutsal… Parası olana değil… Nasreddin Hoca boşuna dememiş “ye kürküm ye” diye… Allahtan yaşamıyor, yaşasaydı Silivri’de bir hücrede geçirirdi ömrünün son günlerini…
Yanlış politikalar sonucu her Allah’ın günü gençlerimiz şehit oluyor. Bu çiçeği burnunda gençler askerdeyken, henüz şehit olmadan analarına yazdıkları mektuplarda, sanki içlerine doğmuş gibi, şehit olacaklarından söz ediyorlar. Sonra kaçınılmaz akıbet geliyor başa, devlet büyükleri sıra sıra diziliyor cenazeye. Yuhlananlar fişleniyor, panzerle gaz ve su sıkılıyor vatandaşlara. Allah’tan Bakan’ın dediği gibi, gaz doğal, organik… Kimseyi öldürmüyor. Burnuna gaz sıkılanın hemen oracıkta kıvranıp ölmesi tamamen tesadüften ibaret oluyor. Yani öleceği varmış da ölüyor…
Asker şehit oluyor, cenazede namazlar kılınıyor. Bando, cenaze marşı çalıyor. Dini sonradan bütünleşen Ertuğrul Günay, trafik polisi gibi el kaldırıp susturuyor bandoyu. “Susun, halk tekbir getirecek” diyor ve belleklere kazıyor kendisini. Çok güzel yapmış oluyor tabi kendisi için. Bir zamanların devrimci Ertuğrul’u, Başbakan’ın gözüne giriyor. Peki halk ne olacak? Halkı boş ver! Halkı umursayan kim Allah aşkına…
Yolda geliyoruz
Arabayı ben kullanıyorum, yanımda da arkadaşım var. Bana, iPad’inden köşe yazarlarının yazılarını okuyor. Önce, onca şehit varken buna kim cesaret edip yazabilmiş, ona bakıyoruz. Ertuğrul Özkök, bir gün önce içtiği şarabı yazıyor. Fatih Altaylı oralı bile değil. Doğan Hızlan, edebiyatıyla geçiştiriyor mevzuyu. Mehmet Barlas Başbakanını övüyor “Dokunmayın Başbakanıma, yazıktır” diyor. Dolandırıcılıktan hapis yatmış Nail Keçili, Başbakanını yıkayıp yağlayan bir yazı yazmış. İyi bir yağdanlık olursam belki eski paralı günlerime geri dönerim, diye düşünüyor.
Gerçeklerle yüzleştiğimizde, şehit cenazelerinde analarımızın yakınarak ağladıklarını görüyoruz. Şehit mezarlıklarında bir tek zengin aile yok. Yalnızca fakir fukaranın anası ağlıyor. Merasim biter bitmez şehit ailelerinin evine haciz geliyor. Evlat acısıyla yanıp tutuşan şehit anasının eşyaları haraç-mezat kaldırılıyor, insanlar kapı önüne konuyor. Nedir şimdi bu, kader mi? Kader, parayla değiştirilebilir mi? Evet, görüyoruz ki, değişebiliyor. O takdirde, belki de bu bir kader değildir.
Bir kere daha düşünmek lazım…

‘Bir millet uyanıyor’ Ya da: ‘Ya istiklal ya ölüm’
Türkiye cehennem oldu. Amerikan macera filmlerinin finalleri vardır ya, ortalık yanar tutuşur, kahraman Amerikan askeri Rambo ülkesini kurtarır. Dikkat buyrun. Hem Amerikan filmi, hem final sahnesi, hem de kahraman Rambo. Karşı taraf illaki haksız, Amerika kesin haklı, seyirci mesut, hatta alkışlıyor kahraman Amerika’yı…
Peki biz ne yapıyoruz, işte burası çok önemli: Ne yapıyoruz? Kısaca, hiçbir şey. Yapıyor gibi görünüyoruz.
Namazlarda saflar biraz daha sıkışıyor. Devlet ön safta, eller göbekte.. Ve terörün er geç biteceği söyleniyor… Kınamalar… Temenniler v.s.. Sonuç sıfır.
Düşünebiliyor musunuz, Gaziantep’ teki müessif olayı büyük tirajlı yandaş gazeteler manşetten bile veremiyorlar… Hatta hiç veremiyorlar. Televizyonlar da öyle.. Yani Ulusal Kanal’ı izlemesem, Aydınlık, Cumhuriyet, Sözcü, Yurt bir iki gazete daha okumasam, gerisi kaput. Plajlardaki kadınların selülit haberlerinden başka bir şey yok.
Kurulmuş saat kuşu Ertuğrul Özkök birkaç gün önce gazetesinde:
‘Bayrak değişebilir ne var ki bunda? Hatta hazır değişmişken marş da değişsin, ağzıma uymuyor’ demişti.
Böyle bir zamanda, tam da Amerikan filminin final sahnesinde… Bu konuyu gündeme taşıma görevi Guguk Kuşu Ertuğrul Özkök’ e verilmiş. Gam ki ne gam. Bilgilenmek için tercih edip, ısrarla aldığım gazetelerin yanında ibret-i alem için neler yumurtlamışlar diye Fatih Altaylı ve Ertuğrul Özkök’ ün yazılarını da kesip alıyorum yanıma. Yaşananlardan dolayı herkes üzgün, perişan, Teröre lanet okunuyor. Hükümet çözemiyor, muhalefet birlikte çözelim diyor.. Çözemiyorlar. TUSİAD ben de katılıyorum çözüme, hep beraber çözelim diyor.
Başkan Ümit Boyner Marmaris’ teki yatından denizin serin sularına atlarken yapıyor bu açıklamayı. Gazetenin yazdığına göre Ümit Hanım mankenlere taş çıkartacak bir vücuda sahip, hem de tek bir selüliti yok. Üstelik Erbil’ de daha yeni açmış Boyner Mağazası’nı.
‘Hadi kalkıyor bir- iki. Yok mu terörü çözmeye talip yeni birisi?’
Çözülmüyor.. Sönmüyor bu ateş. Yahu ağabey, bir yandan körükleyip yakarsan, öte yandan söner mi bu içine tükürdüğüm?
Bak Fettullah Hoca “MİT’ i” işaret ediyor. Bazıları hükümet diyor, BOP diyor, Amerika diyor kimisi. Yoksa hepsi mi? Yoksa bir yandan Suriye’ yi karıştırmak, tıkmak orduyu içeri, atmak yazarı,çizeri aydını hapise, doldurmak Amerikan Üslerini yurdun içine, yığmak ajanları sınıra, susturmak televizyonları, gazeteleri ve sıra sıra dizilmek mi cenazelerde?
Sn. “Baş Usta” er geç bitecek diyor. Geç bitmesi seni de bitirir patron. Er bitse iyi olur.. Yoksa şehit vere vere erimiz de kalmadı. Lütfen bir BOP’a yarayın artık. Yahu işin BOP’u çıktı. Dahası iki ucu BOP’ lu değnek. Bilmediğin BOP’ u git Amerika’ da oku. Ya da artık kurumuş BOP’ lara su dökmeyelim. Allah’ tan TUSİAD Başkanı Ümit Boyner’in selüliti yok. Manken gibi, genç kız gibi. Ülke yanarken, devlet cenaze törenlerine yetişemezken, Ümit Hanım muhteşem yatından denize balıklama atlıyor. Okumaz ya, tesadüfen yazdıklarımı okursa herhalde şöyle düşünür: ‘Deniz var yat var neden atlamayayım?‘
Yatından çözeceksin terörü besbelli… Bir de ne olduğunu anlayıp bilebilsen. Siz hükümete onayınızı vermişsiniz. Amerika’ ya eyvallahınız var. Üstelik Atatürk’ e de ne kadar düşman olduğunuz, kocanızın verdiği Atatürk beyanatlarında mevcut. Terörü el ele çözeceksiniz. Ateşi söndüreceksiniz. Yani hem yakıp hem söndürmek. Hem de yattan, hem de manken vücudunuzla ve selülitsiz bacağınızla. Demek ki bu işler bu kadar kolaymış. Ve size kalmış..
‘Ver kurtul’ a ne dersin Sn. Boyner? Yoksa öngördüğünüz çözüm bu mu? Böl Türkiye’ nin topraklarını ‘Ver kurtul’ hani, hükümet bunu tek bir ağızdan söylemesin. Muhalefet, bir de siz, Üç ağızdan, yani hep bir ağızdan ‘Ver kurtul’ deyin. Bu mu? Yemezler..
Bence çıplak ayak Bop’a bastınız. Büyük Orta Doğu Projesi’ nin, sermayenin desteğini aldığını biliyoruz. Siz de destekleyenlerden birisiniz. Sermaye çevresinden de farklı bir şey beklemek yanlış olur. Kader böyle değil, sistem böyle. Yani ne ka ekmek, o ka köfte.
Piyasa gazeteleri
Önce söz etmiyorlar ülke gerçeklerinden. Sonra deve kuşu gibi kafalarını gömdükleri kumdan çıkarıp, etrafa çaktırmadan kalkıyorlar. Bakıyorlar ki, konuyla ilgili ufak tefek şeyler yazılmış. ‘E, herkes yazdı ne yapsaydık’a sığınıp, biraz da başbakan tarafından kolaçan edip, ufak tefek çızıktırmaca. Hani keserin sapı döndüğü zaman… Nasıl bakacaksınız milletin yüzüne?…
Ne demiş Brecht: ‘Halkın hafızası yoktur.’
Belki buna sığınır yırtarsınız. Gazetelerin kendilerine göre adamları var. Yani sanatçıları v.s. Gazeteler kimin ne kafada olduğunu biliyor… Yani, bir görüş alacaklarsa kiminki onlara uyar ve böylece çoğunluğu sağlarlar bunu iyi bilirler.
En son Gaziantep’ teki terör olaylarından sonra, kendi sanatçılarının görüşleri yer alıyor… ‘Üzgünüz’… ‘Olur şey değil’ gibi sözcükler… Şöyle somut bir yanıt yok. Benim ve benim gibilerin yanıtları bu tip boyalı gazetelerde çıkmaz. Çünkü onlar; örneğin, Antalya Film Festivali’ nin başkanının Hülya Avşar olmasını destekleyenlerdir. Onlar, daha çok magazinle sayfalarını dolduranlardır… Onlar, gazetelerinin çeşitli sayfalarına çıplak kadın resmi basarak kadını meta olarak olarak kullananlardır. Doğruları yazmaktan da korkarlar, doğru söyleyenlerden de.
Onlar, sistemin gazeteleridir. Bozuk sistemden nemalanırlar. Düzenin değişmesini istemezler. Onlar, çok sayfalıdırlar. Kuşe kağıtlı ve boyalıdırlar. Çok reklam alır, yani sermayeden beslenir, sermayeyi temsil ederler. Onlara hep ‘Hava Hoş’ tur.
Metin Akpınar
Röportaj vermiş… Sözcü’ ye… Ama tam olarak ne dediği belli değil. Aslında demediği daha belli. Yani bir şey demek istememiş. Metin iyi bir aktördür. Aynı zamanda da iş adamı. İşini bilir yani. Bu kötü mü? Yo, iyi. Malum iş bilenin, kılıç kuşananın.
Bugün hangi iş adamını işinden başka bir şey alakadar eder ki? Yaygın bir söz vardır: ‘İşimize bakalım’. İşine baktığın sürece memlekette olup bitenlere uzaktan bakarsın. Hatta bakmazsın. Görmezsin. İşine gelmez. Röportaj Sözcü Gazetesi’nde olunca, ağzından laf almaya çalışmış muhabir arkadaş. O da “Pışık” yapmış. ‘Ötmem kızım’ demiş pişkince.
O da haklı, niye taksın ki maliyecileri peşine? “Bir ara”… “Bir zamanlar”... diyor. Dağda 650 terörist vardı. Devlet gider dağa, bu işi kökünden hallederdi diyor. Bugün artık çok geç diyor. Bu sene kötü geçti, seneye daha kötü olacak diyor. Biz hafızasızlar da iyi bir şey söylediğini zannediyoruz. Bazen, ‘olup biten’ görmezden gelindiğinde, kültür de işe yaramıyor ve yalnızca içki masalarına meze oluyor.
Dağdaki 650 teröristi yok etmek çözüm değil. 1800’ ünü de yok etmek çözüm değil. Herşeyden önce öldürmek çözüm değil. İnsandan söz ediyoruz. Elimize Öcalan’ ı teslim ettiler. Dokunabildik mi?
Dokunamazsın. Birine de binine de. Ona buna dokunmakla olmaz. Bunları temizlemekle olmaz. Mesele temizlik sorunu değil.. Neden kirlendiği.. Arkasında kimin olduğu. Arkadakilere bulaşabiliyor musun.. Metin; Temizleyebiliyor musun arkadakileri?.. Bırak bunları, konuşamıyorsun bile. Ya biliyorsun konuşmuyorsun, ya bilmiyorsun. Şöyle ya da böyle ama hiç değilse konuşuyormuşun gibi yapma. Zira hepimiz aynı Bop’ un soyuyuz.
Çözüm
Suriye’ den elini çekeceksin.
Teröre maruz kalmış ülkelere düşmanlık değil, onlarla iş birliği yapacaksın.
Bop’ tan işleri bırakacaksın.
Paşaları, yurtseverleri, aydın ve gazetecileri serbest bırakacaksın.
Amerikancı olmayacaksın.
Amerika’ nın değil, kendi çıkarlarını gözeteceksin.
Çağdaş ve bilimden yana olacaksın.
Lafı çevirmeyi, politikayı döndürmeyi bırakacaksın.
Dünyayı öküzün boynuzundan indireceksin.
Kendi ülkenin karıştırılmasını istemiyorsan, başka ülkeleri karıştırmayacaksın
Basının ve vicdanın hür olacak
Eleştiriye açık olacaksın
Ajanları, Amerikan üslerini ülkenden çıkaracaksın.
İkili oynamayacaksın.
Açık ve dürüst olacaksın.
Azınlık dediğin vatandaşlarımızı bağrına basacak, azınlık muamelesi yapmayacaksın.
Sermaye çevresini korkutmaktan vazgeçeceksin.
Vatan vazifesi, şehitlik mertebesi yalnızca fakir fukaraya
bırakılmayacak.
Aksi takdirde Napolyon gibi Waterloo’ da kış şartlarına yenik düşersin. Seni Allah bile kurtaramaz.
Ülken sahibinden satılık kelepir bir ülke olmayacak.
Her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola.

Ortalık başıboş gezen köpeklerle dolu
Sen kendini köşe yazarı sanıyorsun. İşin kötüsü köşe yazarı gücünü kötüye kullanmaz. Kendisi için, kendi çıkarları için yazmaz köşe yazarı. İnsanları, çevresini, ülkesini düşünür. Haksızlıkların, ezenlerin üzerine yürür. Ezikten, ezilenden, hürriyet ve demokrasiden, barıştan yanadır; zayıfı korur. Görevinin muhalefet olduğunu iyi bilir. Genel kültürlü, halkçı ve hakçıdır.
Tekrar ediyorum gücünü kendi lehine kullanmaz. Satmaz köşesini ve de şahsiyetini. Ama ne yazık ki sen öyle değilsin. Sen, bu yazdıklarımın tam tersisin, kendi çıkarların için yandaşı oldukların adına kullanıyorsun köşeni ve de kalemini; kendi lehine paraya tahvil ediyorsun köşeni, efendilerin, patronların, yandaşı olduğun hükümetin dilisin. Üstelik bunu inanarak da yapmıyorsun. Sırf çıkar adına… Sana ne derler biliyor musun; dört ayaklı! Evet “sahibinin sesi” derler sana, gel biz de bu yazımızda sana kısaca fino yada bobi diyelim.
Finocuğum, keşke köşe yazarlarına da doktorlar gibi söz verdirip yemin ettirseler… Ama bence sen o sözü de yerdin. Patronların Amerika’nın sözünden çıkmazlar. Sen de efendilerinin sözünden çıkmadığın için, Amerikan’cısın. Amerika’nın, çıkarları adına dünyayı karıştırdığını bal gibi görüyorsun. Hatta aynı sömürüye sen de göz yumuyorsun, destekliyorsun. Bütün yandaşlar gibi Atatürk düşmanısın. Fırsat buldukça da sövüyorsun Atatürk’e.
Ah finocuğum ah… Ben seni oynadığım zaman televizyonda, ertesi günü beni arayıp yıkayıp yağlamıştın, ama içinden nefret kusuyordun. Henüz sermaye çevresinin finosu değildin ama ben senin günün birinde layıkıyla fino olacağını görmüştüm. En azından beni yanıltmadın. Önceleri bu görevini Hürriyet’te sürdürürken, sonra başka bir efendiye transfer oldun. Köpekler öyledir önlerine yemi kim korsa onu sahiplenirler.
Hatırlar mısın, Olacak O Kadar’ın en parlak yıllarında henüz sen daha ilk sahibinin sesiydin, Olacak O Kadar programının bir bölümünde Bakan Işılay Saygın genç kızlara bakirelik testleri yapılmasını istiyordu. Biz de karşı çıkmış, bu duruma isyan etmiş ve şimdi kimsenin hatırlayamadığı bu kadını programımızda ti’ye almıştık. İşte o skecimiz yüzünden sistemin çarkları dönmeye başlamış, sansür devreye girmiş, hükümet maşası “RTÜK” Kanal D ekranını bir geceliğine karatmıştı. Biz de bu karanlığa karşı çıkıp, her hafta dünyaları kazandığımız programımızı bir yıl kadar yayından çekmiştik. Hatta ben olayı açlık grevine kadar taşımıştım. Çok büyük yankı uyandırmıştı, Meclis afallayıp kalmıştı. Sen henüz yeni finolaşmıştın, bize ilk havlayan sen oldun. Reytinglerde bir numara olmamıza karşın; gündemin başköşesine oturmamıza rağmen; benim bunu gündeme gelmek adına yaptığımı yazdın; yesinler seni diyerekten… O varoş üslubunla utanmadan sistemin köpekliğini yaparak boynundaki tasmanın ipinin müsaade ettiği oranda hav hav ya da hev hev, her ne ise çemkirdin bize, hırladın. Oysa sana kimse “TUT” bile dememişti. Sen bunu içgüdünle yaptın.
O zaman hükümetler henüz bu kadar Atatürk düşmanı değildiler, hatta ağızlarından olumlu anlamda Atatürk’ü düşürmezlerdi. Sen de zaten henüz eniktin. Hapishaneler yurtseverler aydınlarla dolu değildi, Türk ordusu telef edilmemişti, Paşalar özgürdü, Atatürk’e söz söyleyenin dil uzatanın ağzına biber sürülürdü… Sen bile şimdiki gibi rahat küfredemezdin Ata’ya. Şimdi Ata’ya sövmek, dönekliğin andı oldu.
Benim de kendime ait köşem yoktu sana cevap verecek. Hevlemelerine kulak asmadım; it ürür ben yürürüm, diye düşündüm. Zaman senin ve senin gibi dört ayaklıların lehine aktı gitti, su gibi… Ve senin gibiler palazlanırken Türkiye bu hale geldi. İşin kötüsü sadece biz değil, Türk halkı da gördü tanıdı senin gibi finoları. Siz de toplumdan soyutlandınız; köşelerinize ve efendilerinizin sizi bağladığı kulübelere hapsoldunuz. Değil halkın içine çıkmak gözüne bile bakacak yüzünüz yok.
Yatlar uçaklar şunlar bunlar. Artık efendilerinin sofrasına da oturuyorsun belli ki… El pençe divan duruyorsun duvar diplerinde, zaman zaman görüyorum. Aman itaatinden geri kalma da salıvermesinler seni sokağa…
Ve ikinci yazın bana… Hülya Avşar cahilinden jüri başkanı olmaz dedim diye. Gene başladın havlamaya… Ulur gibi; dedin ki benim için “gene gündeme gelmeye çalışıyor çünkü eskidi modası geçti.” İnsan niye gündeme gelmek ister ki? Hatırlanmak için, bana iş versinler dizilerde, reklamlarda oynayabileyim, açıkçası para kazanayım, diye. Daha da netleştireyim “para” öyle değil mi? Hani şu senin tasına konulandan…
Bak canım, bak finocuğum, kuçu kuçum benim, bundan bir ay önce TIMS gibi baba bir firmayla (hani şu Muhteşem Yüzyıl dizisinin yapımcıları) bir sözleşme imzaladım. Bölüm başına 40 milyar alacağım. Eksik olmasınlar, avansımı da bankaya yatırdılar. Ne var ki çekim programları açıklanınca, tiyatro oyunum “Azınlık”ın turnesini aksatacağı için bu büyük firmadan, affımı rica ettim. Lütfedip kabul ettiler. Avanslarını iade edip turneye çıktım. Üç bin kişilik amfi-tiyatrolarda beş-yedi bin kişiye oynuyorum.
Bu projeden az daha önce; Fox’ta her gün yayınlanan; değerli dostum Salih Kalyon’un oynadığı “Canım Benim” adlı diziye de hayır demiştim. O da haftada 40 milyardı. Her iki firma da beni doğrulayacaktır. Ben bundan çok önce, “Süleyman Demirel” başbakan iken tiyatroma destek amaçlı ciddi bir para önermişti bana, trilyonlarla ifade edilebilecek bir rakam. Tabi lütfetmiş, kendimi iyi hissettirmişti bana. Eksik olmasın, büyük sanatseverdi. Bu parayı almadım. Yıllar sonra kendisi açıkladı almadığımı.
Gündeme gelmekten söz ediyorsun. İnsan ülkesinin sorunlarına sahip çıkarak, ille de Atatürkçü olarak, hapis yatan yurtsever aydınların acısını, TSK’nın şerefli paşalarının yangınını yüreğinde hissederek gündeme gelmez. Kodese gider, işinden kovulur aşından olur, gider gene de şahsiyetini, onurunu satmaz. Sen efendilerine söyle de sana “tut”tan daha fazla kelime öğretsinler.
“Azınlık”la turnedeyim. Politik bir oyun. “Diyeceğimi diyorum”. Bizi sustururlarsa biz illa ki konuşacak bir yer buluruz. İlla ki konuşmalarımız, “dünya görüşü” doğrultusunda çoğunluğun menfaatinedir. Ben sahnede AKP’yi eleştirdiğim kadar CHP’yi de eleştiriyorum.
AKP’ye Marmaris teşkilatı “Azınlık” oyunu hakkında soruşturma başlattı. Neymiş, AKP’ye hakaret varmış, müstehcenmiş, 18+ ibaresi bulunmalıymış… Hani senin yaşadığın bahçenin kapısında “dikkat köpek var” diye yazıyor ya… Yalancı.. Bunlar da senin kadar yalancı; anladın mı finocuğum? Sence bu mu oluyor gündeme gelmek?
Gazeteci dostlar, “Gerçekçiler” hapishanelerde çürütülüyor, neden görmezden geliyorsun? Oğlum sizin işiniz havlamak, sen gene bana havla, boş ver ben senin de kendimin de ne olduğunu iyi biliyorum. Sen şimdi bu yazıyı da üzerine almaz görmezden gelirsin. Sana da bu yakışır. Sen de dahil herkes anladı ne demek istediğimi…
Hayran olduğum dürüst adam Doğu Perinçek sistem hakkında ve senin gibi çalar saat kuşları için bak ne yazmış… Ders niteliğinde önemli bir yazı… Ben kestim çerçeveleyip duvarıma astım. Tekrarında yarar gördüğüm için, bu güzel olduğu kadar “önemli” yazıyı köşeme aldım yineliyorum. Doğu Perinçek’e teşekkürler ve saygılarımla. Lütfedip okuyun da yazı nasıl yazılır görün. Kendi yazdığım kısma “tamamen hayal ürünüdür” diyerek sizi Perinçek’le baş başa bırakıyorum…
Çalar saat kuşları
Çalar saatlerin kuşları vardır ya, zamanları gelince kapakları açılır guguk guguk diye öterler ve sonra kafeslerine dönerler. Kaç kez ötecekleri de kurgulanmıştır.
Bir cepheden bakarsanız, kuş bir hizmet yapıyor, günün belirli saatlerinde guguk guguk diyerek bize saati bildiriyor.
Efendilerimizin saatini!
Ayarlanmış olan saati!
Kurgulanmış olan saati!
Greenwich miydi, hangi karın ağrısıydı, o saati!
İzninizle bir başka cepheden de bakabiliriz. Çalar saatin kuşu, yapımcısı tarafından kuşa benzetilmiştir ama havada uçan turna katarına, dallara konan serçelere, hele dağların doruklarında kanat çırpan kartallara hiç benzemez.
Levent Kırca’nın incitmeyin dediği ölçüler
Temsili bırakıp, hayatın kendisine bakalım.
Levent Kırca, devrimci aydın tavrıyla Antalya Altın Portakal jürisinin başkanında olması gereken ölçüleri belirtti. “Bu ölçülere kıymayın, incitmeyin” dedi.
Jüri Başkanı, sistemin değerler sıralamasına göre belirlenmişti.
Türkiye’de bunları söyleyecek adamlar gerekli. Devrimci aydın da budur zaten. İtirazınız var mı?
Bir zamanlar kartaldı
Ama bir de sistemin saati var, tik tak tik tak diye gidiyor (Boyu devrülsün de, cenaze namazı gılınmaya inşallah!).
Levent Kırca, hakikati söyleyince, çalar saatin küçük kapısı açılıyor ve kuşlar içinden çıkıyor. Guguk guguk diyor ve kafeslerine dönüyorlar. Ertuğrul Özkök’e çalar saat görevi hep yakışmıştır.
Ama bu satırları, asıl Tunca Arslan’a armağan ediyorum. Devrimci bir aydındı, sistemin değerlerine esir değildi, sorgulardı, yargılardı, sistemin sunduğu ufak tefek veya iri miri nimetleri kartallar gibi yukardan süzerdi. Bir zamanlar kartaldı!
Aydın, devrimciliği bırakınca çalar saat kuşu oluyor. Artık “refleksleri”, kartalın özgür kanat çırpışları ve süzülüşleri değildir; sistemin “refleksleri”dir. (Refleks sözcüğünü hayatımda hiç kullanmamıştım; buraya yakıştı.)
Kartal ruhunuzu öldürür ve çalar saatin içine girerseniz, hiçbir “sıkıntınız” kalmaz. Tunca Arslan gibi “sıkıntısız” yaşarsınız.
Neyin “temsiliyeti” arkadaş!
Saat tik tak tik tak işlerken, filmin tekerleği tıkır tıkır uyumlu dönecekken, Levent Kırca çıkıyor ve millete hakikati söylüyor. Bu ülkenin hâlâ dağları ve kartalları var!
Bir de çalar saat kuşlarının guguklarına bakınız. “Antalya Jüri Başkanı, temsiliyet açısından pek isabetli seçilmiş” imiş!
Doğru, Tayyip Erdoğan da temsiliyet açısından BOP Eşbaşkanlığını değil, protokole göre Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ediyor.
“Temsiliyet bozulmamalı” değil mi, üç kez guguk guguk guguk!
Bütün temsiliyetçilerin, teslimiyetçi olduğunu bir kez daha öğreniyoruz!
Onların Demir Kazığı: Hollywood yıldızı
Antalya Portakal Jürisi Başkanı’nın “Batı dünyasının yıldızlarından hiçbir eksiği yoğ” imiş.
El hak doğru! Bu kez çalar saat Atlantik saat ayarına göre, holivut holivut diye ötüyor.
“Kaldı ki jüride 12-13 üye daha var” imiş.
Hep aynı guguklar!
Ama zinhar, kurulu saatin ayarı dışında ses çıkarmayacaksın, hele Levent Kırca gibi gürlemeyeceksin! Gözlerini açıp, zamanı gelince saatin içinden fırlayıp, guguk guguk guguk diye ötüp kafesine geri döneceksin!
Ahlak ve vicdan çalar saatte oluşabilir mi?
Tabii burada bir felsefe sorunu da var:
Çalar saatin içinde ahlak ve vicdan oluşabiliyor ve korunabiliyor mu?
Vicdan, her zaman saatin dışındadır! Çünkü kurulamaz ve ayarlanamaz.
“Hakikat işçisinin” sesi zaman kadar solukludur
Geçende Seyyit Nezir, “hakikat işçiliği” diye gönülleri dalgalandıran bir kavram kullandı.
Erdemler, kan ter içinde “hakikat işçiliğiyle” kazanılıyor.
Bir toplumu ayakta tutan, çarkı döndüren, sanıldığı gibi çalar saat kuşları değil, fakat hakikat işçileridir.
Zaman, çalar saat kuşlarının mekânı değil, fakat “hakikat işçilerinin” işliğidir!
Çalar saat durunca iş durmaz!
Ama iş duracak olsa, zaman durur.
Çünkü iş yoksa artık zaman da yoktur.
Zamanla yarışan yalnızca iştir; hakikattir!
Hiçbir çalar saat, içindeki kuşlar sayesinde zamanı yenememiştir.
O kuşların gugukları da, o saatin takati kadardır; saat durunca, onların da gugukları kesilir.
Ama hakikatin sesi!
O ses, zaman kadar solukludur.
Çünkü zaman, hakikatin mekânıdır!
Zaman akıp gidiyorsa, hakikat o zamanın içinde her zaman başı dik olan biricik varlıktır; vesselam! (Fikret Otyam ağabeyime ve Filiz’e bâki selam)

Polis peşimde… Neden mi?… Az sonraaaa
Bizden daha komik bir ülke herhalde yoktur. Sorunlar diz boyu değil, gırtlağa dayanmış. Boğulduk boğulacağız anasını satayım. Ne Cumhuriyet kalmış, ne Atatürk. Ülkenin ilericisi, aydını hapishanelerde çürütülüyor. Amerika’nın buyruğu üzerine Ortadoğu allak bullak... Suriye’nin toprağı ve petrolü ABD’nin iştahını kabartıyor. Biz de maşacılık yapıyoruz. Atatürk, kendi kurduğu meclise giremezken, ordu evlerinde hacılar, şeyhler, hocalar fink atıyor. Onca sorun varken Hülya Avşar, Antalya Film Festivali’nde jüri başkanı olsun mu olmasın mı, bu tartışılıyor. Gazeteler, korktukları için gerçekleri yazamıyorlar, malum. Çoğu da yandaş medya... Ne bekliyordunuz ki bu gibi konularda elbette. Sayfa dolduracak, ahkâm kesecek.

Hülya Avşar kardeşim

En önemlisi insanın kendisini bilmesidir. Kendi yerini bilmek insan için en büyük erdemdir. Seviyeni bilmezsen sana yerini gösterirler. Herkes istediği yere oturamaz yaşamda. Dünya görüşün, erdemin, eğitimin ve kültürün, yaşam biçimin, ürettiklerin belirler bunu. Canım kardeşim, bana teklif geldiğinde “Başkan da olabilirsiniz” dediler. Estağfurullah dedim ne haddime. Başkanlık vazifesini ülkemizde layıkı ile yapabilecek o kadar değerli, yetkin kişiler var ki en azından o insanlara haksızlık olur diye düşündüm. Sonra da eser sahiplerinin haklarını düşündüm. “O zaman jüri üyesi olun” dediler. Dedim ben daha çok “Tiyatrocuyum”, “Televizyoncuyum”, eğitimim ve kültürüm bunun üzerine. 47 yıllık tiyatro sanatçısı ve rejisörüyüm. İki yüz küsur ödülüm var, bazısı uluslararası ödül. Beykent Üniversitesi Konservatuarı’nda ve Kadir Has Üniversitesi’nde hocalık yaptım ve yapmaktayım. İsviçre’de resim ve heykel tahsili yaptım ama buna rağmen acaba yeterli olabilir miyim, dedim. Yanlış bir şey yapıp, bir eserin doğru değerlendirilmesine engel olursam; kendimi affetmem. Bir yönetmen ve oyuncu olarak bu tip festivallerde hep haksızlığa uğramış, bu nedenle söylenmiş kişi olarak, yanlış bir şey yapmak istemem.

Hülyacım canım kardeşim

Sanat ikiye ayrılır; Plastik Sanatlar ve Fonetik Sanatlar. Plastik göze hitap edendir, fonetik ise kulağa hitap eder. Örneğin müzik fonetiktir. Bir heykel, plastiktir. Tiyatro ve sinema hem fonetik hem de plastiktir, ikisini birden içerir.
Sen örneğin şarkı söylüyorsun, ne tip şarkı söylediğini hepimiz biliyoruz. Bu, bir filmin müziğini değerlendirmek için yeterli mi sence? Senaryodan, dramaturjiden, mizansenden anlar mısın? Edebiyat nedir, felsefe nedir bilir misin? Alaylı bir oyuncusun, akademik oyunculuğu tartabilir misin? Ne okudun, ne okuyorsun? Dünya literatürü, dünya görüşün var mı, varsa hangi görüştesin?
Heykellerin yıkıldığı, Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları’nın, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın kapatıldığı bir dönemde, bu konuda sanatçı olarak bu duruma tavır koydun mu? Bir sanatçı olarak, görüşü nedeniyle Fazıl Say’ın süründürüldüğünü biliyorsun, hiç fikir beyan ettin mi? Mehmet Aksoy’un heykeli ucube denilerek yıkıldığında neredeydin? Hadi geciktin diyelim, şu anda bir görüş sürebilir misin ortaya?
Tarafsızlık diye bir şey yoktur. Sen Atatürk ve Devrimleri’nden yana olabilir misin? Ülkede 4+4+4 kapsamında sanat müfredattan çıkarıldı, farkında mısın? Ata’nın bayramlarına yasak kondu, Gençliğe Hitabe’si yasaklandı. Bu konuda bir sanatçı olarak herhangi bir şey yaptın mı? Yurtsever aydınların cezaevlerinde yazdıkları herhangi bir kitabı okudun mu? Nazım Hikmet kimdir, Kemal Tahir’i duydun mu, hayatında kaç kere Mine Kırıkkanat okudun? Sen orada bir filmi doğru değerlendirip seçebileceğinden emin misin, yoksa televizyon şovlarında olduğu gibi çevrendekilerin orasını burasını mı avuçlayacaksın?
Hiç Fazıl Say dinledin mi? Grup Yorum’un müziği hakkında fikrin var mı? “Ruhi Su”yu tanımadığını ben biliyorum. Mahsuni’yi, Neşet Ertaş’ı, Musa Eroğlu’nu, Arif Sağ’ı, Orhan Hakalmaz’ı dinlemişliğin var mıdır? Kaç tiyatro oyunu seyrettin hayatında? Bilimsel olarak sinemanın tarifini yapabilir misin? Hiç resim ya da heykel sergisine gittin mi? Bana yerli / yabancı kaç ressam, kaç klasik müzik bestecisi sayabilirsin? Eserlerinden örnek verebilir misin?
İstersen gel şöyle yapalım, seninle uygun göreceğin bir TV kanalında sinema tartışalım. Var mısın? Ak ya da kara çıksın ortaya, var mısın?
Dünyaca ünlü kaç yönetmen biliyorsun? Martin Scorsese, Brian De Palma, Stanley Kubrick, Francis Ford Coppola, François Truffaut, Luchino Visconti, Claude Lelouch, John Ford, Billy Wilder, Alejandro Amenabar, Pedro Almodovar duydun mu? Yapıtlarından örnek verebilir misin? Madem jüri başkanısın, gel seninle bir televizyonda tartışalım ikimiz baş başa. Bu cesareti görebilir misin? Sadece sinema hakkında konuşalım. Ben kendimi jüri üyeliği hakkında dahi yetersiz görürken, bakalım sen başkan olarak yeterli misin?

Mine Kırıkkanat

Çok sevdiğim, yazılarını keyifle takip ettiğim bir köşe yazarımız... Dünya görüşü olan, cesur, korkusuz bir yazar... Genel kültürü ve cesareti açısından festivalde eser sahiplerinin güvencesi olacaktır.
Selçuk Yöntem, değerli bir oyuncumuz. Ayşegül Aldinç iyi bir müzisyen. Pelin, yetenekli bir genç kardeşim... Objektif olacaklarına ve bu konuda titizleneceklerine eminim ve onlara güveniyorum.
Sevgili Hülya,
Hatırlayacağını umuyorum. Biz tiyatroyla turnedeydik. Siz de Antalya Film Festivali’nde bir filminizden ötürü sıkıntı çekmiştiniz. Yıllar önce oldu bu olay. Jüri başkanını ve jüri üyelerini protesto etmek istediniz ama bu işi nasıl yapacağınızı bilemiyordunuz. Sen, Perihan Savaş, birkaç oyuncu daha, benim otelime gelmiştiniz. Ben de müşteki olduğunuz için, ricanız üzerine size bir bildiri hazırlamıştım. Jüri başkanının ve üyelerinin filminize haksızlık ettiğini düşünüyordunuz. O zaman bu işlerin zor olduğunu, hakça yapılabilmesi için yeterli kültüre sahip olmak gerektiğini uzun uzun anlatmıştım sana. Hazırladığım bildiriyi de alıp gitmiştiniz, bilmem anımsıyor musun? Şimdi ne değişti, aynı duruma sen düştün, öyle değil mi?
Festivalde üye olmana itirazım yok. Bu öyle bir sorumluluk ki, sonunda hesap vermek zorunda kalırsın, benden söylemesi.
Dikkat!
Bir insan bir filmde, hatta pek çok filmde oynamış olabilir. Bu, jüri üyesi ya da başkanı olmasını gerektirmez.

Turnedeyiz

Azınlık adlı politik oyunumuzu geçen gün Marmaris’te, bir sonraki gün Datça’da, en son da Didim’de oynadık. Binlerce insan ayakta izledi ve alkışladı. Her ne ise... Didim’de oyundan sonra dostlarla rakı içtik. İçki yasağı eli kulağında olmasına rağmen, henüz Didim’de içki içebiliyorsun. Neyse, dost meclisinde bir emekli başsavcı ile tanıştım. Allahına kadar Atatürkçü. Bana bir hikâye anlattı rakılarımızı yudumlarken. Aynen aktarıyorum;
Sayın Başsavcımın kızının Ankara Bahçelievler’de başına birşey gelmiş. Kızımızın omzunda bir Atatürk dövmesi varmış. İki tane tesettürlü genç kız, Atatürk dövmesini görünce rahatsız olmuşlar, kızı polise şikâyet etmişler. Kızımız bir arkadaşıyla kafede kahvesini yudumlarken, bir polis memuru geliyor yanlarına. “Hakkınızda şikâyet var” diyor. Kız soruyor, “ne gibi bir şikâyet?” Polis yanıtlıyor “Omzunuzda Atatürk dövmesi varmış. Lütfen karakola kadar bizimle gelin.” Kız çaresiz düşüyor peşlerine. “Babamı arayabilir miyim?” diyor. Yanıt “arayamazsınız.” Karakola giderken kızımız gene de arıyor babasını. Gel zaman git zaman kız kolundaki Atatürk dövmesinin hesabını vermeye çalışırken emekli başsavcı yetişip geliyor kızının yardımına. Komiser acımasız sorularıyla sıkıştırıyor kızı. Ama kız da cesur hani. Ne de olsa başsavcı kızı.
Polis soruyor “neden kolunda Atatürk dövmesi var?” Savcı baba yanıtlıyor soruyu, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş Atatürk’ün hesabını mı soruyorsunuz bana? Şu anda dalgalanan bayrak Atatürk sayesinde dalgalanmıyor mu? Size Atatürk Türkiye’sinde Atatürk’ün hesabını mı vereceğiz?
Komiser, “vereceksiniz” diyor. Çok geçmeden kapı açılıyor ve içeri başkomiser giriyor. “Ne oldu” diyor, anlatıyorlar. Allah’tan başkomiser Atatürkçü, bir kahve ikram edip salıyor başsavcıyı ve kızı. Acaba bu hikâye bir film senaryosu olarak yazılsaydı, hatta çekilip Hülya Avşar’ın önüne gelseydi, bu filmi ödüllendirir miydi?

Kutluğ Ataman

Bu arkadaş; Türkiye’nin en önemli sanatçılarından, değerli operacı, tiyatro sanatçısı, ressam Semiha Berksoy’u kandırıp, 80 küsur yaşındaki bu duayen sanatçının çıplak filmini çekmiş sanat yapıyorum diye. Sonradan, bu durumu fark eden kızı Zeliha Berksoy (Türk tiyatrosunun önemli oyuncularından, konservatuar tiyatro bölümü, bölüm başkanı) Kutluğ Ataman’ı mahkemeye veriyor (bu konuda internete girip araştırabilirsiniz). Önemli köşe yazarımız Mine Kırıkkanat da, Kutluğ’u eleştiren sert bir yazı yazıyor. Yazılan bu eleştiriye kesinlikle katılmıştım. Açıkçası Kutluğ’un ipliği çok geçmeden pazara çıkıyor. Antalya Film Festivalinin jüri üyesine bakın siz. Bir de benim hakkımda fikir yürütmüş. Antalya Film Festivalinde önce jüri üyeliğine “evet” dediği halde değerli yazar Mine Kırıkkanat’ın da jüri üyesi olduğunu duyunca çekiliyor üyelikten. Kutluğ için hiç de iyi şeyler konuşulmaz piyasada. Ahlaken de mazbut değildir, gerekirse daha ayrıntılı bilgiyi sonradan sizlerle de paylaşmayı borç bilirim.

Polis peşimde fellik fellik beni arıyor

Evet, beni arayan Marmaris polisi... Marmaris’te savcılık oynadığım Azınlık oyunu ile ilgili ifademi almak için beni arıyor. “Azınlık” benim 6 aydır 50 ayrı ilimizde, halkın hınca hınç doldurduğu amfi tiyatrolarda oynadığım, ayakta alkışlanan oyunum. En son Marmaris’te, Datça’da ve Didim’de oynadım. Marmaris’te AKP İlçe Başkanı ve Bazı AKP’liler de ajan gibi izlemişler oyunu. Ve benimle ilgili bir toplantı yapıp suç duyurusunda bulunmuşlar. Söyledikleri şu:
Eskiden Levent Kırca’yı biz de izlerdik ama artık izleyemiyoruz, diyorlar
Oyunda çok küfür varmış ve 18+ yaş ibaresi yokmuş.
Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na, hatta AKP Hükümetine hakaret ve küfür ediliyormuş. Bu nedenle AKP Marmaris Başkanı savcılığa suç duyurusunda bulunmuş.
Tek tek cevaplıyorum:
Beni eskiden beğenerek izliyorlardı çünkü iktidarda değillerdi. Dolayısıyla başka partilerin eleştirilmesi hoşlarına gidiyordu. Kendilerine olunca tahammülleri yok. Oyunda müstehcen bir durum ya da küfür yok. Oynadığım oyunun yazılı metnini hem bu arkadaşlara, hem de savcılığa teslim edeceğim. İspatı mümkün.
Oyunda Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na asla küfür edilmiyor. Bu kadar salak olmadığımı herkes bilir. Kaldı ki bu oyun benim bir buçuk yıldır Aydınlık Gazetesi’nde yazdığım yazılardan oluşuyor. Suç unsuru olsaydı, zaten yayınlanmazdı. Ayrıca azınlık oyununu oynamaya devam ediyorum. İsteyen gelip görebilir.
Oyunun Ankara ve İstanbul’daki galasını öne çekip Eylül ayının ikinci yarısında gerçekleştireceğim. Ve Sayın Başbakan’ı, Sayın Cumhurbaşkanı’nı, basını, kamuoyunu bu galalara davet edeceğim. Herkes gerçeği kendi gözüyle görsün.
Oyunun adı, az sayıda kalan, Atatürk ve Cumhuriyetçiler için “Azınlık”.
Azınlık oyununda, Türkiye, Menderes’ten başlayarak sırasıyla 27 Mayıs ihtilali, Cemal Gürsel (eleştiriliyor), koalisyon hükümetleri, Tansu Çiller, Demirel, Mesut Yılmaz, Kenan Evren darbesi, Turgut Özal dönemi eleştirilerek komik bir biçimde anlatılıyor. Korkan gazete sahipleri, dönek köşe yazarları eleştiriliyor. Silivri’de ve diğer hapishanelerde yatan paşalar, yurtseverler, işinden kovulan gazetecilerden sıklıkla söz ediliyor. Elbette ki Erdoğan Hükümeti de eleştiriliyor. Ama ne hakaret ne de küfür yok.
Çokça Atatürk’ten saygıyla söz ediliyor. Yasaklanan bayramları ve Gençliğe Hitabesi’nden söz ediliyor.
Gelelim işin gerçek yüzüne

Elbette ki günün birinde, sıranın bana da geleceğini biliyordum. Konuyu çarpıtmanın gereği yok. Eğer Atatürkçülükten yargılanacak, Cumhuriyet’i sahiplendiğim için hapis yatacaksam; şerefle, bu bana gurur verir. Ama bilesiniz ki, artık Türkiye patlama noktasındadır. Buradaki bu saldırı, bana değil, benim aracılığımda Atatürk’e ve Atatürk Cumhuriyeti’nedir. Korkmadığımı da açıkça ifade etmeliyim.
Sanata düşmanlık kapsamında, ucube denilerek yıkılan heykelden tutun da, devlet ve şehir tiyatrolarının kapanmasıyla süren, dağıtılan Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nın ardından, benim oyunum “Azınlık” hedef alınmıştır.
Azınlık oyunu, oynadığı kısa süre içinde saygın, önemli kurumlardan ödüller almıştır.
Prof. Dr. Türkan Saylan En İyi Oyun Ödülü.
Uluslar arası Prof. Cüneyt Gökçer En İyi Oyun Ödülü.
İsmet Küntay En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
Dikili Festivali İnatçı Keçi Ödülü.
Mizahçılar Derneği Yılın Mizahçısı Ödülü.
Avrupa İnsan Hakları 10.Maddesi aynen şöyledir: “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir.”

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget